Prof. Dr. Baran Yıldız


Günün yazısı


[9/4 20:52] Ömer Tarık Yılmaz: TARİH............. İNGİLİZ MEZÂLİMİ

Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kısmı da Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı'na hapsedildi. Bu kampta, 1918'de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tümen'in 48. Alayı'na bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu. 12 Haziran 1920'ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve aşağılamaya maruz kaldılar. Bu insanlık dışı muamelenin sebebi ise Ermeniler idi. Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları sebebiyle, kampların İngiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi.

Savaş bitmişti. Ancak, kamptaki ağır şartlar sebebiyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizlerin işine gelmiyordu. Çünkü, yeni bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, İngilizlerin beyinlerine işlenmişti. Çözüm toplu katliamdı. Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin çok üzerinde krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi sebebiyle haşlanıyorlardı. İngiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Bu defa İngilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Fakat başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözler yanmıştı. Dışarı çıkanların hâlini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu. 

 

ZEKÂ BULMACASI...........ŞAŞIRTICI KARE

 

 

Yandaki karelere öyle sayılar yerleştirin ki, her sıradaki ve köşegenlerdeki sayıların toplamı sıfır olsun.(Cevabı yarın)

 
 
08.04.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[9/4 20:53] Ömer Tarık Yılmaz: ŞİİR........... ORUÇ TUT ORUÇ

 


Allahın emri,
Oruç tut, oruç!
Gidiyor geri,
Oruç tut, oruç!
 
Aylar Sultanı,
Çoktur burhanı,
Etme isyanı,
Oruç tut, oruç!
 
Kıymetini bil!
Yok yere değil,
Olma haa gâfil,
Oruç tut, oruç!
 
Geldi, gidiyor,
Ömür bitiyor,
Rabbim, ne diyor?
Oruç tut, oruç!

 

Sen, ey Müslüman!

Uyan be uyan!
Duysun, duymayan;
Oruç tut, oruç!
 
Bu dünya fânî,
Ecdadın hani?
Yolcuyuz yâni,
Oruç tut, oruç!
 
Bâkiyiz sanma,
Şeytana kanma!
Nefse aldanma!
Oruç tut, oruç!

 

Oruç, bir nîmet,

Bedene sıhhat,
Hakîki devlet,
Oruç tut, oruç!

 

Oruç, servettir,

Hem âfiyettir,
Sonu Cennettir,
Oruç tut, oruç!
 
Zaman akındır,
Müjde yakındır,
Bayram, hakkındır,
Oruç tut, oruç!

 

Ramazan Çetin Konya

 

GÜNÜN TARİHİ.......... ... MİMAR SİNAN’IN VEFÂTI

 

Mimar Sinan, 1490 yılında Kayseri’nin Ağırnas köyünde doğup, 9 Nisan 1588’de İstanbul’da vefât etti. Küçük yaşta İstanbul’a gelip tahsilini tamamladı ve orduya katıldı. Çaldıran, Mısır, Tebriz, Bağdad, Rodos ve Belgrad’ın fetihlerinde bulundu. Suriye, Mısır, Irak, İran, Balkanlar, Viyana’ya kadar birçok yer gezdi. Sonra başmimar olarak vazîfeye getirildi. Mimarlık dönemine âit bilinen eserleri: 84 câmi, 53 mescit, 56 medrese, 7 darülkurra, 20 türbe, 17 imâret, 3 darüşşifa, 5 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen, 48 hamam... Hiçbir eseri diğer eserine benzemedi. En büyük eserleri, Süleymaniye ve Selimiye Câmileridir.

 

 

 

DÜNKÜ CEVAP

 

 
 
09.04.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[9/4 20:53] Ömer Tarık Yılmaz: Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin tertemiz (madden ve mânen helâl) olanlarından yiyiniz ve Allâh’a şükrediniz. (Bakara Sûresi, âyet 172)
[9/4 20:54] Ömer Tarık Yılmaz: Ey Allah'ın Resulü dedim, ben bir adama uğrasam, o beni ağırlamasa, sonra o bana uğrasa ben ona yaptığını yapayım mı? Hayır dedi, sen onu ağırla! Bir gün Resulullah (sav) beni eskimiş bir elbise içerisinde görmüştü. Senin malın yok mu (da böyle giyiniyorsun)? diye sordu. Allah bana deve, koyun, [sığır, at, köle] her maldan verdi! dedim. öyleyse buyurdular, üzerinde görülmelidir! Ravi: Tirmizi, Birr 63
[9/4 20:56] Ömer Tarık Yılmaz: Erzak yüklerini açıp da sermayelerinin kendilerine geri verilmiş olduğunu gördüklerinde, dediler ki: 'Ey Babamız, daha neyi arıyoruz, işte sermayemiz bize geri verilmiş; (bununla yine) ailemize erzak getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükünü de ilave ederiz. Bu (aldığımız) az bir ölçektir.'
-Yusuf Suresi, 65
 
Günlük Hadis Uygulamasını
Ücretsiz İndir:
https://dailyhadith.page.link/y1E4
[9/4 20:56] Ömer Tarık Yılmaz: [Hadis No : 3588]
 
Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Eğer ümmetim üzerine zahmet vermeyecek olsaydım, her namazda misvak kullanmalarını emrederdim.' 
 
Buhari, Cum'a 8, Temenni 9; Müslim, Tahâret 42, (252); Muvatta, Tahâret 115, (1, 66); Ebu Dvud, Tahâret 115, (46); Tirmizi, Tahâret 18, (22); Nesâi, Tahâret 7, ( 1,12). Bu metin Sahiheyn'in metnidir. 
 
Muvatta'nın rivâyetinde: '. . her abdestte. . .'' denmiştir.
 
 
 
İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com
[9/4 20:57] Ömer Tarık Yılmaz: Ben, (başka değil, sadece) (iyi), güzel ahlâkı tamamlamak (uygulamak) için gönderildim.
(İbn Hanbel, II, 381)
[9/4 21:58] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurdular: Kalbinde zerre miktarı iman bulunan kimse ateşten çıkacaktır. Ebu Said der ki: Kim (bu ihbarın ifade ettiği hakikatten) şüpheye düşerse şu ayeti okusun: Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz... (Nisa, 40).
 
(İMAN VE İSLAM HAKKINDA) (İman ve İslam’ın Fazileti) Kaynak: Tirmizi, Sıfatu Cehennem 10, (2601) Rivayet Eden: Ebu Sa’id İbnu Malik
[9/4 21:59] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet
Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar... 
(Bakara, 2/184)
 
İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com
[9/4 21:59] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Hadis
Oruçlunun iki sevinci vardır; biri iftar zamanında, diğeri orucunun sevabı ile Rabbine kavuştuğu zamanda
(Buhâri, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 30)
 
İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com
[9/4 21:59] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Dua
Allah’ım! Seni anmak, sana şükretmek, sana güzelce kulluk etmekte bana yardım et.
(Ebu Dâvûd, Salât, 361; Nesâî, Sehv60)
 
İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com
[9/4 21:59] Ömer Tarık Yılmaz: '
 
Mahluta Çorbası
Tarife Bak  
 
Yoğurtlu Kebap
Tarife Bak  
 
Tulumba Tatlısı
Tarife Bak  
Mahluta Çorbası İçin Malzemeler :
1 su bardağı kırmızı mercimek
1/2 su bardağı pirinç
1 adet kuru soğan
3 yemek kaşığı sıvıyağ
1 yemek kaşığı tereyağı
1 yemek kaşığı domates salçası
Tuz, kırmızı pulbiber, kimyon
8 su bardağı su
 
Mahluta Çorbası Yapılışı :
 
Mahluta çorbası yapımında; derin bir tencere içine 1 su bardağı yıkanmış kırmızı mercimek koyun. Üzerine yarım su bardağı yıkanmış pirinci ekleyin. Mercimek ve pirincin üzerine 8 su bardağı su ve az miktar tuz ekleyip, karıştırın. Ocak üzerine alıp, kaynamaya bırakın. Çorbanın suyu kaynamaya başladıktan sonra ocağın altını kısın. Mercimek ve pirinçler yumuşayıncaya kadar pişirin.
 
Diğer tarafta orta boy bir tava içine 3 yemek kaşığı sıvı yağ koyun. Üzerine 1 adet ince ince doğranmış kuru soğanı ekleyip, yumuşayana kadar kavurun. Kavurduğunuz soğanların üzerine 1 yemek kaşığı tereyağı ve 1 yemek kaşığı domates salçası koyun. Sürekli karıştırarak, 1 dakika kavurun. Son olarak karışım içine damak tadınıza göre tuz, kırmızı pul biber ve kimyon ekleyip, karıştırın.
 
Mercimek ve pirinçler iyice yumuşadıktan birkaç kez kepçe yardımı ile karıştırın. Çorbanın üzerine salçalı soğanlı karışımı koyun. Kepçe ile iyice karıştırın. 1-2 taşım kaynatıp, ocaktan alın.
 
Hazırladığınız mahluta çorbasını sıcak olarak servis edebilirsiniz. Çorbanın kıvamı koyu ise üzerine azar azar sıcak su ekleyip, kıvamı açabilirsiniz.
 
Yoğurtlu Kıyma Kebabı İçin Malzemeler :
250 gr kıyma
5 dilim bayat ekmek
1 adet orta boy soğan
1 adet yeşil biber
2 adet orta boy domates
1 tatlı kaşığı biber salçası
1 tatlı kaşığı domates salçası
Tuz, karabiber
1 tutam maydanoz
Yoğurt Sosu İçin:
1,5 su bardağı yoğurt
1 diş sarımsak
Tuz
 
Yoğurtlu Kıyma Kebabı Yapılışı :
 
Yoğurtlu kıyma kebabı için; öncelikle 250 gr kıymayı orta boy derin bir tencere içine koyun. Sürekli karıştırarak, kavurun. Kavrulan kıymanın üzerine 1 adet ince ince doğranmış soğan ve 3 yemek kaşığı zeytinyağı ekleyip, 3 dakika daha kavurun.
 
Daha sonra 1 adet ince ince doğranmış yeşil biber, 2 adet minik küpler halinde doğranmış domates, 1 tatlı kaşığı domates salçası ve 1 tatlı kaşığı biber salçası ekleyip, domatesler yumuşayana kadar kavurmaya devam edin. Hazırladığınız kıymalı harcın üzerine damak tadınıza göre tuz ve karabiber koyup, karıştırın.
 
Diğer tarafta çukur bir kap içine 1 buçuk su bardağı yoğurt, 1 diş rendelenmiş sarımsak ve tuz ekleyip, iyice çırpın. 4-5 dilim bayat ekmeği fırında ya da tavada arkalı önlü kızartın. Ekmek yerine pide ya da lavaş ekmeği kullanabilirsiniz.
 
Kızaran ekmekleri servis tabağına dizin. Ekmeklerin üzerine çırpılmış yoğurdu dökün. Yoğurdun üzerine ise kıymalı sosu yayıp, 1 tutam ince ince doğranmış maydanoz serpiştirin.
 
Hazırladığınız yoğurtlu kıyma kebabını servis edebilirsiniz. İsteğe göre ekmekleri küçük küpler halinde kesip, kızartabilirsiniz.
 
Afiyet olsun.
 
Tulumba Tatlısı Tarifi İçin Malzemeler
Hamuru için:
2 su bardağı su
2,5 su bardağı un
1 yemek kaşığı tereyağı
1 çay kaşığı toz şeker
Yarım çay kaşığı tuz
3 adet yumurta
3 yemek kaşığı irmik
1 yemek kaşığı limon suyu
 
Şerbeti için:
3 su bardağı şeker
3 su bardağı su
2 yemek kaşığı limon suyu
 
İsteyen değişiklik yapıp, şerbete ek olarak 2 paket vanilya da ekleyebilir veya 1 çay kaşığı tarçın ile tatlandırır.
 
Kızartmak için:
Ayçiçek yağı
 
Tulumba Tatlısı Tarifi Nasıl Yapılır?
 
İlk önce şerbetini hazırlamamız gerekiyor. Şerbeti için şekeri ve suyu uygun bir tencereye alın, kaynamaya başladığında kısık ateşte 30-35 dakika koyu kıvam alana kadar kaynatın, limon suyunu ekleyin ve ılınmaya bırakın.
Şerbetin tamamen soğumasını
[9/4 21:59] Ömer Tarık Yılmaz: Çalışanlar böylesi için çalışsınlar! - Sâffât - 61. Ayet
[9/4 22:00] Ömer Tarık Yılmaz: Malı uğrunda öldürülen şehittir, kanı uğrunda öldürülen şehittir,dini uğrunda öldürülen şehittir, ailesi uğrunda öldürülen şehittir. - Ebû Dâvûd, Sünnet, 29, Tirmizî, Diyât, 21
[9/4 22:00] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah yükünüzü hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” - Nisâ, 4/28
[9/4 22:00] Ömer Tarık Yılmaz: Tevekkül, her şeyin yaratıcısı (Zümer, 39/62), daima diri olan (Furkân, 25/58), engin merhamet sahibi (Şu’arâ, 26/217), kullarına yardım eden (Âl-i İmrân, 3/122) bir Allah tasavvurunun sonucunda ortaya çıkan ve imanın olgunluğunu gösteren bir alamettir.##Gerekli tedbirleri alıp sonucu Allah’a bırakmak, maddî-manevî sebeplerin hepsine başvurduktan ve alınması gereken bütün tedbirleri alıp Allah’a güvenip dayanmak ve gerisini O’na bırakmak demektir.##“Ey Allah’ın Resûlü! Devemi bağlayıp da mı Allah’a tevekkül edeyim, yoksa salıp da mı tevekkül edeyim?” diye soran birine Resûlullah (s.a.s.), “Önce onu bağla, sonra (Allah’a) tevekkül et!” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 60) buyurdu.##Tevekkül hiçbir zaman sebeplere sarılmaya aykırı bir durum değildir aksine hem çalışıp hem de tevekkül etmek gereklidir.##Bu Allah’ın kâinattaki kanununun bir gereğidir. Sebeplere başvurmadan, “Kader ne ise o olur.” tarzında bir anlayış ise tembellikten yahut tedbirsizlikten başka bir şey değildir ve İslam’ın tevekkül anlayışıyla ilgisi yoktur. - Allah’ın hükümlerine boyun eğmek: Tevekkül
[9/4 22:00] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnetleri
42- Farz haccın sünnetleri şunlardır:
1) İhrama girerken gusletmek veya abdest almak. Bu yıkanma, yalnız temizlik maksadı iledir. Bundan dolayı hac için ihrama girecek bir kadın adet görmekte veya lohusa ise, temizlik için yıkanması sünnettir.
2) İhramın sünneti niyetiyle iki rekât namaz kılmak. Bu namazın ilk rekâtında 'Kâfırûn' sûresinin ve ikinci rekâtında 'İhlâs' sûresini okumalıdır.
3) İhram için beyaz ve temiz iki parçadan ibaret örtüye burünmek. Bunların yenisi ve beyaz renklisi, yıkanmışından ve başka renklerden daha iyidir.
4) İhramdan önce gülyağı gibi hoş koku sürünmek.
5) İhramdan sonra her seher vaktinde, her namaz kılışta, her yokuşa çıkışta ve inişte, her yolcu kafilesi ile karşılaşmada orta bir sesle üç defa Telbiye getirmek (Lebbeykallahümme Lebbeyk... demek).
6) Telbiyelerden sonra, Peygamber Efendimize çokça salât ve selâm okumak.
7) Salât ve selâmdan sonra Yüce Allah'a yalvarmak ve özellikle şu duayı (*) okumak.
İmam Muhammed'e göre, belli ve aynı duayı devamlı olarak yapmak, kalbin ince duygusunu giderir ve samimiyete aykırı olur. Bir alışkanlık halini alarak tam bir anlayışla yapılmamış bulunur. Onun için herkes dilediği şekilde dua etmelidir, bu müstahabdır. Bununla beraber Peygamber Efendimizden nakledilen duaları bereketlenme maksadı ile okumak güzeldir.
8) Mekke-i Mükerreme'ye girmek için yıkanmak ve gündüz vakti girmek, Kabe'yi görünce dua etmek, Beytullah'ın önünde tekbir ve tehlilde bulunmak.
9) Afakî olanlar (Mikat dışından gelenler) için kudüm tavafı yapmak geç kalıp da Mekke'ye girmeden Arafat'a
[9/4 22:01] Ömer Tarık Yılmaz: ; Arap dilinin aslında, Arapça olmayan bazı yabancı kelimeler hakkında dikkatli olmayı gerektiren birtakım özel incelikler vardır ki, bunlarla bir kelimenin aslını incelemek mümkün olur.
 
Bu açıdan bakılınca ' ' (Allah) yüce isminin, o dilde benzeri olmayan bir kullanılış şeklinin bulunduğunu görürüz. Bir görüşe göre, başındaki 'el' en-Necm, el-ayyuk v.s. gibi kelimeden ayrılması caiz olmayacak şekilde kelimeden ayrılmayan bir belirleme
 
edatı gibidir. Hemzesi, sözün başında bulunduğu durumda üstündü, sözün ortasında başka bir kelime ile birleştiği zaman 'Vallah, Billah, İsmüllah, Kâlellah' v.s. gibi yerlerde söylenişte veya hem telaffuzda hem yazıda hazf olunur (düşürülür). Diğer bir görüşe göre de 'el' belirleme edatı değildir. Çünkü birine çağırma halinde '' diye hemze sabit kalabiliyor ve bir de 'Yâ eyyühe'l-kerim' gibi çağırma edatı ile çağırılan isim arasında gibi ayıran bir kelime eklemeye gerek kalmıyor. Halbuki 'el' belirleme edatı olsaydı böyle olmayacaktı.
 
Eğer 'el' belirleme edatı ise kelime herhalde başka birşeyden nakledilmiştir ve yüce Allah'a isim olarak verilmesi ikinci bir kök sayesinde mümkündür. Fakat bunun başlangıçta Arap dilinde diğer bir isimden veya sıfattan alınmış olması mümkündür ve aslolan budur. Belirleme edatı 'el' kalkınca da 'lâh' kalır. Gerçekten Arapça'da 'lâh' ismi vardır. Ve Basralı alimlerin büyük bir kısmı bundan nakledildiğini söylemişler. 'Lâh' gizlenme ve yükselme mânâsına fiilinin masdarı olduğu gibi bundan 'ilâh' anlamına da bir isimdir ve bundan 'lâhüm', 'lâhümme' denilir. Bir Arap şairi: 'Ebu Rebâh'ın bir yemini gibi, Allah'ım onu büyükler işitir.' demiş. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz'in dedesi Abdülmuttalib Fil vak'asında Kâbe kapısının halkasına yapışarak; 'Ey Allah'ım! Kul kendi evini korur, Sen de
[9/4 22:01] Ömer Tarık Yılmaz: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın temizliği böyleydi '' demiştir.
 
Nesâi, Tahâret 74, (1, 67).
 
SAKAL VE PARMAKLARI HİLALLEMEK
 
3605 - Osman İbnu Affân radıyallahu anh'ın anlattığına göre, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm sakalını hilâlliyor idi.'
 
Tirmizi, Tahâret 23, (31).
 
3606 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalatu vesselâm abdest alınca bir avuç su alır, onu çenesinin altına tutup onunla sakalını hilâller ve: 'Aziz ve Celil olan Rabbim böyle emretti' derdi.'
 
Ebu Davud, Tahâret 56, (145).
 
3607 - Müstevrid İbnu Ş'eddâd radıyallahu anh anlatıyor: 'Resulullah aleyhissalâtu vesselâm'ı gördüm. Abdest aldığı zaman ayaklarının parmaklarını serçe parmağı ile hilâlliyordu.'
 
Tirmizi, Tahâret 30, (40); Ebu Dâvud, Tahâret 58, (148).
 
3608 - Lakit İbnu Sabıra radıyallahu anh anlatıyor: 'Dedim ki: 'Ey Allah'ın Resülü! Bana abdestten haber ver!'' Aleyhissalâtu vesselâm:
 
'Abdesti tam al, parmaklar arasını hilâlle, istinşak'da mübâlağa yap, oruçlu olursan mübalâğa yapma'' buyurdu.''
 
Ebu Dâvud, Tahâret 55, (142, 143, 144); Tirmizi, Tahâret 30, (3 8); Nesâi, Tahâret 71, 92, (1, 66, 79).
 
KULAKLARI MESHETMEK
 
3609 - Rebi' Bintu Mu'arrız radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm abdest aldı, (bu esnada) elini kulaklarının hücresine soktu.'
 
Ebu Dâvud, Tahâret 50, (131).
 
3610 - Nâfi merhum anlatıyor: 'İbnu Ömer, kulakları için suyu parmağıyla alırdı.'
 
Muvatta, Tahâret 37, (1, 34).
 
ABDESTİ TAM ALMAK
 
3611 - Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: 'Ümmetim, Kıyamet günü çağırıldıkları vakit abdestin izi olarak (nurdan) bir parlaklıkları olduğu halde gelirler. Öyleyse kimin imkanı varsa parlaklığını artırsın.'
 
3612 - Bir diğer rivâyette şöyle gelmiştir: 'Ebu Hüreyre radıyallahu anh abdest aldı, yüzünü yıkadı, ellerini yıkadı, ellerini yıkarken nerdeyse omuza kadar yıkıyordu. Sonra ayaklarını yıkadı ve nerdeyse bacaklarına kadar yükseldi. Sonra dedi ki: 'Ben Resulullah aleyhissalâtu veselâm'ın, 'Ümmetim
[9/4 22:02] Ömer Tarık Yılmaz: ni’meti acaba kime verirler?
 
Şaşılacak şeydir ki, önce, her belâ ve sıkıntı gelince sevinirdim, derd ve belâ arardım. Elimden dünyâlık çıkınca da tatlı gelirdi. Hep böyle olmasını isterdim. Şimdi ise, sebebler âlemine getirdiler. Kendi zevallılığımı, aşağılığımı görmeye başladım. Az bir sıkıntı gelince, hemen üzülüyorum. Her ne kadar üzüntü çabuk bitiyor, hiç kalmıyor ise de, önce üzüntü gelmeden olmuyor. Bunun gibi önce, belâların ve sıkıntıların gitmesi için düâ ederken, bunların gitmesini, yok olmasını düşünmüyordum. (Bana yalvarınız!) emrine uymak istiyordum. Şimdi ise, belâların, sıkıntıların gitmesi için düâ ediyorum. Eskiden korkular, üzüntüler yok olmuşdu, şimdi yine geldiler.
 
Eski hâllerin hep sekr, şü’ûrsuzlukdan ileri geldiğini anladım. Sahv, ya’nî şü’ûrlu olunca, câhiller için olan şeyler hâsıl olmakdadır. Böylece zevallılık, yalvarmak, korkmak, üzülmek, sıkılmak, sevinmek oluyor. Başlangıçda düâ etmek, belâdan kurtulmak için değildi. Bunu düşünmek gönlüme iyi gelmiyordu. Fekat, hâl kaplamışdı. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” düâlarının böyle olmadığını düşünüyordum. Onlar, bir şeye kavuşmak için düâ ediyorlardı. Şimdi, bu hâl ile şereflendirdiler. İşin iç yüzünü açıkladılar. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vettehıyyât” düâlarının zevallılıkla, düşkünlükle, korku ile olduğu, yalnız emre uymak için olmadığı anlaşıldı. Yalnız yüksek emrinize uymuş olmak için, hâsıl olan şeylerden bir çoğunu arasıra bildirmekle saygısızlık yapmakdayım.
 
7
YEDİNCİ MEKTÛB
 
Bu mektûb, yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Kendisinin şaşılacak
[9/4 22:02] Ömer Tarık Yılmaz: Mubah
 
Ana Sayfa
Fıkıh
Mubah
Mubah kelimesi sözlükte “açığa çıkan, açıklanan, serbest bırakılan şey” demektir. Dini bir terim olarak ise, bu sözlük anlamıyla bağlantılı olarak, şariin mükellefi yapıp yapmamakta serbest bıraktığı fiilleri ifade eder. Helal, caiz, mutlak gibi terimler de, genelde aynı manada kullanılır ve mükellefin yapması veya terketmesi halinde herhangi bir övgü yahut kınamayı gerektirmeyen davranışlarını belirtir. Bununla birlikte aralarında bazı cüz’i anlam farklılıkları bulunduğu için mubah teriminin yanı sıra caiz ve helal terimleri üzerinde de ayrıca durmak gerekir.
 
Fıkıh usulünde şer‘i-teklifi hüküm beş kategoride ele alınır. Bunlardan vacip ve mendup yapılması gerekenleri, haram ve mekruh ise yapılmaması gerekenleri ifade eder. Mubah ise iki gruba da dahil olmayıp yapılması veya terkedilmesi yönünde herhangi bir şer‘i-dini yükümlülüğün bulunmadığı fiil ve konumu ifade eder. Bazı usulcüler mubahı, şariin yapılmasına izin verdiği fiiller olarak da tarif ederler.
 
Bir fiilin mubah olduğu; şariin o şeyin helal ve mubah olduğunu bildirmesiyle (mesela bk. Bakara 2/187, Maide 5/5), işlenmesi halinde bir vebal ve günahın, dini bir sakıncanın bulunmadığını ifade etmesiyle (mesela bk. elBakara 2/173, 235) veya herhangi bir yasaktan sonra gelen emirle (mesela bk. el-Maide 5/2, el-Cuma 62/10) bilinebileceği gibi, o konuda hiçbir dini yasaklama ve kısıtlamanın bulunmamasıyla da kendiliğinden sabit olur; usulcüler birincisine şer‘i mubah, ikincisine ise akli mubah adını verirler. Akli mubah, beraat-i asliyye veya istishabü’l-asl terimleriyle de açıklanır. Bu da bir fiilin dini-şer‘i hükmü konusunda herhangi bir açıklama yoksa, “Eşyada kural olan mubah olmasıdır” ilkesi gereğince o fiilin mubah olduğuna hüküm verilmesini ifade eder. Kur’an’da değişik vesilelerle zikredilen “evleniniz, yiyiniz, içiniz, gezip dolaşınız” gibi emirler, esasen helal ve mubah olan bu fiillerin mubah oluşunu desteklemek veya açıklamaktan çok bu mubah fiillerin işlenmesinde dikkat edilecek kayıt ve şartları, hikmet ve amaçları açıklamaya yöneliktir. Bu itibarla, bu son grup fiilleri de yine akli mubah kavramı içinde düşünmek gerekir. İbadetler naslara dayanmak durumunda olduğu için “ibadet alanında akli mubahlık” geçerli değildir; yani şariin naslarla belirlediği ibadetler dışında ibadet çeşidi icat edilemez, yapılamaz.
 
Mubahın hükmü, yapılıp yapılmamasının dinen eşit değer hükmünde olması, yapılmasında da yapılmamasında da sevap ve günahın olmamasıdır. Bununla birlikte mubahın iyi niyetle ve ibadet kastıyla işlenmesi halinde failin ecir ve sevap kazanacağı da ifade edilir. Bir kimsenin cihada hazırlık amacıyla spor ve beden eğitimi yapması buna örnek gösterilir. Öte yandan, bir fiilin kural olarak mubah olması, o fiilin sürekli ve ölçüsüz şekilde işlenmesi veya terkedilmesinin de mubah olduğu anlamına gelmez. Kişinin dilediği zamanda istediği yemek çeşitlerinden yemesi mubah olmakla birlikte bu konuda ölçüsüz davranırsa, mesela aşırı beslenir veya açlık grevi yaparsa artık bu fiil mubah olmaktan çıkıp duruma göre mekruh, haram gibi dini hükümler alır. Bu yüzden de bazı usulcüler mubah fiillerin, cüz’iye nisbetle bu hükmü taşısa bile, külliye nisbetle ya yapılması ya da terkedilmesi gereken bir fiil olduğunu belirtirler. Aynı anlayışın devamı olarak, temiz ve mubah olan şeyleri tamamen terketmenin mekruh ve bazan haram, bunlardan kişinin makul ve meşru ölçüler içinde yararlanmasının genel hükmünün mendup, onlardan bazılarını bazan yapıp bazan yapmamasının özel (cüz’i) hükmünün ise mubah olduğu ifade edilmiştir. Oyun ve eğlence, gezip dolaşma ve dinlenme esasen ve tek tek ele alındığında mubah davranışlar olduğu halde bunları devamlı bir adet ve alışkanlık haline getirip hayatın diğer ödevlerini aksatacak şekil
[9/4 22:02] Ömer Tarık Yılmaz: Ayakkabı Satın Almak
 
Ana Sayfa
A
Ayakkabı Satın Almak
İlgili
Rüyada ayakkabı satmış olun alım yapmak aslın da ayakkabının rahatlığına, çeşitine ve rengine göre değişmektedir.  Ayakkabının neyden yapıldığı dahi önemlidir. Bunun için türlü manalara yoğrulmaktadır. Rüyada ayakkabı satmış olun alım yapmak ve satmış olun alan şahıs bir bayan ile tanışacağı manasına gelir. Bunun sonuçsun de ise kuvvet ve azamet kazanç sağlayacağı manasına gelmektedir. Ayakkabı alan şahıs yolculuğa çıkacağı manasına da gelir. Başka bir fikire göre de mal ve servete de rivayet edilir. Rüyada ayakkabı satmış olun alım yapmak ve satmış olun alan şahıs bu ayakkabıyı giyiyorsa bir zafer kazanç sağlayacağı manasına da gelir. Rüyada ayakkabı satmış olun alım yapmak ve ayakkabı giymiş olduktan sonra ayakkabı sıkıyorsa şayet soruna sebep olmaktadır. Ayakkabı çeşitlerine öyleki yapımına göre de değişmektedir. Şayet rüya sahibi rüyasın da deri bir ayakkabı alarak da giydiğini görecek olursa evliliğe veya giyilen ayakkabı siyah, kırmızı ve ak ayakkabı ise sorun ile karşı karşıya geleceği manasına da gelir. Şayet satmış olun alımı yapılan ve giyilen ayakkabı sarı ise rahatsızlığa yoğrulmaktadır ve bu ayakkabıların bütününü çıkartırsa şayet tüm meşakkatlardan kurtuluşa ereceği manasına da gelir. Rüyada ayakkabı satmış olun alım yapmak ve almış olduğu bu ayakkabıyı giyiyorsa şayet rüya sahibinin büyük sorunlar çektiğinin yalnız giydiği ayakkabı huzur ise bu sorunların bitmiş olup huzur dolu ve rahat bir hayat sürmüş olacağına veya bunu gören genç biri ise yakın da izdivaç edeceği manasına gelmektedir. Rüyada ayakkabı satmış olun alım yapmak ve ayakkabı koymuş olun derisinden ise gereğinden fazla mal maliki olacağına veya güzel ve şık birisiyle izdivaç edeceği manasına da gelir. Şayet ki satmış olun almış olduğu bu ayakkabı daha sonra parçalanırsa eğer bu şahsın karısının vefat edeceği manasına da gelir. Rüyada ayakkabı satmış olun alım yapmak ve alımı yapılan ayakkabı dayanıklı ise rüya sahibinin dayanıklı dostluklar veya ortaklıklar kuracağı manasına gelmektedir. Rüyada ayakkabı satmış olun alım yapmak ve bu ayakkabı cicinize gidermiş olsa şayet devlette makam maliki olacağı ve kazanımlarının artacağı manasına da gelir. Satmış olun alımı yapılan ayakkabı huzur ve güzel ise hayırlı veya bolluklu işler olacağına geçinmiş olma mevzusunda rahata ereceği manasına gelir. Rüyada ayakkabı satmış olun alım yapmak ve bu ayakkabıyı diktiriyorsanız şayet hüzünlerin ve kadersizliğine nihayet bulacağı manasına gelir. Şayet ki ayakkabı sıkıyor ise etrafınız de bir cinayet öyleki ölüm gündeme geleceği manasına gelmektedir. Rüyada ayakkabı satmış olun alım yapmak ve alımı yapılan ayakkabı çocuk ayakkabısı ise işlerinin kötüleşeceği manasına da gelir.  Veya bayanın ayakkabı satmış olun alarak çıkarmış olması ise ayrılığa işaret edilir. Şayet ki satmış olun alımı yapılan ayakkabı şayet ki yırtılırsa tehlikeli durumlarla karşı karşıya geleceği manasına da gelir. Rüyada ayakkabı satmış olun alım yapmak bir başka neticesi ise deniz de yolculuğa çıkacağı da söylenmektedir.  Şayet ki ayakkabı ters giyiliyor ise hüzünden kurtuluşa ereceği ve rahat bir yaşam süreceği manasına da gelmektedir.
 
İlgili
Ayakkabı Almak
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Kırmızı Ayakkabı Giymek
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Yeşil Ayakkabı
8 Eylül 2021
Benzer yazı
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azgın
Azgın Ata Binmek
Azgınlık
Azık
[9/4 22:03] Ömer Tarık Yılmaz: ARŞ
 
Ana Sayfa
A
ARŞ
Allahü teâlânın yarattığı en büyük varlık. Yedi kat göklerin ve kürsînin üstünde olup, halk
(madde) âleminin sonu, emr (maddesizlik) âleminin başlangıcı. Arşullah, Arş-ı mecîd ve
Arş-ı a’lâ da denir. Âyet-i kerîmede meâlen buyruldu ki: Allahü teâlâ, gökleri ve yeri altı günde yarattı. (Bundan evvel ise) Arş’ı su üzerinde idi.
(Hûd sûresi: 7)
Bu âyet-i kerîme, suyun, yerden ve göklerden önce yaratıldığını gösteriyor. Demek ki,
Arş, yerin yapısında olmadığı gibi, göklerin yapısına da benzemez. Yere ve göke benzer tarafı yoktur. Ancak Arş, yerden ziyâde göklere benzer. Bunun için göklerden sayılmaktadır.
(Ahmed Fârûkî)
Yedi sınıf kimseyi Allahü teâlâ hiç bir gölge bulunmayan günde, Arş’ın gölgesinde gölgelendirir: (Bu kimseler) Adâletli devlet başkanı, gençliğini ibâdetle geçiren, kalbi mescidlere bağlı olan, Allah rızâsı için birbirini sevip bir araya gelen ve bu sevgi ile ayrılan, güzel bir kadın kendini çağırdığı zaman; “Ben Allah’tan korkarım!” diyen, sağ elinin verdiği sadakayı, sol eli bilmeyecek şekilde gizli veren ve yalnız iken Allahü teâlâyı zikredince (anınca), Allah korkusundan ağlayan. (Hadîs-i şerîf-Buhârî, Müslim)
Arş-ı a’lâ, Allahü teâlânın şaşılacak mahlûklarından (yarattıklarından) biridir ve mahlûkların en şereflisidir. Her şeyden daha sâf ve nûrludur. (İmâm-ı Rabbânî)
Namazın kıblesi Kâbe olduğu gibi, duânın kıblesi de, Arş’tır. Bunun için duâda eller kaldırılıp, avuç içleri semâya doğru açılır. (İmâm-ı Gazâlî)
 
İlgili
KÜRSÎ
9 Eylül 2021
Benzer yazı
KÂDİR
9 Eylül 2021
Benzer yazı
LİVÂTA
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[9/4 22:03] Ömer Tarık Yılmaz: Söz
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
 
İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
 
Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin, tali’siz bir tarafa; diğeri Hudabin, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.
 
Hodbin adam, hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn olduğundan bedbînlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki: Her yerde âciz bîçareler, zorba müdhiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vaveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hali görür. Bütün memleket, bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünki herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor. Ve ortalıkta dahi, müdhiş cenazeleri ve me’yusane ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azab içinde kalır.
 
Diğeri Hüdabîn, Hüdaperest ve Hakendiş, güzel ahlâklı idi ki: Nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehr-âyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler; herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisat-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurane ahz-ı asker için bir davul, bir musikî sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum
[9/4 22:03] Ömer Tarık Yılmaz: münasebetiyle hatıra gelen bir salavatın bir nüktesini beyan ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihatının âhirinde Şafiîlerde gayet müstamel ve meşhur bir salavat olan
 
اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَثِيرًا كَثِيرًا
 
nin ehemmiyeti yüzündendir ki, insanın hikmet-i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise; her zaman, her dakika hâlıkına iltica ve yalvarmak ve hamd ve şükür etmek olduğundan, insanı dergâh-ı İlahiyeye kamçı vurup sevkeden en keskin ve müessir saik, hastalıklar olduğu gibi; insanı, kemal-i şevk ile şükre sevkeden ve tam manasıyla minnetdar edip hamdettiren tatlı nimetler ise, başta şifalar ve devalar ve âfiyetler olduğundan bu salavat-ı şerife gayet müşerref ve manidar olmuştur. Ben bazan بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَ دَوَاءٍ dedikçe, küre-i arzı bir hastahane suretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakikî’nin pek aşikâr bir mevcudiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.
 
Hem meselâ: Dalaletin gayet müdhiş manevî elemini hisseden bir adama, iman ile hidayet ihsan etmek, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden o cüz’î ve fâni ve âciz adam bütün kâinatın hâlıkı ve sultanı olan Mabudunun muhatab bir abdi olmak ve o iman vasıtasıyla bir saadet-i ebediyeyi ve şahane ve çok geniş ve şaşaalı bir mülk-ü bâki ve bâki bir dünyayı ihsan etmek ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar etmek olan bu ihsan-ı ekber yüzünde ve sîmasında, bir Zât-ı Kerim ve Muhsin’in öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemal-i lâyezalîsi görünür ki, bir lem’asıyla
[9/4 22:04] Ömer Tarık Yılmaz: Birinci Mektub
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
 
Dört sualin muhtasar cevabıdır
 
Birinci Sual: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ülema hayatını kabul etmiyorlar?
 
Elcevab: Hayattadır, fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebebden bazı ülema hayatında şübhe etmişler.
 
Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir.
 
İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâm’ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Hattâ makamat-ı velayette bir makam vardır ki, “Makam-ı Hızır” tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telakki olunur.
 
Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâm’ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. Âhirzamanda Hazret-i
[9/4 22:04] Ömer Tarık Yılmaz: ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel celladının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir mes’elesidir. Evet çaresi var ve Risale-i Nur Kur’anın sırrıyla o çareyi iki kerre iki dört eder derecesinde kat’î isbat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:
 
Ölüm ya i’dam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.
 
Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nurani bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikatı “Gençlik Rehberi” bir temsil ile isbat etmiş. Meselâ:
 
Bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirak etmiş bir piyango dairesi kurulmuş. Biz bu hapisteki beşyüz kişi, her halde hiç müstesnası yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar: Ya “Gel i’dam ilânını al, darağacına çık” veya “Daimî haps-i münferid puslasını tut, bu açık kapıya gir.” veyahut “Sana müjde! Milyonlar altun bileti sana çıkmış, gel al.” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor. Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşahede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dairesine
[9/4 22:04] Ömer Tarık Yılmaz: Vecih: Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza… مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فِى مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ
 
İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
 
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati, birgün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir. Evet ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za’fını ve aczini hissedip Rabb-ı Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hâfız Ahmed isminde bir zâtın müdhiş bir
[9/4 22:04] Ömer Tarık Yılmaz: ı Hakîm’den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem’a zımnında izah edeceğiz:
 
BİRİNCİ LEM’A: Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her şeyi halkeden Hâlık’a mahsustur. Ve her bir mahlukun cebhesinde öyle bir hâtem vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni’den maada kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği mektublarından her bir mektubun âhirinde, taklidi kabil olamayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed’e hastır. O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i’caza bakınız ki; hayat ile bir şeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vâhide emr-i Rabbaniyle inkılab ederler. Meselâ: Su, bir şey-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah’ın izni ile menşe olur, icad edilirler. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hâlık-ı Teâlâ tek bir cismi icad eder, tek bir cisim husule getirir.
 
İşte kalb, akıl, şuur sahibi olan bir adam, bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden çok şeyleri icad edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvil etmek, ancak her şeyi halkeden ve her şeyi yapan Sâni’a mahsus bir sikkedir.
 
İKİNCİ LEM’A: Sayısız hâtemlerden canlı mahlukata vaz’edilen hayat hâtemine bakınız! Evet canlı bir mahluk, câmiiyeti itibariyle, kâinata küçük bir misaldir, şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ve vücuda bir nüvedir ki, Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o zîhayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile
[9/4 22:05] Ömer Tarık Yılmaz: sıddık kardeşlerim!
 
Benim bu dünyada medar-ı tesellim ve sürurum sizlersiniz. Eğer sizler olmasaydınız, bu dört sene azaba dayanamazdım. Sizin sebat ve metanetiniz, bana da kuvvetli bir sabr u tahammülü verdi. Birden hatıra gelen dört nokta:
 
Birincisi: Kardeşlerim, bu zelzele benim itikadımda Şakk-ı Kamer gibi bir mu’cize-i Kur’andır. En mütemerridi dahi tasdike mecbur eder bir vaziyete girdi.
 
İkincisi: Eski zamandan beri hiçbir cemaat, Risale-i Nur’un şakirdleri kadar hak ve hakikat mesleğinde pek çok iş görmekle beraber, pek az zahmetle kurtulmamışlar. Bizim hizmetimizin ondan birini yapanlar, zahmetimizin on mislini çekmişler. Demek biz, daima şükür ve Elhamdülillah dedirten bir haldeyiz.
 
Üçüncüsü: Ben gönderilen risaleleri mütalaa ettim. Bir kısım hakikatları mükerrer gördüm. Makam münasebetiyle tekrar edilmiş. Benim arzu ve belki ihtiyarım olmadan ne için böyle olmuş, kuvve-i hâfızama gelen nisyandan sıkıldım. Birden şiddetli bir ihtar ile “Ondokuzuncu Söz’ün âhirine bak!” denildi. Baktım, Risalet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) Mu’cize-i Kur’aniyesinde tekraratının çok güzel hikmetleri, tam tefsiri olan Risalet-ün Nur’da tamamıyla tezahür etmiş. O tekrarat, o hikmetler için tam yerinde ve münasib ve lâzım olmuş.
 
Hem Lütfü, hem Abdurrahman, hem Hâfız Ali hükmünde Küçük Ali sizin namınıza da Yirmidokuzuncu Lem’a-i Arabiye’nin tefsir ve
[9/4 22:05] Ömer Tarık Yılmaz: Sebeb: Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten işittim ki; o zât, eski velilerin gaybî işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaatı gelmiş ki: “Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’alar zulümatını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nuranî zâtlara zemin ihzar ediyoruz. Madem kendimize ait değil, elbette Sözler namındaki nurlara ait olan inayat-ı İlahiyeyi beyan etmekte medar-ı fahr ve gurur olamaz; belki medar-ı hamd ve şükür ve tahdis-i nimet olur.
 
Altıncı Sebeb: Sözler’in te’lifi vasıtasıyla Kur’ana hizmetimize bir mükâfat-ı âcile ve bir vasıta-i teşvik olan inayat-ı Rabbaniye, bir muvaffakıyettir. Muvaffakıyet ise, izhar edilir. Muvaffakıyetten geçse; olsa olsa bir ikram-ı İlahî olur. İkram-ı İlahî ise, izharı bir şükr-ü manevîdir. Ondan dahi geçse, olsa olsa hiç ihtiyarımız karışmadan bir keramet-i Kur’aniye olur. Biz mazhar olmuşuz. Bu nevi ihtiyarsız ve habersiz gelen bir kerametin izharı, zararsızdır. Eğer âdi keramatın fevkıne çıksa, o vakit olsa olsa Kur’anın i’caz-ı manevîsinin şu’leleri olur. Madem i’caz izhar edilir, elbette i’caza yardım edenin dahi izharı i’caz hesabına geçer; hiç medar-ı fahr u gurur olamaz, belki medar-ı hamd ü şükrandır.
 
Yedinci Sebeb: Nev’-i insanın yüzde sekseni ehl-i tahkik değildir ki, hakikata nüfuz etsin ve hakikatı hakikat tanıyıp kabul etsin. Belki surete, hüsn-ü zanna binaen, makbul ve mutemed insanlardan işittikleri mesaili takliden kabul ederler. Hattâ kuvvetli bir hakikatı, zaîf bir adamın elinde zaîf görür ve kıymetsiz bir
[9/4 22:05] Ömer Tarık Yılmaz: Üçüncü hâdise: O mübarek hediyeler odama geldiği zamandan on dakika evvel, serçe kuşuna benzer bir kuş yatağımın ayağı altında gördüm. Halbuki pencereler ve kapı kapalı; hiçbir delik yok ki, o kuş girebilsin. Baktım benden kaçmıyor. Bir parça ekmek verdim, yemedi. Kalben dedim: “Üç-dört sene evvel aynı burada kuşların müjde vermesi gibi, bu da müjde veriyor.” Hakikaten aynı zamanda o mübarek nurlu hediye geldiği gibi, üç senedir haber almadığım müftü kardeşim Abdülmecid’den güzel bir mektub aldım. Bana hizmet eden Halil geldi. “Bu kuşa bak, bu da eski kuşlar gibi bir müjdecidir.” dedim. Sonra pencereyi açtık, gitsin; gitmiyordu. Yukarıda beş-altı defa uçtu, gitmedi. Sonra Sungur da geldi: “İşte sen de gör.” dedik, o da gördü. Yarım saat sonra nasıl görülmesi hârika oldu, bulunmaması da hârika oldu. Pencereden çıkmadan Halil ile aradık, bulamadık; kayboldu. Hattâ bu manevî hediyenin gelmesi ve Hüsrev yerinde Sungur imdada yetişmesi, ehemmiyetini göstermeğe bir kat’î hâdise budur ki: Sungur gelmeden iki gün evvel -demek o evden çıktığı gün- Halil rü’yada görüyor ki: Sungur, Mustafa Osman ile buraya gelmişler; büyük bir hâdise ve şaşaalı bir merasim yapılmış. Benden “Tabiri nedir?” diye sordu. Ben de merak ettim: “Sen ne için bu rü’yayı bana söyledin? Acaba onların başına bir zarar mı gelmiş?” diye bir gece sabaha kadar endişe ile müteessirdim. O rü’ya-yı sadıka az bir tabir ile çıktı
[9/4 22:06] Ömer Tarık Yılmaz: -ül Meram
Kur’an-ı Azîmüşşan bütün zamanlarda gelip geçen nev’-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve ferdlerine hitaben Arş-ı A’lâdan îrad edilen İlahî ve şümullü bir nutuk ve umumî, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhâssa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri câmi’dir.
 
Bu itibarla zamanca, mekânca, ihtisasça daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azîmüşşan’a tefsir olamaz. Çünki Kur’anın hitabına muhatab olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi’ bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassubdan hâlî olamaz ki, hakaik-i Kur’aniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez. Meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.
 
Binaenaleyh Kur’anın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlarının tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ülemadan yüksek bir heyetin tedkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tedkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye
[9/4 22:06] Ömer Tarık Yılmaz: : Herbiri birer hakikatın nümunesi olduklarından, efkârı hakaik cihetine tevcih ve teşvik ve tenbih etmektir. Ezcümle: Kur’an’da kasem ile temeyyüz etmiş olan ecram-ı ulviye ve süfliyeyi tefekkürden gaflet edenleri daima ikaz ederler. Evet kasemat-ı Kur’aniye, nevm-i gaflette dalanlara kar’-ul asâdır.
 
Şimdi tahakkuk etmiş şu şöyledir. Öyle ise: Şek ve şübhe etmemek lâzımdır ki; mu’ciz ve en yüksek derece-i belâgatta olan Kur’an-ı Mürşid, esalib-i Arab’a en muvafıkı ve tarîk-i istidlalin en müstakim ve en vazıhı ve en kısasını ihtiyar edecektir. Demek hissiyat-ı âmmeyi tefhim ve irşad için, bir derece ihtiram edecektir. Demek delil olan intizam-ı kâinatı öyle bir vecih ile zikredecek ki; onlarca maruf ve akıllarına me’nus ola… Yoksa delil, müddeadan daha hafî olmuş olur. Bu ise, tarîk-ı irşada ve meslek-i belâgata ve mezheb-i i’caza muhaliftir. Meselâ: Eğer Kur’an dese idi: Yâ eyyühennâs!.. Fezada uçan meczub ve misafir ve müteharrik olan küre-i zemine ve cereyanıyla beraber müstekarrında istikrar eden şemse ve ecram-ı ulviyeyi birbiriyle bağlayan cazibe-i umumiyeye ve feza-yı gayr-ı mütenahîde dal ve budakları münteşir olan şecere-i hilkatten, anasır-ı kesîreden olan münasebat-ı kimyeviyeye nazar ve tedebbür ediniz; tâ Sâni’-i Âlem’in azametini tasavvur edesiniz. Veyahut: O kadar küçüklüğüyle beraber bir âlem-i hayvanat-ı hurdebîniyeyi istiab eden bir katre suya, aklın hurdebîniyle temaşa ediniz; tâ Sâni’-i Kâinat’ın herşeye kādir olduğunu tasdik edesiniz.
 
Acaba o halde; delil müddeadan daha hafî ve daha muhtac-ı izah olmaz mı idi? Hem de onlarca muzlim bir şeyle, hakikatı tenvir etmek
[9/4 22:06] Ömer Tarık Yılmaz: , bizleri de o bahtiyarlar zümresine ilhak eylesin, âmîn.
 
* * *
 
Yukarıdaki sahifelerde, büyük Üstadın, dostlarını meftun ve hayran ettiği kadar da düşmanlarını dehşetler içerisinde bırakan azametli imanından bahsettik. Biraz da mümtaz şahsiyeti, nurdan bir hâle halinde sarmakta olan üstün meziyetlerinden, ahlâk ve kemalâtından bahsedelim.
 
Malûm ya, her şahsiyeti, muhtelif ve muayyen meziyetler çerçeveler. Binaenaleyh Üstad’ın şahsiyetini tekvin eden başlıca sıfatlar şunlardır:
 
Feragatı:
Bir dava sahibinin ve bilhâssa ıslahatçının muvaffakıyet şartlarının en mühimmi feragattır. Zira gözler ve gönüller, bu mühim noktayı en ince bir hassasiyetle tedkik ve takibe meyyaldirler. Üstadın bütün hayatı ise, baştanbaşa feragatın şaheser misalleri ile dolup taşmaktadır.
 
Allâme Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhumdan, feragate ait şöyle bir söz işitmiştim: “İslâm, bugün öyle mücahidler ister ki; dünyasını değil, âhiretini dahi feda etmeye hazır olacak.”
 
Büyük adamdan sâdır olan bu büyük sözü tamamen kavrayamadığım için, mutasavvıfların istiğrak hallerinde söyledikleri esrarlı sözlere benzeterek, herkese söylememiş ve olur olmaz yerlerde de açmamıştım.
 
Vaktâki aynı sözü Bedîüzzaman’ın ateşler saçan heyecanlı ifadelerinde de okuyunca anladım ki, büyüklere göre feragatın ölçüsü de büyüyor… Evet; İslâm için bu kadar acıklı bir feragata katlanmaya razı olan
[9/4 22:06] Ömer Tarık Yılmaz: bu dört noktadaki tevafukat, tam yüz sene fasıla ile Risale-i Nur’un takviye-i din hususundaki tesiratı; Hazret-i Mevlâna’nın (K.S.) Tarîk-ı Nakşiye vasıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. 3(Haşiye)
 
Üstadım kendine ait medh ü senayı kabul etmiyor. Fakat Risale-i Nur Kur’ana ait olup, medh ü sena Kur’an’ın esrarına aittir. Yalnız Üstadımla Hazret-i Mevlâna’nın birkaç farkı var:
 
Birincisi: Hazret-i Mevlâna, zülcenaheyndir. Yani hem Kādirî, hem Nakşî tarîkat sahibi iken, Nakşîlik Tarîkatı onda daha galibdir. Üstadım bilakis Kādirî meşrebi ve Şazelî mesleği onda daha ziyade hükmediyor. Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret-i Mevlâna (K.S.) Hindistan’dan Tarîk-ı Nakşî’yi getirdiği vakit, Bağdad dairesi Şah-ı Geylanî’nin (K.S.) ba’de-l memat hayatta olduğu gibi, tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlâna’nın (K.S.) manen tasarrufu cây-ı kabul göremedi. Şah-ı Nakşibend’le (K.S.) İmam-ı Rabbanî’nin (K.S.) ruhaniyetleri Bağdad’a gelip Şah-ı Geylanî’nin ziyaretine giderek rica etmişler ki: “Mevlâna Hâlid (K.S.) senin evlâdındır, kabul et!” Şah-ı Geylanî (K.S.), onların iltimasını kabul ederek Mevlâna Hâlid’i kabul etmiş. Ondan sonra birden Mevlâna Hâlid (K.S.) parlamış. Bu vakıa; ehl-i keşifçe vaki’ ve meşhud olmuştur. O hâdise-i ruhaniyeyi, o zaman ehl-i velayetin bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rü’ya ile görmüşler. (Üstadımın sözü burada tamam oldu.)
 
İkinci fark şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten azlediyor. Yalnız Risale-i Nur’u merci’ gösteriyor. Hazret-i Mevlâna’nın (K.S.) şahsiyeti ise; kutb-ül irşad, merci-ül has ve-l âmm olmuştur
[9/4 22:07] Ömer Tarık Yılmaz: Üçüncü Söz
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا
 
İbadet, ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefahet, ne büyük bir hasaret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle…
 
Bir vakit iki asker, uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler; tâ, yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der: “Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaatı olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zahirî bir hıffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddi hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlub edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur.”
 
O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra şu bahtiyar nefer, sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise, askerliği bırakır. Nizama tâbi olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur, fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem her şeyden, her hâdiseden titrer bir surette gider. Tâ, mahall-i
[9/4 22:07] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Ey iman edenler! Allah ve resulüne karşı hainlik etmeyin, emanetinizdeki şeylere de bile bile hıyanet etmeyin.
(Enfâl, 8/27)
 
Bir Hadis:
Günahlarından samimiyetle tövbe eden kişi, hiç günah işlememiş gibidir.
(İbn Mâce, 'Zühd', 30)
 
Bir Dua:
Allah'ım! Şu dört şeyden Sana sığınırım: Faydasız ilim, ürpermeyen kalp, doymayan nefis, kabul edilmeyen dua.
(Ebû Dâvud, 'Vitir', 32)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[9/4 22:07] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Mimar Sinan’ın Vefatı (1489-1588)
Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma! (İsrâ, 17/26) 
 
 
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
EL-MÜ’MİN
Rabbimizin zatına duyulan sonsuz güveni ifade eden “mü’min” ismi “emn” kökünden türemiştir. Emn/emniyet, “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak” anlamındadır. Bu kökten türeyen bir isim olan “mü’min” “başkalarının güven içinde olmasını sağlayan, sözüne güvenilen” demektir. Mümin aynı zamanda “inanıp tasdik eden, doğrulayan” anlamlarına da gelir. Bu yönüyle bizzat Rabbimiz tarafından kendi kitabında Allah’a ve elçilerine inananlara isim olarak verilmiş ve insan Rabbinin isimlerinden biriyle vasıflandırılarak onurlandırılmıştır. Âdeta Rabbimiz bizde görmek istediği ahlakı bizim için isim yaparak telkin etmekte; müminlerden taşıdıkları bu sıfatın zorunlu sonucu olarak, sözüne, ahlakına güvenilir; çevresinde itimat uyandıran biri olmalarını beklemektedir. Nitekim Efendimize (sas) Mekke halkının daha peygamberlikten önce verdikleri “Emin” ismi de aynı kökten gelen bir sıfattır ve onun karakterinin bir neticesi olarak tüm insanların kendisine güvendiğini ifade eder.
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[9/4 22:08] Ömer Tarık Yılmaz: “Şüphesiz ölüleri diriltecek olan biziz. Onların gelecek için yaptıkları her şeyi ve bıraktıkları her izi de yazıyoruz…”
 
Yâsîn, 36/12
 
Müslümanca | İslam Ansiklopedisi
[9/4 22:09] Ömer Tarık Yılmaz: Ebû Dücâne (r.a.)
2018-05-25 Tarihinde Yayınlandı
 
Ebû Dücâne (r.a.), cesur bir sahabiydi. Allah ve Resûlü yolunda her an canını vermeye hazırdı. Bedir Savaşı’nda olduğu gibi Uhud Savaşı’nda da bunun alame­ti olarak ba­şına kırmızı bir sarık sardı. Bunu gören Ensar, “Ebû Dücâne yine ölüm sarığını sardı!” dediler.[1]
 
Hz. Ebû Dücâne, Peygamberimizin, hakkını vermek şartıyla kendisine teslim
et­tiği kılıç elinde olduğu hâlde, ç

Antalya Havalimanı 2 ayda yaklaşık 2 milyon yolcuya hizmet verdi

Sakarya, yılın ilk 2 ayında 26 bin 314 aracı yurt dışına gönderdi

Küresel Para Haftası sunum ve panellerle devam ediyor

AB, Macaristan ve Slovakya'ya petrol akışını sağlamaya çalışıyor

Fitch: Orta Doğu'daki gerilimin kısa sürmesi halinde Türkiye'ye yönelik riskler yönetilebilir

Borsada bugünkü işlemlerin takası 23 Mart'ta yapılacak

Türkiye'den transit geçecek harp araç ve gereçlerine ilişkin esaslar düzenlendi

Konut Fiyat Endeksi şubatta yüzde 1,8 arttı

Safranbolu lokumu üreticileri bayram mesaisinde

Ticaret Bakanlığından tüketicilere "alışverişte raf ile kasa fiyatını karşılaştırın" uyarısı

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 26 16 1 9 30 57
3.TRABZONSPOR A.Ş. 26 17 3 6 23 57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 26 14 5 7 17 49
5.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 26 12 8 6 14 42
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 26 9 11 6 -4 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 26 8 9 9 -7 33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
11.CORENDON ALANYASPOR 26 5 8 13 -4 28
12.TÜMOSAN KONYASPOR 26 6 11 9 -9 27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 26 6 13 7 -8 25
14.KASIMPAŞA A.Ş. 26 5 12 9 -14 24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR 26 6 14 6 -18 24
16.İKAS EYÜPSPOR 26 5 14 7 -18 22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 26 3 12 11 -28 20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 26 4 17 5 -22 17