SEMA ÖNER


Günün yazısı


[18/1 17:55] Annem: Bir Ayet:
Allah iman edenlerin velîsidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır…
(Bakara, 2/257)
 
Bir Hadis:
Allah'a ve ahiret gününe iman eden, komşusuna eziyet etmesin.
(Buhârî, 'Edeb', 31, 85; Müslim, 'Îmân', 74, 75, 75)
 
Bir Dua:
Benim namazım, ibadetlerim, yaşamım ve ölümüm; alemlerin rabbi olan Allah'a mahsustur, Onun elindedir. Onun hiçbir ortağı yoktur. Bana, bunları onaylamam emredildi ve ben de bu emre teslim olanlardanım. Allah'ım! Beni, en güzel ameller yapmaya ve en güzel
(Nesâî, 'İftitâh', 16)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[18/1 17:55] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Benim namazım, ibadetlerim, yaşamım ve ölümüm; alemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur, Onun elindedir. Onun hiçbir ortağı yoktur.  (Nesâî, İftitâh, 16)
Allah iman edenlerin velîsidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır… (Bakara, 2/257)
 
 
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
ALLAH’ın Huzuruna Nasıl Varmalı?
Allah’a yakınlaşmak, onunla iletişime geçmek, en üst düzeyde bir bilinç uyanıklığı gerektirir. Nasıl çok değerli bir büyüğümüzün veya üst düzey bir devlet adamının yanına elimizi kolumuzu sallayarak dalgın ve dağınık bir şekilde girmemiz hoş olmazsa, Yüce Allah’ın huzuruna da sıradan bir şekilde varamayız.
Sevgi ve saygının, dikkat ve özenin en ileri derecesi ile Allah’a yönelme çabası içinde bulunma, ibadet bilincinin ayrılmaz bir parçasıdır. Psikolojik bir hazırlık ve yoğunlaşma olmadan, sıradan bir yönelişle yapılan ibadetin kişiye yararı da o ölçüdedir.
İbadet bir iç disiplini ve yoğunlaşma gerektirir. Çünkü manevi dünyamızda Allah’la karşılaşma, O’nun huzurunda bulunma, sıradan bir olay değildir. İbadetin en güzeli, O’nu görüyormuşçasına Allah’a yönelişte bulunmaktır. Çünkü biz O’nu görmesek de O bizi görmektedir. Allah’la ilişkideki bu üst düzey bilinçliliğe ‘ihsan’ denilir ki kelime anlamı ‘en güzeli yapmak’ demektir.
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[18/1 17:56] Annem: Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. - Saff - 1. Ayet
[18/1 17:56] Annem: Lezzetleri yok eden ölümü çokça anın - Tirmizî, Zühd, 4
[18/1 17:56] Annem: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” - Bakara, 2/155
[18/1 17:56] Annem: Asr-ı Saadette hanımlar, ilim tahsilinden geri kalmak istemiyorlardı. İçlerinden biri Resûlullah’a gelerek hanımların bu konudaki talebini iletti: “Ey Allah’ın elçisi, erkekler senin sözlerini rahatlıkla öğrenebiliyor. Bize de bir gün tahsis etsen, o gün sana gelsek, Allah’ın sana öğrettiklerini sen de bize öğretsen.” (Müslim, Birr, 152) dedi. Resûlullah bu talebi geri çevirmedi. Hanımların eğitimi için de özel zaman ayırmaya başladı. Bu saatlerde hanımlar öğrenmek istediklerini Resûlullah’a rahatlıkla sorabiliyorlardı. Ayrıca bazı hanım sahabiler ilmî yönleri ile öne çıkıyorlardı. Hz. Âişe’nin hadis ve fıkıh bilgisi son derece derindi. Kadın erkek pek çok sahabî öğrenmek istedikleri meseleleri ona soruyorlardı. Şifâ binti Abdullah, Hz. Hafsa’ya yazmayı öğreten hanımdı (Ebû Dâvûd, Tıb, 18). Ümmü’d-Derdâ’, levha üzerine yazarak talebelerine hikmetli sözler öğretirdi (Nevevî, Tehzîbü’l-esmâ, II, 360-361). Medineli sahabî hanımlardan Ümmü Varaka, Kur’an’ın toplanmasına hizmet edenlerdendi (Ebû Dâvûd, Salât, 61). - ASR-I SAADETTE HANIMLARIN EĞİTİMİ
[18/1 17:56] Annem: FIKIH NEDEN GEREKLİDİR?
 
Fıkıh gerçek anlamıyla; insanların dünya hayatlarını, yaratanın rızasına uygun biçimde düzenleyerek ahirette kurtuluşa ermelerini sağlayan bir ilim, bir nizamnâmedir. Fıkıh ilmi müslümanların günlük hayatları için gerekli olan bilgileri içerir. Her yükümlünün, itikât ve ahlâkla ilgili meselelerin tamamını, topluca da olsa, bilip tasdik etmesi, ibâdet ve muâmelelerden de gerektiği kadarının hükümlerini ve âdâbını öğrenip, hâl ve davranışlarını ona göre düzenlemesi gereklidir ve farzdır.
Meselâ, namazın, orucun, gerektiği kadar alışverişin fesat ve sıhhatini, zarurî ihtiyaçlar kabîlinden olan yiyecek, giyecek ve evlilikle ilgili haram ve helâllik durumlarını, ulü’l-emre itaat etmenin lüzum ve vücûbunu bilmelidir. Yükümlü bir müslümanın bunlardan herbirini ayrıntılarıyla öğrenmesi farzdır. Hac, zekât ve şirket gibi ibâdet ve malî menfaatlarla ilgili dinî hükümlerin her zaman ve her kişi hakkında bilinmesi zarurî değilse de bu tür fıkhî meselelerin de önemi ve gerekliliği açıktır.
Madem ki insanın kurtuluşu ve mutluluğu bidât icat etmekle değil, dine uymakla gerçekleşebilir; nübüvvet ve risâleti apaçık mûcizelerle Allâh (c.c.) tarafından desteklenmiş olan şanı yüce son nebî, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Allâh (c.c.)’den almış olduğu ve yıllarca insan ve cinleri davet ederek yayılmasına muvaffâk olduğu bu ilâhî dinin neden ibaret olduğunu aynen ve hakîkaten bilmek gerekmektedir.
Bu hakîkati anlayıp kavramak ise ancak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in izlediği yolu, sünneti, nübüvvet haberlerinin ve sünnetin aktarıcıları olan sahâbe ve tâbiîn (r.a.e.)’in hayatlarının, hâl ve gidişatlarının hakkıyla bilinmesiyle olabilir.
(Yusuf el Heytemî, İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (r.a.) Hayatından Rabbânî Esintiler, s.22-23)
[18/1 17:57] Annem: YURDUMUZ............. AVRUPA’DA BİRİNCİYİZ
Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden derlenen verilere göre, Türkiye'de 2020 yılında hem küçükbaş hem de büyükbaş hayvan sayısı AB ülkelerini geride bıraktı. 
 
BÜYÜKBAŞ HAYVAN
 
Türkiye 18.158.000
 
Fransa 17.789.000
 
Almanya 11.301.000
 
İspanya 6.636.000
 
İrlanda 6.529.000
 
İtalya 6.400.000
 
(Diğer)........ 9.659.000
 
TOPLAM 76.462.000
 
KÜÇÜKBAŞ (Koyun)
 
Türkiye 42.127.000
 
İspanya 15.439.000
 
Romanya 10.464.000
 
Yunanistan 7.301.000
 
Fransa 7.301.000
 
İtalya 7.034.000
 
İrlanda 3.877.000
 
(Diğer)........ 9.659.000
 
TOPLAM 75.000.000
 
KÜÇÜKBAŞ (Keçi)
 
Türkiye 11.986.000
 
Yunanistan 3.568.000
 
İspanya 2.651.000
 
Romanya 1.630.000
 
Fransa 1.432.000
 
İtalya 1.065.000
 
(Diğer)........ 9.659.000
 
TOPLAM 75.000.000
 
 
YEMEK...........ACEM PİLAVI
 
MALZEME: 2 bardak pirinç, 300 gr koyun eti, 2 baş soğan, 200 gr sadeyağ, 4 bardak su, yeterince tuz, arzuya göre baharat.
YAPILIŞI: Bir gün evvelden pirinç yıkanıp ılık tuzlu su ile ıslatılır. Et kuşbaşı doğranıp, bir miktar yağla tencerenin içinde kavrulur. Soğanlar çentilerek az bir yağ ile kızartılır. Sonra bu etler pilav pişirilecek tencereye dizilir. Islatılmış pirinç yıkanır, etlerin üzerine dökülür. Hafif tuz serpilir. Kenarlarından pirinci bozmayacak şekilde 4 bardak kaynar su katılır. Ateşe konur, kapağı kapatılıp buhar çıkmayacak şekilde kapağın etrafı hamurlanır. İki dakika kadar sonra ateşin hızı iyice azaltılır. Arada tencereye kulak verilir, cazırdamaya başlayınca ocaktan alınıp kapağı açılır, kalan yağ küçük parçalar hâlinde pilavın üzerine konur, iki dakika sonra bir tepsiye ters düz edilip boşaltılır.
 
 
18.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[18/1 17:57] Annem: Günün Ayeti
 
Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.
 
(Rûm, 30/21)
[18/1 17:57] Annem: Günün Hadisi
 
Allahım! Açlıktan sana sığınırım. Çünkü açlık, ne kötü bir arkadaştır. Hainlikten de sana sığınırım. Çünkü hainlik, ne kötü bir sırdaştır.
 
(Ibn Majah)
[18/1 17:57] Annem: Günün Duası
 
Allahım! Harama bulaşmaktansa, helalinle yetineyim. Beni lütfunla (zengin kılarak) Senden başkasına muhtaç etme.
 
(Tirmizî)
[18/1 17:57] Annem: Vaktin Esmaül Hüsnası
 
El-Bari
 
Yaratan, örneği olmadan varlıkları îcat eden
[18/1 17:57] Annem: Günün Hikayesi
 
Haricilerin Tevbesi
 
   İmam-ı Azam Ebu Hanife rha., hiçbir müslümanı günahından dolayı tekfir etmez, kâfir olduğuna hüküm vermezdi. Onun yaşadığı dönemde etkili bir topluluk olan Haricîler ise büyük günah işleyen herkese 'kâfir' damgasını basıyorlardı.Ebu Hanife'nin durumunu bilen ve onun sesini kesmek isteyen yetmiş kadar gözü dönmüş Haricî, bir gün kılıçlarını kınlarından sıyırmış vaziyette onun huzuruna çıktılar ve dediler ki:  
 
 -Ey Ebu Hanife, ey bu ümmetin düşmanı ve şeytanı! Seni öldürmek bizler için yetmiş yıl cihad etmekten daha önemlidir.  
 
 İmam-ı Azam Hazretleri onlara şöyle dedi:  
 
 -Kılıçlarınızı kınına koyun, parıltıları beni korkutuyor.  
 
 -Biz kılıçlarımızı senin kanınla kınalamak istiyoruz, dediler.  
 
 Bu tehdid karşısında İmam-ı Azam: 
 
 -Sorun da konuşalım, deyip sorunu konuşarak çözmeyi önerdi. Haricîler teklifi kabul edip:  
 
 -Mescidin kapısında iki cenaze. Biri şarap içmiş, şarapta boğularak ölmüş bir adam. Diğeri de zina etmiş, gebe kalınca kendini öldürmüş bir kadın. Bunlar hakkında ne dersin? diye sordular.  
 
 -Bunlar hangi dinden? Yahudi, hıristiyan yahut mecusi mi? diye sordu İmam-ı Azam. 
 
 -Hiçbiri değil. Bunlar Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed s.a.v.'in O'nun kulu ve Rasulü olduğuna inanan dindendir, dedi Haricîler.  
 
 İmam-ı Azam sordu:  
 
 -Kelime-i Şehadet imanın kaçta kaçıdır?  
 
 -İman bir bütündür, parça parça olmaz, diye cevapladı Haricîler.  
 
 İmam-ı Azam:  
 
 -İşte bunların mü'min olduğunu kendiniz de kabul ediyorsunuz, diyerek ihtilaflı konuda haklı taraf olduğunu gösterdi. Hatta Haricîlerin sorduğu:  
 
 -Senden öğrenmek istiyoruz, bunlar cennetlik mi cehennemlik mi? sorusuna verdiği:  
 
 -Onlar hakkında, Allah'ın peygamberi İsa a.s.'ın onlardan çok daha günahkâr kimseler için söylediği şeyi söylerim:  
 
 '(Rabbim) eğer onlara azab edersen, şüphesiz ki onlar senin kullarındır. Kendilerini bağışlarsan, elbette mutlak izzet ve hikmet sahibi olan da sensin.' (Mâide,118), cevabı da Haricîlerin silahlarını atıp tevbe etmelerine yol açtı. Yanlış inançlarından vazgeçerek, gönül huzuruyla dönüp gittiler.
[18/1 17:58] Annem: Mümin müminin aynasıdır, mümin müminin kardeşidir. (İhtiyaç duyduğunda) Onun geçimini temin eder, zarardan korur ve gıyabında da onu savunur.  (Ebû Davud, Edeb, 57)
 
Semerkand Takvimi
[18/1 17:58] Annem: Abdestin Müstehapları
 
1. Abdest alırken kıbleye dönmek. 2. Dökülen abdest suyunu üste sıçratmamak için yüksekçe bir yerde durmak. 3. Niyeti dille de yapmak. 4. Her âza yıkanırken,  bismillah  deyip abdest duasını okumak. 5. Özür yoksa vakit girmeden abdest alıp namaza hazır olmak. 6. Ağıza ve buruna suyu sağ elle vermek ve sol elle sümkürmek. 7. Dar olan yüzüğü oynatmak. 8. Kulaklar meshedilirken serçe parmaklarının uçlarını kulakların içlerine sokmak. 9. Oruçlu olmayanların artan sudan -içilir su ise- bir yudum içip,.  Allahım! Beni tövbe edenlerden ve hakkıyla arınanlardan eyle  demesi. 10. Abdest bittikten sonra şehadet kelimesini ve sonra da üç kere Kadr sûresini okumak. Abdest alınırken her âzayı ova ova yıkamak, yıkanmadık yer bırakmamak lazımdır.
 
Abdestin Mekruhları
 
Abdestin sünnetlerini bozan şeyler mekruh olduğu gibi abdest alırken suyu aşırı derecede çok veya lüzumundan pek az kullanmak, âzayı üçten ziyade yıkamak, suyu âzaya çarpa çarpa kullanmak, abdest içinde zaruret olmadıkça söz söylemek mekruhtur. Başkasından yardım beklemek de böyledir.
 
Semerkand Takvimi
[18/1 17:58] Annem: “Yazıklar olsun o kimseye ki, insanları güldürmek için konuşur ve yalan söyler, yazık, yazık ona!”
(Tirmizî, Zühd, 10, IV, 557)
[18/1 17:58] Annem: O halde, Rabbinin hükmüne sabret. Onlardan hiçbir günahkâra ve hiçbir nanköre itaat etme. ﴿ Sabah akşam Rabbinin adını an. 
İnsân Sûresi 24,25.Ayet
[18/1 17:58] Annem: Niyet
Diğer ibadetlerde olduğu gibi oruç ibadetinde de niyet şarttır. Şâfiîler ve
bazı Mâlikîler niyeti rükün saymışlardır. Her ikisine göre de, niyet edilmediği
takdirde sabahtan akşama kadar aç durmak oruç yerine geçmez. Bu bakımdan,
ister farz veya vâcip, isterse nâfile olsun her tür oruçta niyet şarttır. Herhangi
bir oruca kalben niyet etmek, hangi orucu tutacağını kalbinden geçirmek
yeterlidir. Bu niyetin dil ile ifade edilmesi, onun teyit edilmesi ve perçinlenmesi
anlamına geldiğinden mendup sayılmıştır.
aa) Niyetin Vakti. Her türlü oruç için mümkün oldukça, sabah vakti
girmeden önce veya geceden niyet etmek en faziletli olanıdır. Çünkü bu
suretle hem mezheplerin bu konudaki ihtilâflarının dışında kalınmış, hem de
niyet ibadetin başlama vaktiyle aynı zamana getirilmiş olur. Nitekim niyetin
hangi vakitte yapılacağı konusu mezhepler arasında ihtilâflı olduğu gibi,
niyetin vakti açısından oruç türleri arasında da fark gözetilmektedir.
1. Hanefîler'e göre ramazan orucu, nâfile oruçlar ve vakti belirtilmiş
adak (nezr-i muayyen) oruçlarının niyet etme vakti gün batımından başlayıp
ertesi günün kuşluk vaktine hatta öğle namazı vaktinin girmesinden az
önceki vakte kadar devam eder. Öğle vakti girdikten sonra artık hiçbir oruca
niyet edilemez.
Zevalden önce nâfile oruca niyet etmenin câizliğini gösteren hadisler
bulunmaktadır. Bunlardan birinde, Peygamberimiz’in bir gün Âişe vâlidemize
öğle yemeği hazırlayıp hazırlamadığını sorduğu, Hz. Âişe'nin yiyecek
bir şey olmadığını söylemesi üzerine Peygamberimiz’in o gün oruç tuttuğu
rivayet edilir.
Mâlikîler'e göre niyetin geçerli olması için güneşin batmasından itibaren
gecenin son kısmına kadar veya fecrin doğması ile birlikte yapılması gerekir.
Çünkü sabahleyin, yani oruç ibadetinin başlama vaktinde niyet edilmeyince
o günün oruçlu geçirilmeyeceği belirli hale gelmiş olur.
Şâfiîler'e göre ise ramazan orucu, kazâ orucu ve adak orucuna geceden
niyetlenmek şarttır. Fakat nâfile oruca zevalden önceye kadar niyetlenmek
câizdir.
2. Zimmette sübût bulmuş oruçlara ise en geç imsak vaktine kadar niyet
edilmiş olması ve orucun belirlenmesi gerekir. Orucun zimmette sübût bulması,
oruç borcunun kaçınılmaz bir şekilde kesinleşmiş, sabit hale gelmiş olması
demektir. Meselâ başlanmış fakat bir sebeple tamamlanamamış nâfile orucun
kazâsı zimmette sabit olmuş, borçluğu kesinleşmiştir. Ramazan orucunun
kazâsı da böyledir. Fakat ramazan orucunun kendisi henüz zimmette sabit
borç sayılmaz; çünkü meselâ, kişinin ertesi gün yaşayıp yaşamayacağı belli
değildir. Kişi ertesi günün herhangi bir vaktinde ölecek olsa, o günkü oruç
zimmetine borç yazılmaz. Ancak daha önceki günlerde kazâya kalan ramazan
orucu zimmetinde mevcuttur. Kefâret oruçları ile mutlak adak oruçları da zimmette
sübût bulmuş borç kapsamına girmektedir. Bu çeşit oruçlara geceden
veya en geç ikinci fecrin başlangıcında niyet etmek gerektiği gibi niyet ederken
tutulan orucun mutlak nezir mi, bir orucun kazâsı mı olduğunu da belirtmek
gerekir. Zimmette sabit olması kesinleşmiş oruçların ifa zamanı için dinde
belirlenmiş muayyen bir zaman olmadığı için, mükellef bu oruçları kendi belirleyeceği
bir zamanda tutabilir. Öyle olunca da, hangi orucu tutacağını belirlemesi
şarttır. Şayet bir kazâ orucuna ikinci fecrin doğmasından sonra niyet
edilse, bununla kazâ geçerli olmayacağı için, oruç nâfileye dönüşür. ...Daha az
[18/1 17:59] Annem: Namus ve şerefinizi koruyun ki Allah da sizin namus ve şerefinizi korusun. Yiyeceklerinizin helal ve temiz olmasına dikkat edin.[Hz. Osman r.a.]
[18/1 17:59] Annem: TERZİLERİN PİRİ HZ. İDRİS
Hz. İdris; sabreden, sâlih ve çok sâdık bir peygamber olması bakımından Kur’an’da tanıtılan örnek insanlardandır. Onun gibi peygamberlerin, Allah’ın ayetleri okunduğunda gözya- şıyla secdeye vardığını bildiren Kur’an, namazı terkeden son- raki nesillerin, böyle erdemli kişilerin yolundan gitmeyi bırakarak kendi arzularına uymasını kınamaktadır (Meryem, 19/56-59). Beş vakit namazın farz kılındığı Mirac Gecesinde Hz. Peygamberin görüştüğü nebilerden biri de Hz. İdris’tir.
Manevi yücelme yanında maddî ilerlemede de insanlığa ön- cülük yapmış, terzilikle meşhur olmuştur. Elbise dikerken iğ- neyi her saplayışında “sübhânellah” dediğinden, akşama varıldığında o gün en çok sevap kazanan kimse olduğu riva- yet edilmektedir.
 
KEHF SÛRESİ
Sûre, adını ilk defa dokuzuncu âyette olmak üzere, birkaç yerde geçen mağara anlamına gelen “kehf ” kelimesinden al- mıştır.
Mekke döneminde inmiştir. Âyet sayısı 110’dur. Mushaf- taki sıralamada 18, iniş sırasına göre 69. sûredir.
Sûrede, inançları sebebiyle öl- dürülmekten kurtulmak için bir mağaraya sığınan gençlerin mucizevi halleri, Hz.Mûsâ ile Zülkarneyn konu edilmekte- dir.
 
ÖZLÜ SÖZ
İşinde ve sözünde doğruluktan ayrılma. Hak, doğruların yardımcısıdır. (Ali Fuad Başgil)
[18/1 17:59] Annem: Esirgeyen, bütün canlılara nimet veren
 
Cenab-ı Hak buyuruyor:
 
Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizden sor: Biz, Rahmanın dışında tapılacak birtakım ilahlar kıldıkmı?' (Zuhruf, 45)
 
Bu sıfat dünyada hem müminlere ve hem de kafirlere şamildir. Çünkü Allah dünyada mümine ve kafire rızık veriyor, hiç birisini ayırt etmiyor.
 
Rızıkları, ihtiyaçları ve her türlü iyilikleri ihsan husunda rahmetini mahlukatından hiç esirgemeyen anlamında olan Rahman, Rahim isminden daha geniş kapsamlı bir mana ifade eder. 
 
Rahmân, Yüce Allah'ın hem ismi hem de sıfatıdır. Bu isim, Allah lafzına bağlı olarak zikredildiğinde sıfat anlamındadır. Ancak Kur'an'da  bu şekilde değil, özel isim olarak kullanılmıştır. Bu isim sadece Allah'a has özel isimlerden olduğu için daha çok bir isme bağlı olarak değil; yalnız zikredilmesi hoş karşılanmıştır. Rahman'ın bu şekilde kullanılması O'nun Rahman sıfatına ters gelmez. Çünkü Allah ismi de uluhiyet  sıfatına delalet ettiği halde hiç bir zaman başka sına ait bir sıfat olarak zikredilmemiştir.
 
Kur'an'ın ilk ayeti olan Besmeledeki Rahman ve Rahim sıfatları arasındaki fark, Allah teala, Dünyanın Rahmanı ve Ahiretin Rahimidir cümlesinde veciz bir şekilde dile getirilmektedir. Rahman vasfı gereği Cenab-ı Hakk, dünyada bütün canlılara, mümin-kafir ayırımı yapmaksızın bütün insanlara, şefkat ve merhametle davranmayı kendi nefsine farz kılmıştır.
 
Yüce Allah bir kudsi hadiste şöyle buyurur: 'Rahmetim gadabımı geçmiştir.'
 
Tenbih : Kul, önce Allah'ın gafil kullarına merhamet edip onları olanca güçleriyle onları Allah yoluna  vaaz ve nasihat etmek suretiyle çevirmeye çalışmalıdırlar. Bu konuda şiddet yolundan ziyade yumuşaklık ve şefkat yollarını tercih etmelidir. Asilere de merhamet gözü ile bakmalı, eziyet ve zulüm nazarı ile bakmamalıdır.
 
Müminin başlıca gayesi, insanlardan ortaya çıkan her mâsiyet sanki kendi nefsinden ortaya çıkıyormuş gibi, o masiyeti onlardan bertaraf etmeye olanca gücüyle çalışmalı ve bu suretle onları Allah'ın gazabına uğramaktan kurtarmak olmalıdır.
 
İhlasla 'Yâ Rahman' diye bir müslüman bu isme devam etse, kalbi yumuşar, zalimlerden emin olur, maddi ve manevi nimetlere nâil olur. (3)
MA'SİYYET (Mâsiyet): İtâatsizlik, isyân. Günâh olan işler, Allahü teâlânın beğenmediği şeyler; Allahü teâlânın emrettiği şeyi yapmamak veya yasak ettiğini yapmak, haramlar. Allahü teâlânın yasak ettiği şeyler, günahlar. 
Ma'siyet, insanı küfre sürükler.(5)
 
Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş ma'siyettir. (5)
 
İyiler de, kötüler de, iyilik yapar. Fakat yalnız iyiler, ma'siyetten sakınır. (İmâm-ı Rabbânî)
 
Ma'siyet yapınca, hemen tövbe etmelidir.Gizli işlenen günâhın tövbesi gizli, açık işlenen günâhın tövbesi de açık olur. (Ma'sûm-i Fârûkî)
 
Ma'siyete tövbe etmemek, bu günâhı yapmaktan daha kötüdür. (Ca'fer bin Sinân)
 
 
İnsanın günâhından korkması, tâat; korkmaması ise, ma'siyettir. En büyük günâh, bir ma'siyetin ma'siyet olduğunu bilmemektir. Bundan daha kötüsü, ma'siyet olan bir şeyi, tâat, Allahü teâlânın beğendiği şey olarak bilmektir. Onun için dînî bilgileri lâzım olduğu kadar mutlaka öğrenmelidir. (Ahmed bin Âsım Antâkî)
 
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985 
2) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
3) Yüce Allah' (c.c)ın Güzel İsimleri Esmâ-ül Hüsna, Rauf Pehlivan, İstanbul Dağıtım A.Ş. 2002 
4) Esma'ül Hüsna Şerhi İmam-ı Gazali, Mütercim M.Ferşat, Ferşat Yayınları, 2005
5) Hadîs-i şerîf- Mektûbât-ı Ma'sûmiyye
6) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları
[18/1 18:00] Annem: Tanımı en zor kavramların başında din gelmektedir. Dini tanımlarken gerek geçmişte yaşamış gerekse günümüzde mevcut bütün inanç şekillerini kuşatan ve hepsinde müşterek esasları ifade eden bir tanım yapmanın zorluğu ortadadır. Dinin bütün dinleri içine alabilecek bir tanımı ancak din kavramının sınırları kesin bir şekilde belirlendikten sonra yapılabilir. Kapsamlı bir tarif için öncelikli olarak şahsî tecrübe yoluyla elde edilmiş olan dindarlık kavramını tahlil etmek ve elde edilen sonucu dinî gerçeklerle karşılaştırmak gerekir. Bütün zorluklarına rağmen yine de dinin çeşitli tanımları yapılmıştır ve bu tanımlar genelde tanımı yapanların kendi sübjektif görüşlerini yansıtmaktadır.
Çağdaş Batılı ilim adamları tarafından dinin birbirinden farklı tarifler yapılmıştır. Bu tarifler büyük ölçüde ferdî tecrübe ile zihnî, hissî, taabbüdî ve içtimaî elemanlardan ibaret beş unsurun birini ya da birkaçını öne çıkararak yapılmıştır. Ferdî tecrübe dışında kalan mevcut bu dört unsuru şu şekilde açıklamak mümkündür:
a) Zihnî unsur. İnsanın kendisinden üstün bir güç ve kudretin mevcudi-yetini zihnen kabulü. Tanrı kavramı veya çok genel ifadesiyle kutsal kavramı, bütün dinlerin özündeki temel unsurdur.
b) Hissî unsur. Zihnen varlığı kabul edilen bu üstün güç ve kudrete karşı kalben duyulan bağlılık duygusu.
c) Taabbüdî unsur. Zihnen varlığı kabul edilen, kalben kendisine bağlanılan yüce kudrete karşı bazı davranışları yapma yükümlülüğü. Buna davranış faktörü de denilmektedir ki çok genel olarak ibadeti veya kulluk gereklerini ifade etmektedir.
d) İçtimaî unsur. Aynı zihnî, hissî, taabbüdî unsurları paylaşan insanların oluşturduğu sosyal grup.
Dinlerde bulunan bu unsurların yanında, din bilimleri açısından dini oluşturan hususlar olarak kabul edilen ve bütün dinlerde bulunabilen unsurların başlıcalarını şu şekilde sıralayabiliriz: Tabiat üstü, insan üstü varlıklara inanç (Tanrı, melekler, cinler, ruhanî varlıklar gibi); kutsalla kutsal olmayanı ayırma; ibadet, âyin ve törenler; yazılı veya yazısız gelenek (kutsal kitap, ahlâkî kanunnâme); tabiat üstü, insan üstü varlık veya kutsalla ilgili duygular (korku, güven, sır, günahkârlık, tapınma, bağlılık duyguları gibi); insan üstü ile irtibat (vahiy, peygamber, dua, niyaz, ilham gibi vasıta ve yollarla); âlem ve insan, hayat ve ölüm ötesi görüşü, hayat nizamı; içtimaî grup (cemaat) ve bu gruba mensubiyet.
Bazı dinlerde bunların hepsi, bazılarında ise sadece bir kısmı bulunur.
İslâm bilginleri dinin tarifini, Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan açıklamaları ve İslâm inançlarını göz önünde bulundurarak yapmışlardır. Buna göre hak dinin tarifi şu şekildedir: Din akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren ilâhî bir kanundur.
İslâm bilginlerinin din tarifleri hak din için düşünülmüş dar kapsamlı tariflerdir. Bu tariflerde ortak noktalardan biri dinin ilâhî kaynaklı olduğunun vurgulanmasıdır. Buna göre gerçek din beşer kaynaklı olamaz. Yine bu tariflerde dinin akıl ve irade ile ilişkisi gösterilmiştir; bu da dinin bir akıl ve tercih konusu olduğu anlamını taşır. Nihayet dinin insanları özü itibariyle hayır olana yönelten bir kanun şeklinde tanımlanması dinin aynı zamanda bir aksiyon alanı olduğunu gösterir. Buna göre din, insanın kâinattaki varlıkları müşahede ederek duyular üstü ilâhî gerçekleri kavramasından ibaret görülebileceği gibi kişinin kendi çabasıyla ulaşamayıp, sadece vahiy kanalıyla elde edebildiği gerçekler bütünü olarak da tarif edilebilir.
[18/1 18:00] Annem: Derken Allah, kardesinin cesedini nasil gömecegini ona göstermek için yeri eseleyen bir karga gönderdi (Katil kardes) 'Yaziklar olsun bana! Su karga kadar da olamadim mi ki, kardesimin cesedini gömeyim' dedi ve ettigine yananlardan oldu (MAİDE/31)
 
Size vadedilen mutlaka gelecektir; siz bunu önleyemezsiniz  (EN'AM/134)
 
Inkâr edenler yakayi kurtardiklarini sanmasinlar Çünkü onlar (bizi) âciz birakamazlar  (ENFAL/59)
 
(Ey müsrikler!) Yeryüzünde dört ay daha dolasin Iyi bilin ki siz Allah'i âciz birakacak degilsiniz; Allah ise kâfirleri rezil (ve perisan) edecektir  (TEVBE/2)
 
Hacc-i ekber (en büyük hac) gününde Allah ve Resûlünden insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü müsriklerden uzaktir Eger tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayirlidir Ve eger yüz çevirirseniz bilin ki, siz Allah'i âciz birakacak degilsiniz (Ey Muhammed)! o kâfirlere elem verici bir azabi müjdele!  (TEVBE/3)
 
'O (azap) bir gerçek midir?' diye senden haber istiyorlar De ki: Evet, Rabbime andolsun ki o süphesiz gerçektir ve siz âciz birakacak degilsiniz  (YUNUS/53)
 
Onlar yeryüzünde (Allah'i) âciz birakacak degillerdir; onlarin Allah'tan baska (yardim isteyecekleri) dostlari da yoktur Onlarin azabi kat kat olacaktir Çünkü onlar (gerçekleri) ne görebiliyorlar ne de kulak veriyorlardi  (HUD/20)
 
(Nuh) dedi ki: 'Onu size ancak dilerse Allah getirir Ve siz (Allah'i) âciz birakacak degilsiniz  (HUD/33)
 
Yahut onlar dönüp dolasirlarken Allah'in kendilerini yakalamayacagindan emin mi oldular? Onlar (Allah'i) âciz birakacak degillerdir  (NAHL/46)
 
Ayetlerimiz hakkinda (onlari tesirsiz kilmak için) birbirlerini geri birakircasina yarisanlara gelince, iste bunlar, cehennemliklerdir  (HAC/51)
 
Inkâr edenlerin, yeryüzünde (Allah'i) âciz birakacaklarini sanmayasin! Onlarin varacagi yer cehennemdir Ne kötü varis yeri!  (NUR/57)
 
Siz ne yeryüzünde ne de gökte (Allah'i) âciz birakamazsiniz Allah'tan baska bir dost ve yardimci da bulamazsiniz  (ANKEBUT/22)
 
Âyetlerimizi hükümsüz birakmak için yarisircasina ugrasanlar için de, en kötüsünden, elem verici bir azap vardir  (SEBE'/5)
 
Bunlar yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonunun nasil oldugunu görmediler mi? Halbuki onlar, bunlardan daha güçlü idiler Ne göklerde ne de yerde Allah'i âciz birakacak bir güç vardir O, bilendir, güçlüdür  (FATIR/44)
 
Bunun için yaptiklari kötülüklerin vebali onlari yakaladi Bunlardan da zulmedenlerin isledikleri kötülükler, baslarina gelecektir Bu hususta Allah'i âciz birakamazlar  (ZÜMER/51)
 
Yeryüzünde (O'nu) âciz birakamazsiniz Allah'tan baska bir dostunuz ve bir yardimciniz da yoktur  (ŞURA/31)
 
Allah'in dâvetçisine uymayan kimse yeryüzünde Allah'i âciz birakacak degildir Kendisi için Allah'tan baska dostlar da bulunmaz Iste onlar, apaçik bir sapiklik içindedirler  (AHKAF/32)
 
(Artik) su gerçegi süphesiz anladik ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah'i âciz birakamayacagiz, baska yere kaçmakla da elinden kurtulamayacagiz  (CİN/12)
[18/1 18:01] Annem: AF VE MAĞFİRET
 
4111 - Ebu Eyyub radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâla hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.'
 
Müslim, Tevbe, 9, (2748); Tirmizi, Da'avat 105, (3533).
 
4112 - Müslim'de Ebu Hüreyre'nin bir rivayeti şöyledir: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Nefsim kudret elinde olan Zât'a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi.'
 
Müslim, Tevbe 9, (2748).
 
Rezin şu ziyadede bulundu: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdu ki: 'Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelâl'e yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb'e düşeceğinizden korkarım.'
 
Bu rivayet, Münziri'nin et-Terğib ve't-Terhib'inde kaydedilmiştir (4, 20).
 
4113 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir hadis-i kudsi'de) Rabbinden naklen buyururlar ki: 'Bir kul günah işledi ve: 'Ya Rabbi günahımı affet!' dedi.
 
Hak Teâla da: 'Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.'
 
Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: 'Ey Rabbim günahımı affet!' der.
 
Alllah Teâla Hazretleri de:
 
'Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.'
 
Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: 'Ey Rabbim beni affeyle!' der. Allah Teâla da:
 
'Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muâhaze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!' buyurdu.'
 
Buhari, Tevhid 35; Müslim, Tevbe 29, (2758).
 
4114 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Allah Teâla Hazretleri diyor ki: 'Ey Ademoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey Ademoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey ademoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım.'
 
Tirmizi, Da'avat 106, (3534).
 
4115 - Cündeb radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Bir adam: 'Vallahi Allah falancayı mağfiret etmiyecek!' diye kesip attı. Allah Teâla Hazretleri de: 'Falancaya mağfiret etmiyeceğim hususunda yemin eden de kim? Ben ona mağfiret ettim, senin amelini de iptal ettim!' buyurdu.'
 
Müslim, Birr 137, (2621).
 
4116 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Beni İsrail'de birbirine zıd maksad güden iki kişi vardı: Biri günahkardı, diğeri de ibadette gayret gösteriyordu. Abid olan diğerine günah işlerken rastlardı da: 'Vazgeç!' derdi. Bir gün, yine onu günah üzerinde yakaladı. Yine, 'vazgeç' dedi. Öbürü:
 
'Beni Allah'la başbaşa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?' dedi. Öbürü: 'Vallahi Allah seni mağfiret etmez. Veya: 'Allah seni cennetine koymaz!' dedi. Bunun üzerine Allah ikisinin de ruhlarını kabzetti. Bunlar Rabülâleminin huzurunda bir araya geldiler. Allah Teâla Hazretleri ibadette gayret edene: 'Sen benim elimdekine kadir misin?' dedi. Günahkara da dönerek: 'Git, rahmetimle cennete gir!' buyurdu. Diğeri için de: 'Bunu ateşe götürün!' emretti.'
 
Ebu Hüreyre radıyallahu anh der ki: '(Adamcağız Allah'ın gadabına dokunan münasebetsiz) bir kelime konuştu, bu kelime dünyasını da, ahiretini de heba etti.'
 
Ebu Davud, Edeb 51, (4901).
 
4117 - Yine Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Bir adam vardı, (günah işleyerek nefsine zulmetmekte) çok ileri idi. Ölüm gelip çatınca oğullarına dedi ki: 'Ben ölünce, cesedimi yakın, külümü iyice ezin ve rüzgarın önünde saçın. Allah'a yemin olsun, eğer Rabbim beni bir yakalarsa hiç kimseye vermediği azabı verir!'
 
Ölünce, bu söylediği ona yapıldı. Allah da arz'a emrederek:
 
'Sende ondan ne varsa bana toplayıver!' dedi. Arz da topladı. Adam ayakta duruyordu. 'Sen böyle bir vasiyeti niye yaptın?' diye Rabb Teâla sordu.
 
'Senden korktuğum için ey Rabbim!' cevabını verdi. Allah Teâla Hazretleri bu cevap üzerine onu affetti.'
 
Buhari, Tevhid 35, Enbiya 50; Müslim, Tevbe 25, (2756); Muvatta, Cenaiz 51, (1, 240); Nesai, Cenaiz 117, (4, 113).
 
4118 - Ümmü'd-Derdâ radıyallahu anha anlatıyor: 'Ebu'd-derda radıyallahu anh'ı işittim. Demişti ki: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim, şöyle buyurdu: 'Müşrik olarak ölenle, bir müslümanı haksız yere öldüren hariç, Allah bütün günahları affedebilir.'
 
Ebu Davud, Fiten 6, (4270).
[18/1 18:01] Annem: Yine Ebu Sa'îd (radıyallahu anh) hazretleri der ki: 'Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: 'Kim: 'Rab olarak Allah'ı, din olarak İslâm'ı, Resûl olarak Hz. Muhammed'i seçtim (ve onlardan memnun kaldım)' derse cennet ona vâcip olur'. 
Ebu Dâvud, Salât 361, (1529).
[18/1 18:01] Annem: O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.
[Bakara Sûresi.29]
[18/1 18:01] Annem: “Bizi dosdoğru yola ilet; nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların yoluna da doğrudan sapmışların yoluna da değil!” (Fâtiha,1/6-7)
[18/1 18:02] Annem: Acı söz tatlı bir dille güzel ve hoş gelir. Diken gül bahçesinden dolayı gönül çekici olur.[Mevlâna]
[18/1 18:02] Annem: Hûd Aleyhisselâm
 
Hûd Aleyhisselâmın Soyu Ve Mesleği:
 
 
 
Hûd (Âbir) b.Abdullâh, b.Rebah, b.Halud[1] b.Âd, b.Avs, b.İrem, b.Sâm, b.Nuh Aleyhisselâmdır. [2]
 
Hûd Aleyhisselâm, Âd kavmi içinde Baba ve Ana soyu yönünden en üstün du­rumda idi. [3]
 
Kendisi, daha önce ticaretle uğraşırdı. [4]
 
 
 
Hud Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili Ve Bazı Faziletleri:
 
 
 
Hud Aleyhisselâm; orta boylu[5], esmer tenli, çok saçlı[6], güzel yüzlü idi. Âdem Aleyhisselâma benzerdi[7]
 
Güçlü, kuvvetli idi.[8]
 
Zühd´ü takva ve ibâdet ehli idi. Çok cömerd ve şefkatli idi. Yoksullara bol bol Sadaka verirdi. [9]
 
 
 
Hûd Aleyhisselâmın Kavmi:
 
 
Hûd Aleyhisselamın kavmi, Âd kavmi idi.
 
Âd kavmi, Birinci ve İkinci Âd diye ikiye ayrılır.
 
Birincisi: Âd b. Avs, b.İrem, b.Sâm, b.Nuh Aleyhisselâm´dır.[10]
 
İkincisi: Semud b. Câir, b.İrem, b.Sâm, b.Nuh Aleyhisselâmdır. [11]
 
İsmail Aleyhisselâmdan önceki Birinci Âd kavmi, on, on üç kabileden oluşan[12] üç dört bin kişilik bir topluluktu.
 
Âd, Semud, Cürhüm, Tasm, Cedis, Ümeym, Medyen, Imlak, Ubeyl, Câsim, Kahtan ve Kahtan oğullan gibi bir çok kabilelere Arabul´âribe,
 
İsmail Aleyhisselâmın oğullarından gelen kabilelere de, Arabulmüsta´rebe denir. [13]
 
 
 
Hûd Aleyhisselâmın Kavmi Olan Âd Kavminin Yurdları Ve Kötü Tutum Ve Davranışları:
 
 
 
Âd kavminin yurdları; Hudramevt´e ve Yemen´e kadar uzanan yerler olup Al­lah´ın yerlerinden, en genişi, en otlu, sulu, bol nimetli olanı idi.[14]
 
Yerin üzerinde akan ırmakları, bağları, bahçeleri, sürü sürü davar/arı[15], yer al­tında da, su depoları vardı. [16]
 
Başkalarına verilmeyen boy bos, güç kuvvet de, onlara, verilmişti. [17]
 
Onlar, inatçı bir zorbanın emrini tutup ardından gittiler de[18]: 'Kuvvetçe, biz­den daha güçlü kim varmış?' diyerek yer yüzünde büyüklük taslamağa[19], mem­leketlerinde azgınlık ve fesadlarını artırmağa´[20], halka zulm etmeğe başladılar. [21]
 
Âhiret hayatını, öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettiler. [22]
 
Şadda, Samud ve Henna´ adındaki üç puta tapmaktan da, geri durmadılar. [23]
 
 
 
Hûd Aleyhisselâmın Âd Kavmine Peygamber Gönderilişi:
 
 
 
Yüce Allah, âd kavmına, kardeşleri Hûd Aleyhisselâmı, Peygamber olarak gönderdi. [24]
 
O da, onları, Bir olan Allah´a iman ve ibadete, insanlara zulmetmekten vaz geç-meye() davet etti ise de, red ve tekzib ile karşılandı[25]
 
Bunun üzerine, Yüce Allah, üç yıl, onlardan, yağmuru, kesti. [26]
 
Onları, yağmur duası için, Mekke´ye bir heyet göndermek zorunda bıraktı. Yağmur yağdıracağını sandıkları bir kasırga ile de, yok olup gittiler. [27]
 
 
 
Kur´ân-ı Kerimin Âd Kavmi Hakkındaki Açıklaması:
 
 
Hûd Aleyhisselâmın, Âd kavmına gönderilişi ve onların, tutum ve davranışları ve akıbetleri Kur´ân-ı Kerimde şöyle açıklanır:
 
'Âd (kavmine)da, kardeşleri Hûd´u (gönderdik)
 
O, (kavmına):
 
'Ey kavmim! Allah´a, ibadet ediniz!
 
Sizin, O´ndan başka hiç bir ilâhınız, yoktur. [28]
 
(hâlâ, Allah´dan) korkmayacak mısınız? [29]
 
Siz, (Allah´a karşı) yalan düzenlerden başka (kimseler) değilsiniz!' dedi. [30]
 
Kavminin ileri gelenlerinden kâfir bir cemâat ise:
 
'Biz, seni, muhakkak, bir beyinsizlik içinde görüyoruz!
 
Seni, muhakkak, yalancılardan sanıyoruz!' dediler.
 
(Hûd):
 
'Ey kavmim! Bende hiç bir beyinsizlik yoktur.
 
Fakat, ben, âlemlerin Rabb´ı tarafından gönderilmiş bir Peygamberim!
 
Size, Rabb´ımın Vahy ettiklerini tebliğ ediyorum.
 
Ben, sizin Emin bir hayrhâhınızım.
 
Size, o korkunç akıbeti haber vermek için, içinizden bir adam (vâsıtasile) Rabb´-ınızdan, size bir ihtar gelmesi tuhafınıza mı gidiyor?
 
Düşününüz ki: O (Rabb´ınız), sizi, Nuh kavmından sonra, Hükümdarlar yaptı. Size, yaratılışta, onlardan (Nuh kavmından) ziyâde boy bos (ve kuvvet) verdi.
 
O halde, Allah´ın nimetlerini (unutmayıp) hatırlayınız ki: kurtuluşa erebilesiniz!' dedi.
 
'Sen, bize, yalnız Allah´a ibadet etmemiz. Atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin?!
 
O halde, doğruculardan isen, bizi, tehdid etmekte olduğun şeyi (azabı) getir bi­ze!' dediler.
 
Hûd:
 
'Rabb´ınızdan, üzerinize bir azab, bir gazab hakk oldu muhakkak!
 
Kendinizin ve Atalarınızın takdığınız (düzme) bir takım adlar (putlar) hakkında, Allah, onlara bir Hüccet indirmemişken, benimle mücâdele mi ediyorsunuz?
 
Artık, bekleyiniz!
 
Şüphesiz ki, ben de, sizinle birlikte onu, bekleyenlerdenim[31]
 
Ey kavmim! Ben, buna (bu tebliğime) karşılık, sizden hiç bir ücret istemiyorum.
 
Benim mükâfatım, ben´i Yaratan´dan başkasına âid değildir.
 
Hâlâ, akıllanmayacak mısınız?!
 
Ey kavmim! Rabb´ınızdan yarlıganmak dileyiniz.
 
Sonra, yine, Ona tevbe ve rücu ediniz ki, üstünüze bol bol (feyzini) göndersin. Kuvvetinize, daha fazla kuvvet katsın!
 
Günahkârlar olarak yüz çevirmeyiniz!' dedi.
 
'Ey Hûd! Sen, bize açık bir Mucize getirmedin!
 
Biz de, senin sözünle, İlahlarımızı bırakıcı değiliz!
 
Sana, inanıcılar da, değiliz! [32]
 
Sen, bize, İlâhlarımız(a tapmak)tan, bizi döndürmek için mi geldin?!
 
Öyle ise, bizi tehdid etmekte olduğun şeyi -eğer (iddianda) doğru söyleyenlerden isen- getir bize!' dediler.
 
Hûd:
 
'(Bunun) İlmi, ancak, Allah katındadır.
 
Ben, size, gönderildiğim şeyi, tebliğ ediyorum.
 
Fakat, ben, sizi, bilmezler güruhu olarak görmekteyim [33]
 
Allâh´dan korkunuz ve bana, itaat ediniz! [34]
 
Ben, cidden, üstünüze (gelecek) büyük bir günün azabından korkuyorum!' dedi. [35]
 
Onlar:
 
'Va´z etsen de veya va´z edicilerden olmasan da, bize göre, birdir.
 
Bu, öncekilerin âdetinden başka (bir şey) değildir.
 
Biz, azaba uğrayacaklar da, değiliz!' dediler. [36]
 
Onun (Hûd´un) kavminden -kendi/erine dünya hayatında refah verdiğim/z hal­de, küfr (ve inkâr) eden- bir güruh da:
 
'Bu, sizin gibi bir beşerden başkası değildir.
 
Sizin yediklerinizden yiyor, içtiklerinizden, içiyor!
 
Eğer, kendiniz gibi bir insana boyun eğerseniz, and olsun ki: o takdirde, mutla­ka, hüsrana düşenlersinizdir.
 
Öldüğünüz ve bir toprak, bir kemik olduğunuz vakit, sizin herhalde (diri olarak kabirlerinizden) çıkarılmış olacağınızı mı va´d (ve tehdid) ediyor o?
 
Tehdid olunageldiğiniz o şey, ne kadar uzak! Ne kadar uzak!
 
O (hayat), bizim (şu) dünya hayatımızdan başkası değildir.
 
Yaşarız, ölürüz.
 
Fakat, biz (tekrar) dirilecekler değiliz!
 
O (Hûd), Allâha karşı, yalan düzen bir adamdan başkası değildir.
 
Biz, onu, tasdik edici değiliz!' dediler.
 
(Hud):
 
'Rabb´ım! Beni, yalanlamalarına karşı, Sen, bana yardım et!' dedi.
 
(Allah) Buyurdu ki:
 
Az bir (zamanda) her halde, onlar, pişman olacaklardır!
 
İşte, onları, o müthiş (azab) Sayha(sı), Allah´ın bir adâletfi) olmak üzre, hemen yakalayıverdi de, onları, bir çörçöp haline getirdik!
 
Artık, uzak olsun o zâlimler güruhu! [37]
 
Onlar, onu, (azabı), vadilerine yönelerek gelen bir bulut haline görmüşlerdi de;
 
'Bu, bize yağmur verici bir buluttur!' demişlerdi.
 
Hayır! Bu, çarçabuk gelmesini istediğiniz şeydir! Kasırgadır ki, onda, elem veri­ci bir azab vardır.
 
O, Rabb´ının emriyle, her şeyi helak edecektir!
 
İşte, onlar, o hale geldiler ki, meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu!
 
Biz, işte, günahkârlar güruhunu, böyle cezalandırırız! [38]
 
.....Alay ede geldikleri şey, kendilerini, çepçevre kuşatıverdi. [39]
 
.....Her uğradığı şeyi (yerinde) bırakmıyor, mutlaka, onu, kül gibi savuruyordu. [40]
 
Çünki, biz (haklarında) uğursuz (ve uğursuzluğu) sürekli bir günde, onların üs­tüne, çok gürültülü bir kasırga saldık.
 
(Öyle bir kasırga ki) insanları, sanki, onlar, köklerinden sökülmüş hurma kütük­leri imiş gibi, tâ temelinden koparfıp helake uğratıyordu. [41] (Allah) onu, yedi gece, sekiz gün ardı ardınca, üzerlerine musallat etti.
 
Öyle ki (eğer, sen de, hâzır olsaydın) o kavmin (bu müddet) içinde (nasıl) ölüp yıkıldığını görürdün!
 
Sanki, onlar, içleri bomboş hurma kütükleri idiler! Şimdi, onlardan bir kalan görebiliyor musun? [42]
 
(Hûd´un) kendisini de, onunla birlikte olan (Müslümanları da, katımızdan bir Rah­met ile kurtardık.
 
Âyetlerimizi yalan sayıp iman etmemiş olanların ise, kökünü kestik!´[43]
 
 
 
Hud Aleyhisselâmın Hacca Gidişi:
 
 
 
Peygamberimiz, Veda haccında, Osfan vadisine vardığı zaman, Hz.Ebu Bekr´e: 'Ey Ebû Bekr! Bu, hangi vadidir?' diye sormuş, Hz.Ebû Bekr', Osfan vadisidir!' de­yince, Peygamberimiz: Hud Aleyhisselâmın da, beline Aba tutunmuş, belinden yuka­rısını alacalı bir kumaşla bürümüş, genç ve kızıl, yuları hurma lifinden örülmüş dişi bir deve üzerinde olduğu halde, Hacc için buradan Telbiye ederek geçmiş olduğunu ha­ber vermiştir. [44]
 
 
 
Hud Aleyhisselâmın Mekke´ye Gidişi Ve Vefat Edişi:
 
 
Rivayete göre: Peygamberlerden, ümmeti helak olan Peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte Mekke´ye gelir, vefatına kadar orada, Yüce Allah´a iba­detle meşgul olurdu. [45]
 
Âd kavmi helak olunca, Hud Aleyhisselâm da, kendisine iman etmiş olan kim­seleri yanına alarak Mekke´ye gitti ve oradan ayrılmadı. [46]
 
Mekke´de vefat eden Peygamberlerden, Zemzem ile Hacerülesved arasında yetmiş[47], diğer rivayette doksan dokuz Peygamber gömülüdür.
 
Hud Aleyhisselâm da, orada gömülü Peygamberler arasındadır. [48]
 
Hud Aleyhisselâmın Hadramevt´te vefat ettiği ve kabrinin, orada kızıl kumdan bir tepe üzerinde bulunduğu[49] ve vefatında dört yüz altmış dört yaşında olduğu da, rivayet edilir. [50]
 
Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selâm olsun![51]
 
 
 
 
 
 
 
 
[1] Veya Carud (Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.12O)
 
[2] ibn.Kuteybe-Maarif s.14, Yâkubî-Tarih c.1,s.22, TaberMarih c.1 ,s.110, Sâlebi-Arais s.62, Ebülfida-Elbidaye ven­nihaye C.1.S.120.
 
[3] Dîneverî-El´ahbar s.5, Sâlebî-Arâis s.62.
 
[4] ibn.Kuteybe-Maarif s.14, İbn.Asâkir-Tarih c.2,s.361.
 
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/117.
 
[5] Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s. 146.
 
[6] ibn.Kuteybe-Maarif s.14.
 
[7] İbn.Kuteybe-Maarif s.14, Hâkim-Müstedrek c.2,s.564, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s.123, Mîr Hâ-vend. Ravzatussafa Terceme s.146, 147.
 
[8] Hâkim-Müstedrek c.2,s.563.
 
[9] Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.147.
 
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/117.
 
[10] Taberî-Tarih c.1,s.109-110, Sâlebî-Arais s.61, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
 
[11] Taberî-Tarih c.1,s.11O, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.89 .
 
[12] ibn.Kuteybe-Maarif s.14.
 
[13] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.120-121.
 
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/117-118.
 
[14] İbn.Kuteybe-Maarif s.14.
 
[15] Şuarâ: 133,134.
 
[16] Şuarâ: 129.
 
[17] Araf: 69, Ahkaf: 26, Salebî-Arâis s.61, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
 
[18] Hûd: 59
 
[19] Fussilet: 15
 
[20] Hıcr: 11, 12
 
[21] Taberî-Tarih c.1,s.110, Sâlebî-Arais s.62, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85
 
[22] Mü´minun: 35-37.
 
[23] Taberî-Tarih c.1,s.11O.
 
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/118.
 
[24] İbn.Kuteybe-Maarif s.13, Dîneverî-El´ahbar s.5, Yâkubi-Tarih c.1,s.22 (*) Yüz yıl (Mîr Hâvend Ravzatussafa, Terceme s.147).
 
[25] Taberî-Tarih c.1,s.110, Sâlebî-Arais s.62, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
 
[26] Yâkubî-Tarih c.1,s.22, Taberî-Tarih c.1,s.110, Mes´ûdî-Ahbaruzzaman s.81, Sâlebî-Arais s.62, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.78.
 
[27] Yâkubîc.1,s.22, Taberîc.1,s.11O, Mes´udîs.81, Salebîs.62, Ebülferec ibn.Cevz!c.1,s.78, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
 
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/118-119.
 
[28] Ârâf: 65, Hûd: 50.
 
[29] Ârâf: 65, Şuarâ: 124.
 
[30] Hûd: 50.
 
[31] Ârâf: 66-71
 
[32] Hûd: 51-53.
 
[33] Ahkaf: 22-23.
 
[34] Şuarâ: 131.
 
[35] Şuarâ: 135, Ahkaf: 21.
 
[36] Şuarâ: 135-138.
 
[37] Mü´minun: 33-41.
 
[38] Ahkaf: 24-25.
 
[39] Ahkaf: 26.
 
[40] Zâriyat: 42.
 
[41] Kamer: 19-20.
 
[42] 40) Elhakka: 7-8.
 
[43] Ârâf: 72.
 
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/119-122.
 
[44] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.232, ibn.Kayyım-Zâdülmaad c.3,s.239, Heysemî-Mecmuazzevaid c.3,s.32O.
 
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/122.
 
[45] Ezrakî-Ahbaru Mekke c.1, s.68, Hâkim-Müstedrek, c.2,s.563, Sâlebî-Arais s.66.
 
[46] ibn.Kuteybe-Maarif s.14, Sâlebî-Arais s.66, Mîr Havend-Ravzatussafa Tercemesi s.146.
 
[47] Ezrakî-Ahbaru Mekke c.1,s.73.
 
[48] Ezrakî-Ahbaru Mekke c.1,s.68, Hâkim-Müstedrek c.2,s.563-654.
 
[49] Hâkim-Müstedrek c.2,s.564, Aliyyülmüttakî-Kenzülummal c.12,s.48O, Mîr Hâvend-Ravzatussafa Tercemesi s. 146-147.
 
[50] Mîr Hâvend-Ravzatussafa Tercemesi s.147.
 
[51] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/122.
[18/1 18:02] Annem: FİL VAK'ASI
 
 
Habeşistan Kırallığı'nın Yemen Vâlisi Ebrehe, Hristiyanlığı Arabistan'da yaymak ve Arapları Kâbe ziyâretinden vazgeçirmek için, San'a'da muhteşem bir kilise yaptırmıştı. Fakat, Araplardan bu kiliseye ilgi gösteren olmadı. Üstelik, Kinâne Kabîlesi'nden bir Arap, bir gece gizlice kilise içine pisledi. Ebrehe bunu bahâne ederek büyük bir ordu ile Kâbe'yi yıkmak üzere Mekke üzerine yürüdü. Arapların bu orduya karşı koyabilecek güçleri yoktu. Mekkeliler şehri boşaltarak etraftaki dağlara çekildiler.
Ebrehe, Mekke yakınlarında karargâhını kurdu. Kureyş Kabîlesinin reisi olan Abdülmuttalib'e elçi göndererek, kan dökmek üzere değil, sâdece Kâbe'yi yıkmak için geldiğini bildirdi. Bu esnâda Ebrehe'nin öncü kuvvetleri Mekkelilerin sürülerini yağmalayıp ordugâha götürmüşlerdi. Bunlar arasında Abdülmuttalib'in de yüz devesi vardı. Abdülmuttalib, Ebrehe'ye giderek yağmalanan sürülerin geri verilmesini istedi. Ebrehe:
-'Ben, Kâbe'yi yıkmamam için ricâya geldiğini sanmıştım. Görüyorum ki sen, develerinin derdindesin, bunu sana yakıştıramadım...' deyince, Abdülmuttalib büyük bir vakarla:
-' Ben, develerin sâhibiyim, onları istiyorum. Kâbe'nin de sâhibi var. O'nu sâhibi koruyacaktır' diye cevap vermişti. Bu cevap karşısında Ebrehe, Abdülmuttalib'in develerini ve Mekkelilerin yağmalanan bütün mallarını geri verdi.
Kur'an-ı Kerîm'de de açıklandığı üzere, Ebrehe amacına ulaşamadı. Kâbe'yi yıkmak üzere hücûma geçileceği sırada, Ebrehe'nin her seferinde berâberinde bulundurduğu Mamut adlı büyük fil ile diğer filler her türlü çabaya rağmen, diz çöküp oldukları yerde kaldılar; Kâbe cihetine yürümediler. Bu esnâda gök yüzünde beliren sürü sürü kuşlar, ağızlarında ve pençelerinde taşıdıkları küçük taşları Kâbe'ye hücûma hazırlanan askerlerin üzerine bıraktılar. Ebrehe'nin büyük ordusu bir anda perişan oldu.(17) Büyük bir kısmı orada telef oldu. Kaçıp kurtulabilen askerlerin bir kısmı ile Ebrehe San'a'ya döndü ise de, yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak çok geçmeden öldü.
Ordu'nun önünde yürüyen filler sebebiyle, tarihte bu hâdiseye 'Fil Vak'ası', bu olayın meydana geldiği seneye de 'Fil Yılı' denilmiştir.
(17) 'Kâbe'yi yıkmağa gelen fil sâhiplerine, Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların kötü plânlarını (hile ve düzenlerini) boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine sert taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Sonunda onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yapıverdi'. (Fil Sûresi, 1-5)
Rasûlllah (s.a.s.) Efendimiz, Fil Vak'ası'ndan 52 gün kadar sonra dünyaya geldiği için bu olayı görmemişti. Fakat bu Sûre indiği esnâda bu olay o kadar iyi biliniyordu ki, hayatta olanlardan, olayı görmemiş olanlar da sanki görenler kadar olaydan haberdardı. Bu sebeple Hz. Muhammed (s.a.s.) olay sırasında henüz dünyaya gelmemiş olduğu halde 'görmedin mi?' buyrulmaktadır. Burada görmek , 'bilmek ve duymak' anlamında kullanılmıştır.
[18/1 18:03] Annem: Osman b. Affân b. Ebil-As b. Ümeyye b. Abdi'ş-Şems b. Abdi Menaf el-Kureşî el-Emevî; Raşid Halifelerin üçüncüsü. Ümeyyeoğulları ailesine mensup olupnesebi beşinci ceddi olan Abdi Menaf'ta Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Fil olayından altı sene sonra Mekke'de doğmuştur. Annesi Erva binti Küreyz b. Rebia b. Habib b. Abdi Şems'tir. Büyükannesi ise Resulullah (s.a.s)'ın halası Abdülmuttalib'in kızı Beyda'dır. Künyesi 'Ebû Abdullah'tır. Ona 'Ebu Amr' ve 'Ebu Leyla' da denilirdi (İbnul-Hacer el-Askalânî el-İsabe fi Temyîzi's-Sahabe Bağdat t.y. II 462; İbnül Esîr Üsdül-Ğâbe III 584-585; Celaleddin Suyûtî Târihul-Hulefâ Beyrut 1986 165).
 
Resulullah (s.a.s) risaletle görevlendirildiğinde Osman (r.a) otuz dört yaşlarındaydı. O ilk iman edenler arasındadır. Ebû Bekir (r.a) güvendiği kimseleri İslâma davette yoğun gayret göstermekteydi. Onun bu çalışmaları neticesinde Abdurrahman b. Avf Sa'd b. Ebi Vakkas Zübeyr b. Avvâm Talha b. Ubeydullah ve Osman b. Affân iman etmişlerdi. Hz. Osman cahiliyye döneminde de Hz. Ebû Bekir'in samimi bir arkadaşı idi (Siretu İbn İshakİstanbul 1981121; Üsdü'l-Gâbe aynı yer; Askalanî aynı yer).
 
Hz. Osman iman ettiği zaman bunu duyan amcası Hakem b. Ebil-Âs onu sıkıca bağlayarak hapsetmiş ve eski dinine dönmezse asla serbest bırakmayacağını söylemişti. Hz. Osman (r.a) ebediyyen dininden dönmeyeceğini söyleyince kararlılığını gören amcası onu serbest bırakmıştı (Suyûtî 168). Peşinden o Resulullah (s.a.s)'ın kızı Rukayye ile evlenmişti. Bazı tarihçiler bu evliliğin Peygamber'in risaletle görevlendirilmesinden önce olduğunu kaydederler (Suyûtî a.g.e. 165).
 
Mekkeli müşriklerin iman edenlere yönelttikleri baskı ve işkenceler yoğunlaşıp çekilmez bir hal alınca Resulullah (s.a.s) ashabına Habeşistan'a hicret etmeleri tavsiyesinde bulunmuştu. Hz. Osman'ın Habeşistan'a ilk hicret edenler arasında olduğu hakkında kaynaklar ittifak halindedirler. İbn Hacer birçok sahabiye dayandırarak Hz. Osman'ın eşi Rukayye ile birlikte Habeşistan'a hicret eden ilk kimse olduğunu kaydetmektedir (İbn Hacer aynı yer). Mekkelilerin im

Antalya Havalimanı 2 ayda yaklaşık 2 milyon yolcuya hizmet verdi

Sakarya, yılın ilk 2 ayında 26 bin 314 aracı yurt dışına gönderdi

Küresel Para Haftası sunum ve panellerle devam ediyor

AB, Macaristan ve Slovakya'ya petrol akışını sağlamaya çalışıyor

Fitch: Orta Doğu'daki gerilimin kısa sürmesi halinde Türkiye'ye yönelik riskler yönetilebilir

Borsada bugünkü işlemlerin takası 23 Mart'ta yapılacak

Türkiye'den transit geçecek harp araç ve gereçlerine ilişkin esaslar düzenlendi

Konut Fiyat Endeksi şubatta yüzde 1,8 arttı

Safranbolu lokumu üreticileri bayram mesaisinde

Ticaret Bakanlığından tüketicilere "alışverişte raf ile kasa fiyatını karşılaştırın" uyarısı

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 26 16 1 9 30 57
3.TRABZONSPOR A.Ş. 26 17 3 6 23 57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 26 14 5 7 17 49
5.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 26 12 8 6 14 42
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 26 9 11 6 -4 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 26 8 9 9 -7 33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
11.CORENDON ALANYASPOR 26 5 8 13 -4 28
12.TÜMOSAN KONYASPOR 26 6 11 9 -9 27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 26 6 13 7 -8 25
14.KASIMPAŞA A.Ş. 26 5 12 9 -14 24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR 26 6 14 6 -18 24
16.İKAS EYÜPSPOR 26 5 14 7 -18 22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 26 3 12 11 -28 20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 26 4 17 5 -22 17