SEMA ÖNER


Günün yazısı


[01.11.2022 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: İSLÂM’IN KADINA VERDİĞİ DEĞER VE BİÇTİĞİ ROL
 
Günümüzde kadınlar çeşitli vesîlelerle ve yaldızlı sözlerle sokaklarda mutluluğu aramaya itiliyor. Cenâb-ı Hâkk’ın kadına yüklediği bir temel vazife, neslin muhâfazası ve terbiyesidir. Bu ilâhî tanzimin dışına çıkılırsa, kadının fıtratına ihânet edilmiş olur. Çağımızda kadınlarla erkekler arasında uydurma bir eşitlik yarışı başlatılmıştır. Yaratılıştaki hususiyetlere zıt olan bu yarış, hanımlık ve annelik vazîfelerini zedelemiş, âilenin huzûr ve sükûnu kaybolmuş, toplum hayatı sarsılmış, fertler şahsiyetini yitirmiştir. Kadın ve erkeğin fizîkî, rûhî yaratılış ve fıtratları eşit değildir ki, fiilî veya hukûkî eşitlik gerekli olsun. Mühim olan her alanda bir eşitlik değil, haklar ve vazifeler arasındaki dengedir. Cenâb-ı Hâkk, kadınlar ve erkekler arasında birbirlerini ikmâl eden, çok güzel bir vazîfe taksimi yapmış ve her ikisine ayrı ayrı kâbiliyetler vermiştir.
Gayri medeni Avrupa; “Kadın insan mıdır değil midir? İncil’e dokunabilir mi dokunamaz mı?” diye tartışmasını yapmış, cahiliyet devri Arabistan’ında pazarda mal gibi alınıp satılmış, çarşaf atıp onu sahiplenmiştir. Modern denilen çağda ise kadını soyup cinsel bir metâ olarak reklam aracı hâline getirmek istenmiş, başarılı da olunmuştur. Buna mukâbil, İslâm ise kadını yerine koyuyor, erkeği yerine koyuyor, her ikisine de haklarını veriyor.
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Sizin en hayırlınız ailesine ve çocuklarına en hayırhâh olanınızdır. Onlara karşı en hayırlı, onlara en iyi muamale edeninizdir. Ailesine karşı en iyi muamele eden de benim” (Tirmizî) diyerek erkeğe, hanımına iyi davranmasını, hanıma da; “Duâsı kabûl edilmeyecek kadınlardan birisi de, kendisini kocasına devamlı küstüren kadındır” (Buharî, Müslim, Ebû Davûd) buyurarak, kocasına küs durmamasını emrediyor.
(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-5, s.57)
[01.11.2022 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: GÜNÜN TARİHİ........... YAHYA KEMAL BEYATLI
2 Aralık 1884 yılında Üsküp’te doğdu. Asıl adı Ahmed Agâh’tır. İlk öğrenimini İstanbul’da tamamladı. Paris’te Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdi. Döndükten sonra, İstanbul’da üniversitede çeşitli dersler okuttu.
 
Varşova, Madrid Orta elçiliklerinde bulundu. Urfa, Tekirdağ ve İstanbul milletvekili oldu. Büyükelçi olarak Pakistan’a gitti (1948). 1 Kasım 1958’de İstanbul’da vefât etti.
 
Şiirleri, onun çıkış noktasının Osmanlı tarih ve şiiri olduğunu gösterdiği gibi, sonradan yazdıklarında da yine Osmanlı medeniyet ve kültürüne bağlı kaldığı görülür. Onda tarih, vatan, millet ve İstanbul sevgisi, hep bu açıdan işlenir. Vefâtından sonra eserleri birçok kitapta toplanmıştır. (Kendi Gök Kubbemiz, Aziz İstanbul, Siyasî ve Edebî Portreler...)
 
İSTANBUL
 
Birden kapandı birbiri ardınca perdeler...
 
Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?
 
 
 
Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden,
 
Firuze nehri nerde? Bugün saklıdır, neden?
 
 
 
Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri;
 
Eylül sonunda böyledir İsviçre gölleri.
 
 
 
Bir devri lânetiyle boğan şairin Sis’i,
 
Vicdan ve rûh elemlerinin en zehirlisi.
 
 
 
Hulyâma bir ezâ gibi aksetti bir daha;
 
- Örtün! Müebbeden uyu! Ey şehr! - O bedduâ...
 
 
 
Hayır bu hâl uzun süremez, sen yakındasın;
 
Hâlâ dağılmayan bu sisin arkasındasın.
 
 
 
Sıyrıl, beyaz karanlık içinden, parıl parıl,
 
Berraklığında bilme nedir hafta, ay ve yıl.
 
 
 
Hüznün, ferahlığın bizim olsun kışın, yazın,
 
Hiç bir zaman kader bizi senden ayırmasın.
 
Yahya Kemal Beyatlı
 

 

 
 
01.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[01.11.2022 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis Okumanın Faydaları : Peygamberimiz’in (s.a.s.) bize en güzel örnek olduğunu bildiren ayet-i kerîme, onu kendimize model almamızı tavsiye et­mektedir. Resul-i Ekrem Efendimiz evinde nasıl yaşardı? Sokağa nasıl çıkardı? Yolda nasıl yürürdü? Gördüğü insanlara nasıl davranırdı? Mescide vardığı zaman ne yapar, nasıl ibadet ederdi? İslamiyeti nasıl öğretirdi? Henüz Müslüman olmayanlara karşı tu­tumu ve onlara İslam'ı tebliğ şekli nasıldı? İnsanlar bir yana, hayvanlara, hatta eşyaya karşı nasıl bir tavır takınırdı? Bütün bunları ve daha başka hususları öğrenmemiz, İslamiyet'i doğru şekilde yaşayabilmemiz Allah'ın Rasûlü'nü tanımamıza, Allah'ın Rasûlü'nü tanımamız da hadislerdeki İslam'ı öğrenmemize bağlıdır.
 
HADİSLERİ OKUDUKÇA DOĞRUYU YANLIŞI FARK EDERİZ
Hadisleri okuyup öğrendikçe, mükemmele doğru giden yolda mesafeler almaya başlarız. Doğruyu yanlışı tanırız. Davranış bozukluğumuzu farkeder, kusurlarımızı kolayca yakalarız. İşte o za­man kendimizi hesaba çeker, hatalı davranışlardan uzak durmaya çalışırız.
 
Hadislerle ilgimiz arttıkça, insanlarla olan ilişkilerimizin eskiye nisbetle daha güzelleştiğini farkederiz. Tıpkı Rasûlullah Efen­dimiz gibi karşımızdaki insanlara değer vereceğimiz, onlarla gü­zel geçineceğimiz için onların da bize değer verdiklerini, bize daha sıcak ve samimi davrandıklarını görürüz. İşte o zaman Peygam­ber ahlakının mükemmelliğini, vazgeçilmezliğini, insanları birbi­riyle nasıl kaynaştırıp kucaklaştırdığını anlarız.
 
Peygamber Efendimiz'i ve onun sünnetini bilmediğimiz veya sünnete uygun bir şekilde yaşamadığmız için zaman zaman garip durumlara düşer, insana yakışmayan davranışlar sergileriz.
 
Hadisler, bize dargın durmanın kötülüğünü, dargınları barış­tırmanın nafile namaz kılmaktan, nafile oruç tutup sadaka vermek­ten daha hayırlı olduğunu[1] öğretir. Dünyada ha­tasız, kusursuz insan bulunmadığını herkes bilir. Peygamber Efendimiz'in 'Kim dünyada Müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da ahirette onun ayıbını gizleyip kapatır' buyur­duğunu duymuş veya okumuş olanlar, kendilerine karşı yapılan hataları daha bir kolaylıkla bağışlarlar.
 
HADİS OKUDUKÇA GÖNLÜMÜZ GENİŞLER, HOŞGÖRÜ KAZANIRIZ
Hadisleri okudukça, dünyalar kadar geniş bir gönül, derin bir anlayış, büyük bir hoşgörü kazanırız. İnsanı sevmeyi, anlamayı ve onu bağışlamayı öğreniriz. Anlayışsız, görgüsüz, hatır gönül dinlemeyen biriyle karşılaştığımız zaman, Şefkat Pınarı Efendimiz'in kaba ve katı bedevilerin haşin davranışlarına nasıl katlandığını ve onlara kızıp bağırmadığını hatırlayarak kabarmakta olan öfkemizi teskine gayret ederiz. İnsanları hoş görmenin onun sünneti olduğunu düşünerek rahatlamaya çalışırız. Kötüyle kötü olmadığımızı, cahile uymadığımızı görenler, bizim davranışımızın güzelliğini ve asilliğini farkeder, öfkesini yutmanın korkaklık değil, cesaretin ve asaletin en belirgin nişanı, Rasûl-i Kibriya'nın ahlakı olduğunu kavramaya başlar.
 
Kur'an-ı Kerîm bir anayasa ise, hadis ve sünnet bu ana­yasayı açıklayan ve onun kolayca uygulanmasını sağlayan kanun, tüzük ve yönetmelik hükmündedir. Kur'an-ı Kerîm'de yeterince açıklanmayan konular hadislerde genişçe açıklanır.
 
İSLAM'IN NASIL YAŞANACAĞINI KEŞFEDERİZ
Peygamber Efendimiz'in muhtelif tatbikatlarıyla fikhi konular iyice öğrenilir Mesela Kur'an 'namaz kılın' der; ama namazı nasıl kılacağımızı anlatmadığı için bunları sünnetten öğreniriz. Kur'an bize 'zekât verin' der; zekâtı hangi mallardan, ne kadar vereceğimizi sünnetten ve hadisten öğreniriz. Kur'an 'haccedin' der; nasıl haccedeceğimizi, bu farzı zekât gibi yılda bir değil; ömürde bir defa yapacağımızı hadisten ve sünnetten öğreniriz.
 
Sözün kısası, Hadisler olmasaydı, İslamiyet’i tam manasıyla öğrenemezdik. Ben müslümanım diyen kimse, İslamiyet'i, onu getiren Peygamber gibi yaşamaya gayret edeceğine göre, önce­likle Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in hadislerini ve sünnetlerini öğrenmeye gayret etmelidir. Her gün en azından bir, iki hadis, şayet var­sa onların açıklamalarını okuyarak dünyaya Peygamber gözüyle bakmaya çalışmalıdır.
 
[1] Ebu Davûd, Edeb, 50
[01.11.2022 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: Çobanlık Mesleğindeki Hikmet
Bir başka hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
 
“Mûsâ (a.s.) Peygamber olarak gönderilmişti, kendisi koyun güderdi. Davut (a.s.) Peygamber olarak gönderilmişti, O da koyun güderdi. Ben de Peygamber olarak gönderildim ve Ecyad’da âilemin koyunlarını güderdim.” (İbn-i Sa’d, I, 126)
 
Rahmet Peygamberi bu sıralarda yirmi yaşlarında bulunuyordu.
 
Peygamber Efendimiz:
 
“En hayırlı maîşet yolunu tutanlardan biri, bir tepenin başında veya vâdinin içinde koyunlarını otlatan kimsedir. Bu zât namazını kılar, zekâtını verir, ölünceye kadar Rabbine ibâdet eder ve insanlara hep iyilik yapar.” (Müslim, İmâret, 125; İbn-i Mâce, Fiten, 13) buyurarak çobanlığın fazîletli mesleklerden biri olduğunu ifâde etmiştir.
 
Çobanlık yapan kimselerde, tefekkür ufku, vakar ve merhamet duygusu gelişir. Allâh Resûlü buna işâretle:
 
“Sükûnet ve vakar, koyun besleyenlerdedir.” buyurmuştur. (Buhârî, Menâkıb, 1; Müslim, Îman, 84/52)
 
Koyunları sevk ve idâre edip yırtıcı hayvanlardan korumaya çalışmak, insanda sabır ve tesâhüb duygusunu geliştirir. Nitekim yaratılmış her varlığa merhamet etmek, onların kaba ve anlayışsız hâllerine sabretmek, Peygamberlerde bulunması gereken en mühim husûsiyetlerdendir.
 
[1] Hadîs-i şerifte geçen “Karârît” kelimesinin, Mekke’de bir yere verilen isim olduğu söylendiği gibi bir para birimi olan “kîrât”ın çoğulu olduğu da ifâde edilmiştir. İkinci görüşe göre Hazret-i Peygamber, her gün koyun başına dinarın yirmide biri olan bir kîrât karşılığında Mekkelilerin koyunlarını güttüğünü bildirmiştir.
[01.11.2022 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: El-Fâtiha Suresi / 2
Fâtiha sûresi baştan sona bir duadan ibarettir. Kul bu sûreyi okuyarak Rabbine yalvarır, O’na istek ve ihtiyaçlarını arz eder. Fakat kulun bu isteklerini dile getirirken güzel bir girizgâhla söze başlaması gerekir. En güzel girizgâh ise, sınırsız kudreti karşısında boyun büküp el açarak yalvardığı zâtın yüceliğini, güzelliğini ve nimetlerini dile getirmektir. Bu sebeple Fâtiha sûresi, “Elhamdülillâh” diyerek âlemlerin Rabbi Allah’a hamdle başlar. Bu dua, kulun Allah’ın yüceliğini kabul ettiğini ve O’nun lütfettiği sayısız nimetlere şükrettiğini gösteren büyük bir tâzim ifadesidir. Bu bakımdan cennetliklerin en son duası da “Elhamdülillâh” olacaktır. (bk. El-Yûnus 10/10) Zira bu dua, hamd muhtevasına girebilecek bütün övgü, senâ ve yüceltmelerin gerçek mânada sadece Allah’a mahsus olduğunu bildirmektedir..
 
اَلْحَمْدُ (hamd); sözlükte övmek, senâ etmek, şükretmek ve methetmek gibi mânaları içine alır. Fakat tarif edildiklerinde bu kelimeler arasında bir kısım anlam farklarının bulunduğu görülür.
 
“Hamd”; hür iradesiyle verdiği nimetler ve yaptığı iyilikler karşılığında birini övmek, bütün iyiliklerin sahibi olması sebebiyle de ona gönülden teşekkür etmektir. Yani birinin hamde layık olması için, yaptığı iyilik ve güzelliklerin rastgele değil, irade ve istekle hâsıl olması gerekir. Hamd ederken, hamdettiğimiz varlığın iyilik ve nimetlerinin bize ulaşıp ulaşmaması önemli değildir. Önemli olan o şahsın böyle bir hamde liyakatidir. Dolayısıyla Allah’a hamd; Cenâb-ı Hakk’ın fiillerini ve eserlerini görüp O’nu yüceltmek, kemâli karşısında hayretlere düşüp hayranlık secdesine kapanmak, cemâli karşısında sevgiyle coşup taşmak ve sonsuz lutufları karşısında yüzü yerlere sürmektir.
 
Hamd; söz, fiil ve hâl ile olur. Sözlü hamd, dille yapılan övgüdür. Hak Teâlâ’yı, kendini övdüğü ve nasıl övülmek istiyorsa o şekilde senâ etmektir. Fiille hamd, Allah’ın rızâsını umup O’nun yüce katına yönelerek ibâdet, hayır ve hasenat kabilinden bedenî amelleri yerine getirmektir. Bu da ancak her azanın yaratılış hikmetine uygun biçimde kullanılmasıyla mümkün olur. Halle hamd ise kalbî duygularla gerçekleşir; ilmî ve amelî olgunlukla bezenmek ve üstün ahlâkî vasıflarla donanmak sûretiyle kazanılır.
 
“Şükür”, bize ihsan edilen nimetlerin ve iyiliklerin sahibine yapılan teşekkürdür. Bu, yalnız nimete karşı olur. Hamdde olduğu gibi şükür de hem dil, hem fiil hem de kalple yapılır. “Sana şükürler olsun Rabbim” demek dille, “namaz kılmak” fiille, Cenâb-ı Hakk’ın nimetleri karşısında eziklik duyarak kalbin teşekkür hissiyle dolması ise kalple şükre örnek teşkil eder. Her şeyin şükrü kendi cinsinden olur. Maddi imkânlarımızı Allah yolunda harcamak da en güzel şükürdür.
 
“Medih” de bir iyilik ve güzellik karşısında yapılır. Fakat hamdde olduğu gibi, sahibinin bu iyilik ve güzelliklerde iradesinin ve tesirinin olup olmaması şart değildir. Örneğin kişi, boyunun uzunluğu, yüzünün güzelliği gibi kendi iradesinin eseri olmayan meziyetleri sebebiyle övülebildiği gibi, cömertlik, fedakârlık, şecâat ve cesareti gibi iradesiyle sahip olduğu faziletleri sebebiyle de övülebilir.
 
Görüldüğü üzere hamdin sebebi, sadece hamd edene ulaşan nimet ve ihsanlar değil, hamde layık olan varlığın irade ve ihtiyara dayalı bütün güzellikleri, ihsanları ve iyilikleridir. Bu mânada hamd, yalnız Allah Teâlâ’ya mahsustur. Çünkü bütün iyilik ve güzellikleri yoktan yaratan sadece O’dur. Hür iradesiyle bunları var etmiştir. Başkalarına ait iyilik ve güzelliklerin de yaratıcısı O’dur. İnsanların kendi isteklerine bağlı iyilik ve güzelliklerde de Allah’ın mutlak iradesinin tecellileri vardır. Onların irade ve isteklerine bağlı olmayan her türlü iyilik ve g�
[01.11.2022 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: Habeşistan'a Yapılan İlk Hicret
Müşriklerin Müslümanlara yaptıkları eziyet her geçen gün artıyordu. Müslümanlar ibadetlerini serbestçe yapamıyor, açıktan Kur’an okuyamıyorlardı.
Bu sebeple Hz. Peygamber, müslümanların daha emin bir yer olan Habeşistan’a hicret (göç) etmelerine izin verdi.
 
Onbir erkek ve dört kadından oluşan ilk kafile, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Peygamberliğinin beşinci yılında Mekke’den gizlice çıkarak Kızıldeniz yoluyla Habeşistan’a gitti. İçlerinde Hz. Osman ve eşi Peygamberimizin kızı Rukiye de vardı. Orada çok iyi karşılanan müslümanlar, güvenli ve huzurlu bir hayata kavuştular.
 
İlk giden kafilenin iyi karşılandığını duyan müslümanlardan 80 kişilik ikinci bir grup daha bir yıl sonra oraya hicret ettiler. Bunların başında Hz. Ali’nin kardeşi Cafer-i Tayyar bulunuyordu.
 
HABEŞİSTAN KRALI NECAŞİ’NİN MÜSLÜMANLARA KARŞI TUTUMU
Mekkeli Müşrikler, Müslümanların Habeşistan’da huzura kavuşmasından rahatsız oldular. Onları geri çevirmek için Habeş Kralı Necaşi’ye bir çok hediyelerle birlikte iki elçi gönderdiler. Elçiler müslümanları kendilerine teslim edip geri göndermesini Necaşi’den istediler. Hristiyan olan Necaşi, müslümanları çağırarak İslâmiyet hakkında bilgi aldı. Her iki tarafı dinledikten sonra Müslümanları haklı buldu ve elçiler eli boş olarak geri dönüp Mekke’ye geldiler.
 
Bundan sonra Necaşi Müslümanları eskisinden daha çok himaye etmeye başladı. Müslümanlarla Habeşistan’ın yerli halkı çok iyi geçindiler.
[02.11.2022 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: AHİRET YOLCULARINA VASİYETLER
 
İmâm Birgivi (r.âleyh) der ki; evlâdıma, dostlarıma, bütün din kardeşlerime vasiyetim odur ki; Allâhü Teâlâ’nın emrettiği farz ve vâcib, her ne varsa tamamını yerine getirmeye azmetsinler. Kazâya kalmış olan namazlarını edâ etsinler. Namaz farz olduğu gibi namazı kendi vaktinde edâ etmek de farzdır. Kazaya kalmış namazları edâ ederken evvelâ bir ezan okuyup ondan sonra hangi vaktin kazasını edâ edecekse o vakte niyetlenerek namazlarını kılmalıdır. (Bir seferde birden fazla namaz kaza edilecekse tek ezan yeterlidir)
Önceden üzerlerinde kalmış olan zekât borçlarını ödesinler. Kazaya kalmış olan oruçlarını edâ etsinler. Hac farizasını edâ edemediyse ya da -Allâh (c.c.) muhafaza etsin- küfre düşüp evvelki haccını iptal etti ise hac borcunu edâ etsinler. İlmihâl bilgilerini öğrensinler. Bir kimseye öncelikle Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat yolunu ve akâidini öğrenecek kadar ilim farzdır. Ardından kötü ahlâktan uzak durup iyi ahlâkı kuşanmasını sağlayacak diğer ilimler farzdır. Bunu takiben kendi hususî durumuna uygun olarak bilmesi gereken farz, vâcib, emir ve yasakları bilmesini sağlayacak ilimler farzdır ve vâcibdir. Meselâ namaz herkese lazımdır. Namazın farzlarını ve namazı ifsât eden şeyleri bilmek de farzdır. Oruç, zengin için zekât ve hac bilgileri de bunun gibidir. Kişiyi işlerinde ve meşguliyetlerinde haramdan kurtaracak kadar ilim farzdır ve bilinmesi gereken ilimlere dahildir.
Ebû Hüreyre (r.a.): “Bir saat dinî ilimle meşgul olmak, dinimi öğrenmek, bana kadir gecesini ihyâ etmekten hoş gelmektedir” demiştir. İlimde ve âmelde, doğru ve itimad edilen insanların fetvâları ile âmel etsinler. Hadîs-i şerîfte; “İlmi ile amel etmeyen âlimler insanların en şerlileridir” “Âhir zamanda âbid geçinenler cahil, âlim geçinenler fâsık olacak”, “İlmi ile âmel etmeyen âlim değildir” buyrulmuştur.
(Ali Sadri Konevi, Keşfü’l Esrar Fi Şerhi Risâle-i Birgivi, s.179)
[02.11.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET.......... KURÂN-I KERÎME HÜRMET
Mushaf’ı her kitabın üstünde bulundurmalıdır. Üzerine başka hiçbir şey koymamalıdır. Kur’ân-ı kerîm okunurken, sessizce ve hürmet ile dinlemelidir. Mushaf yapraklarını, satırlarını, kelimelerini ve bütün mübârek isim ve yazıları, hakîr ve aşağı yerlerde görünce hemen kaldırmalıdır.
 
Mushaf’a ve din kitaplarına karşı ayak uzatmak mekruhtur. Yüksekte olursa mekruh olmaz. Mushaf’ı, okumasını bilmeyenin hayır ve bereket için evinde bulundurması sevaptır. Kur’ân-ı kerîmi okumak sünnet, okunanı dinlemek ise, farz-ı kifâyedir. İş görenlerin arasında ve câmide namaz kılanların yanında yüksek sesle Kur’ân-ı kerîm okumaya başlamak günah olur.
 
Mushaf’ı abdestli olarak almalı ve okumalı, sağ el ile tutmalı, dizden aşağı koymamalı, bitirince açık bırakmamalı, başka bir iş yaparken kapayıp, yüksek bir yere koymalı, okurken konuşmamalı, konuşulursa tekrar E’ûzü okuyarak başlamalıdır. Mushaf’ı ve Kur’ân-ı kerîm bulunan bandı, teybi de ayağa kalkarak almalıdır. Onları da yüksekte muhafaza etmelidir.
 
 
 
YEMEK................  YUMURTALI ISPANAK
 
MALZEME: Yarım kilo ıspanak, 2 soğan, 1 kaşık salça, 3 kaşık sadeyağ, 4 yumurta, 1 bardak su, tuz ve karabiber. 
 
YAPILIŞI: Ispanaklar birkaç defa yıkanır. İnce ince doğranır. Düz yayvan bir tencereye yağ konur, çentilmiş soğanlar pembeleşinceye kadar kavrulur, salça ilâve edilir, 5 dakika kadar tekrar karıştırılarak salça kavrulur. Üzerine doğranmış ıspanak dökülür, karıştırılarak 15 dakika kadar daha kavrulur. Tuzu, biberi ve suyu katılarak karıştırılıp 5 dakika kaynatılır. Yumurtaların kırılacak yerleri, kaşıkla ıspanaklardan aralanarak çukurlar hâline getirilir. Bu çukurlara yumurtalar bir bir kırılır; hemen tencerenin kapağı kapatılır. Yumurtaların üzerlerini beyaz bir tabaka sarınca fazla katı olmaması için hemen ocaktan alınır, servis yapılır.
 
 
02.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[02.11.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Günlük Hayatta Yapılacak Sünnetler : Dua ederken elleri kaldırmak sünnettir.
 
Kur’an kıraatına önem veren hâfızlara Kur’an okuyup dinletmek sünnettir.
 
Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-  selâm verip namazdan çıkınca üç defa “Estağfirullah”diye istiğfâr eder ve “Allâhümme ente’s-selâm ve minke’s-selâm tebârekte yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm: Allahım selâm sensin. Selâmet ve esenlik sendendir. Ey azamet ve kerem sahibi Allahım, sen hayır ve bereketi çok olansın” derdi.
 
İhtiyaç sahibi olan başka fakirlere bakmak bazı kere farz-ı kifâye, genel olarak da sünnettir.
 
Konuların açıklanmasında herkesin dikkatini çekecek misaller vermek eğitim ve öğretimde tesirli bir yoldur ve sünnettir.
 
Açık alanlarda namaz kılınırken, namaz kılanın önüne sütre dikmesi sünnettir.
 
Ezan okumak İslâm’ın vazgeçilmez esaslarından ve sünnetlerinden biridir.
 
Ezan okurken müezzinin “hayye ‘ale’s-salâh ve hayye ‘ale’l-felâh”larda sağa sola dönmesi sünnettir.
 
Ezanı, müezzinin söylediklerini tekrar ederek sonuna kadar dinlemek, bitince de dua etmek faziletli sünnetlerdendir.
 
Camiye ve cemaate erken gelmek ve ilk saflarda yer almak sünnette teşvik edilmiştir.
[02.11.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hicreti
Hicret, Allah’ın izniyle Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ashabının, zulüm ve baskılardan kurtulmak için 622’de Mekke’den Medine’ye göç etmelerine verilen isimdir.
 
İkinci Akabe Bey’ati’nden sonra müşrikler, Müslümanların sığınıp kendilerini koruyacak bir yere hicret edeceklerini öğrenince, yaptıkları eziyetleri büsbütün artırdılar. Müslümanlar bu dayanılmaz işkenceler sebebiyle Mekke’de oturamayacak hâle geldikleri için, hâllerini Peygamber Efendimiz’e arz ettiler ve hicret için izin istediler.
 
Allâh Resûlü, Allâh’ın izni ile Müslümanlara Medîne yollarını işâret etti ve şöyle buyurdu:
 
“Bundan böyle sizin hicret edeceğiniz şehrin, iki kara taşlık arasında hurmalık bir yer olduğu bana gösterildi.” (Buhârî, Kefâlet, 4)
 
Onlara Ensâr ile, yâni Medîneli Müslüman kardeşleriyle kucaklaşmalarını emretti ve:
 
“Allâh Teâlâ sizin için kardeşler ve huzur bulacağınız bir diyâr lutfetti!” buyurdu.
 
Bundan sonra Müslümanlar, müşriklere hissettirmeden hazırlandılar, birbirlerine yardım ederek gizlice hicret etmeye başladılar.
[02.11.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Mâide Süresi 44-47. Ayetler
44- İçinde doğru yolu gösteren ve gerçekleri aydınlatan âyetler bulunan Tevrat’ı şüphesiz biz indirdik. Allah’a teslim olmuş peygamberler, müçtehitler ve diğer âlimler yahudilere ait dâvalarda onunla hüküm verirlerdi. Çünkü hepsi de Allah’ın kitâbını korumakla vazîfelendirilmişlerdi ve onun hak kitap olduğuna şâhit idiler. Öyleyse siz insanlardan korkmayın da yalnız benden korkun. Âyetlerimi azıcık bir dünya menfaati karşılığında satmayın! Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.
45- Biz Tevrat’ta onlara şunu farz kılmıştık: “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş karşılıktır; yaralamalar da böyle kısas yapılacaktır.” Fakat kim kısas hakkını bağışlarsa bu, onun günahları için bir kefâret olur. Her kim de Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir.
46- Daha sonra, o peygamberlerin izleri üzere Meryem oğlu İsa’yı, kendinden önce indirilen Tevrat’ın hükümlerini doğrulayıcı olarak gönderdik. Ona da içinde doğru yolu gösteren ve gerçekleri aydınlatan âyetler bulunan İncil’i, kendisinden önceki Tevrat’ı tasdik etmek üzere ve takvâ sahiplerine bir yol gösterici ve öğüt olarak verdik.
47-  İncil ehli de, Allah’ın orada indirdiği ile hükmetsin! Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıkların tâ kendileridir.
 
Açıklama; 
 
Tevrât, Hz. Mûsâ’ya indirilen Allah kelâmıdır. Geçerli olduğu süre içerisinde insanları doğru yola çağıran ve onların yollarını aydınlatan bir rehber kitaptır. Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn’dan başlayarak, Hz. İsa dâhil olmak üzere bütün peygamberler, yahudiler arasındaki meselelerin çözümünde onunla hükmetmişlerdir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de, bu surenin 41-43. âyetlerinde geçtiği üzere yahudiler arasında Tevrat’la hükmetmiştir. Dolayısıyla bahsedilen peygamberlere, Peygamberimiz de dâhildir. Peygamberlerden başka yahudilerin اَلرَّبَّانِيُّونَ (rabbaniyyûn) denilen “dini ilimlerle, hususiyle Tevrat’la meşgul olan, insanlara doğru bilgi ve inancı öğreten, kendilerini Allah’a adamış müçtehid âlimleri, fakihleri” ve yine اَلْاَحْبَارُ (ahbâr) denilen ve bizdeki müftüler mukâbilinde olan “dini ilimleri bilen ve öğreten din âlimleri” de Tevrat’la hükmetmişlerdir. Bunlar aynı zamanda Allah’ın kitabını tahrif edilmekten ve değiştirilmekten korumakla vazifeli olmuşlar, onun doğruluğuna şâhitlik yapmışlar ve üzerinde gözcü olmuşlardır. Allah’ın kitabını korumak ise:
 
› Onun tahrif ve tebdil edilmesini, değiştirilmesini, yanlış an­laşılmasını, belli kaidelere bağlı kalmadan tefsir edilmesini önlemekle;
 
› Metnini yazmak ve ezberlemekle,
 
› Mânasını ve hükmünü öğrenmekle,
 
› Emir ve nehiyleri istikâmetinde amel etmekle ve
 
› Onu başkalarına öğret­mekle olur. Bunları başarabilmek için bir takım zorlukları göğüslemek, Allah’tan başka kimseden korkmamak ve dünyevi menfaatler karşısında eğilmemek, Allah’ın hükmünü her şeyin fevkinde görmek lâzımdır.
 
44 ve bundan sonraki 45 ve 47. âyetlerde Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler sırasıyla “kâfirler”, “zâlimler” ve “fâsıklar” olarak vasıflandırılmışlardır:
 
Kâfirler, Allah’ın hükümlerini inkâr ettikleri, kabul etmedikleri veya hafife aldıkları için onunla hükmetmeyenlerdir. Zâlimler, Allah’ın hükümlerine inandıkları halde onunla hükmetmeyenlerdir. Çünkü Allah’ın hükmü adâleti, onun zıddı zulmü temsil eder ve onunla hük­metmeyenler de zâlim olur. Fâsıklar, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemek suretiyle O’nun emrinden çıkanlardır. Görüldüğü üzere küfür, zulüm ve fısk, ilâhî hükmü çiğnemenin birer neticesidir. İlahi hükmün tatbik edilmediği yerlerde bu üç günahtan birinde
[02.11.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: İslam tarihinde ilk fıkıh kitabı
Fıkha dair ilk eserler, Hicrî I. Yüzyılın sonlarıyla II. Yüzyılın başlarında yazıldığı bilinmektedir.
Ancak bunlardan yalnız Süleym b. Kays el-Hilalî’nin bir eseri, Katade b. Daime ve Zeyd b. Ali’nin Hacca dair yazdıkları risaleler ve yine İmam Zeyd b. Ali'nin çeşitli fıkhî konuları ihtiva eden “el-Mecmû fi'l-fıkh” isimli fıkıh kitabı günümüze kadar ulaşmıştır.(bk. TDV. Ansiklopedisi, Fıkıh maddesi).
 
İlk Fıkıh usulü kitabı ise,  İmam Şafiî’nin yazdığı “er-Risale” adlı eserdir.(bk. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/36).
 
Hadîsler, fıkıhtan önce yazılı kaynaklarda toplanmış (tedvîn edilmiş) olmakla beraber bunların, belli sistemlere göre kitaplaştırılması (tasnîf), fıkhın tasnîfinden sonra olmuştur. Konulara göre sistematik ilk fıkıh kitaplarının Emevîler döneminde (hicrî birinci asrın sonunda, ikinci yüzyılın başında) yazıldığı anlaşılmaktadır. İbn Kayyim el-Cevziyye'nin verdiği bilgiye göre Zührî'nin fetvâları üç ciltte toplanmıştır, Hasenu'l-Basrî'nin, konulara göre düzenlenmiş fetvâları ise yedi cilttir. (bk. İ'lâmu'l-muvakkı'în, Kahire, 1325, I/26)
 
Bu dönemde yazılan ve müelliflerinin bir listesini aşağıda vereceğimiz fıkıh kitaplarından bize ancak şunlar ulaşabilmiştir:
 
1. Süleym b. Kays el-Hilâlî (v. 95/714)'nin fıkıh kitâbı.
 
2. Katâde b. Di'âme'nin (v. 118/736) el-Menâsik isimli eseri.
 
3. Zeyd b. Alî'nin (v. 122/740) Menâsiku'l-hacc ve âdâbuhu isimli eseri.
 
4. Aynı fakihin el-Mecmû' isimli kitabı. Bu kitabın metni ve şerhi birkaç defa basılmıştır.
 
Bu devirde yazılan ve henüz bize ulaşmayan fıkıh kitapları ve yazarları:
 
1. Zeyd b. Sâbit, Kitapları: el-Ferâiz, ed-Diyât.
 
2. Şurayh b. el-Hâris (v. 78/697), tâbiûndan olan bu zât Emevîler devrinde Kûfe ve Basra'da kadılık görevinde bulunmuştur. Fıkıh konusundaki eserinin önemli bir parçası Vekî'in Ahbâru'l-kudât'ında nakledilmiştir.
 
Bunlardan başka kitap yazıp eserleri bize kadar ulaşamıyan, fakat çeşitli kaynaklarda yazdıklarından bahsedilen, parçalar aktarılan fukahâ şunlardır:
 
Abdullah b. el-Abbâs (v. 68/687).
 
Urve b. ez-Zubeyr (v. 97/712).
 
Sa'îd b. el-Museyyeb (v. 94/713).
 
eş-Şa'bî (v. 103/712).
 
İbrâhîm en-Neha'î (v. 96/715).
 
ed-Dahhâk b. Muzâhim (v. 105/723).
 
el-Hasenu'l-Basrî (v. 110/728).
 
Vehb b. Munebbih (v. 110/728).
 
Muhammed b. Sîrîn (v. 110/728).
 
Atâ b. Ebî-Rabâh (v. 114/732).
 
Katâde b. Di'âme (118/736).
 
Mekhûl (v. 119/737).
 
Hammâd b. Ebî-Süleymân (v. 120/738).
 
Bukeyr b. Abdullah b. el-Eşecc (v. 120/137).
 
ez-Zuhrî (v. 124/742).
 
Eyyûb es-Sehtiyânî (v. 131/748).
 
Ebu'z-Zinâd Abdullah b. Zekvân (v. 131/748).
 
Zeyd b. Eslem (v. 136/753).
 
Ubeydullah b. Ebî-Ca'fer (v. 135/752).
 
Rabî'atu'r-ra'y (v. 136/753).
 
Yahyâ b. Sa'îd (v. 143/760).https://sorularlaislamiyet.com/
[03.11.2022 21:46] Ömer Tarık Yılmaz: SELEFİ SALİHİN’İN HATİMLERİ
 
İhyâ Şerhinde yazıyor ki; Selef-i Salihin’in Kur’ân-ı Kerîm’in hatminde çeşitli âdetleri vardı. Bazıları İmâm Şafiî (r.âleyh)’in Ramazan haricinde yaptığı gibi her gün bir hatim indirirlerdi. Bazıları da İmâm Şafiî (r.âleyh)’in yaptığı gibi her gün iki hatim indirirlerdi. Hangisi doğru? Bazı zâtların âdetleri ise günde üç hatim indirmekti. Nitekim tâbiinlerin büyüklerinden sayılan ve Hz. Ömer (r.a.)’in zamanında Mısır’ın fethine iştirâk eden ve Hz. Muaviye (r.a.)’in kısas emiri tayin edilen Süleym bin Ater (r.âleyh de bunlardandı. O her gece Kur’ân-ı Kerîm’i üç defa hatmederdi.
İmâm Nevevi (r.âleyh) el-Ezkâr adlı kitabında şöyle diyor: “Kur’ân-ı Kerîm’i okuma hususunda bize ulaşan en fazla okuma miktarı ibn-ül Kâtib’in amelidir. O Kur’ân’ı günde sekiz kere hatmederdi.” İbn-i Kudâme (r.âleyh) İmâm Ahmed (r.âleyh)’den şöyle rivayet ediyor: “Kur’ân okumanın hiçbir sınırı yoktur. Okuyanın Kur’ân’dan aldığı zevke bağlıdır.”
Tarihçiler İmam-ı Âzam (r.a.) hakkında şöyle naklediyorlar. O, Ramazan ayında Kur’ân-ı Kerîm’i altmış bir defa hatmederdi. Bir hatim gece, bir hatim gündüz, bir hatim de Ramazan boyunca teravihlerde okurdu. Fakat Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “Üç günden az zamanda hatmeden tefekkür edemez.” Mecma kitabının yazarı şöyle bir hadis rivayet etmiştir: “Kur’ân-ı Kerîm’i kırk gecede hatmeden çok gecikmiştir.” Bazı alimlerin fetvâsına göre Kur’ân-ı Kerîm ayda bir kere hatmedilmelidir. En güzeli yedi günde bir hatim yapmaktır. Sahâbelerin çoğunun böyle yaptıkları rivayet edilmiştir. Cuma günü başlayıp, her gün Kur’ân-ı Kerîm’den bir menzil okuyarak Perşembe günü bitirmelidir.
(Zekeriya Kandehlevi, Fezail-i A’mal)
[03.11.2022 21:47] Ömer Tarık Yılmaz: MANZUM MENKIBE................ HAZRET-İ ÖMER
Hazret-i Ömer birgün, eshâbla söyleşirdi,
 
Fakir, düşkün bir köle, oraya geliverdi:
 
 
Söyledi ki: (Yâ Ömer, insâfın yok mu senin?
 
Kalk, hizmet eyle bana, sen nasıl halîfesin?)
 
 
Üzüldü Ömer Fâruk, onun bu sözlerine,
 
Dedi ki: (Ne istersen getireyim yerine?)
 
 
Dedi ki: (Çoktan beri, yırtıktır şu gömleğim,
 
Elim de tutmuyor ki, kendim tâmir edeyim.
 
 
Emîrül mü’mininsin, mâdem ki şu anda sen,
 
Al da dik şu gömleği, budur senin vazîfen.)
 
 
Acıyıp buyurdu ki: (Çok haklısın kardeşim,
 
Düşkünlere hizmettir, evvelâ benim işim.)
 
 
Fakir, yırtık gömleği, uzattı halîfeye,
 
Ki, yırtık yerlerini, dikip de versin diye.
 
 
Tâmire başlayınca, fakirin gömleğini,
 
Söyledi bu sefer de, başka bir dileğini. 
 
 
Dedi: (Çıplak durmaya, alışmamış bedenim,
 
Gömleğini çıkar da, üzerime ört benim.)
 
 
Ona da; “Peki” deyip, çıkardı gömleğini,
 
Üzerine örterek, yaptı bu dileğini.
 
 
Tâmirini bitirip, giydirdi ona derhâl,
 
Buyurdu ki: (Hakkını, ettin mi bana helâl?)
 
 
Dedi ki: (Ben hakkımı helâl ettim fakat,
 
Bilesin ki sen dahi, edersin bir gün vefât.)
 
Abdüllâtif Uyan
 
 
 
NÜKTE..........  YAKALANAN HER ZAMAN SUÇLU MU
 
Turnalar birgün bir tarlada yiyecek ararlarken yanlarına kazlar gelir. Az sonra yanlarına yaklaşmaya çalışan avcıyı fark ederler. Turnalar daha çevik ve hafif oldukları için hemen uçarlar. Hâlbuki kazlar ağır hareket ettikleri için avcıdan kurtulamazlar.
 
Netice: Yakalananlar her zaman suçlu değildir.
 
 
03.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[03.11.2022 21:47] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnetin Terki İslam’ın Çökmesidir : İslâm vücudunun, hem sağlık hem de hastalık zamanında yönelebileceği, bünyesine sindirerek organlarının tam mânâsıyla kuvvetlenmesini ve hayat imkânı kazanmasını temin edeceği tek ilâç, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) sünnetidir.
 
Sünnet, on üç asırdan fazla bir zaman içinde vâki İslâmî diriliş ve gelişmeyi anlamanın anahtarı olmuştur; şimdiki çöküş ve çözülüşümüzü anlamanın da anahtarı niçin olmasın?
 
Resûlullah’ın (s.a.v.) sünnetini uygulamak, İslâm’ın varlığını ve ilerlemesini korumak demektir. Sünnetin terki ise, İslâm’ın çökmesidir.
 
Sünnet, İslâm binasını tutan çelik iskelet idi. Sen, herhangi bir binanın iskeletini yok edince, kâğıttan bir baraka gibi onun çökmesine şaşar mısın?
 
VAHYİ TEBLİĞ EDENE UYMADIKÇA KUR'ÂN'IN HAKKINI ÖDEMİŞ OLAMAYIZ
 
Biz burada “sünnet” kelimesini, “Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.), yapma ve söyleme şeklinde ortaya koyduğu örnek” diye en geniş mânâsıyla kullanıyoruz. Onun şâyân-ı hayret olan hayâtı, Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği esasların tefsîri ve canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kur’ân’ın hakkını  ödemiş olamayız.
 
İslâm’ı diğer sistemlerden ayıran esaslar içinde bizce en önemlisi, insan hayâtının rûhî ve maddî tarafları arasında kurduğu tam âhenktir. İslâm’ı, altın çağında, her girdiği yerde zafere ulaştıran âmillerden biri de işte budur! İslâm, âhirette kurtulmak için dünyayı küçümsemeyi şart görmeyen yepyeni bir dâvetle gelmiştir.
 
Risâleti, insanlığa doğru yolu gösterme hikmetini taşıyan Peygamberimiz’in (s.a.v.), insan hayâtının maddî-rûhî her iki cephesine de niçin önem verdiğine, İslâm’ın bu açık özelliği ışık tutmaktadır. Resûlullah’ın (s.a.v.) şu hadîs-i şerifi de bunu teyit eder: “Ebedî yaşayacakmışsın gibi dünyan için, yarın ölecekmişsin gibi âhiretin için amel et (çalış).”
 
Birimizin kalkıp da Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in sırf rûhî ve teabbüdî (ibadet sayılan) alan ile ilgili emirleriyle günlük hayâtımıza ve sosyal meselelere âit emirlerini uygunlaştırmaya teşebbüs etmesi İslâm’ı bilmemesinden ileri gelir. Bunun gibi, birinci neviden olan emirlere uymaya mecbur olduğumuz, ikinci kısım emirlere ise uymaya mecbur bulunmadığımız şeklindeki görüş de sathîdir ve özünde İslam’a karşı direniştir. “Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinden bazılarının, yirminci asırda yaşayan biz -ileri zekâlılar- için değil, vahyin indiği asırda yaşayan Araplar için gelmiş olduğu” şeklindeki anlayış da böyledir (İslam’a aykırıdır). Bu, Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) taşıdığı ve temsil ettiği nurun kadir ve kıymetini inkâr mânâsı taşır.
 
Bir Müslümanın hayâtının, onun rûhî ve bedenî varlığı arasında tam ve mutlak bir dayanışma üzerinde durması nasıl gerekli ise, Peygamberimiz’in yolunun da hayâtımızı bir bütün olarak (en derin ahlâkî, amelî, şahsî ve ictimaî davranışların tümünü) kucaklaması gereklidir. İşte, sünnetin en derin mânâsı budur!
 
BUGÜNKÜ MÜSLÜMAN NESLİN YABANCILAŞMASI
 
Hadîsi kıymetten düşürmek isteyen tenkitçiler, kendilerine ve çevrelerine ait kusurları meşrû göstermek için sünnete uymanın kaçınılmaz bir esas olduğunu inkâra yelteniyorlar. Çünkü onlar bunu yapınca, Kur’ân-ı Kerîm’in öğrettiği esasları -her biri kendi meyline ve şahsî düşünüşüne göre- istediği gibi tevil etmek ve anlamak imkânını elde edecektir. Fakat İslâm’ın, ahlâkî ve amelî, ferdî ve sosyal bir nizam olarak sahip bulunduğu mümtaz durum, o yolu çıkmaz kılmaktadır.
 
İslâm âleminde, Garb medeniyetinin tesirinin arttığı şu günlerde, bu mesele (sünnete uymak) karşısında, münevver adını verdiğimiz kimselerin aldıkları garip durumun yeni bir sebebi daha vardır; bu da onların şu sözlerinde ifadesini bulur: Aynı zamanda, hem sünnete uymamız hem de Garb’ın hayat yoluna ayak uydurmamız mümkün değildir.
 
Ayrıca bugünün Müslüman nesli, sırf yabancı olduğu, parlak ve maddî bakımdan kuvvetli bulunduğu için Garb’a ait olan her şeyi büyütmeye ve yabancı her medeniyete tapınmaya hazır bulunmaktadır. İşte bu yabancıya ve garblılığa özenme, Resûlullah (s.a.v.)’ın hadislerinin ve onlara bağlı olan sünnet nizamının kabul görmemesinin en kuvvetli sebebi olmaktadır.
 
Sünnet, Garb medeniyetinin dayandığı fikrî temellere açıktan açığa karşıdır. İkincisinin (Garb medeniyyetinin) câzibesine kapılanlar, bu müşkül durumdan kurtulmak için -mevsûk olmayan hadislere dayanması sebebiyle- Müslümanlara sünnete uymanın gerekli olmadığını söylemekten başka bir çare bulamıyorlar.
 
İşte bu vecîz (!) muhâkemeden sonra Kur’ân-ı Kerîm esaslarının, Garb medeniyetinin rûhuna uyacak şekilde tahrif edilmesi daha kolay bir hale gelmektedir.*
[03.11.2022 21:47] Ömer Tarık Yılmaz: Resûlullah’ın ahlâkı
Hz. Peygamber Kıyamet'e kadar gelecek insanlara örnek bir şahsiyet, davranışlarından ders alınacak bir rehber olarak gönderildiği için (el-Ahzâb 33/21) hayatın her yönünü kapsayan üstün bir ahlâkla donatılmıştır. (el-Kalem 68/4)
 
Devlet başkanlığından aile reisliğine kadar her sahada üstün bir ahlâk ortaya koymuştur. Hz. Ayşe, Resûlullah’ın ahlâkının Kur’an’dan ibaret olduğunu belirtmiş (Müslim, Müsâfirîn, 139), Hz. Peygamber de Cenâb-ı Hak tarafından en güzel şekilde eğitildiğini ifade etmiştir. (Münâvî, I, 429)
 
Resûl-i Ekrem güzel ahlâk üzerinde özellikle durmuş, ahlâkî erdemleri tamamlamak için gönderildiğini söylemiş (el-Muvatta, “Ĥüsnü’l-ħuluķ”, 8; Müsned, II, 381) ve yüzünü güzel yarattığı gibi huyunu da güzelleştirmesi için Allah’a dua etmiş (Müsned, I, 403; VI, 68, 155), mükemmel imanın güzel ahlâklı olmakla sağlanabileceğini bildirmiştir. (Ebû Dâvûd, Sünnet, 15; Tirmizî, Rađâ, 11)
 
Onun başkalarına tavsiye ettiği ahlâk ilkelerini hayatı boyunca uygulaması (Buhârî, Riķāķ, 18) bu ilkelerin daha çok benimsenmesini sağlamıştır.
[03.11.2022 21:48] Ömer Tarık Yılmaz: Mâide Süresi 44-47. Ayetler
44- İçinde doğru yolu gösteren ve gerçekleri aydınlatan âyetler bulunan Tevrat’ı şüphesiz biz indirdik. Allah’a teslim olmuş peygamberler, müçtehitler ve diğer âlimler yahudilere ait dâvalarda onunla hüküm verirlerdi. Çünkü hepsi de Allah’ın kitâbını korumakla vazîfelendirilmişlerdi ve onun hak kitap olduğuna şâhit idiler. Öyleyse siz insanlardan korkmayın da yalnız benden korkun. Âyetlerimi azıcık bir dünya menfaati karşılığında satmayın! Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.
45- Biz Tevrat’ta onlara şunu farz kılmıştık: “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş karşılıktır; yaralamalar da böyle kısas yapılacaktır.” Fakat kim kısas hakkını bağışlarsa bu, onun günahları için bir kefâret olur. Her kim de Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir.
46- Daha sonra, o peygamberlerin izleri üzere Meryem oğlu İsa’yı, kendinden önce indirilen Tevrat’ın hükümlerini doğrulayıcı olarak gönderdik. Ona da içinde doğru yolu gösteren ve gerçekleri aydınlatan âyetler bulunan İncil’i, kendisinden önceki Tevrat’ı tasdik etmek üzere ve takvâ sahiplerine bir yol gösterici ve öğüt olarak verdik.
47-  İncil ehli de, Allah’ın orada indirdiği ile hükmetsin! Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıkların tâ kendileridir.
 
Açıklama; 
 
Tevrât, Hz. Mûsâ’ya indirilen Allah kelâmıdır. Geçerli olduğu süre içerisinde insanları doğru yola çağıran ve onların yollarını aydınlatan bir rehber kitaptır. Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn’dan başlayarak, Hz. İsa dâhil olmak üzere bütün peygamberler, yahudiler arasındaki meselelerin çözümünde onunla hükmetmişlerdir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de, bu surenin 41-43. âyetlerinde geçtiği üzere yahudiler arasında Tevrat’la hükmetmiştir. Dolayısıyla bahsedilen peygamberlere, Peygamberimiz de dâhildir. Peygamberlerden başka yahudilerin اَلرَّبَّانِيُّونَ (rabbaniyyûn) denilen “dini ilimlerle, hususiyle Tevrat’la meşgul olan, insanlara doğru bilgi ve inancı öğreten, kendilerini Allah’a adamış müçtehid âlimleri, fakihleri” ve yine اَلْاَحْبَارُ (ahbâr) denilen ve bizdeki müftüler mukâbilinde olan “dini ilimleri bilen ve öğreten din âlimleri” de Tevrat’la hükmetmişlerdir. Bunlar aynı zamanda Allah’ın kitabını tahrif edilmekten ve değiştirilmekten korumakla vazifeli olmuşlar, onun doğruluğuna şâhitlik yapmışlar ve üzerinde gözcü olmuşlardır. Allah’ın kitabını korumak ise:
 
› Onun tahrif ve tebdil edilmesini, değiştirilmesini, yanlış an­laşılmasını, belli kaidelere bağlı kalmadan tefsir edilmesini önlemekle;
 
› Metnini yazmak ve ezberlemekle,
 
› Mânasını ve hükmünü öğrenmekle,
 
› Emir ve nehiyleri istikâmetinde amel etmekle ve
 
› Onu başkalarına öğret­mekle olur. Bunları başarabilmek için bir takım zorlukları göğüslemek, Allah’tan başka kimseden korkmamak ve dünyevi menfaatler karşısında eğilmemek, Allah’ın hükmünü her şeyin fevkinde görmek lâzımdır.
 
44 ve bundan sonraki 45 ve 47. âyetlerde Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler sırasıyla “kâfirler”, “zâlimler” ve “fâsıklar” olarak vasıflandırılmışlardır:
 
Kâfirler, Allah’ın hükümlerini inkâr ettikleri, kabul etmedikleri veya hafife aldıkları için onunla hükmetmeyenlerdir. Zâlimler, Allah’ın hükümlerine inandıkları halde onunla hükmetmeyenlerdir. Çünkü Allah’ın hükmü adâleti, onun zıddı zulmü temsil eder ve onunla hük­metmeyenler de zâlim olur. Fâsıklar, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemek suretiyle O’nun emrinden çıkanlardır. Görüldüğü üzere küfür, zulüm ve fısk, ilâhî hükmü çiğnemenin birer neticesidir. İlahi hükmün tatbik edilmediği yerlerde bu üç günahtan birinde
[03.11.2022 21:49] Ömer Tarık Yılmaz: Kubbetü's Sahra
Kudüs haremindeki kutsal kaya üzerinde yer alan Emevî Halifesi Abdülmelik b. Mervân'ın yaptırdığı, ortası kubbeli sekizgen yapı.
İslâm mimarisinin bilinen İlk kubbeli eserlerindendir ve Kudüs'ün fethinden sonra Hz. Ömer tarafından yaptırılan mescidin yerine inşa edildiği için daha çok Batılılar tarafından Ömer Camii ola­rak da tanınır. Binanın üzerinde bulundu­ğu kutsal kaya (sahre, hacerü'l-muallak) rivayete göre Hz. Musa'nın kıblesidir (Taberî, XXVI, 183) ve Resûl-i Ekrem'in kıble değişikliğiyle ilgili âyetler gelinceye kadar namaz kılarken yöneldiği Kudüs'ten maksadın da o olduğu söylenir.(Taberi, II, 4)
 
 
 
Yahudi geleneğin­de sahrenin Süleyman Mâbedi'nin Kudsü'l-akdes bölümünün temelini teşkil ettiği, dünyanın ortasında bulunduğu, Nuh'un gemisinin tufandan sonra onun üstüne oturduğu ve üzerinde Hz. İbra­him'in kurban kestiği, Hz. Davud'un tövbe ettiği gibi değişik inanışlar vardır. Ki­tâb-ı Mukaddes yorumlarında ise sahre­nin Süleyman Mâbedi'nin tamamının ve­ya yalnız kurban sunulan mezbahının te­melini oluşturduğu kabul edilir.
 
 
 
Bazı İslâm kaynaklarında sahre Beytül-makdis olarak tarif edilir. Hz. Ömer, barış yoluyla Kudüs'ü ele geçirince Kâ'b el-Ahbâr'ın delaletiyle Yahudiler tarafından çöplük haline getirilen sah­renin yerini bulup temizletmiş, bizzat kendisi de eteğinde toprak taşıyarak bu çalışmaya katılmıştır.(İbn Kesîr, VII, 57)
 
 
 
Kubbetü's-Sahre, tarihi boyunca bölge­ye hâkim olan hemen her hükümdardan büyük ilgi ve saygı görmüş, özenle tamir ettirilmiştir. Bilhassa Eyyûbî sultanları kendi elleriyle sahrenin tozunu alır, mes­cidi süpürür ve gül suyu ile yıkarlardı.
 
Bunlardan el-Melikü'1-Azîz Osman sahre­nin etrafına ahşap bir korkuluk yaptırdı. Memlükler'den I. Baybars 1270'te yıkılan kısımları tamir ettirdi ve dış duvar mo­zaiklerini yeniledi. 1318'de Muhammed b. Kalavun kubbenin içini altın yaldız ve mozaiklerle yeniden dekore ettirip dışını da kurşunla kaplattı.
 
Berkuk, güney kapı­dan girince göze çarpan mahfeli yaptırdı; el-Melikü'z-Zâhir Çakmak yıldırım düş­mesi sonucu yanan kubbesini onarttı. Kayıtbay ise kapılarını üzerlerine kabartma motifler işlenmiş bakır levhalarla kaplattı.
 
Osmanlılar zamanında Kanunî Sultan Sü­leyman tarafından çok köklü biçimde ta­mir ettirilmiş ve harap olan dış mozaik kaplama çinilerle değiştirilerek pencere­lere alçı revzenler yerleştirilmiştir. İmar faaliyeti III. Murad. I. Abdülhamid, II. Mahmud, Sultan Abdülmecid, Sultan Ab-dülaziz ve II. Abdülhamid tarafından da devam ettirilmiş, özellikle II. Abdülhamid büyük masraflarla zemine değerli İran halıları döşetmiş, ortaya görkemli bir kristal avize astırmış ve eskiyen çinileri yeniletmiştir.
 
1948 Eylül ve Ekim ayların­da atılan bombalardan kuzeybatı pence­releri zarar gören Kubbetü's-Sahre, bu­gün de zaman zaman Filistinliler'le İsrail askerlerinin çatışmaları sırasında tehlikeli durumlara düşmektedir.

Antalya Havalimanı 2 ayda yaklaşık 2 milyon yolcuya hizmet verdi

Sakarya, yılın ilk 2 ayında 26 bin 314 aracı yurt dışına gönderdi

Küresel Para Haftası sunum ve panellerle devam ediyor

AB, Macaristan ve Slovakya'ya petrol akışını sağlamaya çalışıyor

Fitch: Orta Doğu'daki gerilimin kısa sürmesi halinde Türkiye'ye yönelik riskler yönetilebilir

Borsada bugünkü işlemlerin takası 23 Mart'ta yapılacak

Türkiye'den transit geçecek harp araç ve gereçlerine ilişkin esaslar düzenlendi

Konut Fiyat Endeksi şubatta yüzde 1,8 arttı

Safranbolu lokumu üreticileri bayram mesaisinde

Ticaret Bakanlığından tüketicilere "alışverişte raf ile kasa fiyatını karşılaştırın" uyarısı

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 26 16 1 9 30 57
3.TRABZONSPOR A.Ş. 26 17 3 6 23 57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 26 14 5 7 17 49
5.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 26 12 8 6 14 42
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 26 9 11 6 -4 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 26 8 9 9 -7 33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
11.CORENDON ALANYASPOR 26 5 8 13 -4 28
12.TÜMOSAN KONYASPOR 26 6 11 9 -9 27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 26 6 13 7 -8 25
14.KASIMPAŞA A.Ş. 26 5 12 9 -14 24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR 26 6 14 6 -18 24
16.İKAS EYÜPSPOR 26 5 14 7 -18 22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 26 3 12 11 -28 20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 26 4 17 5 -22 17