[21/3 22:16] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET.......... TERÂVİH DUÂLARI
(Sübhâne zil-mülki vel-melekût. Sübhâne zil-izzeti vel azameti vel celâli vel cemâli vel ceberût. Sübhânel melikil mevcûd. Sübhânel melikil ma’bûd. Sübhânel melikil hayyillezî lâ yenâmü ve lâ yemût. Sübbûhun, kuddûsün Rabbünâ ve Rabbül melâiketi verrûh.
Merhaben, merhaben, merhabâ yâ şehre Ramezân. Merhaben, merhaben, merhabâ yâ şehrel-bereketi vel gufrân. Merhaben, merhaben, merhabâ yâ şehret-tesbîhi vet-tehlîli vez-zikri ve tilâvetil Kur’ân. Evvelü hû, âhiru hû, zâhiru hû, bâtınü hû. Yâ men lâ ilâhe illâ hû.) tesbihât ve duâları okunur.
Ayın 15’inden sonra, “Merhabâ” yerine, “Elvedâ” denir.
¥ Her 4 rekâtin sonunda;
(Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ Âli seyyidinâ Muhammed. Biadedi külli dâin ve devâin ve bârik ve sellim aleyhi ve aleyhim kesîrâ.) okunur.
Bu kısım, 20 rekâtin sonunda 3 defa tekrar edilir ve üçüncüsünde (ve salli ve sellim ve bârik aleyhi ve aleyhim kesîran kesîrâ) denir.
3 defa da şu duâ okunur:
(Yâ Hannân, yâ Mennân, yâ Deyyân, yâ Burhân. Yâ Zel-fadlı vel-ihsân, nercül-afve vel gufrân. Vec’alnâ min utekâi şehri Ramezân bi hurmetil Kur’ân.)
BUGÜN................ NEVRUZ GÜNÜ
Nevruz, Mart ayının 21. günüdür. Yeni gün demektir. Acemler bugünü bayram kabul etmektedirler. İran’da ilk hükümeti kuran Cemşid, Zerdüşt’ün kurduğu Mecûsîlik (Ateşe tapma) dînine mensup idi. Mart’ın 21. günü tahta çıktığı için, bugüne Nevruz diyerek, yılbaşı ve dînî bayram yapmıştır. Bugün, İran’da hâlâ kutlanmaktadır. İslâmiyetten önce çıktığı için, Müslümanlıkla bir ilgisi yoktur.
IRK AYRIMI İLE MÜCADELE GÜNÜ
21 Mart, Dünyada Irk Ayrımı ile Mücadele Günü’dür. Demokrasinin gelişmiş olduğu ülkelerde bile ırk ayrımının önüne geçilememiştir. Hâlbuki Allah indinde; zenci, beyaz, köle, efendi gibi ayrım yoktur.
21.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[21/3 22:16] Ömer Tarık Yılmaz: el-Enfâl Suresi 13
Çünkü onlar Allah'a ve Resulüne karşı geldiler. Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, bilsin ki Allah'ın azabı çok çetindir.
[21/3 22:16] Ömer Tarık Yılmaz: Müslim
Mekke'de silah taşımak hiç kimseye helal değildir.
[21/3 22:17] Ömer Tarık Yılmaz: Câmî: İstediğini istediği zaman istediği yerde toplayan.
[21/3 22:17] Ömer Tarık Yılmaz: Günlük Hayatta Yapılacak Sünnetler : İşrak namazı kılmak sünnettir.
Esneme anında el ile ağzı kapatmak sünnettir.
Hasta ziyareti sünnettir.
Ziyarette edebe riâyet etmek gerekir. Hasta ziyaretini tekrarlamak da sünnettir.
Hastaya Kur’an âyetleriyle bilinen bazı zikirleri okumak demek olan rukye câizdir. Hatta sünnettir.
Hasta ziyaretine giden kimsenin hasta için sade ve özlü dua yapması, şifa dilemesi sünnettir.
Ölen birinin gözlerini kapatmak sünnettir.
Resûlullah vefat etmiş olan Ebû Seleme’nin yanına girdi. Gözleri açık kalmıştı, onları kapattı. Peygamberimizin -sallallahu aleyhi ve sellem- bu işlemi bizzat yapmış olması, ümmet için fiilî bir sünnet olmuştur.
Fazilet ve hayır sahipleriyle beraber olmayı istemek ve buna gayret göstermek sünnet-i seniyye gereğidir.
İzin isteyene “kim o?” denildiğinde, bilinen adı veya künyesi ile ben filanım demesi sünnettir.
29. Kim olduğu sorulan kimse, adını, soyadını, gerekirse babasının adını, memleketini ve mesleğini de söyleyerek kendini tanıtmalıdır. Sünnete uygun olan tanıtma şekli budur.
30. Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz yola çıkarken dua eder, dönerken de şöyle hamdederlerdi:
“Yolculuktan dönüyor, tevbe ediyor, kulluk yapıyor ve Rabbimiz’e hamdediyoruz.”
Cihaddan veya yolculuktan dönen orduyu ve misafirleri karşılamak edepten olup, Peygamberimizin -sallallahu aleyhi ve sellem- sünnetine uygundur.
[21/3 22:17] Ömer Tarık Yılmaz: (Nesaî, 'Taharet', 49; Ayrıca bk. Buhârî, 'De’avât', 38, 43-45;Müslim, 'Zikir', 49)
Allah'ım! Hatalarımı kar ve soğuk su ile temizle. Beyaz elbiseyi kirden temizlediğin gibi kalbimi de hatalardan arındır.
[21/3 22:18] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimiz’in günlük hayatı
Gururun kaynağı, övülmek ve takdîr edilmektir. Bu hâl, insanları şımartan hususlardan biridir. Resûlullah, insanların en şereflisi olup Allâh’ın methine nâil olduğu hâlde sahâbesine:
“Bana «Allâh’ın kulu ve Resûlü» deyiniz!” buyurmuştur. (Buhârî, Enbiyâ, 48)
O, Peygamberliğini tasdik cümlesinin başına, bilhassa ve ısrarla “abduhû: Allâh’ın kulu” kelimesini ilâve ederek, ümmetinin geçmiş topluluklarda olduğu gibi insanları ilâhlaştırma sapıklığına düşmemesini temin etmek istemiştir. Yine bu cümleden olmak üzere:
“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allah Teâlâ beni rasûl edinmeden önce kul edinmişti.” buyurmuştur. (Heysemî, IX, 21)
Hakîkaten, Krişna ve Buda’ya “Allah”, Hazret-i Îsâ’ya (a.s.) da “Allâh’ın oğlu” demekte tereddüt göstermeyenler ve hiç sıkılmadan Firavun ve Nemrud’u tanrı kabûl edenler, hayvanlara veya ateş, su ve hava gibi tabiat kuvvetlerine bile tapan birkısım zavallılar, böyle fevkalâde bir kişiyi seve seve “ilâh” olarak kabûl ederlerdi.
Fakat O, kendisini şöyle îlân ediyordu:
“Ben de sizler gibi bir insanım... Bana sâdece vahyolunuyor!..” (el-Kehf, 110)
HİÇ KİMSE AMEL VE İBADETİ SAYESİNDE CENNETE GİREMEZ!
Resûlullah Cenâb-ı Hakk’a karşı dâimâ acz içinde olduğunu bildiriyordu. Nitekim bir gün:
“–(Ben de dâhil olmak üzere) hiç kimse amel ve ibâdeti sâyesinde cennete giremez!” buyurmuştu. Bunun üzerine kendisine hayretle:
“–Sen de mi yâ Resûlallâh?” diye sorulunca:
“–Evet ben de! Meğer ki Rabbimin lutf-i ilâhîsi imdâda yetişe!” buyurdu. (Buhârî, Rikâk, 18; Müslim, Münâfikûn, 71-72)
Yâni Peygamber Efendimiz; Allah Teâlâ’nın fazlı, keremi, rahmet ve mağfireti beni bürümedikçe ben de cennete giremem, yaptığım ameller beni de kurtaramaz, buyurmuş olmaktadır.
Bu îkaz, ne kadar ibret verici bir kulluk şuuru, tevâzû, dürüstlük ve sadâkat nişânesidir.
Ebû Ümâme (r.a.) anlatır:
“Resûlullah’ın sözleri Kur’ân’dı. Çok zikreder, hutbelerini kısa tutar, namazını uzun kılardı. Bir yoksulun, bir bîçârenin işini görmek için onunla birlikte ihtiyâcı görülünceye kadar yürümekten çekinmez ve büyüklenmezdi.” (Heysemî, IX, 20. Ayrıca bkz. Nesâî, Cuma, 31)
Enes (r.a.) buyuruyor ki:
“Resûlullah, hastaları ziyâret eder, cenâzelerde bulunur, kölelerin dâvetlerine gider, merkebe binerdi. Hayber’in fethedildiği ve Benî Kureyza üzerine yüründüğü gün yuları hurma liflerinden olan bir merkebe binmişti. Altında da liften yapılmış bir semer vardı.” (Tirmizî, Cenâiz, 32/1017; Hâkim, II, 506/3734)
Resûlullah ashâbının arasında otururdu. Bu sebeple, bir yabancı geldiğinde, hangisinin Efendimiz olduğunu sormadan bilemezdi. (Nesâî, Îmân, 6)
[21/3 22:18] Ömer Tarık Yılmaz: Cum'a Sûresi 9,10,11. Ayetler
9: Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğunda hemen Allah’ı anmaya koşun; işi, alış verişi bırakın! Eğer bilirseniz sizin için hayırlı olan budur.
10: Namaz tamamlanınca artık yeryüzüne yayılabilir ve Allah’ın lutf u kereminden rızkınızı temine çalışabilirsiniz. Bununla birlikte Allah’ı çok çok zikredin ki iki cihanda da kurtuluşa eresiniz.
11: Onlar bir ticâret veya bir eğlence görünce hemen oraya akın edip, seni hutbede ayakta bırakıverdiler. De ki: “Allah’ın katındaki mükâfat, ticâretten de, eğlenceden de daha hayırlıdır!” Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
Cuma namazı Mekke döneminin sonlarında farz kılınmıştı. Fakat cemaatle kılınması gereken bu ibâdeti Mekke’de ifa etme imkânı yoktu. Efendimiz (s.a.s.), ilk defa Cuma namazı kıldırmasını, Medine’ye Kur’an muallimi olarak giden Mus‘ab b. Umeyre bir mektupla bildirmiş, o da on kişilik bir cemaatle Cuma namazı kılmıştı. Ayrıca Es‘ad b. Zürâre (r.a.)’ın da, ikinci Akabe bey‘atinde bulunan on iki kişi ile Medine yakınlarında Cuma namazı kıldığı kaynaklarda yer almaktadır. Bundan itibaren Cuma namazı Medine’de devam etmiştir. Resûlullah (s.a.s.) ise ilk defa Cuma namazını Medine’ye hicret ettiği sırada Rânûnâ denilen yerde kıldırmış ve orada meşhur Cuma hutbelerini okumuştur. (bk. Beyhakî, Delâil, II, 524-525) Dolayısıyla Cuma namazı bu âyetle ilk defa farz kılınmış değildir. Ancak müslümanlar Cuma günü namaza çağırıldıklarında gevşek davranıyor ve alışverişlerine devam ediyorlardı. Dolayısıyla Allah Teâlâ bu ayeti, müslümanların ezan okunurken Cuma namazının ehemmiyetini kavramaları ve bunun farz olduğunu idrak ederek namaza koşmaları için inzal etmiştir.
Cuma gününün ve Cuma namazının faziletiyle ilgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in şu açıklamaları ne kadar dikkat çekicidir:
“Üzerine güneş doğan en hayırlı gün Cuma günüdür. Âdem o gün yaratıldı, o gün cennete kondu, yine o gün cennetten çıkarıldı. Kıyamet de Cuma günü kopacaktır.” (Müslim, Cum‘a 17, 18)
“Cuma gününde öyle bir zaman vardır ki, şayet bir müslüman namaz kılarken o vakte rastlar da Allah’tan bir şey isterse, Allah ona dilediğini mutlaka verir.” Resûlullah (s.a.s.) bu anın çok kısa olduğunu eliyle işaret ederek gösterdi. (Buhârî, Cum‘a 17; Müslim, Cum‘a 13-15)
“Bir kimse Cuma günü cünüplükten temizleniyormuş gibi boy abdesti aldıktan sonra erkenden Cuma namazına giderse bir deve kurban etmiş gibi sevap kazanır. İkinci saatte giderse bir inek, üçüncü saatte giderse boynuzlu bir koç kurban etmiş gibi sevap alır. Dördüncü saatte giderse bir tavuk, beşinci satte giderse bir yumurta sadaka vermiş gibi sevap alır. İmam minbere çıkınca, melekler okunan hutbeyi dinlemek üzere cemaatin arasına katılır.” (Buhârî, Cum‘a 4; Müslim, Cum‘a 10)
Âyet-i kerîmelerde dikkat çekilen hususlar şunlardır:
Birincisi; “Cuma günü namaza çağrılmak”tan maksat, hutbeden önce Cuma namazı için okunan iç ezandır. Resûlullah (s.a.s.) zamanında Cuma günü sadece bir ezan okunurdu. O da Cuma namazı ezanı idi. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer döneminde de böyle devam etti. Fakat Hz. Osman zamanında cemaat iyice kalabalık hale gelince, Cuma vaktinden önce halka vaktin girdiğini bildirmek üzere bir ezan daha okunması kararlaştırıldı. O günden sonra böyle bir uygulama devam ede geldi.
İkincisi; “zikrullah”tan maksat, Cuma hutbesi ve Cuma namazıdır. İkisi de farzdır. Burada hutbeye zikrullah denmesi, hutbenin muhtevası hakkında bir fikir vermektedir. Dolayısıyla hutbede zikrullah sayılacak dualar okunmalı, zikirler yapılmalı, Allah’ı, O’nun rahmetini ve azabını hatırlatıcı şeyler söylenmelidir. Zikrullaha münâfi şeyler söylenmemelidir. Bu esaslara bakıldığında zâlim hükümdarları övmenin, onların isimlerini anman�
[21/3 22:19] Ömer Tarık Yılmaz: İslam tarihciliği
Kur’ân-ı Kerîm’de kıssalarla çeşitli milletlerin yaşayış ve düşünüşleri, davranışları, kaderlerini etkileyen çarpıcı unsurlar vurgulanarak onların kaderlerini yönlendiren unsurlar ibret alınması için bütüncül bir yaklaşımla ortaya konmuştur
“Andolsun ki onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’an uydurulabilecek bir söz değildir. Kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi ayrı ayrı açıklayan, inanan bir toplum için bir yol gösterici ve rahmettir.” (Yûsuf, 12/111)
meâlindeki âyetle ifade edilmiştir. Yaratılış gayesine uygun hareket eden ve tevhid inancına bağlı olan insanların doğru yola ulaşmalarını sağlayan kıssalar, herhangi bir ırkın veya milletin tarihine odaklaşmadığı gibi insanlık tarihini bir bütün halinde ele alarak Müslümanların dünya tarihine yönelmesini sağlamıştır.
Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm’de bazı sûre ve âyetlerde Mekke şehri, Kâbe, Kureyş kabilesi ve Câhiliye devri Arap toplumunun dinî ve içtimaî durumu, hayat telakkileri, Hz. Muhammed (asm)’in çocukluğu, peygamber olarak görevlendirilmesi, vahiy alışı, Mekke dönemindeki tebliğ faaliyetleri, Habeşistan’a ve Medine’ye hicret, muhacirler ve ensar, hicret etmeyenler, Mekke’deki münafıklar, hicret sonrası faaliyetler, Medine’de Müslümanların durumu ve Resûl-i Ekrem (asm)’e gösterdikleri bağlılık, Medine devri münafıkları, bedevîler ve Ehl-i kitap ile münasebetleri, Mekkeli müşriklerle münasebetleri, Bedir, Uhud, Hendek gazveleri, Hudeybiye Antlaşması, Mekke’nin fethi, Huneyn ve Tebük gazveleri gibi konulara yer verilmek suretiyle İslâm dünyasında tarihin ve tarih yazıcılığının, siyer ve megāzî konularının âdeta planı çizilmiştir.
Ayrıca Kur’an’da Mekkî ve Medenî sûrelerin ayrılması tarih bilincinin oluşmasına ve gelişmesine yardımcı olmuş, başta esbâb-ı nüzûl olmak üzere geçmiş peygamberlerle kavimlerin daha yakından tanınması ve ilgili âyetlerin daha iyi anlaşılması ihtiyacı Müslümanları tarih araştırmalarına sevketmiştir.
Müslümanları tarih yazıcılığına yönelten başka gelişmeler de vardır. Bunların başında Abdullah b. Amr b. Âs’ın eś-Śaĥîfetü’ś-śâdıķa’yı hazırlaması, Enes b. Mâlik’in topladığı hadisleri Resûl-i Ekrem (asm)’e tashih ettirmesi, Amr b. Hazm’ın Hz. Peygamber’in mektuplarını toplaması gibi çalışmalar yanında sayıları elliyi aşkın sahâbînin yazılı ve bir kısmı şifahî rivayetleri belli bir kronoloji ve konu bütünlüğü içerisinde muhafaza etmesi gelmektedir.
Resûlullah dönemini yakından ilgilendiren, Medine’de yazıya geçirilen ilk sözleşme ile şehrin Harem sınırlarına ve develerin zekât miktarına dair belge, Berâ b. Âzib ve İbn Abbas ile çocuk yaştaki sahâbîlerden Sehl b. Ebû Hasme el-Ensârî’nin siyer ve megāzîye dair birer sahîfesi, Hz. Peygamber (asm)’in çeşitli kabile ve devlet başkanlarına yazdığı İslâmiyet’e davet mektupları, kabilelerle yapılan antlaşmaların metinleri, bazı kişi ve kabilelere verilen iktâ ve ahidnâme gibi belgelerin birer örneğinin saklanmasından anlaşılacağı üzere, bazı yazılı belgelerin tarihçilere ulaştığı bilinmektedir.
Tâbiîn neslinden Urve b. Zübeyr ve İbn Şihâb ez-Zührî’nin bir araya getirdikleri sahîfeler tarih yazıcılığının doğup gelişmesinde çok önemli rol oynamış; Mûsâ b. Ukbe, İbn İshak ve Ma‘mer b. Râşid gibi ilk dönemde siyer ve megāzîye dair eserler yazan tarihçilerin ana kaynaklarını teşkil etmiştir.
Tarih bilincinin gelişip tarih yazıcılığının gerçekleşmesinde Hz. Ebû Bekir devrinde başlayan, Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemlerinde devam eden fetih hareketlerinin de büyük etkisi olmuştur. Tevhid mücadelesinin temsilcileri olarak ümmet bilincine ulaşan Müslümanların İslâm tarihiyle ilgilenmeleri ve gösterdikleri başarıları gelecek nesillere aktarmaları önemli bir amaç haline gelmiştir. Öte yandan Müslümanların teşrî‘ ve kazâ ihtiyaçları ile idarî ve malî konular, gayri müslimlerin durumu, Hz. Peygamber (asm)’in sünneti, hilâfet meselesi, büyük savaşlar gibi meselelerde ashabın icmâı ve ihtilâfının bilinmesine gerek vardı. Bunun için de bazı adımlar atılmıştır.
Hilâfetinin üçüncü yılında Hz. Ali’nin teklifiyle 16 yılının Rebîülevvel ayında (Nisan 637) muharrem ayını hicrî takvimin ilk ayı kabul eden Hz. Ömer döneminde ayrıca tarih yazıcılığına çok önemli bir kaynak vazifesi gören divan defterleri tanzim edilmiştir. Bu defterler sayesinde erkekler, kadınlar, çocuklar ve mevâlîden olan Müslümanlar, başta ehl-i Bedir olmak üzere İslâmiyet’e giriş önceliklerine ve hizmetlerine göre kayıt altına alınmış, evvelâ Kureyş kabilesinin Benî Hâşim kolundan başlanması dolayısıyla daha sonra yazılan bazı tabakat ve ensâb kitaplarının hem malzemesine hem planına esas teşkil etmiş, ayrıca yeni kurulan şehirlerde ve fethedilen yerlerde kabilelerin iskânında akraba olanların birbirine yakın mekânlarda iskânına yardımcı olmuştur.
Hz. Ömer’in kendisine gelen mektupları, antlaşma metinlerini, gönderdiği emirnâmeleri ve tayin kararlarını bir sandık içerisinde sakladığı bilinmektedir. Onun vali ve kumandanlarından fethedilen bölge ve ülkelerin arazi durumu, iklimi ve halkına dair istediği yazılı bilgilerle tarihçilerin faydalanacağı başka faaliyetleri de vardır. Hz. Peygamber (asm)'in şahsiyetine ve Müslümanların tevhid mücadesine temas eden şiirlerin toplanması için Kûfe valisine tesbitlerde bulunmasını emretmesi ve yine onun zamanında ensarın şiirlerinin toplanması da tarih yazıcılığında faydalanılan şiirlerin muhafazası bakımından yararlı olmuştur.
Hz. Osman’ın şehid edilmesiyle başlayan karışıklıklar ve fitne hareketleri, iç savaşlar, Hâricîler’in ortaya çıkması, Hz. Ali’nin şehâdeti, Kerbelâ faciası, imâmet/hilâfet tartışmaları, Emevîler’e karşı birçok ayaklanmanın meydana gelmesi ve Şuûbiyye hareketleri de olayların farklı görüşler doğrultusunda ele alınmasına vesile olmuş, bu olayların tarihine dair eserler yazılmaya başlanmıştır.
İlk Emevî halifesi Muâviye b. Ebû Süfyân ensâb bilgisinin tesbitini istemiş, Suhâr b. Abbas el-Abdî ve Dağfel b. Hanzale es-Sedûsî’nin birikiminden faydalanılmasını emretmiştir. Ayrıca eski hükümdarların tarihini öğrenmeye önem vermiş, bu amaçla Yemen tarihiyle ilgili bir eser yazması için Ubeyd (Abîd) b. Şeriyye’yi San‘a’dan getirtmiş, kendisinden kadîm Araplar’a, onların ve diğer kavimlerin meliklerine, çeşitli dillerin teşekkülü ile insanların çeşitli beldelerde birbirinden ayrılmasına dair ahbârı toplatarak yazdırmasını istemiştir (İbnü’n-Nedîm, I/2, s. 278, 279-280). Onun günümüze ulaşan kısa Yemen tarihi basılmıştır (Aħbârü’l-Yemen ve eş'ârühâ ve en-sâbühâ, İbn Hişâm, Kitâbü’t-Tîcân ekinde, Haydarâbâd 1347). I. Velîd’in, kütüphanesi için Hâlid b. Ebü’l-Heyyâc’ı mushaf yanında ahbâr ve eş‘ârı istinsah etmekle görevlendirmesi (a.g.e., I/1, s. 15), II. Velîd’in Araplar’ın ahbâr ve ensâbını bir araya getirtmesi, bu çalışmaların daha sonra Hammâd er-Râviye ve Cennâd’a intikal etmesi tarih yazıcılığının gelişmesini etkilemiştir (a.g.e., I/2, s. 286). Bu arada VIII. yüzyılın ortalarından itibaren kâğıt imalâtı ve kullanımının yaygınlaşmasının tarihçilik yanında diğer ilimlerin gelişmesinde ve yazıya geçirilmesinde büyük esiri olmuştur. Abbâsîler zamanında devlet teşkilâtının gelişmesi ve başta resmî yazışmalarla ilgili olmak üzere birçok divanın kurulması arşiv belgelerinin artmasını sağlamıştır. Abbâsî Halifesi Ebû Ca‘fer el-Mansûr, İbn İshak’tan siyer ve megāzî, Hârûnürreşîd kādılkudâtı Ebû Yûsuf’tan devlet gelirleri ve sarf yerleri hakkında eser yazmalarını istemiştir. Bu dönemde de halife sarayındaki sohbet konularından biri de tarih olmuş, bazı tarihçiler, kâtipler ve nedimler bu toplantılara katılmış, Belâzürî gibi tarihe dair önemli eserler kaleme alan kişiler bunlar arasından çıkmıştır.
I. (VII.) yüzyılın ilk yarısından itibaren sahâbîler ve tâbiîlerin ilk nesli tarafından başlatılan siyer ve megāzî çalışmalarının ardından dünya tarihi, fütuhat, bölge ve şehir tarihleri, tabakat kitapları olmak üzere küçüklü büyüklü çeşitli konularda tarih çalışmaları yapılmıştır. Tefsir, hadis, fıkıh, Arap dili ve edebiyatı sahalarındaki teliflere paralel olarak tarih kitaplarında da rivayet usulü kullanılmış, hadiselerin kahramanlarının veya hadiseyi gören ve görenden dinleyen râvilerin verdikleri bilgiler isnad sistemiyle kaleme alınmıştır. Bu dönemdeki tarihçiliğin rivayet tarihçiliği olduğu ifade edilmiştir. Hz. Âdem’den başlayan dünya tarihleri için Kur’an ve hadislerdeki bilgilerle bu bilgilere uyan bilgiler içeren Ehl-i kitap rivayetlerine yer verilmiştir. Diğer taraftan başta muhaddisler olmak üzere bu ilk asırdaki müellifler rivayet icâzeti almadıkları hiçbir kitaptan iktibasta bulunmamışlardır. Fuat Sezgin şarkiyatçıların isnad sistemine dair ileri sürdükleri, İslâm’ın ilk 150 yıllık döneminde başta hadisler olmak üzere nakledilen rivayetlerin insanlar arasında şifahî olarak anlatıldığı, muhaddislerin hicretin II. yüzyılın sonlarında veya III. yüzyılın başlarında senedler icat edip uydurdukları ve bunları haber ve rivayetlerin başına ekleyerek tedvîn faaliyetlerine giriştikleri şeklindeki iddialarının doğru olmadığını, şifahî rivayetin yanında senedlerin de yer aldığı sahîfe ve kitapların bulunduğunu, günümüze ulaşan senedlerde geçen râvilerden en az birinin müellifin teşkil ettiğini, bu dönemlerde Müslüman müelliflerin iktibaslarında hiçbir zaman kitap ismi zikretmediklerini, yalnızca rivayetin senedini vermekle yetindiklerini hadis ve tarihî rivayetlerin senedlerini inceleyerek göstermiş, şarkiyatçılar tarafından yapılan çalışmalarda bu iddialar kabul edildiğinden doğru sonuçlara ulaşılamadığını ortaya koymuş ve isnadın başlangıcından itibaren tefsir, hadis, fıkıh, siyer ve megāzî, tarih, edebiyat ve şiir gibi bütün ilim dallarında yazılmış metinlerde kullanıldığını ispat etmiştir.
Soylarına ve tarihe bağlılıkları ile tanınan Araplar Câhiliye devrinde ensâba dair bilgilere çok önem veriyordu. Bazı kabilelere ait soy kütüğü tomarları ile Resûl-i Ekrem’in hayatında bazı sahâbîlerin kaleme aldığı hadis sahîfeleri ve devlete ait bazı yazılı belgeler yanında siyer ve tarih yazıcılığında çok önemli yeri olan, Hz. Ömer zamanında Araplar’ın ensâb bilgisini kayıt altına alan divan defterlerinin düzenlenmesiyle ensâb konusunda önemli bir adım atılmıştır. Emevî halifelerinin kabilelerin nesebini iyi bilen kimseleri Dımaşk’a davet ettikleri, çocuklarına Arap kabilelerinin ensâbını öğretmelerini istedikleri, bazılarına ensâb konusunda kitap yazdırdıkları bilinmektedir. Ensâb konusunda Arap-İslâm dünyasının en önemli şahsiyeti kabul edilen Hişâm b. Muhammed el-Kelbî’nin (ö. 204/819) başta ensâba ve ahbâra dair olmak üzere 150 kadar eser yazdığı kaydedilmektedir.
Siyer ve Megāzî. İslâm dünyasında tarih yazıcılığının doğup gelişmesinde Resûl-i Ekrem’in hayatını ele alan siyer ve megāzî çalışmalarının istisnaî bir yeri vardır. Bu çalışmaları I. (VII.) yüzyılda veya II. (VIII.) yüzyılın ilk yarısında vefat eden, bir kısmı sahâbî çocuğu olan tâbiîn âlimlerinin başlattığı bilinmektedir. Bunlar arasında Saîd b. Sa‘d b. Ubâde el-Hazrecî, Sehl b. Ebû Hasme el-Ensârî, Saîd b. Müseyyeb, Ubeydullah b. Kâ‘b el-Ensârî ve Şa‘bî gibi yazılı sahîfelerdeki haberleri daha sonraki kaynaklarda yer alan kişiler bulunmaktadır. Bu dönemde başta teyzesi Hz. Âişe olmak üzere bazı sahâbîlerden aldığı hadisleri rivayet eden Urve b. Zübeyr ile çeşitli kaynaklardan topladığı hadis ve haberleri bir araya getiren İbn Şihâb ez-Zührî, zamanımıza farklı kaynaklar içerisinde ulaşan İslâm tarihçiliğinin ilk örnekleri olan bu metinleri, üslûbunun sağlamlığı yanında abartı ve yönlendirmelerden uzak bir şekilde kaleme almak suretiyle siyer ve megāzî yazıcılığını yeni bir safhaya intikal ettirmişlerdir. Urve ve Zührî’nin talebelerinden üçü bu alanda eser telif edenler arasında büyük şöhrete ulaşmıştır. Mûsâ b. Ukbe’nin Kitâbü’l-Meġāzî’si günümüze bütünüyle intikal etmemiş olmakla birlikte, haberleri bazı kaynaklardan toplanmak suretiyle, Ma‘mer b. Râşid’in el-Meġāzi’n-nebeviyye’si, Abdürrezzâk es-San‘ânî’nin el-Muśannef’i içerisinde zamanımıza ulaşmış ve müstakil olarak da yayımlanmıştır (Dımaşk 1401/1981). Zührî’nin üçüncü talebesi İbn İshak’ın Siyer’i tarih yazıcılığında büyük izler bırakmıştır. Resûlullah’ın sadece gazve ve seriyyelerini kaleme alan Vâkıdî’nin Kitâbü’l-Meġāzî adlı eseri ve onun “Kâtibü’l-Vâkıdî” diye meşhur olan talebesi İbn Sa‘d’ın, başında siyer konusunun yer aldığı Kitâbü’ŧ-Ŧabaķāt’ı ile bu sahanın ana kaynaklarının tamamlandığı bilinmektedir.
Daha sonraki tarihçiler bu eserlerden faydalanmış, onların rivayetlerini ve planlarını kullanmıştır. İbn İshak, bir bölümü bu alanın günümüze ulaşan ilk eseri olan Kitâbü’l-Mübtedeǿ ve’l-meb'aŝ ve’l-meġāzî’siyle siyer ve megāzî kitaplarına bilinen şeklini vermiş, zamanımıza intikal etmeyen Kitâbü’l-Hulefâ adlı eseriyle de İslâm dünyasında tarih eserlerinin derinlik ve devamlılık kazanmasında etkili olmuştur. Bu anlayışı benimseyen tarihçilerden bazıları genel dünya tarihiyle, bazıları Resûlullah dönemiyle veya hicretle başlayan tarihler yazmıştır. Bu arada fetihler başta olmak üzere bazı kabilevî, siyasî, iktisadî veya dinî hadiseler, monografiler veya biyografiler, şehir ve bölge tarihleri kaleme alanlar olmuştur
[21/3 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler. O namazı kılanlar, zekatı verenler, Allah'a ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz. - Nisâ - 162. Ayet
[21/3 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz! - Müslim, Cennet, 83-84
[21/3 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: “Yeminlerinizden dolayı Allah’ı, iyilik etmeye, kötülükten sakınmaya ve insanların arasını düzeltmeye engel kılmayın. Allah her şeyi işitir ve bilir.” - Bakara, 2/224
[21/3 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Anadolu irfanında edep, bedenin ve ruhun edebi olmak üzere iki kısımda değerlendirilir. Ruhun edebi, ahlak ve terbiyeyi yani duygu ve düşüncelerin güzelleştirilmesini ifade eder. Zira gün geçtikçe düşüncelerimiz davranışa; davranışlarımız kişiliğe dönüşürler. Böylelikle insan, güzel gören, güzel düşünen latif bir varlık olur. Bedenin edebi ise bilinen adıyla âdâb-ı muaşerettir. İnsanın davranışlarında nazik, zarif ve kibar olmasıdır. Edep ölçülerine bağlı kalarak takındığımız nazik davranışlar bizi insanlar arasında saygın bir konuma yükseltir; ayıplanmaktan, küçük düşmekten, hata yapmaktan korur. Edep, ister ruhun ister bedenin edebi olsun her türlü bilginin, eğitimin üstündedir. Yunus Emre bunu oldukça özlü bir şekilde dile getirir. “İlim meclislerinde aradım, kıldım talep/ İlim geride kaldı illa edep illa edep.” - EDEP
[21/3 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnetleri
42- Farz haccın sünnetleri şunlardır:
1) İhrama girerken gusletmek veya abdest almak. Bu yıkanma, yalnız temizlik maksadı iledir. Bundan dolayı hac için ihrama girecek bir kadın adet görmekte veya lohusa ise, temizlik için yıkanması sünnettir.
2) İhramın sünneti niyetiyle iki rekât namaz kılmak. Bu namazın ilk rekâtında 'Kâfırûn' sûresinin ve ikinci rekâtında 'İhlâs' sûresini okumalıdır.
3) İhram için beyaz ve temiz iki parçadan ibaret örtüye burünmek. Bunların yenisi ve beyaz renklisi, yıkanmışından ve başka renklerden daha iyidir.
4) İhramdan önce gülyağı gibi hoş koku sürünmek.
5) İhramdan sonra her seher vaktinde, her namaz kılışta, her yokuşa çıkışta ve inişte, her yolcu kafilesi ile karşılaşmada orta bir sesle üç defa Telbiye getirmek (Lebbeykallahümme Lebbeyk... demek).
6) Telbiyelerden sonra, Peygamber Efendimize çokça salât ve selâm okumak.
7) Salât ve selâmdan sonra Yüce Allah'a yalvarmak ve özellikle şu duayı (*) okumak.
İmam Muhammed'e göre, belli ve aynı duayı devamlı olarak yapmak, kalbin ince duygusunu giderir ve samimiyete aykırı olur. Bir alışkanlık halini alarak tam bir anlayışla yapılmamış bulunur. Onun için herkes dilediği şekilde dua etmelidir, bu müstahabdır. Bununla beraber Peygamber Efendimizden nakledilen duaları bereketlenme maksadı ile okumak güzeldir.
8) Mekke-i Mükerreme'ye girmek için yıkanmak ve gündüz vakti girmek, Kabe'yi görünce dua etmek, Beytullah'ın önünde tekbir ve tehlilde bulunmak.
9) Afakî olanlar (Mikat dışından gelenler) için kudüm tavafı yapmak geç kalıp da Mekke'ye girmeden Arafat'a
[21/3 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: ma'bûdlar, ilâhlar, rablar denilir. Çünkü bunlar hem gerçek, hem de gerçek olmayan ilâhlar için kullanılır. Halbuki 'Allahlar' denilmemiştir ve denemez. Böyle bir kelime işitirsek, söyleyenin cahil olduğuna veya gafil olduğuna yorarız. Son yıllarda edebiyatımızda saygı maksadıyla özel isimlerden çoğul yapıldığı ve örneğin 'Ebussuudlar, İbni Kemaller' denildiği bir gerçek ise de; Allah'ın birliğine delalet eden 'Allah' yüce isminde böyle bir ifade saygı maksadına aykırı olduğundan dolayı hem gerçeğe, hem de edebe aykırı sayılır. Bu yüceliği ancak yüce Allah, (biz) diye gösterir. Halbuki Tanrı adı böyle değildir, mabud ve ilâh gibidir. Hak olmayan mabudlara da 'Tanrı' denilir. Fakat bu bir cins ismidir. Allah'a şirk koşanlar birçok tanrılara taparlardı. Falancaların tanrıları şöyle, falancalarınki şöyledir denilir. Demek ki 'Tanrı' cins ismi 'Allah' özel isminin eş anlamlısı değildir, daha genel anlamlıdır. Bundan dolayı 'Allah ismi' 'Tanrı adı'
[21/3 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: aleyhissalâtu vesselâm'ın temizliği böyleydi '' demiştir.
Nesâi, Tahâret 74, (1, 67).
SAKAL VE PARMAKLARI HİLALLEMEK
3605 - Osman İbnu Affân radıyallahu anh'ın anlattığına göre, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm sakalını hilâlliyor idi.'
Tirmizi, Tahâret 23, (31).
3606 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalatu vesselâm abdest alınca bir avuç su alır, onu çenesinin altına tutup onunla sakalını hilâller ve: 'Aziz ve Celil olan Rabbim böyle emretti' derdi.'
Ebu Davud, Tahâret 56, (145).
3607 - Müstevrid İbnu Ş'eddâd radıyallahu anh anlatıyor: 'Resulullah aleyhissalâtu vesselâm'ı gördüm. Abdest aldığı zaman ayaklarının parmaklarını serçe parmağı ile hilâlliyordu.'
Tirmizi, Tahâret 30, (40); Ebu Dâvud, Tahâret 58, (148).
3608 - Lakit İbnu Sabıra radıyallahu anh anlatıyor: 'Dedim ki: 'Ey Allah'ın Resülü! Bana abdestten haber ver!'' Aleyhissalâtu vesselâm:
'Abdesti tam al, parmaklar arasını hilâlle, istinşak'da mübâlağa yap, oruçlu olursan mübalâğa yapma'' buyurdu.''
Ebu Dâvud, Tahâret 55, (142, 143, 144); Tirmizi, Tahâret 30, (3 8); Nesâi, Tahâret 71, 92, (1, 66, 79).
KULAKLARI MESHETMEK
3609 - Rebi' Bintu Mu'arrız radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm abdest aldı, (bu esnada) elini kulaklarının hücresine soktu.'
Ebu Dâvud, Tahâret 50, (131).
3610 - Nâfi merhum anlatıyor: 'İbnu Ömer, kulakları için suyu parmağıyla alırdı.'
Muvatta, Tahâret 37, (1, 34).
ABDESTİ TAM ALMAK
3611 - Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: 'Ümmetim, Kıyamet günü çağırıldıkları vakit abdestin izi olarak (nurdan) bir parlaklıkları olduğu halde gelirler. Öyleyse kimin imkanı varsa parlaklığını artırsın.'
3612 - Bir diğer rivâyette şöyle gelmiştir: 'Ebu Hüreyre radıyallahu anh abdest aldı, yüzünü yıkadı, ellerini yıkadı, ellerini yıkarken nerdeyse omuza kadar yıkıyordu. Sonra ayaklarını yıkadı ve nerdeyse bacaklarına kadar yükseldi. Sonra dedi ki: 'Ben Resulullah aleyhissalâtu veselâm'ın, 'Ümmetim
[21/3 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: ni’meti acaba kime verirler?
Şaşılacak şeydir ki, önce, her belâ ve sıkıntı gelince sevinirdim, derd ve belâ arardım. Elimden dünyâlık çıkınca da tatlı gelirdi. Hep böyle olmasını isterdim. Şimdi ise, sebebler âlemine getirdiler. Kendi zevallılığımı, aşağılığımı görmeye başladım. Az bir sıkıntı gelince, hemen üzülüyorum. Her ne kadar üzüntü çabuk bitiyor, hiç kalmıyor ise de, önce üzüntü gelmeden olmuyor. Bunun gibi önce, belâların ve sıkıntıların gitmesi için düâ ederken, bunların gitmesini, yok olmasını düşünmüyordum. (Bana yalvarınız!) emrine uymak istiyordum. Şimdi ise, belâların, sıkıntıların gitmesi için düâ ediyorum. Eskiden korkular, üzüntüler yok olmuşdu, şimdi yine geldiler.
Eski hâllerin hep sekr, şü’ûrsuzlukdan ileri geldiğini anladım. Sahv, ya’nî şü’ûrlu olunca, câhiller için olan şeyler hâsıl olmakdadır. Böylece zevallılık, yalvarmak, korkmak, üzülmek, sıkılmak, sevinmek oluyor. Başlangıçda düâ etmek, belâdan kurtulmak için değildi. Bunu düşünmek gönlüme iyi gelmiyordu. Fekat, hâl kaplamışdı. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” düâlarının böyle olmadığını düşünüyordum. Onlar, bir şeye kavuşmak için düâ ediyorlardı. Şimdi, bu hâl ile şereflendirdiler. İşin iç yüzünü açıkladılar. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vettehıyyât” düâlarının zevallılıkla, düşkünlükle, korku ile olduğu, yalnız emre uymak için olmadığı anlaşıldı. Yalnız yüksek emrinize uymuş olmak için, hâsıl olan şeylerden bir çoğunu arasıra bildirmekle saygısızlık yapmakdayım.
7
YEDİNCİ MEKTÛB
Bu mektûb, yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Kendisinin şaşılacak
[21/3 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: İmanın Tanımı ve Kapsamı
Ana Sayfa
Akaid
İmanın Tanımı ve Kapsamı
İman sözlükte, “bir kişiyi söylediği sözde tasdik etmek, doğrulamak, söylediğini kabullenmek, gönül huzuru ile benimsemek, karşısındakine güven vermek, güvenlikte olmak, şüpheye yer vermeyecek biçimde içten ve yürekten inanmak” anlamlarına gelir.
Terim olarak ise, Hz. Peygamber’i, Allah Teala’dan getirdiği kesin olarak bilinen hükümlerde (zarurat-ı diniyye) tasdik etmek, onun haber verdiği şeyleri tereddütsüz kabul edip bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden inanmak demektir.
Buna göre; imanın hakikati ve özü kalbin tasdikidir. Kalbin tasdiki imanın değişmeyen asli unsurudur. İmanla bilgi arasında çok yakın bir ilişki söz konusudur. Her inanan kişi, neye inandığını bilir, fakat her bilme inanmayı gerektirmez. İnanılacak esaslarla ilgili bilgiye iman denilebilmesi için, kişinin gönlünde ve kalbinde hür iradeye dayalı bir boyun eğişin, teslimiyetin ve tasdikin bulunması gerekir. İman edene sevap, etmeyene ceza verilmesinin dayanağı, kişinin gönülden bağlılığının ve tasdikinin bulunup bulunmamasıdır.
İmanın, bir kalp işi, kalbin tasdiki olduğunu gösteren ayet ve hadislerden bazıları şunlardır:
“Ey Peygamber, kalpleri iman etmediği halde, ağızlarıyla inandık diyenlerden ve yahudilerden küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin…” (el-Maide 5/41).
“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslam’a açar…” (elEn‘am 6/125).
“Allah cennetlikleri cennete, cehennemlikleri cehenneme koyacak, sonra da bakın kalbinde hardal tanesi kadar imanı olan birisini bulursanız onu cehennemden çıkarın diyecektir” (Buhari, “İman”, 15; Müslim, “İman”, 82).
Görüldüğü üzere imanın esası, inanılacak şeyleri kalbin tasdik etmesidir. Bir kimse diliyle inandığını söylese bile kalbiyle tasdik etmezse mümin olamaz. Buna karşılık kalbiyle tasdik edip inandığı halde, dilsizlik gibi bir özrü sebebiyle inancını diliyle açıklayamayan veya tehdit altında olduğu için kafir ve inançsız olduğunu söyleyen kimse de mümin sayılır. Bunun en belirgin örneği şu olaydır:
Sahabilerden Ammar b. Yasir, Kureyş müşriklerinin ağır baskılarına ve ölüm tehditlerine dayanamayarak kalben inanmakla birlikte, diliyle müslüman olmadığını, Hz. Muhammed’in dininden çıktığını söylemiş, bu olay hakkında ayet-i kerime inerek, Ammar’ın mümin bir kimse olduğu belirtilmiştir: “Kalbi imanla dolu olduğu halde (inkara) zorlanan kimse hariç, kim iman ettikten sonra Allah’ı inkar ederse ve kim kalbini kafirliğe açarsa, işte Allah’ın gazabı bunlaradır. Onlar için büyük bir azap vardır” (en-Nahl 16/106).
İmanın asli unsuru kalbin tasdiki olmakla birlikte kalpte neyin gizli olduğunu insanlar bilemediği için, kalpteki inancın dil ile söylenip açığa vurulması, o kişinin de dünyada bu söz ve ikrarına göre bir işleme tabi tutulması gerekmektedir. Bu sebeple ikrar, yani kalpte bulunan inancın dil ile ifade edilmesi, imanın bir parçası değil, adeta onun dünyevi şartıdır.
Kalplerde neyin gizli olduğunu ancak Allah bilir. Bir kimsenin iman ettiği, ya kendisinin söylemesiyle veya cemaatle namaz kılmak gibi mümin olduğunu gösteren belli ibadetleri yapmasıyla anlaşılır. O zaman bu kimse mümin olarak tanınır, müslüman muamelesi görür, müslüman bir kadınla evlenebilir. Kestiği hayvanın eti yenir, zekat ve öşür gibi dini vergilerle yükümlü tutulur. Ölünce de cenaze namazı kılınır, müslüman mezarlığına defnedilir. Eğer bir kimse inancını diliyle ikrar etmezse ona, müslümana özgü bu tür hükümler uygulanmaz.
İmanda ikrarın çok önemli olduğunu Peygamber Efendimiz şu hadisleriyle dile getirmişlerdir:
“Kalbinde buğday, arpa ve zerre ölçüsü iman olduğu halde Allah’tan başka İlah yoktur. Muhammed O’nun elçisidir diyen kimse cehennemden çıkar” (Buhari, “İman”, 33; Tirmizi, “Cehen
[21/3 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: Ayı avcısı
Ana Sayfa
A
Ayı avcısı
İlgili
Rüyada ayiciyi görmek,cahil kimseleri ve sarkici bir cariyeyi terbiye eden kimseye,yahut söz ve fiiliyle veya oyun yeri gibi haram kazanç sahibi bir kimseye delalet eder.
İlgili
Sövmek
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Yüz (surat)
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Söz verme
8 Eylül 2021
Benzer yazı
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azgın
Azgın Ata Binmek
Azgınlık
Azık
Copyright 2021 by Maviay.co
[21/3 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: ARÂZİ-İ MÎRİYYE
Ana Sayfa
A
ARÂZİ-İ MÎRİYYE
Mîrî yâni devlete âit topraklar. Harp ile alınarak, gâziler arasında taksim edilmeyip, beytülmâle (devlet hazînesine) bırakılan veya uşr yâhut harac toprağı iken sâhibi ölüp, hiç mîrasçısı bulunmayan topraklar. Arâzi-i Memleket, Arâzi-i Emîriyye de denir.
Memleketimizde arâzi-i mirîyyenin çoğu devlet tarafından vakıf edildiğinden veyâ millete satıldığından, her iki şekilde de, Anadolu ve Trakya’daki toprakların hemen hepsi milletin mülkü olup, uşurlu olmuştur. Herkesin tarlası, bahçesi, kendi mülküdür. Bu sebeble mahsûlün uşrunu vermeleri farzdır. (Seâdet-i Ebediyye)
Arâzi-i mîriyye sultânın tesbit edeceği bedel ile satılır veya kirâya verilir. Bedel ve ücret, harac vergisi sayılır. Yâhud her sene mahsûlün yüzdesi alınmak üzere tapu ile müslüman ve müslüman olmayan vatandaşlara kirâya verilir. Osmanlılar zamânında kirâlar, hizmetlerine karşılık askere ve subaylara verilirdi. (Ebüssüûd Efendi)
İlgili
ARÂZİ-İ UŞRİYYE
9 Eylül 2021
Benzer yazı
ARÂZİ-İHARÂCİYYE
9 Eylül 2021
Benzer yazı
MEVÂT ARÂZİ
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[21/3 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: İkinci Söz
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin, tali’siz bir tarafa; diğeri Hudabin, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.
Hodbin adam, hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn olduğundan bedbînlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki: Her yerde âciz bîçareler, zorba müdhiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vaveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hali görür. Bütün memleket, bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünki herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor. Ve ortalıkta dahi, müdhiş cenazeleri ve me’yusane ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azab içinde kalır.
Diğeri Hüdabîn, Hüdaperest ve Hakendiş, güzel ahlâklı idi ki: Nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehr-âyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler; herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisat-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurane ahz-ı asker için bir davul, bir musikî sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum
[21/3 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: münasebetiyle hatıra gelen bir salavatın bir nüktesini beyan ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihatının âhirinde Şafiîlerde gayet müstamel ve meşhur bir salavat olan
اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَثِيرًا كَثِيرًا
nin ehemmiyeti yüzündendir ki, insanın hikmet-i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise; her zaman, her dakika hâlıkına iltica ve yalvarmak ve hamd ve şükür etmek olduğundan, insanı dergâh-ı İlahiyeye kamçı vurup sevkeden en keskin ve müessir saik, hastalıklar olduğu gibi; insanı, kemal-i şevk ile şükre sevkeden ve tam manasıyla minnetdar edip hamdettiren tatlı nimetler ise, başta şifalar ve devalar ve âfiyetler olduğundan bu salavat-ı şerife gayet müşerref ve manidar olmuştur. Ben bazan بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَ دَوَاءٍ dedikçe, küre-i arzı bir hastahane suretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakikî’nin pek aşikâr bir mevcudiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.
Hem meselâ: Dalaletin gayet müdhiş manevî elemini hisseden bir adama, iman ile hidayet ihsan etmek, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden o cüz’î ve fâni ve âciz adam bütün kâinatın hâlıkı ve sultanı olan Mabudunun muhatab bir abdi olmak ve o iman vasıtasıyla bir saadet-i ebediyeyi ve şahane ve çok geniş ve şaşaalı bir mülk-ü bâki ve bâki bir dünyayı ihsan etmek ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar etmek olan bu ihsan-ı ekber yüzünde ve sîmasında, bir Zât-ı Kerim ve Muhsin’in öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemal-i lâyezalîsi görünür ki, bir lem’asıyla
[21/3 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: Mektub
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Dört sualin muhtasar cevabıdır
Birinci Sual: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ülema hayatını kabul etmiyorlar?
Elcevab: Hayattadır, fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebebden bazı ülema hayatında şübhe etmişler.
Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir.
İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâm’ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Hattâ makamat-ı velayette bir makam vardır ki, “Makam-ı Hızır” tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telakki olunur.
Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâm’ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. Âhirzamanda Hazret-i
[21/3 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel celladının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir mes’elesidir. Evet çaresi var ve Risale-i Nur Kur’anın sırrıyla o çareyi iki kerre iki dört eder derecesinde kat’î isbat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:
Ölüm ya i’dam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.
Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nurani bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikatı “Gençlik Rehberi” bir temsil ile isbat etmiş. Meselâ:
Bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirak etmiş bir piyango dairesi kurulmuş. Biz bu hapisteki beşyüz kişi, her halde hiç müstesnası yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar: Ya “Gel i’dam ilânını al, darağacına çık” veya “Daimî haps-i münferid puslasını tut, bu açık kapıya gir.” veyahut “Sana müjde! Milyonlar altun bileti sana çıkmış, gel al.” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor. Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşahede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dairesine
[21/3 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: Vecih: Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza… مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فِى مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ
İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati, birgün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir. Evet ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za’fını ve aczini hissedip Rabb-ı Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hâfız Ahmed isminde bir zâtın müdhiş bir
[21/3 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: -ı Hakîm’den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem’a zımnında izah edeceğiz:
BİRİNCİ LEM’A: Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her şeyi halkeden Hâlık’a mahsustur. Ve her bir mahlukun cebhesinde öyle bir hâtem vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni’den maada kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği mektublarından her bir mektubun âhirinde, taklidi kabil olamayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed’e hastır. O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i’caza bakınız ki; hayat ile bir şeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vâhide emr-i Rabbaniyle inkılab ederler. Meselâ: Su, bir şey-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah’ın izni ile menşe olur, icad edilirler. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hâlık-ı Teâlâ tek bir cismi icad eder, tek bir cisim husule getirir.
İşte kalb, akıl, şuur sahibi olan bir adam, bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden çok şeyleri icad edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvil etmek, ancak her şeyi halkeden ve her şeyi yapan Sâni’a mahsus bir sikkedir.
İKİNCİ LEM’A: Sayısız hâtemlerden canlı mahlukata vaz’edilen hayat hâtemine bakınız! Evet canlı bir mahluk, câmiiyeti itibariyle, kâinata küçük bir misaldir, şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ve vücuda bir nüvedir ki, Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o zîhayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile
[21/3 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: sıddık kardeşlerim!
Benim bu dünyada medar-ı tesellim ve sürurum sizlersiniz. Eğer sizler olmasaydınız, bu dört sene azaba dayanamazdım. Sizin sebat ve metanetiniz, bana da kuvvetli bir sabr u tahammülü verdi. Birden hatıra gelen dört nokta:
Birincisi: Kardeşlerim, bu zelzele benim itikadımda Şakk-ı Kamer gibi bir mu’cize-i Kur’andır. En mütemerridi dahi tasdike mecbur eder bir vaziyete girdi.
İkincisi: Eski zamandan beri hiçbir cemaat, Risale-i Nur’un şakirdleri kadar hak ve hakikat mesleğinde pek çok iş görmekle beraber, pek az zahmetle kurtulmamışlar. Bizim hizmetimizin ondan birini yapanlar, zahmetimizin on mislini çekmişler. Demek biz, daima şükür ve Elhamdülillah dedirten bir haldeyiz.
Üçüncüsü: Ben gönderilen risaleleri mütalaa ettim. Bir kısım hakikatları mükerrer gördüm. Makam münasebetiyle tekrar edilmiş. Benim arzu ve belki ihtiyarım olmadan ne için böyle olmuş, kuvve-i hâfızama gelen nisyandan sıkıldım. Birden şiddetli bir ihtar ile “Ondokuzuncu Söz’ün âhirine bak!” denildi. Baktım, Risalet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) Mu’cize-i Kur’aniyesinde tekraratının çok güzel hikmetleri, tam tefsiri olan Risalet-ün Nur’da tamamıyla tezahür etmiş. O tekrarat, o hikmetler için tam yerinde ve münasib ve lâzım olmuş.
Hem Lütfü, hem Abdurrahman, hem Hâfız Ali hükmünde Küçük Ali sizin namınıza da Yirmidokuzuncu Lem’a-i Arabiye’nin tefsir ve
[21/3 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: Mektub’dan)
Yedinci Risale olan Yedinci Mes’ele
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
قُلْ بِفَضْلِ اللّهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Şu mes’ele “Yedi İşaret”tir.
Evvelâ tahdis-i nimet suretinde birkaç sırr-ı inayeti izhar eden “Yedi Sebeb”i beyan ederiz:
Birinci Sebeb: Eski Harb-i Umumî’den evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenab-ı Hakk’ın emridir; o Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirane diyor ki: “İ’caz-ı Kur’anı beyan et.” Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur’ana hücum edilecek, i’cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.
Madem i’caz-ı Kur’anı bir derece beyan, Sözler’le oldu. Elbette o i’cazın hesabına geçen ve onun reşehatı ve berekâtı nev’inden olan hizmetimizdeki inayatı izhar etmek, i’caza yardımdır ve izhar etmek gerektir.
İkinci Sebeb: Madem Kur’an-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imamımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O, kendi kendini medhediyor. Biz de onun dersine ittibaan, onun tefsirini medhedeceğiz.
Hem madem yazılan Sözler onun bir nevi tefsiridir ve o risalelerdeki hakaik, Kur’anın malıdır ve hakikatlarıdır. Ve madem Kur’an-ı Hakîm ekser surelerde, hususan الر larda حم lerde kendi kendini kemal-i haşmetle gösteriyor, kemalâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor. Elbette Sözler’de in’ikas etmiş Kur’an-ı Hakîm’in lemaat-ı i’caziyesinden ve o hizmetin makbuliyetine alâmet olan inayat-ı Rabbaniyenin izharına mükellefiz. Çünki o üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.
Üçüncü Sebeb: Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikatı beyan etmek için derim ki: Sözler’deki hakaik ve kemalât, benim değil Kur’anındır ve Kur’andan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’aniyeden süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir. Madem ben öyle biliyorum ve madem ben fâniyim, gideceğim; elbette bâki olacak birşey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalalet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette sema-yı Kur’anın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazata ve tenkidata medar olabilen ve sukut edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı. Hem madem örf-i nâsta, bir eserdeki mezaya, o eserin masdarı ve menba’ı zannettikleri müellifinin etvarında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi ve o cevahir-i galiyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek, hakikata karşı büyük bir haksızlık olduğu için risaleler kendi malım değil, Kur’anın malı olarak, Kur’anın reşehat-ı meziyatına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum. Evet lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
Dördüncü Sebeb: Bazan tevazu’, küfran-ı nimeti istilzam ediyor; belki küfran-ı nimet olur. Bazan da tahdis-i nimet, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki; ne küfran-ı nimet çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemalâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün’im-i
[21/3 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: sonra Emirdağı’nda yazılan mektublar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Herhalde biriniz benim bedelime Diyanet Riyaseti’ne gitsin, benim selâm ve hürmetlerimle Ahmed Hamdi Efendi’ye desin ki:
Zâtınız iki sene evvel Nur’un Külliyatından bir takım istemiştiniz. Ben de hazırlattırdım. Fakat birden hapse soktular; tashih edemedim, gönderemedim. Şimdi onların tashihiyle meşgulüm. Fakat tesemmüm hastalığıyla ziyade perişaniyetimden çabuk bitiremiyeceğim. Bitirdikten sonra, inşâallah takdim edilecektir. “Hediye almayan elbette hediye veremez.” kaidesine binaen, bu ziyade kıymetdar manevî tefsir-i Kur’an, bu memleket-i İslâmiyenin âlimler reisi olan zât-ı âlînize Nurların serbestiyetine mümkün olduğu derecede çalışmanıza ve nümune için üç cüz’ü size evvelce gösterdiğimiz Kur’anımızın basılmasına himmet ve sa’y etmenize bir kudsî ücrettir.
Kat’iyyen size beyan ediyorum ki: Mes’elemizde hiçbir tarihte ilm-i hakikate ve hakaik-i imaniyeye karşı bu derece garazkârane, gaddarane tecavüz olmamış. Sizin daire-i ilmiyeniz ve riyasetiniz, her şeyden evvel bu vazife-i diniye ve ilmiyeyi yapmanızı iktiza ediyor. Ben bu son zehirlendiğim zamanda öleceğimi düşündükçe, “Benim bedelime Ahmed Hamdi Nurlara sahib çıkacak.” diye kalbim ferahlanıyordu, teselli buluyordum. Size mahkeme müdafaatımızdan bazı parçalar evvelce dairenize gönderdiğimiz halde; şimdi tamam, mükemmel ve ayn-ı hakikat bir nüsha müdafaatımı da size gönderiyorum. Ona göre sizin delaletinizle Nurların serbestiyetine çalışacak zâtlara bir me’haz olarak göstermek niyetiyle gönderdik.
* * *
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerim Safranbolu, Eflani havalisi Nur şakirdleri!
Sizl