Prof. Dr. Baran Yıldız


Günün yazısı


[5/4 16:07] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET................ RAMAZAN’DA NÂFİLE İBÂDET

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

“Ramazan-ı şerîf ayında yapılan nâfile namaz, zikir, sadaka ve bütün nâfile ibâdetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan 70 farz gibidir. Bu ayda, bir oruçluya iftar verenin günahları affolur. Cehennemden âzad olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz. 
Bu ayda, emri altında bulunanların işlerini hafîfleten, onların ibâdet etmelerine kolaylık gösteren âmirler de affolur. Cehennemden âzad olur. Resulullah efendimiz, bu ayda, esirleri âzad eder, her istenilen şeyi verirdi.
Bu ayda ibâdet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene, bu işleri yapmak nasib olur. Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer. Bu ayı fırsat bilmelidir. Elden geldiği kadar ibâdet etmelidir. Allahü teâlânın râzı olduğu işleri yapmalıdır.
Bu ayı, âhıreti kazanmak için fırsat bilmelidir. Kur’ân-ı kerîm Ramazanda indi. Kadir gecesi, bu aydadır. Ramazan-ı şerîfte, hurma ile iftar etmek sünnettir. İftar edince; (Zehe-bezzama' vebtelletil urûk ve sebe-tel-ecr inşâallahü teâlâ.) okumanın sünnet olduğu Tebyînin Şelbî hâşiyesinde yazılıdır.
Teravih kılmak ve hatim okumak mühim sünnettir.”

 

YEMEK...........  CİĞER TAVA

 

MALZEME: Yarım kilo dana ciğeri, 250 gram buğday unu, 200 gram sıvı yağ, 10 gram tuz.

YAPILIŞI: Ciğerin zarı ve sinirleri itina ile alınır. Tahtanın üzerinde ince ince doğranır. Bir kevgirin içine konup bol suyla yıkanır ve az bir tuz ile kevgir içine konur. 10-15 dakika süzülüp dinlendirdikten sonra derin bir tavanın içine bol sıvı yağ konup kızarmaya devam ederken bir tabağın içerisine buğday unu konarak ciğerler unlanır. Yağ kızdığında küçük bir ciğer atıp kontrol edilir. Ciğerler yavaşça tavanın içine bırakılır. Elde kepçe hazır beklenir. Çünkü 55-60 saniyede hazır hâle geliyor. Kehribar gibi sarı, kelebek kadar hafif bir ciğer elde edilmiş oluyor. Yanında garnitür olarak; kuru biber, soğan, cacık veya ayran olabiliyor. İftar sofrası zenginleşir.

 
 
05.04.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[5/4 16:07] Ömer Tarık Yılmaz: el-Nahl Suresi 7
Bu hayvanlar, ancak güçlükle varabileceğiniz bir memlekete yüklerinizi taşır. Rabbiniz, şüphesiz çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
[5/4 16:08] Ömer Tarık Yılmaz: Buhari,  Müslim
Hakim içtihad eder ve isabet ederse kendisine iki ücret (sevap) verilir. Eğer içtihad eder ve hata ederse ona bir ücret vardır.
[5/4 16:08] Ömer Tarık Yılmaz: Allah Âllah cc: Tüm isim ve sıfatları kendinde toplayan.
[5/4 16:08] Ömer Tarık Yılmaz: Yatsı(Isha) Namazının  Sünnetleri : Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdular: “Her ezan ve kamet arasında namaz vardır. Her ezan ve kamet arasında namaz vardır. Her ezan ve kamet arasında namaz vardır” (Buhârî, Ezân 14)
 
Yatsı Namazının Farzı İle İlgili Ayet:
 
Âyet-i kerîmelerde buyrulur: “Güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbini hamd ile tespih et. Gece vakitlerinde ve gündüzün uçlarında da tespih et ki hoşnut olasın.” (Tâha Sûresi 130)
 
Yatsı Namazının Son Sünneti İle İlgili Hadis:
 
İbni Ömer -radıyallahu anh- buyurdular: “Ben Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte yatsı namazından sonra da iki rekat namaz kıldım.” (Buhârî, Teheccüd 25)
 
Vitir Namazı İle İlgili Hadis:
 
Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdular: “Allah tektir; tek olanı sever. Ey Kur’an ehli! Siz de vitir namazını kılınız!” (Ebû Dâvûd, Vitir 1)
[5/4 16:08] Ömer Tarık Yılmaz: Buhari,  Müslim
Allah’ım! Benim hatâlarımı, cehâletle yaptıklarımı, işlerimde haddi aşmamı ve benden daha iyi bildiğin kusurlarımı mağfiret eyle! Allah’ım benim lâtîfelerimi, ciddiyetimi, hatâen yaptıklarımı ve kasten yaptıklarımı mağfiret eyle! Bütün bu kusurların bende bulunduğunu itiraf ederim.
[5/4 16:08] Ömer Tarık Yılmaz: Siyer
Siyer, İslam dini literatüründe peygamberlerin, din büyüklerinin ve halifelerin hayat hikâyesidir.
 
Siyer, divan edebiyatında sadece din büyüklerinin değil, hükümdarlar gibi önemli kişilerin hayat hikâyesi anlamında da kullanılır. Kısası Enbiya, hilye, mevlid, şemail kitapları Siyer başlığı altında ele alınan yazım çalışmalarıdır.
 
Muhammed'in hayatı ve erken İslam tarihi ile ilgili en dikkat çeken konu, siyer kitapları ve hadis külliyatlarında derlenen bilgilerin Muhammed'in yaşadığı rivayet edilen hayatından 150-200 yıl süren bir aradan sonra kaydedilmeye başlanan sözlü kültür ürünleri olarak ortaya çıkması ve yüzyıllar boyunca artan ilerlemesidir. Rivayetlere dayalı kayıtlarda olayın yaşandığı günlerde anlatılanlar büyük ölçüde gerçekliğini korurken, zaman içerisinde değişikliğe uğrayarak birkaç nesil sonra tarihi realiteden tamamen uzaklaşır.[1] Hadis ve siyer kaynaklarında Muhammedin hayatı ile hiçbir bağlantısı olmayan hikayelerin, Muhammedin hikayesine birtakım değişiklikler yapılarak eklemlenmiş olabileceği sıklıkla dile getirilen konulardandır. Sami Ezzib, bu konuda dikkat çeken bir ifade ile Hayberin fethi ve Kurayza katliamı gibi konuların Yahudi kutsal kitabında yer aldığını, ancak bu kaynağa göre Yahudilerin Yahudi olmayanları katlettikleri bilgisini vermektedir.[2]
 
Rivayet kültürüne dayalı eserlerin dışında tarih bilimi açısından İslamın erken tarihi, ne zaman ortaya çıktığı, hangi coğrafyada doğup dünyaya yayıldığı konusu günümüzde belirsizliğini korumakta, bu konuda geleneksel anlatımların işaret ettiği Mekke'yi dışlayan Petra başta olmak üzere farklı coğrafyalara işaret eden teoriler ileriye sürülmektedir.[3][4] Tartışmalarda Petra, Petra'nın kuzeyinde bir bölge, Kûfe ve Hîre (Güney Irak) bölgeleri öne çıkmaktadır. Bizans kronikleri ve Hıristiyan din adamlarının kayıtları, basılı paralar ve Abbasiler döneminde İslam’ın hikâyesinin yazılma sürecine katılan hadisçi ve tarihçilerin yaşam bölgeleri, Hire, Yathrib gibi bazı antik şehirlerin isimleri ve diğer bulgular Muhammed’in ve erken dönem İslam coğrafyasının Güney Irak bölgesi ile ilişkilendirilmesine ve Muhammed’in hayat hikâyesinin birden fazla kişinin hikâyelerinin birleşimi olabileceği kanaatine yol açmıştır.
[5/4 16:08] Ömer Tarık Yılmaz: Cum'a Sûresi 9,10,11. Ayetler
9: Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğunda hemen Allah’ı anmaya koşun; işi, alış verişi bırakın! Eğer bilirseniz sizin için hayırlı olan budur.
10: Namaz tamamlanınca artık yeryüzüne yayılabilir ve Allah’ın lutf u kereminden rızkınızı temine çalışabilirsiniz. Bununla birlikte Allah’ı çok çok zikredin ki iki cihanda da kurtuluşa eresiniz.
11: Onlar bir ticâret veya bir eğlence görünce hemen oraya akın edip, seni hutbede ayakta bırakıverdiler. De ki: “Allah’ın katındaki mükâfat, ticâretten de, eğlenceden de daha hayırlıdır!” Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
 
Cuma namazı Mekke döneminin sonlarında farz kılınmıştı. Fakat cemaatle kılınması gereken bu ibâdeti Mekke’de ifa etme imkânı yoktu. Efendimiz (s.a.s.), ilk defa Cuma namazı kıldırmasını, Medine’ye Kur’an muallimi olarak giden Mus‘ab b. Umeyre bir mektupla bildirmiş, o da on kişilik bir cemaatle Cuma namazı kılmıştı. Ayrıca Es‘ad b. Zürâre (r.a.)’ın da, ikinci Akabe bey‘atinde bulunan on iki kişi ile Medine yakınlarında Cuma namazı kıldığı kaynaklarda yer almaktadır. Bundan itibaren Cuma namazı Medine’de devam etmiştir. Resûlullah (s.a.s.) ise ilk defa Cuma namazını Medine’ye hicret ettiği sırada Rânûnâ denilen yerde kıldırmış ve orada meşhur Cuma hutbelerini okumuştur. (bk. Beyhakî, Delâil, II, 524-525) Dolayısıyla Cuma namazı bu âyetle ilk defa farz kılınmış değildir. Ancak müslümanlar Cuma günü namaza çağırıldıklarında gevşek davranıyor ve alışverişlerine devam ediyorlardı. Dolayısıyla Allah Teâlâ bu ayeti, müslümanların ezan okunurken Cuma namazının ehemmiyetini kavramaları ve bunun farz olduğunu idrak ederek namaza koşmaları için inzal etmiştir.
 
Cuma gününün ve Cuma namazının faziletiyle ilgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in şu açıklamaları ne kadar dikkat çekicidir:
 
“Üzerine güneş doğan en hayırlı gün Cuma günüdür. Âdem o gün yaratıldı, o gün cennete kondu, yine o gün cennetten çıkarıldı. Kıyamet de Cuma günü kopacaktır.” (Müslim, Cum‘a 17, 18)
 
“Cuma gününde öyle bir zaman vardır ki, şayet bir müslüman namaz kılarken o vakte rastlar da Allah’tan bir şey isterse, Allah ona dilediğini mutlaka verir.” Resûlullah (s.a.s.) bu anın çok kısa olduğunu eliyle işaret ederek gösterdi. (Buhârî, Cum‘a 17; Müslim, Cum‘a 13-15)
 
“Bir kimse Cuma günü cünüplükten temizleniyormuş gibi boy abdesti aldıktan sonra erkenden Cuma namazına giderse bir deve kurban etmiş gibi sevap kazanır. İkinci saatte giderse bir inek, üçüncü saatte giderse boynuzlu bir koç kurban etmiş gibi sevap alır. Dördüncü saatte giderse bir tavuk, beşinci satte giderse bir yumurta sadaka vermiş gibi sevap alır. İmam minbere çıkınca, melekler okunan hutbeyi dinlemek üzere cemaatin arasına katılır.” (Buhârî, Cum‘a 4; Müslim, Cum‘a 10)
 
Âyet-i kerîmelerde dikkat çekilen hususlar şunlardır:
 
Birincisi; “Cuma günü namaza çağrılmak”tan maksat, hutbeden önce Cuma namazı için okunan iç ezandır. Resûlullah (s.a.s.) zamanında Cuma günü sadece bir ezan okunurdu. O da Cuma namazı ezanı idi. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer döneminde de böyle devam etti. Fakat Hz. Osman zamanında cemaat iyice kalabalık hale gelince, Cuma vaktinden önce halka vaktin girdiğini bildirmek üzere bir ezan daha okunması kararlaştırıldı. O günden sonra böyle bir uygulama devam ede geldi.
 
İkincisi; “zikrullah”tan maksat, Cuma hutbesi ve Cuma namazıdır. İkisi de farzdır. Burada hutbeye zikrullah denmesi, hutbenin muhtevası hakkında bir fikir vermektedir. Dolayısıyla hutbede zikrullah sayılacak dualar okunmalı, zikirler yapılmalı, Allah’ı, O’nun rahmetini ve azabını hatırlatıcı şeyler söylenmelidir. Zikrullaha münâfi şeyler söylenmemelidir. Bu esaslara bakıldığında zâlim hükümdarları övmenin, onların isimlerini anman�
[5/4 16:08] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Ömer'in (r.a) Şehadeti
Amr ibn-i Meymûn (r.a) anlatıyor:
 
Hz. Ömer (r.a) hançerlendiği sabah ben ayaktaydım. Onunla aramda sadece Abdullah ibn-i Abbâs (r.a) vardı.
İki saf arasından geçince, “Safları düz tutun!” derdi. Saflarda herhangi bir boşluk kalmayınca öne geçip tekbir getirerek namaza başladı. İlk rekâtte cemaat toplanıncaya kadar, muhtemelen Yûsuf veya Nahl Sûresi’ni veya bunlara mümâsil (denk) bir sûre okudu. (Rükûye gitmek üzere) tekbir getirmişti ki, o esnâda hançerlenmiş, “Köpek beni öldürdü veya yedi!” dediğini işittim. İranlı köle, elinde iki ağızlı bir bıçak ile kapıya doğru fırladı, sağında solunda kime rastladı ise hançer sapladı. O gün cemaatten tam on üç kişiyi hançerledi. Bunlardan yedisi derhal öldü. Bu durumu gören müslümanlardan biri, kâtilin üzerine bir elbise attı. İranlı köle yakalandığına kanaat getirince hançeri kendisine saplayıp intihar etti.
 
Ömer (r.a), Abdurrahman ibn-i Avf’ın elini tutup öne geçirdi. Hz. Ömer’in arkasındakiler de benim gördüklerimi gördüler. Mescid’in yan tarafındakiler ise ne olup bittiğini anlayamamışlardı. Onlar sadece Hz. Ömer’in sesini duyamaz olmuşlardı ve “Sübhanallah! Sübhanallah!” diyorlardı. Abdurrahman (r.a) cemaate namazı kısa bir şekilde kıldırıp tamamlattı. Cemaat namazdan çıkınca Ömer (r.a):
 
“–Ey İbn-i Abbâs, bak bakalım beni kim yaraladı!” dedi. İbn-i Abbâs (r.a) bir müddet dolaşıp döndü ve:
 
“–Muğîre bin Şu’be’nin kölesi” dedi.
 
Ömer (r.a):
 
“–Şu sanatkâr olan mı?” diye sordu. Abdullah:
 
“–Evet” dedi. Hz. Ömer:
 
“–Allah canını alsın, ben ona mârufu, doğru olanı emretmiştim!” dedi ve ilave etti:
 
“–Ölümümü, İslâm’a girdiğini iddia eden birinin eliyle yapmayan Allah’a hamdolsun!”…
 
Sonra evine taşındı. Onunla birlikte biz de gittik. Sanki insanların başına o güne kadar hiç musibet gelmemişti. Kimi: “Bir şeyi yok!” diyor, kimi de: “Onun için korkuyorum!” diyordu. Nebiz (hurma şırası) getirildi, ondan biraz içti. İçtiği şıranın tamamı karnındaki yaradan dışarı çıktı. Sonra süt getirildi, ondan da içti. O da yarasından akıp gitti. Bunun üzerine onun öleceğini anladılar. Yanına girdik. İnsanlar gelip kendisini övüyor, senâda bulunuyorlardı. Bir genç geldi:
 
“–Ey Mü’minlerin Emîri, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le beraber olmanız ve İslâm’ı ilk günlerde kabul etmeniz sebebiyle Allah Teâlâ’nın size lütfedeceği nimetlerle sevinin! Sonra başa geçtiniz ve adâletle muâmele ettiniz. Sonunda da şehadete nâil oluyorsunuz!” dedi.
 
Hz. Ömer büyük bir tevazu ile:
 
“–Bütün bunların günahlarımı karşılayarak Allah’ın huzurunda hesaba çekilmemeyi, ne aleyhime ne lehime, başa baş kurtulmayı ne kadar isterim!” dedi.
 
Genç geri dönüp giderken, Ömer (r.a) onun elbisesinin yere değdiğini gördü.
 
“–Onu bana çağırın!” dedi. Geldiğinde:
 
“–Ey kardeşimin oğlu, elbiseni kaldır, böyle yapman onun daha fazla dayanmasını ve Rabbine karşı daha müttakî olmanı sağlar!” dedi.
 
BORÇALARININ ÖDENMESİNİ İSTEDİ
Sonra oğluna dönerek:
 
“–Abdullah! Araştır bakalım üzerimde ne kadar borç var!” dedi. Hesapladılar, seksen altı bin dirhem kadar borcu olduğu anlaşıldı.
 
“–Âilemin malı yeterse, bunu onların malından öde! Yetmezse kabîlem Adiyy ibn-i Ka’b Oğulları’ndan iste! Onların malı da yetmezse Kureyş’ten iste! Kureyş’ten başkasına gitme! Benim yerime bu borcu öde!
 
EFENDİMİZİN (S.A.V) YANINA DEFNEDİLMEK İÇİN MÜSADE İSTİYOR
Şimdi Mü’minlerin Annesi Hz. Âişe’ye git ve:
 
«–Ömer sana selâm ediyor.» de! Sakın «Mü’minlerin Emîri» deme! Bugün artık ben mü’minlerin emîri değilim. Ona:
 
«–Ömer ibnü’l-Hattâb iki arkadaşıyla birlikte defnedilmek için senden izin istiyor» de!”
 
Abdullah, Hz. Âişe’ye selam verip izin istedi, izin verince odasına girdi. Âişe (r.a) oturmuş ağlıyordu.
 
“–Ömer ibnü’l-Hattâb sana selâm ediyor. İki arkadaşının yanına defnedilmek için izin istiyor!” dedi. Âişe vâlidemiz:
 
“–Allah Rasûlü’nün yanında kalan bir kişilik yeri kendim için ayırmıştım. Lâkin bugün Ömer’i kendime tercih ediyorum” dedi.
 
(Rasûlullah [s.a.v] ve Ebû Bekir [r.a], Âişe vâlidemizin odasına defnedilmişlerdi. Âişe [r.a] da, Efendimiz ve babasının yanına defnedilmeyi istiyordu, ancak büyük bir fedâkârlık ve îsârda bulundu.)
 
Geri dönünce Hz. Ömer’e:
 
“–İşte Abdullah geldi!” denildi. Ömer (r.a) heyecan ve merakla:
 
“–Beni kaldırın!” dedi. Bir kişiye dayanarak kaktı ve:
 
“–Ne haber getirdin?” dedi.
 
“–Arzun yerine geldi, Âişe (r.a) izin verdi!” deyince:
 
“–Elhamdülillah! Nazarımda bundan daha ehemmiyetli bir şey yoktu. Rûhum kabzedilince beni oraya götürün! Kapıya varınca, Hz. Âişe’ye tekrar selâm ver ve:
 
«–Ömer ibnü’l-Hattâb izin istiyor!» de! Eğer izin verirse beni içeri alın, vermezse beni müslümanların mezarlığına götürün!” dedi…
 
Rûhu kabzedilince, onu evinden çıkarıp yürüyerek götürdük. Abdullah (r.a) Hz. Âişe’ye selâm verip:
 
“–Ömer ibnü’l-Hattâb izin istiyor!” dedi. Muhtereme vâlidemiz:
 
“–Alın içeri!” dedi ve derhal içeri alındı. İki arkadaşıyla birlikte oraya defnedildi.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 8; Cenâiz, 96; Cihâd, 174; Tefsir, 59/5, Ahkâm, 43)
[5/4 16:09] Ömer Tarık Yılmaz: '
 
Bayat Pide Köftesi
Tarife Bak  
 
Güveçte Kaşarlı Kavurma
Tarife Bak  
 
Bardakta Vişneli Muhallebi
Tarife Bak  
Bayat Ekmek Köftesi İçin Malzemeler :
1 adet bayat ekmek
1 su bardağı su
1 adet yumurta
1 adet orta boy soğan
2 diş sarımsak
1 su bardağı rendelenmiş kaşar peynir
2 tutam maydanoz
2 yemek kaşığı galeta unu
Kırmızı pul biber
Karabiber
Kekik
Kimyon
Kırmızı toz biber
Tuz
Kızartmak için sıvı yağ
 
Bayat Ekmek Köftesi Yapılışı :
 
Bayat ekmek köftesi yapımı için; öncelikle 1 adet bayat ekmeği küçük küpler halinde kesip, derin bir kap içine koyun. Ekmeklerin üzerine 1 su bardağı suyu azar azar döküp, eliniz ile iyice ezin. Ekmeğiniz çok fazla kuru ise su oranını biraz daha arttırabilirsiniz. Ekmekler çok sulu olmasın sadece yumuşaması yeterli olacaktır.
 
Ekmekleri iyice ezdikten sonra üzerine 1 adet yumurta kırın. 1 adet orta boy rendelenmiş soğan ve 2 diş rendelenmiş sarımsak koyun. Ardından kaba 1 su bardağı rendelenmiş kaşar peynir, 2-3 tutam ince ince doğranmış maydanoz, damak tadınıza göre tuz, kimyon, kırmızı pul biber, kırmızı toz biber, karabiber ve kekik ekleyin. Köfte harcını eliniz ile iyice yoğurun. Köfte harcı elinize biraz yapışacaktır. Bu yüzden harcı toparlamak için üzerine 1-2 yemek kaşığı kadar galeta ununu azar azar ekleyip, güzelce yoğurun. Galeta ununu çok ekleyip köfteyi sertleştirmeyin.
 
Diğer tarafta küçük bir kaba biraz su koyun. Elinizi hafifçe ıslatıp, hazırladığınız ekmekli köfte harcından parçalar alın. Köfteyi elinizde güzelce yuvarlayıp, üzerine hafifçe bastırıp, bir tabak üzerine dizin.
 
Daha sonra geniş bir tava içine tabanı kaplayacak kadar sıvı yağ döküp, kızdırın. Şekil verdiğiniz bayat ekmekli köfteleri yağın içine koyun. Köfteleri arkalı önlü güzelce kızartın. Ardından kızaran köfteleri havlu kağıt üzerine alıp, fazla yağının süzülmesini sağlayın.
 
Hazırladığınız bayat ekmek köftesini sıcak olarak servis edebilirsiniz.
 
Kavurma Ve Kaşarlı Güveç Malzemeler
Biber
Domates
Kavurma
Kaçar
Yumurta
Siyah isot
Tuz
Sıvı yağ
 
Kavurma Ve Kaşarlı Güveç Tarifi Nasıl Yapılır?
 
İlk olarak küçük küçük doğradığımız biberleri bir tencerede kavuralım sonra domateslerimizide aynı şekil doğrayıp tencereye ilave ederek kapağını kapatalım.Pişmesini bekliyoruz sonra kavurmamızı elinizle küçük parçalara ayıralım ve kaçarımızda rendeledikten sonra pişmeye bıraktığımız domates ve biberimize tuz, siyah isot„ ve kavurmayı da ilave edelim bir 3 dakika pişmeye bırakın. Sonra rendelediğimiz kaçarı tencereye boş kalmayacak şekilde üstüne serpelim ve yumurtaları bir kasede kırıp tuz ve siyah isotlarla çırpalım ve tencereye boşaltalım ve kapağı kapatıp 5 dakika yumurtanın pişmesini bekleyelim ve piştikten sonra ocağımızın altını kapatıp üzerine kaçar serpelim ve afiyet olsunnn.
 
Vişneli Muhallebi İçin Malzemeler :
1 litre süt
1 su bardağı toz şeker
1 yemek kaşığı dolusu un
3 yemek kaşığı dolusu nişasta
1 adet yumurta sarısı
1 yemek kaşığı tereyağı
1 paket vanilya
1 kutu sıvı krema
Vişne Sosu İçin:
400 gr vişne
1/2 su bardağı toz şeker
1 su bardağı su
2 yemek kaşığı mısır nişastası
1 çay kaşığı tereyağı
 
Vişneli Muhallebi Yapılışı :
 
Vişneli muhallebi yapımı için, derin bir tencereye öncelikle 1 su bardağı toz şeker koyun. Üzerine 3 yemek kaşığı dolusu nişasta ve 1 yemek kaşığı dolusu un ekleyip, çırpıcı ile karıştırın. Ardından kuru malzemelerin üzerine 1 litre sütü azar azar döküp, bir yandan da topaklanma yapmaması için çırpıcı yardımı ile karıştırın. Karışıma 1 adet yumurta sarısını da koyup, tekrar iyice karıştırın. Tarifte kullandığım su bardağı ölçüsü 200 ml dir.
 
Daha sonra tencereyi ocak üzerine alın. Sürekli karıştırarak, koyu bir kıvam alana kadar pişirin. Pişen muhallebinin üzerine 1 yemek kaşığı tereyağı
[5/4 16:09] Ömer Tarık Yılmaz: Yoksulu yedirmek konusunda birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. - Fecr - 18. Ayet
[5/4 16:09] Ömer Tarık Yılmaz: Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir. - Tirmizî, Birr , 15
[5/4 16:09] Ömer Tarık Yılmaz: “Mal ve çocuklarınızın sizin için birer imtihan olduğunu ve büyük mükâfatın Allah katında bulunduğunu bilin.” - Enfâl, 8/28
[5/4 16:09] Ömer Tarık Yılmaz: Aileler çocuğa sorumluluk bilinci kazandırmaktan çok, çocuğun davranışlarını kontrol etmek ve istediğini yaptırabilmek adına sıklıkla kızma, azarlama, tehdit etme, beddua etme gibi bazı yöntemlere yanında bazen de fiziksel yöntem olarak dayağa başvurmaktadırlar. Kızıp bağırmak sadece ebeveynin anlık olarak öfkesini boşaltmasına yarar. Bu tutumlar aslında çocukların özgüven sahibi olmalarını engeller. Oysa sorumluluk ile özgüven arasında çok kuvvetli bir bağ vardır. Bu tutumda aile çocuğa gereğinden fazla kontrol ve özen göstererek çocuğun yapabileceği davranışları kendileri üstlenir. Sorumluluk alması sürekli geciktirilen çocuklar bir türlü kendilerine yeten, bağımsız bireyler olamamaktadırlar. Çocuğu gereğinden fazla korumak, çözebileceği hâlde onu sorunları ile baş başa bırakmamak, çocukların gelişimini engeller, onlara yarar yerine zarar verir.##Sorumluluk sahibi birey toplumsal kuralları benimserken, dış uyaranlara gerek kalmadan, yapması gereken görevlerin farkında olan ve bunları kendi kendine yapan bireydir.##Çocuklara sorumluluk bilinci kazandırırken, anne-babaların çocuklarına, çırağına sanatını öğreten bir ustanın sabrıyla yol göstermeleri, neyi yapıp neyi yapmamaları gerektiğini açıklamaları önemlidir.  - Çocuklarda Sorumluluk Gelişimi
[5/4 16:10] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnetleri
42- Farz haccın sünnetleri şunlardır:
1) İhrama girerken gusletmek veya abdest almak. Bu yıkanma, yalnız temizlik maksadı iledir. Bundan dolayı hac için ihrama girecek bir kadın adet görmekte veya lohusa ise, temizlik için yıkanması sünnettir.
2) İhramın sünneti niyetiyle iki rekât namaz kılmak. Bu namazın ilk rekâtında 'Kâfırûn' sûresinin ve ikinci rekâtında 'İhlâs' sûresini okumalıdır.
3) İhram için beyaz ve temiz iki parçadan ibaret örtüye burünmek. Bunların yenisi ve beyaz renklisi, yıkanmışından ve başka renklerden daha iyidir.
4) İhramdan önce gülyağı gibi hoş koku sürünmek.
5) İhramdan sonra her seher vaktinde, her namaz kılışta, her yokuşa çıkışta ve inişte, her yolcu kafilesi ile karşılaşmada orta bir sesle üç defa Telbiye getirmek (Lebbeykallahümme Lebbeyk... demek).
6) Telbiyelerden sonra, Peygamber Efendimize çokça salât ve selâm okumak.
7) Salât ve selâmdan sonra Yüce Allah'a yalvarmak ve özellikle şu duayı (*) okumak.
İmam Muhammed'e göre, belli ve aynı duayı devamlı olarak yapmak, kalbin ince duygusunu giderir ve samimiyete aykırı olur. Bir alışkanlık halini alarak tam bir anlayışla yapılmamış bulunur. Onun için herkes dilediği şekilde dua etmelidir, bu müstahabdır. Bununla beraber Peygamber Efendimizden nakledilen duaları bereketlenme maksadı ile okumak güzeldir.
8) Mekke-i Mükerreme'ye girmek için yıkanmak ve gündüz vakti girmek, Kabe'yi görünce dua etmek, Beytullah'ın önünde tekbir ve tehlilde bulunmak.
9) Afakî olanlar (Mikat dışından gelenler) için kudüm tavafı yapmak geç kalıp da Mekke'ye girmeden Arafat'a
[5/4 16:48] Ömer Tarık Yılmaz: İkincisi; Arap dilinin aslında, Arapça olmayan bazı yabancı kelimeler hakkında dikkatli olmayı gerektiren birtakım özel incelikler vardır ki, bunlarla bir kelimenin aslını incelemek mümkün olur.
 
Bu açıdan bakılınca ' ' (Allah) yüce isminin, o dilde benzeri olmayan bir kullanılış şeklinin bulunduğunu görürüz. Bir görüşe göre, başındaki 'el' en-Necm, el-ayyuk v.s. gibi kelimeden ayrılması caiz olmayacak şekilde kelimeden ayrılmayan bir belirleme
 
edatı gibidir. Hemzesi, sözün başında bulunduğu durumda üstündü, sözün ortasında başka bir kelime ile birleştiği zaman 'Vallah, Billah, İsmüllah, Kâlellah' v.s. gibi yerlerde söylenişte veya hem telaffuzda hem yazıda hazf olunur (düşürülür). Diğer bir görüşe göre de 'el' belirleme edatı değildir. Çünkü birine çağırma halinde '' diye hemze sabit kalabiliyor ve bir de 'Yâ eyyühe'l-kerim' gibi çağırma edatı ile çağırılan isim
[5/4 16:48] Ömer Tarık Yılmaz: aleyhissalâtu vesselâm'ın temizliği böyleydi '' demiştir.
 
Nesâi, Tahâret 74, (1, 67).
 
SAKAL VE PARMAKLARI HİLALLEMEK
 
3605 - Osman İbnu Affân radıyallahu anh'ın anlattığına göre, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm sakalını hilâlliyor idi.'
 
Tirmizi, Tahâret 23, (31).
 
3606 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalatu vesselâm abdest alınca bir avuç su alır, onu çenesinin altına tutup onunla sakalını hilâller ve: 'Aziz ve Celil olan Rabbim böyle emretti' derdi.'
 
Ebu Davud, Tahâret 56, (145).
 
3607 - Müstevrid İbnu Ş'eddâd radıyallahu anh anlatıyor: 'Resulullah aleyhissalâtu vesselâm'ı gördüm. Abdest aldığı zaman ayaklarının parmaklarını serçe parmağı ile hilâlliyordu.'
 
Tirmizi, Tahâret 30, (40); Ebu Dâvud, Tahâret 58, (148).
 
3608 - Lakit İbnu Sabıra radıyallahu anh anlatıyor: 'Dedim ki: 'Ey Allah'ın Resülü! Bana abdestten haber ver!'' Aleyhissalâtu vesselâm:
 
'Abdesti tam al, parmaklar arasını hilâlle, istinşak'da mübâlağa yap, oruçlu olursan mübalâğa yapma'' buyurdu.''
 
Ebu Dâvud, Tahâret 55, (142, 143, 144); Tirmizi, Tahâret 30, (3 8); Nesâi, Tahâret 71, 92, (1, 66, 79).
 
KULAKLARI MESHETMEK
 
3609 - Rebi' Bintu Mu'arrız radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm abdest aldı, (bu esnada) elini kulaklarının hücresine soktu.'
 
Ebu Dâvud, Tahâret 50, (131).
 
3610 - Nâfi merhum anlatıyor: 'İbnu Ömer, kulakları için suyu parmağıyla alırdı.'
 
Muvatta, Tahâret 37, (1, 34).
 
ABDESTİ TAM ALMAK
 
3611 - Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: 'Ümmetim, Kıyamet günü çağırıldıkları vakit abdestin izi olarak (nurdan) bir parlaklıkları olduğu halde gelirler. Öyleyse kimin imkanı varsa parlaklığını artırsın.'
 
3612 - Bir diğer rivâyette şöyle gelmiştir: 'Ebu Hüreyre radıyallahu anh abdest aldı, yüzünü yıkadı, ellerini yıkadı, ellerini yıkarken nerdeyse omuza kadar yıkıyordu. Sonra ayaklarını yıkadı ve nerdeyse bacaklarına kadar yükseldi. Sonra dedi ki: 'Ben Resulullah aleyhissalâtu veselâm'ın, 'Ümmetim
[5/4 16:48] Ömer Tarık Yılmaz: Bu büyük ni’meti acaba kime verirler?
 
Şaşılacak şeydir ki, önce, her belâ ve sıkıntı gelince sevinirdim, derd ve belâ arardım. Elimden dünyâlık çıkınca da tatlı gelirdi. Hep böyle olmasını isterdim. Şimdi ise, sebebler âlemine getirdiler. Kendi zevallılığımı, aşağılığımı görmeye başladım. Az bir sıkıntı gelince, hemen üzülüyorum. Her ne kadar üzüntü çabuk bitiyor, hiç kalmıyor ise de, önce üzüntü gelmeden olmuyor. Bunun gibi önce, belâların ve sıkıntıların gitmesi için düâ ederken, bunların gitmesini, yok olmasını düşünmüyordum. (Bana yalvarınız!) emrine uymak istiyordum. Şimdi ise, belâların, sıkıntıların gitmesi için düâ ediyorum. Eskiden korkular, üzüntüler yok olmuşdu, şimdi yine geldiler.
 
Eski hâllerin hep sekr, şü’ûrsuzlukdan ileri geldiğini anladım. Sahv, ya’nî şü’ûrlu olunca, câhiller için olan şeyler hâsıl olmakdadır. Böylece zevallılık, yalvarmak, korkmak, üzülmek, sıkılmak, sevinmek oluyor. Başlangıçda düâ etmek, belâdan kurtulmak için değildi. Bunu düşünmek gönlüme iyi gelmiyordu. Fekat, hâl kaplamışdı. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” düâlarının böyle olmadığını düşünüyordum. Onlar, bir şeye kavuşmak için düâ ediyorlardı. Şimdi, bu hâl ile şereflendirdiler. İşin iç yüzünü açıkladılar. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vettehıyyât” düâlarının zevallılıkla, düşkünlükle, korku ile olduğu, yalnız emre uymak için olmadığı anlaşıldı. Yalnız yüksek emrinize uymuş olmak için, hâsıl olan şeylerden bir çoğunu arasıra bildirmekle saygısızlık yapmakdayım.
 
7
YEDİNCİ MEKTÛB
 
Bu mektûb, yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Kendisinin şaşılacak
[5/4 16:49] Ömer Tarık Yılmaz: İlmihal Nedir ?
 
Ana Sayfa
Fıkıh
İlmihal Nedir ?
İlim ve hal kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hal) sözlükte “durum bilgisi” demektir. Bütün müslümanların dini bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve Müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.
 
Fıkıh ilminin tarihi gelişimi hatırlanırsa, ilk dönemlerdeki yoğun ictihad ve fetva faaliyetinin mezheplerin teşekkülü ile belirli bir sisteme oturduğu, orta dönemlerden itibaren fıkıh mezheplerinin hem toplumda hukuki istikrar ve güveni, uygulama ve yargı birliğini sağlamada hem de fertlere ibadet ve ahval-i şahsiyye alanında rehberlik etmede önemli bir rol üstlendikleri bilinmektedir. Mezheplerin farklı bölgelere yayılıp mezhep içi ictihad ve fetvaların çeşitlenmesi ve zenginleşmesiyle birlikte aynı ihtiyaç tekrar hissedilmeye başlanmış, bu sebeple de mezhep içinde oluşan farklı görüşler arasında sahih ve muteber olanın belirlenmesi ve bunları esas alan metinlerin yazılması cihetine gidilmiştir. Bu dönemde mezheplerin muteber metinlerinin de kamu kesiminde ve bireysel hayatta yukarıda sözü edilen türden pratik bir ihtiyacı karşıladığı söylenebilir. Bu kademede mezhep fıkhını doktriner tarzda inceleyen hacimli eserlerin yanı sıra mezhep fıkhının ana çizgisini ortaya koyan muhtasar el kitaplarının da kaleme alındığı ve belli oranda rağbet gördüğü bilinmektedir. Çünkü hem ayet ve hadisler ile toplumsal hayat ve problemler arasındaki bağı kurmak, ayet ve hadisler etrafında zengin bir hukuk kültür ve doktrini oluşturmak hem de toplumda hukuki istikrar ve güven ortamını, yargı ve uygulama birliğini sağlamak, Müslümanlığı öğrenmek ve yaşamak isteyenlere sade, kolay ve anlaşılabilir temel dini bilgileri sunmak gerekliydi. Fıkıh mezheplerinin değişik dönemlerinde kaleme alınan ve mezhebin klasik literatürünü teşkil eden bu hacimli ve muhtasar kitaplar böyle bir amaca hizmet etmiştir.
 
İslam toplumunda her dönemde canlı bir şekilde var olan fetva verme (ifta) faaliyeti de dini hükümlerin ve mezhep görüşlerinin adeta günlük hayata uyarlaması mahiyetindedir. Bu sebeple fetva kitaplarının da temel dini bilgilerin yaygınlaşması ve fertlerin bu konudaki ameli ihtiyacının giderilmesinde etkin bir rolü olmuştur. Bu zengin tedvin faaliyeti içinde bütün müslümanlar için kaçınılmaz olan asgari ortak bilgilerin, ayrıca her müslümanın kendi durumuna göre bilmesi gereken temel dini bilgilerin özlü bir şekilde ve belli bir mezhep geleneğine bağlı kalınarak yazıldığı kitaplar ile fetva kitapları İslam toplumundaki ilmihal geleneğinin ilk nüvelerini teşkil ederler. İlmihal bilgileri arasında İslam toplumunun dini hatta günlük hayata ilişkin tecrübe birikimi ve geleneği de ana hatlarıyla mevcuttur. Böylece dini eğitim için başlangıç, dini hayat açısından ortak payda değerindeki ilmihal bilgileri, fertler için de kaçınılmaz pratik bir ihtiyacı karşılamıştır. Çünkü dini hükümleri asli kaynağı olan şer‘i delillerden elde etme ve elde edilen bilgiler ile günlük hayatın ihtiyaç ve problemleri arasında bağ kurma ciddi bir ilmi çabayı, bilgiyi ve uzmanlığı gerektirdiğinden her bir müslümandan böyle bir çabayı beklemeye imkan bulunmadığı gibi buna ihtiyaç da yoktur.
 
İlmihal bilgilerinin başında inanç, ahlak ve ibadet esasları ile hemen herkesin günlük hayatta karşılaştığı meselelere ilişkin temel hükümler gelir. İlmihal kitaplarının özünü oluşturan fetva kitaplarında fıkhın genel bir özeti ve sıkça karşılaşılan fıkhi meselelerin çözüm örnekleri verilmiştir. Geniş ilmihal kitaplarında ise inanç, ahlak, ibadet ve helal-haram yanı sıra peygamberler tarihi, Hz. Muhammed’in hayatı ve örnek ahlakı (siyer) ile aile hukuku (münakehat) bölümleri de yer alır. Çünkü bu konular da
[5/4 16:49] Ömer Tarık Yılmaz: Ayakkabı Kaybettiğini
 
Ana Sayfa
A
Ayakkabı Kaybettiğini
İlgili
Rüyada ayakkabı kaybettiğini görmek, insan korkmuş biçimde rüyadan uyanır. Rüyalar ara sıra bizi yoran, kimi zaman da memnun olmamıza ve hissetmiş olmamıza yarayan görsel şölenlerdir. Zihnimizde olan geçmişteki anılarımız ve ara sıra gelecekten havadisler verebilmiş olan ilginç rüyalar ile bize mesajlar iletir. Küçükken korktuğumuz büyüdüğümüzde güldüğümüz rüyalar da olur. Sürekli gördüğümüz rüyaları anımsayamayız. Kimilerimiz hiç rüya görmediklerini söylerler. Fakat esasen onlar yalnızca anımsayamadıkları için rüya görmediklerini düşünürler. Bütün insanlar kesmiş olun ve kati olmak suretiyle rüya görürler. Birde rüyaların manaları vardır ki bu da çok ferah bir alandır. Rüya tabirleri geçmişten bu dönemde kadar işlemiş olan bir süreçtir. Sezgileri ve içgüdüleri güclü olan insanlar rüyalarında mesajlar alabilir ve bu mesajları okurlar veya iyi değerlendirme yapmış olan insanlara yorumlatırlar. Örneğin rüyada ayakkabı kaybettiğini görmek umumi mana olmak suretiyle olumsuz tabir edilmektedir. Rüyada ayakkabı yitirmek rüyayı görenin bir şanssızlığa doğal olacağını, gayret ve emek gösterdiği halde muvaffakiyetlerinin arka tarafının gelmeyeceğini, mutluluğunun uzun sürmeyeceğini, rahatsız ve sorunlu günlerinin yakında olduğuna delalet eder. Rüyada ayakkabı yitirmek ve neticesinde bulmuş olmak küçük sorunlar olacağına yalnız bunların süratlı bir biçimde pozitif doğrultuda neticeleneceğine yorumlanır. Yaşamınızda kimi problemler oluşmuş olacak yalnız bunları kendisi azminiz ve sabrınız ile aşabilecek hale geleceksiniz. Rüyada ayakkabı yitirmek kendisi veya bir başkasına ait olsun veya olmasın kimi problem ve sorunlar olacak, yaşamsal hadiselerde kimi problemler sürekli olsa da iniş çıkışlar bitecektir. Yorumlanmaya başlamış olmadan evvel hayır olsun denilmelidir. Bütün rüyalar yorumlanmadan evvel hayır istenmeli ve neticesinde yorumlanmalıdır. Değerlendirmesi birinci yapanın dediği olur biçiminde de bir temelsiz akide vardır. İyi de olsa kötü de olsa rüya olayı gayet ilginç ve halen ilim insanları kısmından tam olmak suretiyle aşılamış olmamış bir olaydır. Rüyaların sebep kaynaklandığı ve nasıl gerçekleştiği bilmiş olmamak ile beraber anılardan da kesitler olması sebebiyle geçmiş ve gelmiş olacak ile ilişkilendirilir. Bilim insanları bu mevzuda ciddi incelemeler yapmaktadır. Edinilen bilgiler, yapılan deneyler ve toplanmış olan veriler halen devam etmektedir. Teknik uygulama ile gelişen sınamalarda tüm insanların rüya gördüğü ispatlanmıştır. Rüyaların manaları mevzusunda doğal ki bilim insanları bir değerlendirme getirmiş olmak istememektedirler. Her ne değerlendirme yapılırsa yapılsın çok eski devirlerden buyana bilhassa İslam dininde rüya tabirlerinin ayrı bir yeri ve ehemmiyeti vardır. Devlet kişileri, yönetimdekiler, sultanlar ve padişahlar dahi rüya değerlendirmeleri üstünde bilhassa durulardı. Bu cins bilgin insanlar kimi büyük kararlar alım yapmadan evvel gördükleri rüyaları bilgin ve din elemanlarına yorumlatırlardı. Bu değerlendirmeler yönünde yapmış olacakları işlerin hayır mı şer mi olacaklarına yargı getirirlerdi. O dönemlerden buyana rüya değerlendirmeleri oldukça ehemmiyet kazandı. Kimi durağan semboller oluşmuş oltu bu semboller bu dönemde kadar iletildi ve rüya tabirleri oluşmuş oltu. Bu rüya tabirleri umumi manada doğrudur. Bu biçimde oluşmuş olan rüya tabirleri sürekli elimizin altında bulunur. Günümüzde de web platformunda bu biçimde rüya değerlendirmelerinin olduğu siteler bulunuyor.
 
İlgili
Ayakkabı Boyamak
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Ayakkabı Satmak
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Ayakkabı Yırtılması
8 Eylül 2021
Benzer yazı
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azgın
Azgın Ata Binmek
Azgınlık
Azık
[5/4 16:50] Ömer Tarık Yılmaz: ARZ-TALEB
 
Ana Sayfa
A
ARZ-TALEB
Üreticinin piyasaya belli fiyatla mal sürmesi ve tüketicinin de piyasadan mal çekmesi hâdisesi. İslâmiyet’te bey’ ve şirâ (satış ve alış), arz ve taleb esâsına göre yürür. (M.Sıddık bin Saîd)
Bir malın arz ve talebi, belli bir piyasa fiyâtında dengeye gelir. Bu fiyatın altındaki fiyatlarda talep fazlası, üstündeki fiyatlarda arz fazlası meydana gelir. Talep fazlası durumunda arz yeterli olmayacak, tükeciler istediği malı temin etmek için daha yüksek fiyatlarla aynı miktârda malı satın almaya hazır olacaklardır. Arz fazlası olunca bu durumda üreticiler ellerindeki stokları önlemek için daha düşük fiyatlarda aynı miktar malı satmayı kabul edecekler, böylece fiyatlar düşecektir. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)
Bir ekonomide tek bir malın arz ve talebinin yanısıra, toplam arz ve talepten de söz edilebilir. Toplam arz ve talep dengesi, belirli bir fiyatlar genel seviyesinde sağlanır. Toplam arz fazlası işsizliğe, toplam talep fazlası ise enflasyona yol açar. Toplam arz talep dengesine, iktisâdî istikrâr adı verilir. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)
 
İlgili
TAĞRÎR
9 Eylül 2021
Benzer yazı
TEVLİYE SATIŞI
9 Eylül 2021
Benzer yazı
Gaben-i Fâhiş
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
[5/4 16:50] Ömer Tarık Yılmaz: İkinci Söz
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
 
İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
 
Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin, tali’siz bir tarafa; diğeri Hudabin, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.
 
Hodbin adam, hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn olduğundan bedbînlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki: Her yerde âciz bîçareler, zorba müdhiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vaveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hali görür. Bütün memleket, bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünki herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor. Ve ortalıkta dahi, müdhiş cenazeleri ve me’yusane ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azab içinde kalır.
 
Diğeri Hüdabîn, Hüdaperest ve Hakendiş, güzel ahlâklı idi ki: Nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehr-âyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler; herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisat-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurane ahz-ı asker için bir davul, bir musikî sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum
[5/4 16:51] Ömer Tarık Yılmaz: makam münasebetiyle hatıra gelen bir salavatın bir nüktesini beyan ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihatının âhirinde Şafiîlerde gayet müstamel ve meşhur bir salavat olan
 
اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَثِيرًا كَثِيرًا
 
nin ehemmiyeti yüzündendir ki, insanın hikmet-i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise; her zaman, her dakika hâlıkına iltica ve yalvarmak ve hamd ve şükür etmek olduğundan, insanı dergâh-ı İlahiyeye kamçı vurup sevkeden en keskin ve müessir saik, hastalıklar olduğu gibi; insanı, kemal-i şevk ile şükre sevkeden ve tam manasıyla minnetdar edip hamdettiren tatlı nimetler ise, başta şifalar ve devalar ve âfiyetler olduğundan bu salavat-ı şerife gayet müşerref ve manidar olmuştur. Ben bazan بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَ دَوَاءٍ dedikçe, küre-i arzı bir hastahane suretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakikî’nin pek aşikâr bir mevcudiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.
 
Hem meselâ: Dalaletin gayet müdhiş manevî elemini hisseden bir adama, iman ile hidayet ihsan etmek, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden o cüz’î ve fâni ve âciz adam bütün kâinatın hâlıkı ve sultanı olan Mabudunun muhatab bir abdi olmak ve o iman vasıtasıyla bir saadet-i ebediyeyi ve şahane ve çok geniş ve şaşaalı bir mülk-ü bâki ve bâki bir dünyayı ihsan etmek ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar etmek olan bu ihsan-ı ekber yüzünde ve sîmasında, bir Zât-ı Kerim ve Muhsin’in öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemal-i lâyezalîsi görünür ki, bir lem’asıyla
[5/4 16:51] Ömer Tarık Yılmaz: Mektub
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
 
Dört sualin muhtasar cevabıdır
 
Birinci Sual: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ülema hayatını kabul etmiyorlar?
 
Elcevab: Hayattadır, fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebebden bazı ülema hayatında şübhe etmişler.
 
Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir.
 
İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâm’ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Hattâ makamat-ı velayette bir makam vardır ki, “Makam-ı Hızır” tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telakki olunur.
 
Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâm’ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. Âhirzamanda Hazret-i
[5/4 16:51] Ömer Tarık Yılmaz: ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel celladının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir mes’elesidir. Evet çaresi var ve Risale-i Nur Kur’anın sırrıyla o çareyi iki kerre iki dört eder derecesinde kat’î isbat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:
 
Ölüm ya i’dam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.
 
Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nurani bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikatı “Gençlik Rehberi” bir temsil ile isbat etmiş. Meselâ:
 
Bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirak etmiş bir piyango dairesi kurulmuş. Biz bu hapisteki beşyüz kişi, her halde hiç müstesnası yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar: Ya “Gel i’dam ilânını al, darağacına çık” veya “Daimî haps-i münferid puslasını tut, bu açık kapıya gir.” veyahut “Sana müjde! Milyonlar altun bileti sana çıkmış, gel al.” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor. Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşahede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dairesine
[5/4 16:51] Ömer Tarık Yılmaz: Vecih: Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza… مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فِى مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ
 
İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
 
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati, birgün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir. Evet ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za’fını ve aczini hissedip Rabb-ı Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hâfız Ahmed isminde bir zâtın müdhiş bir
[5/4 16:52] Ömer Tarık Yılmaz: -ı Hakîm’den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem’a zımnında izah edeceğiz:
 
BİRİNCİ LEM’A: Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her şeyi halkeden Hâlık’a mahsustur. Ve her bir mahlukun cebhesinde öyle bir hâtem vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni’den maada kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği mektublarından her bir mektubun âhirinde, taklidi kabil olamayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed’e hastır. O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i’caza bakınız ki; hayat ile bir şeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vâhide emr-i Rabbaniyle inkılab ederler. Meselâ: Su, bir şey-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah’ın izni ile menşe olur, icad edilirler. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hâlık-ı Teâlâ tek bir cismi icad eder, tek bir cisim husule getirir.
 
İşte kalb, akıl, şuur sahibi olan bir adam, bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden çok şeyleri icad edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvil etmek, ancak her şeyi halkeden ve her şeyi yapan Sâni’a mahsus bir sikkedir.
 
İKİNCİ LEM’A: Sayısız hâtemlerden canlı mahlukata vaz’edilen hayat hâtemine bakınız! Evet canlı bir mahluk, câmiiyeti itibariyle, kâinata küçük bir misaldir, şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ve vücuda bir nüvedir ki, Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o zîhayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile
[5/4 16:52] Ömer Tarık Yılmaz: sıddık kardeşlerim!
 
Benim bu dünyada medar-ı tesellim ve sürurum sizlersiniz. Eğer sizler olmasaydınız, bu dört sene azaba dayanamazdım. Sizin sebat ve metanetiniz, bana da kuvvetli bir sabr u tahammülü verdi. Birden hatıra gelen dört nokta:
 
Birincisi: Kardeşlerim, bu zelzele benim itikadımda Şakk-ı Kamer gibi bir mu’cize-i Kur’andır. En mütemerridi dahi tasdike mecbur eder bir vaziyete girdi.
 
İkincisi: Eski zamandan beri hiçbir cemaat, Risale-i Nur’un şakirdleri kadar hak ve hakikat mesleğinde pek çok iş görmekle beraber, pek az zahmetle kurtulmamışlar. Bizim hizmetimizin ondan birini yapanlar, zahmetimizin on mislini çekmişler. Demek biz, daima şükür ve Elhamdülillah dedirten bir haldeyiz.
 
Üçüncüsü: Ben gönderilen risaleleri mütalaa ettim. Bir kısım hakikatları mükerrer gördüm. Makam münasebetiyle tekrar edilmiş. Benim arzu ve belki ihtiyarım olmadan ne için böyle olmuş, kuvve-i hâfızama gelen nisyandan sıkıldım. Birden şiddetli bir ihtar ile “Ondokuzuncu Söz’ün âhirine bak!” denildi. Baktım, Risalet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) Mu’cize-i Kur’aniyesinde tekraratının çok güzel hikmetleri, tam tefsiri olan Risalet-ün Nur’da tamamıyla tezahür etmiş. O tekrarat, o hikmetler için tam yerinde ve münasib ve lâzım olmuş.
 
Hem Lütfü, hem Abdurrahman, hem Hâfız Ali hükmünde Küçük Ali sizin namınıza da Yirmidokuzuncu Lem’a-i Arabiye’nin tefsir ve
[5/4 16:52] Ömer Tarık Yılmaz: Mektub’dan)
Yedinci Risale olan Yedinci Mes’ele
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
قُلْ بِفَضْلِ اللّهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
 
Şu mes’ele “Yedi İşaret”tir.
 
Evvelâ tahdis-i nimet suretinde birkaç sırr-ı inayeti izhar eden “Yedi Sebeb”i beyan ederiz:
 
Birinci Sebeb: Eski Harb-i Umumî’den evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenab-ı Hakk’ın emridir; o Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirane diyor ki: “İ’caz-ı Kur’anı beyan et.” Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur’ana hücum edilecek, i’cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.
 
Madem i’caz-ı Kur’anı bir derece beyan, Sözler’le oldu. Elbette o i’cazın hesabına geçen ve onun reşehatı ve berekâtı nev’inden olan hizmetimizdeki inayatı izhar etmek, i’caza yardımdır ve izhar etmek gerektir.
 
İkinci Sebeb: Madem Kur’an-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imamımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O, kendi kendini medhediyor. Biz de onun dersine ittibaan, onun tefsirini medhedeceğiz.
 
Hem madem yazılan Sözler onun bir nevi tefsiridir ve o risalelerdeki hakaik, Kur’anın malıdır ve hakikatlarıdır. Ve madem Kur’an-ı Hakîm ekser surelerde, hususan الر larda حم lerde kendi kendini kemal-i haşmetle gösteriyor, kemalâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor. Elbette Sözler’de in’ikas etmiş Kur’an-ı Hakîm’in lemaat-ı i’caziyesinden ve o hizmetin makbuliyetine alâmet olan inayat-ı Rabbaniyenin izharına mükellefiz. Çünki o üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.
 
Üçüncü Sebeb: Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikatı beyan etmek için derim ki: Sözler’deki hakaik ve kemalât, benim değil Kur’anındır ve Kur’andan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’aniyeden süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir. Madem ben öyle biliyorum ve madem ben fâniyim, gideceğim; elbette bâki olacak birşey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalalet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette sema-yı Kur’anın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazata ve tenkidata medar olabilen ve sukut edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı. Hem madem örf-i nâsta, bir eserdeki mezaya, o eserin masdarı ve menba’ı zannettikleri müellifinin etvarında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi ve o cevahir-i galiyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek, hakikata karşı büyük bir haksızlık olduğu için risaleler kendi malım değil, Kur’anın malı olarak, Kur’anın reşehat-ı meziyatına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum. Evet lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
 
Dördüncü Sebeb: Bazan tevazu’, küfran-ı nimeti istilzam ediyor; belki küfran-ı nimet olur. Bazan da tahdis-i nimet, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki; ne küfran-ı nimet çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemalâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün’im-i Hakikî’ni
[5/4 16:53] Ömer Tarık Yılmaz: Afyon hapsinden sonra Emirdağı’nda yazılan mektublar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
 
Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
Herhalde biriniz benim bedelime Diyanet Riyaseti’ne gitsin, benim selâm ve hürmetlerimle Ahmed Hamdi Efendi’ye desin ki:
 
Zâtınız iki sene evvel Nur’un Külliyatından bir takım istemiştiniz. Ben de hazırlattırdım. Fakat birden hapse soktular; tashih edemedim, gönderemedim. Şimdi onların tashihiyle meşgulüm. Fakat tesemmüm hastalığıyla ziyade perişaniyetimden çabuk bitiremiyeceğim. Bitirdikten sonra, inşâallah takdim edilecektir. “Hediye almayan elbette hediye veremez.” kaidesine binaen, bu ziyade kıymetdar manevî tefsir-i Kur’an, bu memleket-i İslâmiyenin âlimler reisi olan zât-ı âlînize Nurların serbestiyetine mümkün olduğu derecede çalışmanıza ve nümune için üç cüz’ü size evvelce gösterdiğimiz Kur’anımızın basılmasına himmet ve sa’y etmenize bir kudsî ücrettir.
 
Kat’iyyen size beyan ediyorum ki: Mes’elemizde hiçbir tarihte ilm-i hakikate ve hakaik-i imaniyeye karşı bu derece garazkârane, gaddarane tecavüz olmamış. Sizin daire-i ilmiyeniz ve riyasetiniz, her şeyden evvel bu vazife-i diniye ve ilmiyeyi yapmanızı iktiza ediyor. Ben bu son zehirlendiğim zamanda öleceğimi düşündükçe, “Benim bedelime Ahmed Hamdi Nurlara sahib çıkacak.” diye kalbim ferahlanıyordu, teselli buluyordum. Size mahkeme müdafaatımızdan bazı parçalar evvelce dairenize gönderdiğimiz halde; şimdi tamam, mükemmel ve
[5/4 16:53] Ömer Tarık Yılmaz: -ül Meram
Kur’an-ı Azîmüşşan bütün zamanlarda gelip geçen nev’-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve ferdlerine hitaben Arş-ı A’lâdan îrad edilen İlahî ve şümullü bir nutuk ve umumî, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhâssa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri câmi’dir.
 
Bu itibarla zamanca, mekânca, ihtisasça daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azîmüşşan’a tefsir olamaz. Çünki Kur’anın hitabına muhatab olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi’ bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassubdan hâlî olamaz ki, hakaik-i Kur’aniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez. Meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.
 
Binaenaleyh Kur’anın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlarının tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ülemadan yüksek bir heyetin tedkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tedkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i

Antalya Havalimanı 2 ayda yaklaşık 2 milyon yolcuya hizmet verdi

Sakarya, yılın ilk 2 ayında 26 bin 314 aracı yurt dışına gönderdi

Küresel Para Haftası sunum ve panellerle devam ediyor

AB, Macaristan ve Slovakya'ya petrol akışını sağlamaya çalışıyor

Fitch: Orta Doğu'daki gerilimin kısa sürmesi halinde Türkiye'ye yönelik riskler yönetilebilir

Borsada bugünkü işlemlerin takası 23 Mart'ta yapılacak

Türkiye'den transit geçecek harp araç ve gereçlerine ilişkin esaslar düzenlendi

Konut Fiyat Endeksi şubatta yüzde 1,8 arttı

Safranbolu lokumu üreticileri bayram mesaisinde

Ticaret Bakanlığından tüketicilere "alışverişte raf ile kasa fiyatını karşılaştırın" uyarısı

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 26 16 1 9 30 57
3.TRABZONSPOR A.Ş. 26 17 3 6 23 57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 26 14 5 7 17 49
5.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 26 12 8 6 14 42
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 26 9 11 6 -4 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 26 8 9 9 -7 33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
11.CORENDON ALANYASPOR 26 5 8 13 -4 28
12.TÜMOSAN KONYASPOR 26 6 11 9 -9 27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 26 6 13 7 -8 25
14.KASIMPAŞA A.Ş. 26 5 12 9 -14 24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR 26 6 14 6 -18 24
16.İKAS EYÜPSPOR 26 5 14 7 -18 22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 26 3 12 11 -28 20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 26 4 17 5 -22 17