[27.11.2022 23:38] Ömer Tarık Yılmaz: ALLÂH (C.C.) KORKUSU HER ŞEYİN BAŞIDIR
Din makamlarının ilki (dinde ilk kazanılması gereken şey) yakîndir. Yakîn ise Allâhü Teâlâ’ya, O (c.c.)’un râhmet ve gazabına, cennet ve cehenneme kuvvetli bir şekilde îmân etmektir. Bu yakîn ve kuvvetli imân zarurî olarak Allâhü Teâlâ’nın râhmetini ve râhmetinin bir cilvesi olan cenneti ümit etmeyi, O (c.c.)’un gazabından ve gazabının bir yansıması olan cehennemden korkmayı doğurur. Ancak nefse ait sebepler ve dünya meşguliyetleri bu duyguların şiddetini azaltabilirler. Bunun önüne geçmenin çaresi ise iki şeydir. Birincisi, bu türlü olumsuz etkisi olan sebep ve meşguliyetlerden uzak durmak; ikincisi de bilhassa korkuyu takviye eden vaaz ve nasihat dinlemek, Allâhü Te’âlâ’nın dünyada da pek çok örnekleri görülen, ahirette ise daha da şiddetlenen ve çeşitlenen azap ve gazâbını düşünmek, korkanlarla oturup kalkmak ve onların hâl ve siyretlerini okuyup öğrenmektir.
“Ancak âlimler Allâh (c.c.)’dan korkarlar” âyeti de bu insanlardaki korkunun gelip geçici değil, devamlı olduğunu ve hiçbir zaman azalmadığını ifade eder. Bunların korkusu günâhlardan değil, Allâhü Teâlâ’ya karşı duydukları saygı ve tazimden ileri geldiği için, kendileri zahir ve bâtınlarıyla (dış ve içleriyle) Allâhü Teâlâ’ya yönelmiş olsalar, kalpleri külliyen dünyadan kesilmiş olsa ve kendileri her türlü ibadet ve hayra muvaffak olsalar, yine de korkuları azalmaz. Bunlar, bu iyi hâlin sonuna kadar devam edip etmeyeceğinin belirsizliği yüzünden de endişe duyarlar. İyi giden bir günün sonunda hava bozulabildiği gibi, insan kalbi de bir müddet iyi iken, daha sonra bozulabilir. Bundan dolayı, bu kimseler korku içinde şöyle duâ ederler.”Rabbimiz! Bize hidâyet verdikten sonra kalplerimizi saptırma. Hiç şüphe yoktur ki, sen duâları kabul edensin.” (Al-i İmrân s. 8)
(İmâm-ı Gazâlî (r.âleyh), İhyâu Ulûmi’d-dîn, c.4, s.294-303)
[27.11.2022 23:38] Ömer Tarık Yılmaz: فَهُوَ خَيْرٌ لَكَ قُلْتُ : إني أُمْسِكُ سَهْمِي الَّذِي بِخَيْبَرَ فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ :إن اللَّهَ تَعاَلَي أنجَاني بِالصِّدْقِ وَإن مِنْ تَوْبَتِي إلا أُحَدِّثَ إلا صِدْقًا مَا بَقِيتُ فَو َاللَّهِ مَا عَلِمْتُ أَحَدًا مِنَ الْمُسْلِمِينَ أَبْلاَهُ اللَّهُ تَعاَلَي فِي صِدْقِ الحديثِ مُنْذُ ذَكَرْتُ ذَلِكَ لِرَسُولِ اللَّهِ
أَحْسَنَ مِمَّا أَبْلاني اَللهُ تَعاَلَي وَاللهِ مَا تَعَمَّدْتُ كِذْبَةً مُنْذُ قُلْتُ ذَلِكَ لِرَسُولِ اللَّهِ
إِلَى يَوْمِي هَذَا وَإني لأرجو أن يَحْفَظَنِيَ اللَّهُ تَعاَلَي فِيمَا بَقِيَ قال : فَأنزل اللَّهُ تَعاَلَي : لَقَدْ تَابَ اللَّهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجرينَ وَالأنصار الَّذِينَ اِتَّبَعُوهُ فِي ساَعَةِ الْعُسْرَةِ . حتى بلغ : إنهُ بِهِمْ رَؤُوفُ الرَّحِيمْ وَعَلَى الثَّلاَثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حّتَّى إذا ضاَقَتْ عَلَيْهِمُ الأرض بِماَ رَحُبَ. حتى بلغ : اِتَّقُوا اللهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ . قال كَعْبٌ : وَاللَّهِ مَا أنعَمَ اللَّهُ عَلَيَّ مِنْ نِعْمَةٍ قَطُّ بَعْدَ إِذْ هَدَانيَ اللهُ للإسلام أَعْظَمَ فِي نَفْسِي مِنْ صِدْقِي رَسُولَ اللَّه ِ
أن لا أكون كَذَبْتُهُ فَأَهْلِكَ كَمَا هَلَكَ الَّذِينَ كَذَبُوا َإن اللَّهَ تَعاَلَي قال لِلَّذِينَ كَذَبُوا حِينَ أنزل الْوَحْيَ شَرَّ مَا قال لاَحَدٍ فَقال الله تعالى : سَيَحْلِفُونَ بِاللَّهِ لَكُمْ إذا انقَلَبْتُمْ اِلَيْهِمْ لِتُعْرِضُوا عَنْهُمْ فَاَعْرِضُوا عَنْهُمْ إنهُمْ رِجْسٌ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ جَزَاءً بِماَ كانوُا يَكْسِبوُنَ. يَخْلِفوُنَ لَكُمْ لِتَرْضَوْا عَنْهُمْ فَإن تَرْضَوْا عَنْهُمْ فَإن اللَّهَ لاَ يَرضي عَنِ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ . قال كَعْبٌ : كُنَّا خُلِّفْنَا أيها الثَّلاَثَةُ عَنْ أمر أُولَئِكَ الَّذِينَ قَبِلَ مِنْهُمْ رَسُولُ اللَّهِ
حِينَ حَلَفُوا لَهُ فَبَايَعَهُمْ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمْ وَأَرْجَأَ رَسُولُ اللَّهِ
أمرنَا حَتَّى قَضَى اللَّهُ تَعاَلَي فِيهِ بِذَلِكَ قال اللَّهُ تَعاَلَي : وَعَلَى الثَّلاَثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا .وَلَيْسَ الَّذِي ذُكِرَ مِمَّا خُلِّفْنَا تَخَلُّفَنَا عَنِ الْغَزْوِ إنما هُوَ تَخْلِيفُهُ إِيَّإنا وَإِرْجَاؤُهُ أمرنَا عَمَّنْ حَلَفَ لَهُ وَاعْتَذَرَ إِلَيْهِ فَقَبِلَ مِنْهُ . وَفِي رِوَايَةٍ :أن النَّبِيَّ
خَرَجَ تَبوُكَ يَوْمَ الْخَمِيسِ وَكان يُحِبُّ أن يَخْرُجَ يَوْمَ الْخَمِيسِ . وَفِي رِوَايَةٍ : لاَيَقْدُمُ مِنْ سَفَرٍ إلا نَهاَراً فِي الضُّحَى فَإذا قَدِمَ بَدَأَ بِالْمَسْجِدِ فَصَلَّي فِيهِ رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ جَلَسَ فِيهِ.
21: Ka’b ibn Mâlik (Allah Ondan razı olsun) gözlerini kaybettiği zaman onu elinden tutup götürme işini yapan oğlu Abdullah’tan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’le beraber tebük gazvesine katılamadığının hikayesini anlatırken dinledim şöyle dedi:
- Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in gittiği savaşlardan tebük savaşından hariç diğer savaşlardan geri kalmamıştım. Lakin Bedir savaşına katılamamıştım. Bedir savaşına katılamayanlar azarlanmamışlardı. O vakit Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’le müslümanlar savaş için değil Kureyş ticaret kervanını takip için yola çıkmışlardı. Nihayet Allah müslümanlarla Mekke’li müşrikleri aralarında verilmiş herhangi bir karar olmadığı halde karşı karşıya getiriverdi. Ben Akabe biatının yapıldığı gece bizler İslâm’a yardım etmek için söz verirken Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in yanındaydım. Her ne kadar Bedir
[27.11.2022 23:39] Ömer Tarık Yılmaz: ŞİİR.......... YUNUS EMRE’DEN SEÇMELER
Çürür şol söyleyen diller,
Yâ Rab, no’la benim hâlim?
Derviş Yunus söyler sözü,
27.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[27.11.2022 23:39] Ömer Tarık Yılmaz: Günlük Hayatta Yapılacak Sünnetler : Teheccüd (gece) namazı kılmak, sünnet-i müekkededir.
Allah Resûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- hayatları boyunca bu namazı devamlı kılmışlardır. Bu sebeple Sünnetlerin en faziletlisi, Resûlullah Efendimizin bu sünnetidir.
Uykudan uyanınca şu duayı okumak sünnettir:
“Öldürdükten sonra bizi dirilten Allâh’a hamd olsun. Dönüş ancak O’nadır.”
Tuvalete girerken şu dua okumak sünnettir.
“Allah’ım, şeytanların erkeklerinden ve dişilerinden sana sığınırım!” duası, çıkınca da; “Allah’ım, affını isterim, beni mağfiret eyle!”
«Benden bana eziyet veren şeyleri gideren ve bana âfiyet veren Allah’a hamd olsun!» duaları okunur.
Bütün şartlarına ve edeplerine riayet ederek abdest aldıktan sonra kelime-i şehâdet getirilmesi sünnettir.
Kur’an’ı tegannî ile yani güzel sesle, kaide ve kurallarına ve tecvidine uygun olarak okumak Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin yolu ve sünnetine uymak demektir.
Sabahleyin erkenden işe başlamak fiilî sünnettir.
Elinin emeğiyle geçinmek peygamberler sünnetidir.
Günde en az yüz defa, hatta daha fazla tevbe ve istiğfar etmek sünnettir.
el-Felak ve en-Nâs sûrelerini okuyarak insanların ve cinlerin şerrinden ve nazardan Allah’a sığınmak fiilî bir sünnettir.
Yemekten önce ve sonra elleri güzelce yıkamak sünnettir.
[27.11.2022 23:39] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Evlilikleri ve Eşleri
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ilk hanımı, Hz. Hatice validemizdir. Sevgili Peygamberimiz ilk evliliğini Mekke’de yaptığı sırada yirmi beş yaşında, Hz. Hatice annemiz kırk yaşındaydı. Hazret-i Muhammed’in (s.a.v.) Hatîce validemiz ile izdivâcından Kasım, Zeynep, Rukıyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma ve Abdullah; Hazret-i Mariye ile izdivâcından ise İbrahim dünyâya geldi. Efendimiz’in husûsî hallerinden birisi, âile hayatı ve evliliği idi. Onun çok evlenmesinin sebep ve hikmetleri vardı.
Peygamber Efendimizin diğer hanımları; Sevde Binti Zema, Ayşe, Zeynep Binti Huzeyme, Meymûne Binti Haris, Hafsa Binti Ömer, Zeynep Binti Cahş, Safiye Binti Huyey, Cüveyriye Binti Haris, Ümmü Seleme ve Ümmü Habîbe (r.a.) validemizdir.
[27.11.2022 23:39] Ömer Tarık Yılmaz: Bakara Sûresi 4. Ayet
'Yine onlar, hem sana indirilene hem de senden önce indirilenlere iman ederler. Âhiret gününe ise yakînen inanırlar.'
Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimiz’e kadar bütün peygamberler insanlara aynı dini tebliğ etmiş, sahife veya kitap halinde onlara gelen vahiyler de aynı dinin esaslarını haber vermişlerdir. İlâhî risâlet ve vahiy, tarihî akış içerisinde birbirinden kopuk bir vaziyette değil, birbirini tasdik ve tasvip ederek gelmiştir. İnsan hayatı, kültür ve medeniyeti geliştikçe Allah Teâlâ yeni peygamberler ve yeni dinler göndermiş, önceki ümmetlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik amelî hükümlerden bazılarını yenilemiştir. Nihayetinde yegane din olan İslâm, Peygamberimiz ve Kur’an ile son şeklini alarak tamamlanmıştır. Bu bakımdan biz, “Allah’ın peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmayız” (El-Bakara 2/285) düstûrunca hepsine inanırız.
“Sana indirilen”den maksad, bu ayetin indiği zamana kadar gelen ve daha sonra gelecek olan kısımlarıyla birlikte Kur’ân’ın tamamı ve Peygamberimizin Kur’an’ın beyânı sadedinde ortaya çıkan sünnetidir. Mü’minlerin buna tafsilatlı olarak inanması, emir ve nehiylerini öğrenerek gereğince amel etmesi gerekir. “Senden önce indirilen”den maksad ise, önceki peygamberlere indirilen ilâhî vahiyler ve kitaplardır. Bu kitaplara da icmâlî yani bir bütün halinde iman etmek farzdır. Allah Teâlâ, bizi önceki kitaplarda bulunan hükümlerle mes’ûl tutmadığından onları tafsilatlı olarak bilmemiz gerekli değildir.
Ayetin dikkat çektiği önemli hususlardan biri de şudur: İnsanlığın doğru hayat tarzını öğrenip yaşamaları için vahye dayanan bilgi bir zarurettir. Bu bilgi herkese tek tek değil, sadece Allah’ın insanlar arasından seçtiği peygamberlere indirilmiştir. Dolayısıyla istikamet üzere bir hayat sürmenin yolu, ancak o peygamberlere indirilen kitaplardan öğrenilebilir. Bugüne kadar tahrif edilmeden gelmiş Kur’an’dan başka ilâhî kitap bulunmadığından, böyle bir hayatın yegâne müracaat kaynağı odur. O halde doğru yolu bulmak isteyenler, Kur’an’a inanmak ve ona tabi olmak mecburiyetindedirler.
Müttakilerin beşinci vasfı, âhiret gününe yakînen, yani şeksiz, tereddütsüz inanmalarıdır. Onlar, bir gün bu fanî dünyanın sona ereceğine, insanların hesap vermek üzere yeniden diriltileceğine, insanların amellerine göre cennet veya cehenneme gideceğine hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin bir imanla inanırlar.
الْاٰخِرَةُ (âhiret), “birinciden sonra gelen” mânasındadır. Birinci hayat dünya olup, âhiret ondan sonra gelmektedir. “Âhiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur” (El-Ankebût 29/64) ayetinde “âhiret”, ebedi kalınacak diyarın bir sıfatı olarak kullanılmıştır. Onun, yarını olmayan “son gün” mânası da vardır.
“Yakîn ve îykan”, bir şeyi kesin ve sağlam bilmek demektir. Araştırma ve gerekli delillerden hareketle her türlü şüphe, ihtimal ve tereddütten uzak olarak bir şeye tam inanmaktır. Yakînin; bilme, görme ve hakikatine erme şeklinde üç derecesi vardır. Cennete girileceğini bilmemiz “ilme’l-yakîn”, cenneti görmemiz “ayne’l-yakîn”, Allah’ın izniyle cennete girip nimetlerinden istifade etmemiz ise “hakka’l-yakîn”dir. (Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “yakîn” md.)
[27.11.2022 23:39] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimizin Hz. Hatice (r.a.) İle Evlenmesi
Meysere, Şam seyahati esnâsında gördüğü hârikulâde hâdiseleri
Peygamber Efendimiz’in sûret ve sîret güzelliklerini ve müstesnâ hâllerini, dönüşte Hazret-i Hâtîce’ye tafsilâtlı bir şekilde anlattı. Bunun üzerine Hatîce vâlidemizde Muhammed (a.s.) ile evlenme isteği hâsıl oldu.
Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice (r.a.) ile nasıl evlendi? İşte Peygamberimizin ile Hz. Hatice (r.a.) ile evlenmesi.
Meysere, Şam seyahati esnâsında gördüğü hârikulâde hâdiseleri, Peygamber Efendimiz’in sûret ve sîret güzelliklerini ve müstesnâ hâllerini, dönüşte Hazret-i Hâtîce’ye tafsilâtlı bir şekilde anlattı. Bunun üzerine Hatîce vâlidemizde Muhammed (a.s.) ile evlenme isteği hâsıl oldu.
Hazret-i Hâtîce’nin arkadaşı Nefîse bint-i Ümeyye, bu izdivâcın nasıl geliştiğini şöyle anlatır:
“Hatîce bint-i Huveylid, becerikli, gayretli, sağlam karakterli ve şerefli bir hanım idi. Kavminin erkekleri onunla evlenmek için can atarlardı. Lâkin Hazret-i Hâtîce, Efendimizin karakter ve şahsiyetine hayrandı. Hazret-i Muhammed (s.a.v.) Şam ticâretinden döndükten sonra Hatîce, kendisiyle evlenmek isteyip istemeyeceğini anlamak maksadıyla beni O’na gönderdi:
«−Ey Muhammed! Sen niçin evlenmiyorsun?» diye sordum.
«−Maddî imkânım yokken nasıl evlenebilirim?» dedi.
«−Eğer imkânın olsa mal, şeref ve güzellik sâhibi bir kimse ile evlenir misin?» diye sordum.
«−Kim bu hanım?» dedi.
«−Hatîce!» dedim.
«−Sence bu mümkün mü?» dedi.
«−Orasını bana bırak!» dedim.
«−O hâlde, ben de senin dediğini yaparım!» dedi.
Hemen gidip durumu Hatîce’ye bildirdim.” (İbn-i Sa’d, I, 131)
Hazret-i Hatîce, Nefîse Hâtun’un müjdesi üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz’e izdivac teklifinde bulundu. Âlemlerin Efendisi bu durumu amcası Ebû Tâlib’e haber verdi. Ebû Tâlib, Hazret-i Hatîce’nin amcası Amr bin Esed’e gitti ve dünürlükte bulundu.
Ebû Tâlib ve Hazret-i Hatîce’nin amcaoğlu Varaka bin Nevfel, karşılıklı nikâh hutbesi okudular. Daha sonra Hazret-i Hatîce’nin amcası Amr, ayağa kalkarak:
“–Ey Kureyş cemaati! Şâhit olunuz ki ben, Hatîce bint-i Huveylid’i Muhammed bin Abdullâh’a nikâhladım!” dedi.[2]
Resûlullâh Hazret-i Hatîce’ye mehir olarak 20 genç deve verdi.[3]
PEYGAMBERİMİZ HZ. HATİCE İLE EVLENDİĞİNDE KAÇ YAŞINDAYDI?
Varlık Nûru, evlendiğinde 25 yaşlarında bulunuyordu. Tâlihli ve asîl kadın Hazret-i Hatîce ise, Varlık Nûru’ndan on beş yaş büyük, çocuklu ve dul bir hanımdı.
Hazret-i Hatîce vâlidemiz, malı ve canı ile Peygamber Efendimiz’e yeni bir güç kaynağı oldu.
Şerefli bir âileye mensûb olan Hazret-i Hatîce’ye yüksek ahlâkı sebebiyle İslâm’dan önce “Afîfe” ve “Tâhire”, İslâm’dan sonra da “Hatîcetü’l-Kübrâ” denilmiştir.[4]
Allâh Resûlü:
“Zamanının en hayırlı kadını Meryem bint-i İmrân idi. Bu zamanın en hayırlı kadını da Hatîce bint-i Huveylid’dir.” buyurmuştur. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 20; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 69)
PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN HZ. HATİCE İLE İZDİVACI
Resûlullâh’ın bu izdivâcı, O’nun nefsânî arzularına meyleden bir kimse olmadığını, hattâ bunlara hiç değer vermediğini açıkça ortaya koymaktadır. Şâyet öyle olsaydı, Allâh Resûlü’nün kendinden yaşça büyük dul ve çocuklu bir hanımla değil, daha genç bir kimseyle evlenmesi îcâb ederdi. Fakat Allâh Resûlü, evleneceği kadında gençlik, güzellik gibi fânî husûsiyetler yerine; şeref, fazîlet ve güzel ahlâk gibi ulvî hasletler aramıştır.
[1] İbn-i Sa’d, I, 130, 156-157.
[2] Diyarbekrî, I, 264; Ya’kûbî, II, 20.
[3] İbn-i Hişâm, I, 206; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, I, 23.
[4] İbn-i Sa’d, VIII, 14-15.https://www.islamveihsan.com/
[27.11.2022 23:40] Ömer Tarık Yılmaz: Hayâ, mü’mini daima iyiyi ve güzeli yapmaya sevk eden ahlakî bir erdemdir. İnsanlık tarihi boyunca bütün ilahî dinler söz, fiil ve davranışlarda hayâlı olmayı emretmiştir. Edep ve ahlakın temel bir unsuru olarak hayâ, toplumumuzda da nesiller boyu üstün bir ahlakî meziyet olarak görülmüştür. Ancak ahlakî değerlerin giderek yozlaştığı günümüz toplumunda hayâ duygusu da eski konumunu kaybetmeye başlamıştır. Öyle ki önceleri hayâ sahibi olan kişiler övülür, değerli görülürken, şimdilerde hayâlı olmak bir utanç ve eksiklik sebebi gibi algılanır hâle gelmiştir. Hâlbuki mü’minler için hayâ, ahlaklı ve onurlu bir yaşamın anahtarı olmanın ötesinde kişinin imanını yansıtan ve onu Rabbi katında değerli kılan bir vasıftır. Zira Allah Resûlü şöyle buyurmuştur: “Hayâ imandan neşet eder, (ehl-i) iman da cennete gider. Çirkin söz ve davranış ise kabalıktan ve kötü ahlaktan neşet eder. Kötü ahlak (sahibi olanlar) da cehenneme gider.” (Tirmizî, Birr, 65) - “HAYÂ İMANDANDIR”
[27.11.2022 23:40] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Allah kötü sözün açığa vurulmasını sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir.
(Nisâ, 4/148)
Bir Hadis:
Âdemoğlu ihtiyarlayıp çöker fakat kendinde iki şey gençleşir: Mal hırsı ve yaşama hırsı.
(Müslim, 'Zekât', 115)
Bir Dua:
Allah'ım! Sana hamdederek, Seni tüm noksanlıklardan tenzih ederim. Senden başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tevbe ederim.
(Ebû Dâvud, 'Edeb', 27)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[27.11.2022 23:40] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi Açıldı. (1574) Konyalı Mehmet Vehbi Efendi’nin Vefatı. (1949)
Gün gelecek, takvâ sahiplerini seçkin konuklar olarak Rahmân’ın huzurunda toplayacağız. (Meryem, 19/85)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
KREDİ KARTI İLE ALTIN SATIŞI CAİZ MİDİR?
Altının, vade farkı uygulanmasa bile veresiye olarak satılması faiz olacağından caiz değildir. Konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma, tuza karşılık tuz; cinsi cinsine birbirine eşit ve peşin olarak satılır. Malların sınıfları değişirse peşin olmak şartıyla istediğiniz gibi satın.” (Buhârî, Büyû’, 74-82) Altının kredi kartıyla satışı konusunda farklı görüşler ileri sürülebilir. Kart sahibi olan kurumun (bankanın), kredi kartı ile yapılan satışın bedelini, anında satıcının hesabına yatırması halinde, yapılan alışverişin sahih olacağı, dolayısıyla burada nesîe (veresiye) ribasının söz konusu olmayacağı söylenebilir. Altın bedelinin anında satıcının hesabına geçilmeyip daha sonra ödenmesi durumunda yukarda belirtilen, sarf akdi şartına riayet edilmediği ve altının para ile veresiye satışı söz konusu olduğu için caiz olmaz. Her halükarda altının peşin ödeme ile alım satımının yapılmasının daha doğru olduğu Müslüman olarak şüpheli şeylerden kaçınılması ve peşin para ile altın veya dövizin alınmasının daha isabetli ve ihtiyatlı olacağı kesindir.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[28.11.2022 21:42] Ömer Tarık Yılmaz: ÂLİMLER GÜNEŞ GİBİDİR
İlâhiyat fakültelerinde refomist ve tarihselci hocaların hatalarını anlattığımda bazı öğretim üyeleri, “Hocam hepsini onların içine katma, biz onlardan değiliz” diyenler çok çıkıyor. Evet, ben de kesinlikle inanıyorum ki hepsi böyle değil. Mücadele edenleri makaleler ile de olsa cevap yazanları hariç tutarak, susanlara artık şunu sormak da bize vacip hâle geliyor.
Onlar Kur’ân-ı Kerîm’i, Şanlı Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i ve hatta Cenâb-ı Hâkkı dahi pervasızca, edepsizce, fütursuzca ve ahlâksızca tartışmaya açarken sizin diliniz lâl mı oldu? Sizden bunlara karşı birkaç cümle ile cevap beklemekle hata mı ettik? Bunlar milletin imânını götürürken tek laf etmeyecek misiniz? Rûz-i mahşerde ne cevap vereceksiniz? Hz. Alî (k.v.) Efendimiz, “Korkaklıkta ar, ilerlemekte şeref ve itibar var” buyurmuş. Sizin en azından sosyal medyada veya TV’lerde söyleyecek bir sözünüz olmayacak mı? İlminiz mi yok? Gücünüz mü yok? Cesaretiniz mi yok? Âhirete varınca mı, yoksa kabre girince mi savunacaksınız? Şunu unutmayın ki Cenâb-ı Hâkk cesur ve mert insanları sever! Yunus Emre bir beytinde şöyle demektedir:
“Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere / Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu.”
Yunus Emre bu tanımlamayı, âlim, evliya ve peygamber tanımayan bu gürûh için yapmaktadır. Şöyle ki; bunlar kibirlidirler, başları havada gezerler ve kimseyi beğenmezler. Buna karşılık içleri boştur, bilgileri sıfırdır ve din cahilidirler. Saldırmaktan, reddetmekten başka bir usûl ve tavır bilmezler. Yine bunlar kartal gibi havada gezip tepeden bakmayı severler. Ancak kartalın yediği ve dahi çıkardığı leştir. Bunların da ilim ve bilgilerinin kimseye faydası olmadığı gibi öldürücü zehirdir. Kişinin dünya ve ahiretini mahveder.
Yunus Emre’nin sinek dediği ise arıdır. Yani gerçek İslâm âlimleridir.
(Prof. Ahmet Şimşirgil, Mızraklı Hakîkât)
[28.11.2022 21:43] Ömer Tarık Yılmaz: Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in gelmek üzere olduğunu söyledikleri zaman kafamdaki yanlış düşünceler silinip gitti. Anladım ki, yalan söylemekle hiçbir şeyden kurtulamayacağım, herşeyi doğru olarak söylemeye karar verdim. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) sabahleyin Medine’ye geldi, Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) her seferden dönünce; önce mescide uğrayıp iki rekat namaz kılıp insanlarla sohbet etmek üzere onlara karşı dönerdi, yine öyle yaptı. Bu sırada savaşa katılmayanlar huzuruna gelerek neden savaşa katılamadıklarını yemin ederek anlatmaya başladılar. Bunlar seksenden fazla kişi idiler. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) onların ileri sürdüğü mazeretleri kabul etti, kendilerinden biat aldı, Allah’tan bağışlanmalarını istedi, içyüzlerini Allah’a havale etti.
Sonunda ben geldim selam verdiğimde dargın kimse gibi gülümsedi, sonra “Gel” dedi. Ben de yürüyerek yanına geldim ve önüne oturdum. Bana “Niçin savaştan geri kaldın? Binek hayvanı satın almamış mıydın?” diye sordu. Ben de: Ya Rasûlallah Allah’a yemin ederim ki, senden başka birinin yanında bulunsaydım ileri süreceğim mazeretlerle onun öfkesinden kurtulabileceğimi zannederdim. Çünkü bu işi çok iyi becerebilirdim.
Fakat yeminle söyleyeyim ki bu gün sana yalan söyleyerek gönlünü kazansam bile, yarın Allah işin doğrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğrusunu söylersem bana kızacaksın ama ben doğruyu söyleyerek Allah’tan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu, hiçbir zaman da savaştan geri kaldığım sıradaki kadar kuvvetli ve zengin olmamıştım.
Ka’b sözüne devamla dedi ki: Bunun üzerine peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem): “işte bu doğru söyledi: Haydi kalk, senin hakkında Allah hüküm verene kadar bekle” buyurdu. Ben kalkınca, Benî Selîme’den bir çok kimse peşime takılarak Allah’a yemin ederiz ki, bundan önce hiç suç işlemediğini biliyoruz, yazıklar olsun sana, savaşa katılmayanların ileri sürdükleri gibi bir mazeret söyleyemedin, halbuki suçunun bağışlanması için peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in istiğfar etmesi yeterdi dediler. Durmadan beni azarladılar ki, tekrar Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in yanına dönüp kendimi yalanlamayı düşündüm. Sonra onlara sordum; benimle beraber bu cezaya uğrayan kimse var mıdır? dedim. Evet seninle beraber iki kimse daha aynı cezaya uğradılar, onlar da senin gibi konuştular ve senin aldığın cevabı aldılar.
-O iki kişi kimlerdir? dedim:
-Biri Mürâre ibn Rabi’ el Âmirî, diğeri de Hilâl ibn Ümeyye el Vâkifî diyerek Bedir savaşına katılmış olan iki örnek olmuş salih kişinin adını verdiler. Bunları söylediklerinde geri dönmekten vazgeçip yoluma devam ettim.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) savaşa katılmayanlardan bizim üçümüzün insanlarla konuşmalarını yasakladı. Bunun üzerine insanlar bizden uzaklaştılar – veya bize karşı tavırlarını değiştirdiler - çekinip bize yan çizmeye başladılar dedi. hatta bana göre; içinde yaşadığım toprak bile yabancı gelmeye başladı, sanki burası benim memleketim değildi. Elli gün böyle geçti, diğer iki arkadaşım boyunlarını büküp ağlayarak evlerinde sinip kaldılar.
[28.11.2022 21:43] Ömer Tarık Yılmaz: HİKÂYE................ BİR ÇEŞİT NASİHAT
Babası yeni evlenen oğlunun evine tebriğe gider... Bir müddet oturunca der ki:
- Bir beyaz kâğıt, bir kalem ve bir silgi getir!
Genç kalem ve kâğıdı getirdi. Silgi bulamamıştı.
- Koş bir silgi satın al gel!
Oğlu epey şaşırmıştı, dışarı çıktı. Bir silgi satın alıp geldi. O sıra oğlunun hanımını da yanına çağırdı. İkisi de yanına oturunca dedi ki:
Genç bir cümle yazdı. Babası yazıyı görünce tekrar söyledi:
Oğlu yazdığı cümleyi sildi. Babası takrar söyledi:
- Allah aşkına baba, ne demek istiyorsun ki?
- Sen bir cümle daha yaz!
Oğlu bir cümle daha yazdı. Baba tekrar söyledi:
Oğlu söyleneni yaptı. Baba tekrar etti:
- Allah aşkına söylesene baba, ne bu?
- Hele bir daha sen yaazz!..
Oğlu yine yazdı. Baba devam etti:
- Sil oğlum, sil! Kâğıt hâlâ beyaz mı?
- Baba oğlunun omzuna vurdu ve son sözünü söyledi:
- İşte evlilik de böyledir oğlum. Bir silgiye ihtiyaç vardır... Evlilikte hanımından göreceğin ve hoşuna gitmeyecek bâzı durumları silmek için bir silgi taşımalısın yanında...
Hâ söyleyeyim. Hanımın da öyle bir silgi taşımalı beraberinde. Senin söyleyeceğin hoşuna gitmeyecek şeyleri silmek için. Eğer silmezseniz, evlilik sayfası bir zaman sonra kapkara olacaktır.
Kadının huyu para yokken; erkeğin huyu da para çokken anlaşılırmış. Her hâlükârda imtihanda olduğunuzu unutmayın! İmtihânı kaybederseniz, iki cihanınız da harap olur. Eşinden sevgi ve saygı bekliyorsan; sen de ona göstereceksin.
SİLGİ VE BİLGİ ikisi de 5 harftir. Başlarındaki harfleri atarsak geriye İLGİ kalır.
İlgi olmadan ne silgiye, ne de bilgiye ulaşabilirsiniz!..
28.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[28.11.2022 21:43] Ömer Tarık Yılmaz: Sünneti Terk Etmek Dinin Yok Olmasının Başlangıcıdır! : Abdullah bin Deylemî, sünnete aşk ile bağlılığın ehemmiyetini şöyle ifâde eder:
“Bana ulaştığına göre dînin (yok olup) gitmesinin başlangıcı, sünnetin terk edilmesi ile olacaktır. İpin tel tel çözülüp nihayetinde kopması gibi, din de sünnetlerin bir bir terk edilmesiyle nihayet elden gider.” (Dârimî, Mukaddime, 16)
Yani sünnetlerin birer birer hayâtımızdan çekilmesi, -Allah korusun- ebedî felâhımızı pamuk ipliğine bağlı hâle getirir. Bu yüzdendir ki Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i en iyi tanıyan Hak dostu âlim ve âriflerin en büyük kerâmeti de 'sünnet-i seniyyeyi büyük bir gönül hassâsiyetiyle yaşamaları' olmuştur.
KENDİMİZE BAZI SUALLER SORMAK ZORUNDAYIZ!
Şüphesiz ki beşeriyet içinde sevilmeye en lâyık olan, Rabbimizin lutfettiği en güzel örnek şahsiyet ve insanlıkta tecellî eden en büyük mûcize, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. O’nun gönül âlemi, nâdide ve zarif çiçeklerle ve misk kokulu güllerle bezenmiş bir cennet bahçesinden çok daha ötede bir güzellikler meşheridir. İşte bu noktada kendimize bâzı sualleri sormaya mecbûruz:
Biz o cennet bahçesinden esen sabâ rüzgârından ne kadar nasipdârız?
Âile hayatımız, ticârî ve ictimâî münâsebetlerimiz, ne kadar O’nunkine benziyor?..
O’nun kalbi ümmeti için çarparken, yoksullar, çâresizler, kimsesizler, yetimler ve hidâyet bekleyenlere karşı biz ne kadar duyarlıyız?
O’nun güzel ahlâkına mukâbil, ümmeti olarak bizler İslâm’ın güler yüzünü, gönül dokusunu, rûhî yapısını, zarâfet, nezâket ve ihtişâmını ne kadar temsil hâlindeyiz?
Cenâb-ı Hak, bizleri Yüce Zât’ına samimî bir kul, Nebiyy-i Muhterem’ine lâyık bir ümmet eylesin! Kıyâmete kadar bütün beşeriyete en güzel örnek şahsiyet olarak armağan ettiği Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i gönül gözüyle okuyabilmeyi, O’nun kalbî dokusundan hisse alarak sünneti üzere yaşayabilmeyi, kıyâmette de O’nunla Hamd Sancağı altında buluşup Kevser Havuzu’ndan kana kana içerek Şefâat-i Uzmâ’sına erebilmeyi nasîb eylesin!
[28.11.2022 21:44] Ömer Tarık Yılmaz: Nasıl Bir Öğretmendi?
Efendimiz, bizzat gösterdiği gibi; ashâbına da evlâtlarını terbiye usûlünü öğretiyor ve şöyle buyuruyordu:
“Çocuklarınıza ikramda bulunun ve terbiyelerini güzel yapın!” (İbn-i Mâce, Edeb, 3)
KURAN ESASLI AHLAK
Cihanın bir benzerini görmediği bir muallim olan Efendimiz; muhabbet dolu sohbetiyle, hikmet dolu nasihatleriyle, Kur’ân esaslı ahlâkıyla; temel harcını ensar ve muhâcirlerin oluşturduğu bir nesli mükemmelen yetiştirmişti. Bu öyle bir terbiyeydi ki, hükmü ilelebed idi; O kıyâmete kadar hükmü bâkî kalacak son Nebî idi. Fakat O da her can gibi vefât edecekti.
İşte risâletinin vahiy almak dışında kalan vazifelerini tevârüs edecek ve onlar da bu cihandan ayrıldıklarında, meş‘aleyi sonrakilere devretme endişesini taşıyacak bir nesil yetiştirdi.
[28.11.2022 21:44] Ömer Tarık Yılmaz: Bakara Sûresi 4. Ayet
'Yine onlar, hem sana indirilene hem de senden önce indirilenlere iman ederler. Âhiret gününe ise yakînen inanırlar.'
Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimiz’e kadar bütün peygamberler insanlara aynı dini tebliğ etmiş, sahife veya kitap halinde onlara gelen vahiyler de aynı dinin esaslarını haber vermişlerdir. İlâhî risâlet ve vahiy, tarihî akış içerisinde birbirinden kopuk bir vaziyette değil, birbirini tasdik ve tasvip ederek gelmiştir. İnsan hayatı, kültür ve medeniyeti geliştikçe Allah Teâlâ yeni peygamberler ve yeni dinler göndermiş, önceki ümmetlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik amelî hükümlerden bazılarını yenilemiştir. Nihayetinde yegane din olan İslâm, Peygamberimiz ve Kur’an ile son şeklini alarak tamamlanmıştır. Bu bakımdan biz, “Allah’ın peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmayız” (El-Bakara 2/285) düstûrunca hepsine inanırız.
“Sana indirilen”den maksad, bu ayetin indiği zamana kadar gelen ve daha sonra gelecek olan kısımlarıyla birlikte Kur’ân’ın tamamı ve Peygamberimizin Kur’an’ın beyânı sadedinde ortaya çıkan sünnetidir. Mü’minlerin buna tafsilatlı olarak inanması, emir ve nehiylerini öğrenerek gereğince amel etmesi gerekir. “Senden önce indirilen”den maksad ise, önceki peygamberlere indirilen ilâhî vahiyler ve kitaplardır. Bu kitaplara da icmâlî yani bir bütün halinde iman etmek farzdır. Allah Teâlâ, bizi önceki kitaplarda bulunan hükümlerle mes’ûl tutmadığından onları tafsilatlı olarak bilmemiz gerekli değildir.
Ayetin dikkat çektiği önemli hususlardan biri de şudur: İnsanlığın doğru hayat tarzını öğrenip yaşamaları için vahye dayanan bilgi bir zarurettir. Bu bilgi herkese tek tek değil, sadece Allah’ın insanlar arasından seçtiği peygamberlere indirilmiştir. Dolayısıyla istikamet üzere bir hayat sürmenin yolu, ancak o peygamberlere indirilen kitaplardan öğrenilebilir. Bugüne kadar tahrif edilmeden gelmiş Kur’an’dan başka ilâhî kitap bulunmadığından, böyle bir hayatın yegâne müracaat kaynağı odur. O halde doğru yolu bulmak isteyenler, Kur’an’a inanmak ve ona tabi olmak mecburiyetindedirler.
Müttakilerin beşinci vasfı, âhiret gününe yakînen, yani şeksiz, tereddütsüz inanmalarıdır. Onlar, bir gün bu fanî dünyanın sona ereceğine, insanların hesap vermek üzere yeniden diriltileceğine, insanların amellerine göre cennet veya cehenneme gideceğine hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin bir imanla inanırlar.
الْاٰخِرَةُ (âhiret), “birinciden sonra gelen” mânasındadır. Birinci hayat dünya olup, âhiret ondan sonra gelmektedir. “Âhiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur” (El-Ankebût 29/64) ayetinde “âhiret”, ebedi kalınacak diyarın bir sıfatı olarak kullanılmıştır. Onun, yarını olmayan “son gün” mânası da vardır.
“Yakîn ve îykan”, bir şeyi kesin ve sağlam bilmek demektir. Araştırma ve gerekli delillerden hareketle her türlü şüphe, ihtimal ve tereddütten uzak olarak bir şeye tam inanmaktır. Yakînin; bilme, görme ve hakikatine erme şeklinde üç derecesi vardır. Cennete girileceğini bilmemiz “ilme’l-yakîn”, cenneti görmemiz “ayne’l-yakîn”, Allah’ın izniyle cennete girip nimetlerinden istifade etmemiz ise “hakka’l-yakîn”dir. (Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “yakîn” md.)
[28.11.2022 21:44] Ömer Tarık Yılmaz: Akabe Biatı
Birinci Akabe Biatı ve buna katılan sahabeler
Birinci Akabe Bîatı
Bi'setin 12. senesi (Miladî: 621).
Bi'setin 11. yılında Akabe mevkiinde İslâmiyetle şereflenen altı Medineli, bir sene sonra aynı yerde buluşacaklarına dair Resûl-i Ekrem Efendimize söz vermişlerdi.
İlk görüşmelerinin üzerinden bir sene geçip, hac mevsimi gelince, içlerinde bir sene önce İslâmla şereflenmiş bulunan altı kişinin de bulunduğu 12 kişilik bir kafile Mekke'ye doğru yola çıktı.
Akabe denen küçük ve dar vadide, bir gece vakti gizlice Resûl-i Ekremle buluşarak görüştüler. Bu görüşme sonunda şu hususlarda Resûlullaha bîat ettiler:
a) Allah'a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamak,
b) Hırsızlık yapmamak,
c) Zina etmemek,
d) Çocuklarını öldürmemek,
e) Kimseye iftirâ etmemek,
f) Hiçbir hayırlı işe karşı çıkmamak.1
Bu bîattan sonra Peygamber Efendimiz, kendilerine hitaben şöyle konuştu:
'Sizden, verdiği sözde duranın ücret ve mükâfatını Allah, tekeffül etmiş, onlara Cenneti hazırlamıştır. Kim insanlık icâbı, bunlardan birini işler de ondan dolayı dünyada cezaya uğratılırsa, bu ona kefaret olur. Kim de yine bunlardan, insanlık haliyle birini irtikab eder de işlediği o şeyi Allah gizler, açığa vurmazsa, onun işi de Allah'a kalır. Dilerse onu bağışlar, dilerse azaba uğratır.'2
Ayrıca, bu Müslümanlar, Resûl-i Ekremle aralarında şu şekilde bir anlaşma akdettiler:
'Gerek sıkıntı ve darlıkta ve gerekse refah ve sevinç halinde söz dinlemek ve itâat etmek başta gelir. Ve sen bizzat, bizim üstümüzde bir tercihe sahip olacaksın ve senin hiçbir iyi hareketinde sana karşı itâatsizlik etmeyeceğiz.'3
İlk Akabe bîatlarında bulunanların yapmayacaklarına dair söz verdikleri yukarıdaki hususlar, huzurlu bir cemiyet hayatının temelini teşkil eden unsurlardı. Bu çirkin hareketlerin hâkim olduğu cemiyetlerde, elbette emniyet ve âsâyiş olamazdı.
İnsanlığı huzur ve saâdete kavuşturmak ve cemiyet hayatını asayiş temeli üzerine oturtmak için gelen İslâm, elbette bu hususları vazgeçilmez birer esas olarak kabul edecek ve bu hususta müntesiblerinden kesin söz alacaktı.
Bu ilk Akabe Bîatında bulunan Medineli on iki Müslüman şunlardı:
1) Es'ad bin Zürâre (r.a.),
2) Avf bin Hâris (r.a.),
3) Muâz bin Hâris (r.a.),
4) Râfî' bin Mâlik (r.a.),
5) Zekvan bin Kays (r.a.),
6) Ubâde bin Sâmit (r.a.),
7) Yezid bin Sa'lebe (r.a.),
8) Abbas bin Ubâde (r.a.),
9) Kutbe bin Âmir (r.a.),
10) Ukbe bin Âmir (r.a.),
11) Uveym bin Sâîde (r.a.),
12) Ebü'l-Heysem Mâlik bin Teyyihân (r.a.).4
Medineli bu Müslümanlar, görüşmelerden sonra yurtlarına geri döndüler. Orada kendi kabileleri arasında İslâmın nûrunu ve sesini duyurmaya ve yaymaya devam ettiler.
Bir müddet sonra, Medineli Müslümanlar, Resûlullah'tan kendilerine İslâm adâb ve erkânını öğretecek bir Kur'ân muallimi gönderilmesini istediler. Resûl-i Ekrem onların bu tekliflerini, fıtraten oldukça nazik ve medenî, aynı zamanda güzel bir sîmâya sahip Kureyşin eşrafından, genç bir sahabî olan Mus'ab bin Umeyr Hazretlerini göndererek derhal yerine getirdi.5
İslâm Nûru Medine'de Parlıyor
Esad bin Zürâre Hazretleri Medineli Müslümanların bir nevi önderliğini yapıyordu. Bu sebeple genç Sahabî, Kur'an muâllimi Mus'ab bin Umeyr (r.a.) Medine'ye gelince onun evinde kalmaya başladı. Artık bu ev, Müslümanların buluşmaları için merkezî bir yer teşkil ediyordu.
Bizzat Resûl-i Kibriyâdan dersini almış bulunan Hz. Mus'ab, zamanı ve şartları çok iyi değerlendirebilen, fırsatları çok güzel kullanabilen bir Sahabî idi. Bütün gayret ve himmetini Medine'de İslâmın yayılmasına hasretmişti. Kabilelerin hatırı sayılır kimseleriyle görüşüyor, konuşuyor, onlara 'kavl-i leyyîn'le İslâmı anlatıyordu.
Medineli Müslümanların Kur'an muâllimi Hz. Mus'ab bin Umeyr, onların reisleri olan Es'ad bin Zürare'nin (r.a.) evinde kalıyor ve İslâmı tebliğ ve yayma hizmetini buradan yürütüyordu.
Medine'de birçok kimse Müslüman olmuştu, ama İslâmın daha da hızlı intişârı için bazı mâniler vardı. Evs Kabilesinin reisi Sa'd bin Muaz ile yine reislerden bulunan Üseyd bin Hudayr henüz Müslüman olmamışlardı. Onların bu durumu haliyle halka da tesir ediyordu. Sa'd bin Muaz, Es'ad bin Zürâre Hazretlerinin halası oğlu idi.
Bir gün Mus'ab ile Es'ad Hazretleri Benî Zafer'e âit bir evin bostanındaki Merak kuyusunun başında oturmuş sohbet ediyorlardı. Etraflarında Müslümanlardan da birçok kimse vardı. Bu sırada elinde mızrağı olduğu halde Üseyd bin Hudayr yanlarına çıkageldi. Hiddet ve şiddetle şöyle dedi:
'Siz, bize neye geldiniz? Birtakım aklı ermez ve zâif kimseleri aldatıp azdırıyorsunuz! Hayatınızdan olmak istemiyorsanız, derhal buradan ayrılın!'
Hz. Mus'ab,
'Hele biraz dur, otur. Sözümüzü dinle, maksadımızı anla; beğenirsen kabul edersin, beğenmezsen o zaman engel olursun.' diye gayet nazikçe mukabelede bulundu.
Üseyd,
'Doğru söyledin.' dedi ve mızrağını yere saplayarak yanlarına oturdu.
Hz. Mus'ab, ona İslâmiyet hakkında bir konuşma yaptı ve Kur'ân-ı Kerim okudu.
Üseyd kendisini tutamayarak,
'Bu ne kadar güzel, ne kadar iyi bir söz.' diye konuştu ve 'Bu dine girmek için ne yapmalı?' diye sordu.
Mus'ab (r.a.), ona İslâmı anlattı. O da kelime-i şehâdet getirerek İslâmiyetle müşerref oldu.6
Sonra da, 'Ben gideyim, size birini göndereyim. Eğer, o da imana gelirse, bu beldede iman etmedik kimse kalmaz.' deyip oradan ayrıldı; Sa'd bin Muaz ve kavminin yanına vardı.
Sa'd,
'Ne yaptın?' diye sordu. Üseyd şöyle dedi:
'O iki adama söylenmesi gerekeni söyledim. Vallahi, ben onlardan bir itâatsizlik, bir inad görmedim.'
Sa'd bin Muaz,
'Vallahi, sen beni tatmin edici bir malûmat getirmedin.' dedi ve doğruca Mus'ab ile Es'ad'ın (r.a.) yanına gitti. Hiddetli hiddetli,
'Ey Es'ad! Eğer seninle aramızda akrabalık olmasa, böyle kabilemiz içine soktuğunuz çirkin işlere sabır ve tahammül edemezdim.' diye tekdir ve tehdit etti.
Mus'ab (r.a.) ona da aynı tatlılıkla,
'Hele biraz durunuz. Oturup dinleyiniz, anlayınız da; beğenirseniz kabul edersiniz, beğenmezseniz, biz de size, çirkin gördüğünüz işi tekliften vazgeçeriz.' diye nazikçe cevap verdi.
Onun üzerine Sa'd oturdu ve Hz. Mus'ab'ın sözlerini dinlemeye başladı. Hz. Mus'ab ona İslâm dininin ne demek olduğunu anlattı ve Zuhruf Sûresinin baş kısımlarından okudu. Kur'ân okunurken, Sa'd'ın yüzü birdenbire değişiverdi. Simâsında îmân alametleri bir anda belirdi. Dinledikleri, o âna kadar duymadığı, bilmediği şeylerdi. Kur'ân'ın eşsiz belagatı ve tatlı üslûbu karşısında derhal,
'Siz bu dine girerken ne yapıyordunuz?' diye sordu.
Mus'ab (r.a.), ona İslâm dininin esas ve adâbını anlattı. O da orada şehâdet getirerek Müslüman oldu.7
Sonra da kendi kavmi olan Benî Abdü'l-Eşhel cemâatının yanına döndü. Onlara,
'Ey topluluk! Beni nasıl biliyorsunuz?' diye sordu.
'Sen bizim büyüğümüz, en üstünümüzsün.' diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Sa'd Hazretleri,
'Öyle ise, siz de Allah Resûlüne iman etmelisiniz.' dedi ve ilâve etti: 'Îmân etmedikçe sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun!'
Bu söz üzerine, Beni Abdü'l Eşhel aşireti içinde o gün îmân etmedik hiç kimse kalmadı.
Es'ad bin Zürâre Hazretleri de Mus'ab (r.a.) ile birlikte evine döndü.
Artık, Mus'ab Hazretleri Medine'de İslâmı tebliğ ve neşirde yalnız değildi. Evs ve Hazreç kabilelerinin reisleri de yanında yer almışlardı. Olanca gayretleriyle İslâmın yayılmasına çalışıyorlardı.
Yine İslâmı tebliğ ve neşir merkezi Es'ad bin Zürâre Hazretlerinin evi idi. Mus'ab ile Sa'd bin Muâz Hazretleri el ele vererek burada insanları hak dine davetle meşgul oluyorlardı.
Kısa zamanda, İslâmiyet Medine'de büyük bir inkişaf kaydetti. Öyle ki, Evs ve Hazreç kabileleri içinde Benî Ümeyye bin Zeyd'in hânesinden başka İslâm ve Kur'ân nûru ile aydınlanmayan ev kalmadı. Bir müddet sonra, bu evde de İslâmın nûru parlamaya başladı.
[28.11.2022 21:44] Ömer Tarık Yılmaz: Bir köylü, bir bilgeye hâlinden dert yanar: “Lütfen bana yardım edin, yoksa aklımı yitireceğim. Ailem çok kalabalık ve tek odalı, küçücük bir evde yaşıyoruz. Sürekli gerginiz ve hepimiz birbirimize bağırıyoruz.” “Sana söyleyeceğim şeyi yapacağına söz verir misin?” diye sorar bilge. “Söz veriyorum, ne derseniz yapacağım.” “Peki, kaç hayvanın var?” “Bir inek, bir keçi ve altı tavuğum var.” “Onların hepsini evinize al ve bir hafta sonra tekrar yanıma gel.” Bilgenin söylediği çözüm köylünün kafasına pek yatmaz, fakat söz vermiştir. Böylece, hayvanlar da evde yaşamaya başlar. Bilgenin yanına bir hafta sonra gelen adam, perişan hâldedir. “Çok kötü bir durumdayız. Pislik! Koku! Gürültü! Hepimiz aklımızı kaçırmak üzereyiz.” Bilgenin, evine gidip hayvanları çıkarmasını söylemesi üzerine köylü ok gibi yerinden fırlar. Adam, ertesi gün bilgenin yanına geldiğinde gözlerinin içi gülerken şunları söyler: “Meğer hayat ne kadar güzelmiş. Evimiz o kadar ferah, temiz ve büyük ki, âdeta bir cennet!” - KÜÇÜK EV
[28.11.2022 21:44] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Çoklukla övünme yarışı sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı.
(Tekâsür, 102/1-2)
Bir Hadis:
Kabileciliğe/Irkçılığa çağıran bizim yolumuzda değildir. Kabilecilik/Irkçılık davası uğruna savaşan bizim yolumuzda değildir. Kabilecilik/Irkçılık davası uğruna ölen bizim yolumuzda değildir.
(Ebû Dâvud, 'Edeb', 111-112)
Bir Dua:
Allah'ım! Senden, lütfundan bana bahşetmeni istiyorum.
(Nesâî, 'Mesâcid', 36)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[28.11.2022 21:45] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Uluslararası Kamerî Ay Başlarını Tespit (Ru’yet-i Hilal) Konferansı İstanbul’da Toplandı. (1978)
Bedeninin, senin üzerinde hakkı var! (Müslim, Sıyâm, 182)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
İBADET HAYATA HUZUR KATAR
Yüce Allah, bizleri yalnızca kendisine kulluk etmesi için yaratmıştır. Kulluk, Cenâb-ı Hakk’ı tanımak, O’na gönülden bağlanmak, inanıp iyi işler yapmak demektir. Kul olmanın özü, Rabbimize severek ve isteyerek itaat etmek, ihlas ve samimiyetle ibadete sarılmaktır. İbadet, müminin nişanı, imanın hayata yansımasıdır. Allah’a yakın olma arzusunun ve hayırlı bir kul olma gayretinin göstergesidir. Yüce Rabbimize olan muhabbet ve bağlılığın en güzel tezahürüdür. Cenâb-ı Hakk’ın sunduğu imkânlara, verdiği nimetlere şükürdür.
Kulun, sınırsız af ve mağfiret sahibi olan Rabbine sığınması, halini arz etmesidir.
İbadet eden insan, ecir ve mükâfata nail olmanın yanı sıra nice güzel huy ve alışkanlık da kazanır. İbadet her şeyden önce kişiye daima Allah’ın huzurunda ve gözetimi altında olduğu bilinci aşılar. İnsanı iyiye, güzele, doğru olana sevk eder. Nitekim mümin namaz için Rabbinin huzuruna çıkacağını bilir, her namazın aynı zamanda hesap verme olduğunun da bilincindedir.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[29.11.2022 23:51] Ömer Tarık Yılmaz: HZ. SA’D (R.A.)’İN ŞEHİD OLURKEN SON TAVSİYESİ
Müslümanların ağır bir sınavdan geçirildikleri Uhud günü, arkadaşlarının Peygamber (s.a.v.)’e duydukları sevginin belki de en yoğun biçimde ve en fazla sayıda gösterildiği, ispatlandığı bir gündür.
Öyle ki bir sabahla akşam arası kadar bir sürede kendilerinden sonra, kıyamete kadar gelecek olan bütün Peygamber (s.a.v.) ümmetine, O (s.a.v.)’i sevmenin ve O (s.a.v.)’in uğrunda, O (s.a.v.)’in eliyle insanlığa getirilen din uğrunda fedakârlıkta bulunmanın ne demek olduğunu hayatları pahasına göstereceklerdir.
Medinelilerden Sa’d bin Rebi (r.a.), daha Akabe’de Hz. Peygamber (s.a.v.)’in elini sıkarak O (s.a.v.)’e biat etmiş, muhacir kardeşlerine kucak açıp malının yarısını onlarla seve seve paylaşmış yiğit bir müslümandır.
Uhud günü de sevgisinin, bağlılığının, yiğitliğinin hakkını verir, kıyasıya çarpışır. Savaşın bitimine doğru on iki düşman askeri tarafından kuşatılır ve ölümcül bir biçimde yaralanır. En ağır yarası göğsünden girip, sırtından çıkmış olan bir oktur.
Kâinat’ın Övüncü (s.a.v.) bir ara çevresinde onu göremeyince merak eder, arkadaşlarından Muhammed bin Mesleme (r.a.)’i gönderir, Sa’d (r.a.)’ı arattırır.
Muhammed (r.a.), Sa’d (r.a.)’i vadinin en sonunda bir sürü cesedin arasında bulur, son nefeslerini alıp vermektedir. Ve son nefesler, hayatın bütünü gibi, yine “En Sevgili” için tüketilecektir:
“Allâh’ın Elçisi (s.a.v.)’e selâmımı söyle! Ve de ki, ben şu anda cennetin kokusunu alıyorum. Arkadaşlarımıza da şunu söyle, kirpiklerinizi açıp kapatacak kadar gücünüz olduğu halde Allâh’ın Elçisi (s.a.v.)’e sahip çıkmaz, O (s.a.v.)’i korumazsanız, yarın ahirette Allâh (c.c.)’a verecek bir cevâbınız da olmaz.”
Sonra Sa’d (r.a.)’in o güzel başı yana düşer...
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Uhud Gazvesi, s.43)
[29.11.2022 23:51] Ömer Tarık Yılmaz: Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in gelmek üzere olduğunu söyledikleri zaman kafamdaki yanlış düşünceler silinip gitti. Anladım ki, yalan söylemekle hiçbir şeyden kurtulamayacağım, herşeyi doğru olarak söylemeye karar verdim. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) sabahleyin Medine’ye geldi, Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) her seferden dönünce; önce mescide uğrayıp iki rekat namaz kılıp insanlarla sohbet etmek üzere onlara karşı dönerdi, yine öyle yaptı. Bu sırada savaşa katılmayanlar huzuruna gelerek neden savaşa katılamadıklarını yemin ederek anlatmaya başladılar. Bunlar seksenden fazla kişi idiler. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) onların ileri sürdüğü mazeretleri kabul etti, kendilerinden biat aldı, Allah’tan bağışlanmalarını istedi, içyüzlerini Allah’a havale etti.
Sonunda ben geldim selam verdiğimde dargın kimse gibi gülümsedi, sonra “Gel” dedi. Ben de yürüyerek yanına geldim ve önüne oturdum. Bana “Niçin savaştan geri kaldın? Binek hayvanı satın almamış mıydın?” diye sordu. Ben de: Ya Rasûlallah Allah’a yemin ederim ki, senden başka birinin yanında bulunsaydım ileri süreceğim mazeretlerle onun öfkesinden kurtulabileceğimi zannederdim. Çünkü bu işi çok iyi becerebilirdim.
Fakat yeminle söyleyeyim ki bu gün sana yalan söyleyerek gönlünü kazansam bile, yarın Allah işin doğrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğrusunu söylersem bana kızacaksın ama ben doğruyu söyleyerek Allah’tan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu, hiçbir zaman da savaştan geri kaldığım sıradaki kadar kuvvetli ve zengin olmamıştım.
Ka’b sözüne devamla dedi ki: Bunun üzerine peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem): “işte bu doğru söyledi: Haydi kalk, senin hakkında Allah hüküm verene kadar bekle” buyurdu. Ben kalkınca, Benî Selîme’den bir çok kimse peşime takılarak Allah’a yemin ederiz ki, bundan önce hiç suç işlemediğini biliyoruz, yazıklar olsun sana, savaşa katılmayanların ileri sürdükleri gibi bir mazeret söyleyemedin, halbuki suçunun bağışlanması için peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in istiğfar etmesi yeterdi dediler. Durmadan beni azarladılar ki, tekrar Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in yanına dönüp kendimi yalanlamayı düşündüm. Sonra onlara sordum; benimle beraber bu cezaya uğrayan kimse var mıdır? dedim. Evet seninle beraber iki kimse daha aynı cezaya uğradılar, onlar da senin gibi konuştular ve senin aldığın cevabı aldılar.
-O iki kişi kimlerdir? dedim:
-Biri Mürâre ibn Rabi’ el Âmirî, diğeri de Hilâl ibn Ümeyye el Vâkifî diyerek Bedir savaşına katılmış olan iki örnek olmuş salih kişinin adını verdiler. Bunları söylediklerinde geri dönmekten vazgeçip yoluma devam ettim.
Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) savaşa katılmayanlardan bizim üçümüzün insanlarla konuşmalarını yasakladı. Bunun üzerine insanlar bizden uzaklaştılar – veya bize karşı tavırlarını değiştirdiler - çekinip bize yan çizmeye başladılar dedi. hatta bana göre; içinde yaşadığım toprak bile yabancı gelmeye başladı, sanki burası benim memleketim değildi. Elli gün böyle geçti, diğer iki arkadaşım boyunlarını büküp ağlayarak evlerinde sinip kaldılar.
[29.11.2022 23:52] Ömer Tarık Yılmaz: SAĞLIK............ BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ
Bağışıklık; dıştan gelecek etkenlere, özel