[31.12.2022 17:41] Annem: Bir Ayet:
Her kim mümin olarak dünya ve âhiret için yararlı işler yaparsa çabası asla inkâr edilmez, biz onu yazmaktayız.
(Enbiyâ, 21/94)
Bir Hadis:
Hiç kimseye, sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lütufta bulunulmamıştır.
(Müslim, 'Zekât', 124)
Bir Dua:
Ey rabbim! Göğsüme genişlik ver, İşimi kolaylaştır, Dilimden düğümü çöz.
(Tâ-Hâ, 20/25-27)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[31.12.2022 17:42] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Miladi Yılın Son Günü
Hiç kimseye, sabırdan daha hayırlı ve büyük bir lütufta bulunulmamıştır. (Müslim, Zekât, 124)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
Paha Biçilmez Sermaye: Ömür
Günler, aylar, yıllar su gibi geçiyor. Zaman hepimiz için mukadder olan sona doğru akıp gitmekte. Biz hayatımızın farklı dönemlerine hızla adım atarken ömür sermayemiz de her geçen gün tükenmekte. Bakınız, ölüm gerçeği karşısında Yunus’umuz, tendeki canımızı nasıl tasvir etmekte:
Vaktinize hazır olun, Ecel vardır gelir bir gün. Emanettir kuşça canın, Sahip vardır alır bir gün.
Dünya hayatı, her canlı için fanidir. Nefeslerimiz sayılıdır. Buna rağmen insanoğlu sahip olduğu nice değerleri bilinçsizce tüketmekte, nice yozlaşmalara maruz kalmaktadır. Ebedi alemi kazanmak üzere bahşedilen ömür sermayesi nice sorumsuzluklara, israflara, hoyratça kurban edilmektedir.
Oysa ömrün her bir günü, her bir saati, her bir dakikası hatta her bir anı kazanıma dönüştürülmelidir. Şüphesiz kazanımlarımız da salih amellerimizdir. Zira dünyadan ukbâya tevarüs edeceğimiz yegane varlığımız, yararlı işlerimiz ve güzel amellerimizdir.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[31.12.2022 17:42] Annem: Hz. Peygamberi görmüş, onunla uzun süre birlikte yaşamış pek çok sahabî onun fizikî özellikleri, kişiliği ve mîzacı hakkında sonraki nesillere birçok malumat bırakmışlardır. Bu sahabîlerden biri de Resûlullah’ın üvey oğlu olan Hind b. Ebû Hâle et-Temîmî’dir. Bir gün Abdullah b. Abbâs (r.a.), “Resûlullah’ı bize tasvir et, zira muhtemelen aramızda onu en iyi bilen sensin.” deyince Hind, “Anam babam ona feda olsun!” dedikten sonra sözlerine şöyle devam etmiştir: “Resûlullah (s.a.s.), genelde sessizdi; daima düşünceli ve hüzünlüydü. Az ve öz konuşurdu. Uzatmazdı, kısa da kesmezdi. Konuştuklarını (gerektiğinde) tekrarlardı. Öğüt verdiğinde ciddi dururdu, kederlenirdi. Kendisine karşı çıkıldığında yüz çevirir giderdi, ashabıyla konuşarak rahatlardı. Nimet az bile olsa ona saygı gösterirdi. Hiçbir yiyeceği kötülemezdi. Tebessüm ederek güler ve güldüğünde (bembeyaz dişleri) dolu tanesi gibi (gözükürdü).” (Ebû Bekir eş-Şeybânî, el-Âhâd ve’l-mesânî, II, 418) - HİND B. EBÛ HALE’NİN DİLİNDEN ALLAH RESÛLÜ
[31.12.2022 17:42] Annem: AZRÂİL (A.S.)’IN İZİN İSTEMESİ
Fahr-i Âlem (s.a.v.)’e, son günlerinde hastalandığı zaman Cebrâil (a.s.) üç gün hâlini sormaya gelmiş hâl ve hatîr-ı âlîlerini sormuştur.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in irtihâl buyurduğu gün, Azrâil (a.s.) ve yanında yetmiş bin melekle beraber İsmâil nâmında henüz yeryüzüne hiç inmemiş bir melek arza (yeryüzüne) indiler, önde Cebrâil (a.s.) gelerek: “Yâ Resûlullâh, (s.a.v.) içeri girmek için Azrâil izin istiyor” dedi. Nebî (s.a.v.) izin verdi ve Azrail (a.s.) içeri girdi. Nebiyyi Muhterem (s.a.v.) Efendimiz sordular: “Maksâd ziyâret midir, yoksa kabz-ı rûh mudur? (ruhumu almak mıdır?)”
Azrail (a.s.) “Hâkk Tealâ size mûti’ olmamı (itaat etmemi) emreyledi. Yâ Resûlullâh izin verirseniz vazifemi yapacağım, müsâade etmezseniz bırakıp gideceğim” deyince Cebrâil (a.s.) Nebî (s.a.v.)’e bakarak, “Allâhü Tealâ sizin likâınıza müştâkdır (cemâlinize fazlaca istek duymaktadır) Yâ Resûlullâh” dedi. Nebî (s.a.v.): “Râbbime kavuşmak istiyorum” buyurdular ve o anda ebedî âleme irtihâl eylediler.
Bütün âlim ve velîler şunda ittifak etmişlerdir ki; Fahr-i Risalet (s.a.v.)’in mübarek vücud-u saâdetlerinin değdiği toprak, Kâbe’den de, göklerden de, beyt-ül ma’mûrdan da, Sidre-i Müntehâ’dan da, Arş-ı Âzam’dan da, daha mübarek, daha şerefli ve daha kıymetlidir. Şâir Nâbi, bir nâ’tında şöyle der:
Yüzün sür, her ne istersen dile bâb-ı recâdır bu.
Sakın, terk-i edebden, kûy-i mahbûb-u Hüdâdır bu,
Nazargâh-ı ilahîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu.
(Ümit kapısıdır, Allah (c.c.)’nun sevgilisinin semtidir bu. Burada edebi terk etmekten sakın!)
Yâ Râbbe’l âlemîn! Bizim hatalarımızı lütfunla bağışla. Kalbimizi Habîb-i Edîb’in (s.a.v.)’in muhabbetiyle dirilt. Bizi râzı olduğun kulların arasına kat.
“Ve sallallâhu ‘alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ muhammedin ve’alâ âlihî ve sahbihî ve sellim. Ve’l hamdulillahî rabbil âlemîn.”
(İmâm Kastalânî, Mevâhibülledünnîye, s.515)
[31.12.2022 17:43] Annem: Günün Hikayesi
Bilmeceyle İmtihan
İmam Şafiî Muhammed İbn İdris rh.a. hazretleri (ö.204/820), henüz gençlik yıllarında halife Harun Reşid’in huzurunda, İmam-ı Azam rh.a.’in talebesi ve aynı zamanda büyük fıkıh alimi Ebu Yusuf ve İmam Muhammed tarafından bazı fıkıh bilmeceleriyle imtihan edilir. Şöyle sorarlar:
– Adamın biri bir koyun kesiyor. Sonra bir ihtiyaç için dışarı gidip dönüyor. Aile halkına diyor ki: “Bunu siz yiyin. Bu bana haram olmuştur.” Onlar da “Biz de öyleyiz, bunu yemek bize de haram oldu.” derler. Bu et neden haram olmuş?
Şafiî hazretleri buna şu cevabı verir:
– O adam putperest müşrik idi. Koyunu da putlar adına kesmişti. Dışarı çıkınca Allah’ın hidayetiyle müslüman oldu. Dönünce ailesine dedi ki: “Allah bana Müslümanlığı nasip etti; bu durumda daha önce kestiğim bana haram oldu, onu siz yiyiniz.” Ev halkı bunu duyunca memnun kalmışlar ve kendileri de müslüman olmuşlar. O koyun onlara da haram olmuş.
Şöyle bir soru daha sorarlar:
– Adamın biri içmek için bir bardak suyu alıyor. Suyun yarısını helal olarak içiyor, fakat bardakta kalan suyun kalanı haram oluyor. Neden?
Şafiî buna da şu cevabı veriyor:
– Adam temiz suyun yarısını içtikten sonra geri kalanın üzerine burnu kanamış. Kalan su kanla karıştığı için onu içmek haram olmuş.
Bir de şu çetin suali sorarlar:
– Adamın biri karısına içi dolu, ağzı bağlı ve mühürlü (bez) bir kese veriyor ve ona diyor ki: “Bu keseyi çözüp açarsan, mührünü sökersen yahut onu yırtarsan benden boş ol! Eğer keseyi boşaltmadan ağzı bağlı ve mühürlü olarak geri verirsen yine benden boşsun!” Boşanmamaya çare nedir?
Şafiî’nin çözümlü cevabı şöyle oluyor:
– Bu kese şeker veya tuzla doludur. Kadın onu eriyinceye kadar suda bırakır. Böylece keseyi boş olarak geri verir.
[31.12.2022 17:43] Annem: Günün Ayeti
Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O karada ve denizde ne varsa bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir...
(En’am 59)
[31.12.2022 17:43] Annem: null
(Ey Kâbe)! Sen ne güzelsin ve kokun da ne güzel! Sen ne yücesin ve saygınlığın da ne yüce!..
İbn Mâce, Fiten, 2
[31.12.2022 17:44] Annem: Gönül Pas Tutarsa
Kur’an-ı Kerim’de kalpler için farklı tabirler kullanılmıştır. Bunlardan ikisi 'günahla örtülme' ve 'paslanma'dır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: 'Mümin bir günah işlediği vakit kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer kendini günahtan alıkor, istiğfar ve tövbe ederse kalp parlar. Ama tövbe etmez, günaha devam ederse o siyahlık artar ve sonunda kalbi tamamen kaplar. İşte bu, Allah Tealâ’nın: ‘Hayır, öyle değil; onların kazandıkları kalblerini paslandırıp köreltmiştir.’ (Mutaffifîn, 14) ayetinde anlatılan, kalbin paslanması ve günahla örtülmesidir.' (Tirmizî, İbn Mâce)
Kalp, ayna gibidir. Yukarıdaki ayette beyan buyurulduğu üzere gaflet, günah ve kötü ahlâk gibi şeylerle paslanır. Kalp paslanınca, paslı ayna gibi gördüğünü tam yansıtamaz. Hakkı bâtıl, bâtılı hak görebilir. Pas çoğalınca düşünce ve anlayış bozulur. Hakk’ı kabul edemediği gibi, bâtılı da inkâr edemez. Onun cilası ise iki şeyle mümkündür: Biri tövbe ve istiğfar, diğeri de zikir. Zikir bir ilaçtır. O da ehil olan bir tabipten, yani bir mürşid-i kâmilden alınır.
Semerkand Takvimi
[31.12.2022 17:44] Annem: Kumar
İslâm, birçok oyun ve eğlence çeşidini helâl, bunun yanında kumar bulaşığı
olan her türlü oyunu da haram kılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Ey iman
edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar) ve şans okları birer şeytan işi
pisliktir. Onlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan, şarap ve kumar
yolu ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan ve
namazdan alıkoymak istiyor. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?” (elMâide
5/90-91) buyurulmaktadır. Âyette geçen “meysir” sözcüğü çoğunlukla
kumar olarak açıklanmış ve şarapla birlikte zikredilmesinden hareketle
kumar, şarabın kardeşi, arkadaşı olarak isimlendirilmiştir. İbn Ömer ve bir
grup tâbiîn âlimi, âyette geçen meysir lafzının içeriğini oldukça geniş tutarak,
çocukların oynadığı ceviz oyununun bile kumar olduğunu söylemişlerdir.
İbnü’l-Arabî’nin “Meysir, yapılması şu anda zaten mümkün olmayan haram
bir iştir ve açıklanmasında fayda da yoktur. Adının ve şeklinin hâfızalardan
ve satırlardan silinmesi daha uygundur” şeklindeki açıklamasından anlaşıldığına
göre, İbnü’l-Arabî, âyette sözü edilen meysiri, ilk dönemlerde mevcut
olan fakat sonra gitgide yok olan bir kumar çeşidi olarak anlamıştır. ...Daha az
[31.12.2022 17:45] Annem: DEĞERLERİN AKTARILMASINDA AİLENİN ROLÜ
Toplumları ayakta tutan ve onların devamını sağlayan birta- kım kurallar ve değerler vardır. Bu değerler toplum tarafından kabul görmüş, özümsenmiş ve toplumu toplum yapan temel değerlerdir. İşte toplumdaki bu değerlerin gelecek kuşaklara aktarılmasında en önemli kurumlardan biri ailedir. Çünkü her çocuk bir aile içinde doğar.
Çocuğun ilk öğretmeni anne-babası ve aile içindeki diğer fert- lerdir. Çocuk aileden aldığı karşılıklı saygı sevgi, doğruluk, dürüstlük, çalışkanlık, komşu haklarına riayet ve yardımse- verlik gibi birçok değeri, ilk önce aile içinde yaşayarak öğrenir. Öğrenilen bu değerler de aile sayesinde nesillerden nesillere aktarılmış olur.
DİNÎ KAVRAMLAR
MEHİR
Erkeğin evlenirken eşine ver- diği veya vermeyi taahhüt et- tiği para veya başka bir mala mehir denir.
Mehir nikâh anında belirlen- mişse mehr-i müsemmâ, belir- lenmemişse mehr-i misil adını alır. Mehr-i misil, evlenen ka- dının, akrabaları arasında her bakımdan kendi konumunda olan kadına verilen mehir de- mektir. Peşin olarak ödenen mehre, “mehr-i muaccel”, ve- resiye, yani ödenmesi sonraya bırakılan mehire ise “mehr-i müeccel” denir.
ÖZLÜ SÖZ
İnsan bunalınca O’ndan başkasını çağırmaz. Allah’ım der. Ama dertten kurtulunca yine çer çöpe takılır. (Mevlâna)
[31.12.2022 17:45] Annem: *Esaret Bağlarını Çözen Fidye: Sadaka*
'Allah size sadakayı emretti. Bunun misali de şu adamın misaline benzer: Düşmanlar onu esir edip ellerini boynuna bağlamışlar ve boynunu vurmaları için cellatlara teslim etmişlerdir. Adam, 'Ben az veya çok (bütün malımı) vererek kendimi fidye mukabilinde kurtarmak istiyorum.' der ve nefsini fidye ödeyerek kurtarır.'
İnsan, dünya malına tutkundur ve dünya malı Allah tarafından ona sevimli kılınmıştır. İnsan, sevgisinde ölçülü olmak zorundadır. Ölçü ise malı Allah'tan fazla sevmemesidir. Sözel olarak her insan Allah'ı her şeyden fazla sevdiğini söyler. Bu iddiaya mal da dâhildir. Ancak her iddianın ispatı gerektiği gibi bu iddianın da ispatı gerekmektedir. Allah'ı (cc) maldan çok sevmenin ispatı nedir? Helal yoldan kazanmak ve Allah'ın istediği yerlere harcamaktır. Allah yolunda vermeye sadaka denmesi biraz da bundandır.
Dünya malına olan sevgi, âdeta insanı bağlayan ve sevdiğine kavuşmasına engel olan bir kelepçe, zindan duvarı ya da pranga gibidir. Sevilen ve vuslatı arzulanan Allah, engel olan mal, esirse insandır. İnsan, malından harcayıp Allah için verdikçe onu engelleyen bağlardan kurtulacak ve kulluğunu ifa edecektir. Allah bu nedenle insana, Allah'a firar etmesini emretmektedir:
'O hâlde (sizi Allah’tan alıkoyan put, dünya sevgisi, aile, toplum baskısı gibi her türlü prangadan kurtulup) Allah’a kaçın. Hiç şüphesiz ki ben, size O’nun tarafından (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım.' (51/Zâriyat, 50)
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.tevhiddergisi.kiblegah
[1/1 18:12] Annem: Bir Ayet:
Ey iman edenler! Allah'a saygıda (takvâ) kusur etmezseniz, O size bir temyiz kabiliyeti verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.
(Enfâl, 8/29)
Bir Hadis:
Dünyaya fazla bağlanma ki Allah seni sevsin, insanların elindekilere göz dikme ki insanlar seni sevsin.
(İbn Mâce, 'Zühd', 1)
Bir Dua:
Allah'ım! İşimi hayırlı eyle. Benim için hayırlı olanı takdir eyle.
(Tirmizî , 'Deavât', 85)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[1/1 18:12] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Miladi Yılın Başlangıcı Allah’ım! İşimi hayırlı eyle. Benim için hayırlı olanı takdir eyle. (Tirmizî , Deavât, 85)
Dünyaya fazla bağlanma ki Allah seni sevsin, insanların elindekilere göz dikme ki insanlar seni sevsin. (İbn Mâce, Zühd, 1)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
Besmele ile Başlamak
Besmele her hayırlı işin başında Allah’ın adını hatırlamaktır. Bismillahirrahmanirrahîm, “Rahman ve Rahîm Allah’ın adıyla işime başlarım.” anlamına gelmektedir. Besmeleye, “Allah’ın adını anmak” anlamına gelen “tesmiye” de denir. İlk nazil olan, “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1) ayeti besmeleyi ihtiva etmekte; Hz. Süleyman’ın Sebe kraliçesine gönderdiği mektubun ilk cümlesi de “Mektup Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.” (Neml, 27/30) derken besmeleyi zikretmektedir.
Hz. Peygamber her şeye besmeleyle başlamış (Ebû Dâvûd, Salât, 121), “Bismillah ile başlanmayan her anlamlı iş, bereketsiz ve sonuçsuzdur.” (Süyuti, el-Fethü’l-kebir, II, 303) buyurmuş; ümmetine de her şeye besmeleyle başlamalarını tavsiye etmiştir. Kişi herhangi bir işe başlamadan önce besmele çekmekle Yüce Allah’ın yardımı ve ihsanına muhtaç olduğunu arz eder. Her işimize bismillah ile başlamalıdır. Haram olan söz, iş ya da eylem içinse besmele çekilmemelidir.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[1/1 18:13] Annem: Yaşlılık dönemi bağımlılık dönemi, destek vermek ise yaşlının hayatını yönetme hakkına sahip olmak değildir. Yakınları olarak yaşlılarla ilişkimizi düzenlerken onları işe yaramaz, geri kalmış gibi görmemeliyiz. Artık yaşlandı diyerek onları tedaviden ve sosyal haklardan mahrum bırakmamalıyız. İnsanlar her yaşta değişime ve gelişime açıktır, yaşlı kişiler de bundan nasibini alma hakkına sahiptir. Yaşlılara çocuk muamelesi yapmamak, fikirlerini değersizleştirmemek gerekir. Özellikle çocuklar, yaşlı anne babasının hayatı hakkında karar verip onları yönetme rolüne girmemelidir. Yaşlı kişinin akli dengesi ve önemli bilişsel becerileri yerindeyse kendi hayatını nasıl yaşayacağı, ne yapacağı hakkında seçim hakkı vardır. Yaşlı kişinin kendi tedavisini seçme hakkı vardır. Bu sebeple onlarla ilişkimizi düzenlerken onun artık eskisi gibi hızlı düşünmese de, daha çabuk yorulsa da, sağlığı bozulmaya başlamış olsa da yaşlanmadan önceki kişiyle aynı kişi olduğunu unutmamalı ve onlara öyle muamele etmeliyiz. - YAŞLILARA KARŞI YAKLAŞIMIMIZ NASIL OLMALI?
[1/1 18:13] Annem: BİSMİLLAHİRRAHMÂNİRRAHÎM
Cenâb-ı Hakk her hayırlı işe besmele ile başlanmasını emir buyurmuştur. Bu husus müteaddid âyet-i celîlelerde beyân olunmuştur. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de: “Her hangi bir hayırlı işe eğer besmele ile başlanmazsa o iş ebter olur” yani sonu hayır ile tamamlanmaz ve bereketli olmaz buyurmuşlardır.
Rûhu’l-Beyân tefsîrinde naklolunur ki: “Fir’avun henüz ulûhiyet dvasında bulunmadan önce sarayının kapısına “Bismillah’’ yazdırmıştı. Hz. Musa’ya îmân etmediği için Hz. Musa Cenâb-ı Hakk’a: “Ya Rabbi ben onu dâ’vet ediyorum ama onda bir hayır görmüyorum” diye yakındığında Cenâb-ı Hakk: “Her halde sen onun helak edilmesini istiyorsun. Ve sen sâdece onun küfrünü görüyorsun, ben ise onun kapısına yazdırdığı yazıyı da görüyorum.” buyurdu.
Kim besmeleyi kalbine bir ömür boyu dilinden düşürmemek üzere nakşederse rahmete lâyık olur. Cenâb-ı Hakk Fir’avun’a Fir’avun olduğu halde sarayının kapısına bir besmele yazdırdığı için bu kadar mühlet veriyor. Onu kalbine yazan bir mü’minin ne kadar güzel lütuflara mazhar olacağı açıktır. Duasına da muhakkak surette icabet olunur. Kulun duasına icabet olunması için ilk şart; helâl lokma ile ıslâh-ı bâtın eylemek, son şart ise ihlâs ve huzûr-ı kalbdir. Yani Cenâb-ı Hakk’a lâyıkıyle yönelmektir. Eğer ağıza konulan lokma helâl değilse o kimsenin ihlâslı ve huzurlu olması, mâsivâyı terk edip Hakk’a yönelmesi zorlaşır. Evvelâ bunlara dikkat etmesi lâzımdır.
Resulullah (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden biri de yiyip içtiğimiz vakit yemeğin başlangıcında besmele çekmemiz hakkındadır. Çünkü, Allâh (c.c.)’u anmadan yenilen her şey ölü hayvan yemek gibidir.
Kur’an’da şöyle buyurulur: “Üzerlerine Allâh’ın ismi anılmayanlardan yemeyin.” (En’âm s. 121) Böylece Allâh (c.c.) ile birlikte bulunur ve bu nimetlerin devamlılığını ve hayrını elde etmiş oluruz.
(Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe 2, s.9)
[1/1 18:14] Annem: SOHBET .....................HASRETİ ÇEKİLEN İNSAN
• İyi Müslüman; Ehli sünnet itikadı üzeredir!
• İbâdetlerini dört mezhepten birine tâbi olarak yapar!
• Namazlarına dikkat eder!
• Günahlardan sakınır!
• Her işinde Allahü teâlânın rızâsını düşünür!
• Onun kullarına, şefkat ve merhametle davranır!
• Sabreden ve af edendir!
• Her sıkıntıda, problemi çözmeye çalışır!
• Karşısındakinin gönlünü alır!
• Başkasının kusuru ile değil, kendi kusuru ile meşgul olur!
• Gaflet ile yaşamaz!
• Kalp kırmaktan, gönül incitmekten çok sakınır!
• Hiç kimseye sert bakmaz ve sert davranmaz!
• Fitne çıkarmaz!
• Herkese karşı, güler yüzlü, tatlı dillidir!
• Münakaşa etmez!
• Herkes ile iyi geçinir!
• Öfkesine hâkim olur. Yumuşak söyler, sert konuşmaz!
• Her günü son gün, her nefesi son nefes imiş gibi yaşar!
• Allahü teâlânın bir kulunu sevindirmeyi kâr bilir!
• İnsanların Cehennem ateşinden kurtulmalarına vesile olabilmenin gayreti içindedir!
• Sözleriyle, davranışları ile insanlara ferahlık verir!
• Kibirli değildir!
• Kendisini başkasından üstün görmez!
• Kendisi için istediğini din kardeşi için de ister!
• Büyüklerine saygılı, küçüklerine şefkatlidir!
• Kimseyi incitmez!
• Kimsenin malına, canına, nâmusuna zarar vermez!
• Kimseyi kıskanmaz!
• Karamsar değildir!
• Hadîselere olumlu yaklaşır!
• Her şeyin Allahü teâlânın takdiri ile olduğuna inanır!
• Olumsuz durumlarda bile moralini bozmaz!
• Hem sebeplere yapışır, hem Allahü teâlâya yalvarır!
• İnsan ve hayvanların, muhtaçların yardımına koşar!
• “Allahım! Hayırlı bir ömür ver! Sonumuzu hayır eyle! Son nefeste îmân selâmeti nasip eyle!” diye duâ eder.
• Böyle kimseyi; hem Allahü teâlâ, hem kullar sever, hem kendi huzurludur hem de etrafına huzur verir!
• İşte Hakîki Müslüman, bu özellikleri ile hasreti çekilen bir insandır. Salim Köklü
(29.08.2021)
01.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[1/1 18:14] Annem: Günün Hikayesi
Herkesin Ceza ve Mükafatı Verilmiş
Behlül Dânâ, bir gün Harun Reşid'den bir vazife istedi. Harun Reşid de ona çarşı pazar ağalığını verdi. Behlül hemen işe koyuldu. İlk olarak bir fırına gitti. Birkaç ekmek tarttı hepsi normal gramajından noksan geldi.
Dönüp fırıncıya sordu:
- Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğunla ağzının tadı var mı?
Adam her soruya olumsuz cevap verdi.
Behlül bir şey demeden ayrıldı ve bir başka fırına geçti. Orada da birkaç ekmek tarttı ve gördü ki bütün ekmekler gramajından fazla geliyor, eksik gelmiyor. Aynı soruları bu fırının sahibine de sordu ve her soruya olumlu cevap aldı.
Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid'in huzuruna çıktı ve yeni bir vazife istedi.
Harun Reşid:
- Behlül daha demin vazife verdik sana, ne çabuk bıktın? dedi.
Behlül açıkladı:
- Çarşı pazarın ağası varmış! Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları tartmış, buna göre herkes hesabını ödemiş, ceza ve mükafatları verilmiş, bana ihtiyaç kalmamış.
[1/1 18:16] Annem: Küçük Şirk
Mahmud b. Lebîd’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] sahabilerine, Sizin hakkınızda beni en çok korkutan şey, küçük şirke düşmenizdir buyurdular. Bunun üzerine sahabiler, Ey Allah’ın resûlü! Küçük şirk de nedir? dediler. Nebî [sallallahu aleyhi vesellem], Allah Teâlâ kulların amellerine karşılıklarının verileceği gün onlara, ‘Dünyada gösteriş olsun diye amel işlediklerinizin yanlarına gidin! Bakın bakalım; onlardan (yaptıklarınıza karşılık) bir hayır bulabilecek misiniz?’ buyurur. Kıyamet günü riyakârlara böyle denilmesinin sebebi, onların dünyada iken yaptıkları amellerin aldatmaca üzerine kurulu olmasındandır. Onun için ahiret günü de aynı şekilde muamele olunacaklardır. Nitekim Allah [celle celâluhû] âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır: Şüphesiz münafıklar Allah’a oyun etmeye kalkışıyorlar; halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir (Nisâ 4/142). Kulun sevaba nail olabilmesi için amellerinin sırf Allah rızasına uygun olması gerekmektedir. O’ndan başkası adına yapıldığında bu şirk olur. Allah [celle celâluhû] ise şirkten berîdir.
Semerkand Takvimi
[1/1 18:17] Annem: TERÂVİH NAMAZI
Terâvih namazı ramazan ayının sünnetidir.
Kadın ve erkeğe sünnet-i müekkede olup yirmi
rek’attir. Cemaatle kılmak sünnettir. Tek başına da kılınabilir.
Yatsı namazından sonra, vitir namazından evvel
kılınır. İki veya dört rek’atte bir selâm verilir. Her
selâmdan sonra biraz oturmak sünnettir. Bu esnada
salevât-ı şerîfe, salât-ı ümmiye,
36 âyet veya duâlar okunur.
Ayağa kalkarken “Allâhümme salli alâ seyyidinâ
Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed”
okunur.
Terâvih namazı kıldıran imam cemâatte Şâfiî mezhebinden
olan varsa iki rek’atte bir selâm verir.
ÎTİKÂF
Îtikâf, cemâatle namaz kılınan bir mescitte veya
mescit hükmünde bulunan bir yerde îtikâf niyetiyle bir
müddet kalmaktan ibârettir. Îtikâf, vâcip, sünnet-i müekkede
ve müstehab olmak üzere üç kısımdır.
Adanan îtikâf, vâciptir. Ramazân-ı Şerîf’in son on
gününde yapılan bir îtikâf, kifâyet yoluyla sünnet-i müekkededir.
Başka zamanda ibâdet ve tâat maksadıyla
bir mescitte bir müddet yapılan îtikâf da müstehabdır....Daha az
[1/1 18:17] Annem: BESMELE
Besmele olarak adlandırılan ‘Bismillahirrahmânirrahim’ cümlesi, ‘Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla başlarım.’ demektir. Müslüman, yapacağı bütün meş- ru işlere bu cümleyle başlamalıdır.
Besmele, Allah’a güvenmenin, O’na teslim olmanın, O’ndan yardım dilemenin, O’na sığınmanın ifadesidir. Mü’min her hayırlı işinde sadece Allah’ın yardımı- na güvenir, O’nun rahmetini umar. Çünkü her şeye hayat veren Allah’tır. Her şey O’nun iradesiyle başlar ve yine O’nun iradesiyle son bulur. Her başlangıç, her hareket, her yöneliş O’nun dilemesi ve takdiriyle meydana gelir. Bu sebeple her meşru işe O’nun adını anarak başlamak, Müslümanın temel hedefi olmalı- dır.
Müslüman kişi mabedine, evine, işyerine, girerken; sözüne, konuşmasına, der- sine başlarken, bağında bahçesinde, bürosunda ve işyerinde çalışırken besmele- yi terennüm etmeli, onu bir hayat tarzı haline getirmelidir.
Allah, işine besmeleyle başlayanların işini kolaylaştırır. Besmelesiz başlanan iş- ten beklenen sonucu elde etmek zorlaşır. Sevgili Peygamberimiz; “Besmele ile başlanmayan her önemli iş sonuçsuz kalır!” (Feyzu’l-Kadîr, V/13) buyurmakla bizle- ri bu konuda uyarmıştır.
FÂTİHA SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. Yedi âyettir. Kur’an-ı Kerim’in ilk sûresi olduğu için “başlan- gıç” anlamına gelen “Fâtiha” adını almıştır.
Kur’an’ın içerdiği esaslar öz olarak Fâtiha’da vardır. Zira övgü ve yüceltilmeye layık bir tek Allah’ın varlığı, onun haki- miyeti, tek mabut oluşu, kullu- ğun ancak ona yapılıp ondan yardım isteneceği, bu sûrede özlü bir şekilde ifade edilir.
Fâtiha sûresi aynı zamanda baştan sona eşsiz güzellikte bir dua, bir yakarıştır.
ÖZLÜ SÖZ
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol, başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol, cömertlikte ve yardım etmede akarsu gibi ol, hiddet ve asabiyette ölü gibi ol, tevazu ve alçak gönüllü- lükte toprak gibi ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. (Mevlana)
[2/1 18:13] Annem: Bir Ayet:
Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.
(Bakara, 2/42)
Bir Hadis:
Bazı insanlar iyiliğin anahtarı, kötülüğün kilididir. Bazıları da kötülüğün anahtarı, iyiliğin kilididir. Allah'ın, iyiliğin anahtarı eylediği kimselere ne mutlu! Allah'ın, kötülüğün anahtarı eylediği kimselere de ne yazık!
(İbn Mâce, 'Sünnet', 19)
Bir Dua:
Allah'ım! (Günah işleyerek) Kendime çok zulmettim. Günahları Senden başka bağışlayacak kimse yoktur. Lütfedip beni bağışla. Bana merhamet et.
(Buhârî, Deavât, 17; Müslim, 'Zikir', 48)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[2/1 18:13] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Gönenli Mehmet Efendi Olarak Bilinen Reisü’l-Kurra Mehmet Öğütçü’nün Vefatı (1903-1991)
Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin. (Bakara, 2/42)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
Kelime-i Tevhit ve Kelime-i Şehadet
Kelime-i tevhit; “Allah’tan başka ilah yoktur, Hz. Muhammed (s.a.s.) O’nun elçisidir.” anlamına gelen “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah” sözüdür. İslam’ın özü ve esası bu kelimedir. Kelime-i tevhit; “En büyük O´dur, O´ndan başka büyüklüğe ortak olacak kimse yoktur.” demek ve buna iman etmektir. Kelime-i tevhit; O´nun büyüklüğünü kabul etmekle beraber günlük yaşantımızda karşılaşacağımız tüm problemlerde ve tüm ibadetlerimizde O´nun hükmüne teslim olmak ve O’ndan yardım istemek anlamına da gelmektedir. Kelime-i şehadet; “Şehadet ederim ki Allah´tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki, Muhammed (s.a.s.) O’nun kulu ve peygamberidir.” anlamına gelen; “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Abdühû ve Resûlühû” sözüdür. Müslüman olmanın en temel esası olan Kelime-i tevhit ve Kelime-i şehadetin anlamları bilinmelidir. Kelime-i tevhit ve Kelime-i şehadet; şirkten uzak, Allah’ın rızasına uygun bir şekilde hayatı yaşamaktır.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[2/1 18:14] Annem: Bazen çocuklarımız yanlış bir davranış yaptıkları zaman “amca / teyze kızıyor” der ve onu korkutarak bu davranıştan vazgeçirmeye çalışırız. Ancak böyle cümleler sebebiyle çocuğumuz, o davranışı aslında yapabileceğini, ama o amcanın / teyzenin yanında yapmaması gerektiğini düşünür ve kişiye göre hareket etmeye başlarlar. Böylece çocuğun “otokontrol” mekanizması altüst olur. Bunun için misafirlikte koltuğa çıkan çocuğumuza “Şişşt, in aşağıya, teyze kızar” demek yerine “Benim tatlı oğlum, koltuğa basılmaz, koltukta oturulur… yerde yürünür… hadi hemen in aşağıya… koltuğa zarar vermeyelim oldu mu… aferin benim oğluma…” gibi ifadeler kullanmak daha doğrudur. Böylece evladımızın zihinsel süreçlerine önemli bir katkıda bulunmuş oluruz. Kişiye göre değil, nesneye göre hareket etmeyi öğretmiş oluruz. Muhakeme yeteneklerinin gelişmesini sağlamış oluruz. Benzer durumlarda, benzer sonuçlar çıkararak kendiliklerinden zarar vermemeyi öğrenmelerine vesile olmuş oluruz. - ÇOCUKLARDA DAVRANIŞ EĞİTİMİ
[2/1 18:14] Annem: ALLÂHÜ TEALA’YA HAMD
Efendimiz (s.a.v.), bizlere işlerimize başlarken Allâh (c.c.)’a hamd ederek başlamamızı vasiyet etmişlerdir. Zira hamd etmek ihtiyacımızı arz etmeden önce sunduğumuz bir hediye hükmündedir.
İnsanın şükrü dil ile Allâh (c.c.)’a hamd etmektir. Bir de, üzerinde bulunan nimetleri Allâh (c.c.)’dan bilip bunu itiraf etmektir.
Muhammed b. Kâ’b el-Kurezî şöyle der: Süleyman (a.s.)’a milleti içinden birtakım insanlar geldiler ve şöyle dediler:
“Sana öyle bir şey verildi ki, senden önce hiç kimseye verilmemişti.”
Bunun üzerine Süleyman (a.s.) şöyle dedi:
“Dört huy var ki, bunlar bir kimseye verilmiş ise, ona verilen, Dâvud soyuna verilenden hayırlıdır:”
1. Allâh’tan korkmak.
2. Zenginlikte ve fakirlikte orta hâlli olmak. İktisatlı davranmak.
3. Öfke anında adalete riâyet etmek.
4. Darlığa da genişliğe de razı olup Allâh (c.c.)’a hamd etmek.
Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bir kişinin mescide girip namaz kıldığını, sonra, “Ey Allâh’ım! Beni mağfiret ve rahmetine kavuştur” diyerek duâ ettiğini duyar. O kişiye:
“Ey namaz kılan kişi! Pek acele ettin, namazını kıldıktan sonra oturup gereken usul ve edeple Allâh (c.c.)’e hamd-ü senâda bulunmanın ve bana da salât ve selâm getirmenin akabinde Allâh (c.c.)’a duâ etmiş olsaydın daha iyi olurdu.” buyurmuşlardır. O kişiden sonra başka bir kişi namaz kıldı. Sonra da oturup Allâh (c.c.)’a hamdda bulundu, Efendimiz (s.a.v.)’e salât ve selâm getirdi. Efendimiz (s.a.v.) o kişiye:
“Ey namaz kılan kişi! Allâh (c.c.)’dan ne dilersen dile, Allâh (c.c.) duânı kabul ederek sana icâbet eder.” buyurdular.
Allâh (c.c.)’a hamd ederken unutulmaması gereken en önemli unsurlardan birisi hamdın sadece verilen nimetler karşısında yapılmayacağıdır. Hamd her kulun üzerine düşen bir vazifedir. Bizlere bu dünyayı ve dolayısı ile kendine kul olma hakkı veren Allâh (c.c.)’a hamd etmek bir karşılık sonucu değildir. Ancak Allâh (c.c.) asla kulunun hamdını karşılıksız bırakmaz.
(İmam Şa’rânî, Uhud-ül Kübra s.334,
Ebû’l Leys Semerkandi, Tenbih-ül Gâfilin, s.520)
[2/1 18:15] Annem: TARİH.............. BİR İBRET LEVHASI
Hâdise, Rus işgâli alt›ndaki Afganistan’ın başşehri Kâbil’de geçer. Gün batm›ş, korku dolu bir gece daha başlamak üzere.
K›z›lordu üniformal› iki Rus askeri, karanl›ktan istifade ederek telaşla bir Müslüman ailenin evine dalarlar. Evde büyük endişe. Ya öldürecek veya başka kötülük yapacaklar. Ama hiç biri değil. Heyecanl› askerler, korkulu ev sâhiplerine Türkçe hitap ederler:
– Biz Müslüman›z! Fakat hayat›m›zda hiç Kur’ân-› kerîm görmedik. Sizde olacağ›n› düşünerek rahats›z ettik!
Ev sâhibi hemen mushaf-› Şerifi getirir. Askerler hürmetle alarak öper, koklar, öper, öper, öperler. Tabii herkes göz yaş› içinde... Afganistanl› Müslüman, Türkistanl› din kardeşine Kur’ân-› kerîmi hediye etmek istemesine rağmen askerler:
“Üstümüzde yakalarlarsa bizi öldürürler.” diyerek geldikleri gibi karanl›k sokakta sessizce kaybolup giderler...
Türkiye Takvimi 26/12/1987
HİKÂYE........... BİRİMLER MEŞGUL
ABD Meridian, Mississippi' de yaşayan ihtiyar George Phillips, yatmadan önce bahçede kulübesinin ışığının açık kaldığını görür. Işığı kapatmaya giderken içeride hırsızların olduğunu farkeder. Hemen polisi arar ve durumu bildirir. Polis merkezinden ona derler ki:
- Şu anda bütün birimler meşgul. Hırsızlar zaten dışarıdaki kulübede imiş. Siz evinizin kapısını kitleyin! Müsâit olunca bir memur göndeririz.
George; “Tamam.” diyerek telefonu kapatır.
Birkaç dakika sonra polisi tekrar arayıp der ki:
- Merhaba ben George Phillips. Bahçe kulübemdeki hırsızlar için endişelenmenize gerek kalmadı çünkü onları öldürdüm!
Diyerek telefonu kapatır. 5 dakika içerisinde, 6 polis arabası, Bir SWAT Ekibi, iki ambulans Phillips'lerin evindedir ve hırsızlar suçüstü yakalanırlar.
Polislerden biri George Phillips’e sorar:
- Yanılmıyorsam onları vurduğunuzu söylemiştiniz?
George Phillips ise şöyle cevap verir:
- Yanılmıyorsam siz de, bütün birimlerin meşgul olduğunu söylemiştiniz!..
02.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[2/1 18:15] Annem: Günün Hikayesi
Asil Ruh
1854 senesi kış aylarında Silistre kalesini muhasara eden Ruslar, bir avuç Osmanlı askeri karşısında zor durumlara düşmüşlerdi. Ağır kış şartlarında erzakları tükenmiş, çoğu açlık ve soğuktan kırılıyordu.
Zabitlerine:
-Açız!... ekmek, ekmek... diye bağırdıklarında, zabitler:
-İşte kale... zaptedin, orada karnınızı doyurun... diye cevap veriyorlardı.
Nihayet aç kalan Rus askerleri Osmanlı siperlerine yanaşarak:
-Ekmek... diye cılız ve sararmış ellerini uzatıyorlardı. Osmanlı askeri de asil ruhlarını isbat etmek için süngülerinin ucuna ekmek takıp Rus siperlerine uzatıyorlar ve kanlarına susamış olan Rusların aç karınlarını doyuruyorlardı. Bu iyiliklerine Rusların verdiği cevap ise şu oldu: şehri zaptedemiyeceklerini anlayınca yağlı paçavraları ateşe verip, şehre fırlatarak yangınlar çıkardılar. Bu yangınlar bir felaket halini aldı. Tam bu sırada gelen bir derviş:
-Ey Müslümanlar korkmayın!... Moskof Kadir gecesi kaçacak, Müslümanlar muzaffer olacaktır, diyerek askerin maneviyatını arttırdı.
Hakikaten ertesi gün Kadir gecesiydi ve Ruslar bütün ağırlıklarını alarak, Silistre muhasarasını bir müddet için bırakıp, mağlup bir vaziyette gittiler. Silistre müdafileri de kale burçlarından ezanlar okuyarak zafer şenlikleri yaptılar.
[2/1 18:20] Annem: Kur’an’a ve Duaya Sarılan Yolunu Şaşırmaz
Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuştur: İnsanların en çok ibadet edeni, onların, Kur’an’ı en çok okuyanıdır. İbadetin en faziletlisi de duadır.
Açıklama: Bilindiği üzere Kur’ân-ı Kerîm bütün insanlığın kurtuluş rehberi olan ilâhî bir kitaptır. İnsanlığın ebedî selâmeti ve saadeti bu kutsal kitabın hükümlerine ve tavsiyelerine uymakla mümkündür. Bu mübarek kitabı okumaya devam edenler de en âbid ve zâhid kimseler olmaya daha layıktırlar. Duaya gelince, bu da güzel itikadın bir sonucudur. Çünkü tam bir teslimiyetle dua eden kimse Cenâb-ı Allah’ın varlığını, birliğini bilmiş, O’ndan başka mu‘tî ve mâni‘ bulunmadığına kanaat getirmiştir. Artık böyle bir itikada sahip kimsenin dinin tarif ettiği şekilde samimiyetle yapacağı dua ve niyazın en faziletli ibadetlerden olduğuna hiç şüphe yoktur. Şimdi bizler de Allah Teâlâ’ya yönelerek niyaz ve istirham ederiz ki, biz müslümanları her zaman güzel itikaddan, ibadetlerden ve güzel terbiyeden asla mahrum bırakmasın. Âmin.
Semerkand Takvimi
[2/1 18:20] Annem: İslâm Dini
I. İSLÂM DİNİNİN MAHİYETİ
Din, ister hakikatin doğrudan yansıması veya açılımı olarak kabul edilsin
ister insan yaratılışının bir gereği olarak değerlendirilsin, sonuçta insanın
özünde, fıtratında yerleşik bulunan ve oradan kaynaklanan 'kutsala saygı,
ona bağlanma ve onunla bütünleşme' ihtiyacını karşılar ve onu kâinat içindeki
yalnızlığından kurtaran bir can simidi görevini yerine getirir.
Din kelimesi yer yer bir ferdin veya grubun doğru kabul ettiği ve davranışlarını
direktifleri doğrultusunda düzenlediği şey anlamında kullanılsa da,
öz ve gerçek kullanımında din, beşer kurgusu olmayan, tam tersine Tanrı
kaynaklı olan şey anlamındadır. Vahyedilmiş olarak nitelenen ve bir bakıma
Tanrı'nın gökten yeryüzüne ve insanoğluna uzatılmış kurtuluş ipi olan dinin
temel amacı, insan ile Tanrı arasında etkili, güçlü ve sağlıklı bir bağ kurmaktır.
Bu anlamda vahiy kaynaklı bütün dinlerin bir, tek ve aynı olduğunu
söylemek doğru olur. Nitekim Kur'an'daki 'Allah katındaki din İslâm'dır'
(Âl-i İmrân 3/19) ifadesi, Allah'ın itibar ettiği, geçerli saydığı ve dikkate aldığı
tek dinin, özel anlamıyla son ilâhî din sayılan İslâm dini anlamını ifade
etmesinin yanı sıra, Tanrı kaynaklı olan vahyedilmiş dinlerin özde birliğini
ve bu dinlerin temel özelliğinin -seçilen kelimenin sözlük anlamına da uygun şekilde- Tanrı'ya boyun eğiş, O'na bağlanış ve teslim oluş olduğunu da
ayrıca vurgulamaktadır.
Bir dinin mükemmel olduğu iddiası, sadece mensupları açısından o dinin
bütün öteki dinlere tercih edilebilir olduğunu ima eder. Bir dinin bu amaç
doğrultusunda bütün öteki dinler karşısında inanç ve ibadete ilişkin sembolik
tutarlılığını, safiyet ve orijinalitesini korumak maksadıyla kendisi için bir
söylem oluşturması ve itham, isnat ve itirazlara karşı bir savunma mekanizması
geliştirmesi haklı ve anlamlı görülebilir. Fakat vahiy kaynaklı olan
ve kopuksuz bir gelenek zinciriyle gelen bütün dinler, öz ve orijinalite itibariyle
aynı zirveye götüren yollar olarak tanımlanır ve İslâm dini bu halkanın
son ve bozulmaktan korunmuş şeklini temsil eder.
...Daha az
[2/1 18:21] Annem: AMELLER NİYETLERE GÖREDİR
Her şeyin özü ve başı niyettir. Yapılan ameller niyetlere göre değer kazanır. Hz. Peygamber, “Ameller niyetlere göredir. Her kişi için niyet ettiğinin karşılığı vardır...” (Buhârî, “İman”, 41; Müs- lim, “İmâre”, 155). buyurarak; yapılan ibadetlerin, iş ve hizmetle- rin ancak niyetlere göre karşılığının alınabileceğini haber vermişlerdir. Bu bakımdan ibadetlerde de niyet şart koşul- muştur.
Zira yapılan bir ibadet veya herhangi bir hayır hizmeti, görü- nüş bakımından güzel olabilir; ancak o ibadet ve hizmetin Allah katında makbul olması için samimi bir niyete ve yal- nızca Allah rızasına dayanması şarttır. O halde amelleri Allah katında değerli kılan niyet ve ihlâstır.
BAKARA SÛRESİ
Medine’de inmiştir.
Kur’an’ın en uzun sûresi olup 286 ayettir. Adını, 67-73. ayet- lerde yer alan “bakara” kelime- sinden alır.
Sûrede, inanç, ibadet ve mua- melat; Allah’ın varlığı ve birliği, mümin, münafık ve inkârcılar, insanın yaratılışı; İsrailoğulları, Hz. İbrâhim, Kâbenin inşası ve kıble oluşu, yiyecekler, kısas, va- siyet, oruç, hac, nikâh, talak ve ticari hayat gibi hususlarla igili pek çok konu yer alır.
ÖZLÜ SÖZ
İlmi öğrenmeden önce edebi öğren. (İmam Malik)
[2/1 18:29] Annem: Evlâdım Mehmed Ali’ye
yâdigâr-i vedâdımdır .
Bana sor sevgili kâri’ sana ben söyleyeyim
Ne hüviyyette şu karşında duran eş’ârım :
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;
Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım.
Şi’r için “göz yaşı” derler, onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım !
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım !
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.
[2/1 18:30] Annem: Mehmet Akif Ersoy
Mehmet Akif, 1873 yılının kasım ayında İstanbul’un Fatih semtinin Sarıgüzel, Sarı Nasuh, Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir.
Babası Temiz Tahir Efendi, tahsil için küçük yaşında Arnavutluk’un İpek kazasına bağlı Şuşisa’dan İstanbul’a gelir ve zamanın meşhur “Fatih Medresesi”nin müderrislerinden olur. Akif, 1888 yılında hayatını kaybeden Tahir Efendi’den, ilk olarak birinci kitaptaki “Fatih Camii”nde bahseder. Çocukluğundan ve babasından bahsederek onu erken kaybetmenin acısı, ona olan saygı, sevgi ve özlemini dile getirir. “Asım” adlı altıncı kitapta da uzun uzun Tahir Efendi’den söz etmektedir.
Annesi Emine Şerife Hanım, aslen Buharalı olup Tokat’a yerleşmiş bir ailenin kızıdır.
Akif’in Nuriye adında bir kız kardeşi vardır. Birinci kitapta yer alan “Selma” adlı şiirini ise yeğeninin ölümü üzerine kaleme almıştır.
Akif, 1878’in Şubat ayında, 4 yıl 4 ay 4 günlük iken Emir Buharî Mahalle Mektebi’ne başlamıştır. 1879’da Fatih İptidaisi’ne geçer ve babasından Arapça öğrenmeye başlar. 1882 yılında Fatih Merkez Rüştiyesi’ne, 1886’da ise Mülkiye İdadisi’ne girer. (Mülkiye Mektebi’nin hazırlık okuludur, okulu 1888’de bitirir). Babası Tahir Efendi, Akif’in okulu bitirdiği bu yılda vefat eder. Akif onun için “Hem babam, hem hocamdır. Ne biliyorsam kendisinden öğrendim” der. Akif, babasının vefatı üzerine, geçim kaygısıyla Mülkiye’nin yüksek kısmına gitmekten vazgeçer.
1889 yılında Sarıgüzel’deki evlerinin yanması üzerine, babasının talebesi Mustafa Sıtkı Efendi, aynı arsa üzerine ufak bir ev yaptırarak aileye destek olur. Yaşanan olaylarla gelen geçim sıkıntısı ve işsizlik nedeniyle Akif, 1889 yılının sonunda eğitime başlayacak olan Baytar Mektebi’ne kaydolur. İlk sivil veteriner okul olan bu mektepten mezun olanlara hemen iş verilecektir. 1891’e kadar Ahırkapı’daki sivil tıbbiye mektebinde eğitim gördükten sonra Halkalı’daki okula geçerek kalan ilk yılı da burada yatılı olarak okurlar. Bu okulda spor, güreş ve şiirle ilgilenir. 1893 yılında birincilikle bitirdiği okulundan baytar muavinliğine tayin edilir ve 1894 yılında Hazine-i Fünun’da bir gazeli, 1895 yılında ise Mektep Mecmuası’nda “Kur’an’a Hitap” şiiri yayınlanır.
1898 yılına kadar Osmanlı ülkesinde, Rumeli, Anadolu ve Arabistan’ın çeşitli yerlerinde görevli olarak dolaşır. Resimli Gazete’de şiirlerinin yayınlanmaya başladığı bu yılda Tophane-i Amire veznedarının kızı İsmet Hanım’la evlenir. 1907’de Çiftlik Makinist Mektebi Türkçe muallimliğine tayin edilir. 1908 yılında, Meşrutiyet’ten on gün sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne kaydolur. Gerekçesi de millete faydalı olacak irşad ve eğitim faaliyetlerine katılmak şeklindeki arzusudur. Fakat cemiyetin yeminine, emr-i bil’maruf gereğince uymak şartını koşmuştur. Bu yıl içinde, başyazarının Mehmet Akif’in olduğu “Sıratımüstakim” mecmuası yayınlanmaya başlar ve derginin sahipleri, Eşref Edip ile Ebulûla Zeynelabidin’dir. Derginin ilk sayısında “Fatih Camii” şiiri yayınlanır. 1910 yılına gelindiğinde, “Baytar Mekteb-i Âlisi Mezununî Cemiyeti” başkanlığına seçilir. Bir yıl sonra ilk şiir kitabı olan “Safahat” yayınlanır. Mayıs ayında bu dergi sıkıyönetim nedeniyle kapatılır.
1912’de “Süleymaniye Kürsüsünde” şiiri Sıratımüstakim’de tefrika edilir ve eylül ayında kitap olarak çıkar. Ebulûla’nın dergiyi bırakması ile derginin adı “Sebilürreşad” olarak değiştirilir. Ayrıca 8 Ekim 1912’de Balkan Harbi başlar. Mehmet Akif de 1913 yılında Bayezid, Fatih ve Süleymaniye camilerinde vaaz verir.
Bu yılın mayıs ayında, Baytarlık Dairesi Müdür yardımcılığ�
[2/1 18:31] Annem: “Be-merdî ki mülk-i serâser zemîn
Niyerzed ki hûnî çeked ber zemîn.”
Sa’dî
Gürz-i girân-ı zulmünü ey kanlı nâsiye;
Eyvân-ı zer-cidârına as ziynetin diye!
Al kanlı bir kefenle donat hayme-gâhını,
Canlarla yak meşâil-i mâtem-penâhını!
Makberlerin hufeyre-i muzlim-dehanları ,
Dendân-ı gayz u kahra şebîh üstühanları
Yâd eylesin mezâlimini tâ ebed senin.
Ey cebhesi kitâbesi bin kanlı medfenin!
Ey bir hayâle tuhfe kılan bin hakîkati,
Ey âhenîn eliyle kazıp kabr-i milleti,
Nûr-i hayât ufuklarını herc ü merc eden!
Leylin şedîd zulmetini rûha meze eden!
Envâr-ı mihr-i fikri sen ey hâksâr eden,
Meyyitlerin izâmı gibi târumâr eden!
Ey hâdimi serâçe-i mâtem-feşânların !
Rahş-i akûr-i zulmüne pâmâl olanların
Gül-gonce-i mezârı mıdır tâc-ı devletin?
Tutmuşsa da avâlim-i efkârı şöhretin
Zannetme ki hükûmetinin efseriyledir ...
Sa’dî’lerin mezâr-ı çemen-ber-seriyledir.
Sa’dî’lerin mezârı, evet, bir avuç türâb ...
Tahtınsa bir cihan ki senin âsûmân-meâb!
Lâkin o kabre bence fedâ taht ü efserin...
Makber-güzîn olup da sükût eyleyenlerin
Feryâd-ı vâpesînine değmez bu velvelen...
Mudhik gelir nigâh-ı temâşâma hâilen !
Bin mülkü, milleti yok eden pençe-i felek,
Bir şahsı şüphesiz ebedî kılmamak gerek.
Mâzî ki işte makbereler mâverâsıdır ,
Milletlerin haziyre-i zâir-cüdâsıdır .
Atfeylesen nigâhını ka’r-ı zalâmına:
Milletlere gözün ilişir na’ş nâmına!
Dârâ’ların o nâsiye-i târumârını,
Ecdâdının izâmını, çökmüş mezârını
Pîş-i nigâh-i ibretine al da bir düşün...
Çoktur bu rütbe dağdağa bir kabza hâk için!
İklimler alan o muazzam Napolyon’un
Bir hufredir kazandığı şey. İşte bak onun
En son serîri makbere-i mâtemîsidir,
Akreplerin nedîmi, yılanlar enîsidir !
Yer kalmamış sarây-ı muallâna bak utan:
Mâtem-sarâylarla dolu sâha-i vatan!
Emr-i cihân-mutâı bu dünyâyı râm eden
Eslâfının -bugün düşünürsek- değil iken
Toprak olan dehenleri feryâda muktedir,
Hâlâ senin bu velvele-i nahvetin nedir?
“Riyâset be-dest-i kesânî hatâst
Ki ez-destşân-ı desthâ ber Hudâst.”
Sa’dî
Bu müdhiş velvelen Îrân’ı dâim inletir sanma.
“Muzaffersin!” diyen sesler bütün hâindir, aldanma.
Zafer-yâb olduğun kimdir? Düşün bir kerre millet mi?
Adâlet isteyen bir kavmi vurmak gâlibiyyet mi?
Nasîbin yok mudur bir parça olsun âdemiyyetten ?
Nasıl aldırmıyorsun yükselen feryâda milletten?
Emîn ol bunca mazlûmun yüreklerden kopan âhı,
Tependen indirir elbette bir gün lâ’netu’llâhı!
Sığınmış olduğun şevket-sarây-ı zulmü pek muhkem
Hayal etmektesin... Lâkin ne bârûlar, ne müstahkem
Penâh-ı bî-amanlar , heybet-i Kahhâr-ı Mutlak’lâ.
Kökünden devrilip bir anda yeksân oldu toprakla!
O, birçok memleket vîran edip yaptırdığın eyvan
Harâb olmaz mı? Kabristana dönmüşken bütün Îran?
Evet, Îrân’ı kabristana döndürdün, helâk ettin;
Kefen yaptın girîbân-ı ümîdi çâk çâk ettin!
“Bütün dünyâ için bir damla kan çoktur” diyorlar, sen,
Şu ma’sûm ümmetin seller akıttın hûn-i pâkinden!
Yüzünden perde-i temkîn-i artık kaldırıp attın:
Ne mâhiyyet, nasıl fıtrattasın, dünyâya anlattın!
Livâü’l-hamd-i hürriyet iken İslâm için gâyet
Nedir pâmâl-i istibdâdın olmak öyle bir râyet.
Kazak celbeyleyip tâ Rusya’dan, sâdâtı çiğnettin;
Yezîd’in ruhu şâd olsun... Emînim çünkü şâd ettin!
Şehâmet gösterip binlerce beytullâhı bastırdın;
Şecâat arz edip birçok ricâlullâhı astırdın!
Ne Allah’tan hayâ ettin, ne Peygamber’den âr ettin:
Devirdin kâ’be-i ulyâ-yı dîni, hâk-sâr ettin!
Hamâset-perverân-ı kavmi tuttun bir bir öldürdün,
Umûmen Şark’ı ağlattın, umûmen Garb’ı güldürdün...
Hayır, hiçbir gülen yok, sızlıyor Garb’ın da vicdanı,
Görüp ecsâd-ı mazlûmîne
[2/1 18:35] Annem: TAKDİM
İslâm dini kategorik olarak inanç, ibadet ve ahlak olmak üzere üç alandan oluşur. İman alanı temel alan olup, diğer ikisi bunun üzerine
kurulur. Sorunlu bir iman alanı sağlıklı bir ibadet ve ahlak hayatı ortaya koyamaz. Kur’ân-ı Kerim’in sıklıkla imana vurgu yapması, hemen
her vesile ile ulûhiyete dikkat çekmesi; kıyamet, ahiret, hesap, cennet ve cehennem gibi konulara göndermede bulunması bundan dolayıdır.
Yüce Allah’ın iman edenlere seslenerek, “Ey müminler, iman ediniz” diye başlayan şu ayeti, iman alanının müminler için her zaman canlı
tutulması gerektiğine işaret eder: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba
iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse derin bir sapıklığa düşmüş olur.” (Nisâ
4/136).
Toplumu din konusunda aydınlatmak, İslâm’ın inanç, ibadet ve ahlakla ilgili işlerini görmekle yükümlü olan Diyanet İşleri Başkanlığı,
bugüne kadar yayımladığı eserlerde, doğrudan veya dolaylı olarak inanç konularına yer vermiş ve önemli faaliyetler gerçekleştirmiştir.
Ancak bu alanın hem sürekli beslenip güçlendirilmesi gereken bir alan olması hem de her seviyeden insanımızın yararlanabileceği orta
hacimde temel bir kitap ile imanın altı esasından oluşan bir setin hazırlanmasının yararlı olacağı düşünülmüştür.
Bu ihtiyaçtan hareketle Din İşleri Yüksek Kurulu, Dini Yayınlar Genel Müdürlüğümüzle işbirliği yaparak bir proje hazırlamış, önce
bu kitapların içerik, yöntem, dil ve üslup özelliklerini belirlemiş, sonra da hayatını akaid ve kelâm alanına vakfetmiş Prof. Dr. Bekir
Topaloğlu’nun editörlüğünde liyakatli kalemlerle görüşerek projeyi hayata geçirmiştir.
İslâm’ın temel bilgi kaynağı olan Kur’ân-ı Kerim ve hadislere dayanan, gerekmedikçe felsefi ve teolojik tartışmalara girmeyen, bir bütün
hâlinde İslâm inanç esaslarını önümüze koyan bu eserlerin yararlı olmasını diliyor, emeği geçen hocalarımıza teşekkür ediyoruz.
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
ÖN SÖZ
İslâmiyet, doğuşundan bir asır sonra, İslâm coğrafyasının içinde veya yakınında bulunan birçok kişi tarafından incelenmeye alınmış bir
dindir. Bundan on üç asır önce oluşan bu fikrî hareketler İslâmî ilimlerin doğuşuna zemin hazırlamıştır. Son ilahî dini bütünüyle ele alıp
diğer din, inanç, telakki ve düşünceler karşısında konumunu belirleyen ilim, akait ve kelâm ilmidir. On üç asır önce İslâm tarihinde ilk
teşekkül eden bu ilim son ilahî dine karşı samimi duygular benimseyenleri irşat etmek, art düşüncelilerin zararlarını asgariye indirmek
görevini üstleniyordu.
Müslümanlığın, yaşadığımız dönemde de dünya inanç ve ideoloji gündeminin birinci maddesini oluşturması ilginç bir tecellidir. Gü-
nümüzde dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan müslümanlar, başlangıçta olduğu gibi yeniden irşat edilmeye ve iman alanında kendile-
rine düşen görevin mahiyetini öğrenmeye muhtaç durumdadır. Bunun yanında İslâmiyet’e ve müslüman varlığına yönelik haksız ve yıkıcı
eleştirilerin de cevaplandırılması gerekir.
Elinizdeki kitap sözü edilen bu ihtiyacın belki bir kısmını gidermeye yardımcı olacaktır. İslâm’ın, altı noktada hulâsa edilmesi gelenek
haline alan iman esaslarını, Kur’ân-ı Kerim’e ve onu destekleyen hadislere dayanarak açıklamayı hedef edinen bu kitabın, “giriş (din-iman
ve İslâm), Allah’a iman, Allah’ın birliği, kader ve kazâ” Bekir Topaloğlu tarafından; “peygamberlere ve ilahî kitaplara iman” Yusuf Şevki
Yavuz tarafından; “giriş (bilgi ve varlık), meleklere ve âhirete iman” konuları da İlyas Çelebi tarafından yazılmıştır.
Gerçi aynı müellifler tarafından daha önce İslâm’da İnanç Esasları adlı bir kitap telif edilmişti. Ancak 25 Ocak 2011 tarihinde Diyanet
İşleri Başkanlığı’nca Ankara’da düzenlenen bir toplantıda, uzun yıllar boyunca çeşitli kesimlerden sözü edilen kuruma yöneltilen sorular
tartışılmıştı. Bu soruların özetleri bize verildi. İşte elinizdeki eser, bu ön hazırlıklardan sonra kaleme alındı, konular işlenirken beliren ih-
tiyaçlar göz önünde bulunduruldu, ayrıca ana bölümlerin sonunda “Sorular-Cevaplar” başlığı altında, kitabın genel sistemi dışında kalan
hususlara açıklık getirilmeye çalışıldı.
Zamana ve mekâna hâkim olan, canlı cansız tabiatı yaratıp yöneten Allah, hidayet ve hak din ile gönderdiği son peygamberinin tebliğ
ettiği gerçekleri daima yaşatacak; bu ilahî nur hiçbir zaman sönmeyecektir.
Ne mutlu bu nurdan nasip alanlara, ne mutlu onu destekleyenlere!
Prof. Dr. Bekir TOPALOĞLU
[2/1 18:36] Annem: GİRİŞ:
İSLÂM’DA BİLGİ VE VARLIK
Bilgi Meselesi
Bilginin Tanımı ve İmkânı
Akait ve kelâm âlimleri, nesnelerin (eşya) sabit bir gerçekliğinin bulunduğunu ve bunun bilinmesinin mümkün olduğunu kaydeder-
ler. Çünkü varlık ancak bir hakikate sahip olunca bilginin konusu olabilir. Varlık ile bilgi arasındaki bu sıkı ilişki sebebiyle akait ve kelâm
âlimleri varlık meselesiyle ilgilendikleri gibi, bilgi meselesiyle de ilgilenmek durumunda kalmışlardır.
Genelde ilim “bilen ile (süje) bilinen (obje) arasında bağ kurma” şeklinde tanımlanır. İlmi “sahibine, aklın ve duyuların sahasına giren
her şeyi (mezkûr) açık hale getiren sıfat” diye tanımlayan Mâtürîdî’nin tanımı, buna yakın muhtevaya sahiptir. Bu tanımda da “bilinen şey
(mezkûr)”, “bilen kişi” ve “bilme fiili” olmak üzere üç unsurdan söz edilmektedir. Bazı kelâm âlimleri tarafından ilmin “mâlûmun olduğu
gibi açıklanması, mahallinin âlim olmasını gerektiren sıfat” (Eş‘arî) ve “bir şeye olduğu gibi inanma” (Mu