AHMET YILMAZ


Günün yazısı


[26/3 15:27] Babam: Allah'ın düşmanlarının, toplanıp yığın yığın cehenneme sevk edilecekleri günü hatırla! - Fussilet - 19. Ayet
[26/3 15:27] Babam: Sizden öncekiler işte böyle helâk oldular. Allah'ın Kitabı'nın bir kısmını diğeriyle mukayese ediyor (çelişki arıyor)lardı. Oysa Allah'ın Kitabı, bir kısmı diğerini doğrulamak üzere indi. Kur'an'ın bazı âyetlerini ileri sürerek diğerlerini yalanlamayın. Onun (mahiyetini) bildiğiniz âyetleri üzerinde konuşun; bilmediklerinizi ise onu bilene bırakın. - İbn Hanbel, II, 185
[26/3 15:27] Babam: 'Un Çorbası İçin Malzemeler :
1,5 çay bardağı un
1 yemek kaşığı tereyağı
2 yemek kaşığı sıvıyağ
1/2 adet limon suyu
3 küçük diş sarımsak
1 adet yumurta sarısı
5 su bardağı su
Tuz, karabiber
Üzeri İçin:
Tereyağı
Kırmızı toz biber
 
Un Çorbası Yapılışı :
 
Derin bir tencere içine 1 yemek kaşığı tereyağı koyup, eritin. Üzerine 2 yemek kaşığı sıvıyağ ekleyip, karıştırın. Yağın içine 1,5 küçük çay bardağı un ekleyip, un kokusu çıkana kadar yaklaşık 5-6 dakika kavurun.
 
Kavurduğunuz unun üzerine ilk olarak 3 su bardağı soğuk su döküp, unun topaklanmaması için hızlı bir şekilde çırpıcı yardımı ile iyice karıştırın. Ardından geri kalan 2 su bardağı soğuk suyu döküp, tekrar karıştırın.
 
Daha sonra un çorbasının terbiyesi için; küçük bir kaba 1 adet yumurta sarısı koyun. Üzerine yarım limon suyu ve 3 küçük diş sarımsağı rendenin en ince tarafı ile rendeleyip, ekleyin. Karışımı iyice karıştırın. Bu karışımın içine kaynayan çorba suyundan biraz ekleyip, karıştırın. Ardından terbiyeli karışımı çorbanın üzerine azar azar döküp, (kesilmemesi için) hızlı bir şekilde karıştırın.
 
Son olarak un çorbası üzerine tuz ve karabiber ekleyip, 1-2 taşım kaynatın. Çorbanın kıvamı size çok koyu gelirse biraz daha su ekleyerek, açabilirsiniz.
 
Diğer tarafta küçük bir tava içine 1 yemek kaşığı kadar tereyağı koyup, eritin. Üzerine 1 çay kaşığı kırmızı toz biber koyup, kızdırın.
 
Hazırladığınız un çorbasını kaselere koyun. Üzerlerine az miktar yağda kızdırdığınız kırmızı toz biber karışımından döküp, servis edebilirsiniz.'
 https://www.ezanvaktipro.com/yemek-tarifleri/ramazan4/#:~:text=Un%20%C3%87orbas%C4%B1%20%C4%B0%C3%A7in,d%C3%B6k%C3%BCp%2C%20servis%20edebilirsiniz.
[26/3 15:27] Babam: 'Allah’ım! Beni bağışla, bana merhamet et, beni cezalandırmaktan vazgeç ve beni affet, şüphesiz Sen çok bağışlayan, çok merhametli olansın.' - (İbn Ebi Şeybe, 'Dua', 1, No: 29148)
[26/3 15:27] Babam: Çirkin Huylar
17) İttika: Yüce Allah'dan korkmak, haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmaktır. Böyle bir hale 'Takva' denir. Bunun sahibine de 'Müttakî' denilir. Müttakî olan bir zat, güvenilir ve itimat edilir bir insan demektir. Ondan hiç bir kimseye zarar gelmez.
İslam önünde insanlar esasen birbirine eşittirler. Bunların seçkinliği ancak takva iledir. Kur'an-ı Kerîm'de buyurulmuştur:
'Şüphe yok ki, Allah yanında en iyiniz, en çok müttakî olanınızdır.'
İttikanın karşıtı fısk'dır, fücur'dur. Daha açığı, doğru yoldan çıkmak, Allah'a asi olmak, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmamaktır. Böyle bir halin sonucu da felakettir, azabdır.
18) Edeb: Güzel terbiye ve güzel huylarla vasıflanmaktır, utanılacak şeylerden insanı koruyan bir hal demektir.
Edeb, insan için büyük bir şereftir. Edebin karşıtı İsaet'dir ki, kötülük yapmak ve terbiyeye aykırı davranmak demektir.
Edeb, insanın süsüdür. Edeb, insanı nefsin arzusuna uymaktan korur ve kurtarır.
'İnsanın edebi, zehebinden (altınından) iyidir' denilmiştir.
Edebden yoksun olan bir insan, bir toplum için zararlı mikroplardan daha tehlikelidir.
19- İhsan: Bağışlama, iyilik etme, bahşiş verme, hayır olarak yapılması uygun olan bir şeyi yapma demektir. İhsan, adaletin üstünde bir faziletdir. Bir ayet-i kerimede buyurulmuştur:
'İhsan ediniz; şübhe yok ki, Allah ihsan edenleri sever.'
Diğer bir ayet-i kerimede de buyurulmuştur:
'Yüce Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et.'
20- İhlas: Herhangi bir işi güzel bir niyetle ve saf bir kalb ile yapmak, işe
[26/3 15:27] Babam: Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla
 
1- Mushaf-ı şeriflerde iki türlü besmele vardır. Birisi sûre başlarında yazılan ve sûreden bağımsız olan besmele, diğeri Neml Sûresinin (Neml, 27/30) âyetindeki besmeledir. Bu besmelenin, Neml sûresinin bu âyetinin bir parçası olduğu açıkça bilinmektedir. Bundan dolayı besmelenin Kur'ân âyeti olduğunda şüphe yoktur ve bu durum, açık tevatür ile ve âlimlerin ittifakıyla kesin olarak bilinmektedir. Fakat sûre başlarında yazılan ve her sûreyi birbirinden ayıran ve kırâetin başında okunan besmeleye gelince: Bunun o sûrelerden birinden veya her birinden bir âyet veya âyetin bir kısmı veyahut başlıbaşına Kur'ân'dan tam bir parça olup olmadığı, Neml sûresindeki besmele gibi besbelli olmadığından bu besmelenin Kur'ân'dan olup olmadığı hususu, tefsirde ve usul ilminde bilimsel açıdan tartışmalı bir meseleyi meydana getirmiştir ki bilhassa iman, namaz ve kırâet konularıyla ilgilidir.
 
Said b. Cübeyr Zührî, Atâ ve İbnü Mübarek hazretleri besmelenin başında bulunduğu her sûreden birer âyet olduğunu söylemişlerdir ki, Kur'ân'da yüz onüç âyet eder. İmam Şâfiî hazretleri ve talebeleri bu görüş üzerindedirler. O halde Fâtiha'nın yedi âyetinden birincisi besmeledir. Ve 'en'amte aleyhim' bir âyet başı değildir. Bunun için Şâfiîler namazda besmeleyi yüksek sesle okurlar. Çünkü Şâfiîler diyorlar ki; selef (ilk dönem alimleri) bu besmeleleri Mushaflarda yazmışlar, bunun yanında Kur'ân'ın âyet olmayan şeylerden tecrid etmesini tavsiye etmişlerdir. Ve hatta Fâtiha'nın sonunda 'âmîn' bile yazmamışlardır. Eğer sûrelerin başındaki besmeleler Kur'ân olmasaydı onları da yazmazlardı. Kısacası Mushaf'ın iki kapağı arasında Kur'ân'dan başka birşey bulunmadığında İslâm alimlerinin ittifakı vardır. Ve bunu destekleyen özel hadisler de rivayet edilmiştir. O hadislerden birisi İbn Abbas (r.a.)'dan: 'Besmeleyi terk eden Allah'ın kitabından yüz ondört âyet terketmiş olur.' Ebu Hüreyre (r.a.)'den: 'Resulullah efendimiz 'Fâtihatü'l-Kitab (Fâtiha sûresi) yedi âyettir, bunların başı
 
'Bismillahirrahmanirrahim'dir buyurdu. Ümmü Seleme (r.a.)'den: 'Resulullah (s.a.v.) Fâtiha'yı okudu ve 'Bismillahirrahmanirrahim elhamdülillahi rabbil âlemîn'i bir âyet saydı. O halde Fâtiha'dan bir âyet değilse, âyetin bir kısmıdır. Bundan dolayı namazda okunması farzdır ve yüksek sesle okunur. İmam Şâfiî gibi Ahmed b. Hanbel hazretlerinden de bu iki hadis arasında tereddütlü iki rivayet vardır.
 
Diğer taraftan İmam Mâlik hazretleri Kur'ân'ın her yerinde dahi Kur'ân'dan olduğu açıkça ve tevatür yoluyla belli olacağı, halbuki hakkında değişik görüşler bulunan bir sözün Kur'ân'dan olduğuna hükmedilemiyeceğinden dolayı ve Medine halkının geleneğine dayanarak sûre başlarındaki besmelelerin ne Fâtiha ne de diğer sûrelerden, ne de bütün Kur'ân'dan özel bir parça olmadığına ve Neml Sûresi'ndeki âyetten başkasında besmelenin Kur'ân olmayıp sûreleri birbirinden ayırmak ve teberrük (mübarek sayıldığı) için yazıldığı görüşünü ileri sürmüş ve bundan dolayı namazda ne yüksek sesle ne de gizli okunması uygun olmaz demiştir. Bunun için Mâlikîler namazda besmeleyi okumazlar.
 
Hanefîlere gelince, bu mezhebin en sıhhatli görüşü şudur: Sûrelerin başındaki besmele başlı başına bir âyet olarak Kur'ân'dandır. Ve sûrelerin hiç birinin bir parçası olmayarak sûreleri birbirinden ayırmak ve sûre başında teberrük olunması için inmiştir. Gerçekten yukarıda zikredilen karşıt iki değişik görüş ve delil içinde ortaya çıkan kat'î olarak bilinen nokta budur. Madem ki, yukarıda açıklanan şartlar gereğince mushafın her iki kabı arasında Kur'ân'dan başka birşey yazılmadığına dair ittifak vardır; o halde sûre başlarındaki besmeleler de Kur'ân'dandır. Şâfiî'nin ileri sürdüğü delilin kesin iddiası budur. Madem ki
[26/3 15:27] Babam: Sevgili Peygamberimizin, mescidinde itikâfa çekildiği bir Ramazan günü, eşi Safiyye bint Huyey onu ziyarete gelmişti. Bir müddet sohbet ettikten sonra hava kararmaya başlamış, Safiyye bint Huyey de kalkmak istemişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, eşini mescidin kapısına kadar uğurlamak niyetiyle kalktı, birlikte yürümeye başladılar. O sırada yanlarından ensardan iki kişi geçti. Ancak Hz. Peygamber’e selam verdikten sonra bu kişiler adımlarını hızlandırarak geçip gittiler. Bu durum üzerine açıklama yapma ihtiyacı hisseden Resûlullah, onlara yanındaki kadının eşi Safiyye olduğunu söyledi. Onlar ise “Sübhânallah! Haşa biz senin hakkında başka türlü nasıl düşünebiliriz ey Allah’ın Resûlü!” dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü “Şeytan, insanın vücudunda kanın dolaştığı gibi dolaşır. Ben, şeytanın sizin gönüllerinize kötü bir şüphe atmasından endişe ettim.” buyurdu. (Buhârî, Farzu’l-humus, 4; Müslim, Selâm, 24) - ŞEYTANIN İNSANIN KALBİNE ATTIĞI ŞÜPHE: SUİZAN
[26/3 15:27] Babam: 99, (362); Tirmizi, Tahâret,56, (74, 75); Ebu Dâvud, Taharet 68, (177).
 
3628 - Abdullan İbnu Zeyd radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu veselâm'a, namazda iken hayaline abdesti bozuldu gibi gelen bir adamdan bahsedilmişti. Şöyle ferman buyurdular:
 
'Sesi işitip kokuyu duymadıkça namazı sakın terketmesin.''
 
3629 - Ebu Dâvud bir rivâyette şu ziyadede bulunmuştur: 'Biriniz mescide girince, kabaları arasında bir şey hissedecek olsa, çıkanın sesini işitmedikçe sakın mescidden dışarı çıkmasın.''
 
Buhari, Vudü 4, 34, Büyü 5; Müslim, Hayz 98, (361); Ebu Dâvud, Tahâret 68, (176); Nesâi, Tahâret 116, (1, 99).
 
3630 - Ali İbnu Talk (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Biriniz namazda yellenirse derhal namazdan çıksın, abdest alsın ve namazı iade etsin.'
 
Ebu Dvud, SaIât 193, (1005).
 
3631 - Bu hadisin Tirmizi'deki lâfzı şöyle: 'Bir bedevi gelerek: 'Ey Allah'ın Resulü! bizden bir kimse çölde bulunsa, azıcık bir yel kaçırsa, suyu da az ise ne yapmalıdır)?' diye sordu. Aleyhissalâtu vesselam:
 
'Sizden biri yellenecek olursa abdest alsın. Kadınlara da arkalarından temas etmeyiniz. Bilesiniz ki Allah hakk(ın sorulması ve açıklanmasıyla ilgili hususlarda sizden) utanma talebinde bulunmaz.'
 
Tirmizi, Radâ 12, (1164-1166).
 
MEZİ
 
3632 - Muhammed İbnu Hanefiye anlatıyor: 'Hz Ali radıyallahu anh dedi ki: 'Ben mezisi akan bir kimseydim. Bunun hükmü hususunda -kızı hanımım olması sebebiyle- Resulullah aleyhissalâtu vesselâm'a soramamıştım. Mikdâd İbnu'l-Esved radıyallahu anh'a söyledim, o sordu. Şu cevabı almıştık:
 
'(Mezisi gelen kimse) zekerini yıkar ve abdest alır.'
 
3633 - Muvatta ve Ebu Dâvud'un rivayetIerinde Mikdâd şöyle demiştir: 'Hz. Ali radıyallahu anh, bana, kendisi için Resûlullah'tan: 'Kadınına yakınlaşınca mezisi akan kimseye ne gerektiği
[26/3 15:27] Babam: EMEK-SERMAYE DENGESİ
 
Ana Sayfa
Çalışma Hayatı
EMEK-SERMAYE DENGESİ
İlgili
Üretimin emek ve sermaye şeklinde birbirini tamamlayan iki temele dayandığı açıktır. Yeryüzünün bütün imkanları insanın emrine verilmiş, insan da emek harcayarak bu hazır değeri kullanım ve yararlanmaya elverişli hale getirmiştir. Kur’an’da sıkça, Allah’ın insanoğlunun hizmetine sunduğu çeşitli nimetler, dağlar, denizler, ovalar, yer altı ve yer üstü zenginlikleri, av hayvanları hatırlatılarak insanın bunların sahibini tanıması, O’na şükretmesi ve belli bir ölçü içinde bunlardan yararlanması istenir. İslam dini çalışmayı, yararlı iş görmeyi teşvik ettiği gibi mülkiyeti, sermaye birikimini ve artışını da meşru kabul etmiştir. Kur’an’da, “İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur” (en-Necm 53/39) buyurulması, esasen ahirette herkesin dünyada yaptığının karşılığını göreceğini ifade etmekte ise de aynı kuralın dünyevi çalışmalar hakkında da geçerli olduğu sonucu çıkarılabilir. Yine Kur’an’da, “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimlerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerin daha hayırlıdır” (ez-Zuhruf 43/32) buyurularak emek-sermaye ikilisi arasındaki sıkı ilişkiye, fakat bunun da ötesinde daha üst bir metafizik değerin bulunduğuna işaret edilir.
 
Dini metinler ve Hz. Peygamber’in uygulaması dikkatle izlendiğinde, İslam dininin emek karşısında sermayeye bir üstünlük ve öncelik vermediği, aksine tabiatı icabı güçlü olan ve daha da güçlenmek isteyen sermaye için bazı sınırlamalar getirip emeği ön plana çıkardığı görülür. Zekat, sadaka ve infak prensibi, kefaretler, faiz yasağı, dilenciliğin yasaklanıp çalışmanın teşvik edilmesi, bireyin ve aile fertlerinin geçimi için çalışmasının ibadet sayılması bu yönde alınmış önlemlere örnek olarak sayılabilir.
 
 
 
 
Bütün bunlardan İslam dininin emek-sermaye ilişkisini dengeli bir çizgiye oturttuğu, bunları birbiriyle kavga eden ve daima bir çıkar çatışması içinde olan değil birbirini destekleyen ve tamamlayan iki temel faktör olarak tanıttığı anlaşılır. Ancak konu teorik düzeyde pürüzsüz gibi görünse de günlük hayata ve problemlere girildiğinde realitenin biraz farklı olduğu, sermaye sahibinin emeği, işverenin işçiyi en düşük ücretle çalıştırmaya, emek sahibinin de hak etsin veya etmesin daima en yüksek ücreti almaya gayret ettiği, bunun için de iki taraf arasındaki çekişmenin hiçbir dönemde yok olmadığı da görülür. Bu çatışma ve sömürü İslam toplumlarında hayli belirsiz iken, kilisenin ve Hıristiyanlığın toplumsal hayattan dışlanmasını müteakip Batı toplumlarında oldukça belirgin bir hal almış, ardı arkası kesilmeyen sosyal çalkantılara ve aşırı sosyal teorilerin gündeme gelmesine yol açmıştır. İşçi ve işveren sendikalarının kurulup toplu sözleşme hukukunun doğması bu ortamda bir denge arayışının sonuçlarıdır.
 
Sendikalaşma ve tarafların mesleki kuruluşlarca temsil edilerek toplu sözleşme yapılması, biraz da sanayileşmenin ve geniş işçi kitlelerinin doğmasının zorunlu kıldığı bir usuldür. Burada önemli olan bu usulün nasıl işletildiği ve ne gibi sonuçların elde edildiğidir. Emek-sermaye ilişkisinde kural olarak serbest pazarlık sistemi geçerli olmakla birlikte, İslam’ın insan ilişkilerinde hakim kılmaya çalıştığı hak ve adalet anlayışı bir üst değer olarak burada da devrede olmalıdır. Böyle olunca, emek ve sermayenin hak ve sorumlulukları belirlenirken taraflar arası serbest pazarlığı yegane ölçü kabul etmek doğru olmaz. Çünkü bu, zayıf tarafı güçlünün karşısında korumasız bırakmak, onun ezilmesine adeta göz yummak demektir. Sendikalaşmaya ve toplu s�
[26/3 15:27] Babam: Târîh boyunca, îmânlılar ile îmânsızlar çarpışmakda, kuvvetli, çalışkan olan, gâlib ve hâkim olmakda, inançlarını, düşüncelerini yaymakdadır. Bu çarpışma, harb vâsıtaları ile, döğüşerek olduğu gibi, propaganda ile, neşr yolu ile de yapılmakdadır. Şimdi, ikinci savaş bütün hızı ve kuvveti ile hergün devâm etmekdedir. Îmânsızlar, alçakça ve açıkça iftirâ etdikleri gibi, müslimân şekline girerek, din adamı görünerek, islâmiyyeti içerden yıkmağa da çalışıyorlar. Kitâblı ve kitâbsız bu kâfirlerin, plânlı olarak hâzırladıkları uydurma kitâbları, radyo, televizyon neşriyyâtı ve sinema filmleri bir yandan, câhil ve münâfık kimselerin, dünyâlık ele geçirmek için, ortaya çıkardıkları yanlış, bozuk din kitâbları ve sözleri de bir yandan, dîni, îmânı yok etmekdedir. Bu ma’nevî yıkıntıyı durdurabilmek için, Ehl-i sünnet âlimlerinin doğru bilgilerini
[26/3 15:28] Babam: Ayı Yavrusu
 
Ana Sayfa
A
Ayı Yavrusu
Rüyada Ayı Yavrusu Emzirmek
Rüyada Ayı Yavrusu İle Oynadığını Görmek
Rüyada Kendine Bir Ayının Saldırdığını Görmek
Rüyada Kendisi Hanende Ayı Yavrusu Olduğunu Görmek
Rüyada ayı yavrusu görmek, insanlara kötülük muhakeme eten ve tüm insanlara kötülüğü dokunan zayıf karakterli bir kişidir. Bu rüya, rüyayı gören kişinin etrafında olan şerlere, belalara ve bunları sağlayan terbiyesiz ve hilekâr kişilere işaret olabilmektedir. Ayı yavrusu bununla birlikte günah işlemiş olmaktan çekinmeyen bir münafıktır. Bu kimse gerçek yüzünü saklamış olarak cemiyet içinde fesat çıkarmış olup, karışıklığa yol açmayı başarır. Bu rüya sahibi etrafındakilere karşı dikkatli olmalıdır. Zira k bu rüya kendine husumet eden ve gerçek yüzünü iyi saklamış olan arkadaş görünümlü bir hasımın işaretçisidir.
 
 
 
 
Rüyada Ayı Yavrusu Emzirmek
Bu rüya arzu ve isteklere kavuşmadır. Bu rüyayı gören üzerindeki belaları def ederek, rahata ve mutluluğa erer. Gene hata şahıslardan ve arkadaşlıklardan feraha erme, kendine sorun vermiş olacak platformlardan ayrılmış olma, dost doğru bir yola erme, günahlardan ve yanlış hareketlerden tövbe etme manalarına da gelebilmektedir.
 
Rüyada Ayı Yavrusu İle Oynadığını Görmek
Rüyası esnasında ayı yavrusu ile oynamış olup eğlendiğini görmüş olan kişi, kendine oldukça ziyan vermiş olacak kötü dostlar edinir ve onların fıtratına uyar. Bu rüya, gören şahsın riskli bir durumda olduğunun göstergesidir. Zira doğru yoldan sapıp günahlardan çekinmiş olmamaya, insanlara ziyan vermiş olacak eylemlerde bulunmuş olmaya, pekçok kusuru üzer üzere yapacak olmaya ve düşmanlarla dostluk kurmuş olmaya işaret etmektedir. Bu rüyayı gören tez zamanda asla ummadığı şahıslardan kötülük görür ve ziyana uğrar.
 
Rüyada Kendine Bir Ayının Saldırdığını Görmek
Rüyası esnasında bir ayı taarruzuna uğrayan şahsa gizli bir hasım alenen zulüm etmeye ve onunla uğraşmaya başlar. Bu rüya terbiyesiz ve hilekâr insanlarca kendine kavuşacak dert ve beladır. Bu rüya işe yaramaz ve günahlardan korkmayan bu insanlardan feraha ermesi gerektiğine, yaşamını kontrol etmesi gerekli olduğuna bir delalet etmektedir.
 
Rüyada Kendisi Hanende Ayı Yavrusu Olduğunu Görmek
Bu rüya şahsın yakınlarından kendine kötülük eden tehlikeli bir hasımdır ve yakınlarına dikkat etmesi gerektiğine dair bir ikazdır.
 
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azık
Azil
Azmetmek
Azrail
Copyright 2021 by Maviay.co
[26/3 15:29] Babam: ARTIK
 
Ana Sayfa
A
ARTIK
Bir kaptan veya alanı yirmi beş metre kareden az olan küçük havuzdan bir canlı yiyip-içtikten sonra geriye kalan su.
Mü’minin artığı şifâdır. (Hadîs-i şerîf-Keşf-ül-Hafâ)
Domuzun, köpeğin ve yırtıcı hayvanların ve henüz fâre yiyen kedinin artıkları, etleri ve sütleri kaba necâsettir. Bunları yemek içmek haramdır. İlâç olarak da kullanılmaz. Henüz şarap ve alkollü içki içmiş insanın da artığı böyledir. Eşek ve katır artığı temizdir. Fakat temizleyici olup olmadığı yâni bu artık su ile gusül ve namaz abdesti alınıp alınmıyacağı, necâseti (pisliği) temizleyip temizlemiyeceği şüphelidir. Yaban eşeğini yemek câizdir ve artığı temizdir. (İbn-i Âbidîn)
Eti yenen hayvanların ağzına necs (pislik) sürülmedikçe artıkları temizdir. Denizde ve karada yaşayan, akıcı kanı olmayan hayvanlar da böyledir, artıkları temizdir. (Abdullah
Mûsulî)
 
İlgili
KABA NECÂSET
9 Eylül 2021
Benzer yazı
NAHLE
9 Eylül 2021
Benzer yazı
MÂ-İMEŞKÛK
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[26/3 15:29] Babam: bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlahî’nin şeriki, naziri, zıddı, niddi olmadığı gibi, لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ sırrıyla sureti, misli, misali, şebihi dahi olamaz. Fakat, وَلَهُ الْمَثَلُ اْلاَعْلَى فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ sırrıyla, mesel ve temsil ile, şuunatına ve sıfât ve esmasına bakılır. Demek mesel ve temsil, şuunat nokta-i nazarında vardır. Şu mezkûr Hadîs-i Şerifin çok makasıdından birisi şudur ki: İnsan, ism-i Rahman’ı tamamıyla gösterir bir surettedir. Evet sâbıkan beyan ettiğimiz gibi, kâinatın sîmasında binbir ismin şualarından tezahür eden ism-i Rahman göründüğü gibi, zemin yüzünün sîmasında rububiyet-i mutlaka-i İlahiyenin hadsiz cilveleriyle tezahür eden ism-i Rahman gösterildiği gibi, insanın suret-i câmiasında küçük bir mikyasta zeminin sîması ve kâinatın sîması gibi yine o ism-i Rahman’ın cilve-i etemmini gösterir demektir. Hem işarettir ki: Zât-ı Rahmanurrahîm’in delilleri ve âyineleri olan zîhayat ve insan gibi mazharlar o kadar o Zât-ı Vâcib-ül Vücud’a delaletleri kat’î ve vâzıh ve zahirdir ki, Güneşin timsalini ve aksini tutan parlak bir âyine parlaklığına ve delaletinin vuzuhuna işareten “O âyine güneştir.” denildiği vakit, “İnsanda suret-i Rahman var.” vuzuh-u delaletine ve kemal-i münasebetine işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i Vahdet-ül Vücudun mutedil kısmı “Lâ Mevcude illa hu” bu sırra binaen, bu delaletin vuzuhuna ve bu münasebetin kemaline bir ünvan olarak demişler.
 
اَللّهُمَّ يَا رَحْمنُ يَا رَحِيمُ بِحَقِّ بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ اِرْحَمْنَا كَمَا يَلِيقُ بِرَحِيمِيَّتِكَ وَ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَانِيَّتِكَ آمِينَ
 
Altıncı Sır
Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçare insan! Rahmet ne kadar kıymetdar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki: O rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelal’e vesiledir ki, yıldızlarla zerrat beraber olarak kemal-i intizam ve itaatle -beraber- ordusunda hizmet ediyorlar. Ve O Zât-ı Zülcelal’in ve o Sultan-ı Ezel ve Ebed’in istiğna-i zâtîsi var ve istiğna-i mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Alel-ıtlak’tır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve azameti altında nihayet itaatte, celaline karşı tezellüldedir. İşte rahmet seni ey insan! O Müstağni-i Alel-ıtlak’ın ve Sultan-ı Sermedî’nin huzuruna çıkarır ve ona dost yapar ve ona muhatab eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat nasıl sen Güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın; hiçbir cihetle yanaşamıyorsun. Fakat Güneşin ziyası Güneşin aksini, cilvesini senin âyinen vasıtasıyla senin eline verir. Öyle de: O Zât-ı Akdes’e ve o Şems-i Ezel ve Ebed’e biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziya-i rahmeti, onu bize yakın ediyor.
 
İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: Rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ve o rahmetin en belig bir lisanı ve dellâlı olan ve Rahmeten-lil-Âlemîn ünvanıyla Kur’anda tesmiye edilen Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten-lil-Âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesile ise salavattır. Evet salavatın manası, rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete rahmet duası olan salavat ise, o Rahmeten-lil-Âlemîn’in vusu
[26/3 15:29] Babam: Üçüncü Mektub
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
 
(O malûm talebesine gönderilen mektubun bir parçasıdır.)
 
Hâmisen: Bir mektubda, buradaki hissiyatıma hissedar olmak arzusunu yazmıştın. İşte binden birini işit.
 
Bir gece, yüz tabakalık irtifada, bir katran ağacının başındaki yuvada, semanın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım; Kur’an-ı Hakîm’in فَلاَ اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ َالْجَوَارِ الْكُنَّسِ kaseminde ulvî bir nur-u i’caz ve parlak bir sırr-ı belâgat gördüm. Evet seyyar yıldızlara ve istitar ve intişarlarına işaret eden şu âyet, gayet âlî bir nakş-ı san’at ve âlî bir levha-i ibret, nazar-ı temaşaya gösteriyor. Evet şu seyyareler, kumandanları olan güneşin dairesinden çıkıyorlar, sabit yıldızlar dairesine girerek semada yeni yeni nakışları ve san’atları gösteriyorlar. Bazan kendileri gibi parlak bir yıldıza omuz omuza verir güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Bazan küçük yıldızlar içine girip bir kumandan suretini gösteriyorlar. Hususuyla bu mevsimde, akşamdan sonra ufukta Zühre yıldızı ve fecirden evvel diğer parlak bir arkadaşı, gayet şirin ve güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Sonra vazife-i teftişiyelerini ve nakş-ı san’atta mekiklik hizmetini îfadan sonra yine dönüp sultanları olan güneşin şaşaalı dairesine girip gizleniyorlar. Şimdi şu “Hunnes, Künnes” tabir edilen seyyarelerle şu zeminimizi kâinat fezasında birer gemi, birer tayyare suretinde kemal-i intizamla döndüren ve seyr ü seyahat ettiren Zât’ın haşmet-i rububiyetini ve şaşaa-i saltanat-ı uluhiyetini güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar. Bak bir saltanatın haşmetine ki, gemileri ve tayyareleri içinde öyleleri var ki, bin defa Küre-i Arz kadar bir cesamette ve bir sâniyede sekiz saat mesafeyi kat’eden sür’attedir.
 
İşte böyle bir sultana ubudiyet ve imanla intisab etmek ve şu dünyada Ona misafir olmak ne kadar âlî bir saadet, ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyas et.
 
Sonra Kamer’e baktım. وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ âyetinin gayet parlak bir nur-u i’cazı ifade ettiğini gördüm. Evet
[26/3 15:30] Babam: ÜÇÜNCÜ MES’ELE
Gençlik Rehberi’nde izahı bulunan ibretli bir hâdisenin hülâsası şudur:
 
Bir zaman, Eskişehir hapishanesinin penceresinde bir cumhuriyet bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki: O elli-altmış kızlardan ve talebelerden kırk-ellisi kabirde toprak oluyorlar, azab çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş-seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar.. kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.
 
Evet gördüğüm hakikattır, hayal değil. Nasılki bu yaz ve güzün âhiri kıştır. Öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hâdisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hâdisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalalet ve sefahetin elli-altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilse idi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru’ keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklardı.
 
Ben o Eskişehir hapishanesindeki müşahede ile meşgul iken sefahet ve dalaleti tervic eden bir şahs-ı manevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi: “Biz hayatın herbir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz, bize karışma.”
 
Ben de cevaben dedim: Madem lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmeyip dalalet ve sefahete atılıyorsun, kat’iyyen bil ki: Senin dalaletin hükmüyle bütün geçmiş zaman-ı mazi ölmüş ve madumdur ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır. İnsaniyet alâkadarlığıyla ve dalalet yoluyla senin başına ve varsa ve ölmemiş ise kalbine, o hadsiz firaklardan ve o nihayetsiz dostlarının ebedî ölümlerinden gelen elemler, senin şimdiki sarhoşça, pek kısa bir zamandaki cüz’î
[26/3 15:30] Babam: Üçüncü Lem’a
(Bu Lem’aya bir derece hiss ve zevk karışmış. Hiss ve zevkin coşkunlukları ise aklın düsturlarını, fikrin mizanlarını çok dinlemediklerinden ve müraat etmediklerinden bu Üçüncü Lem’a mantık mizanları ile tartılmamalı.)
 
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
 
âyetinin mealini ifade eden يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى ❊ يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى iki cümlesi mühim iki hakikatı ifade ediyorlar. Ondandır ki: Nakşîlerin rüesasından bir kısım, bu iki cümle ile kendilerine bir hatme-i mahsus yapıp muhtasar bir hatme-i Nakşiye hükmünde tutuyorlar. Madem o azîm âyetin mealini bu iki cümle ifade ediyor. Biz bu iki cümlenin ifade ettiği iki hakikat-ı mühimmenin birkaç nüktesini beyan edeceğiz.
 
BİRİNCİ NÜKTE: Birinci defa يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى bir ameliyat-ı cerrahiye hükmünde kalbi masivadan tecrid ediyor, kesiyor. Şöyle ki: İnsan, mahiyet-i câmiiyeti itibariyle mevcudatın hemen ekserîsiyle alâkadardır. Hem insanın mahiyet-i câmiasında hadsiz bir istidad-ı muhabbet dercedilmiştir. Onun için insan da umum mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedî Cennet’e bahçesi gibi muhabbet ediyor. Halbuki muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar, gidiyorlar. Firaktan daima azab çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir manevî azaba medar oluyor. O azabı çekmekte kabahat, kusur ona aittir. Çünki kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet, hadsiz bir cemal-i bâkiye mâlik bir zâta tevcih etmek için verilmiş. O insan sû’-i istimal ederek o muhabbeti fâni mevcudata sarfettiği cihetle kusur ediyor, kusurun cezasını, firakın azabıyla çekiyor.
 
İşte bu kusurdan teberri edip o fâni mahbubattan kat’-ı alâka etmek, o mahbublar onu terketmeden evvel o onları terketmek cihetiyle Mahbub-u Bâki’ye hasr-ı muhabbeti ifade eden يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى olan birinci cümlesi: “Bâki-i Hakikî yalnız sensin. Masiva fânidir. Fâni olan elbette bâki bir muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir
[26/3 15:31] Babam: bak ne söylüyor? Sema ile aralarında alış-verişi bulunduğu için “Beni halkedebilen, ancak mecmu-u kâinatı halkeden Zâttır.” diyor. Çünki aralarında tesanüd vardır.
 
ONUNCU LEM’A: Arkadaş! Hayat ve ihya ve zevilhayat ile her bir cüz’ ve cüz’îye ve her bir küll ve küllîye ve kâinatın heyet-i mecmuasına darbedilen tevhid hâtemlerinden bir kısım misalleri, mezkûr beyanattan anlaşıldı. Şimdi dinle! Enva’ ve külliyat üstüne vaz’edilen vahdaniyet sikkelerinden bir taneyi zikredeceğiz. Şöyle ki:
 
Tek bir semere ile semeredar şecerenin yaradılışlarındaki suubet ve sühulet birdir. Çünki ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna bağlıdır, terbiye ve keyfiyetleri birdir. Malûmdur ki, merkezin ittihadı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdaniyeti sayesinde külfet, meşakkat, masraf azalır ve öyle bir kolaylık hasıl olur ki, pek çok semereleri olan bir ağaç yed-i vâhide, tek bir semerenin yapılışı da eyâdi-i kesîreye tevdi edildiği zaman, her iki tarafın yapılışları sühuletçe bir olur. Ve aralarında yaradılışça fark yoktur. Çok adamlar tarafından yapılan bir semerenin terbiyesi için lâzım olan cihazat ve âlât ü edevat ve saire, bir adam tarafından yapılan semeredar şecerenin terbiye ve yapılması için de aynen o kadar malzeme lâzımdır. Yalnız keyfiyetçe fark olabilir. Meselâ:
 
Bir ordu askere yapılan elbise tedariki için ne kadar âlât, edevat ve makine lâzımdır; bir neferin elbisesi için de o kadar âlât ü edevat lâzımdır. Ve keza bir kitabın bin nüshasıyla bir nüshasının ücreti matbaaca birdir. Bazan da tek bir nüshanın tab’ı daha fazla bir ücrete tâbi tutulur. Buna kıyasen, bir matbaayı bırakıp çok matbaalara baş vurulursa, birkaç kat fazla ücretlerin verilmesi lâzım gelir. Evet kesret vahdete isnad edilmediği takdirde, vahdeti kesrete isnad etmek mecburiyeti hasıl olur. Demek, dağınık bir nev’in icadındaki sühulet-i hârika, vahdet ve tevhid sırrına bağlıdır.
 
ONBİRİNCİ LEM’A: Arkadaş! Bir nev’in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin enva’ı arasında a’zâ-yı esasiyede bulunan müşabehet, sikkenin ittihadına, kalemin vahdetine delalet ettiklerinden anlaşılıyor
[26/3 15:31] Babam: * * *
 
Aziz ve sıddık ve sadık ve fedakâr ve vefadar kardeşlerim!
 
Sizin bu defaki manevî ve nurlu hediyeniz benim nazarımda, Cennet-ül Firdevs’ten bir desti âb-ı kevser hediyesi, âlem-i bekadan bize gelmiş gibi ruhum inşirah ile doldu, bütün duygularım sürur ile şükrettiler. Size uzun bir mektub yazmak arzu ediyorum fakat zaman ve halim müsaade ve muvafakat etmediğinden kısa kesmeye mecbur oldum. Yalnız o hediyelerin hususî sahiblerine “Mâşâallah, Bârekâllah, Veffakakümullah, Es’adekümullah” derim.
 
Bilhâssa Yirmiyedinci Mektub’un medresesinde mütehassirane müştak bulunduğum kardeşlerimle maziye gidip tekrar görüştüm ve mükerreren ayrı ayrı görüşüyorum.
 
Otuzbirinci âyetin birinci mukaddemesi olan وَ اِنْ كُنْتُمْ مَرْضَى cümlesi, binbeşyüz (1500) küsur olan makam-ı cifrîsiyle; ehl-i dalalet tarafından aşılanan manevî hastalıkların kısm-ı a’zamı, Risalet-ün Nur’un Kur’anî ilâçlarıyla izale edilebilir diye işaret etmekle beraber; maatteessüf ikiyüz sene kadar dünyanın ömrü bâki kalmışsa, bir fırka-i dâlle dahi devam edeceğine îma ediyor. فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا cümlesi, mana-yı işarîsinde, ikinci emarenin birinci noktasında “Sin” harfi “Sad” harfinin altında gizlenmesi ve “Sad” görünmesinin iki sebebi var:
 
Birisi: Said tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-u mutlakta bulunmak şarttır; tâ ki Risalet-ün Nur’u bulandırmasın, tesirini kırmasın.
 
İkincisi: Şimdiki bataklığa ve manevî tauna sukutun sebebi ise, terakki fikrinden neş’et ettiği cihetle, onların hatalarını gösterip; suud ve terakki, müslüman için ancak İslâmiyette ve imanlı olmakta olduğuna işaret etmektir.
 
* * *
 
Kardeşlerim! Bugünlerde biri Risalet-ün Nur talebelerine, diğeri bana ait iki mes’ele ihtar edildi. Ehemmiyetine binaen yazıyorum:
[26/3 15:31] Babam: düsturuyla derim ki:
 
وَ مَا مَدَحْتُ الْقُرْآنَ بِكَلِمَاتِى ❊ وَ لكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَاتِى بِالْقُرْآنِ
 
yani: “Kur’anın hakaik-i i’cazını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur’anın güzel hakikatları, benim tabiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.” Madem böyledir; hakaik-i Kur’anın güzelliği namına, Sözler namındaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedarlığa terettüb eden inayat-ı İlahiyeyi izhar etmek, makbul bir tahdis-i nimettir.
 
Beşinci Sebeb: Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten işittim ki; o zât, eski velilerin gaybî işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaatı gelmiş ki: “Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’alar zulümatını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nuranî zâtlara zemin ihzar ediyoruz. Madem kendimize ait değil, elbette Sözler namındaki nurlara ait olan inayat-ı İlahiyeyi beyan etmekte medar-ı fahr ve gurur olamaz; belki medar-ı hamd ve şükür ve tahdis-i nimet olur.
 
Altıncı Sebeb: Sözler’in te’lifi vasıtasıyla Kur’ana hizmetimize bir mükâfat-ı âcile ve bir vasıta-i teşvik olan inayat-ı Rabbaniye, bir muvaffakıyettir. Muvaffakıyet ise, izhar edilir. Muvaffakıyetten geçse; olsa olsa bir ikram-ı İlahî olur. İkram-ı İlahî ise, izharı bir şükr-ü manevîdir. Ondan dahi geçse, olsa olsa hiç ihtiyarımız karışmadan bir keramet-i
[26/3 15:32] Babam: Mahkemesi’nin ittifakla verdiği karar suretinden
Şahidler ifadelerinde, maznunlara atf ve isnad olunan suçu işledikleri hakkında adem-i malûmat beyan etmişler; bilhâssa Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nden Emin Büke’nin riyaseti altında ehl-i vukuf intihab olunan Ankara Diyanet İşleri Müşavere Heyeti a’zâsından ders-i âm ve profesör Yusuf Ziya Yörükhan ve Ankara Dil-Tarih Fakültesi Şarkiyat Enstitüsü Müdürü Necati Lügal ve Türk Tarih Kurumu ve Türk-İslâm Kitabları Derleme Heyeti a’zâsından Yusuf Aykut tarafından tanzim kılınan evrak arasında mevcud raporlarında: Said Nursî’nin yegân yegân tedkik olunan risale ve kitablarında halkı; dini ve mukaddesatı âlet ederek devletin emniyetini ihlâle teşvik etmek veya cem’iyet kurmak kasdında olduğunu gösterir bir sarahat, emare olmadığı…
 
Mevkuflardan Said Nursî’nin mensublarına gelince: Onlar Said Nursî’nin ilmî ve vâkıfane eserlerine; din mes’elelerini ve Kur’an hakikatlarını öğreneceğiz diye peşine düşmüşler ve bunlar hüsn-ü niyet sahibi olup, sırf dinî itikad yönünden Said’e ve okudukları risalelere bağlılık göstermişler. Bu maksadla yaptıkları muhabere mektublarının münderecatında, hükûmete karşı kötü maksad beslemedikleri ve bir cem’iyet veya tarîkat kurmak fikriyle hareket etmedikleri anlaşılmış olduğuna mütedair olduğu görülmüş; ve her ne kadar evrak arasında mevcud sorgu hâkimliğince Denizli ehl-i vukuf raporunda Said Nursî’nin bazı âsârından istidlal tarîkıyla ve mesnedsiz olarak kendisinin ve mensublarının hükûmete karşı kötü bir
[26/3 15:32] Babam: Cenab-ı Hakk’ın zâtî isimleri olduğu gibi, fiilî isimleri de vardır. Bu fiilî isimlerin, Gaffar ve Rezzak, Muhyî ve Mümit gibi pekçok nev’leri vardır.
 
S– Bu fiilî isimlerinin kesretle tenevvüü neden meydana geliyor?
 
C– Kudret-i ezeliyenin kâinattaki mevcudatın nev’lerine, ferdlerine olan nisbet ve taallukundan husule gelir. Bu itibarla, بِسْمِ اللّهِ kudret-i ezeliyenin taalluk ve tesirini celbeder. Ve o taalluk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir ruh gibi olur. Öyle ise hiç kimse, hiçbir işini besmelesiz bırakmasın!
 
اَللّه lafza-i celali, bütün sıfât-ı kemaliyeyi tazammun eden bir sadeftir. Çünki lafza-i celal, Zât-ı Akdes’e delalet eder; Zât-ı Akdes de, bütün sıfât-ı kemaliyeyi istilzam eder; öyle ise, o lafza-i mukaddese, delalet-i iltizamiye ile bütün sıfât-ı kemaliyeye delalet eder.
 
İhtar: Başka ism-i haslarda bu delalet yoktur. Çünki başka zâtlarda sıfât-ı kemaliyeyi istilzam etmek yoktur.
 
اَلرَّحْمنِ الرَّحِيمِ : Bu iki sıfatın lafza-i celalden sonra zikirlerini îcab eden münasebetlerden birisi şudur ki: Lafza-i celalden celal silsilesi tecelli ettiği gibi, bu iki sıfattan dahi cemal silsilesi tecelli ediyor. Evet herbir âlemde emr ve nehiy, sevab ve azab, tergib ve terhib, tesbih ve tahmid, havf ve reca gibi pek çok füruat, celal ve cemalin tecellisiyle teselsül edegelmektedir. İkincisi: Cenab-ı Hakk’ın ismi, Zât-ı Akdes’ine ayn olduğu cihetle; lafza-i celal, sıfât-ı ayniyeye işarettir. الرَّحِيم de, fiilî olan sıfât-ı gayriyeye îmadır. اَلرَّحْمن dahi, ne ayn ne gayr olan sıfât-ı seb’aya
[26/3 15:32] Babam: Mukaddeme
Hakikatın keşfine mani olan arzu-yu hilaf ve iltizam-ı muhalif ve tarafdar-ı nefis cihetiyle asılsız evhamını bir asla irca’ etmekle kendini mazur göstermek ve müşterinin nazarı gibi yalnız meayibi görmek ve çocuk tabiatı gibi bahane ile mahane tutmak gibi emirlerden nefsini tecrid ile şartıma müraat edebilirsen huzur-u kalb ile dinle:
 
Birinci Maksad
Cemi’ zerrat-ı kâinat, birer birer zât ve sıfât ve sair vücuh ile gayr-ı mahdude olan imkânat mabeyninde mütereddid iken, bir ciheti takib, hayretbahşa mesalihi intac etmekle Sâni’in vücub-u vücuduna şehadetle, avalim-i gaybiyenin enmuzeci olan latife-i Rabbaniyeden ilân-ı Sâni’ eden itikadın misbahını ışıklandırıyorlar. Evet herbir zerre kendi başıyla Sâni’i ilân ettiği gibi, tesavir-i mütedâhileye benzeyen mürekkebat-ı müteşabike-i mütesaide-i kâinatın herbir makam ve herbir nisbetinde herbir zerre müvazene-i cereyan-ı umumîyi muhafaza ve her nisbette ayrı ayrı mesalihi intac ettiklerinden, Sâni’in kasd ve hikmetini izhar ve kıraat ettikleri için Sâni’in delaili, zerrattan kat kat ziyadedir.
 
Eğer desen: Neden herkes aklıyla görmüyor?
 
Elcevab: Kemal-i zuhurundan… Evet şiddet-i zuhurdan görünmemek derecesine gelenler vardır. Cirm-i şems gibi.
 
تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ❊ مِنَ اْلَمَلاِ اْلاَعْلَى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
 
Yani: Eb’ad-ı vasia-i âlemin sahifesinde Nakkaş-ı Ezelî’nin yazdığı silsile-i hâdisatın satırlarına hikmet
[26/3 15:33] Babam: İkinci Meyvesi
Birinci meyve Hâlık-ı Kâinat olan Zât-ı Akdes’e baktığı gibi, ikinci meyve dahi kâinatın zâtına ve mahiyetine bakar. Evet sırr-ı vahdetle kâinatın kemalâtı tahakkuk eder ve mevcudatın ulvî vazifeleri anlaşılır ve mahlukatın netice-i hilkatleri takarrur eder ve masnuatın kıymetleri bilinir ve bu âlemdeki makasıd-ı İlahiye vücud bulur ve zîhayat ve zîşuurların hikmet-i hilkatleri ve sırr-ı icadları tezahür eder ve bu dehşet-engiz tahavvülât içinde kahharane fırtınaların hiddetli, ekşi sîmaları arkasında rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri görünür ve fena ve zevalde kaybolan mevcudatın neticeleri ve hüviyetleri ve mahiyetleri ve ruhları ve tesbihatları gibi çok vücudları kendilerine bedel âlem-i şehadette bırakıp, sonra gittikleri bilinir. Ve kâinat baştan başa gayet manidar bir kitab-ı Samedanî ve mevcudat ferşten arşa kadar gayet mu’cizane bir mecmua-i mektubat-ı Sübhaniye ve mahlukatın bütün taifeleri, gayet muntazam ve muhteşem bir ordu-yu Rabbanî ve masnuatın bütün kabîleleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyarata kadar Sultan-ı Ezelî’nin gayet vazifeperver memurları olduğu bilinmesi ve herşey, âyinedarlık ve intisab cihetiyle binler derece kıymet-i şahsiyesinden daha yüksek kıymet almaları ve “Seyl-i mevcudat ve kafile-i mahlukat nereden geliyor ve nereye gidecek ve ne için gelmişler ve ne yapıyorlar?” diye halledilmeyen tılsımlı suallerin manaları ona inkişaf etmesi, ancak ve ancak sırr-ı tevhid iledir. Yoksa kâinatın bu mezkûr yüksek kemalâtları sönecek ve o ulvî ve kudsî hakikatları zıdlarına inkılab edecek.
 
İşte şirk ve küfür cinayeti, kâinatın bütün kemalâtına ve ulvî hukuklarına
[26/3 15:33] Babam: -Efendi Hazretleri, ülema ile mutasavvife arasındaki gerginliğin sebebi nedir?
 
-Ülema, Resul-i Ekrem Efendimizin ilmine, mutasavvıflar da ameline vâris olmuşlar. İşte bu sebebden dolayıdır ki, Fahr-i Cihan Efendimizin hem ilmine ve hem ameline vâris olan bir zâta “Zülcenaheyn”, yani “İki kanatlı” deniliyor… Binaenaleyh tarîkattan maksad, ruhsatlarla değil, azimetlerle amel edip ahlâk-ı Peygamberî ile ahlâklanarak bütün manevî hastalıklardan temizlenip Cenab-ı Hakk’ın rızasında fâni olmaktır. İşte bu ulvî dereceyi kazanan kimseler, şübhesiz ki ehl-i hakikattırlar. Yani, tarîkattan maksud ve matlub olan gayeye ermişler demektir. Fakat bu yüksek mertebeyi kazanmak, her adama müyesser olamayacağı için, büyüklerimiz matlub olan hedefe kolaylıkla erebilmek için, muayyen
[26/3 15:34] Babam: Birincisi: Hazret-i Mevlâna, zülcenaheyndir. Yani hem Kādirî, hem Nakşî tarîkat sahibi iken, Nakşîlik Tarîkatı onda daha galibdir. Üstadım bilakis Kādirî meşrebi ve Şazelî mesleği onda daha ziyade hükmediyor. Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret-i Mevlâna (K.S.) Hindistan’dan Tarîk-ı Nakşî’yi getirdiği vakit, Bağdad dairesi Şah-ı Geylanî’nin (K.S.) ba’de-l memat hayatta olduğu gibi, tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlâna’nın (K.S.) manen tasarrufu cây-ı kabul göremedi. Şah-ı Nakşibend’le (K.S.) İmam-ı Rabbanî’nin (K.S.) ruhaniyetleri Bağdad’a gelip Şah-ı Geylanî’nin ziyaretine giderek rica etmişler ki: “Mevlâna Hâlid (K.S.) senin evlâdındır, kabul et!” Şah-ı Geylanî (K.S.), onların iltimasını kabul ederek Mevlâna Hâlid’i kabul etmiş. Ondan sonra birden Mevlâna Hâlid (K.S.) parlamış. Bu vakıa; ehl-i keşifçe vaki’ ve meşhud olmuştur. O hâdise-i
[26/3 15:34] Babam: Altıncı Söz
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
اِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ
 
Nefis ve malını Cenab-ı Hakk’a satmak ve ona abd olmak ve asker olmak; ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciği dinle:
 
Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, her birisine emaneten birer çiftlik verir ki; içinde fabrika, makine, at, silâh gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan, hiçbir şey kararında kalmaz. Ya mahvolur veya tebeddül eder gider. Padişah, o iki nefere kemal-i merhametinden bir yaver-i ekremini gönderdi. Gayet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu: Elinizde olan emanetimi bana satınız. Tâ, sizin için muhafaza edeyim, beyhude zayi’ olmasın. Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim. Hem güya o emanet malınızdır, pek büyük bir fiat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim namımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiatı, hem ücretleri, birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masarıfatını tedarik edemezsiniz. Bütün masarıfatı ve levazımatı, ben deruhde ederim. Bütün vâridatı ve menfaatı size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar elinizde
[26/3 15:34] Babam: 'İnsanların en cahili, bildiği ile amel etmeyenlerdir. Onların en âlimi, bildikleriyle amel eden; en faziletlileri ise Allah’tan en çok korkan kimsedir.' Süfyân b. Uyeyne [rahmetullahi aleyh]
 
Semerkand Takvimi
[26/3 15:34] Babam: İnanç Esasları – Meleklere İman
 
1. Melekler, nurdan yaratılmış varlıklardır. Onları gerçek halleriyle gözle görmek mümkün değildir.
 
2. Melekler, rahmet işçileridirler. Allah Teâlâ’nın rahmetinin bir tecellisi olan bütün işlerin yerine getirilmesinde melekler görev alır. Yeryüzünde ve gökyüzünde sürekli olagelen bütün işler düşünüldüğünde meleklerin sayısını yalnızca Allah Teâlâ bilir.
 
3. Yalnızca ibadet etmesi için yaratılmış melekler de vardır. Onlar sürekli ibadet halindedirler.
 
4. Melekler, Allah Teâlâ ne emretmişse yalnızca onu -emredildiği şekilde- yerine getirirler. Bunların dışında bir şey düşünemez ve yapamazlar.
 
5. Bazı melekler diğerlerinin yöneticisi konumundadır.
 
6. Beytülma‘mûr, Kâbe’nin üst hizasında, yedinci kat semada yer alır. Meleklerin kâbesidir.
 
7. Şeytan bir melek değildir. Cinlerdendir. Melekler yaratılışları gereği herhangi bir şekilde isyan etmezler, masumdurlar. Ancak cinler de insanlar gibidir. Günah ve sevap işleyebilirler. Şeytan da kibrine aldanıp Allah Teâlâ’ya isyan etmiş ve lânetlenmiştir.
 
Semerkand Takvimi
[26/3 15:35] Babam: “Allah Musa (a.s.)’a rahmet etsin. O bundan daha ağır sözlerle eziyete uğradı da sabretti” buyurdu. Ben de kendi kendime vallahi bundan sonra O’na hiçbir haberi iletmiyeceğim dedim.
(Buhârî, Edeb 53)
[26/3 15:35] Babam: (Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. İşte bunlarda düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.
en-NAHL Sûresi 11.Ayet
[26/3 15:35] Babam: Kefâretler 
 
Kefâret kelimesi sözlükte “örten, gizleyen” anlamına gelir. Dinî bir terim
olarak ise, “işlenen bir kusur ve günahtan dolayı Allah Teâlâ’dan af ve
mağfiret dilemek niyetiyle yapılan, ceza özelliği de bulunan bir tür malî ve
bedenî ibadet”tir.
Kefâretlerin sebebi, ya dinen yapılması gereken bir şeyin yapılmaması,
ya da yapılmaması gereken bir şeyin yapılması şeklinde işlenen kusurlu
davranışlar, hata ve günahlardır. Allah Teâlâ bu hatalı ve kusurlu davranışlara
karşılık olmak üzere yine ibadet nevinden bazı fiillerin işlenmesine ve
bu sayede kulun kendini affettirmesine imkân tanımıştır. Bunun için de mükellefin
kefâretleri Cenâb-ı Hak tarafından kusur ve günahının affedilmesine
vesile kılınması niyet ve arzusuyla yerine getirmesi esastır. Bu sayede Allah’ın
bu kimsenin söz konusu kusurlu davranışını affetmesi umulur. Bu
sebeple kefâretler yapılma niyet ve amacı itibariyle mükellefin ibadet sorumluluğu
dahilinde bir konudur.
Öte yandan kefâretler, konuluş amacı itibariyle hem ibadet hem de ceza
mânası taşımakla birlikte mahiyeti itibariyle ibadet nevinden fiillerin bir
veya birkaçından ibarettir. Fıkıh kitaplarında kefâretlerin ibadet ana grubunda yer alması, kefâretlerle yükümlü tutulmanın Allah’ın lutuf ve kereminin bir
tezahürü olarak müslümanlara tanınan bir ayrıcalık ve imkân olarak nitelendirilmesi
bu sebeplerledir.
Kur’an ve Sünnet’te belirtilen veya sadece Hz. Peygamber’in söz ve uygulamasıyla
sabit olan kefâret nevileri olarak; orucu bozma, yemin, zıhâr,
hac yasaklarını ihlâl, adam öldürme ve hayızlı kadınla cinsel temas sebebiyle
gereken kefâretler sayılabilir.
1. Oruç Bozma Kefâreti
Fıkıh literatüründe kefâret-i savm terimiyle ifade edilen bu kefâret türü,
“Ramazan orucunu eda ederken, herhangi bir mazereti bulunmaksızın,
oruçlu olduğunu bilerek orucunu kasten bozan kimseye gereken kefâret”tir.
Oruç ibadeti İslâm’ın beş temel şartından biri olup bu ibadeti yerine getirmekte
zorlanan kimselere, oruç konusunda anlatıldığı üzere, bir dizi kolaylık
ve ruhsat getirilmiştir. Ayrıca kasten oruç tutmayan, başladığı orucu
iradesi dışında veya haklı görülebilir bir sebeple bozan kimsenin de bu orucunu
kazâ etmesi imkânı vardır. Bu ruhsat ve imkânlardan sonra, başladığı
ramazan orucunu hiçbir mâkul ve haklı görülebilir sebep yokken, bilerek ve
isteyerek bozan kimsenin durumu ağır bir kusur ve suç kabul edilmiş ve
böyle kimselere, bu hatalı davranışlarından dolayı Allah’tan af dileyebilmeleri
için, biri yine oruç cinsinden olmak üzere üç tür ibadetten biri kefâret
olarak öngörülmüştür.
Orucu kasten bozan kimse için öngörülen kefâretin cezaî yönü ağır basar.
Bu kefâreti gerektiren sebep ise, ramazan orucunu eda eden kimsenin
orucu kasten ve isteyerek bozmasıdır. İkrah (ağır baskı), hata, unutma gibi
kasıtlı olmayan durumlar kefâreti gerektirmez. Hanefîler de dahil fakihlerin
çoğunluğuna göre ramazan orucunun cinsî münasebetle veya yeme içme ile
bozulması aynı hükme tâbi iken Şâfiîler başta olmak üzere bir grup fakihe
göre ramazan orucunun sadece cinsî münasebetle bozulması kefâret gerektirir.
...Daha az
[26/3 15:36] Babam: Günün Ayeti
 
Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.
 
(Âl-i İmran, 3/92)
[26/3 15:36] Babam: Günün Hadisi
 
Ey Allahım! Ben kendime çok zulmettim, günahları ancak sen bağışlarsın. Mağfiretinle beni bağışla ve bana merhamet et. Şüphesiz sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin.
 
(Al-Tirmidhi)
[26/3 15:36] Babam: Günün Duası
 
Ey görünen ve görünmeyeni bilen, gökleri ve yeri yaratan, her şeyin Rabbi ve sahibi olan Allah’ım! Ben tanıklık ederim ki Senden başka ilâh yoktur. Nefsimin şerrinden, şeytanın ve ortaklarının şerrinden sana sığınırım.
 
(İbn Hıbbân, İbn Ebî Şeybe)
[26/3 15:36] Babam: Vaktin Esmaül Hüsnası
 
Es-Samed
 
Her şeyin kendisine muhtaç olduğu, yöneldiği, her dilek ve isteğin mercîi; hiç eksiği, kusuru ve ihtiyacı olmayan ulu, şanlı, dosdoğru, âdil ve güvenilir
[26/3 15:36] Babam: Günün Hikayesi
 
Taptığınız Ayağımın Altında
 
   Muhiddini Arabî bir dağa çıkıp: 
 
 -Sizin taptıklarınız benîm ayağımın altındadır; diye bağırmaya başladı. Bu söz üzerine zamanın uleması Muhiddin Arabi'nin (Allah benim ayağımın altındadır) dediğine hükmederek küfrüne; kail oldular ve idamına hükmettiler. Kabrini bile belli bir yere değil bir dağa yaptılar. Fakat Muhiddin Arabî Hazretleri bir sözünde:  
 
 - İza dehaleşşini ilâşşın, zahara kabr-i Muhiddin (Sin sına girdiği zaman Muhiddin'in kabri ve muradı anlaşılır) demişti. 
 
 Aradan asırlar geçti. Yavuz Sultan Selim Han Şam'ı fethetti. Orada bu hadiseyi duyup Muhiddin Arabi'nin kabrinin nerede olduğunu sordu. Kimse Muhiddin-i Arabi'nin kabrinin nerede olduğunu bilmiyordu. 
 
 Dağda koyun otlatmakta olan çobanlara kadar Muhiddin Arabi'nin kabrinin nerede olduğunu soruyor fakat kimseden mutmain bir cevap alamıyordu. Sadece çobanın bir tanesi: 
 
 - Efendim dedi, ben kabrin nerede olduğunu bilmiyorum. Fakat şurada bir yer var ki, oradan ne koyunların birisi bir ot yer ne de oraya bir hayvan basar. Oranın otları kendi halinde büyür ve zamanı gelince de kurur gider, dedi. Bunun üzerine Sultan Selim, oranın Muhiddin Arabi'nin kabri olduğuna karar verip kazdırdı. Baktılar ki, cesedleri olduğu gibi duruyor. Oraya muhteşem bir türbe yaptırdı. Sonra O'nun niçin İdam edildiğini sordu. 
 
 Oradakiler: 
 
 -Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır, dediği için idam edildiğini söylediler. 
 
 Bu defa; Sultan Selim Han, bu sözü nerede söylediğini araştırıp orayı da buldu. Orayı kazmalarını emretti. Kazdıklarında oradan bir küp altının çıktığını gördüler. Yavuz Sultan Selim şöyle söyledi: 
 
 - Hazreti Peygamberimiz, «İnsanın bütün kaygısı midesi olacak, şerefi mal, kıblesi kadın, dini para olacak.» buyurmadı mı? İşte Muhiddin-i Arabî de buna dayanarak, taptığınız ayağımın altında demekle, benim ayağımın altında altın var demek istemiş ama, o zaman bunu kimse anlayamamış ve Muhiddin'i haksız yere idam etmişler, buyurdu. Böylece Muhiddin-i Arabi'nin iki kerameti birden zuhur etmiş oluyordu; biri paranın yerini bildirmesi, biri de Yavuz'un gelip hadiseyi aydınlığa kavuşturması... 
 
 Muhiddini Arabî H. 638 (M. 1240)'da vefat etmiş ve Şam'ın Kasyon dağına defnedilmiştir.
[26/3 15:36] Babam: Bir Ayet:
Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için şüphesiz ki âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?
(En'âm, 6/32)
 
Bir Hadis:
Allah nezdinde en hayırlı ardakaş, arkadaşına karşı en hayırlı olandır. Allah nezdinde en hayırlı komşu ise komşusuna karşı en hayırlı olandır.
(Tirmizî, 'Birr', 28)
 
Bir Dua:
Allah'ım! Kötü fiillerden ve kötü ahlaktan beni koru. Bu kötülüklerden koruyabilecek olan da yalnızca Sensin.
(Nesâi, 'İftitah', 16)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[26/3 15:36] Babam: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Âdemoğlu “Benim malım, benim malım.” der. Ey Âdemoğlu! Acaba yiyip tükettiğinden, giyip eskittiğinden ve sadaka verip biriktirdiğinden başkası senin malın mıdır? (Müslim, Zühd, 3)
Ey iman edenler! Sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sakınasınız diye sizin üzerinize de sayılı günlerde oruç yazıldı… (Bakara, 2/183) 
 
 
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
ŞİFA AYI RAMAZAN VE ORUÇ
Ramazan, arınma ayı olduğu kadar ruhen ve bedenen dirilme ve yenilenme ayıdır. On bir ay boyunca birbirini tekrar eden günlük yaşam rutinleri, bu ayda köklü ve derin bir değişim gösterir. Sakin ama bir o kadar da planlı olan bu bir değişim, insanın dinginlik ve sağlığı için çok önemlidir. Çünkü her gün aynı saatte yemek yemek, işe gitmek, uyumak ve uyanmak gibi rutin işler; bir süre sonra düşünmeyen, sorgulamayan ve hayatı gereği gibi anlamlandıramayan insanların ortaya çıkmasına sebep olur. Nüfusun artması ve toplumların modernleşmesi ile beraber, her gün daha fazla maddi ve manevi kirlilik ve strese maruz kalıyoruz. Bilgisayar ve cep telefonu ekranlarına uzun süreli bakmak bile, hormon dengemizi ve vücudun diğer işleyişlerini etkiliyor. Tam da bu noktada maddi ve manevi şifa kaynağımız olan ramazan ayı imdadımıza yetişiyor. Deyim yerinde ise üzerimizdeki ölü toprağı kalkıyor, ruhen ve bedenen bir diriliş ve zindelik başlıyor. Dahası, ramazan ayını hakkıyla geçiren bir kişinin dinginleşip bedenen ve ruhen şifa bulması kaçınılmaz hâle geliyor.
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[26/3 15:37] Babam: İLMİ İRFANA DÖNÜŞTÜRMEK
İlim bilmek ise irfan bunun hayata geçmesi; ilim ışıksa irfan o ışıkla akıl ve kalbin aydınlanmasıdır. Hz. Peygamber’in Al- lah’a sığındığı faydasız ilim (Tirmizî, “Daavât”, 68) irfana dönüş- memiş ilimdir. Kur’an-ı Kerim’de, Allah’a karşı ancak, kulları içinde ilim sahibi olanların derin saygı duyacağını belirten ayet (Fâtır, 35/28)

Borsada bugünkü işlemlerin takası 23 Mart'ta yapılacak

Türkiye'den transit geçecek harp araç ve gereçlerine ilişkin esaslar düzenlendi

Konut Fiyat Endeksi şubatta yüzde 1,8 arttı

Safranbolu lokumu üreticileri bayram mesaisinde

Ticaret Bakanlığından tüketicilere "alışverişte raf ile kasa fiyatını karşılaştırın" uyarısı

Antep fıstığında kalite ve güvenlik kriterleri TSE standardı ile belirleniyor

Uzmanlara göre stratejik petrol stoklarının piyasaya etkisi zaman alacak

TCMB, Açık Bankacılık hizmetlerinin yeni özelliklerini kullanıma açtı

TÜİK, altın ve enerji hariç dış ticaret endekslerini yayımlayacak

Türk turizm sektörünün Rusya'daki liderliğini bu yıl da koruması bekleniyor

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 26 16 1 9 30 57
3.TRABZONSPOR A.Ş. 26 17 3 6 23 57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 26 14 5 7 17 49
5.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 26 12 8 6 14 42
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 26 9 11 6 -4 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 26 8 9 9 -7 33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
11.CORENDON ALANYASPOR 26 5 8 13 -4 28
12.TÜMOSAN KONYASPOR 26 6 11 9 -9 27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 26 6 13 7 -8 25
14.KASIMPAŞA A.Ş. 26 5 12 9 -14 24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR 26 6 14 6 -18 24
16.İKAS EYÜPSPOR 26 5 14 7 -18 22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 26 3 12 11 -28 20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 26 4 17 5 -22 17