SEMA ÖNER


Günün yazısı


[18.11.2022 22:07] Ömer Tarık Yılmaz: TASAVVUF İLİM VE AMELSİZ OLMAZ
 
Ahmed er-Rufâi (k.s.) şöyle buyurmuştur: “Efendiler! Haris buyurdu ki, Beyazıd-ı Bistâmî buyurdu ki..., Hallac-ı Mansûr dedi ki... gibi sözler ediyorsunuz. Bu ne hâldir? ... Sizler bu sözlerden önce; Şafiî dedi ki, Ahmed b. Hanbel dedi ki, İmâm-ı Âzam dedi ki gibi sözler söyleyiniz. Önce, kesin ve açık olan kulluk muâmelelerinizi sıhhâte kavuşturunuz. Sonra da, diğer sözlerle faydalanmaya çalışınız. “Haris dedi, Ebû Yezid dedi” gibi laflar ne noksanlık getirir ne de fazlalık. Şafiî buyurdu, Malik buyurdu gibi (onların fetvâlarını aktarmaya başlangıç olan bu misilli cümleler) yolların en kolayı, mesleklerin Allâh (c.c.)’a en yaklaştırıcı olanıdır. Şerîatın sütunlarını, ilim ve âmel ile güçlendiriniz. Sonra da ilmi hükümlerin ve âmellerdeki hikmetlerin derinliklerine himmetlerinizi yöneltiniz. İlim meclisi, bir adamın bilgisizce farz ibâdetlerden ayrı olarak yaptığı yetmiş senelik nâfile ibadetinden daha üstündür. Âyet: “De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer s. 9)
Tarîkat şeyhleri ve hakikat meydanlarının süvarileri sizlere diyorlar ki; “Bilgelerin (âlimlerin) eteklerine sarılınız.” Size, felsefeye dalınız demiyorum. Fıkhı derinlemesine öğreniniz diyorum.”
SORU: “Kalbim temiz, tesettüre girmeme gerek yok” fikri doğru mudur?
CEVAP: “Ben kalbimi temizledim.”, “Baş örtmek İslâm’ın şartı değil.” diyerek tesettür emrinden muaf olunamaz. O takdirde bütün günâhlar mübâh olmalı, çünkü hiçbiri İslâm’ın şartı değil. Kalbimiz temiz olsun yeter!
Hâlbuki kalbin temiz olması, çirkin huyların giderilmesi, insanı, Allâhü Teâlâ’nın emir ve yasaklarını yaşamaya mecbur eder. Tasavvufun amacı da budur. Bir kimse, önemli olan kötü huyları temizlemek, tesettür kalpte olur derse ve insanları buna teşvik ederse Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’e itiraz ve iftira etmiş olur. Böyle kimselerin de hükmü bellidir!
(Misvâk Neşriyat, Hâkk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.229)
[18.11.2022 22:11] Ömer Tarık Yılmaz: من
بعضها صح توبته عند أهل الحقمن ذلك الذنب, وبقي عليه الباقي. وقد تظاهرت دلائل الكتاب, والسنة, وإجماع الأمةعلى وجوب التوبة :-
İslam alimler derler ki : Yapılan her günah için tevbe etmek vaciptir. Şayet işlenilen günah kullar arasında olmayıp insanoğlu ile Rabbi arasında ise tevbenin kabul olması için üç şart gereklidir.
 
Yapacağı veya içinde bulunduğu günahı hemen terketmek.
 
İşlediği günahtan dolayı pişmanlık duymak.
 
Bir daha günah işlememeye kesin karar vermek.
 
Şayet bu üç şartlardan biri yerine getirilmezse tevbesi kabul olmaz.
 
Eğer yapılan günah insanoğluna karşı işlenilmişse tevbenin kabul olması için dört şart gereklidir. Bunlardan ilk üç şart yukarıda zikrettiğimiz şartlardır, dördüncü şart ise; suç işlediği kişi veya kişilere karşı kendisini affetirmesi, yani birisinin malını zorla veya çalıntı yoluyla almışsa, aldığı malı sahibine geri vermesi veya kendisini aldığı mala karşılık sahibinden kendini affetirmesi gerekir. Buna benzer olarak başkasına iftira atma, hakkında konuşma, vurma, v.b. haksızlık olayları örnek verilebilir. Kişi tüm günahlarından tevbe etmesi gerekir. Şayet işlediği bazı günahlardan tevbe ederse tevbesi sahihtir, fakat diğer günahlarının tevbesi özerinde kalır. Kuranı kerim, Sünnet ve ümmetin icmaından gelen delillerle günahlardan tevbe etmenin vacip olduğuna işaret etmektedir.
 
 
قال
الله تعالى : وَتُوبُوا إلى اللَّهِ جَمِيعًا أيها الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ..
“Hepiniz topluca, (günahkarca davranışlardan dönüp) Allah’a tevbe ediniz (yönelin) ki, kurtuluşa (dünya ve ahiret mutluluğunu) eresiniz.” (24 Nûr 31)
 
 
قال
الله تعالى : اِسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إليه..
“Rabbinizden (günahlarınız için) bağışlanma dileyin ve sonra tevbe ve pişmanlık tavrı içinde O’na yönelin.” (11 Hûd 3)
 
 
قال
الله تعالى : يَآأيها الَّذِينَ اَمَنُوا توبوا إلى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحًا..
“Ey iman edenler! Tam bir pişmanlık ve gönül huzuru içinde gösterişten uzak ölçüde Allah’a tevbe edin.” (66 Tahrim 8)
 
13- عَنْ أبي هُرَيْرَةَ . سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ
 
يَقُولُ : وَاللَّهِ إني لاَسْتَغْفِرُ اللَّهَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ فِي الْيَوْمِ أَكْثَرَ مِنْ سَبْعِينَ مَرَّةً .
13: Ebû Hureyre (Allah Ondan razı olsun) Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’i şöyle buyururken işittiğini söylemiştir: “Allah’a yemin ederim ki; ben günde yetmiş defadan fazla Allah’tan beni bağışlamasını diler ve tevbe ederim.” (Buhârî, Deavât 3)
[18.11.2022 22:11] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET.......... FAYDASIZ ŞEYLERLE UĞRAŞMAK
Büyük âlim ve veli İmâm-ı Rabbânî hazretleri, sevdiklerinden birisine, aslında hepimize yazdığı Mektûbat kitabının 2. cild 31. mektubunda şöyle buyurmaktadır:
 
“Sevgili oğlum! Fırsat ganîmettir. Yâni, zaman çok kıymetlidir. Bu kıymetli zamanları faydasız şeylere harcamamalıdır. Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği şeyleri yapmakla geçirmelidir. Beş vakit namazı, dünya işlerini düşünmeyerek ve cemaat ile kılmalıdır. Nefse uymaktan lezzet almamalıdır. Dünyanın geçici lezzetlerine aldanmamalıdır. Ölümü hatırlamalı, âhıretin dehşet ve şiddetini göz önüne getirmelidir. Bedeni ve âzâları da, İslâmiyet’in emirlerine ve yasaklarına uymakla süslemelidir.”
 
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin oğlu Muhammed Masum Farukî hazretleri de, sevdiklerinden birisine yazdığı Mektûbat kitabının 3. cilt, 156. mektubunda şöyle buyurmaktadır:
 
“Yazıklar olsun, ömür geçti. Bir hayırlı iş yapmadım. Dünyanın vefasız, yalancı olduğu, şimdi anlaşıldı. Hayat hayâl oldu. Fitneleri, dertleri bitmedi. Ahbap, arkadaşlar, öldüler, gittiler. Bu hâlleri görüp de, gafletten uyanmıyor, ibret almıyoruz. Pişman olmuyoruz. Tevbe etmiyoruz. Gaflet devam ediyor, günahlarımız artıyor... Allahü teâlâ, Tevbe sûresinin 126. âyetinde meâlen; (Görmüyorlar mı ki, her sene, bir iki kere, dertlere, belâlara yakalanıyorlar. Yine tevbe etmiyor, pişman olmuyorlar.) buyurdu. Bu nasıl îmândır? Nasıl Müslümanlıktır? Ne kitaptan, ne sünnetten nasihat alınıyor. Ne de, başa gelen dertlerden, hâdiselerden ibret alınıyor! Uzun seneler, beraber yaşadıkları, birlikte gezip dolaştıkları, yiyip içtikleri, yatıp kalktıkları ahbaplarını, arkadaşlarını düşünsünler. Sevdiklerinin, birlikte eğlendiklerinin, yardımcılarının ne olduklarını görmüyorlar mı? Hiçbirinden bir şey kaldı mı? Onlardan haber verenler var mı? Ömürlerinin harmanını rüzgâr götürdü.
 
Yâ Rabbî! Bizi fitnelere düşürme! Biz garipler, Senin emrettiğin ibâdetleri, râzı olduğun iyi işleri yapalım! Nefis ve şeytanın ve kötü kimselerin yalanlarına, fitnelerine inanmayalım! Kabir ve kıyamet azaplarını düşünerek, kendimizi şimdiden koruyalım!” 
 
  Salim Köklü            TÜRKİYE GAZETESİ        22.11.2020
 
 
18.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[18.11.2022 22:12] Ömer Tarık Yılmaz: Kuşluk (Duhâ) Namazı : Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdular:
 
“Her gün, bedeninizdeki her bir kemiğiniz ve mafsalınız için bir sadaka gerekmektedir. Her tesbîh bir sadakadır, her tahmîd bir sadakadır, her tehlîl bir sadakadır, emr bi’l-ma’rûf bir sadakadır, nehy ani’l-münker de bir sadakadır. Bütün bunlara kişinin kuşlukta kılacağı iki rekât namaz kâfî gelir.” (Müslim, Müsâfirîn, 84)
 
***
 
Ebû Hureyre hazretleri, bir defâsında şöyle demiştir: “Dostum Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bana, her ay üç gün oruç tutmayı, iki rekât kuşluk namazı kılmayı ve uyumadan önce vitri edâ etmeyi tavsiye buyurdu.” (Buhârî, Teheccüd, 33)
 
***
 
Bir keresinde Peygamber Efendimiz, bir yere askerî birlik göndermişti. İslâm askerleri kısa sürede büyük ganîmetlerle döndüler. Bunun üzerine Hz. Ebûbekir:
 
– Yâ Resûlallâh! Biz bunlardan daha çabuk dönen ve daha fazla ganîmet getiren başka bir birlik görmedik, dedi. Allâh Resûlü:
 
“– Ben size bundan daha çabuk dönen ve daha çok ganîmet sağlayan bir şeyi haber vereyim mi?” diye sordu. Daha sonra şöyle devâm etti; “Bir adam güzelce abdest alarak mescide varır, sabah namazını edâ eder, ardından da kuşluk namazını kılarsa işte bu şahıs, hem daha çabuk dönmüş, hem de daha fazla kazanmış olur.” buyurdu. (İbn-i Hibbân, VI, 276)
[18.11.2022 22:12] Ömer Tarık Yılmaz: Günlük Hayatı
Hz. Peygamber, Mekke’de önce dedesinin, ardından amcasının himayesinde büyümüştü. Bir ara çobanlık yapmış ve ticaretle uğraşmış, nihayet zengin bir hanım olan Hz. Hatice ile evlenmişti. Medine’ye hicret ettiğinde herhangi bir mal varlığı yoktu. Diğer muhacirler gibi o da bir süre ensarın yardımıyla geçindi. Bedir Gazvesi’nden sonra nâzil olan ve ganimetlerin beşte birinin Allah’a, Allah’ın Resulüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara ait olduğunu bildiren âyet (el-Enfâl 8/41)
 
Peygamber ailesinin başlıca geçim yolunu belirlemiş oldu. Resûl-i Ekrem’e büyük hayranlık duyan, Uhud Gazvesi’nde Mekkeliler’e karşı onun yanında savaşan, bu savaşta ölmesi halinde Benî Nadîr arazisindeki hurma bahçelerinin tasarrufunu Resûlullah’a bıraktığını bildiren Yahudi din âlimi, mühtedî sahâbî Muhayrîķ en-Nadrî, Uhud Gazvesi’nde ölünce bahçelerinin geliri Resûl-i Ekrem’e kaldı. Mekkelilerle gizli bir anlaşma yapan Benî Nadîr Yahudilerinin Medine’den sürgün edilmesi üzerine Hz. Peygamber ailesinin yıllık geçimine yetecek kadar miktarı onların topraklarında yetişen ürünlerden almaya başladı. (Buhârî, Meġāzî, 14; Nafaķāt, 3)
 
“Fey” denilen bu tür gelirlere fethedilen yerlerden alınan bazı mallar, Hayber ve Fedek arazilerinden gelen yıllık ürünün belli bir miktarı da ilâve edildi.
[18.11.2022 22:12] Ömer Tarık Yılmaz: Cum'a Sûresi 9,10,11. Ayetler
9: Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğunda hemen Allah’ı anmaya koşun; işi, alış verişi bırakın! Eğer bilirseniz sizin için hayırlı olan budur.
10: Namaz tamamlanınca artık yeryüzüne yayılabilir ve Allah’ın lutf u kereminden rızkınızı temine çalışabilirsiniz. Bununla birlikte Allah’ı çok çok zikredin ki iki cihanda da kurtuluşa eresiniz.
11: Onlar bir ticâret veya bir eğlence görünce hemen oraya akın edip, seni hutbede ayakta bırakıverdiler. De ki: “Allah’ın katındaki mükâfat, ticâretten de, eğlenceden de daha hayırlıdır!” Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
 
Cuma namazı Mekke döneminin sonlarında farz kılınmıştı. Fakat cemaatle kılınması gereken bu ibâdeti Mekke’de ifa etme imkânı yoktu. Efendimiz (s.a.s.), ilk defa Cuma namazı kıldırmasını, Medine’ye Kur’an muallimi olarak giden Mus‘ab b. Umeyre bir mektupla bildirmiş, o da on kişilik bir cemaatle Cuma namazı kılmıştı. Ayrıca Es‘ad b. Zürâre (r.a.)’ın da, ikinci Akabe bey‘atinde bulunan on iki kişi ile Medine yakınlarında Cuma namazı kıldığı kaynaklarda yer almaktadır. Bundan itibaren Cuma namazı Medine’de devam etmiştir. Resûlullah (s.a.s.) ise ilk defa Cuma namazını Medine’ye hicret ettiği sırada Rânûnâ denilen yerde kıldırmış ve orada meşhur Cuma hutbelerini okumuştur. (bk. Beyhakî, Delâil, II, 524-525) Dolayısıyla Cuma namazı bu âyetle ilk defa farz kılınmış değildir. Ancak müslümanlar Cuma günü namaza çağırıldıklarında gevşek davranıyor ve alışverişlerine devam ediyorlardı. Dolayısıyla Allah Teâlâ bu ayeti, müslümanların ezan okunurken Cuma namazının ehemmiyetini kavramaları ve bunun farz olduğunu idrak ederek namaza koşmaları için inzal etmiştir.
 
Cuma gününün ve Cuma namazının faziletiyle ilgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in şu açıklamaları ne kadar dikkat çekicidir:
 
“Üzerine güneş doğan en hayırlı gün Cuma günüdür. Âdem o gün yaratıldı, o gün cennete kondu, yine o gün cennetten çıkarıldı. Kıyamet de Cuma günü kopacaktır.” (Müslim, Cum‘a 17, 18)
 
“Cuma gününde öyle bir zaman vardır ki, şayet bir müslüman namaz kılarken o vakte rastlar da Allah’tan bir şey isterse, Allah ona dilediğini mutlaka verir.” Resûlullah (s.a.s.) bu anın çok kısa olduğunu eliyle işaret ederek gösterdi. (Buhârî, Cum‘a 17; Müslim, Cum‘a 13-15)
 
“Bir kimse Cuma günü cünüplükten temizleniyormuş gibi boy abdesti aldıktan sonra erkenden Cuma namazına giderse bir deve kurban etmiş gibi sevap kazanır. İkinci saatte giderse bir inek, üçüncü saatte giderse boynuzlu bir koç kurban etmiş gibi sevap alır. Dördüncü saatte giderse bir tavuk, beşinci satte giderse bir yumurta sadaka vermiş gibi sevap alır. İmam minbere çıkınca, melekler okunan hutbeyi dinlemek üzere cemaatin arasına katılır.” (Buhârî, Cum‘a 4; Müslim, Cum‘a 10)
 
Âyet-i kerîmelerde dikkat çekilen hususlar şunlardır:
 
Birincisi; “Cuma günü namaza çağrılmak”tan maksat, hutbeden önce Cuma namazı için okunan iç ezandır. Resûlullah (s.a.s.) zamanında Cuma günü sadece bir ezan okunurdu. O da Cuma namazı ezanı idi. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer döneminde de böyle devam etti. Fakat Hz. Osman zamanında cemaat iyice kalabalık hale gelince, Cuma vaktinden önce halka vaktin girdiğini bildirmek üzere bir ezan daha okunması kararlaştırıldı. O günden sonra böyle bir uygulama devam ede geldi.
 
İkincisi; “zikrullah”tan maksat, Cuma hutbesi ve Cuma namazıdır. İkisi de farzdır. Burada hutbeye zikrullah denmesi, hutbenin muhtevası hakkında bir fikir vermektedir. Dolayısıyla hutbede zikrullah sayılacak dualar okunmalı, zikirler yapılmalı, Allah’ı, O’nun rahmetini ve azabını hatırlatıcı şeyler söylenmelidir. Zikrullaha münâfi şeyler söylenmemelidir. Bu esaslara bakıldığında zâlim hükümdarları övmenin, onların isimlerini anman�
[18.11.2022 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: İSLAMİYETİN DOĞUŞU
Dünya tarihi Hristiyanlık, Musevilik gibi dinlere ev sahipliği yapmıştır. İslamiyet bahsettiğimiz dinlerin sonuncusu olan ve sadece inandıkları değerler ve inançlar için başlangıçta savaşan fakat her zaman uzlaşmacı olan bir dindir.
 
İslamiyet’in doğduğu yer, doğusunda Basra körfezi batısında Kızıl Deniz güneyinde Umman Denizi kuzeyinde ise Suriye ve Filistin çölleri ile kaplı olan Arap Yarım adasıdır. İslamiyet’in doğuşu sıralarında Orta Doğudaki en büyük devlet Bizans İmparatorluğuydu ve Bizans’tan sonra bölgenin en güçlü devleti Sasanilerdi. Arap topraklarında insanların putlara taptığı ve kız çocuklarının diri diri gömüldüğü İslamiyet’ten önceki döneme cahiliye dönemi denmektedir. Cahiliye döneminde Arabistan’ın en önemli bölgesi olan Hicazda kabileler tarafından yönetilen şehir devletleri kurulmuş ve dinsel bir mekân olan Kabe’de büyük putlarla doldurulmuştu. Sürekli savaş halinde olan Araplar haram ayı denen aylarda savaşmazlardı, kurdukları panayırlarda eğlenceler, yarışmalar düzenler, ticaret yaparlardı. Arap yarım adasında yaşayan halk bedevi ve medeni olmak üzere ikiye ayrılırdı. Bedeviler, çöllerde çadır kurarak yaşayan göçebe halktı. Medeniler ise şehirlerde yaşayan tarım ve hayvancılıkla uğraşan kesimdi. Bu dönem; çıkar çatışmalarının, adaletsizliğin, adam öldürmenin ve tabi birçok haramın meşru sayıldığı bir dönemdi. Çünkü kadınlar bir mal gibi alınıp satılır, kız çocuklarına kıymet verilmez ve köle gibi kullanılır ezilirdi.
 
İSLAMİYETİN DOĞUŞU
 
Hz. Muhammed, 571 yılında Mekke’de doğdu. Babası Abdullah annesi Amine Hatundur. Ahlakı ve güvenirliğinden dolayı kendisine Muhammed-ül Emin (güvenilir kişi) denilirdi. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybettiği için önce dedesi Abdul-Muttalib’in sonrada amcası Ebu-Talibin yanında yetişmiştir. Gençliğinde çobanlık yapmış, ticaretle uğraşmış ve yirmi beş yaşına geldiğinde ticari işlerini yürüttüğü Hz. Hatice ile evlenmiştir. Hz. Muhammed Mekkelilerin yaşam biçimlerini beğenmemiş yapılan haksızlıklara, içki içmeye, putlara tapmaya karşı çıkmıştır. Bu nedenle sık sık Mekke yakınlarındaki Hira mağarasına gitmiştir. Kırk yaşına geldiğinde Hira mağarasında vahiy meleği olan Cebrail meleği tarafından kendine ilk vahiy indirilmiştir. Bu vahiy ‘oku yaradan Rabbinin adıyla oku’ idir ve kendisine inen bu vahiyle peygamber olmuştur. (610) Hz. Muhammed Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu ilk olarak eşi Hz. Hatice’ye söylemiş ve onu hak dinine davet etmiştir. Daha sonra amcasının oğlu Hz. Ali’yi, azadlısı Zeyd’i ve yakın arkadaşı Hz. Ebubekir’i İslamiyet’e davet etmiştir. Bu kişiler bilinen ilk Müslümanlardır. Hz. Muhammed eşitliği ve hoşgörüyü savunan İslamiyet’i gizlice yaymaya çalışınca Mekke’nin ileri gelenlerinden tepki görmüş ve İslam dinini daha çabuk yaymak için Medine’ye Hicret (622) etmiştir. Müslümanların Medine’ye Hicreti ile İslam devletinin temelleri atılmış ve Müslüman’lar Mekkelilerin baskılarından kurtularak dinlerini serbestçe yaşayabilmek için sakin bir ortama kavuşmuşlardır. Hicretle birlikte İslamiyet’in yayılışı hızlanmış ve bu olay hicri takvimin de başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Hicretten sonra Müslümanlarla Mekkeliler arasında bazı savaşlar olmuştur. Bu savaşların en önemlileri Bedir, Uhut ve bir savunma savaşı olan Hendek savaşıdır.
 
Bedir Savaşı (624): Müslümanların ilk zaferidir. Hz Muhammed’in otoritesi ve güvenirliği daha da artmıştır.
 
Uhut Savaşı (625): Bedir savaşının intikamını almak isteyen Mekkeliler, Müslümanlara saldırmış ve Müslümanları yenmişlerdir. Mekkeliler kazanmalarına rağmen bu savaştan bir sonuç alamamışlardır.
 
Hendek Savaşı (627): Müslümanlara kesin darbeyi indirmek için Mekkeli putperestler büyük bir kuvvetle Medine’ye saldırmışlardır. Müslümanların savunma amacıyla şehrin önüne hendekler kazmışlardır. Hendek savaşı ismini bu hendeklerden almıştır. Mekkeliler savaşı kaybetmiş ve Müslümanların varlığını tamamen tanımışlardır.
 
Bu savaşlardan bir yıl sonra 628 yılında Müslümanlar ve Mekkeli putperestler arasında tarafların savaşmamaları için bir ‘Hudeybiye Barış Antlaşması’ imzalanmıştır. İmzalanan bu barış antlaşmasıyla Mekkeliler Müslüman’larla barış imzalayarak onların varlığını resmen tanımışlardır. Fakat Hudeybiye barışının Mekkeliler tarafından ihlal edilmesi üzerine Müslümanlar 630 yılında Mekke üzerine yürümüş ve şehri fethederek Kâbe’yi putlardan temizlemişlerdir. İslam âlemi Hz. Muhammed’in 632 yılında vefatından sonra Dört Halife Dönemine girmiştir.
[18.11.2022 22:14] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Şüphesiz biz ona (insana) doğru yolu gösterdik; artık o isterse şükreden olur, isterse nankör.
(İnsan, 76/3)
 
Bir Hadis:
İyilik, güzel ahlâktan ibarettir. Günah ise kalbini tırmalayıp durduğu halde, insanların bilmesini istemediğin şeydir.
(Müslim, 'Birr', 14, 15; Tirmizî, 'Zühd', 52)
 
Bir Dua:
Allah'ın rahmetinden kovulmuş şeytandan, vesvesesinden, kibir telkininden ve sihrinden; her şeyi hakkıyla işiten ve bilen Allah'a sığınırım.
(Tirmizî, 'Salât', 65)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[18.11.2022 22:14] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
İki göz vardır ki cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz ve gecesini Allah yolunda nöbet tutarak geçiren göz. (Tirmizî, Fedâilü’l-cihâd, 12)
Şüphesiz ki Allah, verdiği nimetin eserinin kulunun üzerinde görülmesinden hoşlanır. (Tirmizî, Edeb, 54)
 
 
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
SORU-CEVAP
Mirasçılar mirastan mahrum edilebilir mi?
Kişi, mirasçısını mirasından mahrum etme hak ve yetkisine sahip değildir. Ancak vârisin murisini öldürmesi, farklı dinlerden olmaları gibi mirasçılığa engel hâller bulunursa mirasçı mirastan mahrum kalır.
Çocuklar anne-babanın gönlünü incitecek olan isyan, eziyet ve hakaret gibi olumsuz davranışlarda bulunmuşlar veya görevlerini yapmamışlarsa, dinen sorumlu olurlar. Ama bu yanlışlıkları veya görevlerini yapmamaları onların mirastan mahrum bırakılmalarına dinen sebep teşkil etmez. Çünkü İslam’da sorumluluklar bireyseldir. Herkes kendi görevini yapıp-yapmadığının hesabını Allah’a verecektir (Necm, 53/38-41).
Ailede anne-baba kendi sorumluluklarını, çocuklar da kendi sorumluluklarını bilerek, ailevî yaşantılarını bir Müslümana yakışır şekilde düzenleyip sürdürmek mecburiyetindedirler.
Bu itibarla, anne-babanın hangi sebeple olursa olsun çocuklarını mirastan mahrum etmek için evlatlıktan reddetme yetkisi bulunmadığı gibi mirastan mahrum bırakmak için vasiyette bulunması da caiz değildir.
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[18.11.2022 22:14] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Peygamberin Mekke’den Medine’ye hicretinde, bizzat kendisinin Medine’de (Rebiülevvel/Eylül-622 ile Şevval/Nisan-623 arası) yaptırdığı mescide, “Mescid-i Nebevî” denir. Bu, Kuba Mescidinden sonra Peygamberimizin yaptırdığı tarihî ikinci mesciddir (Buhari, Salat, 48).##Bitişiğinde de gündüz okul, gece de yatakhane olarak kullanılan ve “Suffa” denilen büyük bir oda yapılmıştı. Burası, İslam tarihinde ilk eğitim-öğretim kurumu olarak bilinir. Mescidin diğer tarafında da, Hz. Peygamber ve ailesi için odalar yapılmıştı. Peygamberimizin kabri de buradadır.##Vahyin geldiği mekânlardan biri olan Mescid-i Nebevi, ibadet ve ziyaret maksadıyla yolculuk yapılmaya değer olduğu Hz. Peygamber tarafından belirtilen üç mescidden biridir. Diğerleri, Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa’dır. Hz. Peygamber, Mescid-i Nebevi’de kılınan namazın, Mescid-i Haram hariç diğer yerlerde kılınan namazlardan bin kat daha faziletli olduğunu haber vererek bu mescidde namaz kılmanın önemini belirtmiş ve eviyle minberi arasındaki saha olan “Ravza-i Mutahhara”nın, cennet bahçelerinden bir bahçe olduğunu söylemiştir (Buhari, Fadlu’s-Salat, 1). - MESCİD-İ NEBEVÎ
[19.11.2022 23:33] Ömer Tarık Yılmaz: SABRIN DEĞERİ HAKKINDA HADÎS-İ ŞERÎFLER
 
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Sabır, imanın yarısıdır.” (Cami‘u’s-sağîr) Bunun izâhı şöyledir: İmân, ancak söz amel ve inanç hususunda uygun olmayan şeyleri terketmek ve uygun olanları yapmakla kemâle erer. O halde, uygun olmayanları terketmeye devâm etmek, sabırdır. Bu da, imânın diğer yarısıdır. Bu izâha göre, imânın tamamının sabır olması gerekir. Ne var ki uygun olmayanları terkedip uygun olanı yapmak, bazen şehvete muvâfık olur ki burada sabra ihtiyaç yoktur.
Bazen de bu husus şehvete ters düşer ki, bu durumda sabretmeye ihtiyaç hissedilir. İşte bu sebepten ötürü şüphesiz sabır, îmânın yarısı sayılmıştır.
Yine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Size yerilen şeylerin en kıymetlilerinden bazıları, yakîn ile sabretmek azmidir. Kime bu ikisinden pay verilirse, o kimse (nafile olarak), gece kılamadığı namaza ve gündüz tutamadığı oruca aldırmasın...” buyurmuştur.
Efendimiz (s.a.v.) başka bir hadiste: “İmân, sabrın ta kendisidir” buyurmuştur. Efendimiz (s.a.v.)’in bu ifâdesi O (s.a.v.)’in: “Hacc, Ârafat’tan ibârettir” (İbn Mace) sözüne benzer. Sabrın mı, yoksa şükrün mü daha fazîletli olduğu hususunda Allâme Gazâli (r.âleyh) şöyle demiştir: Sabrın daha üstün olduğuna delâlet eden haberler daha kuvvetlidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.): “Size verilen şeylerin en kıymetlilerinden bazıları, yakîn ile sabretmek azmidir. Kime bu ikisinden pay verilirse, o kimse (nafile olarak) gece kılamadığı namaza ve gündüz tutamadığı oruca aldırmasın” buyurmuştur.
(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.4, s.89)
[19.11.2022 23:34] Ömer Tarık Yılmaz: من
بعضها صح توبته عند أهل الحقمن ذلك الذنب, وبقي عليه الباقي. وقد تظاهرت دلائل الكتاب, والسنة, وإجماع الأمةعلى وجوب التوبة :-
İslam alimler derler ki : Yapılan her günah için tevbe etmek vaciptir. Şayet işlenilen günah kullar arasında olmayıp insanoğlu ile Rabbi arasında ise tevbenin kabul olması için üç şart gereklidir.
 
Yapacağı veya içinde bulunduğu günahı hemen terketmek.
 
İşlediği günahtan dolayı pişmanlık duymak.
 
Bir daha günah işlememeye kesin karar vermek.
 
Şayet bu üç şartlardan biri yerine getirilmezse tevbesi kabul olmaz.
 
Eğer yapılan günah insanoğluna karşı işlenilmişse tevbenin kabul olması için dört şart gereklidir. Bunlardan ilk üç şart yukarıda zikrettiğimiz şartlardır, dördüncü şart ise; suç işlediği kişi veya kişilere karşı kendisini affetirmesi, yani birisinin malını zorla veya çalıntı yoluyla almışsa, aldığı malı sahibine geri vermesi veya kendisini aldığı mala karşılık sahibinden kendini affetirmesi gerekir. Buna benzer olarak başkasına iftira atma, hakkında konuşma, vurma, v.b. haksızlık olayları örnek verilebilir. Kişi tüm günahlarından tevbe etmesi gerekir. Şayet işlediği bazı günahlardan tevbe ederse tevbesi sahihtir, fakat diğer günahlarının tevbesi özerinde kalır. Kuranı kerim, Sünnet ve ümmetin icmaından gelen delillerle günahlardan tevbe etmenin vacip olduğuna işaret etmektedir.
 
 
قال
الله تعالى : وَتُوبُوا إلى اللَّهِ جَمِيعًا أيها الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ..
“Hepiniz topluca, (günahkarca davranışlardan dönüp) Allah’a tevbe ediniz (yönelin) ki, kurtuluşa (dünya ve ahiret mutluluğunu) eresiniz.” (24 Nûr 31)
 
 
قال
الله تعالى : اِسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إليه..
“Rabbinizden (günahlarınız için) bağışlanma dileyin ve sonra tevbe ve pişmanlık tavrı içinde O’na yönelin.” (11 Hûd 3)
 
 
قال
الله تعالى : يَآأيها الَّذِينَ اَمَنُوا توبوا إلى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحًا..
“Ey iman edenler! Tam bir pişmanlık ve gönül huzuru içinde gösterişten uzak ölçüde Allah’a tevbe edin.” (66 Tahrim 8)
 
13- عَنْ أبي هُرَيْرَةَ . سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ
 
يَقُولُ : وَاللَّهِ إني لاَسْتَغْفِرُ اللَّهَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ فِي الْيَوْمِ أَكْثَرَ مِنْ سَبْعِينَ مَرَّةً .
13: Ebû Hureyre (Allah Ondan razı olsun) Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’i şöyle buyururken işittiğini söylemiştir: “Allah’a yemin ederim ki; ben günde yetmiş defadan fazla Allah’tan beni bağışlamasını diler ve tevbe ederim.” (Buhârî, Deavât 3)
[19.11.2022 23:34] Ömer Tarık Yılmaz: MAKALE.............. TARİHÎ BİR MEVLİD
6 Nisan 1921 tarihli İkdam Gazetesi’nde Yakup Kadri Karaosmanoğlu yazıyor: (Ahmet Kabaklı t 25.10.2000)
 
“Dün Ayasofya, Bayezid, Şehzade Câmileri emsali görülmemiş bir cemaatle doluydu. Kadın-erkek, çoluk-çocuk binlerce Müslüman, (31 Mart 1921) Eskişehir önünde şehit düşen mübârek din ve kan kardeşlerinin rûhuna ithaf edilen Mevlid-i şerîflere iştirak için bu mâbetlere koşuyorlardı. 
 
... Dün birdenbire kendimi o heybetli cemaatin içinde bulur bulmaz, sandım ki, yeniden doğuyorum. 10 yaşımdan 32 yaşıma kadar geçirdiğim meşum bir devrin bütün o tesirleri, izlenimleri birdenbire üstümden sıyrılıverdi... Gençliğimi dolduran bütün o şüpheler, tereddütler, îmânımın zayıf düştüğü o buhranlı anlar, o şeytanî îmânsızlığın sıtmaları, bu mâbedin havası içinde, bu cemaatin sıcaklığında eriyiverdi. Rabbime bin kere hamd-ü senâ olsun ki, dünden beri, hakîkat ve selâmetin bir câmi ile cemaat dışında bulunmadığını biliyorum. 5-10 senedir, Batı’ya uymak için açtığımız bütün o konferans salonlarında, halkı zorla topladığımız o mitinglerde görülen şeyler, işitilen sözler, bir hocanın câmide okuduğu menkıbenin ve bu cemaatin sükutu önünde bana ne kadar yavan ve boş göründüler. Meğer biz, içinden çıktığımız hakiki âlemi bırakıp onun yerine yapma bir âlem keşfetmek istemişiz... Ve sınırlarda askerlerimiz bizi “Allah! Allah!” sesleriyle savundukları sıralarda biz, Allahtan başka şeylere inanmışız.
 
Dün, ilk defa olarak tam açıklıkla anladım ki, bizim 10 seneden beri bu halka yaptırmak istediğimiz şeyler, birer maymunluktan ibâretmiş. Yönümüzü neden bu câmilere döndürmemişiz? Niçin bu cemaati bir sokak kalabalığı hâline sokmaya çalışmışız? O cemaat ki, bütün birleşme gücünü dinden alıyor. Ve evi barkı, yurdu vatanı câmidir. Başı sıkışınca koşup sığındığı, gönlü ferahlayınca gidip toplandığı yer câmidir. Dün câhil ve tembel bir kitle sandığımız halk, ülkenin aydınlarına bâzı ulvî hakikatlerin sırrını öğretti: Kalbin akıldan üstün olduğu, îmân dışında kurtuluş bulunmadığı ve millet ve ümmet kavramlarını birbirinden ayırmamak gerektiğidir..
 
 
 
ZEKÂ BULMACASI
 
OBUR PELİKAN
 
Bir pelikan kuşu 5 günde 100 balık yiyor. Her gün bir önceki günde yediğinden 6 balık daha fazla yiyor. Birinci gün kaç balık yemiştir?  (Cevabı yarın)
 
 
19.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[19.11.2022 23:35] Ömer Tarık Yılmaz: Evvâbîn Namazı : İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- Peygamber Efendimiz’in akşam namazından sonra iki rekât namaz kıldığını bildirmiştir. (Buhârî, Teheccüd, 29)
 
Evvâbîn Namazı Kaç Rekattır: Evvabin Namazı 2 rekattan 6 rekata kadar kılınabilir.
 
Evvâbîn Namazı Ne Zaman Kılınır: Akşam Namazından sonra kılır. Akşa ile Yatsı Namazı arasında yatsı vaktine kadar kılınır.
[19.11.2022 23:35] Ömer Tarık Yılmaz: Resûl-i Ekrem’ (SAV)
Sözlükte “hal, durum, davranış, idare, yol, hareket, yürüme” gibi anlamlara gelen siyer sîret kelimesinin çoğuludur. Hem klasik fıkıh literatürü içinde özel bir türün hem fıkıh sistematiği içinde özel bir bölümün ismi olarak siyer, günümüzde devletler genel ve devletler özel hukuku diye adlandırılan alanlara dair doktriner görüşlerin bütününü ifade eden bir terim anlamı kazanmıştır. Sîret kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de bir yerde “durum” mânasında (Tâhâ 20/21) ve hadis kaynaklarındaki bazı rivayetlerde “tutum, davranış biçimi” anlamında (Dârimî, “Muḳaddime”, 18; Müsned, I, 75, 128) geçer. Ayrıca siyer ve tarih kaynaklarında aktarılan Resûl-i Ekrem’e ait bazı ifadelerde sîret kelimesinin siyer terimine temel teşkil edecek kullanımlarına rastlanır (aş.bk.). İslâm hukukçuları, müslüman bir toplumun gayri müslim toplum ya da bireylerle ilişkilerde izleyeceği tutum, siyaset ve hukuk rejimini özellikle Hz. Muhammed’in ve onu takiben Hulefâ-yi Râşidîn’in bu konuda benimsedikleri davranış ve gittikleri yoldan (sîret) çıkardıkları için ilgili hükümleri de siyer terimi altında bir araya getirmişlerdir (kelimenin sözlük anlamlarıyla siyer konularının karakteristik özellikleri arasında bağ kuran bazı izahlar için bk. İbnü’l-Hümâm, V, 435; Şehhâte, s. 12-13). Bu yaklaşım, İslâm kültüründe devletler hukuku uygulamalarının Hz. Peygamber gibi ideal bir örneğe dayandığı, dolayısıyla bu alanda günlük siyasetin ve keyfîliğin değil hukukîliğin hâkim olması gerektiği mesajını içermektedir.
 
Kaynakların verdiği bilgiye göre sîret kelimesi siyer teriminin bu anlamına temel teşkil edecek biçimde bizzat Hz. Peygamber tarafından kullanılmıştır. Meselâ sıcak çatışmayı gerektiren bir devletlerarası sorunu çözmek üzere Abdurrahman b. Avf kumandasındaki orduyu sevki sırasında şöyle buyurmuştur: “Ey Avf oğlu, sancağı tut! Topluca Allah yolunda gazâ edin ve Allah’ı inkâr edenlerle savaşın. Fakat hıyanet etmeyin, anlaşmayı bozmayın, insan bedenine saygısızlıkla işkence yapmayın ve çocuklarla kadınlara dokunmayın. İşte bu Allah’ın emridir ve elçisinin sizin aranızdaki sîretidir” (İbn Hişâm, III-IV, 632). Yine Resûl-i Ekrem’in Abdülkays kabilesi lideri Ekber b. Abdülkays’a yazdığı, savaş ve barış hukukuna dair hükümler içeren mektubundaki şu cümlesi siyer teriminin arka planına ışık tutmaktadır: “... (kabile mensuplarının) feyden paylarını almaları, yargılamada adaletin sağlanması ve ilişkilerde hakkaniyete göre davranılmasından (el-kasdü fi’s-sîreti) her iki toplum hakkında bağlayıcı olmak üzere müslümanların ordusu sorumludur. Allah ve resulü onlara şahitlik yapar” (İbn Sa‘d, I, 283). Kelimenin benzer kullanımlarına Hz. Ömer ve Osman’ın yazışmalarında da rastlanmaktadır (Taberî, III, 585; IV, 245).
 
Fıkıh literatürünün ilk örneklerinden itibaren başta cihad olmak üzere haraç, emvâl, ganimet (ganâim), cizye, eman, ridde, daha sonraları siyâset-i şer‘iyye ve ahkâm-ı sultâniyye gibi terimler de yer yer aynı içeriği karşılamak üzere kullanılmakla birlikte daha kuşatıcı olması yönüyle siyer bir üst terim olma hüviyetini hep korumuştur. Bu noktada bir ayrıntıya işaret edilmesi uygun olur: “Kitâbü’l-cihâd” başlığını taşıyan bazı eserlerin veya genel fıkıh kitaplarının bu bölümlerinin alt başlıklarında zaman zaman siyer veya sîret kelimelerine rastlanmaktadır. Fakat bu kullanımlarda, meselâ Mâlikî fakihi İbn Ebû Zeyd’in eserinde yer alan “Bâbü sîreti’l-imâmi’l-adl fî mâlillâh”, “Zikru ba‘dı mâ ruviye mine’s-sîreti fî mâlillâh” şeklindeki başlıklarda (Kitâbü’l-Cihâd, s. 487, 497) devletler hukuku içeriği değil kelimenin kök anlamı kastedilmektedir. Siyerle bu konudaki düzenlemelerin dayanağı niteliğindeki rivayet ve olaylar
[19.11.2022 23:35] Ömer Tarık Yılmaz: El-Hümeze Suresi
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
 
﴾1-2﴿ Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! O ki, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur.
 
﴾3﴿ (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder.
 
﴾4﴿ Hayır! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.
 
﴾5﴿ Hutame’nin ne olduğunu bilir misin?
 
﴾6-7﴿ Allah’ın, tutuşturulmuş, (yandıkça) tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkan ateşidir.
 
﴾8-9﴿ Onlar (bu ateşin içinde) uzatılmış sütunlara bağlanmışlar ve o vaziyette o (ateş) üzerlerine kapatılmıştır.
Hümeze Sûresi, Mekke döneminde inmiştir. Sûre, 9 âyettir. Hümeze, insanları arkadan çekiştiren, ayıplayan kimse demektir.
 
Hümeze Sûresi, Mushaftaki sıralamada yüz dördüncü, iniş sırasına göre otuz ikinci sûredir. Kıyâmet Sûresi’nden sonra, El-Mürselât Sûresi’nden önce Mekke’de inmiştir.
 
Hümeze Sûresi’nin Adı/Ayet Sayısı
Sûre adını 1. âyette geçen ve “arkadan çekiştirme” anlamına gelen hümeze kelimesinden almıştır.
 
Hümeze Sûresi’nin Konusu
Sûrede insanları küçümseme, kusur arama gibi davranışlar eleştirilmekte; servete güvenme ve onu yanlış yolda kullanmanın kişiye ne büyük zararlar getireceği anlatılmaktadır.
[19.11.2022 23:35] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed (asv)’in Bizans’a yazdığı mektup
Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselamın yaşadığı dönemle ilgili çok sayıda malzeme bulunmaktadır. Her şeyden önce
Resulullah’ın (a.s.m) emirleri doğrultusunda yazılıp derlenmiş olan ilâhi vahiyler... Daha sonra, Hz. Muhammed’in (a.s.m) yaptığı ya da söylediği şeylerin anlatıldığı ve ashabının yazdıklarına dayanan hadis yahut sünnet gelir.
 
Bu arada, Resulullah’ın (a.s.m) sağlığında İslâm’ı kabul etmiş çok sayıda insan arasında yüz bini aşkın kişiden her birinin, bir sonraki kuşağa, Efendilerinin hayatıyla ilgili en azından bir olayı aktarmış olduğunu da hatırlatalım. Burada rastladığımız biçimiyle, tek bir kişinin hayatıyla ilgili doğrudan kaynaklar ve görgü tanıkları, ne ondan önce ne de sonra, başka hiçbir kimsede görülmemiştir.
 
Mekke ve Medine’de (hatta muhtemelen Tâ’if, Hayber vb. yerlerde) o dönemle ilgili yüzlerce hatta binlerce yazma vardır ve bunları derleyip inceleme çalışmaları henüz başlamıştır. Muhammed Hamidullah, Medine ile ilgili o döneme ait beş altı yazmayı yayınlamıştır.
 
O dönemde çevre ülkelerle ilgili tarihî belgeler ne yazık ki elimizde yoklar. Resulullah (a.s.m) henüz hayatta iken, İslâm Devleti, Malabar (Güney-Doğu Hindistan) ve hatta Çin ile ilgili olarak nakledilen efsaneler bir yana, Habeşistan, Mısır, Bizans İmparatorluğu ve İran Sasanî İmparatorluğu ile birtakım ilişkiler kurmuştu. Doğubilimci Margoliouth, o tarihlerde konumuzla ilgili Mısır’da Kıptîce belge bulunmadığını açıklamaktadır. Bizans imparatorlarının sarayında resmî kronikçiler (günlük tarih yazarları) vardı; ancak, kötü bir rastlantı sonucu, bu belgelerdeki bir yüzyıllık kesinti, bizim ilgilendiğimiz döneme denk gelmektedir. Zonaras, Nicéphore, Théophane ve öteki imparatorların dönemi daha sonraki tarihlere rastlamaktadır. Bu dönemle ilgili olarak İran, Hint ya da Çin kaynaklarından da bilgi ulaşmamıştır. Muhtemelen, Resulullah (a.s.m) henüz hayatta iken, Araplara komşu ülkelerin, göçebelerin oturduğu ve sonu gelmeyen iç savaşlarla parça parça olmuş Arap yarımadasında olup biten olaylara herhangi bir önem vermeleri için vaktin henüz çok erken olduğu anlaşılıyor. (bk. İlk Kaynaklar ve Tarihi Malzeme adlı konu. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I- II, İrfan Yayınevi İstanbul, 1980, I, 10-11)
 
İslam tarih ve siyer kitaplarında Hz. Peygamber (asv)'in değişik yerlere gönderdiği mektupları söz konusudur. Bu mektupların muhataplarını şöyle sıralayabiliriz:
 
Bizans Kayseri, İran Kisrası, Habeşistan Necaşisi, Mısır’ın Mukavkısı, Bahreyn reisi el-Münzir, Umman Meliki, Yemame Reisi Muzet b. Ali el-Hanefî, Şam/Gassan emiri el-Hars b. Ebi Şemmır el-Gassanî, Yemen/Benî Nehd Kabilesi vs.(bk. Ahmed Zeynî Dahlan, es-Siretu’n-Nebeviye, 1/167-186).
[19.11.2022 23:35] Ömer Tarık Yılmaz: 3-6 yaş arası dönemde çocuğa paranın ne olduğu, nasıl kazanıldığı, nasıl harcanması gerektiği somut ifadelerle öğretilmelidir. Öncelikle ebeveynler çocuklarına tasarrufu öğretmeli ve bu konuda örnek olmalıdır. Paranın her değeri satın alamayacağını, dürüstlüğün, merhametin, yardımseverliğin, vatan sevgisinin, aile bağlarının ve dinî değerlerin her şeyin üstünde olduğunu çocuğa öğretmek, paranın amaç değil günlük bir araç olduğunu öğrenmesini sağlayacaktır. Ebeveyn çocuğa, paranın kolay kazanılmadığını somut ifadelerle aktarmalıdır. Çocuklar harçlık almalı ve harcamalarını bu harçlıklar ile yapmalıdırlar. Parasını kendisine ait bir kumbarada biriktirmesi, almak istediği şeyi bu parayla alması hem çocuğa sorumluluk bilinci kazandıracak hem de ona tasarruf yapmayı öğretecektir. Gidilen bir oyuncakçıda ebeveynlerin zaman zaman “Paramız yok, bugün sadece oyuncaklara bakabilirsin, oynayabilirsin ama alamayız.” ya da “Sadece bir oyuncak alma hakkın var, seçim sana ait.” ifadeleriyle yaklaşmaları çocuğa sınırlar içinde özgürlük sunarak doyumsuzluğu önlemeye yarar. - ÇOCUKLARDA PARA İDARESİ
[19.11.2022 23:36] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Sakın yetimi ezme! Sakın isteyeni azarlama!
(Duhâ, 93/9-10)
 
Bir Hadis:
Müslümanın, (din) kardeşine malındaki kusuru belirtmeden satması helal olmaz.
(İbn Mâce, 'Ticârât', 45)
 
Bir Dua:
Allah'ım! Bu yemeği bereketli eyle ve bize daha hayırlısını da yemeyi nasip eyle.
(Ebû Dâvud, 'Eşribe', 21)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[19.11.2022 23:36] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
İlk Yüksek İslam Enstitüsü İstanbul’da Açıldı. (1959)
Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur. (İsrâ, 17/36)
 
 
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
PEYGAMBERÎ BİR EMİR: İLİM ÖĞRENMEK
Hz. Peygamber ilmi, inananların düşüncelerinin ve hayatlarının merkezine yerleştirmeye çalışmış, ilim meclislerini, Müslümanların arzuladıkları cennet bahçelerine benzetmiştir. Resûlullah (s.a.s.) “İlim öğrenmek kadın erkek her Müslümana farzdır.” (İbn Mâce, Mukaddime, 17) buyurarak ümmetini ilme teşvik etmiştir. Bu teşvikin bir sonucu olarak Hz. Peygamber döneminde kadınlar da erkekler kadar ilme rağbet etmiş, ilim öğrenmek için Mescid-i Nebevi’ye gelmişlerdir. Öyle ki Resûlullah (s.a.s.), Mescid’in üç kapısından birini işaret ederek: “Keşke şu kapıyı kadınlara ayırsaydık” buyurmuştur. Mescid-i Nebevi’de de erkeklere tahsis edilmiş ve yatılı da kalınabilen Suffe’de gerçekleştirilen öğretimin yanında, kadınların da gündüz devam ettikleri Suffetü’n-Nisa (Kadınlar Suffası) oluşturulmuştur. Bunun yanı sıra Hz. Peygamber (s.a.s.), talepleri üzerine kadınlara öğretim için ayrı bir gün ayırmıştır. (Müslim, Birr, 47)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı

Sakarya'daki Türkiye'nin ilk hızlı tren fabrikasının yapımında yüzde 55 ilerleme sağlandı

İstilacı türlerle mücadelede yeni düzenlemeler devreye alınıyor

Dünyada 2025'te devreye giren güneş ve rüzgar enerjisi kapasitesi rekor kırdı

Dünya Ticaret Örgütü, Orta Doğu'daki krizin küresel ticareti yavaşlatacağı uyarısında bulundu

Borsa günü düşüşle tamamladı

Küresel piyasalarda altın ve gümüş fiyatları Fed faiz kararı sonrası geriliyor

Hazine ve Maliye, Tarım ve Orman ile Ticaret bakanlıklarına ilişkin atamalar Resmi Gazete'de

Borsa güne düşüşle başladı

Küresel piyasalar, artan jeopolitik riskler ve Fed'in faiz kararı sonrası negatif seyrediyor

Borsa günü düşüşle tamamladı

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 27 17 1 9 33 60
3.TRABZONSPOR A.Ş. 27 18 3 6 24 60
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 27 15 5 7 18 52
5.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 27 12 8 7 14 43
6.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 27 9 12 6 -9 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 27 8 10 9 -10 33
10.CORENDON ALANYASPOR 27 6 8 13 1 31
11.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
12.TÜMOSAN KONYASPOR 27 7 11 9 -8 30
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 27 6 14 7 -9 25
14.HESAP.COM ANTALYASPOR 27 6 14 7 -18 25
15.KASIMPAŞA A.Ş. 27 5 13 9 -15 24
16.ZECORNER KAYSERİSPOR 27 4 12 11 -27 23
17.İKAS EYÜPSPOR 27 5 15 7 -19 22
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 27 4 18 5 -23 17