Prof. Dr. Baran Yıldız


Günün yazısı


[21/4 22:09] Ömer Tarık Yılmaz: BUGÜN.......... BAYRAM GÜNLERİ

Hicrî Kamerî aylardan Şevval ayının birinci günü Ramazan Bayramı, Zilhicce ayının onuncu günü de Kurban Bayramıdır. Ramazan Bayramı, üç gün, Kurban Bayramı ise dört gündür. Müslümanlar bayram günlerine ayrı bir önem verirler. Zira bu günler, günahların affedildiği, birlik ve beraberlik duygularının pekiştirildiği, yoksulların sevindirildiği günler olması bakımından sevinç ve neşe kaynağıdır.

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
“Bayram sabahı Müslümanlar, namaz için câmilerde toplanınca, Allahü teâlâ, meleklere, (Ey meleklerim, işini yapıp ikmal edenin karşılığı nedir?) diye sorar. Melekler de, (Ücretini vermektir.) derler. Allahü teâlâ da, (Ey meleklerim! Şâhit olun ki, ben âlemlerin Rabbi Allahım, oruç tutanları affettim!) buyurur.”
 Bayram günleri; ana, baba, hoca, akraba, arkadaş ve komşu ziyaretleri yapılır. Salih olan akrabayı ziyaret lâzımdır. Salih arkadaşları ziyaret de çok sevaptır. Bayram öncesi, yiyecek, giyecek ve temizlik gibi hazırlıklar yapılır. Bayram günlerinde herkes, temiz giyinir. Çocuklara yeni elbiseler alınır. Fakir, öksüz ve yetimler sevindirilir. Bayram namazından sonra, kabirler ziyaret edilir; geçmişlerin, akraba ve din büyüklerinin rûhu için Kur’ân-ı kerîm okunur, duâ edilir, sadakalar verilir ve kurban kesilir. Daha sonra da, aile büyükleri, dost, akraba, arkadaş ve tanıdıklar ziyaret edilir. Çocuklar babalarının ve aile büyüklerinin; gençler de yaşlıların ellerini öperler.
Ayrıca İslâm büyükleri, bir Müslümanın Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından sakınarak, günah işlemeden, haram lokma yemeden geçirdiği günleri de bayram kabul etmişlerdir. Hazret-i Ali bir kalabalığı eğlence içinde görüp, böyle eğlenip neşelenmelerinin sebebini sorduğunda onlar; “Bugün bayramımızdır.” dediler. Bunun üzerine Hazret-i Ali de; “Günah işlemediğimiz günler de bizim bayramımızdır.” buyurdu.
Yine Müslümanın rûhunu teslim (vefât) edeceği zaman rahmet meleklerini, Cennetteki nîmetleri görüp, onları görmenin zevkiyle can verme vakti de, Müslümanın bayramı olduğu bildirilmiştir.
¥ Allahü teâlâ, necip milletimize ve bütün Müslümanlara sıhhat ve âfiyet içerisinde nice bayramlar nasip eylesin! Âmin!

 
 
21.04.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[21/4 22:09] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: İbnu Abbas (ra)
İbnu Abbas (ra)'dan gündüz oruç tutan, gece de namaz kılan ve fakat cemaate ve cumaya gelmeyen bir kimse hakkında sorulmuştu: 'Bu, ateş ehlindendir!' diye cevap verdi. 
 
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Tirmizi, Salat 162, (218)
 
Hadisin Açıklaması:
1- Hadis, cemaat için 'farz-ı ayn' diyenlerin delillerinden biridir. 'Çünkü, demişlerdir, eğer cemaate iştirak sünnet olmuş olsaydı, terkeden  kimsenin ateşle tehdid edilmemesi lazımdı. Farz-ı kifâye olsaydı Resûlullah'ın ve beraberindekilerin cemaati, diğerlerinden farzı sâkıt kılardı, cemaate gelmeyenlerin ateşle tehdid edilmelerine hacet kalmazdı.'
 
2- Hadisi açıklama sadedinde Tirmizî der ki, 'Hadisin ma'nâsı şudur:  'Cemaate ve cumaya onlardan nefret sebebiyle katılmayan, onların hakkını vermeyi hafif  alıp, onları değersiz addeden ateşle tehdid edilmektedir.'
[21/4 22:09] Ömer Tarık Yılmaz: Ey şanlı Resul! Sana Rabbinden her indirileni tebliğ et. Etmezsen onun risaletini edâ etmiş olmazsın. Allah seni insanlardan koruyacak. Emin ol, Allah kâfirleri muratlarına erdirmeyecek. (Mâide Sûresi, âyet 67)
[21/4 22:10] Ömer Tarık Yılmaz: Ben kıyamet söyle yakın olduğu halde gönderildim! buyurdular ve sehadet parmağıyla orta parmağını yanyana gösterdiler.
Ravi: Buhari, Rikak 39
[21/4 22:10] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
 
Ebu Sa'idi'l-Hudrî Radıyallahu Anh anlatıyor: 'Resûlullah hayvanlara müsle (işkence) yapmayı yasakladı.'
 
Kaynak : İbnu Mace Sünen (3fi5) - Hds :(6941)
 
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[21/4 22:10] Ömer Tarık Yılmaz: قال الله تعالى : وَوَصَّيْنَا الإنسان بِوَالِدَيْهِ حَمَلَتْهُ اُمُّهُ وَهْنًا عَلَى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ فِى عَامين أن اشْكُرْ لِى وَلِوَالِدَيْك.َ
 
“Allah diyor ki: Biz insana anne babasına karşı iyi davranmasını emrettik. Annesi onu nice acılara ve zayıflığa katlanarak karnında taşıdı. O’nun sütten kesilmesi de iki yıl sürdü. Öyleyse ey insanoğlu bana ve sonra da ana ve babana şükret...” (31 lokman 14)
 
314- عَنْ عَبْدِاللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ
 
قال : سَأَلْتُ النَّبِيَّ
أَيُّ الْعَمَلِ أحب إِلَى اللَّهِ؟ قال : الصَّلاَةُ عَلَى وَقْتِهَا. قُلْتُ : ثُمَّ أَيٌّ؟ قال : بِرُّ الْوَالِدَيْنِ . قُلْتُ: ثُمَّ أَيّ؟ٌ قال : الْجِهَادُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
314: Ebu Abdurrahman Abdullah ibni Mes’ud (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e Allah’ın en çok sevdiği amel hangisidir ? diye sordum.
 
-Vaktinde kılınan namazdır, buyurdular. Sonra hangisi gelir dedim.
 
-Ana babaya iyilik ve itaat etmek buyurdu. Daha sonra deyince:
 
-Allah yolunda cihad etmektir, buyurdular. (Buhari, Mevakıt 5, Müslim, İman 137)
 
315- عَنْ اَبِى هُرَيْرَةَ
 
قال : قال رسولُ الله
: لاَ يَجْزِى وَلَدٌ واَلِدًا إلا أن يَجِدَهُ مَمْلُوكًا, فَيَشْتَرِيَهُ فَيُعْتِقَهُ.
315: Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Hiçbir çocuk babasının hakkını gerektiği gibi ödeyemez. Eğer onu köle olarak bulup hürriyetine kavuşturursa babalık hakkını belki ödemiş olur.” (Müslim, Itk 25)
 
316- وَعَنْهُ اَيْضًا
 
أن النَّبِىَّ
قال : مَنْ كان يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِر فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ، وَمَنْ كان يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِر فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ، وَمَنْ كان يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِر فَلْيَقُلْ خَيْرًا أَوْ لِيَصْمُتْ.
316: Yine Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin, Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını görüp gözetsin, Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse mutlaka hayır söylesin veya sussun.” (Buhari, Edeb 85, Müslim İman 74)
 
317- وَعَنْهُ قال : قال رسولُ اللهِ
 
: إن اللَّهَ خَلَقَ الْخَلْقَ حَتَّى إذا فَرَغَ مِنْهُمْ , قَامَتِ الرَّحِمُ , فَقالت : هَذَا مَقَامُ الْعَائِذِ بِكَ مِنَ الْقَطِيعَةِ , قال : نَعَمْ أَمَا تَرْضَيْنَ أن أَصِلَ مَنْ وَصَلَكِ , وَأَقْطَعَ مَنْ قَطَعَكِ ؟ قالت : بَلَى .قال : فَذلِكَ لَكِ . ثم قال
[21/4 22:11] Ömer Tarık Yılmaz: Firavun ailesinden imanını gizlemekte olan mü'min bir adam dedi ki: 'Siz, benim Rabbim Allah'tır diyen bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o, size Rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunuyor. Buna rağmen o eğer bir yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir; ve eğer doğru sözlü ise, (o zaman da) size va'dettiklerinin bir kısmı size isabet eder. Şüphesiz Allah, ölçüyü taşıran, çok yalan söyleyen kimseyi hidayete erdirmez.'
-Mü'min Suresi, 28
 
Günlük Hadis Uygulamasını
Ücretsiz İndir:
https://dailyhadith.page.link/y1E4
[21/4 22:11] Ömer Tarık Yılmaz: [Hadis No : 3557]
 
Abdullah es-Sunâbihi radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Mü'min kul abdest aldıkça mazmaza yaptı mı (ağzını yıkadı mı) günahlar ağzından çıkar. (Burnunu sümkürdü mü) günahlar burnundan çıkar, yüzünü yıkadı mı günahlar göz kapaklarının altına varıncaya kadar yüzünden çıkar. Ellerini yıkadı mı günahlar tırnak diplerine varıncaya kadar ellerinden çıkar. Başını meshetti mi, günahlar kulaklarına varıncaya kadar başından çıkar. Ayaklarını yıkadı mı, günahlar ayak tırnaklarının altına varıncaya kadar ayaklarından çıkar. Sonra mescide kadar yürümesi ve kılacağı namaz nafile (bir ibâdet) olur.'' 
 
Muvatta, Tahâret 3 0, (1, 31); Nesâi, Tahâret 3 5, (1, 74); İbnu Mâşe, Tahâret 6, (283).
 
 
 
İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com
[21/4 22:11] Ömer Tarık Yılmaz: Mûsâ, kavminden, belirlediğimiz yere gitmek için yetmiş adam seçti. Onları sarsıntı yakalayınca (bayıldılar). Mûsâ, 'Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de bundan önce helak ederdin. Şimdi içimizden bir takım beyinsizlerin işledikleri günah sebebiyle bizi helak mı edeceksin? Bu sırf senin bir imtihanındır. Onunla dilediğin kimseyi saptırırsın, dilediğini de doğruya iletirsin. Sen bizim velimizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen bağışlayanların en hayırlısısın' dedi. - A'râf - 155. Ayet
[21/4 22:11] Ömer Tarık Yılmaz: Komşusu açlıktan kıvranırken tok yatan kimse, iman etmiş olmaz. - İbn Şeybe, Musannef, İman ve Rüya,6
[21/4 22:12] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan büsbütün sapıtmıştır.” - Nisâ, 4/116
[21/4 22:12] Ömer Tarık Yılmaz: Her konuda dürüst, tutarlı ve samimi bir tutum içinde olmak mü’min olmanın ayrılmaz vasfıdır. Riyakârlık ve ikiyüzlülük ise imanla bağdaşmayan hâllerdir. Kur’an-ı Kerim’in inanç ve amelde ikiyüzlü davranan münafıklara cehennemin en alt tabakasını müstahak görmesi (Nisâ, 4/145) bu açıdan anlamlıdır. İkiyüzlü davranarak, gösteriş yaparak insanları aldatmak mümkün olsa bile her şeyin iç yüzünü bilen Yüce Yaratıcı’yı kandırmak mümkün değildir. Velhasıl ihlas, Yaratıcısına gizli açık hiçbir şeyi ortak etmeyen samimi bir imandır. İhlas, dünyevi bir karşılık beklemeden sırf Allah rızası için yapılan bir kulluktur. İhlas, Allah’a karşı olduğu gibi insanlara, canlı cansız bütün varlıklara karşı da gösterilen samimiyettir. İhlas, nifak ve ikiyüzlülükten uzak bir kalp safiyetidir. İhlas, Allah rızasına göre programlanan akıl ve kalbin ivazsız garazsız amelidir. İhlas, olduğu gibi görünmek, göründüğü gibi de olmaktır. Ve Allah’ın azabından sadece ihlaslı kulları kurtulacaktır (Sâffât, 37/39-40, 127-128). - MÜ’MİNİN AYRILMAZ VASFI: İHLAS
[21/4 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnetleri
42- Farz haccın sünnetleri şunlardır:
1) İhrama girerken gusletmek veya abdest almak. Bu yıkanma, yalnız temizlik maksadı iledir. Bundan dolayı hac için ihrama girecek bir kadın adet görmekte veya lohusa ise, temizlik için yıkanması sünnettir.
2) İhramın sünneti niyetiyle iki rekât namaz kılmak. Bu namazın ilk rekâtında 'Kâfırûn' sûresinin ve ikinci rekâtında 'İhlâs' sûresini okumalıdır.
3) İhram için beyaz ve temiz iki parçadan ibaret örtüye burünmek. Bunların yenisi ve beyaz renklisi, yıkanmışından ve başka renklerden daha iyidir.
4) İhramdan önce gülyağı gibi hoş koku sürünmek.
5) İhramdan sonra her seher vaktinde, her namaz kılışta, her yokuşa çıkışta ve inişte, her yolcu kafilesi ile karşılaşmada orta bir sesle üç defa Telbiye getirmek (Lebbeykallahümme Lebbeyk... demek).
6) Telbiyelerden sonra, Peygamber Efendimize çokça salât ve selâm okumak.
7) Salât ve selâmdan sonra Yüce Allah'a yalvarmak ve özellikle şu duayı (*) okumak.
İmam Muhammed'e göre, belli ve aynı duayı devamlı olarak yapmak, kalbin ince duygusunu giderir ve samimiyete aykırı olur. Bir alışkanlık halini alarak tam bir anlayışla yapılmamış bulunur. Onun için herkes dilediği şekilde dua etmelidir, bu müstahabdır. Bununla beraber Peygamber Efendimizden nakledilen duaları bereketlenme maksadı ile okumak güzeldir.
8) Mekke-i Mükerreme'ye girmek için yıkanmak ve gündüz vakti girmek, Kabe'yi görünce dua etmek, Beytullah'ın önünde tekbir ve tehlilde bulunmak.
9) Afakî olanlar (Mikat dışından gelenler) için kudüm tavafı yapmak geç kalıp da Mekke'ye girmeden Arafat'a
[21/4 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: Arap dilinin aslında, Arapça olmayan bazı yabancı kelimeler hakkında dikkatli olmayı gerektiren birtakım özel incelikler vardır ki, bunlarla bir kelimenin aslını incelemek mümkün olur.
 
Bu açıdan bakılınca ' ' (Allah) yüce isminin, o dilde benzeri olmayan bir kullanılış şeklinin bulunduğunu görürüz. Bir görüşe göre, başındaki 'el' en-Necm, el-ayyuk v.s. gibi kelimeden ayrılması caiz olmayacak şekilde kelimeden ayrılmayan bir belirleme
 
edatı gibidir. Hemzesi, sözün başında bulunduğu durumda üstündü, sözün ortasında başka bir kelime ile birleştiği zaman 'Vallah, Billah, İsmüllah, Kâlellah' v.s. gibi yerlerde söylenişte veya hem telaffuzda hem yazıda hazf olunur (düşürülür). Diğer bir görüşe göre de 'el' belirleme edatı değildir. Çünkü birine çağırma halinde '' diye hemze sabit kalabiliyor ve bir de 'Yâ eyyühe'l-kerim' gibi çağırma edatı ile çağırılan isim arasında gibi ayıran bir kelime eklemeye gerek kalmıyor. Halbuki 'el' belirleme edatı olsaydı böyle olmayacaktı.
 
Eğer 'el' belirleme edatı ise kelime herhalde başka birşeyden nakledilmiştir ve yüce Allah'a isim olarak verilmesi ikinci bir kök sayesinde mümkündür. Fakat bunun başlangıçta Arap dilinde diğer bir isimden veya sıfattan alınmış olması mümkündür ve aslolan budur. Belirleme edatı 'el' kalkınca da 'lâh' kalır. Gerçekten Arapça'da 'lâh' ismi vardır. Ve Basralı alimlerin büyük bir kısmı bundan nakledildiğini söylemişler. 'Lâh' gizlenme ve yükselme mânâsına fiilinin masdarı olduğu gibi bundan 'ilâh' anlamına da bir isimdir ve bundan 'lâhüm', 'lâhümme' denilir. Bir Arap şairi: 'Ebu Rebâh'ın bir yemini gibi, Allah'ım onu büyükler işitir.' demiş. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz'in dedesi Abdülmuttalib Fil vak'asında Kâbe kapısının halkasına yapışarak; 'Ey Allah'ım! Kul kendi evini korur, Sen de
[21/4 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: - Ümmü Ammâre radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm abdest aldı. Bu maksadla kendisine içerisinde üçte iki müdd miktarında su bulunan bir kab getirilmişti.''
 
Ebu Dâvud, Tahâret 44, (94); Nesâi, Tahâret 59, (1, 58).
 
Nesâi şunu ilâve etmiştir: 'Şu'be der ki: 'Ben, Aleyhissalâtu vesselâm'ın kollarını yıkadığını ve onları ovduğunu, kulaklarının iç kısmını meshettiğini öğrendim. Ancak kulakların dışını da meshettiğini bilmiyorum.'
 
3617 - Abdullah İbnu Zeyd radıyallahu anh anlatıyor: 'Bize Resülullah aleyhissalâtu vesselâm gelmişti. Kendisine bakır kapta su getirdik, onunla abdest aldı.'
 
Ebu Dâvud, Tahâret 47, (100).
 
3618 - Ubey İbnu Ka'b radıyallahu anh anlatıyor: 'ResüIullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Abdest (sırasın)da vesvese veren bir şeytan vardır. Adı da el-Velehân'dır. Öyleyse suyun vesvesesinden kaçının.'
 
Tirmizi, Tahâret 43, (57).
 
MENDİL
 
3619 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın abdest aldıktan sonra kurulandığı bir bezi vardı.''
 
Tirmizi, Tahâret 40, (53).
 
3620 - Hz. Mu'âz radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı gördüm, abdest alınca elbisesinin bir kenarıyla yüzünü siliyordu.''
 
Tirmizi, Tahâret 40, (54).
 
DUA VE BESMELE
 
3621 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular: 'Abdesti olmayanın namazı yoktur. Üzerine Allah'ın ismini zikretmeyen kimsenin abdesti de abdest değildir.'
 
Ebu Dâvud, Tahâret 48, (101).
 
3622 - Rabâh İbnu Abdirrahmân İbni Ebi Süfyân İbnu Huveytip an ceddihâ an ebihâ 'dan rivâyete göre demiştir ki:
 
'Ben Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim. Diyordu ki: 'Üzerine Allah'ın ismini zikretmeyen kişinin abdesti yoktur.'
 
Tirmizi, Tahâret 20, (25).
 
3623 - Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalatu vesselâm'ı işittim. Diyordu ki: 'Kim abdestinin başında Allah'ı zikrederse bedeninin tamamı temizlenir. Eğer Allah'ın ismini
[21/4 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: Bu büyük ni’meti acaba kime verirler?
 
Şaşılacak şeydir ki, önce, her belâ ve sıkıntı gelince sevinirdim, derd ve belâ arardım. Elimden dünyâlık çıkınca da tatlı gelirdi. Hep böyle olmasını isterdim. Şimdi ise, sebebler âlemine getirdiler. Kendi zevallılığımı, aşağılığımı görmeye başladım. Az bir sıkıntı gelince, hemen üzülüyorum. Her ne kadar üzüntü çabuk bitiyor, hiç kalmıyor ise de, önce üzüntü gelmeden olmuyor. Bunun gibi önce, belâların ve sıkıntıların gitmesi için düâ ederken, bunların gitmesini, yok olmasını düşünmüyordum. (Bana yalvarınız!) emrine uymak istiyordum. Şimdi ise, belâların, sıkıntıların gitmesi için düâ ediyorum. Eskiden korkular, üzüntüler yok olmuşdu, şimdi yine geldiler.
 
Eski hâllerin hep sekr, şü’ûrsuzlukdan ileri geldiğini anladım. Sahv, ya’nî şü’ûrlu olunca, câhiller için olan şeyler hâsıl olmakdadır. Böylece zevallılık, yalvarmak, korkmak, üzülmek, sıkılmak, sevinmek oluyor. Başlangıçda düâ etmek, belâdan kurtulmak için değildi. Bunu düşünmek gönlüme iyi gelmiyordu. Fekat, hâl kaplamışdı. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” düâlarının böyle olmadığını düşünüyordum. Onlar, bir şeye kavuşmak için düâ ediyorlardı. Şimdi, bu hâl ile şereflendirdiler. İşin iç yüzünü açıkladılar. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vettehıyyât” düâlarının zevallılıkla, düşkünlükle, korku ile olduğu, yalnız emre uymak için olmadığı anlaşıldı. Yalnız yüksek emrinize uymuş olmak için, hâsıl olan şeylerden bir çoğunu arasıra bildirmekle saygısızlık yapmakdayım.
 
7
YEDİNCİ MEKTÛB
 
Bu mektûb, yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Kendisinin şaşılacak
[21/4 22:14] Ömer Tarık Yılmaz: Ziyaret Tavafı
 
Ana Sayfa
Hac ve Umre
Ziyaret Tavafı
Tavaf, “bir şeyin etrafında dolaşmak, dönmek” gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise tavaf, Hacerülesved’in bulunduğu köşeden veya hizasından başlayıp, Kabe’nin etrafında yedi defa dönmektir. Her bir devire “şavt” denir. Yedi şavt bir tavaf olur. Ziyaret tavafı farz olup haccın iki rüknünden biridir. “İfada tavafı” da denilen bu tavaf yapılmadıkça hac tamam olmaz. Ancak, Arafat vakfesini yaptıktan sonra vefat eden kişi haccının tamamlanmasını vasiyet etmişse, bir “bedene” (sığır veya deve kurbanı) kesilmekle haccı tamamlanır.
 
a) Tavafın Sahih Olmasının Şartları
 
1. Tavafın Vaktinde Yapılması
 
Tavafın hangi vakitten itibaren yapılacağı yani başlangıç vakti önemlidir. Son vakti için bir sınır yoktur, ömrün sonuna kadar herhangi bir vakitte yapılması yeterlidir.
 
Hanefi ve Malikiler’e göre ziyaret tavafının vakti bayramın ilk günü fecr-i sadıktan itibaren başlar. Şafii ve Hanbeliler’e göre ise ziyaret tavafının vakti, arefe günü gece yarısından itibaren başlar. Ziyaret tavafı ilk vaktinden sonra her zaman yapılabilirse de Ebu Hanife’ye göre bu tavafın kurban kesme günlerinde, yani bayramın üçüncü günü güneş batıncaya kadar; Malikiler’e göre ise zilhiccenin sonuna kadar yapılması vaciptir. Mazeretsiz olarak daha sonraya bırakılırsa ceza (dem) gerekir.
 
Şafii ve Hanbeliler ile Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise, ziyaret tavafının bayramın ilk üç gününde yapılması vacip değil, sünnettir. Mazeretsiz olarak daha sonra yapılması mekruh ise de ceza gerekmez.
 
Tavafın, bayramın ilk günü yapılması ise daha faziletlidir.
 
2. Niyet
 
Niyet, yapılmak istenen bir şeyin bilinmesi ve kalben belirlenmesidir. Ayrıca dille söylenmesi müstehaptır. Tavaf niyeti olmaksızın Kabe’nin etrafında dolaşmak tavaf sayılmaz. Ancak niyette tavafın türünü yani bu yapılan tavafın kudüm tavafı mı, ziyaret tavafı mı yoksa umre tavafı mı olduğunu tayin etmek gerekmez; mutlak tavafa niyet yeterlidir.
 
3. Tavafın Mescid-i Haram’ın İçinde, Kabe’nin Etrafında Yapılması
 
Kabe’nin etrafında tavaf yapılan yere “metaf” (tavaf alanı) denir. Tavaf sadece burada yapılmaz. Mescid-i Haram’ın içinde olmak şartıyla, daha geniş devir yapılarak metafın dışından, hatta mescidin üst katlarından Kabe’nin çevresi dolaşılabilir. Fakat Harem-i şerif’in dışından dolaşmak tavaf sayılmaz. Çünkü bu, Kabe’yi değil, mescidi tavaf olur.
 
4. Şavtların Çoğunu Yapmış Olmak
 
Hanefiler’e göre, şavtların çoğunu yani en az dördünü yapmış olmak tavafın geçerlilik şartı olup son üç şavt yapılmayacak olursa, tavaf sahih olur, fakat farz ve vacip tavaflarda eksik kalan her şavt için ceza gerekir. Diğer üç mezhepte ise, yedi şavtın hepsi rükün olup bütün şavtlar yapılmadığı takdirde tavaf sahih olmaz.
 
b) Tavafın Vacipleri
 
1. Abdestli olmak. Tavaf esnasında abdest bozulursa, abdest alındıktan sonra eksik kalan şavtlar tamamlanabilir.
 
2. Setr-i avret, yani avret sayılan yerlerin örtülü olması. Setr-i avret, her zaman farzdır. Tavafta vacip olmasının anlamı, ihlalinden dolayı ceza gerekmesidir. Avret sayılan uzuvların dörtte biri veya daha çoğu açılırsa ceza gerekir; daha azında ceza gerekmez.
 
3. Teyamün, yani Kabe’yi sol tarafına alıp kendisi Kabe’nin sağında olacak şekilde yürümek.
 
4. Tavafa Hacerülesved veya hizasından başlamak.
 
5. Tavafı, hatimin dışından dolaşarak yapmak. Çünkü hatim denilen kısım Kabe’den sayılır. Hatimin dışından dolaşmadan yapılan şavtlar iade edilmediği veya hiç değilse eksik kalan kısım hatimin çevresi dolaşılarak ikmal edilmediği takdirde ceza gerekir.
 
6. Farz ve vacip tavafları yedi şavta tamamlamak.
 
7. Gücü yetenler tavafı yürüyerek yapmak. Yaşlılık, hastalık veya sakatlık sebebiyle yürüyerek tavaf edemeyenler arabaya veya tahtırevana binerek tavaf ederler.
[21/4 22:15] Ömer Tarık Yılmaz: Ayakkabılık
 
Ana Sayfa
A
Ayakkabılık
Rüyada Ayakkabılık Temizlemek
Rüyada Ayakkabılık Almak
Rüyada Boş Ayakkabılık Görmek
Rüyada Ayakkabılıkta Ayakkabı Görmek
Rüyada Ayakkabı Çekeceği Görmek
İlgili
Rüyada ayakkabılık görmek, rüyayı gören kişinin, sevdiği ve kıymet verdiği insanlardan bu günlerde son derece sıkıntılı ve hüzün verici kimi havadislerle karşılaşacağına, bu sebeple hemen hemen yıkılacağına, yaşama sevincini yitirecek hale gelmiş olacağına, elinden bir şey gelmediği halde kendini suçlamış olacağına, almış olduğu havadis yüzünden son derece sıkıntılı günler geçirmiş olacağına ve uzun bir müddet süresince kendine gelemeyecek kadar kaygı verici vaziyetlere düşmüş olacağına işaret eder.
 
Rüyada Ayakkabılık Temizlemek
Iraktaki bir akrabasından büyük bir rahatsızlık havadisi alan rüyayı gören kişinin, bu havadis üstüne bu yakınının içerisinde olduğu vaziyetin iyi tarafa gitmiş olması için yardımcı olabilecek türlü adımlar atacağına ve bu vesileyle hasta şahısı azıcık olsun memnun edeceğine yorumlanır.
 
Rüyada Ayakkabılık Almak
İş yaşamında veya aile yaşamında son derece sıkıntılı hadiseler yaşayan rüyayı gören kişinin, büyük problemler yaşayacağına, bu problemlerin üstesinden gelmek için kendini fena halde yıpratacağına, yalnız hiç bir şekilde istediği gibi hareket edemeyeceğine ve ziyana uğrayacağına delalet eder.
 
Rüyada Boş Ayakkabılık Görmek
Uzun bir vakit evvel iş yaşamında ve toplumsal yaşamında son derece büyük ihanetler ve hüzünler yaşayan ve bu nedenle hemen hemen insanlara küsen rüyayı gören kişinin, bu günlerde kendi kendine kalmış olmak için büyük gayret sarfedeceğine işaret eder.
 
Rüyada Ayakkabılıkta Ayakkabı Görmek
İş yaşamında çok emek verilerek yapılan çalışmalar ve büyük bir sabır gösterilerek ortaya konmuş olan planlar yardımıyla büyük bir kazanç elde edileceğine, muvaffakiyetli olunacak bir hale gelineceğine yalnız kimi problemler yaşamış olduğu için manevi olacak boş alan yaşayacağına işaret eder.
 
Rüyada Ayakkabı Çekeceği Görmek
Rüyayı gören şahsın, kimi sorunlu ve sıkıntılı vaziyetler yaşayacağına, atacağı adımlar yüzünden büyük bir üzücü olayların gündeme geleceğine ve bu kadar problem varken daha kötü ve karışık bir devir geçirmiş olacağına ve ziyana uğrayacağına yorumlanır.
 
İlgili
Morg
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Taze Soğan
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Düğününü
8 Eylül 2021
Benzer yazı
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azgın
Azgın Ata Binmek
Azgınlık
Azık
[21/4 22:16] Ömer Tarık Yılmaz: A’râf Eshâbı (Ehli)
 
Ana Sayfa
A
A’râf Eshâbı (Ehli)
A’râf denilen yerde bulunanlar.
Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki: A’râf üzerinde bir takım kimseler vardır ki, onlar Cennet ehlini (mü’minleri) yüzlerinin beyazlığı ile, Cehennem ehlini, yüzlerinin siyahlığı ile tanırlar. Henüz Cennete girmemişler fakat oraya girmeyi şiddetle arzu ederler. Cennet ehline selâmün aleyküm diye seslenirler. Gözleri Cehennemliklere çevrildiği zaman; “Ey Rabbimiz! Bizi zâlimler
(kâfirler) ile berâber (Cehennem’e) koyma” derler. A’râf eshâbı (ehli), yüzlerinin
(karalığından) tanıdıkları kâfirlerin ileri gelenlerine; “(Dünyâda iken malca ve evlatça ve yardımcılar bakımından) çokluğunuz (hak söze yâhut halka karşı yaptığınız) kibriniz
(büyüklenmeniz) size fayda vermedi” (diye) seslenirler. (A’râf sûresi: 46-48)
A’râf ehlinin kimler olduğu hakkında değişik rivâyetler vardır. Bunlardan birisi şöyledir: A’râf ehli, sevâbları ile günâhları eşit olup, iyilikleri Cehennem’e girmelerine mâni olan, fakat
Cennet’e girmelerine de yetmeyen mü’minlerdir. Sonra Allahü teâlânın ihsânı ile Cennet’e girerler. Cennet’e en son girecek olanlar bunlardır. (Senâullah Dehlevî)
 
İlgili
SAPIK
9 Eylül 2021
Benzer yazı
YETMİŞ İKİ FIRKA
9 Eylül 2021
Benzer yazı
HAK (El-Hakk)
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
[21/4 22:16] Ömer Tarık Yılmaz: İkinci Söz
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
 
İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
 
Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin, tali’siz bir tarafa; diğeri Hudabin, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.
 
Hodbin adam, hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn olduğundan bedbînlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki: Her yerde âciz bîçareler, zorba müdhiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vaveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hali görür. Bütün memleket, bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünki herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor. Ve ortalıkta dahi, müdhiş cenazeleri ve me’yusane ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azab içinde kalır.
 
Diğeri Hüdabîn, Hüdaperest ve Hakendiş, güzel ahlâklı idi ki: Nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehr-âyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler; herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisat-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurane ahz-ı asker için bir davul, bir musikî sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum
[21/4 22:16] Ömer Tarık Yılmaz: münasebetiyle hatıra gelen bir salavatın bir nüktesini beyan ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihatının âhirinde Şafiîlerde gayet müstamel ve meşhur bir salavat olan
 
اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَثِيرًا كَثِيرًا
 
nin ehemmiyeti yüzündendir ki, insanın hikmet-i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise; her zaman, her dakika hâlıkına iltica ve yalvarmak ve hamd ve şükür etmek olduğundan, insanı dergâh-ı İlahiyeye kamçı vurup sevkeden en keskin ve müessir saik, hastalıklar olduğu gibi; insanı, kemal-i şevk ile şükre sevkeden ve tam manasıyla minnetdar edip hamdettiren tatlı nimetler ise, başta şifalar ve devalar ve âfiyetler olduğundan bu salavat-ı şerife gayet müşerref ve manidar olmuştur. Ben bazan بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَ دَوَاءٍ dedikçe, küre-i arzı bir hastahane suretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakikî’nin pek aşikâr bir mevcudiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.
 
Hem meselâ: Dalaletin gayet müdhiş manevî elemini hisseden bir adama, iman ile hidayet ihsan etmek, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden o cüz’î ve fâni ve âciz adam bütün kâinatın hâlıkı ve sultanı olan Mabudunun muhatab bir abdi olmak ve o iman vasıtasıyla bir saadet-i ebediyeyi ve şahane ve çok geniş ve şaşaalı bir mülk-ü bâki ve bâki bir dünyayı ihsan etmek ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar etmek olan bu ihsan-ı ekber yüzünde ve sîmasında, bir Zât-ı Kerim ve Muhsin’in öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemal-i lâyezalîsi görünür ki, bir lem’asıyla
[21/4 22:17] Ömer Tarık Yılmaz: Mektub
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
 
Dört sualin muhtasar cevabıdır
 
Birinci Sual: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ülema hayatını kabul etmiyorlar?
 
Elcevab: Hayattadır, fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebebden bazı ülema hayatında şübhe etmişler.
 
Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir.
 
İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâm’ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Hattâ makamat-ı velayette bir makam vardır ki, “Makam-ı Hızır” tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telakki olunur.
 
Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâm’ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı uluhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasılki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal’ı öldürür.. yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek.
 
Dördüncü Tabaka-i Hayat: Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur’anla şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarîk-ı hakta feda ettikleri için, Cenab-ı Hak kemal-i kereminden onlara hayat-ı
[21/4 22:17] Ömer Tarık Yılmaz: ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel celladının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir mes’elesidir. Evet çaresi var ve Risale-i Nur Kur’anın sırrıyla o çareyi iki kerre iki dört eder derecesinde kat’î isbat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:
 
Ölüm ya i’dam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.
 
Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nurani bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikatı “Gençlik Rehberi” bir temsil ile isbat etmiş. Meselâ:
 
Bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirak etmiş bir piyango dairesi kurulmuş. Biz bu hapisteki beşyüz kişi, her halde hiç müstesnası yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar: Ya “Gel i’dam ilânını al, darağacına çık” veya “Daimî haps-i münferid puslasını tut, bu açık kapıya gir.” veyahut “Sana müjde! Milyonlar altun bileti sana çıkmış, gel al.” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor. Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşahede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dairesine
[21/4 22:18] Ömer Tarık Yılmaz: Vecih: Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza… مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فِى مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ
 
İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
 
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati, birgün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir. Evet ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za’fını ve aczini hissedip Rabb-ı Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hâfız Ahmed isminde bir zâtın müdhiş bir
[21/4 22:18] Ömer Tarık Yılmaz: Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel celladının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir mes’elesidir. Evet çaresi var ve Risale-i Nur Kur’anın sırrıyla o çareyi iki kerre iki dört eder derecesinde kat’î isbat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:
 
Ölüm ya i’dam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.
 
Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nurani bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır
[21/4 22:19] Ömer Tarık Yılmaz: Birinci Vecih: Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza… مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فِى مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ
 
İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
 
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir
[21/4 22:19] Ömer Tarık Yılmaz: Kur’an-ı Hakîm’den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem’a zımnında izah edeceğiz:
 
BİRİNCİ LEM’A: Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her şeyi halkeden Hâlık’a mahsustur. Ve her bir mahlukun cebhesinde öyle bir hâtem vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni’den maada kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği mektublarından her bir mektubun âhirinde, taklidi kabil olamayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed’e hastır. O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i’caza bakınız ki; hayat ile bir şeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vâhide emr-i Rabbaniyle inkılab ederler. Meselâ: Su, bir şey-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah’ın izni ile menşe
[21/4 22:19] Ömer Tarık Yılmaz: Evvelâ: Gelecek bayramınızı tebrik ederim. وَالْفَجْرِ وَ لَيَالٍ عَشْرٍ kasem-i Kur’aniyle fevkalâde kıymetleri tahakkuk eden o mübarek gecelerde ve seherlerde mübarek kardeşlerimin mübarek duaları hem bana, hem ehl-i imana çok bereketli ve nurlu olmasını rahmet-i Rahman’dan niyaz ederim.
 
Sâniyen: Size bir küçük sehvin büyük bir nükte-i gaybiyesiyle, karşı sahifedeki haşiyeyi, mevkilerinde yazmak için gönderdim.
 
Sâlisen: Hulusi’nin bir gailesi var diye hissediyorum. Merak etmesin. Risale-i Nur’un şakirdlerine inayet ve rahmet, nezaret ve himayet ederler. Dünyanın meşakkatleri madem sevab verir, geçerler; o musibetlere karşı sabır içinde şükür ile, metanetle mukabele edilmek gerektir. Hem o, hem sizler bütün dualarımda
[21/4 22:20] Ömer Tarık Yılmaz: Beşinci Sebeb: Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten işittim ki; o zât, eski velilerin gaybî işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaatı gelmiş ki: “Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’alar zulümatını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nuranî zâtlara zemin ihzar ediyoruz. Madem kendimize ait değil, elbette Sözler namındaki nurlara ait olan inayat-ı İlahiyeyi beyan etmekte medar-ı fahr ve gurur olamaz; belki medar-ı hamd ve şükür ve tahdis-i nimet olur.
 
Altıncı Sebeb: Sözler’in te’lifi vasıtasıyla Kur’ana hizmetimize bir mükâfat-ı âcile ve bir vasıta-i teşvik olan inayat-ı Rabbaniye, bir muvaffakıyettir. Muvaffakıyet ise, izhar edilir. Muvaffakıyetten geçse; olsa
[21/4 22:20] Ömer Tarık Yılmaz: Mühim bir suale hakikatlı bir cevabdır.
Büyük memurlardan birkaç zât benden sordular ki: “Mustafa Kemal sana üçyüz lira maaş verip, Kürdistan’a ve vilayat-ı şarkıyeye, Şeyh Sünusî yerine vaiz-i umumî yapmak teklifini neden kabul etmedin? Eğer kabul etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin adamın hayatlarını kurtarmaya sebeb olurdun?” dediler.
 
Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer-otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüzbinler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevî hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur, o zayiatın yerine binler derece iş görmüş. Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi’ olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi. Hattâ ben hapiste muhterem
[21/4 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: İfadet-ül Meram
Kur’an-ı Azîmüşşan bütün zamanlarda gelip geçen nev’-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve ferdlerine hitaben Arş-ı A’lâdan îrad edilen İlahî ve şümullü bir nutuk ve umumî, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhâssa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri câmi’dir.
 
Bu itibarla zamanca, mekânca, ihtisasça daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azîmüşşan’a tefsir olamaz. Çünki Kur’anın hitabına muhatab olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi’ bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassubdan hâlî olamaz ki, hakaik-i Kur’aniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez. Meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.
 
Binaenaleyh Kur’anın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlarının tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ülemadan yüksek bir heyetin tedkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tedkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule
[21/4 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: Dördüncüsü: Herbiri birer hakikatın nümunesi olduklarından, efkârı hakaik cihetine tevcih ve teşvik ve tenbih etmektir. Ezcümle: Kur’an’da kasem ile temeyyüz etmiş olan ecram-ı ulviye ve süfliyeyi tefekkürden gaflet edenleri daima ikaz ederler. Evet kasemat-ı Kur’aniye, nevm-i gaflette dalanlara kar’-ul asâdır.
 
Şimdi tahakkuk etmiş şu şöyledir. Öyle ise: Şek ve şübhe etmemek lâzımdır ki; mu’ciz ve en yüksek derece-i belâgatta olan Kur’an-ı Mürşid, esalib-i Arab’a en muvafıkı ve tarîk-i istidlalin en müstakim ve en vazıhı ve en kısasını ihtiyar edecektir. Demek hissiyat-ı âmmeyi tefhim ve irşad için, bir derece ihtiram edecektir. Demek delil olan intizam-ı kâinatı öyle bir vecih ile zikredecek ki; onlarca maruf ve akıllarına me’nus ola… Yoksa delil, müddeadan daha hafî olmuş olur. Bu ise, tarîk-ı irşada ve
[21/4 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâ, bizleri de o bahtiyarlar zümresine ilhak eylesin, âmîn.
 
* * *
 
Yukarıdaki sahifelerde, büyük Üstadın, dostlarını meftun ve hayran ettiği kadar da düşmanlarını dehşetler içerisinde bırakan azametli imanından bahsettik. Biraz da mümtaz şahsiyeti, nurdan bir hâle halinde sarmakta olan üstün meziyetlerinden, ahlâk ve kemalâtından bahsedelim.
 
Malûm ya, her şahsiyeti, muhtelif ve muayyen meziyetler çerçeveler. Binaenaleyh Üstad’ın şahsiyetini tekvin eden başlıca sıfatlar şunlardır:
 
Feragatı:
Bir dava sahibinin ve bilhâssa ıslahatçının muvaffakıyet şartlarının en mühimmi feragattır. Zira gözler ve gönüller, bu mühim noktayı en ince bir
[21/4 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Aynı gecede evvelce yağmadığı Barla dairesi içine öyle yağdı ki, Üstadımızın odasının altındaki Çoban Ahmed’in bahçesindeki duvar yağmurdan yıkıldı. Halbuki Karaca Ahmed Sultan’ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul olan Şem’î ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler.
 
İşte bu hâdise, kat’iyyen delalet ediyor ki; o yağmur, Hizmet-i Kur’an ile münasebetdardır. O rahmet-i âmme içinde bir hususiyet var. Sure-i Yâsin anahtar ve şefaatçı oldu ve yağmur kâfi mikdarda yağdı.
 
İkinci Suret: Kuraklık zamanında, yirmi-otuz gün içinde yağmur Barla’ya yağmamışken, Yokuşbaşı Çeşmesi yapıldığı bir zamanda menba’ına yakın Üstadımız ve biz (yani, Süleyman, Mustafa Çavuş, Ahmed Çavuş, Abbas Mehmed... filan) beraber cemaatla namaz kıldık. Tesbihattan sonra dua için
[21/4 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: Üçüncü Söz
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا
 
İbadet, ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefahet, ne büyük bir hasaret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle…
 
Bir vakit iki asker, uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler; tâ, yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der: “Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaatı olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız
[21/4 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: Ey Allah'ın Resûlü! En hayırlı insan kimdir?” dedi. Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Ömrü uzun ve ameli güzel olan kimsedir.
(Tirmizî, Zühd, 21)
[21/4 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: Bir adam kendisine: Gazveye çıkmıyor musun? diye sorar. Abdullah şu cevabı verir: Ben Hz. Peygamber (SAV)’i işittim, şöyle buyurmuştu: İslam beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduguna şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, Kabe’ye haccetmek, Ramazan orucu tutmak
 
 (İmanın Hakikati) Kaynak: Buhari, İman 1; Müslim, İman 22 (...); Nesai, İman 13, (9, 107-108); Tirmizi, İman 3, (2612) Rivayet Eden: Abdullah İbnu Ömer İbni’l-Hattab
[21/4 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: 'Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır, gerçekten onun azabı sürekli bir helaktir!'
 
(Furkan, 25/65)
 
Müslümanca | İslam Ansiklopedisi
[21/4 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.)
2018-05-25 Tarihinde Yayınlandı
 
Asıl adı “Abdullah bin Kays” olan Ebû Mûsâ (r.a.), Yemenlidir. Memleketinde bulunduğu sırada Son Peygamber’in (a.s.m.) zuhur ettiğini ve Mekke’den Medi­ne’ye hicret ettiğini işitince hiç tereddüt etmeden Müslüman oldu. İslamiyet’in Yemen’de yayılması için büyük gayret sarf etti. Gün geçtikçe, Yemen’de Müs­lüman olanların sayısı artmaya başladı. Kabileler, kendi aralarında Medine’ye hicret kafileleri düzenlediler.
 
Ebû Mûsâ da kendi kabilesinden olan Eş’arîlerden bir kafileyle Medine’ye hicret etmek üzere hazırlandı. Kendisi bu hadiseyi şöyle anlatıyor:
 
“Biz Eş’arîler Yemen’deyken, Re­sû­lul­lah’ın peygamber olarak gönderildiğini ve Me­dine’ye hicret ettiğini duyduk. Biz de (ben ve kardeşlerim Ebû Bürde ile Ebû Ruhm) kavmimizden 53 kişiyle birlikte Re­sû­lul­lah’ın yanına gitmek üzere muhacir olarak Yemen’den çıkmıştık. Bir gemiye bindik. Fakat havanın muhalefetiyle gemimiz bizi Habeşistan hükümdarı memleketine çıkardı.”[1]
 
Eş’arîler orada, Mekke’de iken müşriklerin ağır işkencelerine dayanamaya­rak Habeşistan’a hicret eden Hz. Câfer ve diğer Müslümanlarla karşılaştılar. Habeşistan’da bir müddet kaldıktan sonra Medine’ye hicret ettiler.
 
O sırada Müslümanlar bir hayli kuvvetlenmişler, müşrikler ve Yahudilerle yaptıkları savaşlarda birçok muvaffakiyet elde etmişlerdi. Habeşistan’dan ge­len muhacirler Medine’ye ulaştıklarında İslam mücahitlerinin, Yahudilerin elinde bulunan Hayber’in fethine gittiklerini öğrendiler. Kendileri de cihat aş­kıyla yanıp tutuşuyorlardı. Hiç vakit kaybetmediler. Medine’de kalmadan hemen Hayber’e hareket ettiler. Fakat oraya vardıklarında fethin tamamlandığını gördüler.
 
Peygamberimiz, onların dönmelerine çok sevindi. Habeşistan muhacirlerini karşılayarak onların hepsine, savaşa iştirak etmiş gibi ganimetten hisse ver­di.[2]
 
Muzaffer ordu Hayber’den dönüyordu. Peygamberimiz, Hz. Ebû Mûsâ’yı bi­neğinin terkisine almıştı. Bir ara ona şöyle seslendi:
 
“Yâ Abdullah! Sana cennet hazinelerinden bir kelime söyleyeyim mi?”
 
Ebû Mûsâ, “Annem babam sana feda olsun, söyle yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. Peygamberimiz, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah, de.” buyurdu.[3]
 
Eş’arîler Medine’ye yerleştiler. Bir seferinde Re­sû­lul­lah, onlara şu müjdeyi verdi:
 
“Ey gemi yolcuları! Emin olunuz ki, sizin için iki hicret sevabı var­dır.”[4]
 
Eş’arîler için hiçbir söz, Peygamberimizin bu mübarek sözü kadar güzel ve se­vindirici olmadı. Onların sevinci bununla da kalmadı. Peygamberimiz, “Eş’arîler bendendir, ben de onlardanım.”[5]buyurunca sevinçleri kat kat arttı.
 
Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Tebük Savaşı’na, Mekke’nin Fethi’ne ve Huneyn Savaşı’na iştirak etti. Huneyn’de mücahitler tarafından bozguna uğratılan Havazinlerden bir kısmının Evtas Vadisi’nde toplandıkları görüldü. Peygamberimiz, Ebû Âmir el-Eş’arî Hazretleri’ne bir sancak vererek, bazı mücahitlerle birlikte, toplanan düşmanın üzerine yolladı. Evtas’ta mevzilenen düşman, kendisini savunmaya geçti.
 
Teke tek yapılan vuruşmada, kumandan Hz. Ebû Âmir, Havazinlerden birço­ğunu yere serdi. Mızraklarla vuruşma başlayınca, Hz. Ebû Âmir yaralandı san­cağı Ebû Mûsâ’ya vererek onu kumandan tayin etti.
 
Kumandanlığa geçen Ebû Mûsâ, savaşa girişti ve düşman kuvvetlerini dağıt­maya muvaffak oldu. Bu arada, Ebû Âmir’i yaralayan müşriki de öldürdü. Müş­rikler savaş meydanından kaçınca, Ebû Âmir’in yanına geldi. Ona isabet eden ok hâlâ duruyordu. İsteği üzerine Ebû Mûsâ oku çıkardı. Okun çıktığı yerden şid­detli bir şekilde kan akmaya başladı. Ebû Âmir şehit olacağını anlayınca şöyle dedi:
 
“Re­sû­lul­lah’a benden selam söyle ve ona kendisinden dua istediğimi haber ver.”
[21/4 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet
Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, (özü sözü bir olan) sıddîklarla, şehitlerle ve iyi işler yapanlarla birliktedirler. Ne güzel arkadaştır onlar. 
(Nisa, 4/69)
 
İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com
[21/4 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Hadis
Kulun kalbi doğru olmadıkça imanı doğru olmaz, dili doğru olmadıkça kalbi doğru olmaz. Komşusu zararlarından emin olmadıkça kişi cennete giremez.
(Ahmed b. Hanbel, III, 198)
 
İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com
[21/4 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Dua
Rabbim! Bağışla, merhamet et. Çünkü sen merhamet edenlerin en hayırlısısın!
(Mü'minûn, 23/118)
 
İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com
[21/4 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: “Güç ve zor zamanlarda(aşırı soğuk veya sıcak havalarda soğuk veya sıcak suyla)bile olsa abdesti tam ve mükemmel almak, mescidlere gidişte adımları çoğaltmak, namazdan sonra ikinci bir namazı beklemek. işte bağlanmanız gereken, rağbet etmeniz gereken şeyler bunlardır.”
(Müslim, taharet 41)
[21/4 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah'tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Güzel söz söyleyin.
el-AHZÂB Sûresi 32.Ayet
[21/4 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: EDİLLE-İ ŞER’İYYE
Edille-i şer’iyye, dînî ve şer’î hükümlerin çıkarıldığı ve dayandıkları kaynaklardır ki, bunlar da dörttür:  
 1-Kitap: Kur’ân-ı Kerîm.
 2-Sünnet: Peygamberimizin (s.a.v.) mübârek sözleri, işledikleri ve başkaları tarafından yapılan işlerde o işi tasvip mâhiyetindeki sükûtlarıdır.
 3-İcmâ-ı Ümmet: Bir asırda, Ümmet-i Muhammed’in müctehidlerinin bir mesele hakkında ittifak etmeleridir.
 4-Kıyâs-ı Fukahâ: Bir hadisenin kitap, sünnet ve icmâ-ı ümmetle sabit olan hükmünü; aynı illete dayandırarak o hadisenin tam benzerinde de ictihad yolu ile isbât etmekten ibârettir. 
İctihâd: Şer’î hükmü, şer’î delîlinden çıkarma husûsunda olanca ilmî kuvvetini sarfetmektir.
Müctehid: Herhangi bir şer’î hükmü âyet-i kerîme
ve hadîs-i şeriflerden çıkaran, kıyas yapabilen büyük
âlimdir. Müctehid olabilmek için, bütün İslâmî ilimlere
vakıf olduktan sonra mevhibe-i ilâhî (Allâh vergisi) olan
ledünnî ilme de sahip olmak lâzımdır.
İlmin Yolları ve Bilgi Vasıtalarımız
İlmin yolları üçtür.
1- Havâss-i selîme: Görme, işitme, tatma, dokunma ve koklama isimlerini verdiğimiz beş duygu.
2- Haber-i sâdık: Doğru haberdir ki, iki kısımdır:
a- Peygamberlerin verdiği haber,
b- Yalanda birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun verdiği haber.
3- Akıl....Daha az
[21/4 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Allah'ın Beratı
 
Rufaî tarikatına mensup müridlerden biri bir gün kendisine çok güvenerek cezbe halindeyken şöyle dua etti:
- Ya Rabbi Cehennemden azat olduğuma dair bu aciz kuluna bir belge gönder.
 
Aradan çok geçmedi, gök yüzünden beyaz bir kâğıt geldi. Alıp baktılar ki, kâğıtta hiçbir yazı yok. Kâğıdın geldiğini görerek sevinen o mürid, içinde bir yazı olmadığını görünce çok üzüldü, mükedder bir vaziyette durumu şeyhine anlatmak üzere kâğıdı Ahmed Rufai Hazretlerine götürdü.
 
Ahmet Rufaî Hazretleri kâğıdı eline alıp bakınca kendinden geçti ve şükür secdesine vararak:
 
- Ey bari Hûda, sana hamd ü senalar olsun. Bu zayıf kulunun müridlerinden bir kimseye böyle bir berat göndermek şerefine eriştirdin, dedi.
 
Müridler:
 
- Efendim dediler. Biz orada bir yazı görmüyoruz, siz ise bu şahsın cehennemden azat olduğunu nasıl anlıyorsunuz? dediler.
 
O:
 
- Ey benim müridlerim ve sadık dostlarım, kudret eli siyah yazmaz, siz buradaki yazıyı göremiyorsunuz, bu kâğıdın üzerindeki yazı nurdan kalemle yazılmıştır, buyurdu.
[21/4 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…
(Âl-i İmrân, 3/103)
 
Bir Hadis:
Kim Allah'a inanarak ve karşılığını yalnız Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.
(Buhârî, 'Savm', 6)
 
Bir Dua:
Rabbimiz! Hesap kurulacağı gün beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla!
(İbrahim, 14/41)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[21/4 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Ramazan Bayramı 1. Gün Dârü’l-Fünûn’a Bağlı İlk İlahiyat Fakültesi İstanbul’da Açıldı. (1924) Fırtına: Sitte-i Sevir Başladı. (6 Gün)
Peygamberimiz (as) bayram sabahı namaza katılma konusunda son derece titiz davranır, hatta bayramlık elbisesi olmayan hanımların bile bir arkada- şından ödünç elbise alarak musallâya gelmelerini isterdi. (Ebû Dâvûd, Salât, 238, 241) 

Antalya Havalimanı 2 ayda yaklaşık 2 milyon yolcuya hizmet verdi

Sakarya, yılın ilk 2 ayında 26 bin 314 aracı yurt dışına gönderdi

Küresel Para Haftası sunum ve panellerle devam ediyor

AB, Macaristan ve Slovakya'ya petrol akışını sağlamaya çalışıyor

Fitch: Orta Doğu'daki gerilimin kısa sürmesi halinde Türkiye'ye yönelik riskler yönetilebilir

Borsada bugünkü işlemlerin takası 23 Mart'ta yapılacak

Türkiye'den transit geçecek harp araç ve gereçlerine ilişkin esaslar düzenlendi

Konut Fiyat Endeksi şubatta yüzde 1,8 arttı

Safranbolu lokumu üreticileri bayram mesaisinde

Ticaret Bakanlığından tüketicilere "alışverişte raf ile kasa fiyatını karşılaştırın" uyarısı

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 26 16 1 9 30 57
3.TRABZONSPOR A.Ş. 26 17 3 6 23 57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 26 14 5 7 17 49
5.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 26 12 8 6 14 42
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 26 9 11 6 -4 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 26 8 9 9 -7 33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
11.CORENDON ALANYASPOR 26 5 8 13 -4 28
12.TÜMOSAN KONYASPOR 26 6 11 9 -9 27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 26 6 13 7 -8 25
14.KASIMPAŞA A.Ş. 26 5 12 9 -14 24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR 26 6 14 6 -18 24
16.İKAS EYÜPSPOR 26 5 14 7 -18 22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 26 3 12 11 -28 20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 26 4 17 5 -22 17