SEMA ÖNER
Günün yazısı
[16.10.2022 14:49] Ömer Tarık Yılmaz: İSLÂM HUKUKU VE BATI KARŞILAŞTIRMASI
Osmanlı Devleti’nde medreselerde iyi yetişmiş öğrenciler, önce müderris olurlardı. Sonra bunların arasından kadılar seçilir. Hukuk işleri böyle yürürken, denenmiş bazı kadılar, Sancak beyi, Beylerbeyi vezir ve nihayet Şeyh-ül İslâm olurdu. Kadılar yüksek bilgiye sahip olurken, verdikleri hükümler ve kararlar daima adil olurdu. Bu kadılar, hiçbir tehdit ve idari baskıya boyun eğmezler, Kur’ân, sünnet, icmâ, kıyâs ile oluşmuş fıkıh ne ise onu uygularlardı. Maalesef, Tanzimat’tan sonra bazı kadılar ve Şeyh-ül İslâmlar masonlaşarak, İslâm dışı hükümler vermeye başladılar. Adil olan kadıları; bazı Mason sadrazamlar, İngilizlerin emri ile görevden uzaklaştırdılar. Bazı Şeyh-ül İslâmlardan istedikleri fetvâları aldılar. Sonra da her yerde, hocalar, kadılar, padişahlar, aşağılanarak, halkın nazarında da küçük düşürülmeye çalışılmış, Müslümanlara aşağılık duygusu aşılanmıştır. Bilhassa 18. asırda, İngiliz koloniler bakanlığı içinde kurulmuş oryantalizm merkezi; Dünya’da müslüman halk, devlet, medreseler, tekkeler… üzerinde çok çalışmalar yaparak, bu kurumları ifsat etmişlerdir. Halbuki Karahanlılar, Babürlüler, Harzemşahlar, Selçuklular ve Osmalılar, ehli sünnet yoluna uymuşlardır. Padişahlar her ferman için Şeyh-ül İslâm’dan fetvâ almıştır. Bunun ilkel şekli Anayasa Mahkemesi’dir. O halde hiçbir padişah, İslâm ülkelerinde başına buyruk değildi. Astığım astık, kestiğim kestik değildi.
Batı hukukunda olduğu gibi, yeni kanun çıkarmak, olmadı bir daha çıkarmak, binlerce maddelik kanun çeşitleri ortaya sürmek yoktu. Her şey az ve öz, hükümler kesin, cezalar caydırıcı ve suçları azaltıcı idi. Mesela Osmanlı’da bir ağaç altında unutulan bir eşya, bir ay sonra da aynı yerde dururdu. Kimse almaz ve alamazdı. Bir esnaf sahte mal ve aşırı fiyat uygulayamazdı. Genel hükümler kısasa kısastı. Haksız yere öldüren öldürülür. Bir daha kimse cinayet işleyemezdi. Allâh (c.c.)’un Maide Suresi 38. âyette emrettiği üzere, hırsızın kolu kesilirdi. Bu sebeple takdir edersiniz ki suçlar çok azdı.
(Dr. Seyfi Şahin, www.istikbal.com)
[16.10.2022 14:50] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberlik Nübüvveti
Allah Resûlü, mürüvvet itibârıyla kavminin en üstünü, soy itibârıyla en şereflisi, ahlâk bakımından en güzeli idi. Komşuluk hakkına en ziyâde riâyet eden, hilim ve sadâkatte en üstün olan, insanlara kötülük ve eziyet etmekten en uzak duran O idi. Hiç kimseyi kınayıp ayıpladığı, hiç kimseyle münâkaşa ettiği görülmemişti. Güzel ahlâkı ile bütün insanlar arasında temâyüz ediyordu. Herkes O’nu iyilik ve güzel davranışlarıyla tanıyor ve hürmet ediyordu.
Resûlullah, zor şartlar altında peygamberlik vazifesine başladı. İnsanlara doğru yolu göstermek için pek çok sıkıntılara katlandı. Yeryüzüne îmânı, adâleti, merhameti, muhabbeti yerleştirmek için çalıştı. İnsanların hem dünyalarını hem de ebedî olan âhiret hayatlarını kurtarmak için kendisini helâk edercesine büyük bir gayret gösterdi.
[16.10.2022 14:50] Ömer Tarık Yılmaz: El-Asr Suresi
“Zamana andolsun ki insan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak, inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” (El-Asr sûresi, 1-3)
Asr sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in en kısa sûrelerinden biridir. Müfessirler, lafız itibariyle kısa olan bu sûre ile ilgili uzun tefsirler yapmayı yeğlemişlerdir. Onların birtakım tercihlerine burada temas etmeyeceğiz.
Sûre-i celîlede, insanların çoğunun, her asırda, her zamanda ve özellikle son zamanda, yani Resûl-i Ekrem Efendimiz’in gelişinden kıyamete kadar geçecek zamanda, bir hüsran içinde olacağı haber verilir. Ancak hüsranda olmayanlar da vardır; bunlar inanan, sâlih amel işleyen, birbirlerine hakkı tavsiye eden, sabrı tavsiye eden kimselerdir.
Hüsrân, kazanacak yerde zarar etmek, sermayeyi zayi etmek, neticede iflâs edip mahrumiyet içinde kalmak anlamına gelir.
İnsanın sermayesi ömrüdür. Ömür ise her gün, her saat, her an ve her nefes tükenip gitmektedir. Bu giden ömür, insanın kendi mülkü de değildir. Allah’ın mülkü olup onun adına güzel kullanarak, kârından faydalanması için insana sayılı ve hesaplı olarak verilmiş ödünç bir sermaye gibidir. İnsanın gerçek saadeti, âhireti sevmekte, dünya lezzetle-rine, elem ve kederlerine değer vermemek ve bunlara bağlanıp kalmamaktadır. Fakat insanların çoğu yaratılışı gereği, dünya ile meşgul ve onu istemeye aşırı derecede düşkündür. Bundan dolayı da hüsrandadırlar. Ancak şu vasıfları taşıyanlar hüsranda değil, kârdadırlar:
İman edenler: Bunlar, Allah’a hakkıyla inanıp, indirdiğini tasdik eden, ona ihlâs ile ibadet ve taate söz verenlerdir.
Sâlih ameller işleyenler: İmanları sadece gönüllerinde ve dillerinde kalmayıp bütün hislerine, akıllarına ve varlıklarına işleyerek iradelerine sahip olan, yaptıkları işleri iman ve itikadlarına, Allah’ın rızasına ve indirdiği ahkâma uygun şekilde yapanlardır.
Birbirlerine hakkı tavsiye edenler: Bütün kararlılıkları ve gayretleri hakka yönelik, imanları, amelleri, sözleri hep haktan yana olanlardır. Onun için bunlar insanlara riyâkârlık, münafıklık yapmazlar. Başkalarına zarar vermez, insanlarla ilişkilerini kesmezler. Başkalarına yaltaklanmaz, dalkavukluk etmezler. Hep hakka dâvet eder, iyiliği emir, kötülükten nehiy vazifesini yerine getirirler. İnsanları hayra çağırır ve dinin nasihat olduğu gerçeğini bir an bile unutmazlar.
Birbirlerine sabrı tavsiye edenler: İman edip gereğini yerine getirmek, sâlih ameller işlemek, hakkı tavsiye görevini yapmak hiç de kolay değildir. Bunun için zamanın belalarına, nefislerin yönelişlerine, hayır yapmak, hak yolda gitmek için karşılaşılacak eziyetlere, zorluklara katlanmak gerekecektir. Bunlar ancak sabırla mümkündür. Sabır, nefsin iyi bir iş yapmak veya fenalıklardan kaçınmak için acıya, güçlüklere göğüs gerebilme kuvvetidir. Sabır, ya elem ve kederlere, acı ve üzüntülere karşı gösterilen tahammül cinsinden olur; veya dünyalık lezzetlere ve şehvetlere karşı direnme cinsinden olur. Bütün bunlar birer iyilik ve hayırdır.
Lafız olarak kısa, fakat mahiyeti çok geniş olan bu sûrenin burada zikredilmesinin sebebi özetle bu sayılanlardır. İmam Şâfi bu sûreyle ilgili olarak:
“İnsanların tamamı veya çoğunluğu, bu sureyi düşünme hususunda gaflettedirler” demiştir.
Kaynak: Riyazüs Salihin
[16.10.2022 14:50] Ömer Tarık Yılmaz: Cemel Vakası
Üçüncü halife Hz. Osman’ın isyancılar tarafından şehit edilmesi üzerine 17 Haziran 656’da Medine’de bulunan ashap Ali b. Ebû Tâlib’i halifeliğe getirdi.
Hz. Ali’yi bekleyen en önemli mesele Hz. Osman’ın katillerini bulup cezalandırmaktı. Ancak ortada belirli bir katil yerine, “Osman’ı hepimiz öldürdük” diyen bir isyancı topluluk mevcuttu ve şehre hâkim olan bu âsilerle hemen başa çıkılamayacağı açıktı. Öte yandan yeni halifeye yalnız Medine’de biat edilmiş, diğer vilâyetlerin durumu henüz aydınlanmamıştı. Halife, biata yanaşmadıkları için Hz. Osman tarafından tayin edilen valilerin bir kısmını değiştirme kararı almış, bunu öğrenen Talha b. Ubeydullah Basra, Zübeyr b. Avvâm da Kûfe valiliğini istemiş, ancak onların bu isteği kabul edilmemişti. (Taberî, I, 3069, 3082) Bunun üzerine Talha ile Zübeyr halifeden umre için Medine’den ayrılma izni istemişler, bu izin de dört ay sonra verilmişti.
Hz. Âişe, hilâfetinin son dönemlerinde Hz. Osman’ı çeşitli vesilelerle tenkit etmiş ve halifenin şehri terketmemesi ricasına rağmen isyan başladıktan sonra hac için Mekke’ye gitmişti. Haccını tamamlayarak Medine’ye dönmek üzere yola çıkan, fakat Osman’ın şehid edilip yerine Ali’nin halife seçildiğini öğrenen Âişe geri döndü ve Mekke’de halka hitaben Hz. Osman’ın mazlum olarak öldürüldüğü yolundaki meşhur konuşmasını yaptı. Bu arada Hz. Osman’ın ölümünden Hz. Âişe’yi sorumlu tutanlar olmuşsa da Âişe ileri sürülen iddiaları reddederek bu hususta herhangi bir kusurunun bulunmadığını ısrarla belirtmiştir.
CEMEL VAKASI’NIN SEBEBİ
Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonra Medine’den uzaklaşan Emevî ailesi mensupları ile Osman’ın Basra ve Yemen valileri, vilâyetlerinin beytülmâlinde bulunan para ve savaş malzemesiyle birlikte Mekke’ye gelerek Âişe’ye katıldılar. (Taberî, I, 3099) Umre için yola çıkan Talha ile Zübeyr de Mekke’ye gidip Hz. Âişe’nin safında yer aldılar. Mekke’de “Osman’ın kanını talep için” Hz. Âişe’nin önderliğinde oluşan topluluk, uzun müzakerelerden sonra Medine’ye giderek isyancılara karşı çıkmak yerine Hz. Osman’ın Basra valisi Abdullah b. Âmir’in ısrarı üzerine Basra’ya gitmeye karar vermişlerdi. O sırada Mekke’de bulunan Hz. Peygamber’in diğer zevcelerinden Hafsa bint Ömer de Âişe ile birlikte Basra’ya gitmek istediyse de kardeşi Abdullah buna engel oldu. Resûl-i Ekrem’in Mekke’de bulunan diğer zevceleri ise Zâtüırk mevkiine kadar gittiler ve Hz. Âişe’yi ağlayarak uğurladılar. Daha sonraları bugün “ağlama günü” (yevmü’n-nahîb) diye anılmıştır.
“Acaba Hanginize Hav’eb Köpekleri Havlayacak?” Hadisi
Hz. Âişe “asker” adlı meşhur devesinin üzerinde Mekke’den yola çıktığı zaman yanında 3 bin dolayında kuvveti vardı. Ancak önce Zâtüırk, sonra da Merrüzzahrân’da, zaferin kazanılması durumunda halifenin kim olacağı tartışılmaya başlandı. Talha, Zübeyr veya Osman’ın oğullarından birinin halife olması gerektiği yolundaki tartışmalar sürerken Hz. Osman’ın Kûfe valisi Saîd b. Âs hilâfetin Abdümenâf (Ümeyye) oğullarından alınamayacağını, dolayısıyla Hz. Osman’ın oğullarından birinin halife olması gerektiğini ileri sürerek taraftarlarıyla birlikte topluluktan ayrıldı, Mugīre b. Şu‘be de ona katıldı. Böylece Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr yaklaşık 1000 kişilik bir kuvvetle Basra önlerine ulaşabildiler. Yolda köpek havlamaları duyan Âişe nerede olduklarını sormuş, Hav’eb suyu civarında bulunduklarını öğrenince Hz. Peygamber’in zevcelerine hitaben, “Acaba hanginize Hav’eb köpekleri havlayacak?” dediğini (Müsned, VI, 52, 97) hatırlamış ve onun bu hareketi tasvip etmediğine kani olarak yola devam etmekten vazgeçtiğini söylemişti. Bunun üzerine Abdullah b. Zübeyr ile birlikte bir grup sahâbî, bulundukları yerin adını belirleyen rehberin yanıldığını ısrarla söylemişler, Zübeyr b. Avvâm da, “Belki Allah Teâlâ senin sayende müminlerin arasını düzeltecektir” diyerek onu yola devama ikna etmişlerdi. Hz. Âişe ve beraberindekiler Basra önlerine gelince Abdullah b. Âmir’i, Basralılar’ı kendi taraflarına çekmek üzere şehre gönderdiler; ayrıca Âişe, Ahnef b. Kays gibi Basra’nın ileri gelenlerine mektuplar yazdı. Diğer taraftan Hz. Ali’nin Basra valisi Osman b. Huneyf, Hz. Âişe’nin kuvvetleriyle birlikte Basra yakınlarına geldiğini haber alınca maksatlarını öğrenmek üzere kendilerine İmrân b. Husayn ile Ebü’l-Esved ed-Düelî’yi gönderdi. Hz. Âişe, gayelerinin isyancı takımın bozduğu barış ve düzeni geri getirmek, mazlum olarak öldürülen Osman’ın katillerini cezalandırmak ve müslümanların arasını düzeltmek olduğunu bildirmiş, Talha ile Zübeyr de aynı görüşlere katıldıklarını, ayrıca kendilerinin Ali b. Ebû Tâlib’e zorla biat ettirildiklerini söylemişlerdi. Bu gelişmeler üzerine Basralılar ikiye ayrılmış ve sert münakaşalara başlamışlardı.
Öte yandan Hz. Ali, Hz. Âişe ile beraberindekilere Medine’nin kuzeydoğusunda Rebeze’de yetişebilme ümidiyle 3 bin dolayındaki bir kuvvetle Ekim sonu, 656’da Medine’den ayrılmıştı. Basra’da olup bitenler hakkında yolda bilgi alınca hemen Osman b. Huneyf’e bir mektup göndererek Talha ile Zübeyr’in kendisine biatları sırasında hiçbir şekilde zor kullanılmadığını bildirmişti. Bunun üzerine Osman, Ali b. Ebû Tâlib’in haklılığını ileri sürerek diğerlerinin Basra’yı terketmelerini istedi; onlar da kendilerinin haklı olduğunu söyleyerek Osman’ın şehri terketmesini istediler. Neticede bir akşam namazı sırasında bir baskınla Vali Osman b. Huneyf ve adamları esir alındı. Hz. Âişe onun öldürülmesine engel olduğu gibi serbest bırakılmasını da sağladı; fakat valinin saçı sakalı kökünden kazınmış, kaşları ve kirpikleri yolunmuştu. Osman b. Huneyf ve adamları bu durumda Zûkār’da konaklamış bulunan Hz. Ali’nin yanına gidip Basra’daki durumu anlattılar. Bu arada beytülmâl ele geçirildi ve idaresine Hz. Âişe’nin kardeşi Abdurrahman getirildi. Basralı taraftarlarından müşterek biat alan Talha ile Zübeyr kumandayı birlikte yürütecekler, namaz daha önce olduğu gibi Zübeyr’in oğlu Abdullah ve Talha’nın oğlu Muhammed tarafından kıldırılacaktı.
Hz. Âişe Basra’yı ele geçirmekle beraber buranın tam desteğini henüz sağlayamamış, Basra’nın önde gelenlerinden Ahnef b. Kays ile kabilesi Temîm’in bir kolu olan Benî Sa‘d’ı bir türlü ikna edememişti. Kûfe’yi kazanmak veya bu şehrin Hz. Ali’ye fiilen destek olmasını önlemek amacıyla Kûfe’nin ileri gelenlerine mektuplar gönderdi. Hz. Ali de hemen hemen aynı günlerde Kûfe’nin desteğini sağlamak maksadıyla şehre arka arkaya üç heyet gönderdiyse de bir sonuç alamadı. Vali Ebû Mûsâ el-Eş‘arî tarafsız kalmayı tercih ediyordu. Bunun üzerine Mâlik el-Eşter, Hz. Ali’nin izniyle duruma el koymak için Kûfe’ye gitti ve Ebû Mûsâ’nın konağını ele geçirdi.
Cemel Vakası Nedir?
Hz. Ali kuvvetlerini Kûfe dışında topladıktan sonra Basra’ya doğru hareket etti ve şehrin dışında Zâviye mevkiinde konakladı. Daha Zûkār’dan ayrılmadan anlaşma sağlama ümidiyle Hz. Âişe’nin karargâhına sahâbeden Ka‘kā‘ b. Amr’ı elçi olarak göndermişti. Ka‘kā‘ Basra’ya giderek Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr ile görüşmüş, kendilerini, Hz. Ali’nin halifeliği etrafında toplandıkları takdirde katilleri cezalandırmanın kolaylıkla mümkün olabileceği yolunda ikna etmeye çalışmış, onlar da halifenin bu görüşte olması durumunda barışı kabul edebileceklerini bildirmişlerdi. (Taberî, I, 3156-3157) Hz. Ali’nin Talha ve özellikle Zübeyr ile bizzat görüşmesi de olumlu sonuç verdi. Hatta Zübeyr, Ali’nin kendisine, Hz. Peygamber’in Ali ile haksız yere mücadele edeceğine dair sözlerini hatırlatması üzerine bu işten vazgeçmek istediğini Âişe’ye bildirdi. Ancak oğlu Abdullah onu korkaklık ve döneklikle suçladı. Bu sırada kimse ne olduğunu anlamadan iki taraf da kendisini savaş içinde buldu. Halbuki taraflar adamlarına, karşıdan bir saldırı olmadan kesinlikle savaşı başlatmamalarını emretmişlerdi. (Taberî, I, 3183) Bir rivayete göre, Hz. Osman’ın katline iştirak edenlerden bir grup barış sağlandığı takdirde cezalandırılacaklarını düşünerek savaşı başlatmıştır. Hz. Âişe ile Hz. Ali savaşı durdurmak için gayret sarfetmişlerse de çarpışmalar bütün şiddetiyle devam etti. Hz. Âişe feryatlarının bir işe yaramadığını görünce Kâ‘b b. Sûr’a ön saflara koşarak barış için bağırmasını ve Kur’an’ın hakemliğini istemesini emretti. Fakat Kâ‘b bu sırada öldürüldü. İyi bir kumandana sahip olmayan Hz. Âişe kendi safındakilerin kaçmasını önlemeye çalışıyor, ancak birdenbire şiddetlenen savaş özellikle Hz. Âişe’nin etrafında cereyan ediyordu. Onun içinde bulunduğu hevdece oklar yağarken kendisini korumak için Abdullah b. Talha dahil yaklaşık yetmiş kişi burada can verdi. Hz. Ali, savaşın Hz. Âişe’nin bindiği devenin etrafında cereyan ettiğini görünce devenin öldürülmesini emretti; onun öldürülmesiyle bir anlamda savaş da sona ermiş oldu. Hz. Âişe savaşı devesinin üzerinden idare ettiği için İslâm tarihinde bu olaya “Vak‘atü’l-cemel” denilmiştir.
CEMEL VAKASI’NIN SONUÇLARI
Hz. Âişe’nin hevdecine birçok ok saplanmışsa da kendisi yara almadan kurtuldu. Talha, savaşın daha başlarında rivayete göre Mervân b. Hakem tarafından atılan bir okla öldürülmüştü. Zübeyr ise savaş meydanından uzaklaşmakta iken Vâdissibâ’da Ahnef b. Kays’ın kabilesine mensup bir kişi tarafından öldürüldü. Hz. Âişe’nin devesi düşer düşmez Ali taraftarı olan kardeşi Muhammed ve ayrıca Ammâr b. Yâsir hemen yanına koşarak onu kalabalıktan uzaklaştırdılar. Hz. Âişe yanına gelen Hz. Ali’ye, “Sen galip geldin, artık müsamahalı davran” dedi. Hz. Ali de hem Âişe’ye hem de onun yanında savaşa katılanlara son derece iyi davrandı. Savaşta ölen müslümanları bizzat gömdürdü ve Basra’ya girmeden önce ordusuna yağmadan sakınmalarını ve kimseye dokunmamalarını emretti. Medine’ye dönmek üzere Basra’dan ayrılacağı sırada Hz. Âişe’yi bizzat uğurlamaya gitti. Hz. Âişe, meydana gelen olaylardan dolayı müminlerin birbirlerini incitmemelerini, kendisiyle Ali arasında şahsî herhangi bir kırgınlık bulunmadığını, onun iyi ve seçkin bir kişi olduğunu söyledi. Kendisine refakat edecek heyete ileri gelen Basralılar’dan kırk kadın, kırk kadar da erkek memur edildi. Hz. Âişe, kardeşi Muhammed ile birlikte 24 Aralık 656’da Basra’dan ayrıldı, önce Mekke’ye gitti, hac ibadetini eda ettikten sonra Medine’ye geçti ve hayatının sonuna kadar orada kaldı.
[17.10.2022 21:38] Ömer Tarık Yılmaz: DUA: KULLUĞUN ÖZÜ İBADETİN RUHU
İnsan, içinde bulunduğu zor ve sıkıntılı durumlarından kur- tulmak, daha büyük bela ve musibetlerle karşılaşmamak için sığınma ihtiyacı duyar. Bazen aczini, güçsüzlüğünü, kusur ve ihmallerini samimiyetle itiraf edip bağışlanma diler. Bazen de şükrünü ve kulluğunu ifade etmek ister. İşte dua, bu duygu- larla Allah’a başvurma halidir. Allah, “Bana dua edin, duanıza cevap vereyim” (Mü'min, 40/60) ayetinde kulların her durumda dua edebileceklerini ve kendilerine karşılık verileceğini bu- yurmuştur. Peygamber Efendimiz de, “dua ibadetin özüdür” (Tirmizi, “Da'vat”, 21) hadisiyle duanın Allah’a yakınlaşma ve kul- luk anlamına geldiğini buyurmuş ve sık sık dua ederek bizlere örnek olmuştur.
DİNÎ KAVRAMLAR
TAVAF
Bir şeyin etrafında dön- mek, dolaşmak manasına gelen tavaf, terim olarak, Haceru’l-Esved’in bulun- duğu hizadan başlayarak Kâ’be’nin etrafında yedi defa dönmektir. Her dö- nüşe bir “Şavt” yedi şavta da bir “Tavaf” denir. Her şavtta Haceru’l-Esved is- tilam edilir. Eğer başkası- na eziyet verilmeyecekse, Haceru’l-Esved öpülür.
ÖZLÜ SÖZ
Sözünü tartmayan, cevabından incinir. (Sadi Şirazî)
[17.10.2022 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: ÖLÜMÜ ÇOK ANMAK
Nebî (s.a.v.) ölümü temennî etmekten nehyederek şöyle buyurmuştur: “Sizden hiç kimse, kendine gelen bir musibetten dolayı ölümü temennî etmesin, ancak, Allâh’ım, hayat benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat, ölüm hayırlı ise benim canımı al, desin.”
Sehl b. Abdullah et-Tûsterî (k.s.) demiştir ki: “Ölümü ancak üç kimse temennî eder: Ölümden sonrasını bilmeyen adam, Allâh (c.c.)’un kaderinden kaçan adam ve bir de Allâh (c.c.)’a kavuşmayı seven âşık.”
Şunu iyi bil ki, ölüm, büyük bir musîbet, büyük bir belâdır. Bundan daha büyüğü, ondan gaflet, onu hatırlamaktan yüz çevirmektir, onu az düşünmek ve onun için çalışmamaktır. Zira, ibret var, düşünmek isteyen için yalnız orda düşünce var. Nitekim, “Vaiz olarak ölüm yeter” denilmiştir.
Peygamberimiz (s.a.v.): “Lezzetleri yok eden ölümü çok anın” buyurmuştur.
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Bakara Sûresi Tefsiri, s.161)
DİL VE GÖNÜLDEKİLERE GÖRE İNSANLAR DÖRT SINIFTIR
İnsanın niyeti dört vasıfdan hâlî olmaz:
1. Dilinden ve gönlünden düşmeyen şey dünyâ ise bu kimse niyeti ve ameli kötü kimsedir.
2. Dilinden düşmeyen şey âhiret, gönlünden çıkmayan şey dünyâ ise bu kimse de niyyeti ve ameli kötü kimsedir.
3. Dilinden ve gönlünden eksik olmayan şey âhiret ise o kimse niyeti ve ameli güzel kimsedir.
4. Dilinden ve gönlünden düşmeyen şey Allâhü Teâlâ’nın rızâsı ise bu kimse de niyeti ve ameli en güzel olan kimsedir.
Bunlardan birincisi kâfirlerin hali, ikincisi münafıkların, üçüncüsü ebrârın, dördüncüsü de mukarrebînin halidir.
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Yunus ve Hud Sûreleri Tefsiri, s.78)
[17.10.2022 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Evlilikleri ve Eşleri
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ilk hanımı, Hz. Hatice validemizdir. Sevgili Peygamberimiz ilk evliliğini Mekke’de yaptığı sırada yirmi beş yaşında, Hz. Hatice annemiz kırk yaşındaydı. Hazret-i Muhammed’in (s.a.v.) Hatîce validemiz ile izdivâcından Kasım, Zeynep, Rukıyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma ve Abdullah; Hazret-i Mariye ile izdivâcından ise İbrahim dünyâya geldi. Efendimiz’in husûsî hallerinden birisi, âile hayatı ve evliliği idi. Onun çok evlenmesinin sebep ve hikmetleri vardı.
Peygamber Efendimizin diğer hanımları; Sevde Binti Zema, Ayşe, Zeynep Binti Huzeyme, Meymûne Binti Haris, Hafsa Binti Ömer, Zeynep Binti Cahş, Safiye Binti Huyey, Cüveyriye Binti Haris, Ümmü Seleme ve Ümmü Habîbe (r.a.) validemizdir.
[17.10.2022 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: Bakara Sûresi 4. Ayet
'Yine onlar, hem sana indirilene hem de senden önce indirilenlere iman ederler. Âhiret gününe ise yakînen inanırlar.'
Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimiz’e kadar bütün peygamberler insanlara aynı dini tebliğ etmiş, sahife veya kitap halinde onlara gelen vahiyler de aynı dinin esaslarını haber vermişlerdir. İlâhî risâlet ve vahiy, tarihî akış içerisinde birbirinden kopuk bir vaziyette değil, birbirini tasdik ve tasvip ederek gelmiştir. İnsan hayatı, kültür ve medeniyeti geliştikçe Allah Teâlâ yeni peygamberler ve yeni dinler göndermiş, önceki ümmetlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik amelî hükümlerden bazılarını yenilemiştir. Nihayetinde yegane din olan İslâm, Peygamberimiz ve Kur’an ile son şeklini alarak tamamlanmıştır. Bu bakımdan biz, “Allah’ın peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmayız” (El-Bakara 2/285) düstûrunca hepsine inanırız.
“Sana indirilen”den maksad, bu ayetin indiği zamana kadar gelen ve daha sonra gelecek olan kısımlarıyla birlikte Kur’ân’ın tamamı ve Peygamberimizin Kur’an’ın beyânı sadedinde ortaya çıkan sünnetidir. Mü’minlerin buna tafsilatlı olarak inanması, emir ve nehiylerini öğrenerek gereğince amel etmesi gerekir. “Senden önce indirilen”den maksad ise, önceki peygamberlere indirilen ilâhî vahiyler ve kitaplardır. Bu kitaplara da icmâlî yani bir bütün halinde iman etmek farzdır. Allah Teâlâ, bizi önceki kitaplarda bulunan hükümlerle mes’ûl tutmadığından onları tafsilatlı olarak bilmemiz gerekli değildir.
Ayetin dikkat çektiği önemli hususlardan biri de şudur: İnsanlığın doğru hayat tarzını öğrenip yaşamaları için vahye dayanan bilgi bir zarurettir. Bu bilgi herkese tek tek değil, sadece Allah’ın insanlar arasından seçtiği peygamberlere indirilmiştir. Dolayısıyla istikamet üzere bir hayat sürmenin yolu, ancak o peygamberlere indirilen kitaplardan öğrenilebilir. Bugüne kadar tahrif edilmeden gelmiş Kur’an’dan başka ilâhî kitap bulunmadığından, böyle bir hayatın yegâne müracaat kaynağı odur. O halde doğru yolu bulmak isteyenler, Kur’an’a inanmak ve ona tabi olmak mecburiyetindedirler.
Müttakilerin beşinci vasfı, âhiret gününe yakînen, yani şeksiz, tereddütsüz inanmalarıdır. Onlar, bir gün bu fanî dünyanın sona ereceğine, insanların hesap vermek üzere yeniden diriltileceğine, insanların amellerine göre cennet veya cehenneme gideceğine hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin bir imanla inanırlar.
الْاٰخِرَةُ (âhiret), “birinciden sonra gelen” mânasındadır. Birinci hayat dünya olup, âhiret ondan sonra gelmektedir. “Âhiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur” (El-Ankebût 29/64) ayetinde “âhiret”, ebedi kalınacak diyarın bir sıfatı olarak kullanılmıştır. Onun, yarını olmayan “son gün” mânası da vardır.
“Yakîn ve îykan”, bir şeyi kesin ve sağlam bilmek demektir. Araştırma ve gerekli delillerden hareketle her türlü şüphe, ihtimal ve tereddütten uzak olarak bir şeye tam inanmaktır. Yakînin; bilme, görme ve hakikatine erme şeklinde üç derecesi vardır. Cennete girileceğini bilmemiz “ilme’l-yakîn”, cenneti görmemiz “ayne’l-yakîn”, Allah’ın izniyle cennete girip nimetlerinden istifade etmemiz ise “hakka’l-yakîn”dir. (Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “yakîn” md.)
[17.10.2022 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: İfk (iftira) Hadisesi Hazret-i Âişe vâlidemiz, ordunun ardına düşüp kaybolmaktansa, bulunduğu yerde beklemeyi tercîh etti. Müreysî Gazvesi’nden dönüşte idi. Allâh Rasûlü’nün zevce-i pâki Hazret-i Âişe (r.a.) ordunun konakladığı yerden, ihtiyaç için biraz uzaklaşmıştı. Döndüğünde ise ordu çoktan hareket etmiş bulunuyordu. Çünkü o sıra tesettür âyeti inmişti ve mü’minlerin anneleri, bir yere giderken devenin hörgücü üzerine konan ve hevdec adı verilen hücre içinde götürülmeye başlanmıştı. Bu sebeple ordu hareket ettiğinde, mü’minlerin annesi Hazret-i Âişe (r.a.) de devenin üzerindeki hevdecde zannedilmişti.
İFK HADİSESİ NASIL OLDU?
Hazret-i Âişe vâlidemiz, ordunun ardına düşüp kaybolmaktansa, bulunduğu yerde beklemeyi tercîh etti. Hafiften uykuya daldı. O sırada kâfileden geri kalanları toplamakla vazîfeli bulunan Safvân bin Muattal (r.a.) Hazret-i Âişe’yi fark etti:
“…Biz Allâh’a âidiz ve yine O’na döneceğiz.” (el-Bakara, 156) âyetini okuyarak kendisinin orada bulunduğunu duyurdu.
Bu ses üzerine Hazret-i Âişe annemiz uyandı. Safvân (r.a.) tek kelime bile konuşmadan devesini çöktürdü; Hazret-i Âişe vâlidemiz de bindiler. Öğle vakti orduya yetişmişlerdi. Bu durumu gören münâfıklar, ellerine bulunmaz bir fırsat geçmiş gibi bu defâ da ağızlarını çirkin bir iftirâ için açtılar:
“–Vallâhi ne Âişe ondan, ne de o Âişe’den kurtulmuştur.” dediler. Hattâ Abdullâh bin Übey, daha ileri giderek mü’minlere:
“–İşte Peygamberinizin hanımı bir adamla sabahladı...” diyerek alay etti.
Fitne bir anda bütün orduyu sardı. Hazret-i Ebûbekir (r.a.) müthiş bir ıztırapla inledi:
“–Vallâhi biz, böyle bir iftirâya câhiliye devrinde bile uğramadık!..” dedi.
Hazret-i Safvân (r.a.) ise derin bir üzüntü içindeydi. O, Allâh Rasûlü’nün:
“Hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum!..” dediği güzîde bir sahâbî idi.
Hazret-i Peygamber’in durumuna gelince; en büyük keder, hiç şüphesiz O’nun mübârek gönlüne düşmüştü. Çoğu kere evine kapanıyor, insanlarla pek fazla görüşmüyordu. Bu hususta küçük bir tahkîkat yaptırdı. Hazret-i Âişe’nin suçlu olduğuna dâir en ufak bir alâmet bile yoktu. Ancak münâfık ağızlar susmuyordu.
Hâdiseyi en son duyan, Âişe annemiz oldu. Bu ağır iftirâyı işitir işitmez de müthiş bir teessüre kapıldı. Târifsiz bir elemle, Peygamber Efendimiz’den izin alarak babasının evine, mesele hakkında mâlumat edinmeye gitti. İşittiği dedikoduları bir de onlardan dinleyince, âdeta eridi, bir sonbahar yaprağı gibi sarardı soldu.
Bu sırada Peygamber Efendimiz hâdiseyi Âişe vâlidemizle konuşmak istedi. Hz. Ebûbekir’in (r.a.) evine gidip mübârek zevcesine:
“–Ey Âişe! Hakkında bana birtakım sözler ulaştı. Eğer suçsuzsan, Allâh seni temize çıkaracaktır.” buyurdu.
Âlemlerin Efendisi’nin de iftirâlar karşısında küçük bir tereddüt geçirdiğini hisseden hassas ve ince rûhlu Hazret-i Âişe vâlidemiz, anne ve babasına baktı. Onların sustuğunu görünce, nemli gözlerle Allâh Rasûlü’ne şunları söyledi:
“–Vallâhi, iyice anladım ki, siz söylenilenleri duymuş, neredeyse inanmışsınız. Şimdi ben suçsuzum desem, -ki Allâh bunu biliyor- inanmayabilirsiniz. Aksini söylesem hemen inanabilirsiniz. Ama Allâh suçsuz olduğumu biliyor. O hâlde ben, o söylenenlere karşı Allâh’tan yardım istiyorum.”
O günlerde Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin zevcesi Ümmü Eyyûb, kocasına:
“–İnsanların Âişe aleyhinde söyledikleri şeyleri işittin mi?” diye sordu.
Ebû Eyyûb:
“–Evet! İşittim. Onların hepsi yalan ve uydurmadır!” dedi. Sonra hanımına:
“–Sen böyle bir kötülük yapar mısın?” diye sordu.
O da:
“–Hayır! Vallâhi ben kat’iyyen böyle bir kötülük yapmam!” dedi.
Bunun üzerine Ebû Eyyûb:
“–Sen böyle olunca, vallâhi Âişe senden daha hayırlıdır!” dedi. (İbn-i Hişâm, III, 347; Vâkıdî, II, 434)
Artık işin anlaşılması sâdece vahy-i ilâhîye kalmıştı. Nitekim çok geçmeden Cenâb-ı Hak, hâdiseyle alâkalı âyet-i kerîmeleri inzâl buyurdu. Söylenen sözlerin, münâfıkların iftirâlarından ibâret olduğu âşikâr oldu. İlâhî beyanlar, hem Âişe annemizi temize çıkarmakta hem münâfıkların haksız ithamlarını yüzlerine vurup onlara azâbı haber vermekte hem de bu iftirâyı dillerine dolayan gâfilleri îkâz etmekteydi.
İFK HADİSESİ İLE İLGİLİ AYETLER
Cenâb-ı Hak bu hususla ilgili âyet-i kerîmelerde şöyle buyurdu:
“(Peygamber’in temiz ve mübârek zevcesine) bu ağır iftirâyı uyduranlar, şüphesiz sizin içinizden bir gruptur. Siz bu (iftirâ hâdisesini) hakkınızda fenâ sanmayın, aksine o sizin için hayırdır. İftirâcılardan her biri kazandığı günâhın (vebâlini) çeker. Onlardan (elebaşılık yapıp) bu günâhın büyüğünü yüklenen kimse için de büyük bir azap vardır.
Bu iftirâyı işittiğiniz zaman erkek ve kadın mü’minlerin, kendi vicdanları ile hüsn-i zanda bulunup da; «Bu apaçık iftirâdır!» demeleri gerekmez miydi? İftirâcıların da bu hususta dört şâhit getirmeleri gerekmez miydi? Mâdem ki şâhitler getiremediler, öyle ise onlar Allâh nezdinde yalancıların ta kendisidirler. Eğer dünyâda ve âhirette Allâh’ın lutuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftirâdan dolayı size mutlakâ büyük bir azap isâbet ederdi. Çünkü siz bu iftirâyı dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sâhibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyordunuz. Bunu ehemmiyetsiz (ve vebâlsiz) bir iş sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allâh katında (elbette ki) çok büyük (bir cürüm) onu duyduğunuzda; «Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Hâşâ! Bu, çok büyük bir iftirâdır!» demeli değil miydiniz?
Allâh size öğüt veriyor ki, eğer inanmış insanlarsanız buna benzer bir davranışı bir daha aslâ tekrarlamayasınız. Ve Allâh âyetleri size açıklıyor. Allâh, (her işin iç yüzünü) çok iyi bilir, hüküm ve hikmet sâhibidir.
İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyâda da âhirette de elîm bir azap vardır. Allâh bilir, siz bilmezsiniz. Ya sizin üstünüze Allâh’ın lutuf ve merhameti olmasaydı, Allâh çok şefkatli ve merhametli olmasaydı (hâliniz nice olurdu)
Ey îmân edenler! Şeytanın adımlarını tâkip etmeyin! Kim şeytanın adımlarını tâkip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği (yüz kızartıcı suçları) ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allâh’ın lutuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiç kimse aslâ temize çıkamazdı. Fakat Allâh dilediğini arındırır. Allâh işitir ve bilir.” (en-Nûr, 11-21)
Bu yüce hakîkatlerden sonra Allâh Rasûlü, mütebessim bir şekilde Hazret-i Âişe annemize:
“–Müjde ey Âişe! Allâh seni temize çıkardı!” buyurdular.
Âişe vâlidemiz, âyet-i kerîmelerle tenzîh ve tebrie olunduktan sonra:
“–Benim gibi âciz bir kul hakkında âyet ineceğini hiç tahmin etmezdim. Zannederdim ki, Allâh Rasûlü’nün kalbine bir ilham gelecek ve benim mâsum olduğum böylece ortaya çıkacak!” diyerek Cenâb-ı Hakk’a hamd etti. Kendisini başından öperek Rasûlullâh’ın yanına gitmesini işâret eden babası Hz. Ebûbekir (r.a.) de:
“–Ben, Allâh’tan başka kimseye hamd ve teşekkür etmem. Benim beraatımı bildiren Allâh’tır!” diyerek biraz da naz ile kırgınlığını ifâde etti.
Bunun üzerine Allâh Rasûlü, tebessüm buyurdular. Bir ay süren sıkıntı, Allâh’ın lutuf ve merhameti sâyesinde nihâyete erdi. (Buhârî, Şehâdât 15, 30, Cihâd 64, Meğâzî 11, 34; Müslim, Tevbe 56; Ahmed, VI, 60, 195)
İftirâ atılan, Rasûlullâh’ın zevcesi, ümmetin annesi, Hazret-i Peygamber’in en yakın dostunun kızı ve aynı zamanda ümmetin en iffetli hanımlarından biri idi. Yalnız bu hâdise dahî, peygamberlerin iptilâ ve musîbetler karşısındaki tahammül gücünü göstermeye kâfîdir. Bu, kıyâmete kadar iftirâya uğrayan mazlumlara büyük bir tesellîdir.
Bütün bu ilmî ve târihî gerçeklere ve Kur’ân-ı Kerîm’in bu hâdiseyi “ifkün mübîn: açık bir iftirâ” ve “bühtânun azîm: büyük bir iftirâ” şeklinde ifâde buyurarak Hazret-i Âişe vâlidemizi kat’î bir beyân ile tenzîh ve tebrie etmesine rağmen, onun daha sonra Cemel Vak’ası’nda bulunmasından dolayı kendisini ithâma devâm eden bir kısım gaflet erbâbına ne demek lâzımdır!?.
İfk hâdisesine sebebiyet veren mücrimler, nâmuslu bir hanıma zinâ isnâd etmiş olduklarından cezâlandırıldılar. Böylece iftirâcıların her birine seksen değnek vuruldu.
TEBRİE EDİLEN DÖRT KİŞİ
İbn-i Abbâs’a (r.a.) göre Allâh Teâlâ dört kişiyi tebrie etmiştir:
1. Yûsuf’u (a.s.) kendisine iftirâ atan kadının ehlinden bir şâhidin dili ile,
2. Mûsâ’yı (a.s.) yahûdîlerin dedikodularından,
3. Hazret-i Meryem’i, kucağındaki yeni doğmuş oğlunu konuşturmak sûretiyle,
4. Hazret-i Âişe’yi de kıyâmete kadar tilâvet edilecek olan Kur’ân-ı Kerîm’deki o azametli âyetlerle tebrie etmiştir ki, beraatin bu derece belâğatlisi görülmemiş olup Allâh Teâlâ bunu Rasûlü’nün ne kadar yüce bir mertebeye sâhip olduğunu göstermek için yapmıştır. (Zemahşerî, IV, 121)
Bu sıkıntılı devrede vahyin uzun süre gecikmesi, Peygamberimiz’in rasûl ve nebî olmakla birlikte beşeriyet vasfını tebârüz ettirmek, vahyin O’nun şuur ve nefsinden doğan bir hâl olmadığını göstermek ve müslümanların samîmiyetini imtihan etmek içindir.
BAĞIŞLA Kİ BAĞIŞLANASIN
Hazret-i Ebûbekir, Mıstah isimli bir fakire devamlı olarak yardımda bulunurdu. Bu İfk Hâdisesi’nde onun da iftirâcılar arasında yer aldığını görünce, bir daha ona ve âilesine iyilik yapmayacağına dâir yemin etti. Hazret-i Ebûbekir’in yardımı kesilince Mıstah ve âilesi perişan bir hâle düştüler. Cenâb-ı Allâh bu yardımın kesilmesinin ardından şu âyet-i kerîmeleri inzâl buyurdu:
“İçinizden fazîletli ve servet sâhibi kimseler, akrabâya, yoksullara, Allâh yolunda hicret edenlere (mallarından) vermeyeceklerine dâir yemin etmesinler; affetsinler, bağışlasın geçsinler. Allâh’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allâh çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (en-Nûr, 22)
“Yeminlerinizden dolayı Allâh’ı (O’nun adını), iyilik etmenize, O’ndan sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın! Allâh her şeyi işiten ve her şeyi bilendir.” (el-Bakara, 224)
Bu âyet-i kerîmeler Cenâb-ı Hakk’ın kullarına olan merhametinin en müşahhas bir örneğini teşkil eder. Diğer yönden de fazîlet ehlini zirveleştirecek bir hedef gösterir.
Âyetlerin nüzûlünden sonra Ebûbekir (r.a.):
“–Ben elbette Allâh’ın beni bağışlamasını severim!” dedi. Ardından yemin kefâreti vererek, yapmış olduğu hayra devâm etti. (Buhârî, Meğâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56; Taberî, Tefsîr, II, 546)
Yâni Hazret-i Ebûbekir, kendi kızına iftirâ atan adama dahî yardımını esirgemedi. Bu da o mübârek sahâbînin kâbına varılmaz fazîletini gösteren bâriz bir misâldir.
[18.10.2022 22:20] Ömer Tarık Yılmaz: KUR’ÂN RUHUN GIDASI
MÜZİK İSE RUHUN ZEHİRİDİR
Berâ b. Azıb’den rivâyet edilen hadîste Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Seslerinizi Kur’ânla süsleyiniz.” (Abdurrezzâk) Yani onun kıraatına düşkün olunuz ve seslerinizi onunla meşgul ediniz. manasınadır. Buhâri ve Müslim’in; Ebû Hüreyre (r.a.)’den yaptıkları rivâyete göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allâhü Teâlâ hiçbir sesi, kendisine indirilmiş olan kitabı güzel sesle kıraat eden (okuyan) bir nebinin sesini sevdiği kadar sevmedi.”
Bu teğanni, onu tecvid kuralları dışına çıkartmadığı zamandadır.Yoksa müstehab iken mekruha döner. Musikînin vezinlerine özenmeğe gelince, bid’atların en kötüsündendir. Zira eğlenen kâlbler, aldanan, hata eden gönüller şeytânı kovamazlar bilakis vesveseleri artar. Allâhü Teâlâ şöyle buyurmuştur. “İnsanlardan sözün lehvini satın alanları vardır.” (Lokman s. 6) Bazı müfessirlerden naklen denilmiştir ki: “O, şarkı söylemektir.” Hatta İbn-i Abbâs (r.a.) bu hususta yemin etmiştir.
İbn-i Mesûd (r.a.)’den nakledildiğine göre Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Suyun sebzeyi bitirdiği gibi şarkı da nifâk bitirir.” (Ebû Davûd) Munavi diyor ki: “Eyvahlar olsun o kimseye ki, Rahmân’ın hitabını dinlemeyi, çalgı âletlerini, lahinlerini dinlemekle ve fasıklar meclisinde oturmakla sattı.”
İblis, yer yüzüne indikten sonra, “Ya Rabbi bana ev ver” dedi. “Hamamlar senin evin”. Yemek istedi. “Besmelesiz yenen yemekler senin” denildi. Müezzin istedi. “Mizmarlar (çalgılar) müezzinin” denildi. «Yazıların dövme, hadîslerin yalandır. Resûlün (elçin) kâhinler, falcılar, tuzağın da kadınlardır.» (İbn Cerir)
“İki ses, melundur: Nimete kavuşunca (mizmar) çalgı, musibete maruz kalınca feryat” (Bezzar) “Allâhü Teâlâ’nın gazâbına sebep olan şeyler: Acıkmadan yemek, uykusu yokken uyumak, tuhaf bir şey olmadan gülmek, musibette feryat etmek, nimete kavuşunca mizmar (çalgı çalmak)” (Deylemî)
Tasavvuf müziği diye bir şey yoktur. Müzik, nefsin gıdası, ruhun zehiridir, kalbi karartır. (Dürr-ül mearif)
(Muhammed Ebû Said Hadimi, Berîka, c.4, s.444-446)
[18.10.2022 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimizin Merhameti
Resûl-i Ekrem, Müslümanlara karşı çok merhametliydi. Yaptığı bazı nâfile ibadetleri onların da coşkuyla ifa ettiğini görünce bunların farz kılınabileceğini ve sonuçta Müslümanların zor durumda kalacağını düşünerek bu tür ibadetleri yapmaktan vazgeçerdi. (Buhârî, Teheccüd, 5) Çocuklara da sonsuz bir şefkat gösterirdi; onları kucaklayıp öper, bağrına basardı. (Buhârî, Cenâiz, 32)
Duada bulunması için kucağına verilen bebeklerin üstünü kirletmesini önemsemez. (Buhârî, Vuđû, 59), kız ve erkek torunlarını omuzuna alıp mescide gider, hatta onlar omuzunda iken namaz kılardı. (Buhârî, Śalât, 106) Namaz sırasında ağlayan bir çocuğun sesini duyunca namazı çabuk kıldırırdı. (Buhârî, Eźân, 65) Kadınların hiçbir şekilde incitilmesini istemezdi. Kur’ân-ı Kerîm’de onun müminlere olan düşkünlüğünden, şefkat ve merhametinden söz edilmiş, Müslümanların sıkıntıya uğramasının onu çok üzdüğü bildirilmiştir. (et-Tevbe 9/128)
[18.10.2022 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: El-İnşirah Suresi 5-8. Ayetleri
5. Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır
Her zorlukla beraber elbette bir kolaylık bulunduğu iki kez tekitle vurgulanır. Bu ilâhî müjde, zorluklara göğüs germe, sabretme ve tahammül gösterme açısından mü’min gönülleri teselli, gayret, aşk ve muhabbetle doldurur. Nitekim bu âyetlerin indiği zamanda Allah Resûlü (s.a.s.) ve beraberindeki bir avuç sahabî, müşriklerin bin bir türlü eziyet, işkence ve baskıları altında ıstırap çekiyorlardı. Bu hal hem Efendimiz (s.a.s.)’i hem de müminleri üzüyordu. Yüce Allah bu müjde ile onlara, şimdi pek çok sıkıntılarla ve zorluklarla karşılaşsalar da sonunda İslâm davasının başarıya ulaşacağını, bu zorlukların ardından kolaylıkların geleceğini müjdelemektedir.
Bu sûre nâzil olunca Resûlullah (s.a.s.), her zorluğun yanında mutlaka bir kolaylığın da bulunacağının iki kez zikredilmesinden hareketle, mü’minlere: “Müjdeler olsun! Size kolaylık geldi; artık bir zorluk iki kolaylığa asla galip gelemez!” buyurmuştur. (Muvatta, Cihad 6)
Efendimiz (s.a.s.)’in bu müjdesini şâir şu beyitleriyle ne güzel terennüm eder:
“Zorlukların ve sıkıntıların içinde boğulduğun zaman İnşirâh sûresi üzerinde derin derin tefekkür et. Çünkü orada «bir zorlukla beraber iki kolaylığın olduğu” müjdelenmektedir. Bunu düşünüp anladığın zaman ferahlarsın.”
Bu mânevî ve ruhî gerçekleri dikkate alıp:
6. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.
Her zorlukla beraber elbette bir kolaylık bulunduğu iki kez tekitle vurgulanır. Bu ilâhî müjde, zorluklara göğüs germe, sabretme ve tahammül gösterme açısından mü’min gönülleri teselli, gayret, aşk ve muhabbetle doldurur. Nitekim bu âyetlerin indiği zamanda Allah Resûlü (s.a.s.) ve beraberindeki bir avuç sahabî, müşriklerin bin bir türlü eziyet, işkence ve baskıları altında ıstırap çekiyorlardı. Bu hal hem Efendimiz (s.a.s.)’i hem de müminleri üzüyordu. Yüce Allah bu müjde ile onlara, şimdi pek çok sıkıntılarla ve zorluklarla karşılaşsalar da sonunda İslâm davasının başarıya ulaşacağını, bu zorlukların ardından kolaylıkların geleceğini müjdelemektedir.
Bu sûre nâzil olunca Resûlullah (s.a.s.), her zorluğun yanında mutlaka bir kolaylığın da bulunacağının iki kez zikredilmesinden hareketle, mü’minlere: “Müjdeler olsun! Size kolaylık geldi; artık bir zorluk iki kolaylığa asla galip gelemez!” buyurmuştur. (Muvatta, Cihad 6)
Efendimiz (s.a.s.)’in bu müjdesini şâir şu beyitleriyle ne güzel terennüm eder:
“Zorlukların ve sıkıntıların içinde boğulduğun zaman İnşirâh sûresi üzerinde derin derin tefekkür et. Çünkü orada «bir zorlukla beraber iki kolaylığın olduğu” müjdelenmektedir. Bunu düşünüp anladığın zaman ferahlarsın.”
Bu mânevî ve ruhî gerçekleri dikkate alıp:
7. Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul.
İnsan ömrü o kadar kısa ve âhiret hayatı için o kadar mühimdir ki, onun bir saniyesini bile boşa geçirmek akıl kârı değildir. Zira bir insanın hiçbir şey yapmadan boşu boşuna oturması yahut gerek dünyevî olsun gerek uhrevî olsun hayrına olmayan lüzumsuz bir işle meşgul olması, onun düşüncesinin bozukluğuna, aklının kıtlığına ve derin bir gaflet içinde bulunduğuna işarettir. Nitekim âyet-i kerîmede, “Kurtuluşa erecek o mü’minler, her türlü boş söz ve faydasız işlerden yüz çevirirler” (Mü’minûn 23/3) buyrulur. Bu sebeple hayatın her ânını, her dakika ve saatini Allah Teâlâ’nın râzı olacağı ibâdet, taat, hizmet, cihad ve tebliğle doldurmak gerekir. Mesela farz bittiyse nâfileye, namaz bittiyse duaya, dua bittiyse Kur’an kıraatine, o bittiyse zikre ve tefekküre geçmek; o bittiyse fayda verecek bir başka mühim işe, o bitince de bir başka mühim işe sarılmak lazımdır. Böylece ibâdetin ve hayırlı işlerin zorluk
[18.10.2022 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: İlk Ezan
Namaz vaktini cemaate duyurmak için önceleri yalnızca “Namaza, namaza!” ifâdeleri söylenirdi. Daha sonra ise ezân-ı Muhammedî lutfedildi.
Allâh Resûlü, halkı namaza dâvet şeklinin nasıl olması gerektiği husûsunu ashâbıyla istişâre ediyordu.
Bâzısı; “Namaz vakti geldiği zaman bir sancak dikelim, Müslümanlar onu gördüklerinde birbirlerine haber versinler.” dedi. Fakat Peygamber Efendimiz bu teklifi beğenmedi.
Yahûdî borusu çalınması teklif edildi, onu da beğenmedi: “Bu, Yahûdîlerin âletidir.” buyurdu.
Çan çalınmasından bahsedildi. Peygamber Efendimiz: “O da Hıristiyanların işidir.” buyurdu.
İLK EZAN NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR?
Resûlullâh’ın derdiyle dertlenen, O’nun kaygısı ile kaygılanan Abdullâh bin Zeyd[1] (r.a.) oradan ayrılıp gitti. Uyku ile uyanıklık arasında iken kendisine ezân-ı Muhammedî lutfedildi. Hemen Resûlullâh’ın yanına giderek:
“−Ben uyku ile uyanıklık arasında iken biri gelip bana ezânı öğretti.” dedi.
Hz. Ömer de aynı rüyâyı görmüştü. Bunun üzerine Allâh Resûlü:
“−Ey Bilâl kalk ve Abdullâh bin Zeyd’in söylediklerini tatbîk et!” buyurdu.
Bilâl (r.a.) de Abdullâh’ın söylediklerini aynen tatbîk etti ve ezân okudu. (Ebû Dâvûd, Salât, 27/498)
Böylece ezân, vâcib derecesinde kuvvetli bir sünnet oldu. Çünkü o hem sâdık rüyâ, hem sünnet-i Nebî, hem de vahy-i ilâhî ile sâbittir. Âyet-i kerîmede:
“Onları namaza çağırdığınız zaman...” (el-Mâide, 58) buyrulmaktadır.
Ezânın teşrîinde her ne kadar vâsıta Abdullâh bin Zeyd (r.a.) ise de vahye ve gaybî feyze mazhar olan, her zaman için Varlık Nûru Efendimiz idi. Ezân, O’nun tasdîki ile meşrû kılındı ve insanlar câmiye, cemaate çağrılmaya başlandı. Bilâl-i Habeşî, ilk ezânı okuduğu zaman Medîne’nin bir ucundan diğer bir ucuna bu yüce dâvet ulaştı. Ezân sadâsıyla semâlar yankılandı. Mü’minler, büyük bir neş’e içinde mescide koştular.
Varlık Nûru’na namaza dâvet için muhtelif yollar teklif edildiği hâlde O bunların hiçbirinden hoşlanmamış, ezânı ise büyük bir memnûniyetle kabûl etmiştir. Çünkü ezân, İslâm’ın Allâh, peygamber, ibâdet ve hayat anlayışını veciz bir sûrette hulâsa eder ve aralarında sağlam bir bağ kurar. Dolayısıyla Allâh Resûlü, namaza dâvet konusunda en ideal yolu tercih buyurmuştur.
Ezân, âyet ve hadislerle sâbit olup bin dört yüz küsur senedir mü’minler için ulvî bir dâvet olarak devâm etmektedir. Cihanşümûl ve beynelmilel bir namaz çağrısıdır. Bu sebeple aslî ve orijinal şekli dışında okunamaz. O, âdeta semâların lâhûtî bir nağmesidir.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Ezânı işittiğiniz zaman müezzinin söylediğini (kelime kelime) aynen tekrarlayın. Sonra bana salât ü selâm getirin. Zîrâ kim bana salât ü selâm getirirse Allâh da ona on misliyle rahmet eder. Sonra benim için Vesîle’yi taleb edin. O, cennette bir makamdır ki, mutlakâ Allâh’ın kullarından birinin olacaktır. Ona erişecek kimse olmayı ümîd ediyorum. Kim benim için Allâh’tan Vesîle’yi taleb ederse, şefaatim kendisine vâcib olur.” (Müslim, Salât, 11; Ebû Dâvûd, Salât, 36/523)
Yine Allâh Resûlü diğer bir hadîs-i şerîfte, müezzinle birlikte ezânı tekrarlayan kimsenin cennete gireceğini haber vermiştir.[2] Ezândan sonra yapılacak duâ hakkında ise şöyle buyurmuştur:
“Kim ki ezânı işittiği zaman:
«Ey bu eksiksiz dâvetin ve kılınan namazın Rabbi! Hz. Muhammed’e (s.a.v.) vesîleyi ve fazîleti ver. O’nu va’dettiğin Makâm-ı Mahmûd üzere haşret!» derse, ona kıyâmet günü mutlakâ şefaat ederim.” (Buhârî, Ezân, 8; Ebû Dâvûd, Salât, 37/529)
EZANIN FAZİLETİ
İlâhî bir sadâ olan ezânın fazîleti hakkında pek çok hadîs-i şerîf vârid olmuştur. Bunlardan birkaçı şöyledir:
“İki duâ vardır, aslâ reddedilmez veya çok nâdir reddedilir: Ezân esnâsında yapılan duâ ile Allâh yolunda cihâd ederken insanların birbirine girdikleri andaki duâ.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 39/2540)
“İnsanlar ezân okumanın ve namazda ilk safta bulunmanın sevâbını bilselerdi ve bunları yapabilmek için de kur’a çekmek zorunda kalsalardı, mutlakâ öyle yaparlardı.” (Buhârî, Ezân, 9, 32; Müslim, Salât, 129)
“Namaz için ezân okunduğu zaman şeytan oradan sesli sesli yellenerek uzaklaşır, ezânı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezân bitince geri gelir. Kâmet başlayınca yine uzaklaşır, bittiğinde ise geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve: «Şunu hatırla, bunu düşün!» diye aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki (buna kapılan) kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hâle gelir.” (Buhârî, Ezân, 4; Müslim, Salât, 19)
Dipnotlar:
[1] Abdullâh bin Zeyd (r.a.), Uhud Gazvesi’nde Peygamber Efendimiz’i yakından müdâfaa ettiği için O’nun takdîrini kazandı. Bu savaşta sâdece Abdullâh değil, onun bütün âilesi büyük kahramanlıklar gösterdi. Allâh Resûlü de onların cennette kendisine komşu olmaları için duâ etti. Peygamber Efendimiz zaman zaman Abdullâh bin Zeyd’in evine gelir ve orada abdest alıp namaz kılardı. Abdullâh bin Zeyd (r.a.), Resûlullâh’a çok meftûn olan sahâbîlerdendi. Efendimiz’in vefât haberini aldığında bu acı haberle sarsılan Hz. Abdullâh: “Allâh’ım! Gözümü al ki, tek sevdiğim Hz. Muhammed’den (s.a.v.) sonra, artık kimseyi görmeyeyim.” diye duâ etti ve o anda âmâ oldu. (Kurtubî, V, 271) Abdullâh (r.a.), Harre Vak’ası diye bilinen savaşta iki oğluyla birlikte şehîd oldu. [2] Müslim, Salât, 12.
LİG TABLOSU
Takım
O
G
M
B
Av
P
1.GALATASARAY A.Ş.
26
20
2
4
44
64
2.FENERBAHÇE A.Ş.
26
16
1
9
30
57
3.TRABZONSPOR A.Ş.
26
17
3
6
23
57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş.
26
14
5
7
17
49
5.GÖZTEPE A.Ş.
26
11
5
10
10
43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ
26
12
8
6
14
42
7.SAMSUNSPOR A.Ş.
26
8
7
11
-2
35
8.KOCAELİSPOR
26
9
11
6
-4
33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş.
26
8
9
9
-7
33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş.
26
7
10
9
-4
30
11.CORENDON ALANYASPOR
26
5
8
13
-4
28
12.TÜMOSAN KONYASPOR
26
6
11
9
-9
27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ
26
6
13
7
-8
25
14.KASIMPAŞA A.Ş.
26
5
12
9
-14
24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR
26
6
14
6
-18
24
16.İKAS EYÜPSPOR
26
5
14
7
-18
22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR
26
3
12
11
-28
20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK
26
4
17
5
-22
17


