[8/4 23:32] Ömer Tarık Yılmaz: TARİH............. İNGİLİZ MEZÂLİMİ
Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kısmı da Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı'na hapsedildi. Bu kampta, 1918'de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tümen'in 48. Alayı'na bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu. 12 Haziran 1920'ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve aşağılamaya maruz kaldılar. Bu insanlık dışı muamelenin sebebi ise Ermeniler idi. Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları sebebiyle, kampların İngiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi.
Savaş bitmişti. Ancak, kamptaki ağır şartlar sebebiyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizlerin işine gelmiyordu. Çünkü, yeni bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti. Çözüm toplu katliamdı. Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin çok üzerinde krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi sebebiyle haşlanıyorlardı. İngiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Bu defa İngilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Fakat başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözler yanmıştı. Dışarı çıkanların hâlini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu.
ZEKÂ BULMACASI...........ŞAŞIRTICI KARE
Yandaki karelere öyle sayılar yerleştirin ki, her sıradaki ve köşegenlerdeki sayıların toplamı sıfır olsun.(Cevabı yarın)
08.04.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[8/4 23:33] Ömer Tarık Yılmaz: Ey îmân edenler! Ne o sizden evvel kitap verilenlerden dininizi eğlence ve oyuncak yerine tutanları ne de diğer kâfirleri dost tutmayın; Allah’tan korkun, eğer müminlerseniz. (Mâide Sûresi, âyet 57)
[8/4 23:33] Ömer Tarık Yılmaz: Fukaralar, cennete zenginlerden beşyüz yıl önce girerler. Bu (Allah'ın indinde) yarım gündür. Ravi: Tirmizi, Zühd 37
[8/4 23:44] Ömer Tarık Yılmaz: Kitap'ta Meryem'i de zikret. Hani o, ailesinden kopup doğu tarafında bir yere çekilmişti.
-Meryem Suresi, 16
Günlük Hadis Uygulamasını
Ücretsiz İndir:
https://dailyhadith.page.link/y1E4
[8/4 23:45] Ömer Tarık Yılmaz: [Hadis No : 3561]
Humrân Mevlâ Osman anlatıyor: 'Hz. Osman radıyallahu anh su istemişti. (Getirdim. Aldı ve) üç kere ellerine dökerek yıkadı. Sonra sağ elini kaba sokup mazmaza ve istinşakta bulundu (ağzına ve burnuna su alıp yıkadı). Sonra üç kere yüzünü, arkasından da dirseklerine kadar üç kere ellerini yıkadı. Sonra başına meshetti, sonra da topuklarına kadar ayaklarını üçer sefer yıkadı ve:
'Ben Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı, şu abdestim gibi abdest alırken gördüm. Abdesti bitince de şöyle demişti:
'Kim şu abdestim gibi abdest alır, arkasından iki rek'at namaz kılar ve namazda kendi kendine (dünyevi bir şey) konuşmazsa şeçmiş günahları affedilir.'
Buhari, Vudü 24, 28, Savm 27; Müslim, Taharet 3, 4, (226); Ebu Dâvud, Tahâret 50, (106); Nesâi, Tahâret 27, 2 8, 93, (1).
İslami Uygulamalar islamiuyg@gmail.com
[8/4 23:45] Ömer Tarık Yılmaz: İslâm, güzel ahlâktır.
(Kenzü'l-Ummâl, 3/17, HadisNo: 5225)
[8/4 23:46] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurdular: Kim Allah’tan başka ilah olmadığına Allah’ın bir ve şeriksiz olduğuna ve Muhammed’in onun kulu ve Resulü (elçisi) olduğuna, keza Hz. İsa’nın da Allah’ın kulu ve elçisi olup, Hz. Meryem’e attığı bir kelimesi ve kendinden bir ruh olduğuna, keza cennet ve cehennemin hak olduğuna şehadet ederse, her ne amel üzere olursa olsun Allah onu cennetine koyacaktır.
(İMAN VE İSLAM HAKKINDA) (İman ve İslam’ın Fazileti) Kaynak: Buhari, Enbiya 47; Müslim, İman 46, (28); Tirmizi, İman 17, (2640) Rivayet Eden: Ubade İbnus-Samit el-Ensari
[8/4 23:47] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet
Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O yaptıklarınızı hakkıyla görür.
(Hûd, 11/112)
İslami Uygulamalar islamiuyg@gmail.com
[8/4 23:47] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Hadis
Kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibaret bile olsa, hiçbir iyiliği küçük görme.
(Müslim, Birr,144)
İslami Uygulamalar islamiuyg@gmail.com
[8/4 23:47] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Dua
Allahım! Hayatımı devam ettirdiğin sürece rahmetini, bana günahları terk ettirerek göster. Beni ilgilendirmeyen şeylere dalarak bunların yükünü çekmekten kurtar beni. Senin rızanı kazandıracak şeyleri güzel görmeyi nasip et.
İslami Uygulamalar islamiuyg@gmail.com
[8/4 23:47] Ömer Tarık Yılmaz: Mahluta Çorbası
Tarife Bak
Yoğurtlu Kebap
Tarife Bak
Tulumba Tatlısı
Tarife Bak
Mahluta Çorbası İçin Malzemeler :
1 su bardağı kırmızı mercimek
1/2 su bardağı pirinç
1 adet kuru soğan
3 yemek kaşığı sıvıyağ
1 yemek kaşığı tereyağı
1 yemek kaşığı domates salçası
Tuz, kırmızı pulbiber, kimyon
8 su bardağı su
Mahluta Çorbası Yapılışı :
Mahluta çorbası yapımında; derin bir tencere içine 1 su bardağı yıkanmış kırmızı mercimek koyun. Üzerine yarım su bardağı yıkanmış pirinci ekleyin. Mercimek ve pirincin üzerine 8 su bardağı su ve az miktar tuz ekleyip, karıştırın. Ocak üzerine alıp, kaynamaya bırakın. Çorbanın suyu kaynamaya başladıktan sonra ocağın altını kısın. Mercimek ve pirinçler yumuşayıncaya kadar pişirin.
Diğer tarafta orta boy bir tava içine 3 yemek kaşığı sıvı yağ koyun. Üzerine 1 adet ince ince doğranmış kuru soğanı ekleyip, yumuşayana kadar kavurun. Kavurduğunuz soğanların üzerine 1 yemek kaşığı tereyağı ve 1 yemek kaşığı domates salçası koyun. Sürekli karıştırarak, 1 dakika kavurun. Son olarak karışım içine damak tadınıza göre tuz, kırmızı pul biber ve kimyon ekleyip, karıştırın.
Mercimek ve pirinçler iyice yumuşadıktan birkaç kez kepçe yardımı ile karıştırın. Çorbanın üzerine salçalı soğanlı karışımı koyun. Kepçe ile iyice karıştırın. 1-2 taşım kaynatıp, ocaktan alın.
Hazırladığınız mahluta çorbasını sıcak olarak servis edebilirsiniz. Çorbanın kıvamı koyu ise üzerine azar azar sıcak su ekleyip, kıvamı açabilirsiniz.
Yoğurtlu Kıyma Kebabı İçin Malzemeler :
250 gr kıyma
5 dilim bayat ekmek
1 adet orta boy soğan
1 adet yeşil biber
2 adet orta boy domates
1 tatlı kaşığı biber salçası
1 tatlı kaşığı domates salçası
Tuz, karabiber
1 tutam maydanoz
Yoğurt Sosu İçin:
1,5 su bardağı yoğurt
1 diş sarımsak
Tuz
Yoğurtlu Kıyma Kebabı Yapılışı :
Yoğurtlu kıyma kebabı için; öncelikle 250 gr kıymayı orta boy derin bir tencere içine koyun. Sürekli karıştırarak, kavurun. Kavrulan kıymanın üzerine 1 adet ince ince doğranmış soğan ve 3 yemek kaşığı zeytinyağı ekleyip, 3 dakika daha kavurun.
Daha sonra 1 adet ince ince doğranmış yeşil biber, 2 adet minik küpler halinde doğranmış domates, 1 tatlı kaşığı domates salçası ve 1 tatlı kaşığı biber salçası ekleyip, domatesler yumuşayana kadar kavurmaya devam edin. Hazırladığınız kıymalı harcın üzerine damak tadınıza göre tuz ve karabiber koyup, karıştırın.
Diğer tarafta çukur bir kap içine 1 buçuk su bardağı yoğurt, 1 diş rendelenmiş sarımsak ve tuz ekleyip, iyice çırpın. 4-5 dilim bayat ekmeği fırında ya da tavada arkalı önlü kızartın. Ekmek yerine pide ya da lavaş ekmeği kullanabilirsiniz.
Kızaran ekmekleri servis tabağına dizin. Ekmeklerin üzerine çırpılmış yoğurdu dökün. Yoğurdun üzerine ise kıymalı sosu yayıp, 1 tutam ince ince doğranmış maydanoz serpiştirin.
Hazırladığınız yoğurtlu kıyma kebabını servis edebilirsiniz. İsteğe göre ekmekleri küçük küpler halinde kesip, kızartabilirsiniz.
Afiyet olsun.
Tulumba Tatlısı Tarifi İçin Malzemeler
Hamuru için:
2 su bardağı su
2,5 su bardağı un
1 yemek kaşığı tereyağı
1 çay kaşığı toz şeker
Yarım çay kaşığı tuz
3 adet yumurta
3 yemek kaşığı irmik
1 yemek kaşığı limon suyu
Şerbeti için:
3 su bardağı şeker
3 su bardağı su
2 yemek kaşığı limon suyu
İsteyen değişiklik yapıp, şerbete ek olarak 2 paket vanilya da ekleyebilir veya 1 çay kaşığı tarçın ile tatlandırır.
Kızartmak için:
Ayçiçek yağı
Tulumba Tatlısı Tarifi Nasıl Yapılır?
İlk önce şerbetini hazırlamamız gerekiyor. Şerbeti için şekeri ve suyu uygun bir tencereye alın, kaynamaya başladığında kısık ateşte 30-35 dakika koyu kıvam alana kadar kaynatın, limon suyunu ekleyin ve ılınmaya bırakın.
Şerbetin tamamen soğumasını
[8/4 23:47] Ömer Tarık Yılmaz: O, âlemler için, içinizden dürüst olmak isteyenler için, ancak bir öğüttür. (27-28) - Tekvîr - 28. Ayet
[8/4 23:48] Ömer Tarık Yılmaz: Ölülerinizin iyiliklerini anın, kötülüklerini dillendirmekten kaçının. - Ebû Dâvûd, Edeb, 42, Tirmizî, Cenaiz, 33
[8/4 23:48] Ömer Tarık Yılmaz: 'Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım.' - (Felak, 113/1-5)
[8/4 23:48] Ömer Tarık Yılmaz: Hicretin dokuzuncu yılında çeşitli bölgelerden pek çok heyetin Medine’ye gelmesi üzerine bu yıl “Heyetler Yılı” olarak isimlendirilmiştir. Bu yıl, Medine’ye gelenler arasında Esedoğulları kabilesinden Vâbisa b. Ma’bed isimli biri vardı. Medine’ye Hz. Peygamber’den İslam dinine ait tavsiyeleri öğrenmek için gelen Vâbisa, iyilik ve kötülüğün ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Hz. Peygamber’in yanına gittiğine o, Vâbisa’dan önce davranarak “Bana iyilik ve kötülük (sevap ve günah) hakkında sormaya mı geldin?” buyurdu. Vâbisa’nın “Evet.” cevabını vermesi üzerine de Allah Resûlü, üç parmağını birleştirerek onun göğsüne dokunmuş ve şunları söylemişti: “Kendine danış ey Vâbisa! İyilik, gönlünün huzur bulduğu ve içine sinen şeydir; kötülük ise insanlar ona onay verseler bile gönlünü huzursuz eden ve içinde bir kuşku bırakan şeydir.” (İbn Hanbel, IV, 227; Dârimî, Büyû’, 2) - HZ. PEYGAMBER’İN DİLİNDEN İYİLİK VE KÖTÜLÜK
[8/4 23:48] Ömer Tarık Yılmaz: Haccın Sünnetleri
42- Farz haccın sünnetleri şunlardır:
1) İhrama girerken gusletmek veya abdest almak. Bu yıkanma, yalnız temizlik maksadı iledir. Bundan dolayı hac için ihrama girecek bir kadın adet görmekte veya lohusa ise, temizlik için yıkanması sünnettir.
2) İhramın sünneti niyetiyle iki rekât namaz kılmak. Bu namazın ilk rekâtında 'Kâfırûn' sûresinin ve ikinci rekâtında 'İhlâs' sûresini okumalıdır.
3) İhram için beyaz ve temiz iki parçadan ibaret örtüye burünmek. Bunların yenisi ve beyaz renklisi, yıkanmışından ve başka renklerden daha iyidir.
4) İhramdan önce gülyağı gibi hoş koku sürünmek.
5) İhramdan sonra her seher vaktinde, her namaz kılışta, her yokuşa çıkışta ve inişte, her yolcu kafilesi ile karşılaşmada orta bir sesle üç defa Telbiye getirmek (Lebbeykallahümme Lebbeyk... demek).
6) Telbiyelerden sonra, Peygamber Efendimize çokça salât ve selâm okumak.
7) Salât ve selâmdan sonra Yüce Allah'a yalvarmak ve özellikle şu duayı (*) okumak.
İmam Muhammed'e göre, belli ve aynı duayı devamlı olarak yapmak, kalbin ince duygusunu giderir ve samimiyete aykırı olur. Bir alışkanlık halini alarak tam bir anlayışla yapılmamış bulunur. Onun için herkes dilediği şekilde dua etmelidir, bu müstahabdır. Bununla beraber Peygamber Efendimizden nakledilen duaları bereketlenme maksadı ile okumak güzeldir.
8) Mekke-i Mükerreme'ye girmek için yıkanmak ve gündüz vakti girmek, Kabe'yi görünce dua etmek, Beytullah'ın önünde tekbir ve tehlilde bulunmak.
9) Afakî olanlar (Mikat dışından gelenler) için kudüm tavafı yapmak geç kalıp da Mekke'ye girmeden Arafat'a
[8/4 23:48] Ömer Tarık Yılmaz: ; Arap dilinin aslında, Arapça olmayan bazı yabancı kelimeler hakkında dikkatli olmayı gerektiren birtakım özel incelikler vardır ki, bunlarla bir kelimenin aslını incelemek mümkün olur.
Bu açıdan bakılınca ' ' (Allah) yüce isminin, o dilde benzeri olmayan bir kullanılış şeklinin bulunduğunu görürüz. Bir görüşe göre, başındaki 'el' en-Necm, el-ayyuk v.s. gibi kelimeden ayrılması caiz olmayacak şekilde kelimeden ayrılmayan bir belirleme
edatı gibidir. Hemzesi, sözün başında bulunduğu durumda üstündü, sözün ortasında başka bir kelime ile birleştiği zaman 'Vallah, Billah, İsmüllah, Kâlellah' v.s. gibi yerlerde söylenişte veya hem telaffuzda hem yazıda hazf olunur (düşürülür). Diğer bir görüşe göre de 'el' belirleme edatı değildir. Çünkü birine çağırma halinde '' diye hemze sabit kalabiliyor ve bir de 'Yâ eyyühe'l-kerim' gibi çağırma edatı ile çağırılan isim arasında gibi ayıran bir kelime eklemeye gerek kalmıyor. Halbuki 'el' belirleme edatı olsaydı böyle olmayacaktı.
Eğer 'el' belirleme edatı ise kelime herhalde başka birşeyden nakledilmiştir ve yüce Allah'a isim olarak verilmesi ikinci bir kök sayesinde mümkündür. Fakat bunun başlangıçta Arap dilinde diğer bir isimden veya sıfattan alınmış olması mümkündür ve aslolan budur. Belirleme edatı 'el' kalkınca da 'lâh' kalır. Gerçekten Arapça'da 'lâh' ismi vardır. Ve Basralı alimlerin büyük bir kısmı bundan nakledildiğini söylemişler. 'Lâh' gizlenme ve yükselme mânâsına fiilinin masdarı olduğu gibi bundan 'ilâh' anlamına da bir isimdir ve bundan 'lâhüm', 'lâhümme' denilir. Bir Arap şairi: 'Ebu Rebâh'ın bir yemini gibi, Allah'ım onu büyükler işitir.' demiş. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz'in dedesi Abdülmuttalib Fil vak'asında Kâbe kapısının halkasına yapışarak; 'Ey Allah'ım! Kul kendi evini korur, Sen de
[8/4 23:49] Ömer Tarık Yılmaz: aleyhissalâtu vesselâm'ın temizliği böyleydi '' demiştir.
Nesâi, Tahâret 74, (1, 67).
SAKAL VE PARMAKLARI HİLALLEMEK
3605 - Osman İbnu Affân radıyallahu anh'ın anlattığına göre, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm sakalını hilâlliyor idi.'
Tirmizi, Tahâret 23, (31).
3606 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalatu vesselâm abdest alınca bir avuç su alır, onu çenesinin altına tutup onunla sakalını hilâller ve: 'Aziz ve Celil olan Rabbim böyle emretti' derdi.'
Ebu Davud, Tahâret 56, (145).
3607 - Müstevrid İbnu Ş'eddâd radıyallahu anh anlatıyor: 'Resulullah aleyhissalâtu vesselâm'ı gördüm. Abdest aldığı zaman ayaklarının parmaklarını serçe parmağı ile hilâlliyordu.'
Tirmizi, Tahâret 30, (40); Ebu Dâvud, Tahâret 58, (148).
3608 - Lakit İbnu Sabıra radıyallahu anh anlatıyor: 'Dedim ki: 'Ey Allah'ın Resülü! Bana abdestten haber ver!'' Aleyhissalâtu vesselâm:
'Abdesti tam al, parmaklar arasını hilâlle, istinşak'da mübâlağa yap, oruçlu olursan mübalâğa yapma'' buyurdu.''
Ebu Dâvud, Tahâret 55, (142, 143, 144); Tirmizi, Tahâret 30, (3 8); Nesâi, Tahâret 71, 92, (1, 66, 79).
KULAKLARI MESHETMEK
3609 - Rebi' Bintu Mu'arrız radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm abdest aldı, (bu esnada) elini kulaklarının hücresine soktu.'
Ebu Dâvud, Tahâret 50, (131).
3610 - Nâfi merhum anlatıyor: 'İbnu Ömer, kulakları için suyu parmağıyla alırdı.'
Muvatta, Tahâret 37, (1, 34).
ABDESTİ TAM ALMAK
3611 - Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: 'Ümmetim, Kıyamet günü çağırıldıkları vakit abdestin izi olarak (nurdan) bir parlaklıkları olduğu halde gelirler. Öyleyse kimin imkanı varsa parlaklığını artırsın.'
3612 - Bir diğer rivâyette şöyle gelmiştir: 'Ebu Hüreyre radıyallahu anh abdest aldı, yüzünü yıkadı, ellerini yıkadı, ellerini yıkarken nerdeyse omuza kadar yıkıyordu. Sonra ayaklarını yıkadı ve nerdeyse bacaklarına kadar yükseldi. Sonra dedi ki: 'Ben Resulullah aleyhissalâtu veselâm'ın, 'Ümmetim
[8/4 23:49] Ömer Tarık Yılmaz: ni’meti acaba kime verirler?
Şaşılacak şeydir ki, önce, her belâ ve sıkıntı gelince sevinirdim, derd ve belâ arardım. Elimden dünyâlık çıkınca da tatlı gelirdi. Hep böyle olmasını isterdim. Şimdi ise, sebebler âlemine getirdiler. Kendi zevallılığımı, aşağılığımı görmeye başladım. Az bir sıkıntı gelince, hemen üzülüyorum. Her ne kadar üzüntü çabuk bitiyor, hiç kalmıyor ise de, önce üzüntü gelmeden olmuyor. Bunun gibi önce, belâların ve sıkıntıların gitmesi için düâ ederken, bunların gitmesini, yok olmasını düşünmüyordum. (Bana yalvarınız!) emrine uymak istiyordum. Şimdi ise, belâların, sıkıntıların gitmesi için düâ ediyorum. Eskiden korkular, üzüntüler yok olmuşdu, şimdi yine geldiler.
Eski hâllerin hep sekr, şü’ûrsuzlukdan ileri geldiğini anladım. Sahv, ya’nî şü’ûrlu olunca, câhiller için olan şeyler hâsıl olmakdadır. Böylece zevallılık, yalvarmak, korkmak, üzülmek, sıkılmak, sevinmek oluyor. Başlangıçda düâ etmek, belâdan kurtulmak için değildi. Bunu düşünmek gönlüme iyi gelmiyordu. Fekat, hâl kaplamışdı. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” düâlarının böyle olmadığını düşünüyordum. Onlar, bir şeye kavuşmak için düâ ediyorlardı. Şimdi, bu hâl ile şereflendirdiler. İşin iç yüzünü açıkladılar. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vettehıyyât” düâlarının zevallılıkla, düşkünlükle, korku ile olduğu, yalnız emre uymak için olmadığı anlaşıldı. Yalnız yüksek emrinize uymuş olmak için, hâsıl olan şeylerden bir çoğunu arasıra bildirmekle saygısızlık yapmakdayım.
7
YEDİNCİ MEKTÛB
Bu mektûb, yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Kendisinin şaşılacak
[8/4 23:49] Ömer Tarık Yılmaz: Mekruh
Ana Sayfa
Fıkıh
Mekruh
Mekruh sözlükte “sevilmeyip kerih, nahoş görülen şey” demektir. Bunun mastarı olan kerahet de sözlükte “çirkinlik, sevimsizlik, bir şeyi sevmemek ve hoşlanmamak” gibi anlamlara gelir. Fıkıh terimi olarak ise mekruh, şariin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan tarzda istediği fiil ve davranışlardır. Gerek şariin bu tarz yasaklaması gerekse bu yasaklamanın sonucu kerahet diye anılır; yasaklanan fiil için de mekruh terimi kullanılır. Mekruh da haram gibi meşru olmayan fiil ve davranış olmakla birlikte, aralarında bazı farklılıklar bulunmaktadır.
Bir fiilin mekruh olduğunu tesbit edebilmek için nasların iyi incelenmesi gerekir. Zira şari‘ bu hususu değişik üslup ve şekillerde göstermiş olabilir:
a) Şari‘, bir fiilin yapılmamasını istemek üzere kerahet lafzını kullanmış olabilir. Mesela, “Allah, size dedikodu yapmanızı, çok soru sormanızı ve mal mülk ziyan etmenizi mekruh kılmıştır” (Buhari, “İstikraz”, 19) hadisinde, dedikodunun, çok soru sormanın ve mal mülk ziyan etmenin mekruh olduğu bildirilmiştir.
b) Şari‘, bir fiilin yapılmamasını istemek üzere, kendisinde haramlığa değil, mekruhluğa delalet eden bir karinenin bulunduğu yasaklama ifadesi kullanmış olabilir. Mesela “Allah nezdinde helallerin en sevimsizi boşamadır” (İbn Mace, “Talak”, 1) hadisinde, helal lafzı kullanıldığından şari‘ tarafından istenmeyen bu fiilin haram değil, mekruh olduğu anlaşılmaktadır.
c) Şari‘ bazan da fiilin yapılmamasının tercihe şayan olduğunu dolaylı bir üslupla istemiş olabilir. Mesela, Hz. Peygamber, “Mehrin en iyisi en kolay olanıdır” hadisinde mehirde aşırılığın terkedilmesini teşvik etmiş ve mehirde aşırılığa gitmenin mekruh olduğunu zımnen ifade etmiştir.
Mekruh fiil işleyen cezayı hak etmez; bazan kınanma ve azarlamaya müstehak olur. Ancak mekruh fiili Allah rızası için terkeden, kişi, övülmeye ve sevaba müstehak olur.
Bu açıklamalar fakihlerin çoğunluğuna göredir. Hanefi fakihlere göre ise mekruh iki nevidir:
a) Tahrimen Mekruh
Bu, şariin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği bir fiil olmakla birlikte, bu talep haber-i vahid gibi zanni bir delil ile sabit olmuştur. Bu tür mekruh harama yakın olup, vacibin karşıtıdır. İki kişi arasında yapılan bir akdi bozmak üzere yeni bir fiyat teklif etmek, başkasının evlenme teklifinde bulunduğu kadına evlenme teklifinde bulunmak gibi. Vaciplerin terkedilmesi de mekruhtur. Bu nevi mekruhun hükmü, haram bir fiili işleyenin hükmü gibidir, yani cezayı gerektirir. Ancak haramdan farkı, bunu inkar eden kişi kafir olmaz.
Fakihlerin çoğunluğu haramı, tahrimen mekruhu da kapsayacak şekilde tanımlar. Onlara göre haram “şariin yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda kat‘i veya zanni bir delil ile istediği fiil”dir. Şu halde Hanefiler’in tahrimen mekruh olarak değerlendirdikleri fiillere, diğer mezhep fakihleri haram demektedirler. Hanefiler’den İmam Muhammed de tahrimen mekruhu haram olarak nitelendirmekle birlikte, zanni delil ile sabit olduğundan onu inkar edenin küfrüne hükmedilemeyeceği kanaatindedir.
b) Tenzihen Mekruh
Bu, şariin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiildir. Bu tanım, cumhur-ı fukahanın mekruh tanımına uygundur. Tenzihen mekruh, helale yakın olup, mendubun karşıtıdır. İkindi namazından sonra, güneşin batmasından az önce nafile namaz kılmak, soğan, sarımsak yiyerek camiye gitmek, abdest alırken suyu israf etmek gibi fiiller bu kısma örnek verilebilir. Bu nevi mekruhun hükmü, herhangi bir cezayı ve kınanmayı gerektirmemesidir. Ancak tenzihen mekruh hükmündeki fiili istemek, üstün ve faziletli olan davranış tarzının terkedilmesi demektir.
Dini literatürde yer alan ve özellikle ibadetler alanında sıklıkla söz konusu edilen mekruhlar -mendublarda olduğu gibi mükellefleri dini hayata, haramdan, kötü ve çirkin i
[9/4 20:20] Ömer Tarık Yılmaz: 56 - İslamın Kendinden Önce Amellerin Hükmünü Yıktığı; Hicret İle Haccin da Böyle Olduğu Bâbı
336- Bize Muhammed b. el-Müsenna el-Anezî ile Ebû Ma'n Er-Rakaaşi ve İshâk b. Mansûr, toptan Ebû Âsım'dan rivâyet ettiler. Lâfız İbn'l Müsenna'nındır.
(Dedi ki): Bize Dahhâk yani Ebû Âsim rivâyet etti.
Dedi ki: Bize Hayvetü'bnü Şüreyh haber verdi.
Dedi ki: Bana Yczıd b. Ebî Hahib, İbn Şumasete'l Mehri'den rivâyet etti. İbn Şumâse şöyle dedi:
Amr Ibnî As'ın yanına vardık kendisi ölüm döşeğinde idi. Uzun zaman ağladı ve yüzünü duvara çevirdi. Oğlu:
Babacığım Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) seni filân şeyle müjdelemedi mi? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) seni filân şeyle müjdelemedi mi? Demeye başladı. Bunun üzerine Amr yüzünü (bize) çevirerek:
Şüphesiz ki; hazırlamakta olduğumuz şeylerin en faziletlisi Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammedin onun Rasulü olduğuna şahadet getirmektir. Şüphesiz ki ben üç hal üzere bulundum. Düşünüyorumda «Bir vakitler» Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e benim kadar şiddetle buğuz eden yoktu. İmkânını bulupta onu Öldürmüş olmak kadar da bence makbul bir iş yoktu. Şayet bu hal üzre Ölmüş olsaydım muhakkak cehennemlik olurdum. Allah İslâmı kalbınıe, yerleştirdiği zaman Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek; Uzat sağ elini de sana bey'at edeyim dedim. Hemen sağ elini uzattı. Ben elimi çektim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Ne oldu sana ya Amr?» dedi.
— Şart koşmak istedim dedim. «Neyi şart koşuyorsun?» buyurdular.
— «Af olunmamı» dedim.
«Bilmez misin ki İslâm, kendinden önceki günâhları yok eder, Hicret de ondan önceki günahları yok eder, Hac da ondan önceki günahları yok eder?.» buyurdular.
(Artık) Benim nazarımda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den daha sevgili ve ondan daha büyük bir kimse kalmadı. Ona karşı duyduğum saygıdan dolayı kendisine doya doya bakamıyordum. Benden onu tavsif etmemi isteseler buna takat getiremem. Çünkü ona doya doya bakamazdım. Şayet bu hal üzere ölmüş olsam cennetlik olmamı kuvvetle ümid ederdim. Sonra birtakım şeyler üzerimize aldık ki onlar hakkında halim nice olur bilmiyorum. Öldüğüm zaman beraberimde hiç bir yasçı ve ateş bulunmasın. Beni defnettiğiniz zaman üzerime toprağı iyice döşeyiniz. Sonra kabrimin etrafında bir deve boğazlanıpta eti taksim edilinceye kadar durun ki, sizlerle ünsiyet edeyim. Ve Eabbimin elçilerini nasıl karşılayacağımı düşüneyim, dedi.
Bu hadis Ashâb-ı kirâmdan Amr b. Âs (radıyallahü anh)’in vefatını anlatmaktadır. Müslim sarihlerinden Muhammed El-Übbî Hazret-i Amr hakkında şunları naklediyor: Amr akıl, fikir ve lisan itibariyle Arapların dâhisi idi Hazret-i Ömer b. El Hattab birisi ile konuşurken karşısındaki söz anlamazsa: «Seni ve Amr b. El-Âs'ı yaratan Allah'ı tenzih ederim» dermiş Hazret-i Amr, Mısır'da on sene üç ay Hazret-i Ömer zamanında dört sene Hazret-i Osman zamanında iki sene üç ayda Hazret-i Muâviye zamanında valilik etmiş; ve 43 tarihinde 90 yaşında vefat etmiştir. Vefatı için başka tarih söyleyenlerde vardır. Vefatında 325.000 altın ve 2.000.000 dirhem gümüş ile 1.000.000 kıymetinde meşhur bir çiftlik bırakmıştır.
Vefat edeceği zaman malına bakarak: «Keşke ya sen bir deve tezeği olaydın ya ben selâsil gazasında öleydim. Öyle işlere girdim ki Allah huzurunda onlar hakkında hüccetimin ne olacağını bilmiyorum. Muâviyenin dünyasını düzelttim. Ama kendi ahiretimi hatırdım. Aklımı şaşırdım nihayet ecelim geldi. İşte ecel, ile pençeleşmekteyim. Malımı aldı. Ailem hakkındaki hilâfetimi berbad etti» demiş sonra oğluna dönerek bana bir bukağı getirde onunla elimi boynuma bağla demiş. Oğlu babasının dediğini yapmış. Sonra Amr (radıyallahü anh) başını semaya kaldırarak ;
«Allah'ım sen bana emir buyurdun ben
[9/4 20:21] Ömer Tarık Yılmaz: 57 - Kafirin Müslüman Olmazdan Önceki Amelinin Hükmünü Beyan Bâbı
338- Bana Harmeletü'bnü Yahya rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize İbn Vehb haber verdi.
(Dedi ki): Bana Yunus, İbn Şıhâp'tan naklen haber verdi.
Dedi ki: Bana Urvetü'bnü'z-Zübeyr haber verdi onada Hakîm b. Hîsâm haber vermiş kendisi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e:
Cahiliyet devrinde benim yaptığım bir takım ibâdet işleri hakkında ne buyurursun? Bunlardan bana bir fayda var mıdır? diye sormuş Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona:
«Sen geçmişte yaptığın hayırlarla müslüman oldun.» cevabını vermiş. Tchanntis: İbadet etmek demektir.
339- Bize Hasan el-Hulvanî ile Abd b. Humeyd rivâyet etti. (Hulvânî: Bize rivâyet etti dedi) Abd: Bana Yâ'kub —ki İbn İbrahim b. Sa'd'dîr— rivâyet etti dedi. Ya'kub: Bize Babam Sâlih'den, o da İbn Şihâb'dan naklen rivâyet eyledi, demiş. İbn Şihâb da
Dedi ki: Bana Urvetu'bnü's-Zübeyr haber verdi. Ona da Hakim b. Hizam haber vermiş ki, kendisi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e:
— Ey Resûlüllah, bir takım işlere ne buyurursun: ben cahiliyet devrinde sadaka vermek, köle âzad etmek yahud akrabaya yardım kabilinden olan bu işlerle ibâdet yapardım. Bunlarda ecir var mıdır? diye sormuş. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Sen eskiden yaptığın hayırlarla müslüman oldun.» buyurmuşlar.
340- Bize İshâk b. İbrahim ile Abd b. Humeyd rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Abdurrazak haber verdi.
(Dedi ki): Bize Ma'mer, Zühri'den bu isnadla haber verdi. H.
Bize yine İshâk b. İbrahim rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Ebû Muâviye haber verdi.
(Dedi ki): Bize Hişâm b. Urve, Babasından, o da Hakim b. Hizâm'dan naklen rivâyet etti. Hakim Şöyle dedi.
— Yâ Resûlüllah, bâzı şeylere ne buyurursun? Ben onları cahiliyet devrinde yapardım; dedim. (Hişâm: Bunlarla tâat yapardım demek istiyor; demiş). Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Sen kendin İçin evvelce yaptığın hayırlarla müslüman oldun.» buyurdular.
— Öyle ise vallahi ben de cahiliyet devrinde yaptığım hiç bir şeyin mislini İslâmda da yapmadan bırakmam; dedim.
341- Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Abdullah b. Nümeyr, Hişâm b. Urve'den, o da Babasından naklen rivâyet etti, ki Hakim b. Hizam cahiliyet devrinde yüz köle âzâd; yüz deve yükü de mal tesadduk etmiş. Bilâhare İslâmda dahi yüz köle âzâd ve yüz deve yükü mâl tesadduk eylemiş. Sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelmiş...
Müteakiben babası, Ötekilerin hadisi gibi rivâyet etmiş.
Hadis muttefekun aleyhtir. Buhârî onu zekât, Buyu' Rehin ve Edeb bahislerinde tahric etmiştir.
Bana haber ver demektir. kelimesi bazı rivâyetlerde şeklinde zabtedebilmiştir. Ancak rivâyet sahîh olmakla beraber ma'na itibarile bu kelime yanlıştır. Buhârî'nin üstadlarından biri burada vehmetmiştir deniliyor. İbn fin: «Bu kelimenin etehan-netü şeklinde okunduğu takdirde bir vechi olup olmadığını bilmiyorum.» demiştir. îsmâili ise; Buhârînin onu şeklinde rivâyet ettiğini söyledikten sonra şöyle deditir:, rivâyeti tashifdir; doğrusut dür. Bu kelime (hıns) dan alınmıştır. Hıns günah demektir.
Hazret-i Hakim: «Bunlarla ben günaha sokacak şeylerden korunuyordum» demek istemiş olacaktır!»
Bazıları kelimesine ma'na vermeye çalışmış; ve bunun meyhane ma'nasına gelen (hânût) dan alınmış olması ihtimalinden bahsetmişlerdir. Bu takdirde ma'nanın ne olacağı zikredilmemişse de meyhane yerine bu işlerle meşgul oluyordum. Benim meyhanem bunlardı.» ma'na-sı kadedilmiş olması muhtemeldir.
İmâm Nevevî'nin beyanına göre «tehannüs: teabbüddür. Nitekim hadisde de Müslim onu bu ma'na ile tefsir etmiştir. Diğer rivâyette onu: Teberrür diye izah eder. Teberrür, birr, yani tâat yapmaktır. Lügat uleması; Tehannüsün aslı günahdan çıkacak bir iş yapmaktır; demişlerdir...
«Sen geçmişte yaptığın hayırl
[9/4 20:21] Ömer Tarık Yılmaz: İbnu Abbâs (radıyallahu anh)'dan rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: 'Kim Allah'ın Kitabını öğrenir ve sonra da onda bulunanlara uyarsa, Allah onu, dünyada dalâletten çıkarıp doğru yola sevkeder, âhirette de kötü hesabtan korur.'
Kütüb-i Sitte
[9/4 20:22] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Nusretiye Camii İbadete Açıldı 1826
• Picasso’nun Ölümü 1973
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[9/4 20:23] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki, biz ‘Rabbinize inanın’ diye imana çağıran bir davetçiyi (Peygamberi, Kur’an’ı) işittik hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz.”
Al-i İmran 193
[9/4 20:23] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Oruçlu yemesini, içmesini ve şehvetini sırf benim için terk ediyor. Bu nedenle onun mükafatını ben vereceğim. İyiliğin karşılığı ise on misliyledir.”
Buhârî, Savm, 2
[9/4 20:23] Ömer Tarık Yılmaz: Çalışanların iş verimini düşürmesi endişesiyle oruç tutmamaları caiz midir?
Ramazan orucu, ergenlik çağına ulaşmış ve akıl sağlığı yerinde her Müslümana farzdır. Mazeretsiz olarak oruç tutmayanlar büyük günah işlemiş olurlar. Zira Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bir kimse, Allah’ın tanıdığı bir ruhsat olmadan, Ramazan’da bir gün orucunu tutmazsa, bütün yılın orucu bile o günün yerini tutmaz.” Ebû Dâvûd, Savm, 38; bkz. Buhârî, Savm, 29
Ailesinin rızkını temin etmek için ağır işlerde çalışmak zorunda olup da oruç tutmaları sağlığına zarar verenlerin o günlerde oruç tutmayıp daha sonra kaza edebilecekleri, kaza etme imkânlarının olmaması durumunda ise her gün için bir fidye vermeleri şeklinde görüşler vardır İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, III, 401.
Ancak çok ağır olmayan günlük işlerde çalışmak orucu terk için özür sayılmaz. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Öyle erkekler vardır ki, onları ne bir ticaret, ne bir alışveriş, Allah’ı anmaktan, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamaz. Onlar, dehşetinden kalplerin ve gözlerin ters döneceği günden korkarlar.” Nûr, 24/37.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[9/4 20:23] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Mora Zaferi 1770
• Türkiye’de Yerli Ampül Üretimi Başladı 1945
• Mimar Sinan ve Mimarlar Günü
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[9/4 20:23] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Göklerin ve yerin yaratılışında gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.”
Al-i İmran 190
[9/4 20:23] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Sadaka/zekât vermek, maldan hiçbir şey eksiltmez...”
Müslim, Birr, 69
[9/4 20:23] Ömer Tarık Yılmaz: NİSAN AYINDA YAPILACAK İŞLER
Tarla Bitkileri
• Yabancı ot ilaçlaması yapılır.
• Fasulye ekimi başlar.
• Ayçiçegi ekimine devam edilir.
• Pancarların çapalanması ve tekleme işlerine başlanır.
• Mısır ekimine başlanır.
• Çeltiklerin tavaları hazırlanır. Tirler sıkıştırılır.
• Ayın ikinci yarısında, çeltik ekimi yapılır.
Meyvecilik
• Fidanlıklarda ot çapası yapılır.
• Nisan ayının ilk haftasında, yabani meyve ağaçlarında ve çeşit değiştirmelerde , kalem aşısı işleri sonuçlandırılır.
• Meyve bahçelerinde toprak işlemesi bitirilir.
Sebzecilik
• Tohum ekimi yapılacak tarlaların son sürümü yapılır ve iri toprağı parçalamak için diskaro çekilir. Tavın korunması için tapan ve sürgü çekilir.
• Diskaro çekilmeden önce gübreleme yapılır ve dikimle ilgili hazırlıklar tamamlanır.
• Fideliklerde günlük sulama, zayıf gidiyorsa gübreleme ve kapak kapatma işlemleri yapılarak yabancı otlar ayıklanır. Mavi küf ve kök çürüklüğüne karşı ilaçlı mücadele yapılır.
• Ilık yastıklara şaşırtılmış bulunan biber, domates ve patlıcan fideleri 15 nisandan sonra, tarladaki yerlerine dikilmeye başlanır.
• Çileklerin ilkbahar çapası yapılır.
• Bamya, fasulye, hıyar, kabak, karnabahar, lahana ve soğan tohumlarının ekimine devam edilir.
• Kavun, karpuz tohumları hazırlanan yerlere ekilir.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[9/4 20:26] Ömer Tarık Yılmaz: 12. Ağza ve burna elle su vermek ve sol el ile sümkürmek.(İbni Mace Taharet 6,Müslim Taharet 32)
[9/4 20:26] Ömer Tarık Yılmaz: 'Allah; Ka’be’yi, o saygıdeğer evi, haram ayı , hac kurbanını ve (bu kurbanlara takılı) gerdanlıkları insanlar(ın din ve dünyaları) için ayakta kalma (ve canlanma) sebebi kıldı. Bunlar, göklerde ve yerde ne varsa hepsini Allah’ın bildiğini ve Allah’ın (zaten) her şeyi hakkıyla bilmekte olduğunu bilmeniz içindir.'
[Maide Sûresi.97]
[9/4 20:26] Ömer Tarık Yılmaz: SABIR VE MÜKÂFAT
Sabır: Kişinin musibetler karşısında, telaşa kapılmadan güçlü olması, her şeyin Allah’tan geldiğinin bilinci ile tahammül et- mesi, dayanma gücü göstermesidir.
Sabır güzel bir huy, üstün bir fazilettir. İnsan güzellikler kar- şısında sevinir ve Rabbine şükreder. Sıkıntı anlarında ise sı- kıntıyı ortadan kaldırmanın yollarını ararken diğer taraftan Rabbinden sabır, güç ve kolaylık ister. İman eden kişinin ba- şına gelen her şey bir gizli sebebin bir hikmetin gereğidir. Mü’min, karşılaştığı her sıkıntıyı doğal olarak karşılar ve sab- reder. Sabır sadece zorluklar karşısında değil, hayatın her anında yaşanan bir ahlak özelliğidir.
“Sabır acı, meyvesi tatlıdır”. Sıkıntılara, belalara sabır gösteren sonunda huzura kavuşur.
ÂDİYÂT SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 11 âyettir.
Âdiyât hızlı koşan atlar demek- tir.
İnsanoğlunun nankörlüğü ve mala düşkünlüğü, ahiret hayatı için harcama yapmaması ve bu yüzden onu kötü bir sonucun beklediği söz konusu edilmek- tedir.
ÖZLÜ SÖZ
Söylemediğin sözü söyleyebilirsin, fakat söylediğini gizleyemezsin. (Feriduddin Attar)
[9/4 20:27] Ömer Tarık Yılmaz: Çok şefkat ve merhamet gösteren, çok esirgeyen, kolaylık sağlayan
Ar-Ra'uf : The Kind who is very Compassionate.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
' O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.' (1)
'Eğer Allah'ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, azabınızı çarçabuk verirdi. Gerçekten Allah Rauf'dur, Rahim'dir.' (2)
'Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.' (3)
'Muhakkak Rabbiniz Rauf'dur, Rahimdir' (4)
Rauf'un anlamı ilk anda 'Rahim' kelimesinin anlamıyla aynı gibi görünüyorsa da, Kuran-ı Kerim'de geçtiği yerlerde Cenab-ı Hakk iki sıfatı da beraber zikrettiği durumlarda Rauf'u Rahim'den önce buyurmuştur.
Raûf, kullarına kolaylık sağlayan demektir. Çünkü Yüce Allah kullarına kaldıramayacakları ibadetler ve yükler yüklememiştir. Yaşlılık, hastalık ve zayıflık gibi hallerde onları birçok ibadetlerdn muaf tutmuştur.
Allah'ın yarattığı tüm canlılar kusursuz, üstün bir yaratılış ve kompleks bir yapı sayesinde yaşamlarını sürdürmektedir. Bu, O'nun merhametinin ve rahmetinin bir delilidir. Çünkü hiçbir canlı kendisi için en uygun, en elverişli şekilde yaşamak için güç sarfetmemiş, sadece Allah'ın üstün aklına teslim olmuştur. O, ihtiyaç duyabileceği herşeyi zaten kendisine vermiştir.
Mesela bütün canlıların kendilerini savunmak için farklı yetenekleri vardır. Kimisi son derece korkutucu bir görünüme sahiptir, kimisi zehirli, kötü kokulu veya yakıcı gazlar püskürtür. Bazıları atik ve çabuktur; düşmanlarından hızla kaçarlar, böyle olmayanlar ise farklı bir savunma şekli olarak dayanıklı zırhlarla kaplıdır. Bir kısmı bedenlerini düşmanlarından saklayabilecek şekilde bir görüntüye sahiptir, diğer bir bölümü de ölü taklidi yaparak düşmanı kandırabilecek şekilde var edilmişlerdir. Şüphesiz canlılar bütün bu niteliklere tesadüfen ya da kendi istekleriyle ulaşmamışlardır.
Her müslüman Allah'ın dışında mutlak şefkat sahibi kimse olmadığını bilmelidir.Allah'ın kullarına bol nimetler vermesi, onlar çeşitli tehlikelerden koruması- nefislerinin arzu ve isteklerinin peşinden koşmalarına mani olması, O'nun kullarına olan şefkat ve merhametindendir. Bazen bir musibet vererek onları tökezleterek doğru yola girmelerini sağlaması, O'nun şefkat ve merhametinin gereğidir. Bu bela ve musibetler dıştan böyle görünebilir; ancak gerçekte bunlar, kendileri için şefkat ve merhamettir. (6)
Nefsinize Acıyınız: Allah'ın bu ismini bilen kimse, Allah'ın kendisine şefkat ve merhamet ettiği gibi o da, nefsine acımalı, ona gücünden fazla yük yüklememeli ve yapısını aşan şeylerden sorumlu tutmamalıdır. Nefse acımak demek, Allah'ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından ve tehlikelerinden onu korumak demektir. Nefsine acıyıp ona şefkat gösterdiğin gibi, başka insanlara da acımalı ve onlara da şefkat elini uzatmalısın. Böylece şefkatli bir kalbe sahip olur, her iki dünyada Allah'ın şefkat ve merhametinin seni kuşatmasını sağlamış olursun. (6)
Kaynaklar:
1) Tevbe, 117
2) Nur, 20
3) Bakara, 143
4) Bakara, 207
5) Nahl, 7
6) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
[9/4 20:27] Ömer Tarık Yılmaz: Namaz İslâm dininde önemli bir ibadet olduğu için, olağan durumlarda kılınmasına özen gösterildiği gibi, olağan dışı durumlarda da çoğu zaman terkine müsamaha edilmemiş, bunun yerine, olağan dışı durumun mahiyetine ve ağırlığına göre, namaz kılışta bazı kolaylıklar sağlanmış ve böylece her gün namaz ibadeti vasıtasıyla yüce Rab ile bağlantı kurma imkânı devam ettirilmiştir.
A) HASTA NAMAZI
Hastalık ve yolculukta genel olarak meşakkat ve sıkıntı bulunduğu için bu durumlar, bedenî ibadetlerden özellikle namaz ve oruçta bir hafifletme, kolaylaştırma sebebi sayılmıştır.
Taat, takata göre olduğundan, yani buyruğun yerine getirilmesi kişinin gücü ölçüsünde olduğundan hastanın namazı kendi gücüne göre belirlenmiş, hastalığın artması ve şiddetlenmesi nisbetinde namazın eda biçiminde eksiklik ve kolaylığa izin verilmiştir. Bu itibarla meselâ kıyam, namazın önemli bir rüknü olduğu halde ayakta duramayan veya zorlukla duran kimseler nasıl mümkün ve kolay ise o şekilde oturarak kılabilirler. Oturarak dahi kılamayan, yani bu durumda rükû ve secde etmekten âciz olan kimse, imkânına göre durarak veya oturarak veya yatarak ima (başıyla, hatta bazı müctehidlere göre gözüyle işaret) eder. Tabiatiyla aslolan şekillerin korunması değil, özün yani Allah'la kurulan ilâhî bağlantının sürdürülmesi olduğundan, olağan dışı durumlarda kişi, her zaman olması gerektiği gibi, namazı kurtulunmak istenen bir yük, üzerinden atılması gereken bir borç haline getirmeden, kendi durumuna uygun bir şekilde yerine getirmeye çalışmalıdır.
Hasta bir şekilde farz namazı kılmaya güç yetirememişse, aklı başında olduğu sürece geçirdiği namazları beşten çok değilse, sağlığına kavuştuğu zaman kazâ eder. Sağlığına kavuşamaz ise bu durumda kimi âlimlere göre ıskat etmeleri için vârislerine vasiyet eder. Aklı başında değilse yahut kaçırdığı namazları beşten fazla ise sıhhatine kavuştuğu zaman onları kazâ etmesi gerekmez (Iskat-ı salât ve devir konusu için bk. Cenaze bölümü).
B) YOLCU NAMAZI
a) Seferîliğin Mahiyeti
Kişinin herhangi bir nedenle ikamet ettiği yerden kalkıp başka bir yere gitmesi veya gitmek için yola koyulması, Arapça'da sefer veya müsaferet olarak adlandırılmakta olup, bu şekilde yola çıkmış kişiye de seferî veya müsafir denilir. Seferînin mukabili mukimdir ve mukim bir yerde yerleşik bulunan, yolcu olmayan kişi anlamındadır. Türkçemiz'de seferîlik veya müsaferet yerine, çoğunlukla yolculuk tabiri kullanılmaktadır. Fıkıh ve ilmihal kitaplarında seferîlik veya yolculuk sözlük anlamına yakın olmakla birlikte, ondan farklı olarak, belirli bir mesafeye gitmek anlamındadır. Yolcu olan kişiyi ilgilendiren bazı özel ruhsat hükümleri bulunduğu için seferin tanımının ve mahiyetinin iyi belirlenmesi gerekir.
Önceki fakihler yolcu olmanın tanımında iki farklı kriteri göz önünde bulundurmuş; kimi gidilecek mesafeyi, kimi de bu mesafe katedilirken harcanan zamanı ölçü almıştır. Her iki kriter de yaya yürüyüşü veya kafile içerisindeki deve yürüyüşüne göre hesaplanmıştır. Hanefîler'in çoğunluğunun kabulüne göre yolculuk, orta bir yürüyüşle üç günlük bir mesafeden ibarettir. Buna 'üç konak' veya 'üç merhale' de denir. Bir kişinin günde ancak altı saat yolculuk yapabileceği kabul edilince üç günlük yolculuk on sekiz saatlik bir zamana tekabül etmiş olmakta ve buna göre karada böyle bir yürüyüş ile, denizde ise mutedil bir havada yelkenli bir gemi ile on sekiz saat sürecek bir mesafe 'sefer süresi' sayılmıştır. Seferîlik belirlenirken yolun yalnız gidiş mesafesi esas alınır, dönüş mesafesi hesaba dahil edilmez. Yolculuk yapan kimse süratli gider ve bu mesafeyi daha kısa sürede katederse, bu mesafe hesabına göre yine yolcu sayılır.
Yolculukta üç günün esas alınması ve üç günün zaman ve mesafe olarak ifade edilmesi konusunda
[9/4 20:29] Ömer Tarık Yılmaz: Çardakli ve çardaksiz (üzüm) bahçeleri, ürünleri çesit çesit hurmalari, ekinleri, birbirine benzer ve benzemez biçimde zeytin ve narlari yaratan O'dur Herbiri meyve verdigi zaman meyvesinden yeyin Devsirilip toplandigi gün de hakkini (zekât ve sadakasini) verin, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez (EN'AM/141)
[9/4 20:29] Ömer Tarık Yılmaz: Yahya İbnu Ya'mur haber veriyor: 'Basra'da kader üzerine ilk söz eden kimse Ma'bed el-Cühenî idi. Ben ve Humeyd İbnu Abdirrahmân el-Himyerî, hac veya umra vesîlesiyle beraberce yola çıktık. Aramızda konuşarak, Ashab'tan biriyle karşılaşmayı temenni ettik. Maksadımız, ondan kader hakkında şu heriflerin ettikleri laflar hususunda soru sormaktı. Cenâb-ı Hakk, bizzat Mescid-i Nebevî'nin içinde Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)'la karşılaşmayı nasib etti. Birimiz sağ, öbürümüz sol tarafından olmak üzere ikimiz de Abdullah (radıyallahu anh)'a sokuldu. Arkadaşımın sözü bana bıraktığını tahmîn ederek, konuşmaya başladım: 'Ey Ebu Abdirrahmân, bizim taraflarda bazı kimseler zuhur etti. Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'i okuyorlar. Ve çok ince meseleler bulup çıkarmaya çalışıyorlar.' Onların durumlarını beyan sadedinde şunu da ilâve ettim: 'Bunlar, 'kader yoktur, herşey hâdistir ve Allah önceden bunları bilmez' iddiasındalar.' Abdullah (radıyallahu anh): 'Onlarla tekrar karşılaşırsan, haber ver ki ben onlardan berîyim, onlar da benden berîdirler.' Abdullah İbnu Ömer sözünü yeminle de te'kîd ederek şöyle tamamladı: 'Allah'a kasem olsun, onlardan birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve hepsini de hayır yolunda harcasa kadere inanmadıkça, Allah onun hayrını kabul etmez.'
Sonra Abdullah dedi ki: Babam Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh) bana şunu anlattı:
'Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı: Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver! Haz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: 'İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir.' Yabancı: '-Doğru söyledin' diye tasdîk etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik.
Sonra tekrar sordu: 'Bana iman hakkında bilgi ver?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: 'Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır.' Yabancı yine: 'Doğru söyledin!' diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: 'Bana ihsan hakkında bilgi ver?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: 'İhsan Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor.'
Adam tekrar sordu: 'Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu sefer: 'Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor!' karşılığını verdi.
Yabancı: 'Öyleyse kıyametin alâmetinden haber ver!' dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamayı yaptı:
'Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakir -Müslim'in rivayetinde fakir kelimesi yoktur- davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir.'
Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. -Bu ifade Müslim'deki rivayete uygundur. Diğer kitaplarda 'Ben üç gece sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'la karşılaştım' şeklindedir- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben: 'Allah ve Resûlü daha iyi bilir' deyince şu açıklamayı yaptı: 'Bu Cebrail aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi.'
Müslim, İman 1, (8); Nesâî, İman 6, (8, 101); Ebu Dâvud, Sünnet 17, (4695); Tirmizî, İman 4, (2613).
Ebu Dâvud, bir başka rivayette 'Ramazan orucu'ndan sonra 'cünüblükten yıkanmak' maddesini de ilâve eder.
Yine Ebu Dâvud'un bir başka rivayetinde şu ziyâde vardır: 'Müzeyne veya Cüheyne kabilesinden bir adam sordu: 'Ey Allah'ın Resûlü, hangi işi yapıyoruz, olup bitmiş (levh-i mahfuza kaydı geçmiş) bir işi mi, yoksa (henüz levh-i mahfuza geçmemiş) şu anda yeni başlanacak olan bir işi mi?' Resûlüllah (aleyhissalâtu vesselâm): 'Olup bitan bir işi' dedi.
Adamcağız -veya cemaatten biri- yine sordu: Öyleyse niye çalışılsın ki? Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamada bulundu: 'Cennet ehli olanlara cennetliklerin ameli müyesser kılınır, ateş ehli olanlara da cehennemliklerin ameli müyesser kılınır.'
Benzer bir hadisi, Buhârî (rahimehullah) Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)'den kaydeder.
Bu hadise Tirmizî hâriç diğerlerinde de rastlanır. Mevzubahis rivayette, 'şehâdette bulunman' yerine 'Allah'a ibadet edip hiçbir şeyi ortak koşmaman' ifadesi de yer alır.
Bu hadiste ayrıca 'Yalın ayak, üstü çıplak kimseler halkın reisleri olduğu zaman' ziyadesi de mevcuttur.
Şu ziyade de mevcuttur: (Kıyametin ne zaman kopacağı), Allah'tan başka hiçkimse tarafından bilinmeyen beş gayıptan (mugayyebât-ı hamse) biridir buyurdu ve şu ayeti okudu: 'Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir. Rahimlerde bulunanı o bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiç kimse nerede öleceğini bilmez...' (Lokman, 34),
Buhârî, İman 37.
Bir başka rivayette 'üstü çıplaklar' tâbirinden sonra 'sağır ve dilsizler arzın melikleri (kralları) oldukları zaman' ziyadesi vardır.
Nesâî'nin Sünen'inde şu ziyade mevcuttur: 'Dedi ki: Hayır, Muhammed'i hakikatle birlikte irşad ve hidayet edici olarak gönderen zât'a yemin olsun, ben o hususta (kıyametin ne zaman kopacağı hususunda) sizden birinden daha bilgili değilim. O gelen de Cibril aleyhisselamdı. Dıhyetu'l-Kelbî suretinde inmiştir.'
[9/4 20:30] Ömer Tarık Yılmaz: Hani, biz İsrailoğulları’ndan, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.
[Bakara Sûresi.83]
[9/4 20:30] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey Rabbim! Gerek bana gerekse anne babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya beni muvaffak kıl. Rahmetinle beni iyi kullarının arasına kat!” (Neml, 27/19)
[9/4 20:30] Ömer Tarık Yılmaz: Allah eğer hikmetiyle bir kapıyı kaparsa, rahmetiyle başka kapıyı açar.[Sadi Şirazî]
[9/4 20:31] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.EBÛ TALHÂ
İslâm Güneşi Mekke'de parlarken, Ebû Talhâ 20 yaşlarında delikanlıydı...
Medîne'nin asîl ve zengin ailelerinden birine mensuptu. Her gece evlerinde, eğlence ve içki toplantıları vardı. Zenginliği sâyesinde, bütün dünya nîmetlerini tatmak istiyordu...
Daha kötüsü; birçok asil arkadaşları gibi, Puta tapmaktaydı..
Etrafında sayısız kadın ve kız dolaşıyordu. Fakat o, sadece biriyle evlenmek istedi. Haber yolladı.
Evlenme teklifinde bulundu.
Ümmü Süleym adlı bu hanımın, kocası, yeni ölmüştü. Şu cevabı verdi:
- Yetîm oğlum büyüyünceye kadar, evlenmeyi düşünmüyorum.
Ümmü Süleym fakir olduğu halde, küçük oğlunu, üvey baba eline bırakmak istemiyordu.
Ebû Talhâ, çâresiz bekliyecekti!..
Evlenmem mümkün değil
Epeyce zaman sonra, bizzat kendisi gitti. Nezâketle evlenme teklifini tekrarladı:
- Oğlun artık büyüdü, Ey Ümmü Süleym!.. Kararını vermelisin, dedi.
O'nun niyetinin iyi olduğunu anlıyan zeki kadın, başka bir şeyden endişeliydi. Açık açık söylemeyi uygun buldu:
- Yâ Ebû Talhâ! Ne yazık ki, seninle evlenmem mümkün değil.
Neccar Oğulları Kabîlesinin bu en yiğit, en zengin ve en yakışıklı delikanlısı; hayretle sordu:
- Niçin?
- Çünkü sen, müşriksin. Putlara tapıyorsun.
Ebû Talhâ'nın hayreti arttı:
- Putlarımız sana, bir zarar mı verdiler? diye sordu. Ümmü Süleym, gâyet sâkin:
- Onlar kimseye; ne zarar verebilir, ne de fayda!.. dedi ve devam etti:
- Çünkü sen de biliyorsun ki; tahta putlarınızı, aşağı mahalledeki marangoz köleleriniz yapmaktadır! Taş ve toprak putllarınızı da, yukarı mahalledeki köleleriniz yaparlar.
Ebû Talhâ gözlerini açmış, evlenmek istediği kadını dinliyordu. O, sözlerini şöyle tamamladı:
- Taptığınız putları, ateşe atsan yanar! Kayaya çarpsan dağılır, toz olurlar! Senin gibi asîl bir efendinin işe yaramaz oyuncaklara secde etmesi, yakışır mı?
Biraz düşüneyim...
Zekî Medîneli, ne diyeceğini şaşırdı, sâdece sordu:
- Peki sen, nelere inanıyorsun? Nasıl düşünüyorsun?
Kadın, cevap verdi:
- Seni, beni, yeri, göğü yaratan ve yaşatan ve öldüren Allah; birdir ve büyüktür. Muhammed aleyhisselâm, O'nun kulu ve elçisidir. İşte, benim inandığım budur.
Zengin delikanlının aklı karıştı:
- Biraz düşünmek istiyorum! diyebildi.
Tek başına kaldığı zaman, gerçekten uzun uzun düşündü. Sonra tekrar, Ümmü Süleym'in yanına vardı.
- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlüh. diyerek, Kelime-i Şahâdet getirdi. Müslümanlık şerefine erişti.
Ebû Talhâ kelime-i şehâdet getirip Müslüman olunca, O mü'mine hanım da:
- Ey Ebû Talhâ! Şimdi seninle, hiçbir karşılık istemeden; evlenmeyi kabul ediyorum, dedi.
Ümmü Süleym hakikaten sevinçliydi. Çünkü bir insanı, hem de kocası olacak bir insanı; sapık fikirlerden kurtarmıştı. Ancak Müslüman olduktan sonra Ebû Talhâ hazretleri, o iyi kalbli hanımla evlenebildi. Böylece dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmuş oldu.
Bu sıralarda sevgili Peygamberimiz, Allahın emriyle; Medîne'ye hicret, ettiler. Bu şerefe eren Medîne halkı, gerekli herşeyi; Muhacîrlere, göç edenlere te'mîn ediyordu.
Lütfen kabul buyurun
Hz. Ebû Talhâ ve muhterem hanımı da, Peygamber efendimizin huzurlarına vardılar.
- Yâ Resûlallah. Biz de size, şu küçük oğlumuzu armağan ediyoruz. Lûtfen kabul ve duâ buyurunuz. İnşâallah size hizmette, kusur etmez, dediler.
Bu küçük oğlu, Enes idi.
Efendimizin memnun oldukları, gözerinden anlaşılıyordu. Küçük Enes'i, kendi terbiyelerine aldılar. Bir sâyede Ebû Talhâ'nın üvey oğlu, büyük bir şerefe nâil oldu.
Cenâb-ı Hak bir müddet sonra onlara, yeni bir oğul verdi. Yeni bebek, evlerine sevinç getirmişti. Çünkü artık Sevgili Peygamberimiz de sık sık, onlara uğruyorlardı. Hatır soruyor, cemâ'atle namaz kıldırıyorlardı.
Ne yazık ki çocukcağız, bir gün hasta
[9/4 20:32] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâna'