Prof. Dr. Baran Yıldız


Günün yazısı


[14/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: YANLIŞ OLAN, 1983 VE SONRASI NAMAZ VAKİTLERİNİN AÇIKLAMASI

 

Yukarıda görüldüğü gibi, namaz vakitleri Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 1 Ocak 1983 gününden itibaren değiştirilmiştir. Yer küresi ile güneşte ve hareketlerinde, hiçbir değişiklik olmadığı hâlde, bir günde imsakta Ankara için 20 dakika ileri, yatsıda 9 dakika geri alınmak sûreti ile değiştirilmiştir. Bunun ilmî izahı yoktur. Aşırı temkin ile de alâkası yoktur. İlmen ve astronomik zaruretine binaen temkin müddetinin kullanılması şarttır. Kullanılmazsa yanlıştır.  (Devamı yarın)

 
 
14.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[14/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: el-Meryem Suresi 18
Meryem: 'Ben senden Rahmân (olan Allah) a sığınırım. Eğer Allah'dan korkuyorsan (dokunma bana)' dedi.
[14/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: Tirmizi, Ebu Davud
Ariyet (sahibine) verilecektir. Kefil borçludur, borç ödenmelidir.
[14/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: El-Aliyy: Çok yüce. Pek yüksek olan.
[14/3 22:38] Ömer Tarık Yılmaz: Kabir Ziyareti ve Adabı : İslâmiyet’in ilk yıllarında Peygamber Efendimiz Câhiliye âdetlerinden dolayı kabir ziyaretini yasaklamıştı. Ölülere nasıl davranılması gerektiği konusunda İslâmiyet’in getirdiği emirler iyice benimsenip gönüllere yerleşince, bu yasak da kalktı.
 
Mezarlıkların ziyaret edilmesi, bu vesileyle ölümün hatırlanması ve orada yatanlardan ibret alınması dinimizin tavsiye ettiği hususlardandır. Kabir ziyaretinde bulunan kişi, ahireti hatırlamalı, dünyanın geçici olduğunu ve bir gün kendisinin de öleceğini düşünmelidir.
 
PEYGAMBERİMİZİN KABRİSTAN ZİYARETİNDE YAPTIĞI DUA
Peygamber Efendimiz sık sık Bakî mezarlığına gider, ölülere selâm verir, onlara dua ederdi. Biz de zaman zaman kabristana gitmeli, yarın kendilerine komşu olacağımız kimseleri ziyaret etmeliyiz.
 
Hz. Peygamber, geceleri Baki’ kabristanına gelir ve “Müminler yurdunun sakinleri, sizlere selam olsun. İnşaallah biz de size katılacağız. Bizler ve sizler için Allah’tan afiyet dilerim; Allah’ım, Baki’ kabristanında bulunanları bağışla.” (Müslim, Cenâiz, 102) diye dua ederlerdi.
 
Kabir ziyaretinde bulunan kişinin ölü için dua etmesi ve Kur’an okuyarak sevabını orada bulunanların ruhlarına bağışlaması uygun olur.
 
Ancak, kabir ve türbe ziyaretlerinde İslam’ın özüne ve tevhid anlayışına ters düşen, itikâdî bakımdan da zararlı olan tutum ve davranışlardan uzak durmak gerekir.
 
KABİR ZİYARETİNDE YAPILMAMASI GEREKENLER
Kabrin başında yüksek sesle ağlayıp gürültü yapmak, kabrin parmaklık ve taşlarını öpmek, onlara sarılıp ağlamak İslam ile bağdaşmaz.
Türbelerde yatan kişileri beşer üstü varlıklar olarak görmek; bu zatların duaları kabul ettiğine, ilâhi kudretlerinin olduğuna inanmak doğru olmadığı gibi, bir kısım ihtiyaç ve dilekleri onlara arz etmek, kendilerinden medet ummak, bu ziyaretleri dinî bir vecibe gibi telakki etmek; bez bağlamak, mum yakmak, kurban kesmek, şeker vb. yiyecek maddeleri dağıtarak onlardan yardım dilemek gibi davranışlarda bulunmak da, tevhid dini olan İslam’la bağdaşmaz. Ölen kişilerden medet ummak ve onlardan bazı şeyler beklemek iman açısından tehlikeli bir davranıştır.
 
İSLAM’DA KABİR ZİYARETİ VE ADABI
Bir kimse kabristana gittiği zaman, hadislerde görüleceği şekilde, önce kabir halkına selâm vermeli, onlara dua etmeli ve sonunda kendisinin de onlar gibi olacağını düşünmelidir. Kabrini ziyaret ettiği kimse sanki sağ imiş de onunla konuşuyormuş gibi yüzünü ona dönerek yanına yaklaşmalı ve rahatsız değilse ayakta durmalıdır. Sağlığında kendine çok yakın ise, yakınına varmalı, fazla yakın değilse uzakça durmalı, sonra da ona dua etmelidir. Kabirde yatan kimse ne kadar büyük olursa olsun, ondan asla bir şey istememelidir. Çünkü kendisinden bir şey istenecek olan sadece Allah Teâlâ’dır.
 
Cenabı Hak Kur’an-ı Kerimin de şöyle buyuruyor; Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (Ali İmran :185)
 
Sevgili Peygamberimiz bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor:
 
“Size kabir ziyaretini yasaklamıştım, (şimdi buna izin veriyorum.) Onları ziyaret ediniz. Çünkü bu ziyaret size âhireti hatırlatır.”(Ebu Davut cenaiz)
 
Kabir ziyareti yapanlara ölüleri şöyle selamlamaları ve dua etmeleri tavsiye edilmiştir:
 
“Ey müminler topluluğu! Allah'ın selamı üzerinize olsun. İnşallah  biz de yakında size katılacağız.”(Müslim, cenaiz)
 
Sünnet olan kabirleri ayakta ziyaret etmek ve yine ayakta dua etmektir.
 
KISACA MEZAR-KABRİSTAN ZİYARETİNİN ADABI
Mezar ziyaretinde şu adaba dikkat etmek gerekir.
 
Mezar ziyareti esnasında abdestli olmaya özen gösterilmelidir.
Mezarlıkta sükuneti korumalı, fazla gürültü çıkarmalıdır.
Sonra mezarlıkta bulunan ölülere selam verilir
Onlar için hayır duada bulunulur.
Kuran-ı Kerim okunup sevabı onların ruhuna bağışlanır.
Mecbur kalmadıkça, asla mezarların üzerine basılmaz, üzerlerine oturulmaz.
Her insanın er-geç mezara gideceği düşünülerek ibret alınır.
Mezarlıkta bağırılmaz, ağlayıp feryat edilmez, orada kurban kesilmez, şenlik yapılmaz
Bunlar mezar ziyaretinin adabındandır.
KABRİSTAN ZİYARETİNDE NELER YAPILIR?
Merhum Ömer Nasuhi Bilmen Hocaefendi’nin 'Büyük İslâm İlmihali' adlı kitabının cenazelerle ilgili bölümünden aldığım bazı paragraflar:
 
KABİR ZİYARETİ NE ZAMAN YAPILMALI?
 
Kabirleri haftada bir gün, bilhassa cuma ve cumartesi günleri gidip ziyaret etmek erkekler için menduptur. Salih zatların kabirleri teberrük (bereketlenmek) için ziyaret edilir.
 
Velev ki, uzak bir yerde bulunmuş olsun, bu hususta yolculuk yapmak (yapılması uygun görülen davranıştır) menduptur. Yaşlı kadınlar da ibret almak, bereketlenmek için kabirleri ziyaret edebilirler. Bunda bir beis (sakınca) yoktur. Bir fitne korkusu olursa caiz olmaz.
 
KABİR ZİYARETİNDE HANGİ DUA OKUNUR?
 
Kabri ziyaret eden kişi ayakta kıbleye karşı veya ölünün yüzüne karşı durarak dua etmeli, şu mealdeki duayı okumalıdır:
 
'Essalamü aleyküm... Ey mü'minler yurdunun sâkinleri. Bizler de inşaallah sizlere kavuşacağız. Allahü Teâlâ'dan bizim ve sizin için afiyet, ahiretle ilgili korkulardan korunma ve selamet dilerim.'
 
Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) Baki' kabristanını ziyaret ettiğinde böyle selam verirlerdi.
 
KABİR ZİYARETİNDE KUR'ÂN OKUMAK
 
Kabrin yanında Kur'ân okuyacak kimsenin, mezarın kenarına oturmasında -muhtar olan kavle göre- kerahet yoktur. Kabrin kenarına oturup ' target='_blank' rel='noopener'>Yâsîn Suresi'ni okumak pek sevaptır.
 
Bu yüzden Allahü Teâlâ'nın ölülerimize kolaylık vereceği, okuyana da ölüler sayısınca hasenat (sevap) ihsan buyuracağı İmamı Ali'den ve Hazret-i Enes'ten (radiyallahu anhüma) rivayet olunmuştur.
 
Kabirlerin üzerinde oda veya kubbe gibi şeylerin yapılması veya yazı yazılması İmamı Ebu Yusuf'a göre tahrimen (harama yakın) mekruhtur.
 
Âmmeye (Müslüman topluma) vakf edilmiş olan veya ölüleri defn için terk edilip kimseye ait bulunmayan bir kabristanda kabirler üzerine bina yapıp başkalarının definlerine yarayacak yerleri işgal etmek haramdır.
 
Mamafih ulemadan, sülahadan, sâdattan bulunan zatların kabirlerinin kaybolmaması için yanlarına taş konulmasında ve isimlerinin yazılmasında bir beis yoktur.
 
MEZAR TAŞLARINA AYET-İ KERİME YAZILMAMALIDIR
 
Ölenlerin eserlerinin kaybolmaması, mezellete duçar olmamaları için başları ucuna birer taş dikip isimlerinin yazılmasında bir beis görmeyenler vardır. Her hâl ü kârda bu taşlara âyet-i kerime yazılmamalıdır. Daha sonra taşların kırılarak yerlere düşmesi mümkündür.
 
Mâlikîlere göre kabir üzerine Kur'ân yazılması haramdır. Ölünün adıyla ölüm tarihinin yazılması da mekruhtur. Şafiîlere göre bunlara yazı yazmak mutlak olarak (kesinlikle) mekruhtur. Meğer ki, bir âlimin, bir sâlihin kabri olsun. Bu takdirde adını ve kendisini temyiz edecek vasfını yazmak menduptur. Hanbelîlere göre de kitabet (Kabir taşına yazı yazmak) tafsile tâbi olmaksızın mekruhtur.
 
Bir şahsı öldüğü ev içinde bir yere defn etmek mekruhtur. Çünkü böyle bir defin, Peygamberlere (aleyhimüsselam) mahsustur.
 
KABİRLERLE İLGİLİ VAZİFELERİMİZ
 
Kabirleri ve kabristanları güzelce korumak, temiz tutmak, ağaçlar ile süslemek, yaşayanlar için bir vazifedir.
 
KABRİSTANLIKLARIN KORUNMASI
 
Bir kabristan ne kadar eski ve tarihî olursa olsun ve kendisine artık ölü defn edilmese bile yine kabristan olarak korunmalıdır.
 
Böyle bir kabristanı satıp veya üzerine herhangi bir müessese vücuda getirip içinde bulunan ölülerin kemiklerini, topraklarını başka bir mezarlığa nakl etmek caiz görülmemektedir.
 
Ölülerin hakları da dirilerin hakları kadar, belki ondan daha ziyade mahfuzdur (korunmuştur).
 
Bu haklara riayet edilmesi insaniyet için bir vazifedir. Atalarının ve dedelerinin hukukuna riayet etmeyen bir nesil, kendi evlat ve torunlarından ne yüzle riayet bekleyebilir.
 
KABİRDE MEKRUH OLAN DURUMLAR
 
Kabirlerin yanında uyumak, çevrelerini kirletmek, yaş otlarını yolmak, ağaçlarını koparmak mekruhtur. Kabristandaki otlar ve ağaçlar yaş bulundukça bir tür hayata (cana) sahip demektir. Bunlar hal lisanıyla (kendi dilleriyle) Hak Teâla'yı tesbih ederler. Bu vesile ile orada yatan iman sahibi ölülerin rahmet-i ilahiyeye nail olacakları umulur.
 
MEZARA ÇİÇEK KONULUR MU?
 
Kabirlerin üzerine birkaç parça gül, reyhan gibi yaş çiçekler konulabilir. Fakat bu konuda israf edilmemesi, solup gidecek çiçeklere beyhude yere birçok paralar verilmesi doğru görülmez.
 
Özellikle başka milletleri (başka din mensuplarını) taklid niyetiyle olursa asla caiz olmaz.
 
ÖLENİN ARDINDAN KÖTÜ KONUŞMAMALI
İslam insana hayatta olduğu gibi vefatından sonra da büyük değer vermiştir. Bu nedenle ölen kimsenin kötülüklerini, ayıplarını, suçlarını araştırmak ve hakkında dedikodu yapmak, sağlığındaki davranışlarına bakarak kınamak ve hakkında kötü sözler doğru değildir. O, artık ameliyle baş başa kalmıştır.
 
Hazreti Peygamber, “Sizler ölülere sövmeyiniz. Çünkü onlar önden göndermiş oldukları amellerinin karşılıklarına ulaşmışlardır” buyurmuştur.
 
Hadiste geçen 'sövmekten maksat', ölüyü çekiştirmek, kötülüklerini sayıp dökmek ve onun hayırsız bir kimse olduğunu söylemektir.  Kimse hatasız ve günahsız değildir. İnsan, öldükten sonra amelinin karşılığını görecektir. Bize düşen ölenleri iyi ve güzel hasletleriyle anmaktır.
 
ÖLÜYÜ İYİLİKLERİ İLE ANMALI
Sevgili Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmuşlardır: “Ölülerinizin iyiliklerini anın ve kötülüklerini zikretmekten vazgeçin.”(Ebu Davut Edeb)
 
İnsan sağlığında yaptığı ibadet, iyilik ve hayırların karşılığını öldükten sonra göreceği gibi, geride kalan yakınlarının yapacakları duadan, hayır ve hasenatın da yararını görecektir.   Peygamberimiz (a.s.)'ın şu hadisi bu gerçeği ifade etmektedir:
 
“İnsan öldüğü zaman ameli sona erer. Ancak üç sınıf insanın; sadaka-i cariye, kendisinden istifade edilen bir ilim ve kendisine hayır dua eden sâlih bir evlat bırakan kimseni ölümünden sonra da amel defterine sevap yazılır.”(Müslim vasiyet)
 
ÖLEN ANNE BABANIZIN ARDINDAN YAPABİLECEĞİNİZ İYİLİKLER
Bir sahabî: 'Ey Allah'ın Resûlü, anne ve babamın vefatlarından sonra da onlara iyilik yapma imkânı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?' diye sormuş Hz. Peygamberiz şunları buyurmuştur:
 
Onlara dua etmek.
Onlar için Allah'tan istiğfar (günahlarının affedilmesini) talep etmek.
Onlardan sonra vasiyetlerini yerine getirmek.
Anne ve babanızın akrabalarına karşı sıla-i rahmi ifa etmek.
Anne ve babanızın dostlarına ikramda bulunmak. (Ebu Davut, edeb)
ÖLENLERİN BORÇLARI ÖDENMELİDİR
Kabirleri ziyaret etmek kadar ölmüşlerimizin dünyada kalan bir takım hak ve hukukuna ait meseleleri halletmek de önemlidir.
 
Ölen insanın yakın ve uzak çevresine borçları varsa varisleri tarafından ödenmelidir.
 
Peygamberimiz (a.s.) cenaze namazlarını kıldırmadan önce varislerine ölenin borcunun olup olmadığını sorardı. Şayet borcu olan varsa yakınlarına ödemelerini emreder, ondan sonra namazlarını kıldırırdı. Gerekçesini de şöyle izah etmiştir:
 
“Müminlerin ruhu, borcu ödeninceye kadar, borcu yüzünden bağlıdır.” (Müslim Cenaiz)
[14/3 22:38] Ömer Tarık Yılmaz: Buhari, Tirmizi
Allah’ım! Ben gerçekten nefsime çok zulmettim, günahları ancak Sen bağışlarsın, beni katından bir mağfiret ile bağışla, bana merhamet et, şüphesiz Sen çok bağışlayansın, çok merhametli olansın.
[14/3 22:38] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’e (s.a.v.) İlk Vahiy Nerede ve Ne Zaman İndi?
Âlemlerin varlık sebebi Peygamber Efendimiz, nezih bir gençlik ve ulvî bir âile hayâtı ile sergi­lediği müstesnâ mükemmelliklerin ardından, kırk yaşlarında iken peygamberlik mertebesine nâil oldu. Kırk yaşına altı ay kala, ilâhî kudret O’na Mekke’deki Hirâ Mağarası’nı kudsî bir mektep olarak açtı. Mübârek Ramazan ayının 17. günüydü. (İbn-i Sa’d, I, 194.) Resûl-i Ekrem Efendimiz, mûtâdı üzere Hirâ Mağarası’nda idiler. Cebrâîl Aleyhisselam geldi ve Hazret-i Peygamber’e: “–Oku!” dedi.
 
Peygamber Efendimiz: “–Ben okuma bilmem!” karşılığını verdi. Bunun üzerine melek, Hazret-i Peygamber’i tâkati kesi­linceye kadar sıktı. Sonra yine: “–Oku!” dedi. Efendimiz yine: “–Ben okuma bilmem!” cevâbını verdi. Cebrâîl Aleyhisselam ikinci kez O’nu tâkati kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar: “–Oku!” dedi. Hazret-i Peygamber yine: “–Ben okuma bilmem! (Ne okuyayım?)” dedi.
 
Cebrâîl Aleyhisselam Hazret-i Peygamber’i üçüncü defâ da sıkıp bıraktı. Ardından vahy-i ilâhîyi kendisine şöyle bildirdi: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aleka’dan yarattı. Oku, Rabbin nihâyetsiz kerem sâhibidir. O, kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (el-Alak, 1-5) Bu emr-i ilâhî ile Allâh’ın Resûlü’nün şahsında bütün insanlığa Rabbin en büyük lutfu olan Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlü başlamış oldu.
[14/3 22:38] Ömer Tarık Yılmaz: El-Fâtiha Suresi / 2
Fâtiha sûresi baştan sona bir duadan ibarettir. Kul bu sûreyi okuyarak Rabbine yalvarır, O’na istek ve ihtiyaçlarını arz eder. Fakat kulun bu isteklerini dile getirirken güzel bir girizgâhla söze başlaması gerekir. En güzel girizgâh ise, sınırsız kudreti karşısında boyun büküp el açarak yalvardığı zâtın yüceliğini, güzelliğini ve nimetlerini dile getirmektir. Bu sebeple Fâtiha sûresi, “Elhamdülillâh” diyerek âlemlerin Rabbi Allah’a hamdle başlar. Bu dua, kulun Allah’ın yüceliğini kabul ettiğini ve O’nun lütfettiği sayısız nimetlere şükrettiğini gösteren büyük bir tâzim ifadesidir. Bu bakımdan cennetliklerin en son duası da “Elhamdülillâh” olacaktır. (bk. El-Yûnus 10/10) Zira bu dua, hamd muhtevasına girebilecek bütün övgü, senâ ve yüceltmelerin gerçek mânada sadece Allah’a mahsus olduğunu bildirmektedir..
 
اَلْحَمْدُ (hamd); sözlükte övmek, senâ etmek, şükretmek ve methetmek gibi mânaları içine alır. Fakat tarif edildiklerinde bu kelimeler arasında bir kısım anlam farklarının bulunduğu görülür.
 
“Hamd”; hür iradesiyle verdiği nimetler ve yaptığı iyilikler karşılığında birini övmek, bütün iyiliklerin sahibi olması sebebiyle de ona gönülden teşekkür etmektir. Yani birinin hamde layık olması için, yaptığı iyilik ve güzelliklerin rastgele değil, irade ve istekle hâsıl olması gerekir. Hamd ederken, hamdettiğimiz varlığın iyilik ve nimetlerinin bize ulaşıp ulaşmaması önemli değildir. Önemli olan o şahsın böyle bir hamde liyakatidir. Dolayısıyla Allah’a hamd; Cenâb-ı Hakk’ın fiillerini ve eserlerini görüp O’nu yüceltmek, kemâli karşısında hayretlere düşüp hayranlık secdesine kapanmak, cemâli karşısında sevgiyle coşup taşmak ve sonsuz lutufları karşısında yüzü yerlere sürmektir.
 
Hamd; söz, fiil ve hâl ile olur. Sözlü hamd, dille yapılan övgüdür. Hak Teâlâ’yı, kendini övdüğü ve nasıl övülmek istiyorsa o şekilde senâ etmektir. Fiille hamd, Allah’ın rızâsını umup O’nun yüce katına yönelerek ibâdet, hayır ve hasenat kabilinden bedenî amelleri yerine getirmektir. Bu da ancak her azanın yaratılış hikmetine uygun biçimde kullanılmasıyla mümkün olur. Halle hamd ise kalbî duygularla gerçekleşir; ilmî ve amelî olgunlukla bezenmek ve üstün ahlâkî vasıflarla donanmak sûretiyle kazanılır.
 
“Şükür”, bize ihsan edilen nimetlerin ve iyiliklerin sahibine yapılan teşekkürdür. Bu, yalnız nimete karşı olur. Hamdde olduğu gibi şükür de hem dil, hem fiil hem de kalple yapılır. “Sana şükürler olsun Rabbim” demek dille, “namaz kılmak” fiille, Cenâb-ı Hakk’ın nimetleri karşısında eziklik duyarak kalbin teşekkür hissiyle dolması ise kalple şükre örnek teşkil eder. Her şeyin şükrü kendi cinsinden olur. Maddi imkânlarımızı Allah yolunda harcamak da en güzel şükürdür.
 
“Medih” de bir iyilik ve güzellik karşısında yapılır. Fakat hamdde olduğu gibi, sahibinin bu iyilik ve güzelliklerde iradesinin ve tesirinin olup olmaması şart değildir. Örneğin kişi, boyunun uzunluğu, yüzünün güzelliği gibi kendi iradesinin eseri olmayan meziyetleri sebebiyle övülebildiği gibi, cömertlik, fedakârlık, şecâat ve cesareti gibi iradesiyle sahip olduğu faziletleri sebebiyle de övülebilir.
 
Görüldüğü üzere hamdin sebebi, sadece hamd edene ulaşan nimet ve ihsanlar değil, hamde layık olan varlığın irade ve ihtiyara dayalı bütün güzellikleri, ihsanları ve iyilikleridir. Bu mânada hamd, yalnız Allah Teâlâ’ya mahsustur. Çünkü bütün iyilik ve güzellikleri yoktan yaratan sadece O’dur. Hür iradesiyle bunları var etmiştir. Başkalarına ait iyilik ve güzelliklerin de yaratıcısı O’dur. İnsanların kendi isteklerine bağlı iyilik ve güzelliklerde de Allah’ın mutlak iradesinin tecellileri vardır. Onların irade ve isteklerine bağlı olmayan her türlü iyilik ve g�
[14/3 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: İSLAMİYETİN DOĞUŞU
Dünya tarihi Hristiyanlık, Musevilik gibi dinlere ev sahipliği yapmıştır. İslamiyet bahsettiğimiz dinlerin sonuncusu olan ve sadece inandıkları değerler ve inançlar için başlangıçta savaşan fakat her zaman uzlaşmacı olan bir dindir.
 
İslamiyet’in doğduğu yer, doğusunda Basra körfezi batısında Kızıl Deniz güneyinde Umman Denizi kuzeyinde ise Suriye ve Filistin çölleri ile kaplı olan Arap Yarım adasıdır. İslamiyet’in doğuşu sıralarında Orta Doğudaki en büyük devlet Bizans İmparatorluğuydu ve Bizans’tan sonra bölgenin en güçlü devleti Sasanilerdi. Arap topraklarında insanların putlara taptığı ve kız çocuklarının diri diri gömüldüğü İslamiyet’ten önceki döneme cahiliye dönemi denmektedir. Cahiliye döneminde Arabistan’ın en önemli bölgesi olan Hicazda kabileler tarafından yönetilen şehir devletleri kurulmuş ve dinsel bir mekân olan Kabe’de büyük putlarla doldurulmuştu. Sürekli savaş halinde olan Araplar haram ayı denen aylarda savaşmazlardı, kurdukları panayırlarda eğlenceler, yarışmalar düzenler, ticaret yaparlardı. Arap yarım adasında yaşayan halk bedevi ve medeni olmak üzere ikiye ayrılırdı. Bedeviler, çöllerde çadır kurarak yaşayan göçebe halktı. Medeniler ise şehirlerde yaşayan tarım ve hayvancılıkla uğraşan kesimdi. Bu dönem; çıkar çatışmalarının, adaletsizliğin, adam öldürmenin ve tabi birçok haramın meşru sayıldığı bir dönemdi. Çünkü kadınlar bir mal gibi alınıp satılır, kız çocuklarına kıymet verilmez ve köle gibi kullanılır ezilirdi.
 
İSLAMİYETİN DOĞUŞU
 
Hz. Muhammed, 571 yılında Mekke’de doğdu. Babası Abdullah annesi Amine Hatundur. Ahlakı ve güvenirliğinden dolayı kendisine Muhammed-ül Emin (güvenilir kişi) denilirdi. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybettiği için önce dedesi Abdul-Muttalib’in sonrada amcası Ebu-Talibin yanında yetişmiştir. Gençliğinde çobanlık yapmış, ticaretle uğraşmış ve yirmi beş yaşına geldiğinde ticari işlerini yürüttüğü Hz. Hatice ile evlenmiştir. Hz. Muhammed Mekkelilerin yaşam biçimlerini beğenmemiş yapılan haksızlıklara, içki içmeye, putlara tapmaya karşı çıkmıştır. Bu nedenle sık sık Mekke yakınlarındaki Hira mağarasına gitmiştir. Kırk yaşına geldiğinde Hira mağarasında vahiy meleği olan Cebrail meleği tarafından kendine ilk vahiy indirilmiştir. Bu vahiy ‘oku yaradan Rabbinin adıyla oku’ idir ve kendisine inen bu vahiyle peygamber olmuştur. (610) Hz. Muhammed Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu ilk olarak eşi Hz. Hatice’ye söylemiş ve onu hak dinine davet etmiştir. Daha sonra amcasının oğlu Hz. Ali’yi, azadlısı Zeyd’i ve yakın arkadaşı Hz. Ebubekir’i İslamiyet’e davet etmiştir. Bu kişiler bilinen ilk Müslümanlardır. Hz. Muhammed eşitliği ve hoşgörüyü savunan İslamiyet’i gizlice yaymaya çalışınca Mekke’nin ileri gelenlerinden tepki görmüş ve İslam dinini daha çabuk yaymak için Medine’ye Hicret (622) etmiştir. Müslümanların Medine’ye Hicreti ile İslam devletinin temelleri atılmış ve Müslüman’lar Mekkelilerin baskılarından kurtularak dinlerini serbestçe yaşayabilmek için sakin bir ortama kavuşmuşlardır. Hicretle birlikte İslamiyet’in yayılışı hızlanmış ve bu olay hicri takvimin de başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Hicretten sonra Müslümanlarla Mekkeliler arasında bazı savaşlar olmuştur. Bu savaşların en önemlileri Bedir, Uhut ve bir savunma savaşı olan Hendek savaşıdır.
 
Bedir Savaşı (624): Müslümanların ilk zaferidir. Hz Muhammed’in otoritesi ve güvenirliği daha da artmıştır.
 
Uhut Savaşı (625): Bedir savaşının intikamını almak isteyen Mekkeliler, Müslümanlara saldırmış ve Müslümanları yenmişlerdir. Mekkeliler kazanmalarına rağmen bu savaştan bir sonuç alamamışlardır.
 
Hendek Savaşı (627): Müslümanlara kesin darbeyi indirmek için Mekkeli putperestler büyük bir kuvvetle Medine’ye saldırmışlardır. Müslümanların savunma amacıyla şehrin önüne hendekler kazmışlardır. Hendek savaşı ismini bu hendeklerden almıştır. Mekkeliler savaşı kaybetmiş ve Müslümanların varlığını tamamen tanımışlardır.
 
Bu savaşlardan bir yıl sonra 628 yılında Müslümanlar ve Mekkeli putperestler arasında tarafların savaşmamaları için bir ‘Hudeybiye Barış Antlaşması’ imzalanmıştır. İmzalanan bu barış antlaşmasıyla Mekkeliler Müslüman’larla barış imzalayarak onların varlığını resmen tanımışlardır. Fakat Hudeybiye barışının Mekkeliler tarafından ihlal edilmesi üzerine Müslümanlar 630 yılında Mekke üzerine yürümüş ve şehri fethederek Kâbe’yi putlardan temizlemişlerdir. İslam âlemi Hz. Muhammed’in 632 yılında vefatından sonra Dört Halife Dönemine girmiştir.
[14/3 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: Bu gün size temiz ve hoş şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helâl, sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir. Mü'min kadınlardan iffetli olanlarla, daha önce kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz kaydıyla; evlenmek, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir. Her kim de inanılması gerekenleri inkar ederse bütün işlediği boşa gider. Ahirette de o, ziyana uğrayanlardandır. - Mâide - 5. Ayet
[14/3 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: Merhametlilere Rahman merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin! - Tirmizî, Birr ve Sıla, 16, Buhârî, Edeb, 13
[14/3 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine garkeyle! Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” - A’raf, 7/151
[14/3 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: Sevgili Peygamberimizin ibadet hayatı hakkında bilgi almak isteyen üç sahabî onun eşlerine gidip nasıl ibadet ettiği hakkında bazı sorular sormuşlardı. Kendilerine anlatıldığında ise onun ibadetlerini azımsamışlar ve “Biz kim, Peygamber kim! Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır.” demişlerdi. Bunun üzerine içlerinden biri sürekli namaz kılacağını, diğeri oruç tutacağını sonuncusu ise kendisini kadınlardan uzak tutarak evlenmeyeceğini söylemişti. Bu durumdan haberdar olan Allah Resûlü, onlara itidal sahibi olmalarını öğütleyen şu ikazda bulundu: “Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Dikkatli olun! Allah’a yemin olsun ki, aranızda Allah’a en saygılı olan ve O’ndan en çok çekineniniz benim. Bununla birlikte ben bazen oruç tutar, bazen tutmam. Hem namaz kılarım hem de uyurum. Kadınlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir!” (Buhârî, Nikâh, 1) - İTİDAL SAHİBİ OLMAK
[14/3 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: Farziyetinin Sebebi ve Edasının Fevrî Olup Olmadığı
30- Haccın farz olmasına sebeb Beytullah'ın (Kabe'nin) bulunmasıdır. Bu kutsal mabedi ziyaret için Yüce Allah'ın emri ile hac farz kılınmıştır. Bu sebeb tekerrür etmediği için haccın farziyeti de tekrarlanmaz. Mükellef olan kimsenin ömründe bir defa hac etmesiyle bu farz yerine getirilmiş olur. Öyle ki, akıl ve baliğ olan bir müslüman fakir iken yürüyerek hac etmiş olsa, sonradan zengin olmakla tekrar hac yapması gerekmez.
31- Hac, Hazret-i Peygamberin hicretlerinin dokuzunca yılında farz kılınmıştır. Bu sene Resûlüllah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından Ebû Bekir Es-Sıddık (radıyallahu anh) Hac Emiri tayin buyurulmuştu. Hicretin onuncu yılında da Peygamber Efendimiz Mekke'ye yönelerek hac farizasını yerine getirmişlerdi.
32- Hac farizasını yerine getirmeye gelince, bu fevrî (farz olunca hemen yerine getirilmeli) midir yoksa ömrî (ömrü içinde yapılması yeterli) midir? Burada iki görüş vardır. Bir görüşe göre, hac farizası ömrîdir. Yükümlü bunu hayatta bulundukça dilediği sene yapabilir. Geciktirmesinden dolayı günah işlemiş olmaz. Ancak hac farizasını yapmadan ölürse günahkâr olur.
Fakat sahih görülen diğer bir görüşe göre, bunun edası (yerine getirmesi) fevrîdir. Şartlarını kendinde toplayan kimsenin hemen zamanında hacca gitmesi ona farz olur. Bu tarihte hacca gitmezse günah işlemiş olur. Öyle ki, sonradan bu şartları yitirse, hac üzerine borç kalır, bundan sorumlu bulunur.
33- Hac aylarında (hac mevsiminde) hac şartlarını kendinde toplayan ve yolculuğu için yeterli bir müddet bulunan kimseye de hac farz olur. Bu haccın farziyetinin yerine getirilmesi
[14/3 22:41] Ömer Tarık Yılmaz: , ilâhlar, rablar denilir. Çünkü bunlar hem gerçek, hem de gerçek olmayan ilâhlar için kullanılır. Halbuki 'Allahlar' denilmemiştir ve denemez. Böyle bir kelime işitirsek, söyleyenin cahil olduğuna veya gafil olduğuna yorarız. Son yıllarda edebiyatımızda saygı maksadıyla özel isimlerden çoğul yapıldığı ve örneğin 'Ebussuudlar, İbni Kemaller' denildiği bir gerçek ise de; Allah'ın birliğine delalet eden 'Allah' yüce isminde böyle bir ifade saygı maksadına aykırı olduğundan dolayı hem gerçeğe, hem de edebe aykırı sayılır. Bu yüceliği ancak yüce Allah, (biz) diye gösterir. Halbuki Tanrı adı böyle değildir, mabud ve ilâh gibidir. Hak olmayan mabudlara da 'Tanrı' denilir. Fakat bu bir cins ismidir. Allah'a şirk koşanlar birçok tanrılara taparlardı. Falancaların tanrıları şöyle, falancalarınki şöyledir denilir. Demek ki 'Tanrı' cins ismi 'Allah' özel isminin eş anlamlısı değildir, daha genel anlamlıdır. Bundan dolayı 'Allah ismi' 'Tanrı adı'
[14/3 22:41] Ömer Tarık Yılmaz: - Yine Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Misvak ağız için temizlik vasıtasıdır. Rab Teâla için de rıza vesilesidir.''
 
Nesâi, Tahâret 5, (1, 10).
 
3595 - Hz. Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalatu vesselam'a uğramıştım. Elindeki bir misvakla dişlerini misvaklıyordu ve ü, ü diye bir ses çıkarıyordu, misvak ağzındaydı, sanki kusuyor gibiydi.'
 
Buhari, Vudü 73; Müslim, Tahâret 46, (255); Ebu Dâvud, Tahâret 26, (49); Nesâi, Tahâret 3, (1, 9).
 
3596 - İbnu Ömer radıyallahu anhüm  anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Rüyamda gördüm ki, bir misvakla dişlerimi misvaklıyorum. İki kişi yanıma geldi, biri diğerinden büyüktü. Elimdeki misvakı onlardan küçük olana uzattım. Bana: '(Büyüğü) büyükle!'' dendi. Bunun üzerine misvağı büyük olana verdim.''
 
Buhari, Vudü 74; Müslim, Rü'ya 19, (2271).
 
Hadisi, Buhari muallak (senetsiz) olarak kaydetmiştir, Müslim ise senetli olarak kaydetmiştir.
 
3597 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm bana misvağını yıkamam için verirdi. (Teberrük için, yıkamazdan) önce kendim kullanırdım, sonra yıkayıp ona verirdim.'
 
Ebu Davud, Taharet 28, (52).
 
ELLERİN YIKANMASI
 
3598 - Hz. Ebü Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: 'Uykudan uyanınca, sizden hiç kimse, üç sefer yıkamadıkça ellerini kaba banmasın. Çünkü o, ellerinin geceyi (vücudunun neresinde geçirdiğini bilemez.'
 
Buhari, Vudü 26; Müslim, Tahâret 87, (278); Muvatta, Tahâret 9, (1, 21); Ebu Dâvud, Thâret 49, (103, 104, 105); Tirmizi, Tahâret 19, (24); Nesâi, Tahâret 1, (1, 6, 7).
 
İSTİNSAR, İSTİNŞAK VE MAZMAZA
 
3599 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Kim abdest alırsa istinsarda bulunsun (sümkürsün), kim taşla istinca yaparsa teklesin.'
 
Buhari, Vudü 25; Müslim, Tahâret 20, 22, (237); Muvatta, Tahâret 2, 3, (1,19); Ebu Dâvud, Tahâret 55, (140); Nesâi, Tahâret 70, 72, (1, 66, 67).
 
3600 - Müslim'in bir rivâyetinde şöyle gelmiştir: 'Sizden biri abdest alınca burnuna su çeksin, sonra sümkürsün.
[14/3 22:41] Ömer Tarık Yılmaz: söylersem eğer, çok uzun sürer,
Korkarım, utanmazlığa kadar gider.
 
Fârisî mısra’ tercemesi:
 
Köle, haddini bilmelidir!
 
3
ÜÇÜNCÜ MEKTÛB
 
Bu mektûb, yine büyük mürşidine yazılmışdır. Sevdiklerinin belli bir makâmda kaldıklarını, birkaçının bu makâmı geçdiklerini ve tecellî-i zâtî makâmlarına kavuşduklarını bildirmekdedir:
 
Yüksek makâmınıza sunulur ki, buradaki sevdiklerimiz ve oradaki sevdiklerimizden her biri, bir makâmda kalmışlardır. Onları bu makâmlardan kurtarıp çıkarmak güç oluyor. O makâmlara yakışan bir kuvveti kendimde bulamıyorum. Yüksek teveccühleriniz ve merhametleriniz ile Hak teâlâ ilerletiyor. Bu alçağın yakınlarından biri bu makâmdan kurtulup geçdi. Allahü teâlânın zâtının tecellîleri başladı. Çok güzel bir hâldedir. Ayağı, bu aşağı kölenizin ayağı üzerindedir. Başkalarının da ilerlemelerini umuyorum. Oradaki sevdiklerimizden birkaçının yaradılışı mukarreblere uygun değildir. Bunların hâli, ebrârın yoluna uygundur. Hâlleri böyle iken, elde etdikleri yakîn de büyük ni’metdir. Bu yolda olmalarına emr olunmaları uygundur. Fârisî mısra’ tercemesi:
 
Herkesi bir iş için yaratmışlardır.
 
Bunların ismlerini açıklamıyacağım. Çünki, yüksek varlığınıza gizli değildirler. Çok yazarak saygısızlık etmekden çekiniyorum. Bu kâğıdı doldurduğum gün, Mîr Seyyid Şâh Hüseyn, çalışırken şöyle gördüğünü söyledi: (Büyük bir kapı önüne gelmişim. Bu kapı, hayret, şaşkınlık kapısıdır dediler. İçeri bakdım, o
[14/3 22:42] Ömer Tarık Yılmaz: Büyük Günah Kavramı
 
Ana Sayfa
Akaid
Büyük Günah Kavramı
Arapça’da kebire (çoğulu kebair) kelimesi ile ifade edilen büyük günah, bozgunculuğa sebep olan, hakkında tehdit edici bir nas (ayet ve hadis) bulunan, işleyenin dünyada veya ahirette cezalandırılmasına sebep olan büyük suçlar ve davranışlara denir.
 
Büyük günahların en büyüğü Allah’a şirk koşmak ve O’nu inkar etmektir (küfür). Büyük günahların neler olduğu konusunda hadislerde çeşitli bilgiler vardır. Peygamberimiz bir hadisinde, “Size büyük günahların en büyüklerinden haber vereyim mi? Onlar: Allah’a ortak tanımak, ana babaya itaatsizlik ve yalancı şahitliktir” (Buhari, “Edeb”, 6; Müslim, “İman”, 38; Tirmizi, “Tefsir”, 5) buyurmuş, bir başka hadislerinde “Mahveden yedi günahtan sakınınız. Onlar: Allah’a ortak koşmak, sihir yapmak, haksız yere adam öldürmek, yetim malı yemek, riba (faiz), savaştan kaçmak, iffetli ve iman sahibi bir kadına zina iftirasında bulunmaktır”” (Buhari, “Vesaya”, 23; Müslim, “İman”, 38; Ebu Davud, “Vesaya”, 10) diyerek, büyük günahların yedi tanesini zikretmiştir. Bir başka hadiste büyük günahların sayısı dokuz olarak belirtilmiş, ana babaya itaatsizlik ve Mescid-i Haram’da yapılması yasak bir fiili işlemek de bunlara eklenmiştir (Ebu Davud, “Vesaya”, 10).
 
Kalbinde inancı olduğu halde inancını diliyle söyleyen, fakat çeşitli sebeplerle ameli terkeden, dolayısıyla şirk ve küfür dışındaki büyük günahlardan birini işleyen (fasık ve facir) kimse, işlediği günahı helal saymıyorsa mümindir, kafir değildir. Fakat büyük günah işlediği için ceza görecektir. Ancak bu kimse için tövbe kapısı açıktır. Yüce Allah böyle bir kimseyi ahirette dilerse affeder, şefaat olunmasına izin verir, dilerse günahı ölçüsünde cezalandırır. Neticede ise, kalbinde inancı bulunduğu için cennete girdirir.
 
Sahabilerden Ebu Zer el-Gıfari’nin anlattığına göre, Hz. Peygamber: “Allah’tan başka hiçbir Tanrı yoktur deyip de bu inancı üzere ölen kimse cennete girer” buyurmuş, Ebu Zer, “O kişi zina yapsa, çalsa da mı?” diye sormuş, “Evet, zina yapmış, hırsızlık etmiş de olsa cennete girer” cevabını vermiştir. Ebu Zer soruyu üç kez tekrar edip aynı karşılığı alınca, dördüncü sorusunda Allah elçisi, “Ebu Zer bu durumdan hoşlanmasa bile o kimse cennete girer” buyurmuştur (Buhari, “Tevhid”, 33; “Rikak”, 16; Müslim, “İman”, 40; Tirmizi, “İman”, 18).
 
in Akaid Tags: büyük günah, günah
Diğer Konular
Kaza ve Kadere İman
Ahirete İman
Peygamberlere İman
Kitaplara İman
Meleklere İman
Allah'a İman
Copyright Maviay.co
[14/3 22:42] Ömer Tarık Yılmaz: Ayetel kürsi
 
Ana Sayfa
A
Ayetel kürsi
İlgili
Bu eyeti okuduğunu ya da okunulduğunu görmek belalardan emin olmaya,maksadına ermeye,evde hasta olan varsa iyileşmesine,şeref ve itibar sahibi olmaya,güçlü hafızaya ve zeki olmaya delalet eder.Rüyasinda Ayet’ül- Kürsi’yi okudugunu veya okuyani dinledigini görmek, dünya afetlerinden emin ve muhafazali olmaya,muradinin hasil olacagina,ömrünün uzunluguna delalet eder.Hasta ise veya hastasi varsa iyilesir.Kirmani ise,halk nazarinda kadir ve kiymetinin artacagina,onlar arasinda saygi görecegine delalet eder.Caferi Sadik ise;Dini bütün ve zeka sahibi olacagina delalet eder,buyuruyor.
 
İlgili
Ayetel Kürsiyi Okumak
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Fatiha
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Ayetel Kürsi Okuduğunu
8 Eylül 2021
Benzer yazı
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azgın
Azgın Ata Binmek
Azgınlık
Azık
Copyright 2021 by Maviay.co
[14/3 22:43] Ömer Tarık Yılmaz: AVL
 
Ana Sayfa
A
AVL
İslâm mîrâs hukûkunda belirli hisse (pay) sâhiplerinin (Eshâb-ı ferâizin) mîrâstan alacakları payların toplamının ortak paydadan fazla olma hâli.
Avlde, hisse sâhibi mîrâscıların hisseleri orantılı olarak eksilir. (Seyyid Şerîf Cürcânî)
Zevce, ana, iki kız kardeş ve anadan iki kız kardeş bulunduğu zaman, mîrâs on ikiye taksim edilip, zevceye 3 hisse, anaya iki hisse, iki kız kardeşe sekiz hisse (her birine dörder hisse), ana bir iki kız kardeşe dört hisse (her birine ikişer hisse) verilir ki, hisseler toplamı on yedi oluyor. Şu hâlde problemin aslı on yediye (Avl) etti denir ve mîrâs on yediye taksim edilir. (Mevkûfât)
 
İlgili
HACB
9 Eylül 2021
Benzer yazı
REDDİYE
9 Eylül 2021
Benzer yazı
SÜDÜS
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[14/3 22:44] Ömer Tarık Yılmaz: Lem’anın İkinci Makamı
(Makam münasebetiyle buraya alınmıştır)
 
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ in binler esrarından altı sırrına dairdir.
 
İHTAR: Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota suretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi-otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zabtetmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi-otuzdan, beş-altıya indi.
 
“Ey insan!” dediğim vakit nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime has iken, ruhan benimle münasebettar ve nefsi nefsimden daha hüşyar zâtlara belki medar-ı istifade olur niyetiyle, Ondördüncü Lem’anın İkinci Makamı olarak müdakkik kardeşlerimin tasviblerine havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar, delilden ziyade zevke nâzırdır.
 
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
قَالَتْ يَا اَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنِّى اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمنَ وَ اِنَّهُ بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.
 
Birinci Sır
“Bismillahirrahmanirrahîm”in bir cilvesini şöyle gördüm ki: Kâinat sîmasında, arz sîmasında ve insan sîmasında birbiri içinde birbirinin nümunesini gösteren üç sikke-i rububiyet var.
 
Biri: Kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesanüd, teanuk, tecavübden tezahür eden sikke-i kübra-i uluhiyettir ki, “Bismillah” ona bakıyor.
 
İkincisi: Küre-i arz sîmasında nebatat ve hayvanatın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşabüh, tenasüb, intizam, insicam, lütuf ve merhametten tezahür eden Sikke-i Kübra-i Rahmaniyettir ki, “Bismillahirrahman” ona bakıyor.
 
Sonra insanın mahiyet-i câmiasının sîmasındaki letaif-i re’fet ve dekaik-ı şefkat ve şuaat-ı merhamet-i İlahiyeden tezahür eden sikke-i ulya-i rahîmiyettir ki, “Bismillahirrahmanirrahîm”deki “Er-Rahîm” ona bakıyor.
 
Demek “Bismillahirrahmanirrahîm” sahife-i âlemde bir satır-ı nuranî teşkil eden üç sikke-i ehadiyetin kudsî ünvanıdır. Ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani “Bismillahirrahmanirrahîm” yukarıdan nüzul ile semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i musaggarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi arşa bağlar. İnsanî arşa çıkmağa bir yol olur.
 
İkinci Sır
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, hadsiz kesret-i mahlukatta tezahür eden vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak için, daima o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, meselâ: Nasılki Güneş, ziyasıyla hadsiz eşyayı ihata ediyor. Mecmu-i ziyasındaki Güneşin zâtını mülahaza etmek için gayet geniş bir tasavvur ve ihatalı bir nazar lâzım olduğundan; Güneşin zâtını unutturmamak için, herbir parlak şeyde Güneşin zâtını aksi vasıtasıyla gösteriyor ve her parlak şey, kendi kabiliyetince Güneşin cilve-i zâtîsiyle beraber ziyası, harareti gibi hâssalarını gösteriyor ve her parlak şey Güneşi bütün sıfâtıyla kabiliyetine
[14/3 22:44] Ömer Tarık Yılmaz: münasebetiyle hatıra gelen bir salavatın bir nüktesini beyan ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihatının âhirinde Şafiîlerde gayet müstamel ve meşhur bir salavat olan
 
اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَثِيرًا كَثِيرًا
 
nin ehemmiyeti yüzündendir ki, insanın hikmet-i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise; her zaman, her dakika hâlıkına iltica ve yalvarmak ve hamd ve şükür etmek olduğundan, insanı dergâh-ı İlahiyeye kamçı vurup sevkeden en keskin ve müessir saik, hastalıklar olduğu gibi; insanı, kemal-i şevk ile şükre sevkeden ve tam manasıyla minnetdar edip hamdettiren tatlı nimetler ise, başta şifalar ve devalar ve âfiyetler olduğundan bu salavat-ı şerife gayet müşerref ve manidar olmuştur. Ben bazan بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَ دَوَاءٍ dedikçe, küre-i arzı bir hastahane suretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakikî’nin pek aşikâr bir mevcudiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.
 
Hem meselâ: Dalaletin gayet müdhiş manevî elemini hisseden bir adama, iman ile hidayet ihsan etmek, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden o cüz’î ve fâni ve âciz adam bütün kâinatın hâlıkı ve sultanı olan Mabudunun muhatab bir abdi olmak ve o iman vasıtasıyla bir saadet-i ebediyeyi ve şahane ve çok geniş ve şaşaalı bir mülk-ü bâki ve bâki bir dünyayı ihsan etmek ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar etmek olan bu ihsan-ı ekber yüzünde ve sîmasında, bir Zât-ı Kerim ve Muhsin’in öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemal-i lâyezalîsi görünür ki, bir lem’asıyla
[14/3 22:44] Ömer Tarık Yılmaz: Amma Cennet ve Cehennem’in vücudları ise, Onuncu ve Yirmisekizinci ve Yirmidokuzuncu Sözler’de gayet kat’î bir surette isbat edilmiştir. Şurada yalnız bu kadar deriz ki: Meyvenin vücudu dal kadar ve neticenin silsile kadar ve mahzenin mahsulât kadar ve havzın ırmak kadar ve tecelligâhın, rahmet ve kahrın vücudları kadar kat’î ve yakîndir.
 
DÖRDÜNCÜ SUAL: Mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikîye inkılab ettiği gibi, acaba ekser nâsda bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikîye inkılab edebilir mi?
 
Elcevab: Evet. Dünyanın fâni yüzüne karşı olan aşk-ı mecazî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fena çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâki bir mahbub arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i esma-i İlahiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmağa muvaffak olursa, o gayr-ı meşru mecazî aşk, o vakit, aşk-ı hakikîye inkılaba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki, kendinin zâil ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını, haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalalet ve gaflet gibi kendini unutup âfâka dalıp, umumî dünyayı hususî dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer boğulur. Meğer ki hârika olarak bir dest-i inayet onu kurtarsın. Şu hakikatı tenvir için şu temsile bak. Meselâ:
 
Şu güzel zînetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakikî ve umumî, dördü misalî ve hususî… Herbirimiz kendi âyinemiz vasıtasıyla, hususî odamızın şeklini, heyetini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak, kırmızı; yeşil boyasak, yeşil gösterir
[14/3 22:44] Ömer Tarık Yılmaz: ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel celladının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir mes’elesidir. Evet çaresi var ve Risale-i Nur Kur’anın sırrıyla o çareyi iki kerre iki dört eder derecesinde kat’î isbat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:
 
Ölüm ya i’dam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.
 
Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nurani bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikatı “Gençlik Rehberi” bir temsil ile isbat etmiş. Meselâ:
 
Bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirak etmiş bir piyango dairesi kurulmuş. Biz bu hapisteki beşyüz kişi, her halde hiç müstesnası yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar: Ya “Gel i’dam ilânını al, darağacına çık” veya “Daimî haps-i münferid puslasını tut, bu açık kapıya gir.” veyahut “Sana müjde! Milyonlar altun bileti sana çıkmış, gel al.” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor. Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşahede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dairesine
[14/3 22:45] Ömer Tarık Yılmaz: Vecih: Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza… مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فِى مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ
 
İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
 
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati, birgün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir. Evet ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za’fını ve aczini hissedip Rabb-ı Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hâfız Ahmed isminde bir zâtın müdhiş bir
[14/3 22:45] Ömer Tarık Yılmaz: -ı Hakîm’den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem’a zımnında izah edeceğiz:
 
BİRİNCİ LEM’A: Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her şeyi halkeden Hâlık’a mahsustur. Ve her bir mahlukun cebhesinde öyle bir hâtem vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni’den maada kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği mektublarından her bir mektubun âhirinde, taklidi kabil olamayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed’e hastır. O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i’caza bakınız ki; hayat ile bir şeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vâhide emr-i Rabbaniyle inkılab ederler. Meselâ: Su, bir şey-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah’ın izni ile menşe olur, icad edilirler. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hâlık-ı Teâlâ tek bir cismi icad eder, tek bir cisim husule getirir.
 
İşte kalb, akıl, şuur sahibi olan bir adam, bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden çok şeyleri icad edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvil etmek, ancak her şeyi halkeden ve her şeyi yapan Sâni’a mahsus bir sikkedir.
 
İKİNCİ LEM’A: Sayısız hâtemlerden canlı mahlukata vaz’edilen hayat hâtemine bakınız! Evet canlı bir mahluk, câmiiyeti itibariyle, kâinata küçük bir misaldir, şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ve vücuda bir nüvedir ki, Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o zîhayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile
[14/3 22:45] Ömer Tarık Yılmaz: kardeşlerim!
 
Benim bu dünyada medar-ı tesellim ve sürurum sizlersiniz. Eğer sizler olmasaydınız, bu dört sene azaba dayanamazdım. Sizin sebat ve metanetiniz, bana da kuvvetli bir sabr u tahammülü verdi. Birden hatıra gelen dört nokta:
 
Birincisi: Kardeşlerim, bu zelzele benim itikadımda Şakk-ı Kamer gibi bir mu’cize-i Kur’andır. En mütemerridi dahi tasdike mecbur eder bir vaziyete girdi.
 
İkincisi: Eski zamandan beri hiçbir cemaat, Risale-i Nur’un şakirdleri kadar hak ve hakikat mesleğinde pek çok iş görmekle beraber, pek az zahmetle kurtulmamışlar. Bizim hizmetimizin ondan birini yapanlar, zahmetimizin on mislini çekmişler. Demek biz, daima şükür ve Elhamdülillah dedirten bir haldeyiz.
 
Üçüncüsü: Ben gönderilen risaleleri mütalaa ettim. Bir kısım hakikatları mükerrer gördüm. Makam münasebetiyle tekrar edilmiş. Benim arzu ve belki ihtiyarım olmadan ne için böyle olmuş, kuvve-i hâfızama gelen nisyandan sıkıldım. Birden şiddetli bir ihtar ile “Ondokuzuncu Söz’ün âhirine bak!” denildi. Baktım, Risalet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) Mu’cize-i Kur’aniyesinde tekraratının çok güzel hikmetleri, tam tefsiri olan Risalet-ün Nur’da tamamıyla tezahür etmiş. O tekrarat, o hikmetler için tam yerinde ve münasib ve lâzım olmuş.
 
Hem Lütfü, hem Abdurrahman, hem Hâfız Ali hükmünde Küçük Ali sizin namınıza da Yirmidokuzuncu Lem’a-i Arabiye’nin tefsir ve tercümesini istemiş. Benim şimdi onun ile meşgul olmaya ne vaktim var, ne de halim müsaade eder. İnşâallah ileride Risalet-ün Nur’un başka bir şakirdi o vazifeyi yapacak.
 
Hem Yirminci Mektub ile Otuzikinci Söz bir derece o Lem’ayı izah ederler. Hazret-i Ali (R.A.) iki defa تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا sırrıyla, perde altında gizli parlamasına işareti bizi ihtiyata sevk ve emreder.
 
Bir mes’eleye gayet kısacık bir remz ile, zekâvetinize fehmini havale ediyorum.
 
Sual: Yerin korkudan titremesi ve hiddeti neden Rus’a gelmiyor ve yalnız…?
 
Cevab: Çünki nesholup tahrif olmuş bir dine karşı, dinsizlik ile ihanet başkadır. Ve hak ve ebedî bir
[14/3 22:47] Ömer Tarık Yılmaz: Mektub’dan)
Yedinci Risale olan Yedinci Mes’ele
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
قُلْ بِفَضْلِ اللّهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
 
Şu mes’ele “Yedi İşaret”tir.
 
Evvelâ tahdis-i nimet suretinde birkaç sırr-ı inayeti izhar eden “Yedi Sebeb”i beyan ederiz:
 
Birinci Sebeb: Eski Harb-i Umumî’den evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenab-ı Hakk’ın emridir; o Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirane diyor ki: “İ’caz-ı Kur’anı beyan et.” Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur’ana hücum edilecek, i’cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.
 
Madem i’caz-ı Kur’anı bir derece beyan, Sözler’le oldu. Elbette o i’cazın hesabına geçen ve onun reşehatı ve berekâtı nev’inden olan hizmetimizdeki inayatı izhar etmek, i’caza yardımdır ve izhar etmek gerektir.
 
İkinci Sebeb: Madem Kur’an-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imamımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O, kendi kendini medhediyor. Biz de onun dersine ittibaan, onun tefsirini medhedeceğiz.
 
Hem madem yazılan Sözler onun bir nevi tefsiridir ve o risalelerdeki hakaik, Kur’anın malıdır ve hakikatlarıdır. Ve madem Kur’an-ı Hakîm ekser surelerde, hususan الر larda حم lerde kendi kendini kemal-i haşmetle gösteriyor, kemalâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor. Elbette Sözler’de in’ikas etmiş Kur’an-ı Hakîm’in lemaat-ı i’caziyesinden ve o hizmetin makbuliyetine alâmet olan inayat-ı Rabbaniyenin izharına mükellefiz. Çünki o üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.
 
Üçüncü Sebeb: Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikatı beyan etmek için derim ki: Sözler’deki hakaik ve kemalât, benim değil Kur’anındır ve Kur’andan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’aniyeden süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir. Madem ben öyle biliyorum ve madem ben fâniyim, gideceğim; elbette bâki olacak birşey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalalet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette sema-yı Kur’anın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazata ve tenkidata medar olabilen ve sukut edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı. Hem madem örf-i nâsta, bir eserdeki mezaya, o eserin masdarı ve menba’ı zannettikleri müellifinin etvarında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi ve o cevahir-i galiyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek, hakikata karşı büyük bir haksızlık olduğu için risaleler kendi malım değil, Kur’anın malı olarak, Kur’anın reşehat-ı meziyatına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum. Evet lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
 
Dördüncü Sebeb: Bazan tevazu’, küfran-ı nimeti istilzam ediyor; belki küfran-ı nimet olur. Bazan da tahdis-i nimet, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki; ne küfran-ı nimet çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemalâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün’im-i Hakikî’ni
[14/3 22:47] Ömer Tarık Yılmaz: sonra Emirdağı’nda yazılan mektublar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
 
Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
Herhalde biriniz benim bedelime Diyanet Riyaseti’ne gitsin, benim selâm ve hürmetlerimle Ahmed Hamdi Efendi’ye desin ki:
 
Zâtınız iki sene evvel Nur’un Külliyatından bir takım istemiştiniz. Ben de hazırlattırdım. Fakat birden hapse soktular; tashih edemedim, gönderemedim. Şimdi onların tashihiyle meşgulüm. Fakat tesemmüm hastalığıyla ziyade perişaniyetimden çabuk bitiremiyeceğim. Bitirdikten sonra, inşâallah takdim edilecektir. “Hediye almayan elbette hediye veremez.” kaidesine binaen, bu ziyade kıymetdar manevî tefsir-i Kur’an, bu memleket-i İslâmiyenin âlimler reisi olan zât-ı âlînize Nurların serbestiyetine mümkün olduğu derecede çalışmanıza ve nümune için üç cüz’ü size evvelce gösterdiğimiz Kur’anımızın basılmasına himmet ve sa’y etmenize bir kudsî ücrettir.
 
Kat’iyyen size beyan ediyorum ki: Mes’elemizde hiçbir tarihte ilm-i hakikate ve hakaik-i imaniyeye karşı bu derece garazkârane, gaddarane tecavüz olmamış. Sizin daire-i ilmiyeniz ve riyasetiniz, her şeyden evvel bu vazife-i diniye ve ilmiyeyi yapmanızı iktiza ediyor. Ben bu son zehirlendiğim zamanda öleceğimi düşündükçe, “Benim bedelime Ahmed Hamdi Nurlara sahib çıkacak.” diye kalbim ferahlanıyordu, teselli buluyordum. Size mahkeme müdafaatımızdan bazı parçalar evvelce dairenize gönderdiğimiz halde; şimdi tamam, mükemmel ve ayn-ı hakikat bir nüsha müdafaatımı da size gönderiyorum. Ona göre sizin delaletinizle Nurların serbestiyetine çalışacak zâtlara bir me’haz olarak göstermek niyetiyle gönderdik.
 
* * *
 
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
 
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
 
Aziz, sıddık kardeşlerim Safranbolu, Eflani havalisi Nur şakirdleri!
 
Sizlere, gönderdiğiniz Nur eczalarının hediyesine bin bârekâllah, mâşâallah deriz. Cenab-ı Hak sizleri iki cihanda mes’ud eylesin, âmîn.
 
Nur’un mübarek fedakâr şakirdlerinin herbiri bir kısım risaleleri güzelce yazıp, bu sırada bana hediye etmeleri ve bir kısım tatlı
[14/3 22:47] Ömer Tarık Yılmaz: ? Tarifi Nasıldır?
Kur’an, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi.. ve âyât-ı tekviniyeyi o

Antalya Havalimanı 2 ayda yaklaşık 2 milyon yolcuya hizmet verdi

Sakarya, yılın ilk 2 ayında 26 bin 314 aracı yurt dışına gönderdi

Küresel Para Haftası sunum ve panellerle devam ediyor

AB, Macaristan ve Slovakya'ya petrol akışını sağlamaya çalışıyor

Fitch: Orta Doğu'daki gerilimin kısa sürmesi halinde Türkiye'ye yönelik riskler yönetilebilir

Borsada bugünkü işlemlerin takası 23 Mart'ta yapılacak

Türkiye'den transit geçecek harp araç ve gereçlerine ilişkin esaslar düzenlendi

Konut Fiyat Endeksi şubatta yüzde 1,8 arttı

Safranbolu lokumu üreticileri bayram mesaisinde

Ticaret Bakanlığından tüketicilere "alışverişte raf ile kasa fiyatını karşılaştırın" uyarısı

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 26 16 1 9 30 57
3.TRABZONSPOR A.Ş. 26 17 3 6 23 57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 26 14 5 7 17 49
5.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 26 12 8 6 14 42
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 26 9 11 6 -4 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 26 8 9 9 -7 33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
11.CORENDON ALANYASPOR 26 5 8 13 -4 28
12.TÜMOSAN KONYASPOR 26 6 11 9 -9 27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 26 6 13 7 -8 25
14.KASIMPAŞA A.Ş. 26 5 12 9 -14 24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR 26 6 14 6 -18 24
16.İKAS EYÜPSPOR 26 5 14 7 -18 22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 26 3 12 11 -28 20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 26 4 17 5 -22 17