[20/1 19:22] Annem: Bir Ayet:
İman edip de hicret edenler, Allah yolunda cihad edenlerle onları bağırlarına basanlar ve yardım edenler var ya işte gerçek müminler onlardır; bağışlanma onlar için, büyük lütuf onlar içindir..
(Enfâl, 8/74)
Bir Hadis:
Hiçbiriniz, kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe gerçekten iman etmiş olmaz.
(Buhârî, 'Îmân', 7; Müslim, 'Îmân', 71)
Bir Dua:
Allah'ım! Senden; doğru bir dil ve doğru bir kalbe sahip olmayı istiyorum.
(Tirmizî, 'Deavât', 23)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[20/1 19:22] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Türk Hava Yolları Kuruldu. (1933) Darülaceze Kuruldu. (1895)Diyanet İşleri Haseki Eğitim Merkezi Açıldı. (1976)
Cuma günü öyle bir an vardır ki kul o anda Allah’tan bir şey dilerse Allah mutlaka ona o isteğini verir. (Tirmizî, Cum’a, 2)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
CUMA NAMAZININ FAZİLETİ
“Güneşin doğduğu en hayırlı gün” (Müslim, Cum’a, 18) olan cuma günü, Müslümanlar olarak büyük sevinç yaşarız. Haftalık dirilişimize vesile olan bu eşsiz günde, gündelik meşgaleler ve dünyevi kaygılardan sıyrılıp Rabbimizin huzuruna dururuz. Duaların geri çevrilmeyeceği bilinciyle Allah’a yakarır, kulluk ahdimizi yenileriz. Rabbimiz “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır.” (Cum’a, 62/9) buyurur. Peygamberimiz de güzelce abdest alıp cuma namazına gelen ve hutbeyi can kulağıyla dinleyen kimsenin, o cuma ile gelecek cuma arasındaki günahlarının affedileceğini müjdeler. (Müslim, Cum’a, 27) Öyleyse bugün üzerimize düşen en önemli sorumluluk, cuma namazını eda etmektir. Bugün hep birlikte Allah’a ibadet etmeye, kardeşlik bağlarımızı güçlendirmeye özen gösterelim. Çocuklarımızı sevgiyle cuma namazına alıştıralım, gençlerimizi cumanın huzuruyla buluşturalım.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[20/1 19:22] Annem: Dediler ki: 'Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.' - A'râf - 23. Ayet
[20/1 19:22] Annem: Allahım! (haktan) ayrılmaktan, iki yüzlülükten ve kötü ahlâktan sana sığınırım. - Ebu Dâvûd, Vitr,32
[20/1 19:23] Annem: “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm.” - Bakara, 2/186
[20/1 19:23] Annem: Akrabalar arası ilişkiler konusu Kur’an’ın en temel öğretileri arasında yer alır. Yüce Rabbimiz birçok ayette akrabaya hakkını vermeyi, yardım ve iyilik etmeyi emretmekte, akrabalık haklarına riayetsizlikten sakındırmakta ve akrabalık bağlarını koparmanın, fitne ve fesat ile ilişkisinden söz etmektedir. Allah Resûlü de konunun önemini sık sık dile getirmiştir. Sevgili Peygamberimiz, “Kim rızkının bollaştırılmasını yahut ecelinin geciktirilmesini arzu ederse, akraba ilişkilerini sürdürsün!” (Müslim, Birr, 20) buyurur. Bu nedenle soy ve sopun öğrenilmesini tavsiye eder. Zira “Akrabalar arası bağların koparılmaması, aile içinde sevgi, malda bolluk ve ömrün uzamasına (bereketlenmesine) sebeptir.” (Tirmizî, Birr, 49). Ömrünün uzamasını (bereketlenmesini), rızkının genişletilmesini ve kötü bir şekilde ölmekten kurtulmayı isteyene akrabalarla ilişkilerini sürdürmesi tavsiye edilir (İbn Hanbel, I, 143). Herhangi bir yoksula verilen, bir sadaka sayılırken; yoksul akrabaya verilen, biri sadaka, diğeri sıla-i rahim olmak üzere iki sadaka sayılır (Tirmizî, Zekât, 26). - SILA-İ RAHMİN ÖNEMİ
[20/1 19:23] Annem: ABDESTİ BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER
Abdesti bozan şeyler şunlardır:
1. Ön ve arkadan çıkan her şey.
2. Kendiliğinden akmayıp akıtılmış da olsa, yaradan çıkan (kan, irin gibi) necis maddenin, çıktığı yerden taşıp temiz yere bulaşması.
3. Ağız dolusu, yani ağzın zorlukla tutacağı kadar çok safra, kan veya yenilen-içilen şeyleri kusmak.
4. Tükürükten fazla veya tükürükle aynı miktarda olan kan.
5. Kalça yerleşmeksizin uyumak.
6. Bayılmak, delirmek veya sarhoş olmak.
7. Buluğ çağındaki bir kimsenin, uyanık vaziyette, bile bile, rükû ve secdeli bir namazda, yanındaki bir kimsenin işiteceği kadar gülmesi.
8. Teyemmüm etmiş kimsenin abdest alacak kadar suya kavuşması ile abdesti bozulacağı gibi özür sahibinin de namaz vaktinin çıkmasıyla abdesti bozulur.
9. Göz ağrısı sebebiyle gözden gelen yaş abdesti bozar.
Şunlar abdesti bozmaz:
1. Kalça yerleşerek uyumak. (Bir kimse kalçası yerleşmiş olarak bir şeye dayanarak uyusa, dayandığı şey alındığı takdirde düşecek olsa bile, hemen kalkarsa abdesti bozulmaz.)
2. Namazda ayaktayken, otururken veya secde halinde uyumak.
3. Abdestli kimsenin gözündeki çıbandan çıkan ve gözünün içinde kalıp dışarı çıkmayan kan.
4. Yaradan düşen et parçası ve yaradan çıkan kurt.
5. Namaz içinde tebessüm etmek, sessiz olarak gülümsemek.
6. Bir ağrı, sızı veya hastalıktan olmaksızın gözden akan su ve ağlama.
7. Kullanılan misvakta veya ısırılan sert bir meyvede görülen ve akıcılığı bilinmeyen kan eseri.
8. Pire ve sivrisinek gibi haşaratın doyuncaya kadar emdiği kan. (Sülük emerse abdesti bozar.)
(Muhammed Alâüddin, El-Hediyyetü’l- Alâiyye, s.58-61)
[20/1 19:24] Annem: MENKIBE............. 500 DİRHEM BORÇ
Bir fakirinin borcu vardı. Ama bir türlü ödeyemiyordu. Bu üzüntüyle bir gece rüyâda Resûlullahı görüp dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Birine 500 dirhem borcum var, ama ödeyemiyorum.
Efendimiz buyurdu ki:
- Yârın Ebül Hasan Kisâî'ye git! Benim selâmımı söyle! Sana 500 dirhem versin!
O anda uyandı fakir. Nihayet sabah oldu. Hemen o zâta koştu. Kendini tanıtıp anlattı rüyâsını. Ancak Ebül Hasan Kisâî pek inanmak istemedi. Ona sordu:
- Doğru söylediğini ne bileyim?
Fakir tenbihliydi dedi ki:
- Resûlullah Efendimiz; (Eğer sana inanmazsa, her gece 100 salevât okurken, dün gece unuttun diye söyle!) buyurdular.”
Ebül Hasan Kisâî' sordu ki:
- Bunu Efendimiz mi buyurdu?
- Evet, o buyurdu.
Sevinip şükür secdesine vardı. Kalkıp o fakire 1000 dirhem verip dedi ki:
- Bu, Resûlullahtan selâm getirdiğin için.
100 dirhem daha verip dedi ki:
- Bu da, ayak ücretin.
500 dirhem daha verip:
- Bu da, Resûlullahın emrettiği para. Bir ihtiyâcın olursa tekrar bana gel!
O fakiri iltifatlarla uğurladı...
Abdüllatif Uyan
06.05.2021
BUGÜN............ GÜNEŞ KOVA BURCU’NDA
Bugün, 20 Ocak. Güneş, Kova (Delv) Burcu’na girmiş, kışın 2. ayı başlamıştır. Güneş, bu burçta 30 gün kalacak ve Şubat’ın 19. günü Balık Burcu’na girecektir.
Not: Burçların varlığı ilmî bir hakikat olmasına rağmen son senelerde insanların büyük bir bölümü, burçlara göre fal bakmak gibi hurâfelere inanmakta ve insanları doğum tarihlerine göre, her burçtaki insanların, her bakımdan aynı huy ve karakterde olduğunu söylemektedirler. Maalesef, zamanımızda gazetelerin en çok okunan köşeleri, burç ve fal köşeleridir. Bu hurâfeler yalnız bizde değil, Batı’da da çok yaygındır. Kazâ ve kadere inanan, gaybı ve geleceği sadece Allahü teâlânın bileceğine îmân eden bir Müslüman, böyle hurâfelerden uzak durur.
20.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[20/1 19:24] Annem: Günün Ayeti
Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla, yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Şûrâ, 42/51.)
[20/1 19:24] Annem: Günün Hadisi
Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.
(Al-Tirmidhi)
[20/1 19:24] Annem: Günün Duası
Allahım! Öyle içten bir tövbe nasip et ki onu bir daha ebediyen bozmayayım ve bana öyle bir istikamet ver ki ebediyen bu doğrultudan sapmayayım.
[20/1 19:24] Annem: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Kahhar
Yenilmeyen, daima galip gelen
[20/1 19:24] Annem: Günün Hikayesi
İki dirhem borç
Hazret-i Ömer zamanında Îrân fethedilince, çok mal ve ganîmet gelir. Hazret-i Ömer, bütün ganimetleri, askerlere ve fakirlere dağıtır ama kendisi hiçbir şey almaz. Evine gece vakti gelince hanımı;
-Niçin bizim için de iki dirhem getirmedin, yemek için, bu gece evde hiç yiyecek yoktur deyince hazret-i Ömer buyurur ki
-Ey hâtun! Allahü teâlânın Ahkâf sûresinin 20. âyet-i kerimesinde meâlen; (Dünyâ hayâtında güzel ni'metleri yiyerek, iyi işlerinizin sevâbını giderdiniz. Onlar ile faydalandınız, yeryüzünde kibirlenip, günâh işlediniz. Bugün şiddetli azâb ile cezâlanacaksınız) buyurduğu kimselerden olmaktan korktum. Ve yine; Allahü teâlânın; (Dünyâya mağrûr olup, aldandılar.), (Sizi dünyâ hayâtı aldatmasın) buyurduğu kimselerden olmaktan korktum.
Ayrıca kıyâmet günü, Resûlullah efendimizden uzak kalmaktan korktum. Çünkü Resûlullah efendimiz zaman zaman; (Ey Allahım! Beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür. Kıyâmet günü fakir olduğum hâlde, fakirler zümresi ile haşreyle) buyururdu.
Hanımına bunları söyledikten sonra, evde hiçbir yiyecek olmadığını anlayan hazret-i Ömer, mescide gider ve orada bulunanlara hitaben;
-Ey insanlar, kıyâmet korkusu olmasa idi, bu korktuğunuz işlerden başka işler olurdu. Lâkin, kıyâmet korkusu bizi geri çekti. Nefsimize tâbi olmadık buyurur. Daha sonra da;
-Bana iki dirhem kim borç verir. Çünkü evimde bu gece yiyecek bir nesne yoktur der. Eshâb-ı kirâm bunu işitince çok ağlarlar ve içlerinden Abdurrahmân bin Avf hazretleri kalkıp, iki dirhem borç verir.
Netice olarak, Peygamber efendimizin buyurduğu gibi
(Âhırette hesâba çekilmeden önce, dünyâda iken hesâbınızı görünüz ve tartılmadan önce, kendinizi tartınız!)
[20/1 19:25] Annem: Allah’tan razı olmak ve Allah’ın kullarına acımak, peygamberlerin ahlâkındandır.
Ebû Süleyman ed-Dârânî [rahmetullahi aleyh]
Semerkand Takvimi
[20/1 19:25] Annem: Evlilikle Asıl Amaç İlâhî Emre Uymaktır
Evlilikle kurulan yuvanın asıl amacı, ilâhî emre uyarak kulluk yapmaktır. Bu işin hedefi, yuva yükünü çekerek ve edebini koruyarak Allah rızasına ermektir.
Evliliğin bir diğer amacı erkek ile kadını haramdan korumak, terbiye etmek, huzurlu bir aile oluşturmak, cemiyete iyi bir nesil yetiştirmektir.
Evlenmenin amacı, sadece erkek ve kadının cinsel duygularını tatmin etmekten ibaret değildir. Şehvet duygusu neslin devamı için bir araçtır.
Yuva, kâinata yayılan ilâhî sevgiyi tatmaktır. Sevgi yüce Allah’ın erkekle kadın arasına koyduğu bir rahmettir. Bütün yuvaları ayakta tutan, anne ile babayı kaynaştıran, onlara yuvanın yükünü taşıtan bu rahmet ve sevgidir.
Yuva, yârin ve yavruların sığındığı, korunduğu ve barındığı bir yer demektir. Yuva, baba ocağı, anne kucağıdır. Ocak sabrı, kucak merhameti temsil eder. Yuvada zahmetle rahmet iç içedir. Bu zahmeti Allah için çekenler, içindeki rahmeti bulurlar.
Yuva rahmet, ibret, hikmet ve hayat dolu bir yerdir. Onu sırf yeme içme ve eğlence yeri görmek yanlıştır.
Semerkand Takvimi
[20/1 19:25] Annem: “Bir kimse bir mecliste oturup uzun uzadıya faydasız sözlerle vakit geçirir de o meclisten kalkmazdan önce: Sübhane-kellahümme ve bihamdike eşhedü en la ilahe illa ente estağfiruke ve etubu ileyke = Allah’ım seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ve hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şehadet ederim. Senden bağışlanmamı diler ve sana tevbe ederim, derse o toplantıda yapmış olduğu hatalar bağışlanır.”
(Tirmizi,Deavat 39)
[20/1 19:26] Annem: Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah'ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir.
Bakara Sûresi 261.Ayet
[20/1 19:26] Annem: DİN
Din, akıl sâhiplerini kendi irâde ve istekleriyle dünya ve âhirette saâdet ve selâmete kavuşturan ilâhî kânundur. Allâhü Teâlâ hazretleri, ilk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâm’dan itibaren insanlara peygamberleri vasıtası ile dini bildirmiştir. Allâhü Teâlâ dinimizi Peygamberimiz Muhammed Mustafâ (s.a.v.) ile tamamlamıştır. Bu dine İslâm denir. İslâm dinine inanan kimseye müslüman denir. Biz de Elhamdülillah Müslümanız....Daha az
[20/1 19:26] Annem: Allah’tan başkalarını dost edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümcek evidir. Keşke bilselerdi!
[Ankebut Sûresi.41]
[20/1 19:27] Annem: DOSTLUK VE SADAKATİN SEMBOLÜ: HZ. HATİCE
Hz. Hatice Peygamberimizin ilk eşidir ve Peygamberimiz o vefat edinceye kadar başkasıyla evlenmemiştir. Yirmi beş yıl süren bu evlilikten Peygamberimizin soyunu sürdüren Hz. Fa- tıma dünyaya gelmiştir.
Peygamberimize vahiy geldiğinde ona ilk inanan ve sıkıntılı günlerinde onu her şeyiyle destekleyen Hz. Hatice olmuştur. O zengin bir kadındı ve bütün mal varlığını bu yolda harca- yarak Peygamberimizin en zor günlerinde yanında olmuştur.
Hz. Hatice Peygamberimize derin bir sevgi ve saygıyla bağ- lanmıştır. Onun dostluk ve sadakatinin ifadesi olarak vefat et- tiği yıl “Hüzün Yılı” olarak anılmıştır. Vefatından sonra da Peygamberimiz onu sürekli hayırla hatırlamıştır.
TÂ-HÂ SÛRESİ
Adını ilk âyetinden almaktadır.
Hz. Peygamber’in mâneviyatını yükselten ve Allah’ın kudretine dikkat çeken ifadelerle başlanmış, ardından Hz. Mûsâ’nın Firavun’la mücadelesine yer verilmiştir. Hz. Âdem’in yaratılışına, şeytanın Hz. Adem ve Hz. Havva’nın cennetten çıkmalarına sebep oluşuna değinil- miş, inkârcıların âkıbeti hatırlatıl- mış ve ebedî mutluluğun Allah’a saygıda kusur etmekten sakınanla- rın olacağı belirtilmiştir.
Hz. Ömer’in İslamiyet’i kabul edi- şiyle ilgili etkilendiği âyetlerin Tâ- hâ sûresinin âyetleri olduğu rivayet edilir.
ÖZLÜ SÖZ
Sabır kara bir dikeni yutmak, Diken içini parçalayıp geçerken de hiç ses çıkar- mamaktadır.
(Şeyh Edebali)
[20/1 19:27] Annem: Herşeyin hakimi, bütün kâinatın hükümdarı.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'Hak melik olan Allah pek Yücedir, O'ndan başka İlah yoktur; Kerim olan Arş'ın Rabbidir.' (Mü'minûn, 116)
Melik ismi, gerçek anlamda her yönüyle yalnız Allah içindir. Bu sıfat, Allah'ın diğer bütün kemâl sıfatlarının var olmasını zorunlu kılar.
Melik ya da malik olma, malik olunan şey üzerinde istenildiği biçimde tasarrufta bulunmayı gerektirir.
Bütün kainat Allah'ın mülküdür ve Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir.
İnsan yeryüzünde halife olduğu için, kendisine yeryüzü mülkü üzerinde izafi bir meliklik yetkisi tanınmıştır.
Herkesin belli bir tasarruf sahası vardır. Fakat bu tasarruf, hiç bir zaman mutlak değil, sınırlı ve Allah'ın tanıdığı alanda sadece bir emanettir.
Allah Teâlâ için insanların meliki denirken, O'nun insanlar üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir. Fakat şirk koşan insanlar, Allah'ın melikliğini yeryüzünde ve dolayısıyla insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmak ve yeryüzündeki servetleri, yani mülkü diledikleri gibi kullanmak için gasbetmeğe çalışırlar.
Tenbih : Kulun mutlak melik olması hiç düşünelemez. Çünkü onun her şeyden müstağni olduğu söylenemez. Allah'tan başkasına ihtiyacı olmasa bile, mutlaka daima Allah'a muhtaçtır.
Kullardan gerçek Melik o kişidir ki; Allah'tan başka kimsesi olmaz. Allah'tan gayri her şeyden alakasını keser, bununla beraber asker ve halkının kendisine itaat ettiği boyun eğdiği ülkeye sahip olur. Nasıl mı? Şöyle: Çünkü onun öz ülkesi kalbi ve kalıbıdır. Askerleri ise, gazabı, şehveti, hava hevesidir. Halkı ise: dili, gözleri elleri ve sair azalarıdır. O, bütün bunlara hakim olup da kendisine boyun eğdirirse, işte kendi iç dünyasında sultanlık derecesine yükselmiş demektir. Bir de buna insanlara karşı olan ihtiyaçsızlığı hususu da eklenirse işte yeryüzünün sultanı olmuş demektir.
'Yâ Mâlik' Bir kimse sabah namazından sonra bunu okumaya devam ederse o kimse dünyalık ve ahiretlik olarak riyasetten emin olur. Halkın gözünde hürmetli ve heybetli olur.
Hz.Hızır aleyhisselamdan nakledildiğine göre bir kimse bir hastanın hatırını sormaya gittiğinde şifa niyetine
112 kere 'Allahümme ente'l-melikü'l-hakku'llezi lâ ilâhe illâ ente yâ Allah ve Selâmü ya Kâfi'
3 kere de 'Yâ Şifae'l Kulûb' dese o hastanın hastalığı Allah'ın izniyle sıhhate dönüşür. (4)
MÜSTAĞNÎ
1. Başkasına muhtâç olmayan.
Allahü teâlâ bütün varlıklardan müstağnîdir. Bütün canlılar îmân etse, itâat etse, O'na hiçbir faydası olmaz. Bütün âlem kâfir olsa, azgın taşkın olsa, karşı gelse O'na hiçbir zarar vermez. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)
2.Sâhib olduğu şeyle kanâat edip, insanlardan bir şey beklemiyen. İhtiyâcını başkalarına söylemiyen.
Ebû Hâzim'e; 'Malın nedir?' diye sordular. O da; 'İki şeydir; biri Allahü teâlâdan râzı olmak, diğeri de insanlardan müstağnî olmaktır' buyurdu. 'Öyle ise fakirsin' denilince; 'Yerler, gök ve bunların arasındaki şeyler Allahü teâlânın iken ve ben de O'nun ihlâslı kulu iken nasıl fakir olurum' buyurdu. (Mâverdî)
Kaynaklar
1) Esma'ül Hüsna Şerhi İmam-ı Gazali, Mütercim M.Ferşat, Ferşat Yayınları, 2005
2) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985
3) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
5) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı) Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
[20/1 19:28] Annem: İslâm inancına göre dini vahiy yoluyla bildiren Allah'tır; bütün gerçek dinler Allah'tan gelmiş ve safiyetlerini korudukları sürece yürürlükte kalmıştır. İlk insan aynı zamanda ilk peygamberdir ve kendisine bildirilen din de tevhid dinidir. Allah'ın varlığı ve birliği ile nübüvvet ve âhiret inancı bütün ilâhî dinlerde değişmez ilkeler olarak yer alır. Bundan dolayı Hz. Âdem'den Hz. Muhammed'e kadar bütün peygamberlerin getirdiği hak dinlerin ortak adı İslâm'dır. Ancak tarihin akışı içinde insanlar hak dinden uzaklaşmış ve beşerî zaaf neticesinde yanlış yollara, bâtıl inanç ve yaşayışlara yönelmişler, dinde meydana gelen bu bozulma ve farklılaşma sebebiyle Allah peygamberler göndererek insanları ya eski dinlerini aslî şekilde öğrenip uygulamaya çağırmış veya yeni bir din ve şeriat göndermiştir.
Bu bakımdan İslâm'ın insan ve din telakkisi, insanın ve dinin evrim iddialarıyla bağdaşmaz. İslâm'a göre insan başlangıçta en güzel bir kıvamda yaratılmıştır (et-Tîn 95/4). Hz. Âdem'den itibaren bütün insanlar, Allah tarafından gönderilen tevhid dininin esaslarını kavrayıp benimseyecek ve hayatlarını bu esaslara göre düzenleyecek seviyede zihnî, ruhî ve bedenî kapasiteye sahip kılınmıştır. Allah'ın başlangıçtan itibaren insanlara bildirdiği dinin tevhid dini olduğu ve onların bu dini benimsemeye yatkın bir fıtratta yaratıldığı belirtilmiştir (er-Rûm 30/30).
İslâm bilginleri Kur'an'ın bu konudaki açıklamalarına dayanarak insanda hak dini benimseme temayülünün fıtrî olduğunu ifade ederler. Yine İslâm bilginlerinin çoğuna göre âyette (er-Rûm 30/30) geçen fıtratullah tabiri Allah'ın dini demektir ki o da İslâm ve tevhiddir. Âyet ve hadislerde hak dinlerin ilâhî kaynaklı olduğu ısrarla vurgulandığından İslâm âlimlerinin din tariflerinde de bu kayıt daima yer alır. Bu sebepledir ki herhangi bir hak dinin, peygamberine veya ortaya çıktığı kavme nisbet edilerek adlandırılması İslâmî literatürde pek kabul görmez.
Batı'da XVI. yüzyıldan başlayarak ilkel kabilelerin hayat ve dinlerine ilgi duyulmuş; XVIII. yüzyıldan itibaren dinin kaynağı konusunda kutsal kitapların verdiği bilgi dışında bazı kaynakların tesbitine çalışılmış; arkeolojik, antropolojik çalışmalarla elde edilen bulgular değerlendirilerek geçmişteki milletlerin, hatta tarih öncesi toplumların dinleri ve inançları üzerine bazı tezler ileri sürülmüştür. Meselâ ilk dönemlerde insanların tabiat olaylarının etkisi altında kalıp onlara kutsallık atfettiği (natürizm), ruhlara, özellikle de ecdat ruhlarına tapındığı (animizm), büyüye, bitki ve hayvanların kutsallığına inandığı (totemizm) veya kutsalı toplumun ve sosyal yaptırımın belirlediği, ilkel toplumlara ait bu inanışların ileri dönem dinlerinin temelini oluşturduğu gibi teori ve var sayımlar ileri sürülmüştür. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Batı'da etkili olan pozitivist ve materyalist propagandalar ile evrim teorisinin, kutsal kitaplarla çatışan iddia ve faraziyelere kaynaklık ettiği söylenebilir. Dinin en basit, en yalın ve sade şekline ilkel kavimlerde rastlanabileceği fikrinden yola çıkan bu teoriler, zamanla bunu, araştırmalarının dayandığı bilimsel yöntem olarak da benimsediler. Söz konusu teoriler, tekâmül nazariyesini esas almakta ve dinin kaynağının hurafe türünden inançlar, bâtıl itikadlar ve çok tanrıcılık olduğunu, evrim neticesinde insanlığın tek Tanrı inancına ulaştığını savunmaktaydı.
Bu teorilerin yanında yine aynı bilimsel yolları takip eden ve fakat tümüyle farklı neticelere varan bir başka teori daha vardır ki o da ilkel monoteizm teorisidir. Bu teze göre insanoğlunun en eski inancı tek Tanrı inancıdır. Taylor'un animizm nazariyesine karşı ilk ciddi itirazda bulunan öğrencisi Andrew Lang, Güneydoğu Avustralya ilkel kabilelerinde animizme rastlanmadığını fakat insanların ahlâkî âdâba uyup uymadıklarını denetleyen ve gökte bulunan bir yüce Tanrı kavramına her yerde rastlandığını ortaya koydu. Buna benzer bir ilkel tek tanrıcılık Wilhelm Schmidt tarafından da savunuldu. O, bütün ilkel kabilelerde bir yüce varlık inancının delilleri bulunduğunu ispat etti. Bütün dinî gelişmelerin başlangıcında görülen her şeye kadir bir yüce varlık inancının tarihî-kültürel değişmeler sonucu daha sonraları politeizm, animizm gibi inançlara dönüştüğü, bununla beraber bu eski inancın izlerinin hâlâ mevcut olduğu tezi ilmî çevrelerce açıklandı.
Dinin kaynağı konusunda en son ilmî neticeler vahyin bildirdiğini desteklemekte ve dinin kaynağının tevhid inancı olduğunu ortaya koymaktadır.
[20/1 19:28] Annem: Hani siz (verilen nimetlere karsilik): Ey Musa! Bir tek yemekle yetinemeyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdigi seylerden; sebzesinden, hiyarindan, sarimsagindan, mercimeginden, soganindan bize çikarsin, dediniz Musa ise: Daha iyiyi daha kötü ile degistirmek mi istiyorsunuz? O halde sehre inin Zira istedikleriniz sizin için orada var, dedi Iste (bu hadiseden sonra) üzerlerine asagilik ve yoksulluk damgasi vuruldu Allah'in gazabina ugradilar Bu musibetler (onlarin basina), Allah'in âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksiz olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi Bunlarin hepsi, sadece isyanlari ve taskinliklari sebebiyledir (BAKARA/61)
[20/1 19:28] Annem: ÂLEMİN YARATILIŞI
1656 - İmran İbnu Husayn (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: 'Mescidde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzuruna girmiştim. (O sırada) Benî Temim kabilesinden bir grup insan geldi. Onlara:
'Ey Benî Temim, size müjde olsun!' diyerek söze başlamıştı. Onlar hemen:
'Bize müjde verdin. Öyle ise (beytü'l-mâlden) iki kere bağış yap!' diye talepde bulundular. Onların bu cevabı karşısında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yüzünden rengi attı. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzuruna (Hayber'in fethi sırasında) Yemen halkından bir grup (Eş'ârî) girmişti. Onlara:
'Ey Yemenliler! Benî Temim'in kabul etmediği müjdeyi siz bari kabul edin!' dedi. Onlar:
'Kabul ettik ey Allah'ın Resûlü!' dediler ve arkadan ilâve ettiler:
'Biz dinimizi öğrenmeye ve bu (yaratılış) işinin başı ne idi, onu senden sormaya geldik!' dediler. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), mahlükatın ve Arş'ın başlangıcını anlatmaya başladı:
'Bidayette Allah vardı, O'ndan önce başka bir şey yoktu. O'nun Arş'ı suyun üzerinde bulunuyordu. Sonra gökleri ve yeri yarattı. Sonra zikr (denen kader defterinde ebede kadar cereyan edecek) her şeyi yazdı.'
Buhârî, Megâzî, 67, 74, Bed'u'l-Halk 1, Tevhid 22; Tirmizî, Menâkıb, 3946.
1657 - Ebu Rezîn el-Ukeylî (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Ey Allah'ın Resûlü, dedim, mahlukatını yaratmazdan önce Rabbimiz nerede idi?' Bana şu cevabı verdi:
'el-Amâ'da idi. Ne altında hava, ne de üstünde hava vardı. Arşını su üzerinde yarattı.' Ahmed İbnu Hanbel dedi ki: 'Yezid şunu söyledi: el-Amâ, yani 'Allah'la birlikte başka bir şey yoktu' demektir.'
irmizî, Tefsir, Hud (3108).
1658 - Târık İbnu Şihâb (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Ömer İbnu'l-Hattâb dedi ki: '(Birgün) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) aramızdan doğrularak mahlükatın ilk yaratılışından başlayarak (geçmiş olan gelecek olan bütün safaları) cennet ehlinin cennete, cehennem ehlinin cehenneme girmesine kadar anlattı. Bunu bir kısmı öğrendi, bir kısmı unuttu.'
Buharî, Bed'ul-Halk 1.
1659 - İbnu Mes'üd (radıyallâhu anh.) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Allah Teâlâ hazretleri aklı yarattığı zaman ona: 'Gel!' dedi, o da geldi. Sonra 'Geri dön!' diye emretti. O da geri döndü. Bunun üzerine akla şunu söyledi: 'Ben, kendime senden daha sevgili olan başka bir şey yaratmadım. Seni, nezdimde mahlükâtın en sevgilisi olana bindireceğim.'
Rezin ilavesi.
1660 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana: 'Allah'ın meleklerinden olan Arş'ın taşıyıcılarından bir melek hakkında rivâyette bulunmam için bana izin verildi' dedi ve ilâve etti: 'Onun kulak yumuşağı. ile ensesi arasındaki uzaklık yedi yüz senelik mesâfedir'
Ebu Dâvud, Sünnet 19, (4727).
1661 - Hz.Abbas İbnu Abdilmuttalib (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Bathâ nâm mevkide, aralarında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın da bulunduğu bir grup insanla oturuyordum. Derken bir bulut geçti. Herkes ona baktı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
'Bunun ismi nedir bileniniz var mı?' diye sordu.
'Evet bu buluttur!' dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
'Buna müzn de denir' dedi. Oradakiler:
'Evet müzn de denir' dediler. Bunun üzerine Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) :
'Anân da denir' buyurdu. Ashab da:
'Evet anân da denir' dediler. Sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):
'Biliyor musunuz, sema ile arz arasındaki uzaklık ne kadardır?' diye sordu.
'Hayır, vallahi bilmiyoruz!' diye cevapladılar.
'Öyleyse bilin, ikisi arasındaki uzaklık ya yetmiş bir, ya yetmiş iki veya yetmiş üç senedir. Onun üstündeki sema(nın uzaklığı da) böyledir.'
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yedi semayı sayarak her biri arasında bu şekilde uzaklık bulunduğunu söyledi. Sonra ilâve etti:
'Yedinci semânın ötesinde bir deniz var. Bunun üst sathı ile dibi arasında iki sema arasındaki mesafe kadar mesafe var. Bunun da gerisinde sekiz adet yabâni keçi (süretinde melek) var. Bunların sınnakları ile dizleri arasında iki semâ arasındaki mesafe gibi uzaklık var, sonra bunların sırtlarının gerisirıde Arş var, Arş'ın da alt kısmı ile üst kısmı arasında iki sema arasındaki uzaklık kadar mesafe var. Allah, bütün bunların fevkindedir.'
Tirmizî, Tefsir, Hâkka, (3317); Ebû Dâvud, Sünnet 19, (4723); İbnu Mâve, Mukaddime 13, (193).
Bir rivâyette şu açıklama yer alır: 'Bu hadisi Câmiu'1-Usül sâhibi, Kütüb-i Sitte'ye dâhil kitaplardan hiçbirine nisbet etmemiştir.'
Katâde ve Abdullah'dan yapılan bir rivayet şöyle: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ashalbıyla birlikte otururken bir kısım bulutlar geçmişti:
'Bunun ne olduğunu biliyor musunuz? Bu, el-anân (denen buluttur), bu arzımızın sakasıdır. Allah Teâlâ bunu kendisine hiç ibâdet etmeyen bir kavme göndererek (su ihtiyaçlarını görür)' dedi. Bir müddet sonra devamla:
'Bu sema nedir biliyor musunuz? Dürülmüş bir dalga, korunmuş bir tavandır. Bunun üstünde diğer bir sema vardır' dedi ve böylece üst üste yedi semanın olduğunu söyledi. Sonra konuşmasına devamla:
'İkisi arasında ne (kadar uzaklık) var biliyor musuzıuz?' diye sorduktan sonra 'Beş yüz yıl!' dedi. Sonra tekrar:
'Bunun gerisinde ne olduğunu biliyor musunuz? Bunun gerisinde su var. Suyun gerisinde Arş var. Allah, Arş'ın fevkindedir. Ademoğlunun ef'âlinden hiçbiri O'na gizli kalmaz' buyurdu. Sonra tekrar:
'Bu arz nedir, biliyor musunuz? Bunun altında bir diğer arz var, ikisi arasında beş yüz yıl var. Böylece yedi arzın varlığını birer birer saydı' hadisi zikretti.'
1662 - Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh)'dan yapılan rivayette, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)şöyle buyurmuştur: 'Allah yedi semayı yarattı. Her birinin kalınlığı beş yüz yıl yürüme mesafesidir. '
Derim ki: 'Tirmizî'nin Câmi'inde yer alan Katâde hadisi, bazı takdim ve te'hirler, ziyâde ve noksanlarla Hasan Basri an Ebî Hüreyre tarikinden merfu olarak gelmiştir.
Allahu a'lem.
1663 - Cübeyr İbnu Mut'im (radıyallâhu anh) anlatıyor. 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir bedevî gelerek:
'Ey Allah'ın Resûlü, (kuraklıktan) insanlar meşakkate düştüler. Aile efradı zayiata uğradı. Hayvanlarımız da helâk oldular. Bizim için Allah'a dua et, su göndersin. Zîra biz Allah'a karşı senin şefaatini, sana karşı da Allah'ın şefaatini taleb ediyoruz!' dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adama şu mukabelede bulundu:
'Yazık sana, söylediğin şeyin idrakinde misin ? Sübhanallah!'
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sübhanallahları o kadar tekrar etti ki bunun tesiri Ashab'ın yüzünden okunmaya başladı. Sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözüne şöyle devam etti:
'Yazık sana, mahlukatından hiç kimseye karşı Allah şefaatçi kılınmaz. Allah'ın şânı böyle bir şey yapmaktan çok yücedir. Bak hele! Sen Allah'ın (azametinin) ne olduğunu biliyor musun? O'nun Arş'ı, semavatının' şöyle üzerindedir.-Parmaklarıyla işaret ederek- tıpkı üzerinde bir kubbe gibi. Arş Zat-ı Zülcelâl sebebiyle inleyip ses çıkarır, tıpkı süvarisi sebebiyle atın ses çıkarması gibi. '
Ebu Dâvud, Sünnet 19, (4726).
1664 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün elimden tuttu ve şu açıklamayı yaptı:
'Allah toprağı cumartesi günü yarattı. Ondaki dağları pazar günü yarattı; ağaçları pazartesi günü yarattı. Mekruhları salı günü yarattı. Nuru çarşamba günü yarattı ve onda hayvanları perşembe günü yaydı. Hz.Adem (aleyhisselam)'i cuma günü ikindi vaktinden sonra, ikindi ile gece arasındaki gündüz vaktinin en son saatinde en son mahluk olarak yarattı.'
Müslim, Sıfatu'1-Kıyâme 27, (2789).
1665 - Hz. Ebu Zerr (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Güneş batarken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte mescidde idim. Bana:
'Ey Ebu Zerr, biliyor musun bu Güneş nereye gidiyor?' diye sordu. Ben:
'Allah ve Resûlü daha iyi bilirler!' dedim.
'Arş'ın altına secde yapmaya gider, bu maksadla izin ister, kendisine izin verilir. Secde edip kabul edilmeyeceği, izin isteyip, izin verilmeyeceği zamanın (kıyametin) gelmesi yakındır. O vakit kendisine: 'Geldiğin yere dön!' denir. Böylece battığı yerden doğar. Bu durumu Cenâb-ı Hakk'ın şu sözü haber vermektedir. (Mealen): 'Güneş, duracağı zamana doğru yürüyüp gitmektedir. Bu aziz ve alîm olan Allah'ın takdiridir'(Yâsin 38).
Buhârî, Tefsir Yâ-sin 1, Bed'u'1-Halk 4, Tevhid 22, 23; Müslim, İmân 250, (159); Tirmizî, Tefsir, Yâ-sin, (4225).
1666 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki.: 'Güneş ve Ay kıyamet günü sarılırlar.'
Buhâî, Bed'ül-Halk 4.
1667 - İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: 'Yahudiler, gök gürültüsünün ne olduğunu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den sordular:
'Bulutlara müvekkel olan melektir. Berâberinde ateşten kamçılar var. Bununla bulutları Allah'ın dilediği yere sevkeder'diye cevap verdi.
Onlar tekrar sordular:
'Ya şu işitilen ses, o nedir?'
'Bu, bulutların istenen yere gitmeleri için onlara yapılan bir sevkdir' dedi. Yahudiler:
'Doğru söyledin. Şimdi de İsrail'in Yakub (aleyhisselam)kendisine haram kıldığı şey nedir onu söyle?' dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) :
'Hz. Yakub (ırku'n-nesâ denen) uyluk mafsalından başlayıp dize, topuğa kadar inen. bir ağrıdan muzdarib idi. Deve eti ve sütü dışında kendine uygun gelen (ne yiyecek, ne içecek) münâsip bir şey yoktu. Bu sebeple o da bunları haram etti' dedi. Yahudiler: 'Doğru söyledin' dediler.'
Tirmizî, Tefsir Ra,d, (3116).
1668 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Cehennem, Rabbine şikâyet ederek dedi ki: 'Ey Rabbim, bir kısmım diğer kısmımı yiyor. ' Bunun üzerine ona iki nefes, izin verdi: Bir nefes, kışta, bir nefes de yazda. İşte bu (yaz nefesi), en şiddetli şekilde hissettiğiniz hararettir. Öbürü de (kışta) en şiddetli bulduğunuz soğuktur.'
Buhârî, Bed'ül-Halk 10; Müslim, Mesâcid 185, (617); Tirmizî, Sıfatu Cehennem 9, (2595); İbnu Mâce, Zühd 38, (4319); Muvatta, Yükûtu's-Salât 27, (1,15).
1669 - Katâde (rahimehullah) anlatıyor: 'Bu yıldızlar üç maksatla yaratıldı:
1- Allah onları semaya zinet (ve süs) kıldı.
2- Şeytanlara atılacak taş kıldı.
3- Geceleri istikamet tayin etmede işaretler kıldı. Kim yıldızlar hakkında bunlar dışında bir te'vil ileri sürerse (kendi ilâve ettiği) hissesinde hataya düşer, nasibini kaybeder, mânasız bir yükün altına girer ve hakkında bilgisi olmayan, peygamberler ve meleklerin bile bilmekte âciz kaldıkları bir şeye burnunu sokmuş olur. Allah'a yeminle söylüyorum: Allah hiç kimsenin ne hayatını, ne rızkını, ne de ölümünü herhangi bir yıldızla irtibatlı kılmamıştır. (Aksini iddia edenler) Allah hakkında yalan söyleyerek iftira ediyorlar...'
Rezîn ilavesidir. Ancak, (hakkında bilgisi olmayan) ibâresine kadar olan kısmı, Buhârî, Bed'ül-Halk'da (3. bab) senetsiz olarak kaydetmiştir.
1670 - Ebu Mûsa (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinledim, şunu söyledi: 'Allah Teâlâ hazret1eri, Adem'i, yeryüzünün bütün (cüzler)inden almış olduğu bir avuç topraktan yarattı. Âdem'in oğulları da arzın kısımlarına göre vücuda geldi. Bir kısmı beyazdır, bir kısmı kızıldır, bir kısmı siyahdır. Bunlar arasında orta (renkliler) de var. Ayrıca bir kısmı uysaldır, bir kısmı haşindir, bir kısmı habis (kötü kalbli), bir kısmı iyi kalblidir.'
Ebu Dâvud, Sünnet 17, Tirmizî, Tefsir, Bakara, (2948).
1671 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Allah Teâla, Hz. Âdem (aleyhisselâm)'ı yarattığı ve ruh üflediği zaman, Âdem hapşırdı ve elhamdülillah diyerek, izni ile Teâla'ya hamdetti. Rabbi de ona:
'Ey Âdem, yerhamukallah (Allah sana rahmet etsin), (mukarreb) meleklerden şu oturan gruba git ve 'Esselâmu aleyküm' de!' dedi. (Hz. Âdem öyle yaptı. Hitab ettiği melekler):
'Ve aleyke's-selamu ve rahmetullahi ve berekâtuhu!' diye karşılık verdiler. Sonra Âdem (aleyhisselam) Rabbine döndü. Rabbi ona:
'Bu cümle senin ve evlâdlarının aralarındaki selâmlaşmadır' dedi.
Allah Teâla hazretleri, elleri kapalı olduğu halde Âdem'e:
'Dilediğini seç!' dedi. Hz. Âdem:
'Rabbimin sağ elini seçtim! Rabbimin iki eli de sağdır, mübarektir' dedi. Sonra Allahu Teâlâ hazretleri sağ elini açtı. İçinde Hz. Âdem ve onun zürriyeti(nin emsâlleri) vardı. Hz. Âdem (aleyhisselâm):
'Ey Rabbim, bunlar nedir?' dedi. Rabb Teâla:
'Bunlar senin zürriyetindir' dedi. Her insanın iki gözünün arasında ömrü yazılıydı. Aralarında biri hepsinden daha parlak, daha nurlu idi. Hz. Âdem:
'Ey Rabbim ! Bu kimdir?' dedi. Rabb Telâla hazretleri:
'Bu senin oğlun Dâvud'dur. Ben ona kırk yıllık ömür takdir ettim' dedi. Âdem aleyhisselam:
'Ey Rabbim onun ömrünü uzat!' talebinde bulundu. Rabb Teâla:
'Bu ona takdir edilmiş olandır!' deyince, Âdem:
'Ey Rabbim, ben ona kendi ömrümden altmış senesini verdim'diye ısrar etti. Bunun üzerine Rabb Teâla:
'Sen ve bu (talebin berabersiniz).' buyurdu.
Sonra Âdem cennete yerleştirildi. Allah'ın dilediği kadar orada kaldı. Sonra cennetten (arza) indirildi. Âdem burada kendi ecelini yıl be-yıl sayıp hesaplıyordu. Derken ölüm meleği geldi. Hz. Âdem (aleyhisselam) ona:
'Acele ettin, erken geldin. Bana bin yıl ömür takdir edilmişti!' dedi.
Melek:
'İyi ama sen oğlun Dâvud a altmış senesini verdin' dedi. Ne var ki O bunu inkâr etti, zürriyeti de inkâr etti; o unuttu, zürriyeti de unuttu. '
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ilâve etti: 'O günderı itibaren yazma ve şahidlik emredildi.'
Tirmizî, Tefsir, Muavvizateyn (3365). Bu hadis A'raf süresinin tefsirinde geçti. Orada son cümle yoktur.
1672 - Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Melekler nurdan yaratıldılar, cinler dumanlı bir alevden yaratıldılar. Âdem de size vasfı yapılandan yaratıldı. '
Müslim, Zühd 60, (2996).
1673 - İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: 'Hayır, Allah'a kasem olsun Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. İsa'nın kızıl çehreli olduğunu söylemedi. Ancak şunu söyledi: 'Ben bir keresinde uyumuştum. Rüyamda Beytullah'ı tavafediyordum. O sırada düz saçlı, kumral benizli, başından su akar vaziyette iki kişiye dayanıp ortalarında gitmekte olan birisini gördüm.
'Bu kim?' dedim.
'Meryem'in oğlu!' dediler.
Bunun üzerine daha yakından görmek için ilerledim. Kızıl, iri, kıvırcık saçlı, sağ gözü kör, gözü üzüm gibi pertlek bir adam daha vardı.
'Bu kim?' dedim.
'Bu, Deccâl !' dediler.
İnsanlardan en çok ona benzeyeni İbnu Katan'dı.'
Zührî der ki: 'İbnu Katan, câhiliye devrinde vefat eden Huzâalı bir kimseydi.'
Buhârî, Tabi 33, 11, Enbiya, 42, Libâs 68, Fiten 26, Müslim, İmam 275,(169); Muvatta, Sıfatu'n-Nebi 2, (2, 920).
1674 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Bana geçmiş peygamberler (aleyhimusselam) arzedildiler. Hz. Musa zayıfca bir erkekti. Sanki Şenûe kabilesinden (uzun boylu) birine benziyordu. Hz. İsa (aleyhisselâm)'yı da gördüm, gördüklerim içinde ona en çok benzeyen Ürve İbnu Mes'üd idi. Hz. İbrahim (aleyhisselâm)'i de gördüm, gördüklerim arasında ona en çok benzeyen, arkadaşınızdı -yani kendisini kastediyor- Hz. Cebrail (aleyhisselam)'i de gördüm. Gördüklerimden ona en ziyâde benzeyen Dıhye İbnu Halîfe idi.'
Müslim, İmam 271, (167); Menâkıb 27, (3651).
1675 - Semure İbnu Cündüb (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: 'Sâm, Arapların babasıdır.Yâfes, Rumların babasıdır. Hâm Habeşîlerin babasıdır.'
Tirmizî, Tefsîr, Sâffât, (3229), Menâkıb, (3927).
1676 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Zekeriyya (aleyhisselam) marangoz idi.'
Müslim, Fedâil 169, (2379).
[20/1 19:28] Annem: Yine Ebu Sa'îd (radıyallahu anh) hazretleri der ki: 'Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: 'Kim: 'Rab olarak Allah'ı, din olarak İslâm'ı, Resûl olarak Hz. Muhammed'i seçtim (ve onlardan memnun kaldım)' derse cennet ona vâcip olur'.
Ebu Dâvud, Salât 361, (1529).
[20/1 19:29] Annem: “Bizi dosdoğru yola ilet; nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların yoluna da doğrudan sapmışların yoluna da değil!” (Fâtiha,1/6-7)
[20/1 19:29] Annem: Acizliğini bilmeyen adam gerçekten kuvvetli değildir.[Cenap Şahabettin]
[20/1 19:30] Annem: Salih Aleyhisselam
Salih Aleyhisselamın Soyu Ve Mesleği:
Salih b.Ubeyd[1], b.Esif[2] veya Asit[3], b.Kemaşic[4] veya Masic[5] veya Masih[6] b.Ubeyd, b.Hadir[7] veya Hazir[8] veya Cadir[9] veya Hacir[10] b.Semud[11]´, b.Âbir[12] veya Cair[13] b.İrem, b.Sâm, b.Nuh Aleyhisse!amdır. [14]
Salih Aleyhisselam; Semud kavmi içinde Baba ve Ana soyu yönünden en seçkin ve üstün bir durumda idi. [15]
Kendisi, daha önce ticaretle uğraşırdı. [16]
Salih Aleyhisselamın Şekil Ve Şemaili:
Salih Aleyhisselâm, İsâ Aleyhisselama benzerdi. Beyaza çalar kırmızı benizli idi.
Düz saçlı idi. Kıvırcık saçlı değildi.
Kendisi, İsâ Aleyhisselam gibi yalın ayak yürür, ayakkabı giymezdi. [17]
Semuo Kavmi Ve Yurdları:
Salih Aleyhisselâm in kavmi, İkinci Âd diye anılan Semud kavmi olup Arabul´-âribedendir. [18]
Yüce Allah, Birinci Âd´ı, yâni Hûd Aleyhisselamın kavmini helak ettikten sonra, onların ardından Semud kavmini yer yüzüne hâkim kılmıştı. [19]
Yüce Allah, Semud kavmini, uzun ömürlü yaratmıştı.
Hattâ, onlardan, bir kimse, kendisine taştan, çamurdan bir ev yapar, adam, daha sağ iken, ev, yıkılır giderdi.
Bunun için, onlar, dağlarda kayaları oyarak kendilerine evler edindiler ve geçim bolluğu içinde yaşadılar durdular. [20]
Semud kavmi; Hicaz´la Şam arasında Vâdilkura´ya kadar uzanan Hicr bölgesinde otururlardı. [21]
(Hicr; Semud kavminin, Medine ile Şam arasında bulunan yurdlarının adıdır.)
Istahrî, Hicr hakkındaki müşâhadelerini şöyle anlatır: Hicr, halkı, az bir kariyedir. Dağlar arasında olup Vâdilkura´ya bir günlüktür.
Yüce Allah´ın buyurduğu gibi, Semud kavminin, dağlardan yontmuş oldukları evler (Şuarâ: 149), buradadır.
Esâlis diye anılan dağlar içinde, bizim evlerimizin teşkilatına benzer dağlar gibi yükselmiş evler gördüm.
Uzaktan bakan, onları, birbirine bitişik dağ sanar.
Ortasına varınca, her birinin münferid ve kendi kendine dikili durduklarını görür.
Dolaşacak olan, onlardan her birinin çevresini, seğirterek zahmetsizce dolaşabilir.
Evlerden her biri, kendi kendine ayakta durmaktadır.
İnsan, onların üzerine, ancak, son derecede zahmet çekerek çıkabilir.
Yüce Allah´ın:
'... İşte, dişi deve! Su içme hakkı, bir gün, onundur. Belli bir günün su içme hakkı da, sizindir.' (Şuarâ: 155) buyurduğu Semud kuyusu da, Hicrdedir.'[22]
Salih Aleyhisselamın Semud Kavmine Peygamber Olarak Gönderilişi:
Semud kavmi, işi büsbütün azıtıp Allah´ın emrine aykırı olarak putlara tapmağa[23], yer yüzünde fesad çıkarmağa[24], taşkınlık etmeğe başladıkları zaman[25],
Yüce Allah, onlara, Salih Aleyhisselâmı, Peygamber olarak gönderdi. [26]
Salih Aleyhisselâm, Semud kavmini, bütün putları atarak[27] Bir olan Allah´a, hiç bir şeyi şerik koşmaksızın iman ve ibadet etmeye davete başladı. [28]
'Fakat, onlar; Salih Aleyhisselâmı ve tebligatını, küfr ve inkârla karşıladılar. [29]
Zâten, Semud kavmi, kendilerine Salih Aleyhisselâmdan önce gönderildikleri anlaşılan ve fakat, isimleri ve kıssaları, Kur´ân-ı Kerimde açıklanmamış olan başka Peygamberleri de, yalanlamış durmuşlardı. [30]
Salih Aleyhisselâm, davet ve tebligatına ısrarla devam etti.
Davetini, kabul etmedikleri takdirde, Allah´ın gazabına ve azabına uğrayacaklarını, onlara haber verdi. [31]
Semud kavmi ile yirmi yıl uğraştı. [32]
İş, uzayıp gidince, Salih Aleyhisselâmdan, söylediklerini doğrulayacak bir âyet, bir Mucize göstermesini istediler.
Salih Aleyhisselâm, onlara:
'Nasıl bir Mucize istersiniz?' diye sordu.
Semud kavminin, her yıl belli bir günde putlarını yanlarına alarak çıkıp kutladıkları bir Bayramları vardı.
Sen, kendi İlâhına yalvar.
Biz de, kendi ilâhlarımıza yalvaralım.
Eğer, senin İlahın, duanı kabul ederse, biz, sana tâbi olalım.
Eğer, bizim ilahlarımız, duamızı kabul ederse, sen, bize tâbi ol!' dediler.
Salih Aleyhisselâm:
'Olur!' dedi.
Semud kavmi, Vesenleri, putları ile birlikte bu Bayramlarını kutlamağa çıktılar.
Salih Aleyhisselâm da, onlarla birlikte gitti.
Semud kavmi, dualarında: Salih Aleyhisselamın yapacağı duasından hiç bir şeyi kabul etmemesini Vesenlerinden, putlarından istediler.
O zaman, Semud kavminin Seyyidi, Ulu kişisi olan Cenda´ b.Amr:
'Ey Salih! Şu kayanın yanına bizimle birlikte git. Kayanın içinden, bizim için, şöyle şöyle vasıfda bir dişi deve çıkarırsan, senin Peygamberliğini, doğrular ve sana, iman ederiz!' dedi.
Salih Aleyhisselam, bunu yaptığı takdirde, Peygamberliğini tasdik ve kendisine iman edecekleri hakkında onlardan kesin söz aldıktan sonra[33], kayanın yanında namaz kıldı[34], Yüce Allah´a dua edince, kaya, sanki, doğum sancısı gibi sancılandı. [35]
Gebe bir kadının hareketi gibi, hareket etti. [36] Titredi, sonra da, ikiye ayrılarak, içinden, istedikleri vasıfta bir Deve çıktı. [37]
Kaya, bir deve doğurdu. [38]
Semud kavmi, bu Deve´yi, istedikleri kadar sağarlar, kablarını, kaçaklarını sütle doldururlardı. [39]
Bunun üzerine, Cenda´ b.Amr ile kavminden bazı kişiler, Salih Aleyhisselama iman etti. [40]
Cenda´ b.Amr´ın amcasının oğlu Şihab b.Halife gibi Semud kavminin bazı Eşrafı da, Salih Aleyhisselama iman etmek ve tâbi olmak istedilerse de, Vesenleri-nin sahipleri olan Eşraftan Zuab b.Amr ile Habbab ve Rebab, engel oldular. Onlar da, bunlara uyarak, Müslüman olmaktan vaz geçtiler. [41]
Semud Kavminin Mucize Deveyi Öldürmeleri Ve Salih Aleyhisselâmı Da Öldürmeğe Kalkışmaları:
Salih Aleyhisselam, Rabb´inin, kendisine verdiği Devesinden hiç ayrılmazdı. O, nereye yönelse, onun yanında bulunurdu. [42]
Deve, bir gün, Semud kavminin suyundan içer, bir gün de, onlar Deve´nin sütünü sağar, içerlerdi.
Semud kavmi, Rab´larının emrine karşı, kibir ve gurura düştüler, azgınlık ettiler, Deveyi boğazladılar. [43]
Deveyi boğazlıyanlardan birisi: kızıl.sarışın, gök gözlü, köse, kısa bir adamdı.
Öteki de, uzun boylu, akılsız ve titrek bir kimse idi. [44]
Ana deve, kesilince, yavrusu kaçıp dağa çıktı. [45]
Yavru deve, Salih Aleyhisselâmı görünce, ağladı ve üç kerre böğürdü.
Salih Aleyhisselam; Semud kavmine:
'Her böğürüş, bir eceldir: Yurdunuzda, üç gün daha yaşayacaksınız! Bu, ya-lanlanamayacak bir Va´d´dir!' dedi.[46]
Semud kavminden, Salih Aleyhisselâmı, öldürmeğe kalkışanlar, oldu. Fakat, Allah, onu, korudu. [47]
Semud Kavminin Helak Oluşu:
Semud kavmi, Salih Aleyhisselâmla alay ederek, azaba, ne zaman uğrayacaklarını, sordular.
Salih Aleyhisselam:
'Azab alâmeti: birinci günde, yüzleriniz, sararmış olarak sabaha çıkacaksınız!
İkinci günde, yüzleriniz, kızarmış olarak sabaha çıkacaksınız!
Üçüncü günde, yüzleriniz, kararmış olarak sabaha çıkacaksınız!' dedi.
Gerçekten de, ilk günde sabaha çıktıkları zaman, küçük büyük, erkek, kadın, hepsinin yüzleri, sanki, haluk kokusu sürünmüş gibi sapsarı kesilmişti. [48]
Bunun üzerine, Semud kavmi, helak olacaklarını ve Salih Aleyhisselâmın doğru söylemiş olduğunu anladılar. [49]
İkinci gün, yüzleri, kızarmış olarak sabaha çıktılar.
Üçüncü gün, yüzleri, kara boya sürünmüş gibi kararmış olarak sabaha
çıktılar. [50]
Dördüncü gün, pazar günü, sabaha çıktıkları zaman, kendilerine, azabdan, cezadan neler geleceğini, gelecek azabın, hangi yandan[51], üzerlerinden gökten mi? yoksa, ayaklarının altından, yerden mi? geleceğini[52] bilmiyorlar[53]; kâh başlarını kaldırıp semaya bakıyorlar, kâh gözlerini yere dikiyorlardı! [54]
Sabaha girdikleri sırada[55], güneş doğarken[56]´, gökten, onlara göklerin bütün gürlemelerini, yer yüzünün bütün çığlıklarını içinde taşıyan[57] öyle bir bağırışla bağırıldı ki, bir anda göğüslerindeki kalbleri parçalandı!´[58]
Canları, bedenlerinden uçtu! Solukları, kımıldamaları, kesiliverdi!
Altlarından da, son derece şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldılar. [59]
Allah´ın Hareminin, bu azabdan koruduğu bir tek kimseden başka, doğu, batı arasında, onlardan, helak olmadık bir kimse kalmadı! [60]
Kurtulan o tek kişi ise, Ebû Rigal idi. [61]
Âd kavminin helaki ile Semud kavminin helaki arasındaki süre, bes yüz y.ld.. [62]
Kur´ân-I Kerimin Semud Kavmi Hakkındaki Açıklaması:
Salih Aleyhisselamın Semud Kavmine gönderilişi ve onların kötü tutum ve davranışları ve akıbetleri Kur´ân-ı Kerim´de şöyle açıklanır:
'And olsun ki: Eshab-ı Hicr da, Peygamberleri, yalanlamışlardır.
Biz, onlara, âyetlerimizi vermiştik te, onlar, bunlardan yüz çevirici idiler.
Onlar, dağlardan, emîn emin evler, yontar, oyarlardı. [63]
And olsun ki: biz, Semud (kavmına) da;
'Allah´a, ibadet ediniz!' diye kardeşleri Salih´i gönderdik.
Bir de, ne görsün: onlar, birbirleriyle çekişir iki fırkadır!
Salih:
'Ey kavmim! Niçin iyiden (ve güzelden) önce, çarçabuk kötüyü (azabı) istiyorsunuz?!
Allah´dan, yargılanmanızı istemeli değil misiniz? (Böyle yaparsanız) umulur ki, esirgenirsiniz.' dedi.
'Biz, senin yüzünden ve maiyyetinde bulunan kimseler (Mü´minler) yüzünden, uğursuzluğa uğradık!' dediler.
(Salih):
'Sizin (bütün) emel ve hareketleriniz), Allah katında gizli değildir.
Belki, siz, imtihana çekilmekte olan bir kavmsiniz!' dedi.
O şehirde (Hıcrda, düşman) dokuz erkek vardı ki, bunlar, yer (yüzün)de fesad çıkarıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı.
Onlar, Allah adıyla andlaşarak:
Ona (Salih´e) ve Ehline, her halde bir gece baskın yapalımf hepsini öldürelim) Sonra da, Velîsine: and olsun ki; biz, o ailenin helakinde hâzır değildik.
Şüphesiz ki: biz, (bu sözümüzde) elbette sâdıklarız! diyelim.' dediler.
Onlar, böyle bir tuzak kurdular.
Biz de, kendilerinin haberleri olmadan, onların planlarını, altüst ediverdik! [64]
....O
Ey kavmim! Allah´a, ibadet ediniz!
Sizin, O´ndan başka, hiç bir İlâhınız yoktur.
O, sizi, topraktan meydana getirdi.
Sizi, orada ömür geçirmeye (veya imâra) memur etti.
O halde, O´ndan, yargılanmak dileyiniz.
Sonra, Ona tevbe ediniz.
Şüphe yok ki, Rabbim(in Rahmeti) çok yakındır.
O (duaları da) kabul edendir. [65]
Düşününüz ki: (Allah) sizi, Âd´dan sonra, Hükümdarlar yaptı.
Yer yüzünde sizi yerleştirdi.
Ovalarından köşkler yapıyor, dağlarından, evler yontuyorsunuzdur.
Artık, (hepiniz) Allah´ın lütuflarını anınız.
Yer yüzünde fesadcılar olup taşkınlıklar yapmayınız!' dedi. [66]
'Ey Salih! Sen, bundan önce, içimizde ümid beslenen biri idin.
(Şimdi) Atalarımızın taptığı şeylere tapmamızdan bizi vaz geçirmek mi istie-yorsun?!
Senin, bizi (İbadete) davet ettiğin (Rab)dan, hakîkaten, şüphe içindeyiz, şüphe-leniciyiz!' dediler.
(Salih):
'Ey kavmim! Ya ben, Rabb´ımdan (gelen) apaçık bir Mucizenin üzerinde isem, ve O Rab, Kendinden, bana bir Rahmet (Peygamberlik) vermişse, buna, ne diyeceksiniz?
O halde, Allah´ın (intikamından -eğer, Ona isyan edersem- (kurtarmak hususunda) bana, kim yardım eder?
Demek, siz, beni ziyana uğratmaktan, (bunu) bana karşı artırmaktan başka bir şey yapmayacaksınız? [67]
Şüphesiz ki, ben, size (gönderilmiş) emîn bir Peygamber´im. Artık, Allâh´dan korkunuz ve bana, itaat ediniz.
Ben, buna karşılık, sizden, hiç bir ücret istemiyorum.
Benim mükâfatım, âlemlerin Rabb´ından başkasına aid değildir.
Siz, buradafki nimetlerin içinde), bağların, pınarların içinde, ekinliklerin ve do-murcukları nazik ve yumuşak hurma ağaçlarının içinde emîn emîn bırakılacak mısınız?
Dağlardan, şımarık şımarık evler yontuyorsunuz. Artık, Allah´dan korkunuz ve bana, itaat ediniz.
Ifratcıların emrine boyun eğmeyiniz ki, onlar, yer (yüzün)de fesad yapar, ıslah etmez kimselerdir.' dedi.
'Sen, ancak (hızlı) büyülenmişlerdensin!' dediler. [68]
Onun kavminden (iman etmeyi) kibirlerine yediremeyen ileri gelenleri de, kendilerince her görünenlere, onların içinden iman edenlere:
'Siz, Salih´in, gerçekten, Rabb´ı katında gönderilmiş bir Peygamber olduğunu biliyor musunuz?' dediler.
Onlar da:
'Biz, doğrusu, onunla ne gönderildiyse, ona, iman edicileriz!' dediler. [69]
Yine, kibirlenen kimseler:
'Biz, doğrusu, o, sizin iman ettiğinize münk