SEMA ÖNER
Günün yazısı
[25.10.2022 13:04] Ömer Tarık Yılmaz: 25 Ekim Salı günü
Güneş tutulması olacak.
Saat 11.30 gibi başlayacak
saat 14:00 a kadar ..
Bir hafta etkisi sürecek..
Ayrıca Türkiye’den görülecek..
Gökyüzüne bakmayınız..
Salı günü sabahtan evinizde Bakara süresini okuyun veya açın internetten dinleyin..
Ayrıca Kehf süresini okuyun veya dinleyin..
Ayrıca 100 defa
'YA DAFIAL BELAYA iDFA' ANNEL BELAYA FALLAHÜ
HAYRÜN HAFIZAN VE HÜVE ERHAMÜRRAHIMIN
INNEKE ALA KULLI SEY'IN KADIR.'
'Ey belaları def eden Allah’ım! Belaları bizden uzaklaştır.
Allah muhafaza edicilerin en merhametlisidir.
Muhakkak ki senin kudretin her şeye yeter…
Güneş tutulması başladığında
KUSÛF NAMAZI KILALIM
2 REKÂT
PEYGAMBER EFENDIMIZ S.A.V…. BU NAMAZI UZUN UZUN KILARDI..
SIZDE MÜMKÜNSE UZUN UZUN KILIN
Mümkünse dikkatli olalım. Rabbim hepimizi muhafaza eylesin..
Evinizde huzursuzluklar sıkıntılar olmasın diye okuyalım..
ihmal etmeyelim inşaAllah..
Rabbim Cümlemizi her türlü musibetlerden koruyup muhafaza eylesin. eylesin amin..
[25.10.2022 13:04] Ömer Tarık Yılmaz: BİR AYET BİR HADİS
Konu: Güneş ve ay tutulması
Ayetler:
Yasin suresi:38-40
بسم الله الرحمن الرحيم
وَالشَّمْسُ تَجْرٖي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَاؕ ذٰلِكَ تَقْدٖيرُ الْعَزٖيزِ الْعَلٖيمِؕ ﴿٣٨﴾
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدٖيمِ ﴿٣٩﴾
لَا الشَّمْسُ يَنْبَغٖي لَـهَٓا اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِؕ وَكُلٌّ فٖي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ ﴿٤٠﴾
Meal (Kur'an Yolu)
﴾38﴿ Güneş kendisine ait yerleşik bir düzene göre (yörüngesinde) akıp gider. Bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.
﴾39﴿ Ay için de menziller belirledik; sonunda o, hurma salkımının (ağaçta kalan) yıllanmış sapı gibi olur.
﴾40﴿ Ne güneşin aya yetişip çatması uygundur ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzüp gider.
Hadisler:
1-Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Güneş ve ay hiç kimsenin ne ölümünden, ne de hayatından dolayı tutulmaz! Ancak onlar Allah’ın ayetlerinden iki ayettir. Onları gördüğünüzde hemen namaza durun!”
Müslim 914/28, Buhari 1014
Esselamu aleyküm!
Cenabı Mevla'nin saymakla bitmeyecek nimetlerinden ikisi de ay ve güneştir. Özellikle güneş hayatın kaynağıdır. Evrenin her bir zerresi Allah cc.nin koyduğu fizik kanunlarına uygun şekilde deveranını sürdürür. Güneş tutulması da bunlardan bir doğa olayıdır. Biz müslümanlar her bir olayı gördüğümüzde ve yaşadığımızda, bunları O'na yaklaşma,yakarma, dua ve niyaz vesilesi sayarız. Çünkü biz önderimiz, örneğimiz efendimizden böyle duyduk, böyle gördük.Efendimizden duyduklarınızin dışında, olaylara gizemli gizemli eklemeler yaparak felaket tellalligi yapmayız/yapamayız. Bu nedenle,bu günkü güneş tutulmasını vesile bilip gizemli paylaşımlar yapıldığını görmekteyiz. Bizler Efendimizin tavsiyesine uyarak bu tabiat olayını vesile yapıp kusuf namazı kılar, nimetlere şükreder, o nimetlerden mahrum bırakmaması için Rabbimize dua ederiz. Ve deriz ki' Ya Rabbi! Senden ne gelirse başımızın tacıdır, nârın da hoş nurun da!' Bu olaya şahid olanlara Peygamber Efendimiz, bu nimetleri bahşeden Allah'ın bizleri bu nimetlere kavuşturdugu ve bizleri bunlardan mahrum etmemesini niyaz etmek üzere namaz kılmamızı istemiştir.
Güneş tutulmasında kusuf namazı kılınır. Bu sünneti bizler de yerine getiririz inşaallah. Namazın münferit olarak kılınması mümkün olduğu gibi, cemaatle kılınması daha efdaldir.
Rabb'im bizleri nimetlerinden mahrum eylemesin! Ay ve güneş nimetleri başta olmak üzere her nimetin kadrini bilenlerden eylesin!
Günümüz hayrolsun!
Âmin âmin Ya Rahmân Ya Muîn!
[25.10.2022 22:06] Ömer Tarık Yılmaz: ALLÂH DOSTLARININ ÖZELLİKLERİ
Ebû’d-Derdâ (r.a.) der ki: “Allâh’ın, peygamberlerin yerine geçen ebdâl adlı bazı kulları vardır ki, onlar, yeryüzünün sütunlarıdır. Peygamberlik sona erince Allâh (c.c.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ümmetinden bazı kimseleri peygamberlerin yerine geçirmiştir. Bu kimseler, ne oruç ve namaz çokluğu ne de güzel görünüşleriyle insanlara üstün olmuşlardır. Lâkin onların bu üstünlükleri, samimi Allâh korkusu, iyi niyet, bütün Müslümanlar hakkında temiz kalpli olmak, Allâh (c.c.)’un rızasını kazanmak için ciddi bir sabırla yine bütün Müslümanların iyiliğini istemek ve kişilik kaybına uğramadan tevâzu göstermelerinden ötürüdür. Bunlar, Allâhü Teâlâ’nın, seçkin kılıp kendine bağladığı kimselerdir. Bunlar, kırk arkadaş olup otuzu erkektir. Kalpleri, Hz. İbrahim (a.s.)’ın kesin inancı derecesinde bir imân taşır. Onlardan biri ölür ölmez Allâh (c.c.), onun yerine geçecek birini hazırlar.
Kardeşim, bir de şunu bilmen gerekir ki, onlar hiçbir şeyi lanetlemez, incitmez, hor görmez ve mağdur etmezler. Hiç kimseyi kıskanmaz ve dünya hakkında hırslı olmazlar. Onlar, insanların en faydalıları, en geçimlileri ve en cömertleridir. Alâmetleri cömertlik, karakterleri güler yüzlülük, vasıfları güven içinde olmaktır. Bugün korku, yarın ise gaflet içinde olmazlar. Lâkin onlar, göründükleri gibi olmaya devam ederler. Bir de kendileriyle Râbleri arasındaki durumları bakımından onları, hızlı rüzgarlar ve koşu atları dahi yakalayamaz. Kalpleri ise, Allâh (c.c.)’a yönelişle huzur bulur, O (c.c.)’a duydukları özlem ve hayırda yarış için yükselir.”
Ravi der ki, ben Ebû’d-Derdâ (r.a.)’a: “Bana bu vasıf kadar zor gelen bir vasıf işitmedim. Şimdi ben bu vasfa nasıl ulaşabilirim” dedim.
Ebû’d-Derdâ (r.a.) şöyle dedi: “Seninle bu vasfın en genişi arasındaki engeli ortadan kaldıracak olan yegâne husus, dünyayı sevmemendir. Çünkü sen dünyayı sevmediğin zaman, ahiret sevgisine yönelirsin. Ahirete olan sevgin nisbetinde de dünyaya az ilgi duyarsın.”
(Resail-i İbni Abidin, s.430)
[25.10.2022 22:06] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Ahlaki Özellikleri
Muhaddisler O’nun yüce ahlâkını şu şekilde tasnif etmişlerdir:
Açıkta ve gizlide Allah’tan korkmak.
Rızâ (hoşnutluk) ve gazab (kızgınlık) hâllerinde dahî adâletten ayrılmamak.
Zenginlikte ve fakîrlikte iktisâdı ve îtidâli elden bırakmamak.
Akrabâ, alâkasını kesse bile, onlarla alâkayı kesmemek.
Kendisini mahrum edene dahî ihsân etmek.
Kendisine zulmedene bile af ile muâmele etmek.
Sükûtunun tefekkür olması,
Konuşmasının zikir (Allâh’ı anmak) olması,
Nazarının ibret olması... (İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, XVI, 252/5838)
GÜZEL AHLAK İLE İLGİLİ HADİSLER
Allah Resûlü’nün kılıcı üzerinde şu ibâreler yazılı idi:
“Sana zulmedeni affet, seninle ilgilenmeyen akrabâna yardım et, sana kötülük yapana iyilikle mukâbele et, aleyhine de olsa doğruyu söyle.”
Hazret-i Huzeyfe’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Efendimiz buyuruyorlar ki:
“«İnsanlar iyilik yaparsa biz de iyilik yaparız, şâyet zulmederlerse biz de zulmederiz.» diyerek her hususta başkalarını taklid eden şahsiyetsiz kişiler olmayınız! Lâkin kendinizi, insanlar iyilik yaparsa iyilik yapmaya, (zıddına sizlere) kötülük yaparlarsa mukâbele etmemeye alıştırınız!” (Tirmizî, Birr, 63/2007)
Yine buyururlar ki:
“Kardeşinin uğradığı felâketi sevinçle karşılama! Allah onu rahmetiyle kurtarır da seni derde mübtelâ kılar.” (Tirmizî, Kıyâmet 54/2506)
[25.10.2022 22:06] Ömer Tarık Yılmaz: Nas Suresi
Nas suresi, Medine döneminde inmiştir. Nas suresi 6 âyettir. Nas, insanlar demektir.
Allah Teâlâ insanları yaratıp maddî ve mânevî nimetleriyle hem bedenen hem de ruhen beslediği, yetiştirdiği, eğittiği için kendi zâtını rab ismiyle anmıştır. Râgıb el-İsfahânî, “mâlik ve hâkim” diye çevirdiğimiz 2. âyetteki melik kelimesini özetle şöyle açıklar: Melik, emîr ve yasaklarla insan topluluğunu yöneten kişidir. Bu kelime özellikle akıllı varlıkları yöneten için kullanılır; meselâ “insanların meliki” denir, “eşyanın meliki” denmez (Müfredâtü’l-Kur’ân, “mlk” md.). Yönetilen bütün insanlar olunca kanunlarıyla, buyruk ve yasaklarıyla onların yöneticisi, mâlik ve hâkimi de Allah’tan başkası değildir. “Mâbud” diye çevirdiğimiz ilâhtan maksat da sadece kendisi ibadete lâyık olan Allah’tır (ilâh hakkında bilgi için bk. Bakara 2/163). Allah Teâlâ bütün mahlûkatın rabbi olduğu halde burada üç âyette de, “insanlar”ın tekrarlanarak vurgulanması, onların mahlûkatın en üstünü ve en şereflisi olduğuna işarettir. Ayrıca dünyada insanları yöneten hükümdarlar, krallar ve bunları tanrı sayıp tapan kavimler geçmişte görülmüştür, bugün de farklı boyut ve tezahürlerde görülebilmektedir. Bu sebeple sûrede insanların rablerinin de, hükümdarlarının da, ilâhlarının da sadece Allah olduğuna ve yalnızca O’na sığınmak, O’na tapmak, O’nun hükümranlığını tanımak gerektiğine dikkat çekilmiştir.
“Şeytan” diye çevirdiğimiz vesvâs kelimesi, vesveseden türemiş, aşırılık ifade eden bir sıfat olup “çokça vesvese veren” demektir. Vesvese “şüphe, tereddüt, kuruntu, gizli söz, kişinin içinden geçen düşünce” demektir; terim olarak, “zihinde irade dışı beliren ve kişiyi kötü ya da faydasız bir düşünce ve davranışa sürükleyen kaynağı belirsiz fikir, şüphe ve kuruntu” anlamına gelir. Bir kimseye böyle bir düşünceyi telkin etmeye de “vesvese vermek” denir. Vesvese genel olarak insanı kötü, din ve ahlâk dışı davranışlara yönelten bir iç itilme olarak hissedilir. Bu anlamdaki vesvesenin kaynağı şeytandır. Nitekim birçok âyette şeytanın insana vesvese verdiği ifade edilmiştir. (meselâ bk. El-A‘râf 7/20; El-Tâhâ 20/120)
Kötülük sembolü olan şeytan, gerçek bir varlığa sahip olmakla birlikte onun insan üzerindeki etkisini psikolojik yolla gerçekleştirdiği düşünülmektedir (geniş bilgi için bk. Hayati Hökelekli, “Vesvese”, İFAV Ans., IV, 458). Vesvesenin bir diğer kaynağı ise kişinin nefsidir; Kaf sûresinin 16. âyeti de bunu ifade etmektedir. Vesvâs kelimesi hem insanlara vesvese veren görünmez şeytanı hem de insanları yoldan çıkarmak ve onlara kötülük yaptırmak için gizlice tuzak kuran insan şeytanlarını, şeytan karakterli insanları ifade eder. “Sinsi” diye tercüme ettiğimiz hannâs kelimesi ise “gizli hareket eden ve geride kalmayı âdet haline getiren” anlamında bir sıfattır. Sûrede cin ve insan şerrinden Allah’a sığınmayı isteyen buyruk, bizce belirsiz bir kaynaktan veya içimizden gelen arzu, duygu ve düşünceler karşısında uyanık olmayı, bunları akıl, vicdan ve dinî değerler süzgecinden geçirmeyi de içermektedir. Son âyet-i kerîmeden de anlaşıldığı üzere insanları aldatmaya ve doğru yoldan saptırmaya çalışan iki tür şeytan vardır:
Birincisi cin şeytanlarıdır ki bunlar insanların içine vesvese düşürerek onları yanlış yola sürüklemek isterler. Her insanın, kendisini kötülüklere sürüklemeye, kötü işleri onun gözünde güzel göstermeye çalışan bir şeytanı vardır. Nitekim Hz. Peygamber, her insanın kendine ait bir cini (şeytanı) bulunduğunu bildirmiştir (Dârimî, “Rikak”, 25; Müsned, I, 385). Başka bir hadiste de “Şeytan âdemoğlunun kan damarlarında dolaşır” buyurulur (bk. Buhârî, “Ahkâm”, 21). İnsanları doğru yoldan saptır
[25.10.2022 22:07] Ömer Tarık Yılmaz: İslam tarihinde ilk fıkıh kitabı
Fıkha dair ilk eserler, Hicrî I. Yüzyılın sonlarıyla II. Yüzyılın başlarında yazıldığı bilinmektedir.
Ancak bunlardan yalnız Süleym b. Kays el-Hilalî’nin bir eseri, Katade b. Daime ve Zeyd b. Ali’nin Hacca dair yazdıkları risaleler ve yine İmam Zeyd b. Ali'nin çeşitli fıkhî konuları ihtiva eden “el-Mecmû fi'l-fıkh” isimli fıkıh kitabı günümüze kadar ulaşmıştır.(bk. TDV. Ansiklopedisi, Fıkıh maddesi).
İlk Fıkıh usulü kitabı ise, İmam Şafiî’nin yazdığı “er-Risale” adlı eserdir.(bk. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/36).
Hadîsler, fıkıhtan önce yazılı kaynaklarda toplanmış (tedvîn edilmiş) olmakla beraber bunların, belli sistemlere göre kitaplaştırılması (tasnîf), fıkhın tasnîfinden sonra olmuştur. Konulara göre sistematik ilk fıkıh kitaplarının Emevîler döneminde (hicrî birinci asrın sonunda, ikinci yüzyılın başında) yazıldığı anlaşılmaktadır. İbn Kayyim el-Cevziyye'nin verdiği bilgiye göre Zührî'nin fetvâları üç ciltte toplanmıştır, Hasenu'l-Basrî'nin, konulara göre düzenlenmiş fetvâları ise yedi cilttir. (bk. İ'lâmu'l-muvakkı'în, Kahire, 1325, I/26)
Bu dönemde yazılan ve müelliflerinin bir listesini aşağıda vereceğimiz fıkıh kitaplarından bize ancak şunlar ulaşabilmiştir:
1. Süleym b. Kays el-Hilâlî (v. 95/714)'nin fıkıh kitâbı.
2. Katâde b. Di'âme'nin (v. 118/736) el-Menâsik isimli eseri.
3. Zeyd b. Alî'nin (v. 122/740) Menâsiku'l-hacc ve âdâbuhu isimli eseri.
4. Aynı fakihin el-Mecmû' isimli kitabı. Bu kitabın metni ve şerhi birkaç defa basılmıştır.
Bu devirde yazılan ve henüz bize ulaşmayan fıkıh kitapları ve yazarları:
1. Zeyd b. Sâbit, Kitapları: el-Ferâiz, ed-Diyât.
2. Şurayh b. el-Hâris (v. 78/697), tâbiûndan olan bu zât Emevîler devrinde Kûfe ve Basra'da kadılık görevinde bulunmuştur. Fıkıh konusundaki eserinin önemli bir parçası Vekî'in Ahbâru'l-kudât'ında nakledilmiştir.
Bunlardan başka kitap yazıp eserleri bize kadar ulaşamıyan, fakat çeşitli kaynaklarda yazdıklarından bahsedilen, parçalar aktarılan fukahâ şunlardır:
Abdullah b. el-Abbâs (v. 68/687).
Urve b. ez-Zubeyr (v. 97/712).
Sa'îd b. el-Museyyeb (v. 94/713).
eş-Şa'bî (v. 103/712).
İbrâhîm en-Neha'î (v. 96/715).
ed-Dahhâk b. Muzâhim (v. 105/723).
el-Hasenu'l-Basrî (v. 110/728).
Vehb b. Munebbih (v. 110/728).
Muhammed b. Sîrîn (v. 110/728).
Atâ b. Ebî-Rabâh (v. 114/732).
Katâde b. Di'âme (118/736).
Mekhûl (v. 119/737).
Hammâd b. Ebî-Süleymân (v. 120/738).
Bukeyr b. Abdullah b. el-Eşecc (v. 120/137).
ez-Zuhrî (v. 124/742).
Eyyûb es-Sehtiyânî (v. 131/748).
Ebu'z-Zinâd Abdullah b. Zekvân (v. 131/748).
Zeyd b. Eslem (v. 136/753).
Ubeydullah b. Ebî-Ca'fer (v. 135/752).
Rabî'atu'r-ra'y (v. 136/753).
Yahyâ b. Sa'îd (v. 143/760).https://sorularlaislamiyet.com/
[25.10.2022 22:07] Ömer Tarık Yılmaz: Çorum Vekili Bekir Efendi
1934’te Alaca’nın Sultan Köyü’nde doğan Bekir Efendi. Hacı Dursun Efendi’den ilim tahsil etti. Dursun Efendi’nin kendisine, “Evlâdım Bekir, Allah Teâlâ manevî rızkımızı talebemiz Mahmud’a verdi” demesi üzerine talebeleri ile birlikte Mahmud Efendi Hazretlerine intisâb etti. Çorum’un Ortaköy ilçesinde ve aynı şehrin muhtelif camilerinde emekli oluncaya dek vazife yaptı. Mahmud Efendi Hazretleri’nden almış olduğu himmet ve kendisine verilen vekâlet ile Çorum ve çevresinde birçok ihvânın yetişmesine vesile oldu. 25 Mart 2000 tarihinde vefât eden hocamıza, Mevlâ Teâlâ’dan rahmet diliyoruz.
Muhsin Yazıcıoğlu
Yakın siyasî tarihimizin mühim simalarından olan Muhsin Yazıcıoğlu, 31 Aralık 1954 tarihinde Sivas’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şarkışla’da tamamladıktan sonra, yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesinde tamamladı. 1968’den itibaren cemiyet çalışmalarında bulundu. 12 Eylül 1980 muhakemeleri sürecinde hapis cezasına mahkûm edildi ve Mamak Cezaevinde 7,5 sene kaldı. 1987’de siyasete dönen Yazıcıoğlu 1991’de Sivas milletvekili olarak meclise girdi. 1995 seçimlerinde ve 2007 seçimlerinde de milletvekili olarak mecliste bulunduktan sonra 2009 senesinde Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesinde helikopter kazası sonucu vefât etti.
Millî ve mânevî değerlere bağlılığıyla tanınan ve pek çok kesim tarafından sevilen merhumun cenazesi yoğun bir kalabalıkla Hacı Bayram Veli Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Tâceddîn Dergâhı’na defnedildi.
İsmailağa Takvimi'nden Paylaşıldı https://goo.gl/gIcQq4
[26.10.2022 13:49] Ömer Tarık Yılmaz: BİR AYET BİR HADİS
Konu: Kâlplerini imana kapatanlar
Ayet: Fussılet suresi 5
بسم الله الرحمن الرحيم
وَقَالُوا قُلُوبُنَا فٖٓي اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ وَفٖٓي اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ اِنَّـنَا عَامِلُونَ ﴿٥﴾
Meal (Kur'an Yolu)
﴾5﴿ Dediler ki: “Bizi çağırdığın şeylere karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağırlık var; bir de seninle bizim aramızda perde bulunmaktadır. Sen yapacağını yap, biz de yapmaktayız!”
-
Hadisler
1-'...Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir.” (Buhârî, Îmân 39, Büyû’ 2; Müslim, Müsâkat 107
Esselamu aleyküm!
Bedenin başkenti kâlptir. Dolayısıyla baş düşmanımız şeytan hep kalbimize hücum eder. Orayı işgal edebilirse, bedenin yönetimi şeytanın eline geçmiştir. Bundan sonra bütün organlar şeytanca hareket eder. Göz şeytanca bakar,dil şeytanca konuşur,beyin şeytanca düşünür, ayaklar şeytanın emrettiği yere gider! İktidarda şeytan vardır çünkü! O nedenle bedenimizin başkenti olan kalbimizi çok muhkem tutmak zorundayız.
Rabb'im nefsimizin ve neslimizin kalbini şeytan ve şeytanlasmışların şerriden muhafaza eylesin! Al-i İmran Suresi, 8. ayet: 'Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve Katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen.'
Günümüz hayırlı, kazancımız bereketli, vücudumuz sıhhatli, amellerimiz salih, dualarımız kabul olunan dualardan olsun! Âmin âmin âmin Ya Rahmân Ya Muîn, Ya mukallibel kulub!
[26.10.2022 19:10] Ömer Tarık Yılmaz: ERKEKLERİN SAKAL BIRAKMASI VE KESTİRMELERİNİN HÜKMÜ NEDİR?
Sakal, Peygamber (s.a.v.)’in sünneti, yani yolu olduğu gibi, bütün peygamberlerin de sünnetidir. Cenâb-ı Allâh tarafından gönderilen bütün nebi ve resûller sakallı idiler. Bu yüzden sakalın büyük bir önemi vardır.
İslâm’da sakalın hükmüne gelince, Hanefî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine göre erkeklerin sakal bırakmaları vaciptir. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur: “On haslet fıtrattandır; Bıyığı kısaltmak, sakal bırakmak, misvak kullanmak...” Ayrıca buyurmuştur ki: “Bıyıkları kısaltınız, sakalları da bırakınız.”
Yukarıda adı geçen mezhep kurucu ve sâlikleri, hadisteki emir vücup içindir diyerek sakal kesmenin haram olduğuna hükmetmişlerdir. Şafiî âlimlere göre ise sakal bırakmak vacip değil sünnettir, kesmek tenzîhen mekruhtur. Gazâlî, Şeyh Zekeriyya el Ensârî, İbn-i Hacer, Remlî, Hatîb Şirbînî, İmam Nevevî ve Rafiî (r.a.e.) de bu görüştedirler.
(Halil Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, c.2, s.277)
ALTIN VE GÜMÜŞ YÜZÜK TAKMAK CAİZ MİDİR?
Gümüş yüzük takmak, erkek ve kadın için mubâh ise de, altın yüzük takmak erkek için haram, kadın için helâldir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Altın ve ipek, ümmetimin kadınlarına helâl, erkeklerine haram kılınmıştır.”
Abdullah ibn-i Abbas (r.a.)’dan rivayet edilmiştir: “Peygamberimiz (s.a.v.) birisinin elinde (parmağında) altın yüzük gördü. Hemen elinden çıkarıp attı. Ve dedi ki: “Nasıl olur da sizden biriniz bir ateş parçasını alıp eline sokar?”
Peygamberimiz (s.a.v.) gittikten sonra adama: “Yüzüğünü al ondan faydalan” denildiğinde “Hayır Allâh (c.c.)’a yemin ederim, madem ki Peygamberimiz (s.a.v.) atmıştır asla almam.” dedi.
Hulâsa dört mezheb ile Sahâbe (r.a.e.)’in cumhuruna göre, erkek için altın yüzük takmak haramdır. Cevâzı için fetvâ vermek doğru değildir.
(Halil Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvâlar, c.1, s.130)
[26.10.2022 19:11] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Ahlaki Özellikleri
Muhaddisler O’nun yüce ahlâkını şu şekilde tasnif etmişlerdir:
Açıkta ve gizlide Allah’tan korkmak.
Rızâ (hoşnutluk) ve gazab (kızgınlık) hâllerinde dahî adâletten ayrılmamak.
Zenginlikte ve fakîrlikte iktisâdı ve îtidâli elden bırakmamak.
Akrabâ, alâkasını kesse bile, onlarla alâkayı kesmemek.
Kendisini mahrum edene dahî ihsân etmek.
Kendisine zulmedene bile af ile muâmele etmek.
Sükûtunun tefekkür olması,
Konuşmasının zikir (Allâh’ı anmak) olması,
Nazarının ibret olması... (İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, XVI, 252/5838)
GÜZEL AHLAK İLE İLGİLİ HADİSLER
Allah Resûlü’nün kılıcı üzerinde şu ibâreler yazılı idi:
“Sana zulmedeni affet, seninle ilgilenmeyen akrabâna yardım et, sana kötülük yapana iyilikle mukâbele et, aleyhine de olsa doğruyu söyle.”
Hazret-i Huzeyfe’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Efendimiz buyuruyorlar ki:
“«İnsanlar iyilik yaparsa biz de iyilik yaparız, şâyet zulmederlerse biz de zulmederiz.» diyerek her hususta başkalarını taklid eden şahsiyetsiz kişiler olmayınız! Lâkin kendinizi, insanlar iyilik yaparsa iyilik yapmaya, (zıddına sizlere) kötülük yaparlarsa mukâbele etmemeye alıştırınız!” (Tirmizî, Birr, 63/2007)
Yine buyururlar ki:
“Kardeşinin uğradığı felâketi sevinçle karşılama! Allah onu rahmetiyle kurtarır da seni derde mübtelâ kılar.” (Tirmizî, Kıyâmet 54/2506)
[26.10.2022 19:11] Ömer Tarık Yılmaz: Ez-Zümer Süresi 53-55. Ayetler De ki: “Ey günah işleyerek kendilerine yazık eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyin! Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.”(53)
“Ümidinizi kesmeyin, fakat tepenize o azap inmeden önce de tevbe edip Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Aksi halde kimseden yardım göremezsiniz.”(54)
“Evet, o azap, hiç farkında olmadığınız bir anda âniden tepenize çökmeden önce, Rabbinizden size gelmiş en güzel söz olan Kur’an’a uyun.”(55)
Bu âyet-i kerîmeler sadece günahkâr mü’minlere değil, kâfiri, müşriki ve münâfığıyla bütün insanlara hitap eder. Hepsini Allah’ın affına, bağışlamasına ve rahmetine davet eder. Bir insan, yanlış inanç ve günah bakımından hangi derekede, hangi derin çukurda bulunursa bulunsun, buradan kurtulmaya karar verip tevbe ipine sarıldığı takdirde Allah Teâlâ onu kurtaracaktır. Çünkü Allah, dünyada küfür ve şirk dâhil bütün günahları bağışlayacağını, bağışlamayacağı hiçbir günahın bulunmadığını açıkça ilan ediyor. Nisâ sûresi 48. âyette bahsedildiği üzere Allah’ın, “kendine ortak koşulmasını bağışlamaması”, dünya ile değil âhiretle alakalı bir durumdur. Böyle olmasaydı bir kez şirke düşmüş hiçbir kimsenin artık ebediyen affedilmemesi gerekirdi ki, bu realiteye aykırıdır. Nitekim âyetlerin iniş sebebi de bu hususu açıklamaktadır:
Rivayete göre müşriklerden bir topluluk çokça adam öldürmüş, çokça zina etmişlerdi. Fakat bir taraftan da iman ışığı kalplerini yoklamaya başlamıştı. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.)’e şöyle haber gönderdiler: “Senin kendisine davet ettiğin din, hiç şüphesiz güzel bir şeydir. Tevbe edersek, tevbemiz kabul olur mu dersin?” Bunun üzerine bu âyet-i kerîmeler nâzil oldu. (Müslim, İman 193)
Yine rivayete göre Mekkeli müşrikler şöyle demişlerdi: “Muhammed (s.a.s.) putlara tapan ve Allah’ın haram kıldığı cana kıyan kimsenin günahının bağışlanmayacağını söylüyor. Peki nasıl hicret edelim? Nasıl müslüman olalım? Biz hem Allah ile birlikte başka ilâhlara ibâdet ettik, hem Allah’ın haram kıldığı cana kıydık.” Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerîmeleri indirdi. (Kurtubî, el-Câmi‘, XV, 268)
Bu rivayetler, âyetlerin şumulünün ne kadar geniş olduğunu izah eder. Ancak Cenâb-ı Hak, tevbe edilse de edilmese de mutlak olarak herkesi ve her günahı bağışlayacağını söylemiyor; aksine 54. âyette bağışlanmak için tevbe edip kendine yönelmeyi şart koşuyor. Tevbe edip Allah’a yönelmeyen ve O’nun emirlerine teslim olmayan kimselere yardım olunmayacağını bildiriyor. 55. âyette ise yine bağışlanmanın mümkün olabilmesi ve bunun kula fayda verebilmesi için, dünyada helak edici musibet veya ölüm gelmeden yahut ölüp öte dünyada cehennem azabıyla karşılaşmadan, Allah’ın indirdiği en güzel buyrukları içine alan Kur’an-ı Azîmüşân’a en güzel şekilde tâbi olma şartı getiriliyor.
Tevbe edip Allah’a dönmeyi geciktirmeme bakımından şu kıssa pek ibretlidir:
Rivayete göre bir terzi, sâlihlerden bir zâta:
“–Resûlullah (s.a.s.)’in: «Allah Teâlâ, kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabul eder» (Tirmizî, Deavât 98/3537) hadîs-i şerîfi hakkında ne buyurursunuz?” diye suâl etti. O zât da sordu:
“–Evet, böyledir. Ama senin mesleğin nedir?”
“–Terziyim, elbise dikerîm.”
“–Terzilikte en kolay şey nedir?”
“–Makası tutup kumaşı kesmektir.”
“–Kaç seneden beri bu işi yaparsın?”
“–Otuz seneden beri.”
“–Canın gırtlağına geldiği zaman, kumaş kesebilir misin?”
“–Hayır, kesemem.”
“–Ey terzi! Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi o zaman y
[26.10.2022 19:11] Ömer Tarık Yılmaz: Habeşistan'a Yapılan İlk Hicret
Müşriklerin Müslümanlara yaptıkları eziyet her geçen gün artıyordu. Müslümanlar ibadetlerini serbestçe yapamıyor, açıktan Kur’an okuyamıyorlardı.
Bu sebeple Hz. Peygamber, müslümanların daha emin bir yer olan Habeşistan’a hicret (göç) etmelerine izin verdi.
Onbir erkek ve dört kadından oluşan ilk kafile, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Peygamberliğinin beşinci yılında Mekke’den gizlice çıkarak Kızıldeniz yoluyla Habeşistan’a gitti. İçlerinde Hz. Osman ve eşi Peygamberimizin kızı Rukiye de vardı. Orada çok iyi karşılanan müslümanlar, güvenli ve huzurlu bir hayata kavuştular.
İlk giden kafilenin iyi karşılandığını duyan müslümanlardan 80 kişilik ikinci bir grup daha bir yıl sonra oraya hicret ettiler. Bunların başında Hz. Ali’nin kardeşi Cafer-i Tayyar bulunuyordu.
HABEŞİSTAN KRALI NECAŞİ’NİN MÜSLÜMANLARA KARŞI TUTUMU
Mekkeli Müşrikler, Müslümanların Habeşistan’da huzura kavuşmasından rahatsız oldular. Onları geri çevirmek için Habeş Kralı Necaşi’ye bir çok hediyelerle birlikte iki elçi gönderdiler. Elçiler müslümanları kendilerine teslim edip geri göndermesini Necaşi’den istediler. Hristiyan olan Necaşi, müslümanları çağırarak İslâmiyet hakkında bilgi aldı. Her iki tarafı dinledikten sonra Müslümanları haklı buldu ve elçiler eli boş olarak geri dönüp Mekke’ye geldiler.
Bundan sonra Necaşi Müslümanları eskisinden daha çok himaye etmeye başladı. Müslümanlarla Habeşistan’ın yerli halkı çok iyi geçindiler.
[27.10.2022 23:28] Ömer Tarık Yılmaz: MUHABBETULLÂH
Rivâyet edildiğine göre, Hz. Îsâ (a.s.) bedenleri zayıflamış, renkleri solmuş üç kişiye rastladı da, onlara, “Sizi gördüğüm bu hale ne düşürdü?” dedi. Bunun üzerine onlar, “Cehennem korkusu” deyince, Hz. Îsâ (a.s.), “Allâh (c.c.)’a, korkanları korktukları şeylerden emin kılması yakışır” buyurdu. Sonra onları terkettiğinde başka bir topluluğa rastladı. Bir de ne görsün, onlar da alabildiğine zayıf, renkleri de solgun. Bunun üzerine onlara, “Sizi bu hale ne getirdi?” diye sorunca, onlar, “Cennet iştiyâkı!” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Hz. Îsâ (a.s.), “Allâh (c.c.)’a umduğunuz şeyi size vermesi yaraşır” dedi. Sonra onları terkedince, başka bir üç kişiye rastladı. Bir de ne görsün, onlar daha çok zayıf ve renkleri de daha çok soluk. Öyle ki onların yüzleri sanki nûrdan meydana gelmiş birer ayna gibi... Bunun üzerine de Hz. Îsâ (a.s.) onlara, “Siz bu makâma nasıl ulaştınız?” dediğinde, onlar, “Muhabbetullah ile...” dediler. Bunun üzerine de Hz. Îsâ (a.s.), “Siz kıyamet gününde Allâh (c.c.)’a yaklaştırılacak olan kimselersiniz” dedi.
Bir bedevi Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek, “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), kıyamet ne zaman kopacak?” diye sordu. Bunun üzerine Resûlü Ekrem (s.a.v.): “Onun için ne hazırladın?” buyurdu. Buna karşılık bedevî, “Çok namazım ve orucum yok; ne var ki ben, Allâh (c.c.)’u ve Resûlü (s.a.v.)’i seviyorum” dedi. Bunun üzerine de Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurdular. Bunu müteakiben Enes (r.a.) şöyle dedi: “İslâm’dan sonra müslümanların bununla sevindikleri kadar, başka herhangi bir şeyle sevindiklerini görmedim.” Bazı kitaplarda şöyle geçmektedir: “Kulum, senin hakkına yemin olsun ki, ben seni seviyorum. Benim senin üzerindeki hakkım için, sen de beni sev!”
(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.4, s.183)
[27.10.2022 23:29] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Şükrü Sevgili Peygamberimiz her hâl ve hareketinde hamd ve şükür hâli içinde bulunmuştur. Hz. Ayşe onun bu durumunu şöyle anlatır; Nebî, gece ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Ona:
– Niçin böyle yapıyorsun ey Allah’ın Resûlü? Oysa Allah senin geçmiş ve gelecek hatâlarını bağışlamıştır, dediğimde:
“– Şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurdu. (Buhârî, Tefsîr, 48/2)
Resûlullah bu sözleriyle, Cenâb-ı Hakk’ın bahşetmiş olduğu nimetlerin, kulluğu azaltmaya değil, aksine teşekkürü artırmaya vesile kılınması gerektiğini bildirmiştir. Kulun hiç günahı olmasa dahî, lutfedilen ilâhî nîmetlere şükredebilmesi tâkatinin üzerindedir. Bu bakımdan da acziyet içinde istiğfâr etmek, kulluğun zarûretindendir. Böylece insan, kulluğa devam ile şükrünü ve Allah’a yakınlığını artırır. Efendimiz’in bu ulvî duygularına Mevlânâ’nın şu sözleri ne güzel tercümân olmaktadır:
“Nimete şükretmek nimetten daha hoştur. Şükrü seven kimse şükrü bırakır da nimet tarafına gider mi? Şükretmek nimetin canıdır. Nimet ise deri gibidir, kabuk gibidir. Çünkü seni dostun kapısına ancak şükür götürür. Nimet insana gaflet verir. Şükretmek ise uyanıklık getirir. Sen aklını başına al da şükür tuzağı ile nimet avla.” (Mesnevî, c. III, beyt: 2895-2897)
Hz. Ali’nin de bu konuda şöyle bir sözü vardır:
“Bazı insanlar bir şeyler umarak kulluk yapar; bu tüccar kulluğudur. Bazıları da korkudan dolayı kulluk yapar; bu da köle kulluğudur. Diğer bir kısmı ise şükür olsun diye kulluk yapar; işte bu, tüm menfî duygulardan kurtulmuş seçkin kimselerin (havâssın) kulluğudur.”
Böylesi şükür duyguları içinde bulunan kimseleri Allah mükâfatlandıracağını bildirerek şöyle buyurmaktadır:
“…Kim dünyâ sermâyesini isterse, ona ondan veririz. Kim de âhiret sevâbını isterse ona da ondan veririz. Şükredenlere gelince, onları mutlaka mükâfâtlandıracağız.” (Âl-i İmrân 3/145)
Şükretmenin Faydaları Nelerdir?
İnsan, zenginlik ya da güç sâhibi olduğunda umûmiyetle zalimleşmeye, zorbalaşmaya ve vicdansızlaşmaya meyleder. Şükür ise insanı azgınlaşmaktan koruyan güzel bir ahlâkî vasıftır. Zîrâ şükür şımarıklığa, aşırılığa, dolayısıyla nimetin zevâline engel olma gayretidir. Şükreden insan bilir ki eline geçen her nimeti Allah vermiştir ve bunları O’nun istediği şekilde kullanmakla yükümlüdür. Kendilerine büyük makam, mülk ve hâkimiyet verilen Hz. Davud ve Hz. Süleyman (a.s.) gibi Peygamberlerin tevâzû ve olgunluklarının esâsı bu inançtır. Elindeki mülk nedeniyle azgınlaşan Kârun’un hazin akıbete uğramasının asıl sebebi de bu anlayıştan mahrum olup şükretmeyi bilmemesidir. [1]
Şâyet bir mü’min, kendisine verilen nimetlerden dolayı azgınlık yapmayacağını, kibirlenip şımarmayacağını yaptığı şükürle ortaya koyabilirse, Allah da ona daha fazla nimetler ihsân eder. “…Zât-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, eğer şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırır da artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz benim azâbım pek şiddetlidir.” (İbrâhîm 14/7) âyeti bunu ifade etmektedir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz, insana verilen en büyük nimetler arasında şükreden bir kalbi zikretmiştir. Sevbân (r.a.) şöyle anlatır:
“«…Altın ve gümüşü biriktirip de bunları Allah yolunda sarfetmeyenlere can yakıcı bir azâbı müjdele!» (et-Tevbe 9/34) âyeti nâzil olduğu zaman biz, Efendimiz’le birlikte seferde bulunuyorduk. Ashaptan bâzısı; «Altın ve gümüş hakkında inecek olan indi. (Artık bir daha onları biriktirmeyiz.) Keşke hangi malın daha hayırlı olduğunu bilsek de ondan biraz edinsek?» dedi. Resûlullah şu cevabı verdi:
«– Sâhip olunan şeylerin en efdali zikreden bir dil, şükreden bir kalp, kocasının îmânına yardımcı olan sâliha bir zevcedir.
[27.10.2022 23:29] Ömer Tarık Yılmaz: Tebbet Suresi
Tebbet suresi, Mekke döneminde nüzul olmuştur. Tebbet suresi, 5 ayettir. Tebbet, kurusun, kahrolsun demektir.
Ebu Leheb, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in amcasıdır. Buna rağmen Efendimiz’e inanmadığı gibi, karısıyla birlikte ona çok büyük düşmanlıklar yapmıştır. Şu rivayetler, bu düşmanlığın şiddetini ve ulaştığı korkunç seviyeyi göstermeye yeter.
Târık b. Abdullâh el-Muhâribî, bir müşâhedesini şöyle anlatır:
Resûlullah (s.a.s.)’i Zülmecaz Panayırı’nda görmüştüm:
“–Ey insanlar! Lâ ilâhe illallah deyin de kurtulun!” diye yüksek sesle hitâb ediyordu. Bir adam da elindeki taşla O’nu tâkip ediyor ve:
“–Ey insanlar! Sakın ona inanmayın, itaat etmeyin. Çünkü o yalancıdır!” diyerek bağırıyordu. Attığı taşlarla Efendimiz’in ayak bileklerini kanatmıştı. Oradakilere:
“–Kimdir bu zât?” diye sordum.
“–Bu, Abdülmuttaliboğulları’ndan bir gençtir” dediler.
“–Ya onun ardına düşüp taş atan kimdir?” diye sordum.
“–O da amcası Ebû Leheb’dir” dediler. (Darekutnî, Sünen, III, 44-45)
Mekke’de Resûlullah (s.a.s.)’in evi, iki ebediyet fukarâsı Ebû Leheb ile Ukbe b. Ebî Muayt’ın evleri arasında idi. Bunlar, her türlü pisliği getirip Efendimiz (s.a.s.)’in kapısının önüne atarlardı. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in rakîk ve temiz gönlü, komşularının bu çirkin muamelesinden incinir:
“−Ey Abdi Menaf oğulları! Bu nasıl komşuluk?!” diye sitem eder, pislikleri kapısının önünden yayı ile uzaklaştırırdı. (İbn Sa‘d, et-Tabakât, I, 201)
Ebû Leheb, birgün yine aynı menfur hareketini yapmak üzereyken Hz. Hamza onu gördü. Pisliği elinden alıp başının üzerine döktü. Ebû Leheb, bir taraftan pislikleri temizlerken, diğer taraftan da Hz. Hamza’ya hakâret ediyordu. (bk. İbn Esîr, el-Kâmil, II, 70)
Ebû Leheb’in karısı Ümmü Cemîl de Allah Resûlü’ne ezâ ve cefâ etmekte kocasından geri kalmaz, her gece dikenli ağaç dallarını büyük bir demet yapar, boynuna bağlar, geceleyin ayağına batması için Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’in geçeceği yollara atardı. Resûlullah (s.a.s.) ise, ipek üzerine basar gibi onların üzerine basar geçerdi. (bk. İbn Hişâm, es-Sîre, I, 376; Kurtubî, el-Câmi‘, XX, 240)
İşte onların bu ve benzeri zulümleri sebebiyle haklarında Tebbet sûresi nâzil olmuştu. Ümmü Cemîl bunu duyunca, eline büyükçe bir taş alarak Peygamber Efendimiz’i aramaya çıktı. Allah Resûlü, o esnâda Hz. Ebubekir ile birlikte Kâbe’de bulunuyordu. Ebubekir (r.a.) onun geldiğini görünce Varlık Nûru’na:
“−Yâ Rasûlallah! Bu Ümmü Cemîl’dir. Çirkef bir kadındır. Sizi görüp eziyet etmesinden korkuyorum. Keşke bu kadın sana bir zarar vermeden kalkıp gitmiş olsaydın!” dedi. Fahr-i Kâinat Efendimiz:
“−O beni göremez!” buyurdu.
Hakîkaten de Ümmü Cemîl yanlarına geldiği hâlde Allah Resûlü’nü göremedi. Ebûbekir (r.a.)’ın yanında bâzı hezeyanlar savurduktan sonra çekip gitti. (Bk. İbn Hişâm, es-Sîre, I, 378-379; Kurtubî, el-Câmi‘, XX, 234)
Ebû Leheb çok kötü bir şekilde ölmüş, malı, kazandıkları ve bunlara dâhil olan çocukları ona hiçbir fayda sağlayamamıştır. Şöyle ki:
Ebu Leheb Resûlullah (s.a.s.)’i yenebilmek için varını yoğunu ortaya dökmüştü. Bu sûrenin nüzûlünden sonra 7-8 sene geçmeden Bedir savaşı vuku bulmuştu. Çiçek hastalığına tutulduğu için o azılı kâfir savaşa katılamamıştı. Savaş olup Kureyşin pek çok ileri gelen reisinin öldürüldüğü haberi Mekke’ye ulaştığında Ebu Leheb o kadar üzüldü ki ancak 7 gün yaşayabildi. Ölümü de çok ibret vericidir. Ebu Leheb, çiçek hastalığına benzer bir hastalığa yakalandı. Evdeki yakınları bile, bulaşmasından korkarak ona dokunmuyorlardı. Ölümünden sonra üç gün boyunca kimse ona yanaşmadı. Cesedi çürüyerek kokmaya yüz tuttu. Bunun üzerine her
[27.10.2022 23:29] Ömer Tarık Yılmaz: Reci Vak'ası
Uhud Gazvesi’nden sonra Benî Hüzeyl’in bir kolu olan Benî Lihyân kabilesinin reisi Hâlid b. Süfyân
(veya Süfyân b. Hâlid), Medine’ye saldırı hazırlığına girişerek komşu kabilelerden asker toplamaya başladı.
Durumu öğrenen Hz. Peygamber, Hâlid b. Süfyân’ı ortadan kaldırması için Abdullah b. Üneys el-Cühenî’yi görevlendirdi. Abdullah, Hâlid’i Urene vadisinde pusuya düşürüp öldürdü, böylece Medine’ye saldırı tehdidi ortadan kalktı. Bu olay Benî Lihyân’ın müslümanlara karşı düşmanlığını daha da arttırdı. Kabilenin bazı mensupları akrabaları olan Adal ve Kāre kabilelerine giderek onlarla birlikte müslümanlardan öç almak için bir plan hazırladılar. Buna göre Adal ve Kāre, Resûl-i Ekrem’e bir heyet yollayıp kendilerine İslâm’ı öğretecek kimselerin gönderilmesini isteyecekler, bunların bir kısmını Hâlid’in intikamını almak için öldürecek, diğerlerini de Bedir ve Uhud’da yakınları öldürülen Mekkeli müşriklere satacaklardı (Vâkıdî, I, 354). Hâlid’in öldürülmesinden bir ay sonra Adal ve Kāre’den altı yedi kişilik bir heyet Medine’ye geldi. Resûlullah onların isteklerini kabul ederek 4. yılı Safer ayında (Temmuz 625) altı, yedi veya on kişilik bir heyeti kendileriyle birlikte gönderdi. Heyet müslüman olduklarını ilân eden bu kabilelere İslâmiyet’i öğretecek, onlardan zekât toplayacak (Belâzürî, I, 482), ayrıca Mekke yakınlarına kadar giderek Kureyş müşrikleri hakkında bilgi edinecekti (Buhârî, “Meġāzî”, 28; Vâkıdî, I, 354).
Mersed b. Ebû Mersed veya Âsım b. Sâbit’in başkanlığındaki heyette Hâlid b. Bükeyr, Hubeyb b. Adî, Zeyd b. Desine, Abdullah b. Târık ve Muattib b. Ubeyd’in bulunduğu kaydedilmektedir (a.g.e., I, 355; İbn Hişâm, III, 124). Mersed b. Ebû Mersed veya Âsım b. Sâbit Seriyyesi adıyla da bilinen ve geceleri yürüyüp gündüzleri gizlenen heyet, Mekke ile Usfân arasında Hüzeyl kabilesine ait Hedâ bölgesinde Recî‘ suyu yanında konakladığında Lihyânoğulları’ndan 100 kişilik bir birlik tarafından kuşatıldı. Müşrikler bunlara teslim oldukları takdirde kendilerine bir zarar vermeyeceklerini, Mekkeliler’den fidye almak için böyle davrandıklarını söylediler. Ancak onlar bu teklifi kabul etmeyip çarpışmaya girdiler. Mersed, Âsım, Hâlid ve Muattib şehid olunca Hubeyb, Zeyd ve Abdullah öldürülmeyeceklerine dair söz aldıktan sonra çıktıkları tepeden inerek teslim oldular. Mekke’ye götürülmek üzere yola çıkarılan bu üç sahâbîden Abdullah bağlı olduğu ipten kurtulup kılıcını çekerek mücadeleye giriştiyse de taşa tutularak şehid edildi. Hubeyb ile Zeyd, Mekke’ye götürülüp Bedir’de öldürülen yakınlarının intikamını almak isteyen Mekkeliler’e satıldı. Hubeyb ile Zeyd kendilerine yapılan baskılara rağmen İslâmiyet’ten dönmeyi reddettiler ve bir süre Mekke’de hapsedildikten sonra harem sınırları dışındaki Ten‘îm (Ye’cec) mevkiine götürülüp şehid edildiler.
Hz. Peygamber, Recî‘ Vak‘ası’ndan sonra Amr b. Ümeyye ed-Damrî’yi Cebbâr b. Sahr el-Ensârî (veya Seleme b. Eslem) ile birlikte, bazı kaynaklara göre ise Zübeyr b. Avvâm ile Mikdâd b. Amr’ı (Esved) öldürüldükleri yerde teşhir edilen Hubeyb b. Adî’nin cesedini defnetmeleri ve kendisine karşı suikast hazırlıkları içinde bulunan (Taberî, II, 542) Ebû Süfyân’ı cezalandırmaları için Mekke’ye gönderdi. Amr b. Ümeyye Seriyyesi adıyla bilinen bu seferde Amr arkadaşıyla birlikte gizlice şehre girerek Hubeyb’in cesedini defnetti ve Mekkeli bir casusu esir alıp Medine’ye döndü.
Vâkıdî, Recî‘ ve Bi’rimaûne ile ilgili haberlerin aynı gece Resûl-i Ekrem’e ulaştığını kaydeder (el-Meġāzî, I, 349). Her iki olaydan büyük üzüntü duyan Hz. Peygamber otuz veya kırk gün süreyle sabah namazlarında (bazı rivayetlerde beş vakit namazda) bu facialara yol açan kabilelere beddua etmiştir. Hassân b. Sâbit, Recî‘ Vak‘ası’nda şehid olanlar için bir mersiye söylemiş ve kendilerine gönderilen heyete ihanet eden Lihyânoğulları’nı hicvetmiştir (İbn Hişâm, III, 131-136). Bakara sûresinin 204-207. âyetlerinin, Recî‘ Vak‘ası hakkında nâzil olduğu rivayet edilir (İbn Hişâm, III, 129-131; Kurtubî, III, 15).
Recî‘ Vak‘ası’nın meydana geldiği yer, bugün Mekke-Medine eski yolu üzerinde, Usfân’a gelmeden 15 km. sağ taraftaki vadiden 5 km. kadar içeridedir.
Hz. Peygamber bu olaydan iki yıl sonra Lihyânoğulları’nı cezalandırmak için bir sefer düzenledi. Benî Lihyân Gazvesi adı verilen bu seferi önceden haber alan kabile mensupları dağlara çekildiler. Onların topraklarında iki gün kalan Resûl-i Ekrem Medine’ye döndü (6/627).
BİBLİYOGRAFYA
Müsned, II, 294; Vâkıdî, el-Meġāzî, I, 349, 354-358; II, 658; İbn Hişâm, es-Sîre (nşr. Ömer Abdüsselâm Tedmürî), Kahire 1987, III, 123-136, 278; İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt (nşr. M. Abdülkādir Atâ), Beyrut 1410/1990, II, 42-43; III, 347; Halîfe b. Hayyât, et-Târîḫ (Zekkâr), s. 43-45; Belâzürî, Ensâb (Zekkâr), I, 482; Taberî, Târîḫ (Ebü’l-Fazl), II, 538-542; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 80; Kurtubî, el-Câmiʿ, III, 15; İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî (Hatîb), VII, 379-380; Diyarbekrî, Târîḫu’l-ḫamîs, İstanbul 1302, I, 511-513; Nûreddin el-Halebî, İnsânü’l-ʿuyûn, Beyrut, ts. (Dârü’l-ma‘rife), III, 157-166; Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, VI, 63-83; L. Caetani, İslâm Tarihi (trc. Hüseyin Cahid), İstanbul 1924-27, IV, 110; Elşad Mahmudov, Sebep ve Sonuçları Açısından Hz. Peygamber’in Savaşları (doktora tezi, 2005), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 412.
[28.10.2022 22:09] Ömer Tarık Yılmaz: HZ. ALÎ (K.V.)’NİN DİLİNDEN
HZ. EBÛBEKİR VE HZ. ÖMER (R.A.E.)
Alkame b. Kays (r.a.), bir gün Kufe Mescidi’nin minberine eliyle vurarak şunları anlattı: Hz. Alî (r.a.), bu minber üzerinde bizlere hitap etti. Bunda Allâh (c.c.)’a hâmd-ü senâlar ettikten ve O (c.c.)’un dilediği şeylerden bahsettikten sonra şöyle buyurdu: “İçinizden bazı kimselerin beni, Ebûbekir (r.a.) ile Ömer (r.a.)’den üstün tuttuklarını duydum. Eğer daha önce sizi bu konuda uyarmış olsaydım bu kişileri cezalandırırdım. Ben, hakkında uyarıda bulunmadığım konularda sizi cezalandırmayı hoş karşılamıyorum. Ancak şu andan itibaren kim böyle bir şey söyleyecek olursa ona iftira cezası vereceğim. Hz. Peygamber (s.a.v.)’den sonra insanların en hayırlısı Ebûbekir (r.a.), ondan sonra da Ömer (r.a.)’dir. Bunlardan sonra biz, hakkında Allâhü Teâlâ’nın dilediği gibi hükmedeceği birtakım şeyler yaptık.” (Müntehâb, c.4, s.446; İmâm Ahmed, Müsned, c.1, s.127)
Halîfeliği sırasında bir gün Süveyd b. Ğafle (r.a.), Hz. Alî (r.a.)’e gelerek: “Ey mü’minlerin emîrî! Bugün, yanlarına uğradığım bazı kimselerin Ebûbekir (r.a.)’le Ömer (r.a.) hakkında ileri geri konuştuklarını duydum” dedi. Bunun üzerine Hz. Alî (r.a.), minbere çıkarak şunları söyledi: “Cansız maddelere can verip kupkuru tohumları yeşerten Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki, Ebûbekir (r.a.)’le Ömer (r.a.)’i ancak fazîletli mü’minler sever; diğer taraftan bu ikisine haddi aşan sapıklardan başkası buğz etmez. Bu sebeple onları sevmek ibâdettir, insanı Allâh (c.c.)’a yaklaştıran bir âmeldir. Onlara buğz etmekse haddi aşmaktır. Bazı kimseler, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kardeşleri ve arkadaşları, Kureyş’in efendileri ve Müslümanların babaları olan bu iki şahıs hakkında neye dayanarak ileri geri konuşuyorlar. Böyle kimseler benden değildir ve ben kimin, onlar aleyhinde konuştuğunu duyarsam, onu cezalandırırım.” (Müntehâb, c.4, s.443)
(Misvâk Neşriyât, Hâkk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.188)
[28.10.2022 22:09] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Çocukluk Dönemi
PEYGAMBER EFENDİMİZİN ÇOCUKLUĞU (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Çocukluk Dönemi)
Doğumundan iki ay evvel babası, altı yaşındayken de annesi vefât etti. Annesi vefat ettikten sonra Hz. Muhammed’i (s.a.v.) dedesi Abdülmuttalib himaye etti. Abdülmuttalib, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gereken ihtimamı gösterdi. Yanından hiç ayırmadı, ona baba şefkati ve sevgisinin eksikliğini hissettirmedi.
Abdülmuttalib ölümünden önce, sekiz yaşında olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bakımını oğlu Ebû Tâlib’e vasiyet etti. Ebû Tâlib, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) çocuklarından daha fazla sevdi, onun uğurlu olduğuna inandı ve iyi yetişmesi için gayret sarfetti. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in ikinci annem dediği hanımı Fâtıma bint Esed (r.a.) de ona kendi çocuklarından daha çok alâka gösterdi. Ebû Tâlib nübüvvetten sonra da yeğeninin yanında yer aldı ve kendisini korumak için elinden geleni yaptı.
[28.10.2022 22:10] Ömer Tarık Yılmaz: İhlas (Kul hüvellahü ehad) Suresi
İhlas suresi, Mekke döneminde nüzul olmuştur. İhlas suresi, 4 âyettir. İhlâs, samimi olmak, dine içtenlikle bağlanmak demektir.
Rahmân Rahîm Allah’ın ismiyle…
1. De ki: O Allah birdir.
Allah Teâlâ birdir, tektir. O, “Baba, Oğul ve Rûhu’1-Kudüs” üçlüsüne inanan hıristiyanların dediği gibi değildir. Yine O, birçok ilâhın varlığına inanan müşriklerin inandığı gibi de değildir.
Allah’ın “bir” olarak vasıflanmasının üç mânası vardır ve her bir Yüce Allah hakkında doğrudur:
O birdir. O’nun yanında ikinci bir ilâh yoktur. Bu, O’nun sayı mânasında “bir” olmadığını ifade eder. Aslında bu sûreden maksat, müşriklere bir cevap olarak, Allah’ın ortağı olmadığını bildirmektir.
O tektir, benzeri ve ortağı yoktur. Nitekim, “Falan şahıs, asrında tektir” dendiğinde bu, onun benzeri olmadığı anlamına gelir.
Allah birdir; bölünmez, parçalara ayrılmaz.
Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.)’a:
“Tevhidin tam ve hâlis şeklini, özünü bize anlatır mısın?” dediler. Şöyle anlattı:
“Tevhid, kulun sonunun başlangıcına benzemesidir. Bu beden kalıbına girmeden önce ne şekildeyse, yine öyle olabilmesidir. Tevhid, sûfînin yalnız kaldığı bir makamdır. Tevhid, vatandan ayrılmanın, sonradan yaratılma diye bir şeyin bahis konusu olmadığı bir makamdır. Tevhid, savaşların ve cenklerin olmadığı bir makamdır. Tevhid, bilginin ve cehlin geride bırakılıp çıkıldığı bir derecedir. Nihâyet tevhid, cümle mekânın Hak varlığında yok olduğu yüce bir makamdır.” (Şârânî, Velîler Ansiklopedisi, I, 282)
Kur’ân-ı Kerîm, Allah Teâlâ’nın birliğinin delillerini anlatır. Bunlar pek çoktur. Bunlardan şu dört tanesine yer vermek faydalı olacaktır:
Birincisi; “Yaratan, yaratamayan gibi olur mu hiç?” (En-Nahl 16/17) âyet-i kerîmesinde dile getirilen hakikattir. Bu, yaratma ve meydana getirme delilidir. Yüce Allah, bütün varlıkların yaratıcısıdır. O’nun “yaratma” fiilinin dışında oluşan hiçbir varlık yoktur. Böyle olunca onlardan herhangi birinin Allah’ın ortağı olması mümkün değildir.
İkincisi; “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisinin de dengesi ve düzeni kesinlikle bozulur giderdi. Arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdığı her türlü çirkin vasıflardan uzaktır, yücedir!” (El-Enbiyâ 21/22) âyetinde beyân edilen gerçektir. Bu, Allah Teâlâ’nın kâinatı büyük bir nizam içinde, sağlam ve eşsiz yaratmasının delilidir.
Üçüncüsü; “Rasûlüm! De ki: «Faraza, onların iddia ettikleri gibi Allah ile beraber başka ilâhlar olsaydı, bu takdirde o ilâhların hepsi, arşın sahibine ulaşmak için mutlaka bir yol ararlardı»” (El-İsrâ 17/42) âyetinde açıklanan delildir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın hâkimiyet ve üstünlük delilidir.
Dördüncüsü; “Allah asla çocuk edinmemiştir. O’nunla birlikte başka bir ilâh da yoktur. Eğer olsaydı, o takdirde her bir ilâh kendi yarattıklarını yanına alır ve mutlaka biri diğerine üstünlük kurmaya çalışırdı. Allah, onların uydurduğu noksan sıfatlardan pak ve uzaktır” (El-Mü’minûn 23/91) âyetinde beyân edilen husustur. Bu da, birden çok ilâh olduğu takdirde çekişme ve üstün olmaya çalışma olacağına dâir delildir.
Bu ve benzeri nice deliller, Allah Teâlâ’nın birliğini ispat eder. O’nun sonsuz kudretiyle tek başına tüm varlığı yaratıp idâre ettiğini açıklar:
2. Her şey o Allah’a muhtaçken O hiçbir şeye muhtaç değildir.
Cenâb-ı Hak, bu muazzam işleri yaparken kimseye muhtaç da değildir. Çünkü O, Samed’dir. اَلصَّمَدُ (Samed), “her hususta kendisine başvurulan, sığınılan, emri ve müsaadesi olmadan hiçbir iş yapılamayan, mutlak itaat edilen olduğu halde; kendisi kimseye muhtaç olmayan, yemeyen, içmeyen, iç boşluğu olmayan, eksiksiz, gediksiz” deme
[28.10.2022 22:10] Ömer Tarık Yılmaz: İSLAMİYETİN DOĞUŞU
Dört Halife Dönemi (632-661)
Dört Halife Dönemi (632-661) Hz Muhammed’in vefatından sonra İslam dünyasını yönetmek için seçilen haleflerdir.
1)- Hz. EBUBEKİR
2)- Hz. ÖMER
3)- Hz. OSMAN
4)- Hz. ALİ
Dört halife dönemine genel olarak göz atacak olursak Hz. Muhammed’in ölümünden sonra ona en yakın kişilerden biri Hz. Ebubekir’di. Sahabe tarafından seçilerek Birinci halife olan Hz. Ebubekir Peygamber Efendimizin ölümünden sonra çıkan yalancı peygamberlerle savaşmış ve bu savaşlarda Kuran’ı ezbere bilenlerin şehit düşmeleri nedeniyle ayetleri toplayarak Kuran’ı bir kitap haline getirmiştir.
İkinci halife seçilen Hz. Ömer dönemine bakacak olursak ülke yönetimini bölümlere ayırmış, düzenli bir İslam ordusu kurmuş ve ilk defa adli yargıyı oluşturarak illere kadılar tayin etmiştir ve günlük yaşam dâhil ticaretin gelişmesi için hicri takvimi yürürlüğe koymuştur
Üçüncü halife olan Hz. Osman döneminde Türklerinde yardımıyla bir donanma kurulmuş ve kuranın nüshaları çoğaltılmıştır.
Dördüncü ve son halife olan Hz. Ali döneminde ilk siyasi bölünmeyi yaşayan İslam âlemi ayrıca Hz. Osman’ın katillerinin bulunmasında yavaş davrandığı iddia edilen Hz Ali ile Hz Ayşe arasında Cemel olayı (deve vakası) patlak vermiştir. Muaviye ile yapılan Sıffin savaşından sonra ise hakem onayına başvurulmuş ve İslam âlemi Şii, Emevi, Harici olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Hz Ali’nin hariciler tarafından öldürülmesiyle Dört Halife Devri son bulmuştur.
LİG TABLOSU
Takım
O
G
M
B
Av
P
1.GALATASARAY A.Ş.
26
20
2
4
44
64
2.FENERBAHÇE A.Ş.
27
17
1
9
33
60
3.TRABZONSPOR A.Ş.
26
17
3
6
23
57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş.
26
14
5
7
17
49
5.GÖZTEPE A.Ş.
26
11
5
10
10
43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ
26
12
8
6
14
42
7.SAMSUNSPOR A.Ş.
26
8
7
11
-2
35
8.KOCAELİSPOR
26
9
11
6
-4
33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş.
27
8
10
9
-10
33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş.
26
7
10
9
-4
30
11.CORENDON ALANYASPOR
26
5
8
13
-4
28
12.TÜMOSAN KONYASPOR
26
6
11
9
-9
27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ
26
6
13
7
-8
25
14.KASIMPAŞA A.Ş.
26
5
12
9
-14
24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR
26
6
14
6
-18
24
16.İKAS EYÜPSPOR
26
5
14
7
-18
22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR
26
3
12
11
-28
20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK
26
4
17
5
-22
17


