AHMET YILMAZ
Günün yazısı
[15/5 18:09] Babam: Sonra Mûsâ Rabbine, 'Bunlar günahkâr bir toplumdur' diye seslendi. - Duhân - 22. Ayet
[15/5 18:09] Babam: İstikamet üzere olun. (Bunun sevabını) siz sayamazsınız. Şunu bilin ki, en hayırlı ameliniz namazdır. (Zâhirî ue bâtînî temizliği koruyarak) abdestli olmaya ancak mü'min riayet eder. - İmam Mâlik
[15/5 18:09] Babam: “Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye resulünü, doğru yol rehberi ve hak din ile gönderen O’dur; müşrikler hoşlanmasalar da!” - Tevbe, 9/33
[15/5 18:10] Babam: Asıl adı Mustafa olan Kâtip Çelebi, 1609’da İstanbul’da doğar. Batı onu “Hacı Kalfa”, doğu ise “Hacı Halife” olarak tanır. Çocukluğunda devrin ünlü âlimlerinden Kur’an-ı Kerim, Arapça ve hat ile din dersleri alır. Halep’e gittiğinde bütün sahafları gezip kitapları toplar. Bir akrabasından kalan yüklü mirasın büyük kısmını da kitaplara harcar.##Kitap başında uyuklayıp kalacak kadar kitap tutkunudur. Tıp, astronomi, hendese ilimlerinden kitapları okuyup okutan Kâtip Çelebi’nin tarih ve diğer ilimlere dair geniş bir kütüphanesi vardır. Tarih ve biyografi eserlerini okumaktan çok zevk alırdı. Elinden bin yüz kadar tarih kitabının geçtiği ve birçok tarihçiden daha donanımlı olduğu ifade edilir.##Güzel ahlaklı ve az konuşan bir kişidir. Taassuptan uzak durur, ilmî konularda araştırmaya, aklın rehberliğine ve tenkite değer verir. O, doğudaki düşünsel dönüşümde önemli pay sahibidir. Hayatını öğrenip-öğretmekle geçiren ve yirmiye yakın eser yazan Çelebi 1657’de vefat eder. - KİTAP sevdalısı BİR ÂLİM: KÂTİP ÇELEBİ
[15/5 18:13] Babam: Güzel ve Çirkin Huylar
17) İttika: Yüce Allah'dan korkmak, haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmaktır. Böyle bir hale 'Takva' denir. Bunun sahibine de 'Müttakî' denilir. Müttakî olan bir zat, güvenilir ve itimat edilir bir insan demektir. Ondan hiç bir kimseye zarar gelmez.
İslam önünde insanlar esasen birbirine eşittirler. Bunların seçkinliği ancak takva iledir. Kur'an-ı Kerîm'de buyurulmuştur:
'Şüphe yok ki, Allah yanında en iyiniz, en çok müttakî olanınızdır.'
İttikanın karşıtı fısk'dır, fücur'dur. Daha açığı, doğru yoldan çıkmak, Allah'a asi olmak, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmamaktır. Böyle bir halin sonucu da felakettir, azabdır.
18) Edeb: Güzel terbiye ve güzel huylarla vasıflanmaktır, utanılacak şeylerden insanı koruyan bir hal demektir.
Edeb, insan için büyük bir şereftir. Edebin karşıtı İsaet'dir ki, kötülük yapmak ve terbiyeye aykırı davranmak demektir.
Edeb, insanın süsüdür. Edeb, insanı nefsin arzusuna uymaktan korur ve kurtarır.
'İnsanın edebi, zehebinden (altınından) iyidir' denilmiştir.
Edebden yoksun olan bir insan, bir toplum için zararlı mikroplardan daha tehlikelidir.
19- İhsan: Bağışlama, iyilik etme, bahşiş verme, hayır olarak yapılması uygun olan bir şeyi yapma demektir. İhsan, adaletin üstünde bir faziletdir. Bir ayet-i kerimede buyurulmuştur:
'İhsan ediniz; şübhe yok ki, Allah ihsan edenleri sever.'
Diğer bir ayet-i kerimede de buyurulmuştur:
'Yüce Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et.'
20- İhlas: Herhangi bir işi güzel bir niyetle ve saf bir kalb ile yapmak, işe başka bir şey karıştırmamaktır. Böyle bir hale, 'Hulûs' da denir. Yapılan görevlerin değerleri ihlasa göre artar. İhlasın karşıtı Riya (gösteriş) 'dır. Bir görevi yalnız bir gösteriş için veya maddi bir yarar için yapmaktır.
Riyakar bir insan, temiz ruhlu, iyi bir insan değildir. Yaptığı işlerin mükafatını Allah'dan dilemeğe yüzü olmaz. Bir hadîis-i şerifde buyurulmuştur:
'Şüphe yok ki, Allah, sadece kendisi için yapılan ve kendi rızası için istenen bir işi kabul eder.'
21- İstikamet: Her işte doğruluk üzere bulunmak, adaletten ve doğruluktan ayrılmayıp din ve akıl çerçevesi içinde yürümek demektir. Din ve dünya görevlerini olduğu gibi yapmaya çalışan bir müslüman, tam istikamet sahibi bir insandır. Böyle bir insan toplumun en önemli bir organı sayılır.
İstikametin karşıtı, hıyanettir ki, doğruluğu bırakıp verilen sözü gözetmemek, caymak, emanete riayet etmemektir, insanların haklarına tecavüz etmektir. Bir ayet-i kerimede, Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyurulmuştur:
'Emrolunduğun gibi istikamette bulun.'
İşte bu ayet-i kerime, istikametin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu göstermeğe yeter.
22- İtaat: Üst amirin dince yasak olmayan emirlerini dinleyip ona göre yürümektir. Yüce Allah'ın buyruklarını dinleyip tutmak bir taattır. İnsanın mutluluğu da bu taata bağlıdır. Bunun karşıtı isyandır. Yüce Allah'ın emirlerini dinlemeyen bir insan günahkar ve hayırsız bir kimsedir ki, kendisini tehlikeye atmış olur. Artık böyle bir kimseden insanlık ne bekleyebilir:
Kur'an-i Kerîm'de şöyle buyurulmuştur:
'Allah'a itaat ediniz; Allah'ın Peygamberine de, sizden olan idarecilere de itaat ediniz.'
23- İtimad: Güvenmek ve emniyet etmek, bir şeye kalben güvenip dayanmak demektir. Halkın güvenini kazanmak bir başarı eseridir. İktisadî ve içtimaî hayatın devamı itimadın varlığına bağlıdır. Onun için insan, güzel ve doğru hareketleriyle herkesin güvenini kazanmaya çalışmalıdır. İtimada aykırı olan şey, hiyanettir, işi kötüye kullanmaktır ki, bunun sonucu pek korkunçtur.
24- İktisad: Her işte denge üzerinde bulunmaktır. Gereğinden fazla veya noksan harcama yapmaktan kaçınmaktır. İnsan iktisada uyma sayesinde rahat yaşar, hadis-i şerîfde buyurulmuştur:
'İktisad üzere bulunan fakir olmaz.'
İktisadın karşıtı israf dır, aşırı gitmektir
[15/5 18:14] Babam: ile özetlenen ve önce Fâtiha'da, sonra bütün Kur'ân'da tedrici olarak açıklanan bu ilişki tamamen besmeledeki nın mânâsıdır. daima bir fiile veya fiile benzeyen bir kelimeye taalluk eden ve onu bir isme bağlayan bir edat, bir cer edatıdır ki, asıl mânâsı yapıştırmaktır. Fakat bu yapıştırmanın; karıştırma ve beraberlik, yardım dileme, pekiştirme için kullanma ve yemin gibi birçok çeşitleri vardır ki, besmelede tefsirciler yalnız beraberlik veya yardım dileme mânâlarından birini gösterirler. Bu bâ'nın bağlacı hazf olunmuştur ki, o anda besmeleyle başlanacak olan fiil olacaktır. Başla, oku, başlıyorum, okuyorum gibi.
: 'İsim' aslında sözlük anlamıyla bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet demektir. Örfte tek başına anlaşılır bir mânâya delalet eden kelime diye tarif edilir ki, o mânâya veya onun dışta veya zihinde gerçekleşen asıl şekline müsemmâ denilir. Yaygın görüşe göre, ismin aslı 'sümüv = yücelik' maddesidir. 'Vesm = damgalama'den olması da mümkündür. Fakat çoğulu 'esma' veya 'esâmî' gelir ve bunlar tamamen dilimize mal olmuş kelimelerdir. Sıfatlar da aslında ismin kısımlarındandır. Bunun için isimler özel isim veya cins ismi veya umuma delalet eden isim diye kısımlara ayrıldığı gibi zat ismi
veya sıfat ismi diye de birbirinden ayrılır. Yüce Allah'ın Esmâ-i Hüsnâ'sında bu farkın önemi vardır. İsim, aslında 'ad' ve 'nam' ile eşanlamlı olmakla beraber dilimizde biz bunları ince farklarla kullanırız. 'Ben bu işi falan kimse namına yapıyorum.' yerinde 'falancanın adına veya ismine yapıyorum' diyemiyoruz. Aynı şekilde 'insan bir isimdir' deriz de 'bir addır, bir namdır' demeyiz. Öyle zaman olur ki 'o adamın adı' yerine 'o zatın ismi' demeyi tercih ederiz.
: 'Allah' gerçek ilâhın özel ismidir. Daha doğrusu zat ismi ve özel ismidir. Yani Kur'ân bize bu en yüce ve en büyük zatı, eksiksiz sıfatları ve güzel isimleriyle tanıtacak, bizim ve bütün kâinatın ona olan ilgi ve alâkamızı bildirecektir. Bundan dolayı Allah diye adlandırılan en büyük ve en yüce zat kâinatın meydana gelmesinde, devamında ve olgunlaşmasında bir ilk sebep olduğu gibi 'Allah' yüce ismi de ilim ve irfan dilimizde öyle özel ve yüce bir başlangıçtır. Yüce Allah'ın varlığı ve birliği kabul ve tasdik edilmeden kâinat ve kâinattaki düzeni hissetmek ve anlamak bir hayalden, bir seraptan ve aynı zamanda telafisi imkansız olan bir acıdan ibaret kalacağı gibi 'Allah' özel ismi üzerinde birleştirilmeyen ve düzene konmayan ilimlerimiz, sanatlarımız, bütün bilgiler ve eğitimimiz de iki ucu bir araya gelmeyen ve varlığımızı silip süpüren, dağınık fikirlerden, anlamsız bir toz ve dumandan ibaret kalır. Bunun içindir ki, bütün ilimler ve sanatlar küçük küçük birer konu etrafında bilgilerimizi düzenleye düzenleye nihayet son düzenlemede bir yüksek ilim ile bizi bir birlik, huzuruna yükseltmek için çalışır durur. Cisim konusunda madde ve kuvvet ile hareket ve durgunluk oranında, birleştirilemeyen bir tabiat ilmi; uzaklık, yer ve zamana göre, nicelik kavramında toplanmayan bir matematik ilmi; bilim mefhumunda cisim ve ruh oranında toplanmayan bir psikoloji ilmi; dış dünya ve zihine göre doğruluk mefhumunda toplanmayan bir mantık ilmi; iyilik ve kötülüğe oranla güzellik ve çirkinlik mefhumunda toplanmayan bir ahlâk; nihayet nedensellik oranında ve varlık mefhumunda toplanmayan bir hikmet ve felsefe bulamayız. Varlık mânâsını düşündürtmeden, nedensellik oranının gerçek olduğunu kabul ettirmeden bize en küçük bir gerçek bildirebilen hiçbir sanat yoktur. Şu, şunun için vardır. İşte bütün ilimlerin çalıştığı gaye budur. Varlık, gerçeklik, nedensellik ilişkileri, bütün ilim ve sanatlara hakim olan düşünme ve doğru olduğunu kabul etmek prensipleridir. Nedensellik, sebebin müsebbebi ile bağlantısı, orantısı ve kalıcılığı kanunu, asrımızda bütün
[15/5 18:14] Babam: Ebu Dâvud, Tahâret 55, (142, 143, 144); Tirmizi, Tahâret 30, (3 8); Nesâi, Tahâret 71, 92, (1, 66, 79).
KULAKLARI MESHETMEK
3609 - Rebi' Bintu Mu'arrız radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm abdest aldı, (bu esnada) elini kulaklarının hücresine soktu.'
Ebu Dâvud, Tahâret 50, (131).
3610 - Nâfi merhum anlatıyor: 'İbnu Ömer, kulakları için suyu parmağıyla alırdı.'
Muvatta, Tahâret 37, (1, 34).
ABDESTİ TAM ALMAK
3611 - Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: 'Ümmetim, Kıyamet günü çağırıldıkları vakit abdestin izi olarak (nurdan) bir parlaklıkları olduğu halde gelirler. Öyleyse kimin imkanı varsa parlaklığını artırsın.'
3612 - Bir diğer rivâyette şöyle gelmiştir: 'Ebu Hüreyre radıyallahu anh abdest aldı, yüzünü yıkadı, ellerini yıkadı, ellerini yıkarken nerdeyse omuza kadar yıkıyordu. Sonra ayaklarını yıkadı ve nerdeyse bacaklarına kadar yükseldi. Sonra dedi
[15/5 18:15] Babam: 7
YEDİNCİ MEKTÛB
Bu mektûb, yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Kendisinin şaşılacak birkaç hâlini bildirmekde ve birkaç şey sormakdadır:
Hizmetçilerinizin en aşağısı olan Ahmed, yüksek kapınıza bildirir ki, Arşın üstündeki makâma, rûhumun yükselerek ulaşdığını anladım. Burası Hâce Behâeddîn-i Buhârî “kaddesallahü sirrehül akdes” hazretlerinin makâmı idi. Bir zemân sonra, maddeden yapılmış olan bu bedenimi de, o makâmda buldum. O zemân böyle anladım ki, bu madde âlemi ve gökler aşağıda kaldı. İsmleri ve nişânları yok oldu. O makâmda yalnız Evliyânın büyüklerinden birkaçı vardı. O zemân bütün âlemi o mahâlde ve o makâmda kendime ortak buldum. Onlardan temâmen ayrı olduğum hâlde kendimi onlarla birlikde görünce şaşırdım kaldım. Zemân zemân öyle hâller hâsıl oluyor ki, ne kendim kalıyorum ve ne âlem kalıyor. Gözüme hiçbirşey görünmüyor. Hâtırıma birşey gelmiyor. Şimdi de bu hâldeyim. Âlemin varlığını ve yaratılmış olduğunu ne biliyorum ne görüyorum. Bundan sonra yine o makâmda yüksek bir köşk görüldü. Bir merdiven konuldu. Oraya çıkdım. Bu makâm da, âlem gibi yavaş yavaş aşağı indi. Her ân yükseldim. Orada abdestin şükr nemâzını kılmak hâtırıma geldi. Kıldım. Çok yüksek bir makâm görüldü. Nakşibendiyyenin dört büyük Hâcesini orada gördüm. [Bu dört zâtın “kaddesallahü esrârehüm” Hâce Abdülhâlık-ı Goncdevânî ve Hâce Muhammed Behâeddîn-i Nakşibend ve Hâce Alâ’üddîn-i Attâr ve Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr oldukları zan olunur.] Seyyid-üt-tâife Cüneyd ve bunun gibi birkaç velî de orada idi. Birkaç velî bu makâmdan dahâ yukarıda idi. Fekat bunun direklerini tutmuş oturuyorlardı. Birkaç velî de bu makâmdan dahâ aşağıda idi. Derecelerine göre yer almışlardı. Kendimi bu makâmdan çok uzakda gördüm. Hattâ bu makâmla hiçbir ilgim yok idi. Bunun için çok üzüldüm. Aklımı kaçıracak gibi oldum. Aşırı üzüntüden ve sıkıntıdan canım çıkacak idi. Çok zemân bu hâl üzere kaldım. Sonunda, yüksek teveccühleriniz ve yardımlarınız ile kendimi o makâma ilişik gördüm. Önce başımı onun yüksekliğinde buldum. Kendim de yükselerek o makâmın üstünde oturdum. İyice inceliyerek, o makâmın tam bir tekmîl makâmı, ya’nî sâlikleri kemâle erdirenlerin makâmı olduğu anlaşıldı. Sülûk, ya’nî tesavvuf yolculuğunda en son bu makâma varılır. Tam sülûk yapmamış olan meczûb bu makâma kavuşamaz. O makâmda şöyle düşündüm ki, çok zemân önce yüksek kapınızda bildirdiğim rü’yâ ile bu makâma yetişmiş oldum. O rü’yâda emîr-ilmü’minîn hazret-i Alî “kerremellahü teâlâ vecheh” (Göklerin ilmini sana
[15/5 18:15] Babam: Haccın Adabı
Ana Sayfa
Hac ve Umre
Haccın Adabı
İlgili
HACCIN ADABI
1. Hac farizası helal kazanç ile eda edilmelidir. Hac sadece mali bir ibadet olmadığından, meşru olmayan kazanç sarfedilerek yapılan hac şeklen sahih olursa da bu haccın sevap ve fazileti olmaz.
2. Üzerlerinde kul hakkı bulunanlar yola çıkmadan önce hak sahiplerinin haklarını ödeyerek onlarla helalleşmelidir.
3. Bir daha işlememek azim ve kararı ile günahlara tövbe edilmelidir.
4. Kazaya kalmış ibadetleri mümkün olduğunca kaza edilmeye çalışılmalıdır.
5. Hac yolculuğu konusunda bilgi ve tecrübesi bulunan kişilerle istişarede bulunulmalıdır.
6. Haline uygun, anlaşabileceği yol arkadaşları edinmelidir.
7. Yola çıkmadan akraba ve dostlarla vedalaşmalıdır.
8. Gösterişten ve böbürlenmekten sakınmalı, mütevazi ve ihlaslı olmalıdır.
9. Yola çıkarken ve eve dönüşte ikişer rek‘at namaz kılmalıdır.
10. Gerek yolculukta gerek hac esnasında başkalarıyla tartışmaktan ve
kırıcı davranışlardan sakınmalıdır.
11. Boş ve faydasız şeylerle meşgul olmayıp vakitler ibadet ve faydalı işlerle değerlendirilmelidir.
İlgili
Haccın Yükümlülük Şartları
7 Eylül 2021
Benzer yazı
Hac ve Umre Eda Şartları
7 Eylül 2021
Benzer yazı
Haccın Tanımı ve Mahiyeti
7 Eylül 2021
Benzer yazı
in Hac ve Umre Tags: adab, hac
Diğer Konular
Müzdelife Vakfesi
Sa'y
Haccın Vacipleri
Ziyaret Tavafı
Arafat Vakfesi
Haccın Rükünleri
[15/5 18:16] Babam: Ayakkabı
Ana Sayfa
A
Ayakkabı
Rüyada ayakkabı görmek, kazancın bollaşmış olacağına ve menfaate işaret eder. Yalnız rüyada kötü ve eski bir ayakkabı görmek bu tabirin tam aksi olmak suretiyle yorumlanmaktadır. Rüyada ansızın çok ayakkabı görmek, boş işlerle zaman geçirileceğine delalet eder.Rüyada büyük ve ferah ayakkabı gören kişi, yaşamış olduğu sorunlardan kurulacak ve huzur dolu bir yaş sürecektir. Tam aksi dar ve küçük bir ayakkabı görmek, sorunlu günler gündeme geleceği ve hüzüne düşüleceği doğrultunda tabir edilmektedir.Rüyada tek ayakkabı kaybettiğini görmek, mal varlılığının bir bölgenin yitirileceğine işarettir. Rüyada yırtılmış ve paralanmış ayakkabı gören şahsın benzerini kaybedeceği doğrultunda yorumlanır.Rüyada ayakkabının ayağını sıktığını gören kişi, servet ve mülk sahibi olmaya kavuşacaktır. Rüyada çok güzel ve yeni bir ayakkabı görmek, yalnız ayakkabıyı giymiş olmamak zor zamanların işaretidir.Rüyada ayakkabının ayağı sıktığını görmek, çevrete hoşa gitmeyecek bir hadisenin olacağına, cemiyetde hiç iyi şeylerin olmayacağına işaret eder. Rüyada bir bayan ayağından ayakkabı çıkarıyorsa bu rüya ayrılık olmak suretiyle yorumlanır.Rüyada çocuk ayakkabısı görmek, kimi işlerin kötü gideceğine işarettir. Rüyada görmüş olunan ayakkabı, kırmızı, kara veya aksa umulmadık bir sorun ile karşılaşılacağını işaret eder. Rüyada görmüş olunan sarı ayakkabı ise rahatsızlık manasına gelir.Rüyada ayakkabı satmak, yaşanılan problemlerin başkası ile paylaşılacağına ve rahatlığa işaret eder. Rüyada ayakkabı aramak, bir iş bedelinde yüklü bir para harcanmış olacağına öyleki bir yatırıma işaret eder. Rüyada başka birinin ayakkabı bulmaya çalıştığını görmek, başka birisi ile ortaklık yapılacağı doğrultunda yorumlanır. Rüyada ayakkabı denemek, rüyayı gören kimsenin başkası ile bir eşyasını paylaşacağı manasına gelir.Rüyada lekeli bir ayakkabıyı temizlerken görmek, mesleki veya hususi yaşamda hata bir adım atılmış olacağına ve vaziyeti fark edip hata yoldan dönmüş olma gayretine girileceğine işaret eder. Rüyada ayakkabı bağlamak, iş yaşamında bir çıkışmış ol gündeme geleceğine değişik müşteriler kazanılacağı doğrultunda yorumlanır.Rüyada hanen kapısının önünde ansızın çok ayakkabı görmek, haneye çok sayıda konukun gelmiş olacağına işaret eder.
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azık
Azil
Azmetmek
Azrail
[15/5 18:17] Babam: AKLÎ VE NAKLÎ İLİMLER
Ana Sayfa
A
AKLÎ VE NAKLÎ İLİMLER
Fen ve din bilgileri. (Bkz. Ulûm-u Akliyye ve Ulûm-u Nakliyye)
İlgili
Tecribî İlimler
9 Eylül 2021
Benzer yazı
ULÛM-İ AKLİYYE
9 Eylül 2021
Benzer yazı
ULÛM-İ NAKLİYYE
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[15/5 18:18] Babam: “Me’yus olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce istimal etsen, o arslan, sana müsahhar bir at olur. Hem o darağacı, sana keyif ve tenezzüh için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilâç vereceğim. Güzelce istimal etsen; o iki müteaffin yaraların, iki güzel kokulu Gül-ü Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) denilen latif çiçeğe inkılab ederler. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi bir senelik bir yolu, bir günde kesersin. İşte eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et. Tâ doğru olduğunu anlayasın.”
Hakikaten bir parça tecrübe etti. Doğru olduğunu tasdik etti. Evet ben, yani şu bîçare Said dahi bunu tasdik ederim. Çünki biraz tecrübe ettim, pek doğru gördüm.
Bundan sonra birden gördü ki: Sol cihetinden Şeytan gibi dessas, ayyaş aldatıcı bir adam, çok zînetler, süslü suretler, fantaziyeler, müskirler beraber olduğu halde geldi. Karşısında durdu. Ona dedi:
–Hey arkadaş! Gel gel, beraber işret edip keyfedelim. Şu güzel kız suretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.
Sual: Hâ hâ, nedir ağzında gizli okuyorsun
[15/5 18:18] Babam: Sekizinci Mektub
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ isimleri بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ e girdiklerinin ve her mübarek şey’in başında zikredilmelerinin çok hikmetleri var. Onların beyanını başka vakte talikan, şimdilik kendime ait bir hissimi söyleyeceğim:
Kardeşim ben الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ isimlerini öyle bir nur-u a’zam görüyorum ki, bütün kâinatı ihata eder ve her ruhun bütün hacat-ı ebediyesini tatmin edecek ve hadsiz düşmanlarından emin edecek, nurlu ve kuvvetli görünüyorlar. Bu iki nur-u a’zam olan isimlere yetişmek için en mühim bulduğum vesile; fakr ile şükr, acz ile şefkattir. Yani: Ubudiyet ve iftikardır. Şu mes’ele münasebetiyle hatıra gelen ve muhakkikîne, hattâ bir üstadım olan İmam-ı Rabbanî’ye muhalif olarak diyorum ki: Hazret-i Yakub Aleyhisselâm’ın Yusuf Aleyhisselâm’a karşı şedid ve parlak hissiyatı, muhabbet ve aşk değildir; belki şefkattir. Çünki şefkat, aşk ve muhabbetten çok keskin ve
[15/5 18:18] Babam: (Risale-i Nur’un çok yerlerinde izahı ve kat’î hadsiz hüccetleri bulunan iman-ı billah rüknünün binler küllî bürhanlarından bir tek bürhana kısaca bir işarettir.)
Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hâlıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” dediler. Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.
Meselâ: Nasılki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda hârika ve hassas mizanlarla alınmış hayatdar macunlar ve tiryaklar var. Şübhesiz gayet meharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir. Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle, bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıp mikyasıyla küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelal’i hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır.
Hem meselâ: Nasıl bir hârika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor. Şeksiz, bir fabrikatörü ve meharetli bir makinisti tanıttırır. Öyle de, küre-i arz denilen yüzbinler başlı, her başında yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbaniye, ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede okuduğunuz fenn-i makine mikyasıyla küre-i arzın ustasını ve sahibini bildirir ve tanıttırır.
Hem meselâ, nasılki gayet mükemmel binbir çeşit erzak etrafından celbedip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iaşe anbarı ve dükkân, şeksiz bir fevkalâde iaşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir. Öyle de, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede muntazaman seyahat eden ve yüzbinler ve ayrı ayrı erzak isteyen taifeleri içine alan ve seyahatıyla mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzakı tükenen bîçare zîhayatlara getiren ve küre-i arz denilen bu Rahmanî iaşe anbarı ve bu sefine-i Sübhaniye ve binbir çeşit cihazatı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbanî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise; okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i iaşe mikyasıyla, o kat’iyyette ve o derecede küre-i arz deposunun sahibini, mutasarrıfını, müdebbirini, bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasılki; Dörtyüz bin millet içinde bulunan ve her milletin istediği erzakı ayrı ve istimal ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve talimatı ayrı ve terhisatı ayrı olan bir ordunun mu’cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzaklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihazatlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acib ordu ve ordugâh, şübhesiz bedahetle o hârika kumandanı gösterir, takdirkârane sevdirir. Aynen öyle de, zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu Sübhanîde, nebatat ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev’in çeşit çeşit elbise, erzak, esliha, talim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek kumandan-ı a’zam tarafından verilen küre-i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyasıyla, dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre-i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdes’ini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle sevdirir.
Hem nasılki; Bir hârika şehirde milyonlar elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler, yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz, bedahetle elektriği idare eden ve seyyar lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştial
[15/5 18:19] Babam: ümmetini Âl-i Beytin etrafında toplamak arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt çok tekessür edeceğini izn-i İlahî ile bilmiş ve İslâmiyet za’fa düşeceğini anlamış. O halde gayet kuvvetli ve kesretli bir cemaat-ı mütesanide lâzım ki, Âlem-i İslâmın terakkiyat-ı maneviyesinde medar ve merkez olabilsin. İzn-i İlahî ile düşünmüş ve ümmetini Âl-i Beyti etrafına toplamasını arzu etmiş. Evet Âl-i Beytin efradı ise, itikad ve iman hususunda sairlerden çok ileri olmasa da, yine teslim, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünki İslâmiyete fıtraten, neslen ve cibilliyeten tarafdardırlar. Cibillî tarafdarlık zaîf ve şansız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatlı, gayet şanlı, bütün silsile-i ecdadı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını feda ettikleri bir hakikata tarafdarlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedahe hisseden bir zât, hiç tarafdarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle Din-i İslâm lehinde edna bir emareyi, kuvvetli bir bürhan gibi kabul eder. Çünki fıtrî tarafdardır. Başkası ise, kuvvetli bir bürhan ile sonra iltizam eder.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Üçüncü Nükte münasebetiyle Şîalarla Ehl-i Sünnet ve Cemaatin medar-ı nizaı, hattâ akaid-i imaniye kitablarına ve esasat-ı imaniye sırasına girecek derecede büyütülmüş bir mes’eleye kısaca bir işaret edeceğiz. Mes’ele şudur:
Ehl-i Sünnet Ve Cemaat der ki: “Hazret-i Ali (R.A.), Hulefa-i Erbaa’nın dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık (R.A.) daha efdaldir ve hilafete daha müstehak idi ki, en evvel o geçti.” Şîalar derler ki: “Hak, Hazret-i Ali’nin (R.A.) idi. Ona haksızlık edildi. Umumundan en efdal Hazret-i Ali’dir. (R.A.)” Davalarına getirdikleri delillerin hülâsası: Derler ki: Hazret-i Ali (R.A.) hakkında vârid ehadîs-i Nebeviye ve Hazret-i Ali’nin (R.A.) “Şah-ı Velayet” ünvanıyla ekseriyet-i mutlaka ile evliyanın ve tarîklerin mercii ve ilim ve şecaat ve ibadette hârikulâde sıfatları ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ona ve ondan teselsül eden Âl-i Beyte karşı şiddet-i alâkası gösteriyor ki; en efdal odur, daima hilafet onun hakkı idi, ondan gasbedildi.
Elcevab: Hazret-i Ali (R.A.) mükerreren kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyade o hulefa-i selâseye ittiba ederek onların şeyhülislâmlığı makamında bulunması, Şîaların bu davalarını cerhediyor. Hem hulefa-i selâsenin zaman-ı hilafetlerinde fütuhat-ı İslâmiye ve mücahede-i a’da hâdiseleri ve Hazret-i Ali’nin (R.A.) zamanındaki vakıalar, yine hilafet-i İslâmiye noktasında Şîaların davalarını cerhediyor. Demek Ehl-i Sünnet Ve Cemaatın davası, haktır.
Eğer denilse: Şîa ikidir. Biri; şîa-i velayettir, diğeri; şîa-i hilafettir. Haydi bu ikinci kısım garaz ve siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat birinci kısımda garaz ve siyaset yok. Halbuki şîa-i velayet, şîa-i hilafete iltihak etmiş, yani; ehl-i turuktaki evliyanın bir kısmı Hazret-i Ali’yi (R.A.) efdal görüyorlar. Siyaset cihetinde olan şîa-i hilafetin davalarını tasdik ediyorlar.
Elcevab: Hazret-i Ali’ye (R.A.) iki cihetle bakılmak gerektir. Bir ciheti; şahsî kemalât ve mertebesi noktasından. İkinci cihet: Âl-i Beytin şahs-ı manevîsini temsil ettiği noktasındandır. Âl-i Beytin şahs-ı manevîsi ise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir nevi mahiyetini gösteriyor. İşte birinci nokta itibariyle Hazret-i Ali (R.A.) başta olarak bütün ehl-i hakikat, Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer’i (R.A.) takdim ediyorlar. Hizmet-i İslâmiyette ve kurbiyet-i İlahiyede makamlarını daha yüksek görmüşler. İkinci nokta cihetinde Hazret-i Ali (R.A.) şahs-ı manevî-i Âl-i Beytin mümessili ve şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt, bir hakikat-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) temsil ettiği cihetle, müvazeneye gelmez. İşte Hazret-i Ali (R.A.) hakkında fevkalâde s
[15/5 18:20] Babam: o zât, Hâlıkımızın bizden taleb ettiği şeylerden bahsediyor ve çok hakikatlerden, mes’elelerden haber veriyor ki onlardan kurtuluş yoktur. Feya acaba! Ekser nâs neden böyle hak şeylerden göz yumuyorlar, hakikatlerden kulak tıkıyorlar?.
ONBİRİNCİ REŞHA: Arkadaş! Şu minber-i âlîde Hutbe-i Ezeliyeyi okuyan ve şahsiyet-i maneviyesiyle bizlere meşhud ve yüksek şuunatıyla âlemde meşhur olan Zât-ı Nuranî (A.S.M.), vahdaniyet-i İlahiyeye bir bürhan-ı sadık-ı nâtık ve tevhidin hakikat olduğuna bir delil-i hak ve saadet-i ebediyenin de vücuda gelmesine kat’î bir delil ve zahir bir bürhandır.
Ve keza o zât, insanları hidayete davet etmekle saadet-i ebediyenin (husulüne sebeb olduğu gibi), vusulüne de sebebdir.
Ve keza o zât, duasıyla, ubudiyetiyle o saadetin vücuduna ve icadına vesiledir. Evet bak! O zât, nev’-i beşere imamdır. Mescidi, yalnız Ceziret-ül Arab değildir, küre-i arzdır. Cemaati de yalnız o zamanın insanları değildir. Belki Âdem zamanından kıyamete kadar her bir asrın halkı bir saf olup, bütün asırlar safları onun arkasında, onun duasına “Âmîn” diyorlar.
Bilhâssa o zât, o cemaat-ı uzmada umum zevilhayata şamil pek şedid bir ihtiyac-ı azîm için dua eder. Ve onun duasına, yalnız o cemaat değil, belki arz ve sema ve bütün mevcudat “Âmîn” söyler. Yani “Yâ Rabbena! Onun duasını kabul eyle. Biz de o duayı ediyoruz. Biz de onun taleb ettiğini taleb ediyoruz.”
Bilhâssa o cemaat-ı uzma önünde kıldırdığı namazda, öyle bir tazarru’ ve tezellül ile, öyle bir iştiyakla, öyle bir hüzün ile niyaz ve dua eder ki, kâinat bile heyecana gelir; O Zât’ın duasına iştirak eder. Evet öyle bir maksad için niyaz eder ki, eğer o maksad husule gelmezse, yalnız mahlukat değil âlem bile kıymetsiz kalır, esfel-i safilîne düşer. Çünki o zâtın matlubuyla mevcudat yüksek kemalâta erişir. Acaba o zât, o matlubu kimden istiyor? Evet öyle bir zâttan taleb eder ki, en gizli ve en küçük bir hayvanın cüz’î bir ihtiyacı için lisan-ı haliyle yaptığı duayı işitir, kabul eder, ihtiyacını yerine getirir
[15/5 18:20] Babam: İkincisi: İki Âyet-ül Kübra’nın vird-i ekberinde -hatırıma gelmediği halde- ehemmiyetli kısımlarını Yirminci Mektub ile Otuzikinci Söz, bana ihtiyaç bırakmayacak derecede beyan ve tercüme ettiklerinden, niyet ve va’dettiğim halde tercümesinde istihdam edilmedim.
Üçüncüsü: Risale-i Nur’un benden ayrılması ve ben de daire-i tenviriyesinden uzak düştüğümden, bu havali ve Eskişehir gibi sair yerleri de onun ehemmiyetli ve lüzumlu bir kısım hakikatlarından hissedar etmek için, inayet-i İlahiye, -yeni yazılıyor gibi- tekrar ile o kısım hakikatların, fakat letafetli başka tarzlarda izah edilmelerinde âdeta ihtiyarım olmadan beni istimal ettiğini bildim, çok şükrettim.
Bu defa hediyelerinize mukabil elimden gelseydi yalnız maddî fiatına göre herbir risaleye on lira ve Yirmibeşinci Söz’e yirmibeş altun belki elmas ve Yirmidokuzuncu Söz’e yirmidokuz yakut verirdim. Öyle ise, verilmiş gibi kabul ediniz. Evet tevafukta muvaffakıyetli olan kalem-i Alevî, Keramet-i Aleviye’ye göze görünür güzel bir delil göstermiş. Yüzbin
[15/5 18:20] Babam: Yirmiyedinci Mektub ve Zeyilleri
Otuzüçüncü Söz’ün Yirmiyedinci Mektubudur ki: Mektubat-ün Nur’un birinci muhatabı olan Hulusi Bey’in hususî mektublarından Risalet-ün Nur hakkındaki takdiratını gösteren fıkralardır.
Yirmiyedinci Mektub’un ikinci kısmı olan “Zeyl”i dahi elhak bir Hulusi-i Sâni olan Sabri Efendi’nin Risalet-ün Nur hakkındaki takdiratını gösteren hususî mektublarındaki fıkralardır. 2(*)
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ اَبَدًا
(Hulusi’nin birinci fıkrasıdır)
Eyyühe-l Üstad-ül Muhterem!
Kendilerini fakir ve hakir görmekte zevk alan zevat-ı âliye gibi değil, belki olduğu gibi görünmek isteyen ve talebem, kardeşim, biraderzadem ünvanlarıyla taltif buyurduğunuz bendeniz, hakikatte manen düşkün bir vaziyette ve cidden duanıza muhtaç bir haldeyim. Serapa Nur olan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın hak ve hakikatını, bu asır insanlarının bilhâssa fırak-ı dâllenin gözlerine sokacak derecede bazı Kur’an lemaatının zahir olmasına murad-ı İlahî taalluk etmiş ve bu emr-i mühimme felillahilhamd muhterem üstadımız vasıta olmuştur.
İşte hiç ender hiç olan bu talebenize de yine lütuf ve fazl ve inayet-i İlahî ile bu âlî memuriyetini îfa eden aziz ve muhterem hocasına ve Hazret-i Kur’an hesabına pek cüz’î bir hademelik yaptırılmıştır. Bundan dolayı ne kadar şükretsem azdır, fahre zerre kadar hakkım yoktur. Belki şu hademelikte yapmış olmaklığım muhtemel hatiat ve kusurattan dolayı afvımı niyaz ve istirham ediyorum. Fena şahsiyetimi tarif eylemekliğim gerçi manasızdır. Fakat mürasele ve mülâkatta bu bâbda pek çok büyük iltifatlarınızı gördüğümden mütehassıl hicab sevkiyle ufak bir tasdi’de bulundum.
[15/5 18:21] Babam: sıddık, sarsılmaz kardeşlerim ve vârislerim!
Bana karşı şimdiki tazyikatın üç sebebi var:
Birincisi: Heyet-i Vekile’nin kararıyla, iaşem için her gün iki buçuk banknot ve sair masraflar için de bir tahsisat ve istediğim tarzda bir haneyi inşa edip bana vermek hakkında buraya emir gelmişti. Ben de kabul etmedim. Yalnız yol masrafı için Denizli’de sevkiyatım için verilen bir kısmı kabul ettim. Onlar da kızdılar, tarassuda başladılar.
İkinci Sebeb: Denizli havalisindeki ahali Risale-i Nur hesabına bana karşı haddimden pek çok ziyade hüsn-ü teveccüh göstermesiyle ve buralarda dahi aynı hal başlaması, garazkârların evhamına dokunmasıdır.
Üçüncüsü: Malûm ölmüş adamın hesabına benden intikamını almak için Afyon Valisinin garazkârane bahaneleridir.
Fakat kader-i İlahî, onların bu zulümlerini hakkımızda merhametlere ve maslahatlara çeviriyor. Siz merak etmeyiniz. Bir maslahat şudur ki: Onlar, yalnız Risale-i Nur yerinde beni susturuyorlar. Halbuki benim bedelime Risale-i Nur yüzer dillerle ve şakirdleri binler lisanlarıyla mükemmel konuşuyorlar; bu Nurları, zulmetli kafalara ders veriyorlar. En büyük memurların onlara gönderilen Risale-i Nur’un müdafaası olan “Meyve”nin tesiriyle başka risaleleri de -bilhâssa “Hüccetullah-il Baliğa Mecmuası”nı kemal-i merakla tedkik etmeğe başlamaları, onların inadlarını kırdığına çok emareler var.
Evet nasılki onlar şahsımla meşgul olmaları Risale-i Nur’un bir derece serbestiyetine ve intişarına faidedir, öyle de kardeşlerimle görüştürmemek dahi ehemmiyetli bir maslahattır. Hattâ bir defa görüşmek için yüz lirasını sarfedip buraya kadar gelen bir kardeşimizin görüşmeden geri gitmesi; tam bir maslahat oldu. Eğer kapı açılsa, her taraftan ziyaretçi tehacümüyle hem garazkâr ve vehhamların evhamına dokunmak ihtimali, hem sırr-ı ihlasa ve mesleğimiz olan mahviyet ve enaniyeti bırakmak ve dünya cereyanlarına karışmamak, hattâ düşünmemek olan prensibimize zararı bulunması cihetiyle bu tecridim, hakkımızda bir inayettir.
Bu şuhur-u mübarekede kazanç bire yüzdür. Mübarek kardeşlerim ricalen ve nisaen ve masumlar ve muhterem ihtiyarlar dualarıyla bize yardım etmelerine pek ziyade ihtiyacımız
[15/5 18:21] Babam: الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ : Havf ve firar makamı olan şu sıfatın mâkablindeki makamlarla münasebatı ise: Bu makamın hayret ve dehşet nazarıyla celal ve cemal ile muttasıf olan makam-ı rububiyete baktırması; ve iltica ve dehalet nazarıyla نَعْبُدُ deki makam-ı ubudiyete baktırması; ve acz nazarıyla نَسْتَعِينُ deki tevekkül makamına baktırması; ve teselli nazarıyla refik-i daimî olan makam-ı recaya baktırmasıdır. Çünki korkunç bir şeyi gören adam, korku ve hayret içinde kalır; sonra firar etmeye meyleder. Âciz olduğu takdirde tevekkül eder, sonra teselli yollarını arar.
S– Cenab-ı Hak, Ganiyy-i Mutlak’tır; âlemde bu kadar dalaletleri ve pek çirkin fena şeyleri yapan nev’-i beşerin yaratılışında ne hikmet vardır?
C– Kâinatta maksud-u bizzât ve küllî ve şümullü olarak yaratılan ancak kemaller, hayırlar, hüsünlerdir. Şerler, kubuhlar, noksanlar ise; hüsünlerin, hayırların, kemallerin arasında görülmeyecek kadar dağınık ve cüz’iyet kabîlinden tebaî olarak yaratılmışlardır ki; hayırların, hüsünlerin, kemallerin mertebelerini, nev’lerini, kısımlarını göstermeye vesile olsunlar ve hakaik-i nisbiyenin vücuduna veya zuhuruna bir mukaddeme ve bir vâhid-i kıyasî olsunlar.
S– Hakaik-i nisbiyenin ne kıymeti var ki, onun için şerler istihsan edilecek?
C– Hakaik-i nisbiye denilen şeyler, kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır. Ve kâinattaki nizam, ancak hakaik-i nisbiyeden doğmuştur. Ve hakaik-i nisbiyeden kâinatın enva’ına bir vücud-u vâhid in’ikas etmiştir. Hakaik-i nisbiye, büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden çoktur. Hattâ bir zâtın hakaik-i hakikiyesi yedi ise, hakaik-i nisbiyesi yediyüzdür. Binaenaleyh kubh ve şerde şer varsa da kalildir.
Malûmdur ki, şerr-i kalil için hayr-ı kesîr terkedilmez. Terkedilirse, şerr-i kesîr olur. Zekat ve cihadda olduğu gibi.
Evet اِنَّمَا تُعْرَفُ اْلاَشْيَاءُ بِاَضْدَادِهَا meşhur kaziyeden maksad, bir şeyin zıddı, o şeyin hakaik-i nisbiyesinin vücud veya zuhuruna sebebdir. Meselâ: Kubh olmasaydı ve hüsünlerin arasına girmeseydi, hüsnün gayr-ı mütenahî olan mertebeleri tezahür etmezdi.
S– اَنْعَمْتَ fiil, مَغْضُوبِ ism-i mef’ul, ضَالِّينَ ism-i fâil olarak zikirlerinde ve keza üçüncü fırkanın sıfatını ve ikinci fırkanın sıfatına terettüb eden akibetini ve birinci fırkanın ünvan-ı sıfatını aynen zikretmekte ne gibi bir hikmet vardır?
C– Nimet ünvanı, nefsin daima meylettiği bir lezzet olduğundan ihtiyar edilmiştir. Fiil-i mazi olarak zikrindeki sebeb, evvelce beyan edilmiştir. İkinci fırka ise, kuvve-i gazabiyenin galebe ve tecavüzüyle tecavüz ederek ahkâmın terkiyle zulüm ve fıska düşmüşlerdir. Yahudilerin temerrüdü gibi. Zulüm ve fıskta hasis ve hayırsız bir lezzet görüldüğünden, onlardan nefis teneffür etmez. Kur’an-ı Kerim o zulmün akibeti olan gazab-ı İlahîyi zikretmiştir ki, nefisleri o zulüm ve fısktan tenfir ettirsin. İstimrar ve devam şe’ninde olan isimlerden ism-i mef’ul olarak zikredilmesi ise, şerr ve isyanların devam edip, tövbe ve afv ile inkıta etmedikleri takdirde kat’îleşeceğine ve silinmez bir damga şekline geçeceğine işarettir. Üçüncü fırka ise, vehim ve heva-yı nefsin akıl ve vicdanlarına galebesiyle, bâtıl bir itikada tâbi’ olarak nifaka düşen bir kısım Nasara’dır. Dalalet, nefisleri tenfir ve ruhları inciten bir elem olduğundan; Kur’an-ı Kerim o fırkayı aynı o sıfatla zikretmiştir. Ve ism-i fâil olarak zikrindeki sebeb ise; dalaletin dalalet olması, devam etmesine mütevakkıf olup, inkıtaa uğradığı zaman afva dâhil olacağına işarettir
[15/5 18:22] Babam: Sutur-u kâinat-ı dehrdir a’sar-ı nâma’dud
Basılmış destgâh-ı levh-i mahfuz-u hakikatta
Mücessem lafz-ı manidardır âlemde her mevcud.
Hoca Tahsin’in nâma’dud ve nâmahduddan muradı nisbîdir. Hakikî lâ-yetenahîlik değildir.
İşaret: Sâni’-i Zülcelal ne kadar evsaf-ı kemaliye varsa, onlarla muttasıftır. Zira mukarrerdir ki: Masnu’da olan feyz-i kemal, Sâni’in kemalinden iktibas edilmiş bir zıll-i zalilidir. Demek kâinatta ne kadar hüsün ve cemal ve kemal varsa, umumundan lâyuhad derecede yüksek tabakada evsaf-ı cemaliye ve kemaliye ile Sâni’ muttasıftır. Evet ihsan servetin, icad vücudun, îcab vücubun, tahsin hüsnün fer’idir ve delilidir. Hem de Sâni’-i Zülcelal, cemi’ nekaisten münezzehtir. Maddiyatın mahiyatının istidadsızlığından neş’et eden nekaisten müberradır. Kâinatın mahiyat-ı mümkinesinden neş’et eden evsaf ve levazımatından mukaddestir. لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ جَلَّ جَلاَلُهُ
İkinci Maksad
Mukaddeme
[15/5 18:22] Babam: Birinci meyve Hâlık-ı Kâinat olan Zât-ı Akdes’e baktığı gibi, ikinci meyve dahi kâinatın zâtına ve mahiyetine bakar. Evet sırr-ı vahdetle kâinatın kemalâtı tahakkuk eder ve mevcudatın ulvî vazifeleri anlaşılır ve mahlukatın netice-i hilkatleri takarrur eder ve masnuatın kıymetleri bilinir ve bu âlemdeki makasıd-ı İlahiye vücud bulur ve zîhayat ve zîşuurların hikmet-i hilkatleri ve sırr-ı icadları tezahür eder ve bu dehşet-engiz tahavvülât içinde kahharane fırtınaların hiddetli, ekşi sîmaları arkasında rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri görünür ve fena ve zevalde kaybolan mevcudatın neticeleri ve hüviyetleri ve mahiyetleri ve ruhları ve tesbihatları gibi çok vücudları kendilerine bedel âlem-i şehadette bırakıp, sonra gittikleri bilinir. Ve kâinat baştan başa gayet manidar bir kitab-ı Samedanî ve mevcudat ferşten arşa kadar gayet mu’cizane bir mecmua-i mektubat-ı Sübhaniye ve mahlukatın bütün taifeleri, gayet muntazam ve muhteşem bir ordu-yu Rabbanî ve masnuatın bütün kabîleleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyarata kadar Sultan-ı Ezelî’nin gayet vazifeperver memurları olduğu bilinmesi ve herşey, âyinedarlık ve intisab cihetiyle binler derece kıymet-i şahsiyesinden daha yüksek kıymet almaları ve “Seyl-i mevcudat ve kafile-i mahlukat nereden geliyor ve nereye gidecek ve ne için gelmişler ve ne yapıyorlar?” diye halledilmeyen tılsımlı suallerin manaları ona inkişaf etmesi, ancak ve ancak sırr-ı tevhid iledir. Yoksa kâinatın bu mezkûr yüksek kemalâtları sönecek ve o ulvî ve kudsî hakikatları zıdlarına inkılab edecek.
İşte şirk ve küfür cinayeti, kâinatın bütün kemalâtına ve ulvî hukuklarına ve kudsî hakikatlarına bir tecavüz olduğu cihetledir ki, ehl-i şirk ve küfre karşı kâinat kızıyor ve semavat ve arz hiddet ediyor ve onların mahvına anasır ittifak edip, kavm-i Nuh Aleyhisselâm ve Âd ve Semud ve Firavun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark ediyor. تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin sırrıyla Cehennem dahi ehl-i şirk ve küfre öyle kızıyor ve kızışıyor ki, parçalanmak derecesine geliyor. Evet şirk, kâinata karşı büyük bir tahkir ve azîm bir tecavüzdür. Ve kâinatın kudsî vazifelerini ve hilkatin hikmetlerini inkâr etmekle şerefini kırıyor. Nümune için binler misallerinden bir tek misale işaret edeceğiz.
Meselâ sırr-ı vahdet ile kâinat öyle cesîm ve cismanî bir melaike hükmünde olur ki, mevcudatın nevileri adedince yüzbinler başlı ve her başında o nevide bulunan ferdlerin sayısınca yüzbinler ağız ve her ağzında o ferdin cihazat ve ecza ve a’zâ ve hüceyratı mikdarınca yüzbinler diller ile Sâni’ini takdis ederek tesbihat yapan İsrafil-misal ubudiyette ulvî bir makam sahibi bir acaib-ül mahlukat iken hem sırr-ı tevhid ile âhiret âlemlerine ve menzillerine çok mahsulât yetiştiren bir mezraa ve dâr-ı saadet tabakalarına a’mal-i beşeriye gibi çok hasılatıyla levazımat tedarik eden bir fabrika ve âlem-i bekada hususan Cennet-i A’lâ’daki ehl-i temaşaya dünyadan alınma sermedî manzaraları göstermek için mütemadiyen işleyen yüzbin yüzlü sinemalı bir fotoğraf iken; şirk ise, bu çok acib ve tam muti’, hayatdar ve cismanî melaikeyi; camid, ruhsuz, fâni, vazifesiz, hêlik, manasız, hâdisatın herc ü merci altında ve inkılabların fırtınaları içinde, adem zulümatında yuvarlanan bir perişan mecmua-yı vâhiyesi, hem bu çok garib ve tam muntazam, menfaatdar fabrikayı; mahsulâtsız, neticesiz, işsiz, muattal, karmakarışık olarak şuursuz tesadüflerin oyuncağı ve sağır tabiatın ve kör kuvvetin mel’abegâhı ve umum zîşuurun matemhanesi ve bütün zîhayatın mezbahası ve hüzüngâhı suretine çevirir. İşte اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ sırrıyla, şirk bir tek seyyie iken ne kadar çok ve büyük cinayetlere medar oluyor ki, Cehennem’de hads
[15/5 18:22] Babam: Üstad ve Nur talebelerini mahkemeye sevkedenler arasında öyleleri çıkmış ki; kanun perdesi altında menfî ideolojilerine, şahsî kin ve ihtiraslarına göre hareket etmişler. Vazifelerinin îcabını yapmaları lâzım gelirken; sanki vatan ve millet hainlerini yakalamış gibi çeşitli hakaret ve iftiralarla Bedîüzzaman ve talebelerine hücum etmişler; mahkeme beraet vermişken, kanunu tatbik etmekle mükellef bazıları, Said Nursî için yakında i’dam edileceği şayiasını etrafa yaymaktan sıkılmamışlardır. Biz, bu yazılarla onlar aleyhinde konuşmak değil, bir hakikatı beyan etmek istiyoruz. Belki onlardan birçoğu, bu hareketinde mazurdur, mecburen yapmıştır. Her ne olursa olsun bu muameleler isbat ediyor ki; Bedîüzzaman’ın muhakeme olunduğu, mahkemeye sevkedildiği tarihlerde gizli dinsizler, ifsad komiteleri faaliyette idiler. Mahkeme eliyle mahkûm edemedikleri ve davasına mani’ olamadıkları Said Nursî’ye, insafsızca iftiralarda, yalan propagandalarda bulunacaktılar ve bulundular. Bu elîm vaziyeti gören her insaf sahibi, onun müstakim bir din adamı, hakikat adamı olduğunu söylemekten çekinmemiştir. Binaenaleyh Bedîüzzaman ve Risale-i Nur hakkında tekrarla ve ısrarla devam edegelen takdirkâr yazı ve takrizlerin neşredilmesinin bir mühim âmili de bu olsa gerektir ve tenkid edilmemelidir. Nazar-ı dikkatle bu zâtı ve eserlerini temaşa edenler, kemal-i takdirle tebrik ve senadan kendilerini alamamışlardır.
Bilhâssa mahkûm ettirilmek için sevkedildiği mahkemeler ve ehl-i vukuflar, eserlerini ve hayatını tedkikten sonra, eserlerinde görünen kemalât ve güzelliği tasdik etmişlerdir. Şu halde; milletin en zeki ve ferasetli tabakasının, ehl-i akıl ve kalbin yarım asırdan beri devam edegelen ve gittikçe umumiyet kesbeden Said Nursî ve Risale-i Nur hakkındaki kanaat ve ifadeleri, gerçekten büyük bir hakikatın tezahürü olarak kabul edilmek îcab eder.
* * *
Sual: Madem Allah Alîm’dir. Onun bilmesi ve iltifatı kâfidir. Ehl-i kemal büyük zâtlar, daima kendilerini setretmişler. Hem bâki bir âlemde hakikatler bütün çıplaklığıyla ortaya döküleceğine göre; ne için Risale-i Nur’un meziyetleri, İlahî inayet ve ikramlar çoklukla zikredilmiş. Said Nursî’nin hizmet-i Kur’aniyesi esnasında mazhar olduğu hârika muvaffakıyet ve kemalât beyan edilmiş ve bunlar ne için neşredilmiş? Hattâ ilmî eserlerinin bir çoğunun arkasında bu nevi takrizler konulmuş?
Cevab: Bu hususta mukni’ cevablar bazı mektublarda vardır. Bir hülâsası şudur:
Bedîüzzaman’ın Risale-i Nur’un neşriyle hizmeti, doğrudan doğruya Kur’an hesabınadır. İman hakikatlarının neşri, müslümanların imanlarının takviyesi, kuvvetlenmesi, dolayısıyla İslâm dininin teali etmesi, din düşmanlarının müfsid hücumlarının def’ edilmesi ve İslâm dininin insanlar arasında maddî ve manevî kemalâtın zübde ve hülâsası olduğunu âleme ilân etmek ve herkese kanaat-ı kat’iyye vermek için zikredilmiştir. Yukarıda bahsedildiği gibi aleyhte olanlar öyle insafsızca hücumlarda bulunmuşlardır ki; Said Nursî hadsiz muarızlara, çok kuvvetli ve kesretli düşmanlara karşı; az, fakir ve zayıf olan Risale-i Nur talebelerine kuvve-i maneviye, gaybî imdad, teşci’, sebat ve metanet vermek için Risale-i Nur hakkındaki ikram-ı İlahî ve hizmetin makbuliyetine ait inayet-i Rabbaniyeyi zikretmiş; insafsız hücum ve asılsız iftiralara karşı mecburiyetle müdafaaya geçilmiştir.
Hem Tarihçe-i Hayata geçen bir mektubunda, Bedîüzzaman:
“Ben itiraf ediyorum ki; böyle makbul bir eserin mazharı olmağa hiçbir vecihle liyakatım yoktur. Fakat çok ehemmiyetsiz bir çekirdekten koca dağ gibi bir ağacı halketmek kudret-i İlahiyenin şe’nindendir ve âdetidir ve azametine delildir. Ben kasemle temin ederim ki; Risale-i Nur’u senadan maksadım, Kur’anın hakikatlarını ve imanın rükünlerini teyid ve isbat ve neşirdir. Hâlık-ı Rahîmime yüzbinler şükür olsun ki;
[15/5 18:23] Babam: yakın ve birkaç gün zarfında görülmüş ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm içinde bulunduğu cihetle, rü’ya-yı sadıkadır. Çünki hadîsçe sabittir ki, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm görülen rü’yada şeytan o rü’yaya karışamıyor. Bu rü’ya-yı sadıkadan herbiri, -gerçi rü’yadır, delil ve hüccet olamaz- fakat herbirinin aynı mealde ittifakları, bir müjde veriyor ve Risale-i Nur’un makbuliyetine ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın daire-i rızasında bulunduğuna bizlere kanaat veriyor. Ezcümle:
Birincisi: Risale-i Nur şakirdlerinden Rıza görüyor: Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, câmide Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık Radıyallahü Anh’a emrediyor: “Çık hutbe oku.” Ebu Bekir-is Sıddık koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar, hutbe okur. Hutbe içinde cemaate der ki: “Bu söylediğim hakikatların izahatı Yirmidokuzuncu Söz’dedir.”
İkincisi: Risale-i Nur’un şakirdlerinden Osman Nuri diyor ki: Rü’yamda, şemail-i şerife muvafık, gayet nuranî bir surette Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı oturduğu yere dayanmış bir vaziyette gördüm. Bu anda bir sadâ geldi ki, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir yaveri geliyor. Kapılar birdenbire kendi kendine açıldı. Risale-i Nur naşirlerinin Üstadı olan zât içeriye girdi. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstadımıza şefkatkârane bir iltifat göstererek, dayandığı vaziyetten doğruldu. Ben de ağlayarak uyandım.
Üçüncüsü: Risale-i Nur şakirdlerine köşkünü tahsis eden Şükrü Efendi’dir. Rü’yada ona diyorlar ki: “Senin o köşküne Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm gelmiş.” O da koşarak gidip, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı çok nuranî ve sürurlu bir halde bulup ziyaret etmiş.
Dördüncüsü: Risale-i Nur şakirdlerinden Nazmi’dir. Rü’yasında ona diyorlar ki: “Risale-i Nur şakirdleri imansız ölmezler, kabre iman ile girerler.”
Bu rü’yalar Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile münasebetdar olmak cihetiyle, o rü’yalar zamanında “Mu’cizat-ı Ahmediye Risalesi” münasebetiyle latif ve küçük bir-iki tevafukun letaifini zikredeceğim. Şöyle ki:
Risale-i Nur eczalarından birkaç vecihle kerameti görülen, mu’cizat-ı Ahmediyeye dair Ondokuzuncu Mektub’un tashihi zamanında, yedi mu’cizat-ı Ahmediyeye (A.S.M.) mazhar yedi çocuğun bahsine geldiği vakitte, Meliha isminde yedi yaşındaki kızım, umulmadık bir vakitte hanemden çıkıp Üstadımın oturduğu köşke geldi, o yedi çocuk bahsini masumane çocukçasına dinlemeye başladı. Çay içmesini çok sevdiği halde, kendine verildi, çocukların bahsi bitinceye kadar içmedi.
O saatten on dakika evvel, hem Ondokuzuncu Mektub, hem Mi’rac Risalesi ayrı ayrı tashih ediliyordu. Ondokuzuncu Mektub’un yüz elli sahifesi içinde bir tek sahifede kuru direğin ağlamasından bahis var. Mi’rac Risalesi’nde altıyüz satırdan bir tek satır ondan bahseder. Muhtelif tarzlarda, muhtelif vakitte, muhtelif adamlar, muhtelif kitablarda birden bir tek sözü söylediklerini ben işittim. O da, kuru direğin ağlaması idi. Herbiri iki kişiden ibaret iki kısım tashihçiler, aynı kelime üstündedirler, o kelimeyi söylüyorlardı. Ben hayret ile dedim: “İki taraf da bir kelimeyi söylüyorsunuz.” Sonra baktık. Mi’racın tashihi aynı kelimeye geldiği gibi, Ondokuzuncu Mektub’un tashihi de aynı kelime üzerindedir. Biz hazır olanlar şübhemiz kalmadı ki, yedi yaşında Meliha’nın yedi çocuk bahsine tevafuku ve bu iki kısım musahhihlerin aynı kelimede ittifakları, o Mu’cizat-ı Ahmediye bahsinin bir kerametinin bir şuaıdır.
Yine Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mektubuyla münasebetdar üçüncü bir tevafuk: Milas’tan gelen ve oraya gönderilen kitabların listesini bir sebebe binaen saklamak lâzım gelmişti. Üstadım, bu listeyi saklamak için bana verdiğini biliyormuş. Bir gün o lis
[15/5 18:23] Babam: اَللّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَ السَّلاَمَةِ وَ الْقُرْآنِ وَ اْلاِيمَانِ آمِينْ
اَللّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ بِعَدَدِ جَمِيعِ الْحُرُوفَاتِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِى جَمِيعِ الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمنِ فِى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلَى آخِرِ الزَّمَانِ وَ ارْحَمْنَا وَ وَالِدَيْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِعَدَدِهَا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ آمِينَ وَالْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
[15/5 18:23] Babam: Onikinci Söz
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا
İKİNCİ ESAS:
Kur’an-ı Hakîm’in hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkıye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin müvazenesi:
Felsefenin hâlis bir tilmizi, bir firavundur. Fakat menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. Her menfaatli şeyi kendine “Rab” tanır. Hem o dinsiz şakird, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-ı hasise için ayağını öpmekle zillet gösterir denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şakird, cebbar bir mağrurdur. Fakat kalbinde nokta-i istinad bulmadığı için zâtında gayet acz ile âciz bir cebbar-ı hodfüruştur. Hem o şakird, menfaatperest hodendiştir ki; gaye-i himmeti, nefs ve batnın ve fercin hevesatını tatmin ve menfaat-ı şahsiyesini
[15/5 18:33] Babam: B) ESASAT-I ŞERİATI ESAS TUTMAK
Risale-i Nur Külliyatında bu mevzu ile alâkalı muhtelif bahislerin bir kısmı şöyledir:
1- 'Makamât-ı enbiya ve eâzım-ı evliyanın makamâtının bazı gölgeleri ve zılleri var. Ehl-i sülûk onlara girer, kendini o evliya-yı azîmeden daha azîm görür, belki enbiyadan ileri geçtiğini zanneder, vartaya düşer.
Fakat bu geçmiş umum vartalardan zarar görmemek için, usul-ü imaniyeyi ve esâsât-ı şeriatı daima rehber ve esas tutmak ve meşhudunu ve zevkini onlara karşı muhalefetinde itham etmekledir.' (Mektubat sh: 455)
(Esasat-ı Nuriye 14.sh)
[15/5 19:02] Babam: 'İhsan, Allah’ı görüyor gibi O’na kulluk yapmandır. Her ne kadar sen O’nu göremesen de O seni görmektedir.' (Hadis-i Şerif)
Semerkand Takvimi
[15/5 19:03] Babam: Velinin Duası
Hacca gitmek için Ebü’l-Hasan el-Lü’lü gemiye biner. Yolculuk esnasında fırtınaya yakalanırlar ve gemi batar. Gemidekilerle beraber Ebü’l-Hasan canlarını zor kurtarırlar. Karaya çıkınca arkadaşları suda kaybolan eşyalarının derdine düşer. Eşyaları denizden çıkarmanın çarelerini aramaya başlarlar. O ise arkadaşlarına uymaz. Hac yolculuğuna devam etmek için acele ile her şeyini bırakarak oradan ayrılmak ister. Yanında bulunanlar, Hacda ne buldun ki büyük servetini denizde bırakıp gidiyorsun? diye hayretle sorunca onlara daha önce başından geçen şu olayı anlatır: Hacca ancak Allah dostları gider. Bana Allah dostlarının duası yeter...
Vaktiyle hac yolunda suyumuz bitmişti. Su kalmamıştı. Su aramaya çıktık. Birkaç mil uzaklaştım ki, bir adam gördüm. Adam kumlar üzerinde oturmuş, asâsını yere saplamıştı. Asâsını sapladığı yerden billur gibi bir su kaynıyordu. Devemden indim ve o sudan içtim. Kırbamı doldurdum. Dönüp arkadaşıma haber verdim. Onlar da gelip o sudan içtiler. İşte böyle mübarek Allah dostları hacda toplanırlar. Bütün müminlerin bağışlanması için dua ederler. Onların dualarını bütün dünyaya değişmem.
Semerkand Takvimi
[15/5 19:03] Babam: “Şairlerin söylediği sözlerin en doğrusu Lebid’in şu sözüdür: İyi biliniz ki Allah’tan başka her şey yok olacaktır.”
(Buhari, Edeb 90, Müslim, Birr2)
[15/5 19:03] Babam: İnsanlardan kimi Allah'a yalnız bir yönden kulluk eder. Şöyle ki: Kendisine bir iyilik dokunursa buna pek memnun olur, bir de musibete uğrarsa çehresi değişir (dinden yüz çevirir). O, dünyasını da, ahiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyanın ta kendisidir.
el-HACC Sûresi 11.Ayet
[15/5 19:03] Babam: Kabir Suâli
İnsan öldükten sonra kabre konulunca ona iki melek
gelip; rabbinden, dîninden, peygamberinden, kitabından
suâl sorarlar. Îman, itâat ve iyi amel sahiplerine
Cenâb-ı Hak orada meleklerin suâline cevap verecek
bir kudret verir. Böylece meleklerin suâllerini cevaplandırmaya
muktedir olurlar. Fakat kâfirler ve isyan ehli,
Münker ve Nekir adlı suâl meleklerini görünce, onların
heybetlerinden tutulup kalır, cevap veremezler.
Melekler, suâllerine cevap verebilen mü’minleri cennetle
müjdeler ve o kimsenin kabri cennet bahçesi olur.
Cevap veremeyen kâfirlere ve günahkârlara ise:
“Vah, yazıklar olsun sana” derler ve o kimsenin kabri
cehennem çukurlarından bir çukur olur. ...Daha az
[15/5 19:04] Babam: Bir Ayet:
İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.
(Rûm, 30/41)
Bir Hadis:
Müslüman bir ağaç dikerse, onda
LİG TABLOSU
Takım
O
G
M
B
Av
P
1.GALATASARAY A.Ş.
26
20
2
4
44
64
2.FENERBAHÇE A.Ş.
27
17
1
9
33
60
3.TRABZONSPOR A.Ş.
26
17
3
6
23
57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş.
26
14
5
7
17
49
5.GÖZTEPE A.Ş.
26
11
5
10
10
43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ
26
12
8
6
14
42
7.SAMSUNSPOR A.Ş.
26
8
7
11
-2
35
8.KOCAELİSPOR
26
9
11
6
-4
33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş.
27
8
10
9
-10
33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş.
26
7
10
9
-4
30
11.CORENDON ALANYASPOR
26
5
8
13
-4
28
12.TÜMOSAN KONYASPOR
26
6
11
9
-9
27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ
26
6
13
7
-8
25
14.KASIMPAŞA A.Ş.
26
5
12
9
-14
24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR
26
6
14
6
-18
24
16.İKAS EYÜPSPOR
26
5
14
7
-18
22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR
26
3
12
11
-28
20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK
26
4
17
5
-22
17


