[13.11.2022 22:43] Ömer Tarık Yılmaz: DEHŞETE DÜŞTÜM!
“Dehşete düştüm. Çünkü ilkokulda, lisede öğrendiğimiz şeyler tamamıyla buna aykırıydı. Modern dünyanın gelişimine İslâm dünyasının katkısını sıfır diye biliyorduk. Ritter’in sözleri İslâm ilimleri tarihini öğrenmem için kırbaç rolü oynadı. Bütün dünyayı terk ederek gece gündüz bunun için çalıştım.”
Öteden beri çok tartışılan bir konu var: İslam dünyası neden geriledi? Bugün bu soruya biraz da tersten cevap vermek gerekiyor: “İslam dünyası daha önce ne yaptı da ilerledi?” Müslümanlar miladın 10. yüzyılında astronomide o kadar ilerlediler ki şu suâli sormaya başladılar:” Dünyanın bir eğimi vardır 23.5 derece. Bu eğimde bir azalma veya artma var mıdır?” Hatta bunu araştırmak için eski Tahran’da Rey şehrinde bir rasathane kurdular. 30 sene kadar sonra şu sonuca vardılar: Dünya’nın eğimi muntazaman azalıyor yani 2000 yılda aşağı yukarı 1 derece azalıyor. Bu eğimi gök mekaniği 19. Yüzyılda ispat etti.
Cabir İbn-i Hayyan, 700 harflik bir alfabe yapıyor. Niye biliyor musunuz? Bütün hayvanların seslerini ifade edebilmek için. Böyle müthiş bir insan...
Bir müslüman iyi şartlar içerisinde çok iyi çalışabilirse, çok büyük neticelere varabileceği inancı var bende. Onun için milletimden, Türk milletinden, Müslümanlardan böylesi bir davranışa sahip olmalarını isterim. Artık Türkler korkak ve taklitçi bir millet olmaktan kurtulmalıdır.
“Şimdi düşününüz; siz bir dinin mensubusunuz ve o dinin Peygamberi (s.a.v.) ne diyor: “İki günü birbirine eşit olan insan zarardadır.” Bunu Müslümanlar kâfi derecede göz önüne almadılar. İnsanların dikkatini buna çekmediler. Demek ki İslâm dini sizden her gün yeni bir şey istiyor. Yani bu soruyu her Müslüman’ın kendisine sorması lazım.”
(Fuat Sezgin, Bilim Tarihi Sohbetleri)
[13.11.2022 22:43] Ömer Tarık Yılmaz: 10- وعَنْ أبي هُرَيْرَةَ . قال: قال رَسُولُ اللَّهِ
: صَلاَةُ الرَّجُلِ جَمَاعَةً تَزِيدُ عَلَى صَلاَتِهِ فِي سُوقِهِ وَبَيْتِهِ بِضْعًا وَعِشْرِينَ دَرَجَةً وَذَلِكَ أن أَحَدَهُمْ إذا تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ, ثُمَّ أَتَى الْمَسْجِدَ لاَ يُرِيدُ إلا الصَّلاَةَ ,لاَ يَنْهَزُهُ إلا الصَّلاَةُ, لَمْ يَخْطُ خَطْوَةً إلا رُفِعَ له بِهَا دَرَجَةٌ, وَحُطَّ عَنْهُ بِهَا خَطِيئَةٌ حتى يَدْخُلُ الْمَسْجِدَ, فَإذا دَخَلَ الْمَسْجِدَ كان فِي الصَّلاَةِ ماَ كانت الصَّلاَةَ هِيَ تَحْبِسُهُ, وَالْمَلاَئِكَةُ يُصَلُّونَ عَلَى أَحَدِكُمْ مَا دَامَ فِي مَجْلِسِهِ الَّذِي صَلِّي فِيهِ يَقوُلوُنَ : اللَّهُمَّ ارْحَمْه,ُ اَللَّهُمَّ اغفر له, اَللَّهُمَّ تُبْ عَلَيْهِ, مَا لَمْ يُؤْذِ فِيهِ, مَا لَمْ يُحْدِثْ فِيهِ .
10: Ebû Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Kişinin, cemaatle kıldığı namaz çarşıda, işyerinde ve evinde kıldığı namazdan yirmi bu kadar derece üstündür. Şöyle ki; bir kimse güzelce abdest alır, sadece namaz kılmak niyetiyle camiye gelirse, camiye girinceye kadar attığı her adımla o kimsenin derecesi yükselir ve bir günahı bağışlanır. Camiye girince de namaz için kaldığı sürece namaz kılıyormuş gibi sevap kazanır. Namaz kıldığı yerde kaldıkça kimseye (sözlü ve fiilli) eziyet etmediği ve abdestini bozmadığı ve dünyevî sözler konuşmadığı sürece melekler ona şöyle dua ederler: Allah’ım sen ona rahmet et acı Allah’ım sen onu bağışla affet Allah’ım sen onu tevbesini kabul et.” (Buhârî, Salât 87; Müslim, Taharât, 12.)
-11عنْ أبي الْعَبّاَسِ عَبْدِ للهِْ ِ بن عَبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ رَضِيَ اللَّه عَنْهمَا عَنْ رَسوُلِ اللهِ
فِيمَا يَرْوِي عَنْ رَبِّهِ تَباَرَكَ وَتَعاَليَ قال : إن اللَّهَ كَتَبَ الْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ, ثُمَّ بَيَّنَ ذَلِكَ : فَمَنْ هَمَّ بِحَسَنَةٍ فَلَمْ يَعْمَلْهَا كَتَبَهَا اللَّهُ تَياَرَكَ وَتَعاَليَ عِنْدَهُ حَسَنَةً كَامِلَةً, وَإن هَمَّ بِهَا فَعَمِلَهَا كَتَبَهَا اللَّهُ عَشْرَ حَسَنَاتٍ إِلَى سَبْعِ مِائَةِ ضِعْفٍ إِلَى أَضْعَافٍ كَثِيرَةٍ, وإن هَمَّ بِسَيِّئَةٍ فَلَمْ يَعْمَلْهَا كَتَبَهَا اللَّهُ تعالي عِنْدَهُ حَسَنَةً كَامِلَةً, وَإن هَمَّ بِهَا فَعَمِلَهَا كَتَبَهَا اللَّهُ سَيِّئَةً وَاحِدَةً .
11: Ebul Abbâs Abdullah ibn Abbas ibn Abdülmuttalib (Allah Onlardan razı olsun)’den nakle edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) Allah’tan rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurdu: “Allah iyilik ve kötülükleri takdir edip yazdıktan sonra bunların durumunu şöyle açıkladı; bir kimse iyilik yapmaya niyetlenir de yapmazsa, Allah buna yapılmış tam bir iyilik olarak sevap yazar, eğer o kimse hem niyetlenir hem de o iyiliği yaparsa ona on iyilik sevabı yazar ve bu sevabı yedi yüze ve daha fazlasına kadar çıkarır, kim bir kötülük yapmaya niyetlenir de sonra vazgeçerse Allah onun için tam bir iyilik sevabı yazar, eğer kötü işe niyetlenir ve onu yaparsa Allah o kimse için bir günah yazar.” (Buhârî, Rikâk 31; Müslim, İman 257.)
[13.11.2022 22:43] Ömer Tarık Yılmaz: ŞİİR......... DÜŞÜN
Havada uçuşan kuşları gör de,
Onlara bu gücü vereni düşün!
Aynada gözünü kaşını gör de,
Kusursuz yüzüne sereni düşün!
Kendini nîmetler içine saldın,
Bunları bırakıp harama daldın,
Nefsinin arzusu güzeli aldın,
Söz dinlemeyenin hâlini düşün?
Baharda çiçekler açar coşarsın,
Meyve olur, daldan dala koşarsın,
Sonbahardan niye ibret almazsın,
Her mevsim bahçeye geleni düşün?
Erkal der ki: Sen de artık uyansan,
Gece gündüz ibâdete dayansan,
Yunus gibi Allah aşkıyla yansan,
Ölmeden kabire gireni düşün?
Abdullah Erkal - İstanbul
SAĞLIK.............BEYNE ZARARLI YİYECEKLER
Alkol beynin en büyük düşmanı; ya diğerleri?
Zihin Sağlığı Vakfı’nın araştırmasına göre; fast food tarzı beslenme ile faydalı yağların, vitamin ve minerallerin eksikliğinin; depresyon, alzheimer ve şizofreni hastalıkları ile doğrudan ilişkisi bulunuyor. Araştırmada balık tüketimine çok yer verilmesi gerektiği belirtiliyor.
Beyne faydalı yiyecekler: Sebzeler (Lifli olanlar), tohumlar ve fındık, meyve, buğday, kepek, organik yumurta, balıklar. (Özellikle yağlı olanlar)
Beyne zararlı yiyecekler: Kızartılmış fast food yiyecekler (Hamburger, patates kızartması vb), Rafine edilmiş ve işlenmiş besinler (Rafine yağlar, salam, sucuk, sosis vb), Alkol, her çeşit tatlı, çay ve kahve. Besinlere konulan katkı maddeleri. Tarım ilâcı içeren besinler.
13.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[13.11.2022 22:44] Ömer Tarık Yılmaz: Nimeti arttıran ve bereketlendiren sünnet : Bereket nimetin artması, bir hayrın gerçekleşmesini temenni etmenin yanında bir nimetten faydalanmayı da ifade eder. Burada ise bereketle kastedilen, kendisiyle beslenilen, açlıktan insanı kurtaran ve Allah’a hakkıyla ibadet edebilmek, çalışıp çabalamak ve elinin emeğiyle kazanabilmek için kişinin vücuduna güç ve kuvvet veren şeylerdir denilebilir. Berekete nâil olmak için, yemeğin hiçbir parçasını telef etmemek gerekir. Yukarıdaki üç ayrı rivâyette bu noktaya özellikle dikkat çekildiğini görüyoruz. Bunun için:
* Parmakların ve yemek tabağının güzelce temizlenmesi,
* Şâyet lokma yere düşmüş ve herhangi bir şey bulaşmışsa temizlenerek yenmesi, bize tavsiye edilmektedir.
Yalanması istenen parmaklar, sağ elin baş parmağı, şehadet parmağı ve orta parmaktır. Diğer parmaklar bunun dışındadır. Parmaklar, orta parmak, şehadet parmağı ve baş parmak sırasına göre yalanır. Çünkü Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den böyle öğrenilmiştir. Bundan anladığımız bir başka prensip de şâyet elle yemek yenilirse elini tamamıyla veya bütün parmakları yemeğe sokarak değil, sağ elin anılan üç parmağı ile yemektir.
Hattâbî, (ö. 388/998) elle yemek yenilmesi ve parmakların yalanması konusundaki düşüncelerini şöyle anlatır:
“İnsanlardan bazıları, parmakları yalamayı ayıplamışlardır. Bolluk ve refah onların aklını bozmuş, sürekli tokluk da onların tabiatını değiştirmiştir. Bunlar parmakların yalanmasını sevilmeyen iğrenç bir hal, çirkin bir durum olarak görürler. Onlar bilip anlamazlar mı ki, parmaklarındaki yemek artıkları da yediklerinin bir parçasıdır? Bundan sadece kibirli ve sünneti terkeden varlıklı zenginler kaçınırlar.”
Peygamberimiz, yemek yerken düşürülen lokmanın da alınıp yenilmesini tavsiye etmişlerdir. Şâyet bu lokmaya toz toprak gibi bir şey yapışmışsa, onlardan temizlenerek yenir, temizlenmesi mümkün değilse, kedi, köpek gibi bir hayvana verilir; şeytana bırakılmaz. Şeytana bırakılmamasıyla kastedilen Allah’ın ihsan ettiği nimetin zayi edilmesi, ona değer verilmemesi, nimetin hakir görülmesi, ahlâklı ve edepli tavır ve davranışlardan uzaklaşılmasıdır. Ayrıca bu, kibirlilik ve kendini müstağni görme, yani kimseye ve hiç bir şeye muhtaç olmadığına inanma halidir ki, bunların hepsi şeytanın vasıflarıdır. Müslümanın görevi, iyi bir müslüman olmanın gereklerini yerine getirmek, islâmî olmayan davranış biçimlerinden uzak durmaktır. Hayatımızın her safhasında bunları kendimize düstur edinmemiz, bizim müslümanlığımızın da derecesinin göstergesi sayılır. Sünnetin koyduğu kurallara riâyet edenler, daha seviyeli, Allah katında daha sevimli müslüman olma şansını elde ederler.
Ellerin mendille veya bezle silinmesi câizdir. Ancak bunun sünnete uygun şekli, ellerin güzelce temizlendikten, elde yemek kokusu ve bulaşığı kalmadıktan sonra silinmesidir. Yoksa elin kirinin ve pisinin mendille temizlenmesi söz konusu değildir. Bizlerin, müslümanlar olarak, Anadolumuzun köylerinde bile gördüğümüz, yemekten sonra büyüklerin eline su dökerek ellerin yıkanması ve peşinden havlu tutarak silinme veya yemeklerden sonra sabunlanmış ıslak bez ve yanında kuru el bezi ile elleri temizleme âdetimiz, bir sünnetin yerine getirilmesinden başka bir şey değildir. Böyle nice âdetlerimiz vardır ki, onun aslı bir hadîs-i şerîfe veya Peygamber Efendimiz’in bir sünnetine dayanır. Dolayısıyla, iyi ve güzel olan âdet ve geleneklerimizi unutup terketmeyi değil, yaşatıp yaygınlaştırmayı düşünmemiz daha doğru olur. Bir toplumun, modernleşme adına birtakım insânî ve İslâmî değerlerini terketmesi, uygun bir yol kabul edilemez. Çünkü içtimâî değerler, örf, âdet ve gelenekler, bir millet ve bir toplum için asırların tecrübe birikimidir. Onların uygun olmayanları, yanlış görülenleri zaman içinde bünyeden ayıklanır. Fakat bir başka toplumun inanç ve yaşantısını, aslında mahiyeti kesin olarak bi-linmeyen ve bazı toplumbilimciler tarafından bir sosyal hastalık kabul edilen modernleşme adına terkederek, kendi doğru inanç, düşünce ve geleneklerimizden uzaklaşmamız, bizi kimliksiz ve kişiliksiz bir sürü haline getirir. Onun için sünnetleri ve bu çerçevede geliştirdiğimiz örf ve âdetlerimizi bilip uygulamak bizleri fert ve toplum olarak güçlü ve seçkin kılar.
HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ
1. Bereket maksadıyla, yemek yenilen elin parmaklarını yalamak ve yemek kabını güzelce temizlemek müstehaptır.
2. Yere düşen lokmayı temizleyerek yemek, şeytana bırakmamak, İslâm’ın yemek âdâbındandır. Bu da müstehaptır.
3. Şeytanlar yiyip içerler, daima mü’minlere musallat olmaya çalışırlar. Bu sebeple onlara karşı uyanık olmalı, hile ve desiselerine gelinmemelidir.
4. Eller temizlendikten sonra, mendille silinebilir.
[13.11.2022 22:44] Ömer Tarık Yılmaz: Son derece cömertti
Hz. Peygamber, son derece cömertti. Kendisinden bir şey istendiği zaman ona çok ihtiyacı da olsa verirdi. Bir defasında yamaçta yayılan koyun sürüsünü görüp birkaç koyun isteyen bedevîye bütün sürüyü vermişti. (Buhârî, “Cenâiz”, 28; “Edeb”, 39)
Düşmanları bile Resûl-i Ekrem’in üstün şahsiyetini övmek zorunda kalırdı. Ebû Süfyân, ticaret için gittiği Suriye’de Bizans İmparatoru Herakleios’un Peygamber hakkındaki sorularına cevap verirken onun en belirgin özelliklerinin doğruluk, iffet, ahde vefa ve emanete riayet olduğunu söylemişti. (Buhârî, Bedü’l-vaĥy, 7)
[13.11.2022 22:44] Ömer Tarık Yılmaz: Felak Suresi
Felâk suresi, Medine döneminde nüzul olmuştur. Felâk suresi, 5 âyettir. Felâk, sabah aydınlığı demektir.
اَلْفَلَقُ (felak) sözlükte “yarıp çıkarmak” demektir. Burada çoğunluğun görüşüne göre “gecenin karanlığının yarılmasıyla ortaya çıkan sabah vakti” mânasına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak kendisi için فَالِقُ الإصْبَاحِ (Fâliku’l-isbâh) “Gecenin karanlığını yarıp sabahı çıkaran” sıfatını kullanır. (En‘âm 6/96) Buna göre رَبُّ الْفَلَقِ (Rabbü’l-felak), “Sabah’ın Rabbi” demek olup, sûre, karanlıklardan aydınlığa çıkmak, zor durumlardan rahatlığa erişmek için aydınlığın yaratıcısı Allah Teâlâ’ya sığınmayı emretmektedir.
“Felak” ile Allah Teâlâ’nın yarıp ortaya çıkardığı her şey kastedilmiş de olabilir:
› gecenin karanlığını yarıp sabahı çıkardığı gibi, yeryüzünü yararak orada nice mahsulatı meydana getiriyor,
› Dağları parçalayarak ondan nice gözeleri, nehirleri, madenleri meydana çıkarıyor,
› Bulutları yararak onlardan yağmurları yağdırıyor,
› Rahimleri infilak ettirerek oradan nice yavruları dünyaya getiriyor.
İşte her türlü şerden bu kadar muazzam işler yapan sonsuz kudret ve azamet sahibi Allah’a sığınmak, kullar için bir selamet, emniyet ve saadet vesilesidir.
Kötülüklerinden Allah’a sığınılacak şeylere gelince:
Felâk / 2
Sûrede şerrinden sığınılacak varlıklar sayılırken “Bütün yarattıklarının şerrinden” (Felak 113/2) buyrularak öncelikle çok genel bir ifade kullanılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ’dan başka bu ifadenin mutevasına girmeyecek hiçbir varlık kalmamaktadır. Bu âyetten sonrakiler hiç zikredilmemiş bile olsaydı, yine de ayrıca sayılanlar da dâhil bütün yaratıkların şerrinden Rabbimize sığınmış olacaktık. Fakat zararlarının büyüklüğüne dikkat çekmek üzere, bu genel ifadeden sonra hususi olarak üç şeyden bahsedilir ve özellikle bunların şerrinde de Allah’a sığınmanın ehemmiyeti vurgulanır. Bahsi geçen üç şeyden birincisi şudur:
Felâk / 3
Gecenin içinde barındırdığı pek çok kötülük vardır. Öncelikle karanlık görüntüsü, korku ve dehşet vericidir. Gece, hayat sahiplerinin uyumak suretiyle bir nevi hayattan mahrum kaldıkları zamandır. Vahşi hayvanlar yuvalarından, haşeratlar yerlerinden geceleyin çıkar. Hırsızlar, düşmanlar ve suçlular o vakit hucuma geçer. Yangınlar çıkar. Geceleyin cin ve şeytan denilen kötü ruhlar çıkıp etrafa yayılır. Bu sebeple dilimizde “Sabahın şerri akşamın hayrından daha iyidir” sözü mesel olmuştur. Bütün bunların şerrinden kendimizi korumamız, bunun için de Allah’a sığınmamız gerekir.
Felâk / 4
Bunlar sihir ve büyü yapan kimselerdir. Erkek veya kadın olabilir. Fakat bu işleri daha çok kadınlar yaptığı için “üfleyen kadınlar” mânasında اَلنَّفَّاثَاتُ (neffâsât) kelimesi kullanılmıştır. Mamafih bundan “üfleyen nefisler, şahıslar, gruplar” mânasını anlamak da mümkündür. Büyüler ipler düğümlenerek ve bu düğümlere üflenerek yapılır. Yapılan büyüler insanı etkilemekte, psikolojisini bozmakta, eşler arası münâsebetleri aksatacak bir tesir icra etmekte, hatta eşlerin birbirinden ayrılmalarına yol açabilmektedir. (bk. Bakara 2/102) Bu sebeple İslâm dini büyü yapmayı haram kılmış ve bu zararlı kişilerin ve yaptıklarının şerrinden Allah’a sığınmayı emretmiştir.
Üçüncüsü:
Felâk / 5
Haset, bir kişinin kardeşinin sahip olduğu nimetlere; kocasına, hanımına, evladına, malına, ilmine göz dikerek bunların onun elinden çıkmasını istemesi ve bunu gerçekleştirmek için de bir kısım hileli yollara baş vurmasıdır. Bu itibarla haset son derece tehlikeli ve zarar verici bir duygudur. Haset kişinin içinde kalıp, söz veya fiil olarak dışa yansımad
[13.11.2022 22:44] Ömer Tarık Yılmaz: Halid Bin Velid (ra)
Halid Bin Velid, hicretten 35-39 yıl kadar önce 583-587 yıllarında Mekke’de doğdu. Soyu yedinci göbekten dedesi Mürre’de Resûl-i Ekrem’in sallallahu aleyhi ve sellem soyu ile birleşir.
Umretü’l-kazâ için Hz. Peygamber’le sallallahu aleyhi ve sellem birlikte Mekke’ye gelen Velîd kardeşi Hâlid’i radıyallahu anh bulamayınca kendisine verilmek üzere bir mektup bıraktı. Bu mektupta, İslâmiyet’i kabul etmemesini ve bu dinden uzak durmasını hayretle karşıladığını belirttikten sonra Resûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem kendisini sorduğunu ve “Hâlid gibi bir insanın İslâm’ı tanımaması ne tuhaf! Keşke o, gayret ve kahramanlıklarını Müslümanların yanında müşriklere karşı gösterseydi; bu kendisi için çok daha hayırlı olurdu. Biz de onu başkalarına tercih ederdik” dediğini bildirdi. Kardeşinin mektubunu okuyunca Müslüman olmaya karar veren Halid Bin Velid, Osman b. Talha ve Amr b. Âs ile birlikte 31 Mayıs 629’da Medine’ye gitti. Mescid-i Nebevî’de Hz. Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellem huzurunda kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu. Bunun üzerine Resûlullah, “Seni doğru yola ulaştıran Allah’a hamdolsun! Seni yalnızca hayra ulaştıracağını umduğum bir aklın olduğunu biliyorum” dedi. Hâlid, günahlarını bağışlaması için Allah’a dua etmesini kendisinden isteyince Hz. Peygamber, “İslâmiyet daha önceki günahları siler” cevabını verdi. Hâlid radıyallahu anh öyle de olsa dua etmesini isteyince Resûl-i Ekrem aynı cevabı tekrarladı. Bu cevaba rağmen, “Öyle de olsa yâ Resûlellah dua buyursanız” deyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, “Allahım! Daha önce yaptıklarından dolayı Hâlid’i bağışla!” diye dua etti. Resûl-i Ekrem, ensarın ileri gelenlerinden Hârise b. Nu‘mân’ın kendisine bağışladığı Mescid-i Nebevî civarındaki evlerden birini Hâlid’e verdi. Evin darlığından şikâyet edince de, “Binayı yukarıya doğru yükselt; Allah’tan da genişlik iste” dedi.
HALİD BİN VELİD’İN MÜSLÜMAN OLDUKTAN SONRA KATILDIĞI İLK SAVAŞ
Hâlid radıyallahu anh Müslüman olduktan sonra üç yıl kadar Hz. Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellem emrinde ve sohbetinde bulundu. Müslüman olarak katıldığı ilk savaş Eylül 629’da yapılan Mûte Savaşı’dır. Hâlid radıyallahu anh bu savaşta, İslâm ordusunu Bizans ordusunca imha edilmekten kurtardı. Medine’ye dönünce Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem kendisine “seyfullah” (Allah’ın kılıcı) unvanı verdi.
11 Ocak 630’da gerçekleştirilen Mekke’nin fethinde, dört kol halinde şehre giren İslâm ordusunun sağ kol birliğinin kumandanlığını yaptı. Handeme dağının eteklerinde, kumandanlığını Safvân b. Ümeyye’nin yaptığı Kureyş birliğini kısa bir sürede bozguna uğratarak şehrin fethi sırasındaki tek mukavemeti kırdı.
16 Ocak 630 günü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onu Nahle vadisinde bulunan Uzzâ putunu yıkmakla görevlendirdi. Hâlid radıyallahu anh Nahle’ye ikinci gidişinde putu yıkıp Resûl-i Ekrem’in yanına döndü. Mekke’nin fethinden sonra çevredeki bazı kabileleri İslâm’a davet amacıyla seriyyeler gönderen Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, 350 kişilik bir ordunun başına Hâlid’i radıyallahu anh tayin edip Benî Cezîme kabilesi üzerine Gumeysâ’ya gönderdi. Kabile mensuplarının, “Dinimizi değiştirdik” şeklindeki sözlerinden onların Müslüman olduklarına kani olmayan Halid Bin Velid radıyallahu anh öldürülmelerini emretti. Bu olaya üzülen Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, “Allahım! Ben Hâlid’in yaptıklarından berîyim” dedi ve Hz. Ali’yi radıyallahu anh Cezîme kabilesine gönderip öldürülen otuz kişinin diyetlerini ödetti. Hâlid’i radıyallahu anh kınamakla birlikte cezalandırmadı ve kumandanlık görevinden de azletmedi. Hâlid radıyallahu anh Huneyn Savaşı’nda hafif yaralandı. Kendisini ziyaret eden Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bir süre sonra, Huneyn’de yenilip Tâif’e kaçan Sakīfliler’i takip etmekle görevlendirerek 100 kişilik bir süvari birliğini onun emrine verdi; ardından kendisi de Tâif’e gitti.
HALİD BİN VELİD’İN PEYGAMBERİMİZİN EMRİNDE KATILDIĞI SON SAVAŞ
Halid Bin Velid’in radıyallahu anh Resûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem emrinde katıldığı son savaş Tebük Seferi’dir. 630 yılında vuku bulan bu sefer esnasında bir savaş olmayınca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından bir askerî birlikle Tebük’ten Dûmetülcendel’e, Ükeydir b. Abdülmelik’in üzerine gönderildi. Bu görevini başarıyla tamamlayıp dönen Hâlid radıyallahu anh, Temmuz 631’de 400 askerle Necran’a giderek Hâris b. Kâ‘b kabilesini İslâm’a davet etmekle görevlendirildi. Hâlid radıyallahu anh, adı geçen kabilenin daveti kabul ederek Müslüman olduğunu haber veren ve ne yapacağına dair tâlimat beklediğini bildiren mektubuna cevap olarak Hz. Peygamber’den aldığı yazılı emir üzerine bu kabileden bir heyetle birlikte Medine’ye döndü. Heyet mensuplarını evinde on gün kadar misafir edip ağırladı. Aynı yıl Vedâ haccına iştirak etti.
SAHTE PEYGAMBERLER VE MÜRTEDLERLE MÜCADELE
Halid Bin Velid radıyallahu anh irtidad hareketlerine karşı Hz. Ebubekir’in radıyallahu anh yanında yer aldı. Ağustos veya Eylül 632’de Zülkassa’ya gitmek üzere Necid’e doğru hareket eden halifenin yanında, Fezâre kabilesinin zekât mallarına el koyup Medine’ye gönderilmesine engel olan Hârice b. Hısn el-Fezârî kumandası altındaki âsilerle yapılan Zülkassa Savaşı’nda ordunun sancaktarlığını yaptı. Bu küçük çatışmadan sonra Hz. Ebubekir radıyallahu anh, diğer mürtedlerle savaşmak üzere hazırladığı 4000 kişilik ordunun başına Hâlid’i radıyallahu anh başkumandan tayin etti. Hâlid radıyallahu anh, 19 Eylül 632’de, peygamberlik iddiasında bulunan Tuleyha b. Huveylid el-Esedî’nin üzerine yürüdü. Büzâha’da yapılan savaşta mürtedler öldürüldü, Tuleyha ise kaçtı. Hâlid daha sonra, zekât vermeyi reddeden Temîm kabilesiyle savaşmak üzere Bütâh’a gitti. Bazı mürtedlerle kabilenin reisi Mâlik b. Nüveyre’yi öldürdü; karısı Ümmü Mütemmim ile evlendi. Peygamberlik iddiasında bulunan Secâh, Hâlid’in mürtedlere karşı başarı kazandığını görünce iddiasından vazgeçerek bu bölgeden ayrıldı ve Yemâme’ye Müseylimetülkezzâb’ın yanına giderek onunla evlendi.
Hâlid radıyallahu anh, Resûl-i Ekrem’in sallallahu aleyhi ve sellem nübüvvetine ortaklık iddiasında bulunan ve bazı hokkabazlıklarla kendisine bir meleğin vahiy getirdiğini iddia eden Müseylime’nin ortadan kaldırılması için Bütâh’tan Yemâme’ye hareket etti. Yolda Müseylime ve kabilesi Benî Hanîfe’nin Akrabâ adlı yerde toplandıklarını haber alınca o tarafa yöneldi; şiddetli bir savaştan sonra mürtedlerin başı ve ileri gelenleri öldürüldü. 633 yılı başında sona eren ve tarihe Akrabâ Savaşı olarak geçen bu çarpışmada yetmişi muhacir, yetmişi ensardan olmak üzere 600’den fazla şehid verildi. Hâlid, savaştan sonra Benî Hanîfe kabilesinden bir heyeti Medine’ye Hz. Ebubekir’e gönderdi. Bazı rivayetlere göre bu heyetle birlikte kendisi de Medine’ye dönmüştür.
FÜTUHAT DÖNEMİNİN BAŞLAMASI
Hz. Ebubekir radıyallahu anh, irtidad hareketleri ve isyanlar bastırıldıktan sonra Yemâme’de bulunan Hâlid Bin Velid’i radıyallahu anh, Fırat nehrinin güney taraflarında Sâsânî İmparatorluğu ile savaşmakta olan Müsennâ b. Hârise eş-Şeybânî kumandasındaki Bekir b. Vâil kabilesine yardım etmesi için Irak’a gönderdi ve böylece İslâm tarihinde fütuhat dönemi için ilk adımı attı. Hâlid’in başkumandan tayin edilmesiyle başlayan, bütün insanlık tarihinin en büyük ve en geniş, süratli ve tesirli, asıl bâriz vasfı devamlı ve kalıcı olan bu fütuhat sayesinde Müslümanlar dünya ile temasa geçme imkânını elde ettiler.
SASANİLERLE SAVAŞ
Halid Bin Velid radıyallahu anh önce Irak’ta Sâsânîler’e, ardından Suriye’de Bizans’a karşı iki ayrı başkumandanlık altında başlatılan bu fetihlerin ilk zamanlarında her iki cephede de İslâm ordularına başkumandan ve kumandan olarak önemli görevler yüklendi. Hz. Ebubekir, sahâbîlerle yaptığı istişareden ve Hz. Ömer’in tavsiyesinden sonra Hâlid Bin Velid’in radıyallahu anh Yemâme’den Irak’a gitmesini emretti. Hâlid Bin Velid radıyallahu anh hemen harekete geçip önce Bahreyn’e gitti; oradan da o sırada Haffân’daki ordugâhında bulunan ve halifeden yardım istemiş olan Müsennâ ile buluşmak üzere Nibâc’a geçti.
Çoğunluğunu ensarın teşkil ettiği 2000 kişilik çekirdek kuvvetin sayısı Müsennâ’nın emrindeki askerlerle birleşerek 5000 kişiye ulaştı. Hâlid Nibâc’dan Basra körfezindeki Übülle’ye gitti; daha sonra Basra’nın kurulacağı bu liman şehrini küçük bir çatışmadan sonra fethetti. Fırat nehrinin güney istikametinden batıya doğru, Nehrülmerre (Nehrülmürre) diye bilinen ırmağın yanındaki büyük bir kaleyi cizye ödemelerini şart koşarak barış yoluyla ele geçiren Hâlid bölgenin idaresini Bekir b. Vâil kabilesinden Kutbe b. Katâde’ye bıraktı. Zendevend-Dürtâ ve Hürmüzcerd’i yine barış yoluyla, Ülleys’i ise şehri teslim etmeyi reddeden Sâsânî kumandanı Câbân’ın üzerine gönderdiği Müsennâ kumandasındaki birliğin Nehrüddem mevkiinde kazandığı savaştan sonra ele geçirdi. Şehir halkı ile yıllık 1000 dinar ödemeleri şartıyla 13 Eylül 633’de bir antlaşma yaptı. Yoluna devam ederken kumandanlığını Âzâdbih’in yaptığı bir başka Sâsânî hudud muhafaza birliğini mağlûp ederek Müsennâ’nın ordugâhının bulunduğu Haffân’a uğradı. Âzâdbih’in yenildiğini öğrenen Hîre halkı, yüksek surlarla çevrili şehirde bulunan üç büyük kaleye sığındı.
Hâlid Bin Velid radıyallahu anh kumandasındaki İslâm ordusunun şehrin çevresinde atlarıyla görünmesi üzerine Hîreliler, Sâsânî tahtında oturan III. Yezdicerd’den yardım geleceğini ümit etmedikleri için teslim olmaya karar verdiler. Hâlid kendileriyle, diğer birçok şart yanında cizye ödemeleri üzerine bir antlaşma yaptı. Hîre’de bir müddet kalan Hâlid, şehrin çevresine ve Fırat’ı geçerek Sevâd bölgesinde bulunan bazı yerlere akınlar düzenledi. Bu arada Bânikyâ ve Bârüsmâ ile Fırat’ı Dicle’ye bağlayan iki büyük kanalın içinden geçtiği, Sâsânîler’in mühim bir erzak ve silâh ambarı olan Enbâr şehrini barış yoluyla, ticaret kervanlarının uğradığı çok önemli bir menzil olan, Suriye-Arabistan çölünün birleştiği yerde kurulmuş Aynüttemr’i savaşarak fethetti. Şehrin çevresindeki bazı bedevî kabilelerini tenkil etti. Böylece Basra körfezinden Aynüttemr’e Fırat nehri boyunca uzanan toprakların İslâm devleti sınırlarına katılmasını sağladı.
GASSANİLERİ MAĞLUP ETMESİ
Hz. Ebubekir radıyallahu anh, Hîre’de bulunan Hâlid Bin Velid’e radıyallahu anh yazdığı mektupta, Dûmetülcendel’e giderek Hz. Peygamber ile yaptığı antlaşmayı bozan Ükeydir b. Abdülmelik’in üzerine yürümesini, oradan da Suriye’ye geçmesini emretti. Hâlid Bin Velid radıyallahu anh Irak’ta yerine Müsennâ b. Hârise’yi bırakıp Dûmetülcendel’e gitti, burayı ikinci defa fethetti ve Ükeydir’i öldürdü. Burada iken halifenin emir ve ahidnâmesini ihtiva eden yeni bir mektubunu alınca 70 mil uzaklıkta ve kuzeybatı istikametindeki Kelb kabilesinin suyu olan Kurâkır’a gitti. 700-800 kişilik süvari birliği, Kurâkır ile Süvâ arasındaki çölü Râfi‘ b. Âmire’nin kılavuzluğu ile beş günde aştı. Hıristiyan Gassânîler’in askerî karargâhları olan Mercirâhit’e saldırarak onları mağlûp ettikten sonra 23 Nisan 634’te Busrâ’ya indi. Burada Hz. Ebubekir’in Suriye fethi için göndermiş olduğu Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Şürahbîl b. Hasene ve Yezîd b. Ebû Süfyân ile buluştu. Şehrin kuşatılması sırasında diğer kumandanlar onu başkumandanlığa getirdiler. Kısa süren muhasaradan sonra Busrâ ve bu şehrin içinde bulunduğu Havran bölgesi fethedildi.
BİZANS İLE YAPILAN SAVAŞLAR
Halid Bin Velid’in radıyallahu anh kumandası altında birleşen İslâm ordusu kuzeye doğru ilerledi ve Amr b. Âs ile Ecnâdeyn’de buluştu. Hâlid Bin Velid radıyallahu anh, Bizans İmparatoru Herakleios’un kardeşi Theodoros kumandasındaki 80 bin kişilik ordu ile yapılan ve Müslümanlara Filistin ve Suriye kapılarını açan Ecnâdeyn Savaşı’nda (30 Temmuz 634) büyük bir zafer kazandı. Bozulup Fihl’e kaçan Bizans ordusunu takip eden Hâlid Bin Velid radıyallahu anh, 23 Ocak 635’te vuku bulan Fihl Savaşı’nda da üstün geldi. Şam’a sığınan Bizans ordusunun ardına düşerek şehri Eylül 635’te fethetti. Fetihten bir yıl sonra Bizans ordusuyla Suriye’de son defa 20 Ağustos 636’da yapılan Yermük Savaşı’nı da kazandı. Bu sırada elden çıkan Şam şehrini ikinci defa fethetti. Bu fetih esnasında yeni halife Hz. Ömer radıyallahu anh, Hâlid Bin Velid’i radıyallahu anh azlederek yerine Ebû Ubeyde’yi radıyallahu anh başkumandanlığa tayin etti. Hâlid bundan sonra Humus, Hama, Şeyzer ve Kınnesrîn gibi şehirlerin fethine Ebû Ubeyde’nin emri altında iştirak etti. Hâlid Bin Velid’in radıyallahu anh kabiliyetini, askerî dehasını takdir edip görüşlerine daima itibar eden Ebû Ubeyde fetihler esnasında onu yanından ayırmamış, öncü birliği kumandanı olarak kendisinden faydalanmıştır.
HALİD BİN VELİD’İN KABRİ NEREDEDİR?
Hz. Ömer radıyallahu anh Hâlid Bin Velid’i radıyallahu anh bir rivayete göre Ebû Ubeyde’nin vefatından sonra (18/639), diğer bir rivayete göre ise 638 yılında, ele geçirdiği ganimet mallarından bir kısmını şan ve şeref sahibi kimselere verdiği için azletmiştir. Ebû Ubeyde’nin vefatından sonra başka birinin emri altına girmeyen Halid Bin Velid radıyallahu anh ömrünün geri kalan yıllarını geçirdiği Humus’ta öldü. Kabri oradadır.
[13.11.2022 22:45] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Yeryüzünü sizin için kullanışlı hale getiren O'dur. Üzerinde dolaşın ve Allah'ın rızkından yiyip için; (ama unutmayın ki) dönüş yalnız Allah'adır.
(Mülk, 67/15)
Bir Hadis:
Yumuşak davranmayan kimse, bütün hayırlardan mahrum kalmış sayılır.
(Müslim, 'Birr', 74-76; Ebû Dâvud, 'Edeb', 10)
Bir Dua:
Allah'ım! Cehennem fitnesinden ve cehennem azabından, zenginliğin ve fakirliğin şerrinden Sana sığınırım.
(Ebû Dâvud, 'Vitir', 32)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[13.11.2022 22:45] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Ortagüz Sonu.
Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik. Kıyamet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız. “Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!” (İsrâ, 17/13-14)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
YOLDAN GÜZEL GEÇMEK
Valinin biri geniş bir yol yaptırır ancak yolu kullanıma açmadan evvel bir yarışma düzenler ve yarışmada yoldan en güzel geçecek kişinin belirleneceği söylenir. Yarışma günü kimi at arabasıyla kimi en güzel esvabıyla “en güzel geçen” olmak için yol kenarına gelir. İnsanlar tüm gün yoldan geçer fakat valinin yanına döndüklerinde hepsi aynı şikâyette bulunur. Yolun bir yerinde büyükçe bir taş yığını vardır ve bu, yolculuğu hayli zorlaştırmaktadır. Günün sonunda son yolcu da valinin yanına ulaşır, üstü başı toz toprak içindedir. Bu garip yolcu, valiye altınla dolu bir torba uzatır ve der ki: Yolda, insanların geçmesini zorlaştıran bir taş yığını gördüm. Hz. Muhammed’in (s.a.s.), “Rahatsızlık veren bir şeyi yoldan kaldırmak sadakadır.” sözünü hatırladım, yolu temizledim ve taşların altında bunu buldum, bu altınlar size ait olmalı. Vali gülümseyerek cevap verir: O altınlar senin. Yarışmanın galibi sensin. Zira yoldan en güzel geçen kişi ardından gelenler için yoldaki engelleri kaldırandır.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[14.11.2022 20:40] Ömer Tarık Yılmaz: İMÂM-I ÂZÂM EBÛ HANÎFE (R.A.)’İN
FİZİKÎ VE AHLÂKÎ YAPISI
Târihçiler İmâm-ı Âzâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in orta boylu, delil getirme yeteneği güçlü, sesi güzel, fizikî yapısı itibariyle mükemmel olduğu husûsunda ittifâk halindedir. İbn Dükeyn (r.âleyh) şöyle demiştir: “İmâm-ı Âzâm Ebû Hanîfe (r.a.) tatlı simalı, sakalı, görünüşü, elbisesi, ayakkabısı güzel, vakar sahibi, heybetli, cömert, güzel kokudan hoşlanan bir kimseydi. Evinden çıktığı zaman insanlar kendisini görmeden güzel kokusunu alırlardı.” Bazı târihçiler de oğlu Hammad’ın onu şöyle tanımladığını naklederler: “Onun görünüşü güzeldi. Elbisenin ve kokunun en güzelini tercih ederdi. Bunları tâbii olarak yapar, zühde aykırı davranmazdı. Böyle davranmak sünnet ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ittibadır.”
İmâm-ı Âzâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in ahlâkı hakkında gerek ilk gerekse son dönemde birçok âlim eser yazmıştır. Bu eserlerde onun âbid, takvâ ve hilm sahibi, cömert, hocalarına saygılı, talebelerine karşı şefkâtli, ilim öğrenmek ve öğretmekte sabırlı olduğu kaydedilir. İbâdeti hakkında Zehebî (r.âleyh) şöyle demektedir: “Geceleri ibâdet yaptığı, teheccüdü terketmediğine dair haber tevâtür seviyesindedir. Çok ibâdet etmesi, kıyâm yapması sebebiyle “direk” anlamında “veted” diye isimlendirilmiştir. Otuz sene bir rekatta Kur’ân’ı hatmederek gecelerini ihyâ etmiştir. Ayrıca kırk sene akşam abdestiyle sabah namazını kıldığı da bilinmektedir.” İbnü’l-Mübârek (r.âleyh)’in belirttiğine göre gecenin çoğunu ağlayarak ve ibâdet ederek geçirmiştir.
(Dr. Muhammed Kasım Abduh el-Harisî,
Muhaddisler Nazarında İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, c.1, s.49-50)
[14.11.2022 20:41] Ömer Tarık Yılmaz: 12- عَنْ أبي عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ بْنِ الْخَطّاَبِ
رضي
الله عنهما قال: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ
يَقُولُ : انطلق ثَلاَثَةُ رَهْطٍ مِمَّنْ كان قَبْلَكُمْ حَتَّى أَواَهُمُ الْمَبِيتُ إِلَى غَارٍ فَدَخَلُوهُ, فَانحَدَرَتْ صَخْرَةٌ مِنَ الْجَبَلِ, فَسَدَّتْ عَلَيْهِمُ الْغَارَ فَقال: والله إنهُ لاَ يُنْجِيكُمْ مِنْ هَذِهِ الصَّخْرَةِ إلا أن تَدْعُوا اللَّهَ تَعاَليَ بِصَالِحِ أَعْمَالِكُمْ قال رَجُلٌ مِنْهُمُ: اللَّهُمَّ كان لِي أَبَوَان شَيْخَان كَبِيرَان, وَكُنْتُ لاَ أَغْبُقُ قَبْلَهُمَا أَهْلاً وَلاَ مَالا. فَنَأَى بِي طَلَبُ الشَّجَرِ يَوْمًا فَلَمْ أُرِحْ عَلَيْهِمَا حَتَّى نَامَا, فَحَلَبْتُ لَهُمَا غَبُوقَهُمَا فَوَجَدْتُهُمَا نَائِمِينَ, وَكَرِهْت أن أوُقِظَهُماَ وَإن أَغْبُقَ قَبْلَهُمَا أَهْلاً أَوْ مالا فَلَبِثْتُ - وَالْقَدَحُ عَلَى يَدِي - أنتظِرُ اسْتِيقَاظَهُمَا حَتَّى بَرِقَ الْفَجْرُ وَالصِّبْيَةُ يَتَضاَغَوْنَ عِنْدَ قَدَمِي - فَاسْتَيْقَظَا فَشَرِبَا غَبُوقَهُمَا. اَللَّهُمَّ إن كُنْتُ فَعَلْتُ ذَلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَفَرِّجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ مِنْ هَذِهِ الصَّخْرَةِ, فَانفَرَجَتْ شَيْئًا لاَ يَسْتَطِيعُونَ الْخُرُوجَ مِنْهُ. قال الآخَر : اَللَّهُمَّ كانت لِي ابنة عَمٍّ كانت أحب النَّاسِ إِلَيَّ . وَفيِ رِوَايَةٍ : كُنْتَ أحبهاَ كَأَشَدِّ ماَ يُحِبُّ الرِّجاَلِ النِّساَءَ فَأَرَدْتُهَا عَلَي نَفْسِهَا فَامْتَنَعَتْ مِنِّي حَتَّى أَلَمَّتْ بِهَا سَنَةٌ مِنَ السِّنِينَ فَجَاءَ تْنِي فَأَعْطَيْتُهَا عِشْرِينَ وَمِائَةَ دِينَارٍ عَلَىأن تُخَلِّيَ بَيْنِي وَبَيْنَ نَفْسِهَا فَفَعَلَتْ حَتَّى إذا قَدَرْتُ عَلَيْهَا. وَفيِ رِوَايَةٍ : فَلَمّاَ قَعَدْتُ بَيْنَ رِجْلَيْهاَ قال : اتق اللهَ وَلاَ تَفُضَّ الْخاَتَمَ إلا بِحَقِّهِ, فَانصَرَفْتُ عَنْهَا وَهِيَ أحب النَّاسِ إِلَيَّ, وَتَرَكْتُ الذَّهَبَ الَّذِي أَعْطَيْتُهَا, اَللَّهُمَّ إن كُنْتُ فَعَلْتُ ذَلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ, فَافْرُجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ فَانفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ غَيْرَ إنهُمْ لاَ يَسْتَطِيعُونَ الْخُرُوجَ مِنْهَا. وَقال الثَّالِثُ: اَللَّهُمَّ إني اسْتَأجرتُ أجراءَ وَأَعْطَيْتُهُمْ أجرهُمْ غَيْرَ رَجُلٍ وَاحِدٍ تَرَكَ الَّذِي لَهُ وَذَهَبَ, فَثَمَّرْتُ أجرهُ حَتَّى كَثُرَتْ مِنْهُ الأموال, فَجَاءَ نِي بَعْدَ حِينٍ فَقال : يَا عَبْدَ اللَّهِ أَدِّ إِلَيَّ أجري, فَقُلْتُ : كُلُّ مَا تَرَى مِنْ أجركَ : مِنَ الإبل وَالْبَقَرِ وَالْغَنَمِ وَالرَّقِيقِ. فَقال : يَا عَبْدَ اللَّهِ لاَ تَسْتَهْزِئْ بِي! فَقُلْتُ : لاَ أَسْتَهْزِئُ بِكَ فَأخذهُ كُلَّهُ فَاسْتَاقَهُ فَلَمْ يَتْرُكْ مِنْهُ شَيْئًا, اَللَّهُمَّ إن كُنْتُ فَعَلْتُ ذَلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِك,َ فَافْرُجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ فَانفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ فَخَرَجُوا يَمْشُونَ .
12: Ebû Abdurrahmân Abdullah ibn Ömer ibni’l Hattâb (Allah Onlardan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyururken işittim demiştir: “Sizden önceki yaşayanlardan üç kişi bir yolculuğa çıktılar, geceyi geçirmek için bir mağaraya sığındılar, dağdan kopan bir kaya mağaranın ağzını kapattı, bunun üzerine birbirlerine şöyle dediler: “İyi amellerinizle dua etmekten başka sizi bu kaya parçasından hiçbirşey kurtaramaz.”
İçlerinden birisi :Allah’ım benim çok yaşlı annem ve babam vardı; onlardan önce ne çocuklarıma ne de hizmetçilerime akşam sütünü içirmezdim. Birgün uzak
[14.11.2022 20:41] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET................... BEŞ VAKİT İBÂDET FAZLA DEĞİL Mİ
Müslüman olan B. Jolly isimli bir İngiliz kadın hâtıratında şöyle demektedir:
“Ben İngilterede Hıristiyan olarak doğdum. İncilde yazılı olanları öğrenerek büyüdüm. Çocukken kiliseye gittiğim zaman, çeşitli ışıklar, müzik ve muhteşem elbiseler giymiş rahipler, üzerimde büyük bir tesir yapıyordu. Çocukken, koyu bir Hıristiyandım.
Zaman geçtikçe, tahsil derecem yükseldikçe, kafamda bâzı suâller oluşmaya ve Hıristiyanlıktan uzaklaşmaya başladım. Artık, hiçbir dîne inanmıyordum... Bir gün gazetede, İsâ aleyhisselâmın ulûhiyyeti hakkında bir konferans verileceği, bu konferansa her dinden adamların iştirak edebileceği yazılıydı. Konferansa katıldım ve orada bir Müslümanla tanıştım. Bu Müslüman, sorduğum suâllere o kadar güzel, o kadar mantıkî cevaplar verdi ki, hiç aklıma gelmediği hâlde, İslâmiyetle meşgul olmaya karar verdim. İslâmiyeti kabul etmiş İngiliz kadınlarla görüştüm. Onlardan yardım istedim. Tanıştığım Müslüman bir kadına şöyle sordum:
- Günde 5 defa ibâdet etmek, bugünkü hayat tarzımıza nasıl uyar, bu kadar ibâdet, fazla gelmez mi?
- Sizin piyano çaldığınızı duydum. Müziğe meraklı mısınız?
- Pek âlâ, her gün egzersiz yapar mısınız?
- Tabiî, işten eve gelir gelmez her gün hiç olmazsa 2 saat piyano çalarım.
- Beş vakit namaz, nihayet yarım saat veya 45 dakika sürecek olan bir ibâdet, size niçin çok geliyor? Siz nasıl piyano egzersizlerini yapmazsanız, piyano çalma kudretiniz azalırsa, Allahü teâlâyı düşünmek, Ona secde ederek lütuflarına şükretmek azaldıkça, Ona giden yol uzaklaşır. Hâlbuki, her gün yapılan ibâdet, Allahü teâlânın doğru yolunda adım adım ilerlemek demektir.
Ne kadar haklıydı! Her Müslümanın, Allahü teâlâyı çok hatırlaması, kalbine Allah sevgisini yerleştirmesi lâzımdır. Kalb, Beytullahdır. Bir eve sâhibi sokulmazsa, eve de, sâhibine de, düşmanlık olur. Beş vakit namaz, insanı bu felâketten kurtarmaktadır.
Artık Müslümanlığı kabul etmeme bir mâni kalmadı ve ben de İslâmiyeti bütün rûhumla kabul ettim.” Osman Ünlü TÜRKİYE GAZETESİ
14.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[14.11.2022 20:41] Ömer Tarık Yılmaz: İkindi Namazının Sünneti : Hz. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “İkindi namazının farzından önce dört rekat namaz kılan kimseye, Allah rahmetini ihsân etsin.” (Ebû Dâvûd, Tatavvu 8)
İkindi Namazının Farzı İle İlgili Ayet:
Âyet-i kerîmelerde buyrulur: “Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah’a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.” (Bakara Sûresi, 238)
[14.11.2022 20:42] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimiz’in günlük hayatı
Gururun kaynağı, övülmek ve takdîr edilmektir. Bu hâl, insanları şımartan hususlardan biridir. Resûlullah, insanların en şereflisi olup Allâh’ın methine nâil olduğu hâlde sahâbesine:
“Bana «Allâh’ın kulu ve Resûlü» deyiniz!” buyurmuştur. (Buhârî, Enbiyâ, 48)
O, Peygamberliğini tasdik cümlesinin başına, bilhassa ve ısrarla “abduhû: Allâh’ın kulu” kelimesini ilâve ederek, ümmetinin geçmiş topluluklarda olduğu gibi insanları ilâhlaştırma sapıklığına düşmemesini temin etmek istemiştir. Yine bu cümleden olmak üzere:
“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allah Teâlâ beni rasûl edinmeden önce kul edinmişti.” buyurmuştur. (Heysemî, IX, 21)
Hakîkaten, Krişna ve Buda’ya “Allah”, Hazret-i Îsâ’ya (a.s.) da “Allâh’ın oğlu” demekte tereddüt göstermeyenler ve hiç sıkılmadan Firavun ve Nemrud’u tanrı kabûl edenler, hayvanlara veya ateş, su ve hava gibi tabiat kuvvetlerine bile tapan birkısım zavallılar, böyle fevkalâde bir kişiyi seve seve “ilâh” olarak kabûl ederlerdi.
Fakat O, kendisini şöyle îlân ediyordu:
“Ben de sizler gibi bir insanım... Bana sâdece vahyolunuyor!..” (el-Kehf, 110)
HİÇ KİMSE AMEL VE İBADETİ SAYESİNDE CENNETE GİREMEZ!
Resûlullah Cenâb-ı Hakk’a karşı dâimâ acz içinde olduğunu bildiriyordu. Nitekim bir gün:
“–(Ben de dâhil olmak üzere) hiç kimse amel ve ibâdeti sâyesinde cennete giremez!” buyurmuştu. Bunun üzerine kendisine hayretle:
“–Sen de mi yâ Resûlallâh?” diye sorulunca:
“–Evet ben de! Meğer ki Rabbimin lutf-i ilâhîsi imdâda yetişe!” buyurdu. (Buhârî, Rikâk, 18; Müslim, Münâfikûn, 71-72)
Yâni Peygamber Efendimiz; Allah Teâlâ’nın fazlı, keremi, rahmet ve mağfireti beni bürümedikçe ben de cennete giremem, yaptığım ameller beni de kurtaramaz, buyurmuş olmaktadır.
Bu îkaz, ne kadar ibret verici bir kulluk şuuru, tevâzû, dürüstlük ve sadâkat nişânesidir.
Ebû Ümâme (r.a.) anlatır:
“Resûlullah’ın sözleri Kur’ân’dı. Çok zikreder, hutbelerini kısa tutar, namazını uzun kılardı. Bir yoksulun, bir bîçârenin işini görmek için onunla birlikte ihtiyâcı görülünceye kadar yürümekten çekinmez ve büyüklenmezdi.” (Heysemî, IX, 20. Ayrıca bkz. Nesâî, Cuma, 31)
Enes (r.a.) buyuruyor ki:
“Resûlullah, hastaları ziyâret eder, cenâzelerde bulunur, kölelerin dâvetlerine gider, merkebe binerdi. Hayber’in fethedildiği ve Benî Kureyza üzerine yüründüğü gün yuları hurma liflerinden olan bir merkebe binmişti. Altında da liften yapılmış bir semer vardı.” (Tirmizî, Cenâiz, 32/1017; Hâkim, II, 506/3734)
Resûlullah ashâbının arasında otururdu. Bu sebeple, bir yabancı geldiğinde, hangisinin Efendimiz olduğunu sormadan bilemezdi. (Nesâî, Îmân, 6)
[14.11.2022 20:42] Ömer Tarık Yılmaz: Fâtiha Suresi - 7 . Ayet
﴾7﴿ Nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların yoluna da, dalâlete sapmışların yoluna da değil! Âmin!
Burada tarihe bir atıf yapılarak yolun doğrusu ve eğrisi hakkında bir başka ölçüt ve delil daha verilmektedir. İslâm yalnızca Allah kitabında böyle buyurduğu için doğru yol değildir, aynı zamanda tarih boyunca ilâhî irşadı reddedenlerin tecrübeleri de doğru yolun İslâm olduğunu göstermektedir. Bu sebeple doğru yolu arayanlar ve üzerinde bulundukları yolun sağlamasını yapmak isteyenler, dönüp tarihe bakmak, gerçek mutluluğu bulanlarla sapanlar ve Allah’ın gazabına uğrayanların yol ve yöntemlerini incelemek durumundadırlar. Tarihte hem örnekler hem de ibretler vardır. Örnekler, peygamberlerin izlerinden giden fert ve ümmetlerde, ibretler ise onlara cephe alan ve Cenâb-ı Hakk’a meydan okuyanlarda görülmektedir. Bazı rivayetlerde sapanların “hıristiyanlar”, ilâhî gazaba uğrayanların da “yahudiler” olarak açıklanması (meselâ bk. Müsned, IV, 378; Tirmizî, “Tefsîr”, 2), yalnızca zaman ve mekân itibariyle yakın birer örnek olmalarından dolayıdır.
Müslim’in rivayet ettiği bir kutsî hadiste (bk. “Salât”, 38) Allah Teâlâ’nın, “Namazı (Fâtiha’yı) kulumla kendi aramda yarı yarıya paylaştım ve kulum dilediğini alacaktır” buyurduğu ifade edildikten sonra şöyle devam edilmiştir: Kul (namazda Fâtiha’yı okurken) “Hamd âlemlerin rabbi Allah’a mahsustur” deyince Allah, “Kulum bana hamdetti” buyurur. Kul “rahmân ve rahîm” deyince Allah, “Kulum beni övdü” der. “Ceza gününün tek sahibi” deyince “Kulum benim yüceliğimi dile getirdi” der. “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” deyince “Bu, kulumla benim aramda ortak olan kısımdır ve istediği kulumun olacaktır” buyurur. Kul “Bizi dosdoğru yola ilet; nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların yoluna da, doğrudan sapmışların yoluna da değil!” deyince Allah, “İşte bu, yalnızca kuluma aittir ve kuluma istediği verilecektir” buyurur.
“Duamızı kabul buyur, böyle olsun, bizi eli boş çevirme” mânasına gelen “âmin” sözü, dilleri ne olursa olsun bütün müslümanların, hatta semavî din mensuplarının ortak ifadeleri haline gelmiştir. Bu cümle Fâtiha sûresine dahil olmadığı gibi âyet de değildir. Birçok hadiste Resûlullah’ın Fâtiha’dan sonra “âmin” dediği ve böyle denilmesini öğütlediği ifade edilmiştir (meselâ bk. Müslim, “Salât”, 72-76). Namazda veya namaz dışında Fâtiha’yı okuyan veya dinleyen kimse, sûrenin sonunda “âmin” deyince aynı zamanda meleklerin de “âmin” dedikleri, hem şehâdet hem de gayb âlemlerinde aynı anda dile getirilen bu duanın Allah tarafından kabul buyurulacağı hadislerde açıklanmıştır (bk. Buhârî, “Ezân”, 112-113; Müslim, “Salât”, 72-76). Yine sahih hadisler, Fâtiha sesli okunduğunda “âmin” duasının da sesli yapılacağı bilgisini getirdiği için fıkıh mezheplerinin çoğu bunu benimsemişlerdir (Şevkânî, Neylü’l-evtâr, II, 229-232). Hanefîler’e göre bu cümle namazda daima sessiz söylenir.
[14.11.2022 20:43] Ömer Tarık Yılmaz: Hendek Savaşı
İslam tarihinde Müslümanların son savunma savaşı: “Hendek Savaşı”
Hendek Savaşı, 31 Mart 627’de (Hicri, 5) Medine’nin Müşrikler ve Beni Kureyza Yahudileri tarafından sonraki 27 gün boyunca kuşatılmasıdır. Mekkeli pagan Araplar ve Yahudi Beni Kureyza kabilesi ile Müslümanlar arasındaki üçüncü ve son savaştır.
Düşman saldırısını kolayca önlemek maksadıyla, Peygamber Efendimiz’in Medine etrafında hendekler kazdırması sebebiyle, Hendek Savaşı adını alan bu muharebenin bir diğer adı da “Ahzab”dır.
Çarpışmalar çok şiddetli oldu. Karşılıklı ok ve taş atışları ile taraflar birbirlerini yıldırmak ve püskürtmek istedi. Çarpışma öylesine şiddetle devam etti ki bir gün Resul-i Ekrem Efendimiz, o günün öğle, ikindi ve akşam namazlarını bile vaktinde kılma imkân ve fırsatını bulamadı.
Peygamber Efendimiz, Müşriklerin ittifakını bozmak için casuslar görevlendirdi. Müslümanlar tarafında açlık, yorgunluk emareleri başlayınca Peygamber Efendimiz Allah’a dua etti. O günün gecesinde şiddetli bir rüzgar başladı ve dondurucu soğuk oldu. Müşriklerin kalbine korku düştü, ardından geri çekildiler.
Bir ay kadar süren çetin bir çarpışma ve muhasara, Allah’ın yardımıyla sona erdi. Hendek Savaşı Müslümanların son savunma savaşıdır. Hendek Gazvesi, müşriklerin Müslümanlara karşı açtıkları en korkunç ve zorlu bir savaştır.
HENDEK SAVAŞININ NEDENLERİ
Hendek Gazvesi, müşriklerin Müslümanlara karşı açtıkları en korkunç ve zorlu bir savaştır. Bu gazve, Müslümanları ve Medîne İslâm Devleti’ni târihten silmek için yapılmıştır.
Sürgün edilen Benî Nadîr Yahûdîlerinin birtakım ileri gelenleri, Hayber’e sığınmışlardı. Müslümanlara karşı intikam ateşiyle yanıp tutuşuyorlardı. Kureyşlilere işbirliği teklif ettiler. Hattâ onların puta tapıcılığının Müslümanlıktan daha üstün olduğunu söyleyip putlara taptılar. Bunun üzerine Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:
“Kendilerine kitâptan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve tâğûta îmân ediyorlar, sonra da kâfirler için; «Bunlar, Allâh’a îmân edenlerden daha doğru yoldadır.» diyorlar. Bunlar, Allâh’ın lânetlediği kimselerdir. Allâh’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.” (en-Nisâ, 51-52)[1]
Müşrikler, zâten böyle bir fırsat beklediklerinden, hemen harekete geçtiler. Müslümanların, Uhud Harbi’nde ciddî bir zafer elde edememelerinin, diğer Arap kabîlelerini cesâretlendirmesinden de istifâde ederek birçok müttefik bulan Kureyşliler, on binin üzerinde büyük bir ordu kurmaya muvaffak oldular.[2]
Olanları haber alan Resûlullâh, ashâbıyla istişâre etti. Onlara, Allâh’ın emirlerine isyân etmedikleri, Allâh yolunda meşakkatlere katlandıkları takdirde, ilâhî yardıma nâil olacaklarını va’detti. Allâh’a ve Resûlü’ne itaat etmelerini emretti.
Hendek Savaşı Taktiği
Allâh Teâlâ, Peygamber Efendimiz’e hendek kazılmasını ilhâm etti. Bunun üzerine Allâh Resûlü ashâbına, Medîne’den çıkarak savaşmayı mı, yâhut müdâfaa için şehrin etrâfına hendekler kazılmasını mı istediklerini sordu. Selmân-ı Fârisî:
“–Yâ Resûlallâh! Biz de Fars diyârında düşman süvârîlerinin baskınlarından korktuğumuz zaman etrâfımızı hendekle çevirirdik.” dedi.
Hazret-i Selmân’ın, Peygamber Efendimiz’in tavsiyesini destekleyen bu sözü, Müslümanların hoşuna gitti.[3]
Ashâb-ı kirâm, aynı zamanda Allâh Resûlü’nün Uhud Gazvesi’nde şehrin dışarı çıkmayıp Medîne’de müdâfaada kalmayı arzuladığını hatırlamışlardı. Böylece Medîne’nin etrâfına hendek kazılmasına karar verildi.
Medîne, yalnız bir tarafından açık ve tehlikede idi. Diğer tarafları ise birbirine girmiş binâlarla âdeta bir kale gibi çevrili idi. Ayrıca sık hurma ağaçları ile de geçit vermez bir hâlde idi. Resûlullâh, hendeğin, düşmana açık olan tarafta kazılmasına karar verdi. Şeyhayn Hisarları’ndan Mezad mevkiine kadar uzanan bir çizgi çizip her on kişiye; “Şuradan şuraya kadar.” diye göstererek hendek kazmak üzere belirli bir yer ayırdı.[4]
Hendek kazma işinde Allâh Resûlü de bizzat çalıştılar. Hattâ yiyecek sıkıntısı zuhûr ettiğinden, mübârek karınlarına taş bağlamak mecbûriyetinde kaldılar.[5] Ancak Peygamberler Sultânı Efendimiz, bu durumda bile Rabbine şükürden geri kalmıyordu. Berâ bin Âzib anlatıyor:
“Resûlullâh’ı Ahzâb günü[6] bizimle toprak taşırken gördüm. O sırada Abdullâh bin Revâha’nın şu şiirini terennüm ediyordu:
«Allâh’ım, Sen bize hidâyet etmemiş olsaydın, ne sadaka verebilir ne de namaz kılabilirdik! Yâ Rab! Düşmanla karşılaştığımızda üzerimize sekînet indir! Ayaklarımızı kaydırma! Onlar bize saldırdılar. Bizi fitne-fesâda düşürmek istediklerinde biz kaçmaz, dayatırız!»
Şiirin sonundaki «ebeynâ: kaçmaz, dayatırız» kısmını okurken de sesini yükseltiyordu.” (Buhârî, Meğâzî, 29)
Ashâb-ı kirâm o kadar sıkıntıya düşmüşlerdi ki, karınlarını dahî doyuramıyorlardı. Hazret-i Enes bu hâli şöyle ifâde eder:
“Sahâbîlerin yemesi için bir avuç arpa getirilir; bu, tadı ve kokusu değişmiş bir yağ ile pişirilir ve önlerine konurdu. Herkes aç olduğu hâlde bu yağın sertliğini ve bozuk tadını ağızlarında hissederlerdi. Yemeğin ağır ve hoşa gitmeyen bir kokusu olurdu.” (Buhârî, Meğâzî, 29)
Küçük-büyük bütün Müslümanlar hendek kazma işinde çalışıyordu. On beş yaşlarında bir çocuk olan Zeyd bin Sâbit bir ara uyuyakalmıştı. Müslümanlar onu hendeğin kenarında uyur bir hâlde bırakarak gitmişlerdi. Yanına varan Umâre bin Hazm şaka olsun diye onun silâhlarını alıp sakladı. Zeyd uyanıp silâhlarını bulamayınca telâşlandı ve korktu. Peygamber Efendimiz bunu işitince Zeyd’i yanına çağırttı ve ona:
“–Ey uykucu! Sen uykuya daldın, silâhların da kaybolup gitti!” buyurduktan sonra:
“–Bu çocuğun silâhlarının nerede olduğunu bilen var mı?” diye sordu. Umâre:
“–Yâ Resûlallâh, ben biliyorum, silâhlar bende.” dedi. Allâh Resûlü:
“–Silâhlarını ona teslîm et!” buyurdu ve şaka olarak da olsa Müslümanları korkutmayı veya onların herhangi bir şeyini alıp saklamayı yasakladı. (Vâkıdî, II, 448)
HENDEK SAVAŞINDA VERİLEN ÜÇ MÜJDE
Bu sırada ashâb-ı kirâm, Resûlullâh’a, çok büyük ve sert bir kayaya rastlayıp onu kıramadıklarını bildirdiler. Âlemlerin Efendisi, sivri balyozu ellerine alarak besmeleyle o kayaya üç defâ vurdu. Onu ince kum gibi dağıttı.[7] Ayrıca her vuruşta mü’minlere büyük müjdeler verdi. Birinci vuruşta Şam’ın (Bizans), ikincisinde Îran’ın, üçüncü vuruşta da Yemen’in anahtarlarının kendisine verildiğini, bu memleketlerin sarayların