AHMET YILMAZ


Günün yazısı


[2/6 09:52] Babam: ' Kabrin arkası için çalışınız.Hakiki lezzet ve saadet ordadır'
Mektubat
Hayırlı cumalar
[2/6 17:50] Babam: Ahzâb Sûresi / 56.Ayet
 
' *Şüphesiz ki Allah ve melekleri Peygamber’e salât eder*(övgü ve iltifatla anar) *lar! Ey iman edenler! Siz de ona salât ve selâm edin!* '
 
Cumanız mübarek, Allah yar ve yardımcımız olsun. Selam ve dua ile...
[2/6 17:50] Babam: *Hayırlı Günler*
*'Allah'ım! Çekilmez belalardan, isyana düşmekten, görülmez kazadan ve düşmanları sevindirecek musibetlerden sana sığınırım.'Yâ Rabbim! Dünya imtihanımızı kolaylaştır, musibetler karşısında bilincimizi ve direncimizi artır, bizlere sabır ve metanet ver. Allah'ım! Seni Zikretmek, sana Şükretmek ve sana güzelce ibadet etmek için bize yardım et!” Allah'ım! Senden hidâyet, takva, iffet ve gönül zenginliği isteriz. Sabahımız Nûrlu, Günümüz Hayırlı, Kazançlarımız Helâl ve Bereketli Cuma niz mübarek Olsun.!*Dayım
[2/6 17:51] Babam: GÜNÜN DUASI:
Allah’ım biz müslümanlara sırat-ı müstakim ehlinin üç temel vasfı olan “hikmet”, “iffet” ve “şecaati” ihsan eyle. Amin amin amin.
Cumanın hayrı ve bereketi hepimizin üzerine olsun inşaallah.
Selam, dua, sağlık ve muhabbetle kalınız. 
[2/6 17:51] Babam: İNSAN 
elbette ve herhalde bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belalı ve fâni dünyaya sığışmaz. Belki ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâki bir dâr-ı saadet içindir 
Cumamız mübarek olsun inşallah
[2/6 17:51] Babam: Allah'ım! Acizlikten, tembellikten, korkudan, kederden ve cimrilikten Sana sığınırım.
(Müslim, 'Zikir', 50)
 
Hayırlı Cumalar selâm ve dua ile Tevfik Ertürk
[2/6 17:51] Babam: Cumanın feyzi ve bereketinden faydalanan kullardan olmak dileğiyle Cumanız mübarek olsun
[2/6 17:52] Babam: İnsan bu dünyaya Halife-i arz olarak gönderilmiştir. 
Halife-i arz olamazsa HADEME-İ ARZ  olur.
(Dünyanın hizmetçisi)
 
Cumanız mübarek olsun.
[2/6 17:52] Babam: İNSAN 
elbette ve herhalde bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belalı ve fâni dünyaya sığışmaz. Belki ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâki bir dâr-ı saadet içindir 
Cumamız mübarek olsun inşallah
[2/6 17:52] Babam: Yüce Allah'ım!  Sizin katında değeri olmayanları gönlümüzde değerli  olmaktan bizleri muhafaza eyle...
Bizi  ve gönlümüzde olanları 
Sizin katınızda değerli kıl,her türlü kötülükten  muhafaza eyle.  Amin... Cumamız mübarek olsun.
[2/6 17:52] Babam: HAYIRLI CUMALAR 
 
ALLAH RIZASINI ARAYAN MÜMİN NASIL BİR DÜNYA HAYATI YAŞAMALIDIR ?
 
MEVLÂNÂ HAZRETLERİ BUYURUR:
 
“Dünya hayatı bir rüyadan ibârettir. Dünyada servet sahibi olmak ise rüyada define bulmak gibidir. Dünya malı, muayyen bir zaman dilimi içinde nesilden nesile aktarılarak yine dünyada kalır.”
 
“Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci mercan da nedir; bir sevgiye harcanmadıktan, bir güzele fedâ edilmedikten sonra?”
 
YUNUS EMRE HAZRETLERİ NE GÜZEL SÖYLER:
 
Ben gelmedim dâvî için,
 
Benim işim sevi için,
 
Dostʼun evi gönüllerdir,
 
Gönüller yapmaya geldim...
 
Dünya nîmetleri, nazargâh-ı ilâhî olan muzdarip bir gönlün huzur ve tesellî bulmasına vesîle kılınabildiği zaman bir kıymet ifade eder.
 
Bu hususta
Cenab ı HakTevbe Süresi 34.Ayet-i kerimelerinde ilâhî bir ikaz olarak şöyle buyurmaktadır.
 
بسم الله الرحمن الرحيم
وَالَّذٖينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَلٖيمٍۙ
 
Altın gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele!
 
Ey Rabbimiz 
Dünyayı gözünüze küçült
Ahireti de kalbimizde büyüt
[2/6 17:52] Babam: “Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür.”  Âl-i İmrân : 118
 
Cumanız Mübarek Olsun
[2/6 17:52] Babam: 'Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Hiçbir babanın çocuğuna, hiçbir çocuğun da babasına fayda veremeyeceği günden korkun! Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın.' (Lokman, 31/33)
 
Cuma'mız mübarek olsun.
Selam ve dua ile…
[2/6 17:53] Babam: Bismillahirrahmanirrahim
Şayet onlar iman edip de korunmuş olsalardı, elbette Allah tarafından verilecek mükafatı çok hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi. - Ey iman edenler! “ raine” demeyin, “ unzurna “ deyin ve iyi dinleyin, kafirler için elemli bir azap vardır. - Ne kitap ehlinden, ne de müşriklerden hiçbiri size Rabbinizden bir hayır indirilsin istemez. Allah ise, üstünlüğü, rahmetiyle dilediğine mahsus kılar ve Allah çok büyük lütuf sahibidir. - Bilmez misiniz ki, hakikatten göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır, hepsi onundur. Size de Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır. ( Bakara suresi 103-104-105-107 Ayetler) Cumanız mübarek olsun. Rabbim dualarınızı kabul etsin
[2/6 17:54] Babam: Ebu Hanife’ye رحمه الله. Denildiki bazıları size kafir diyor Ne dersiniz ? 
 
Ebu Hanife رحمه الله  ; Allah’a yemin ederim ki onlar yalan söylüyorlar, lakin bende onlar hakkında aynı yalanı söyleyecek değilim .
[2/6 17:54] Babam: قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ 
 
âyetinde i'cazlı bir îcaz vardır. Çünki çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyle ki: Şu âyet diyor ki: Allah'a (celle celalühü) imanınız varsa, elbette Allah'ı seveceksiniz. Madem Allah'ı seversiniz, Allah'ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah'ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir. Ne vakit ona ittiba etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah'ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.'  
İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir mealidir. Demek oluyor ki; insan için en mühim âlî maksad, Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki; o matlab-ı a'lânın yolu, HABİBULLAH'a ittibadır ve Sünnet-i Seniyesine iktidadır. 
Bahtiyar odur ki, bu ittiba-ı Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete ittiba etmeyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalalet-i azîmedir.
[2/6 17:58] Babam: Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme sürelerini bitirdikleri zaman kendi aralarında aklın ve dinin gereklerine uygun olarak güzellikle anlaştıkları takdirde, eşleriyle (yeniden) evlenmelerine engel olmayın. Bununla içinizden Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilmektedir. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz. - Bakara - 232. Ayet
[2/6 17:59] Babam: Tarih: 02.06.2023
﷽َ
 
ُرو َّن ا َ ۪فيَ
هىَ ُجنُوبِِه ْمََّويَّتََّّف ٰكَّ
ََّو َّعل
ََّوقُ ُعوداً
ََِّقيَّاماً
ُرو َّنَا ّٰلل ه
ْذكُ
۪ذي َّنَيَّ
َّ
ٰ
ل
َ
 
ْر ِض
ْْلَّ
همَّوا ِتََّوا
ِقَال ٰسَّ
َّخل ... ْ
َّلََّر ُسو ُل َّوَ َ
قَّا َِ
ه
ا ّٰللَ يَ
َّ
ٰ
َصل َُ
ه
ا ّٰلل َّمَ
َّ
ٰ
ْيِهََّوَسل
َّعل : َّ
ْذَ
َيَّ
ِذىَْلَّ
َّ
ٰ
هََُّوال
َّ
ْذ ُكُرََّربٰ
ِذىَيَّ
َّ
ٰ
ُلَال
َّمثَّ َّمِٰي ِتَ
ْ
ََّوال
َّح ٰىِ
ْ
ُلَال
كُ . ُرََّمثَّ
KALPLER ALLAH’I ZİKRETMEKLE 
HUZURA KAVUŞUR
Muhterem Müslümanlar!
Okuduğum ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz
idrak sahibi müminleri şöyle tanıtıyor: “Onlar 
ayakta dururken, otururken, yatarken Allah’ı 
zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını 
tefekkür eder, düşünürler…”
1
Okuduğum hadis-i şerifte ise Sevgili 
Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Rabbini 
zikreden ile zikretmeyenin durumu, diri ile 
ölünün durumu gibidir.”
2
Aziz Müminler! 
Zikir, Rabbimize kulluğumuzun ve 
sadakatimizin ifadesidir. Manevî berekete açılan 
kapıdır. Gönüllerin huzur kaynağıdır. Kalbimizin
gıdası, derdimizin devasıdır. Zikir, Rabbimizin her 
zaman ve her yerde bizi gördüğünü, işittiğini ve 
koruduğunu unutmamaktır. Bizler, Rabbimizin 
rahmet ve inayetine zikirle kavuşuruz. O’nun 
muhabbetine zikirle mazhar oluruz. Gafletten zikirle 
uyanır, vesveselerden zikirle kurtuluruz. Dünya ve
ahiret selametine zikirle ulaşırız.
Kıymetli Müslümanlar!
Mümin, kalbini zikirle Rabbine açar. 
ْرَ
 ْذكُ
ُرو۪ن ي َا
ْمََ
ُكُ ذك ْاَّف” Siz beni anın ki ben de sizi 
anayım.”3 ayetine bütün benliğiyle icabet eder.
Zikirle Allah’ın varlığını, birliğini ve kudretini 
tefekkür eder. Rabbinin gözetiminde olduğu
bilinciyle bir ömür sürer. Her daim iyiliklere 
ulaşmanın kötülüklerden uzaklaşmanın gayretinde 
olur.
Müminin gönlü zikirle ferahlar. 
َ
و ُب 
ُ
ْ ُقل
َال
ْط َّمِئ ٰنُ
ِ َتَّ
 َّْل َبِ ِذ ْكِر َا ّٰلل ه
ا” Bilesiniz ki kalpler ancak 
Allah’ı zikretmekle huzura kavuşur.”
4 ayeti 
gereğince müminin ruhu zikirle sekinete erer. 
Yuvası zikirle huzura kavuşur.
Değerli Müminler!
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Ey 
iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Ve O’nu 
sabah akşam tesbih edin.”
5 Bu ayeti kendine
düstur edinen Peygamber Efendimiz (s.a.s), her işine 
Allah’ın adıyla başlardı. Elbisesini giyerken, evine 
girerken, evinden çıkarken, bineğine binerken 
Allah’ı anardı. Yemeğe başlarken besmele çeker, 
sonunda da elhamdülillah derdi. Uyumadan önce de 
uyandıktan sonra da Allah’ı zikrederdi.
Aziz Müslümanlar!
Zikir, Allah’ı zihinde tutmak, dil ile belirli 
kelimeleri tekrar etmekle birlikte, söz, tutum ve 
davranışlarımızla Allah’ın rızasını kazanma
çabasıdır. Nefsimizi ıslah etme, iyilik ve hayır 
yolunda olma, huzur ve mutluluğa ulaşma gayretidir. 
Zikrin gerçek anlamını idrak eden bir mümin,
Kur’an ve sünnete uygun bir hayat sürer. Kardeşlik 
hukukunu korur. Toplumda birlik ve beraberliği 
pekiştirmek için çaba gösterir. Zikri kendine şiar 
edinen bir mümin, yaratılış gayesini unutmaz. Hak 
duyarlılığını kaybetmez. 
Değerli Müslümanlar!
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de bizleri 
şöyle uyarmaktadır: “Ey iman edenler! Mallarınız 
ve evlatlarınız sizi, Allah’ı zikretmekten 
alıkoymasın.”6 Bu ayet-i kerime rızkımızı
kazanırken, işimizi yaparken, sorumluluklarımızı 
yerine getirirken her an Allah’ı hatırlamamız
gerektiğini bizlere emrediyor. Varlıkta ve yoklukta, 
rahatlıkta ve zorlukta Rabbimize kulluk etmeye, 
O’nu anmaya ve O’ndan yardım istemeye bizleri 
çağırıyor.
Öyleyse Aziz Müminler!
Yüce Rabbimizin rızasını, yardımını ve affını
umarak her daim O’nu zikredelim. Esmâ-i 
Hüsnâ’sından güzel isimlerinden olan ya Allah, ya 
Rahmân, ya Rahîm, ya Selâm isimlerini dilimize 
tesbih ederek zikrimizi eda edelim. Zikrin en büyüğü 
olan namazlarımızı ihmal etmeyelim. Bir ismi de 
“Zikir” olan Kur’an-ı Kerim’i okuyalım, anlayalım 
ve yaşayalım.
Hutbemi Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in bize 
öğrettiği şu dua ile bitiriyorum: 
َ
 
َّك ا َ
َّى َ ُش ْكِر َّك ََّوِذ ْكِر َّك ََّو ُح ْسِن َ ِعبَّاَّدتِ
ا َ َّعل
ِعٰنَّ
َّ
َأ
ُه ٰمَّ
َّ
ٰ
لل” Allah’ım! Sana 
şükretmek, seni zikretmek ve sana güzelce ibadet 
etmekte bize yardım et.”7
 
1 Âl-i İmrân, 3/191.
2 Buhârî, Deavât, 66.
3 Bakara, 2/152.
4 Ra’d, 13/28.
5 Ahzâb, 33/41,42.
6 Münâfikûn, 63/9.
7
İbn Hanbel, II, 299.
[2/6 17:59] Babam: Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim. - Hâkim, Müstedrek, II,670
[2/6 17:59] Babam: “…Allah’ım, nefsime takvasını ver, onu temizle, onu temizleyenlerin en hayırlısı sensin. Onun velisi (sahibi) ve mevlâsı (efendisi) sensin…” - Müslim, Zikir, 73
[2/6 17:59] Babam: Cünüplük, hayız ve nifas gibi hükmi kirlilik halinden kurtulmak için vücudun tamamını temiz su ile yıkamaya gusül denir. Kur’an-ı Kerim’de, “Eğer cünüp iseniz, iyice temizlenin (yıkanın )” (Nisâ, 4/43; Mâide, 5/6) buyurulmaktadır. Gusletmek isteyen önce besmele çeker ve: “Niyet ettim Allah rızası için gusletmeye” diye niyet eder. Ellerini yıkadıktan sonra avret mahallerini yıkar, bedeninde bir necaset var ise onu temizler. Sonra sağ eli ile üç defa ağzına su alarak iyice çalkalar, daha sonra üç defa burnuna su çekerek temizler ve namaz abdesti gibi abdest alır. Sonra da, hiç kuru yer kalmamasına dikkat ederek bütün vücudunu yıkar. En sonunda da ayaklarını yıkayarak guslünü tamamlar. - GUSÜL
[2/6 18:00] Babam: Güzel ve Çirkin Huylar
17) İttika: Yüce Allah'dan korkmak, haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmaktır. Böyle bir hale 'Takva' denir. Bunun sahibine de 'Müttakî' denilir. Müttakî olan bir zat, güvenilir ve itimat edilir bir insan demektir. Ondan hiç bir kimseye zarar gelmez.
İslam önünde insanlar esasen birbirine eşittirler. Bunların seçkinliği ancak takva iledir. Kur'an-ı Kerîm'de buyurulmuştur:
'Şüphe yok ki, Allah yanında en iyiniz, en çok müttakî olanınızdır.'
İttikanın karşıtı fısk'dır, fücur'dur. Daha açığı, doğru yoldan çıkmak, Allah'a asi olmak, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmamaktır. Böyle bir halin sonucu da felakettir, azabdır.
18) Edeb: Güzel terbiye ve güzel huylarla vasıflanmaktır, utanılacak şeylerden insanı koruyan bir hal demektir.
Edeb, insan için büyük bir şereftir. Edebin karşıtı İsaet'dir ki, kötülük yapmak ve terbiyeye aykırı davranmak demektir.
Edeb, insanın süsüdür. Edeb, insanı nefsin arzusuna uymaktan korur ve kurtarır.
'İnsanın edebi, zehebinden (altınından) iyidir' denilmiştir.
Edebden yoksun olan bir insan, bir toplum için zararlı mikroplardan daha tehlikelidir.
19- İhsan: Bağışlama, iyilik etme, bahşiş verme, hayır olarak yapılması uygun olan bir şeyi yapma demektir. İhsan, adaletin üstünde bir faziletdir. Bir ayet-i kerimede buyurulmuştur:
'İhsan ediniz; şübhe yok ki, Allah ihsan edenleri sever.'
Diğer bir ayet-i kerimede de buyurulmuştur:
'Yüce Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et.'
20- İhlas: Herhangi bir işi güzel bir niyetle ve saf bir kalb ile yapmak, işe başka bir şey karıştırmamaktır. Böyle bir hale, 'Hulûs' da denir. Yapılan görevlerin değerleri ihlasa göre artar. İhlasın karşıtı Riya (gösteriş) 'dır. Bir görevi yalnız bir gösteriş için veya maddi bir yarar için yapmaktır.
Riyakar bir insan, temiz ruhlu, iyi bir insan değildir. Yaptığı işlerin mükafatını Allah'dan dilemeğe yüzü olmaz. Bir hadîis-i şerifde buyurulmuştur:
'Şüphe yok ki, Allah, sadece kendisi için yapılan ve kendi rızası için istenen bir işi kabul eder.'
21- İstikamet: Her işte doğruluk üzere bulunmak, adaletten ve doğruluktan ayrılmayıp din ve akıl çerçevesi içinde yürümek demektir. Din ve dünya görevlerini olduğu gibi yapmaya çalışan bir müslüman, tam istikamet sahibi bir insandır. Böyle bir insan toplumun en önemli bir organı sayılır.
İstikametin karşıtı, hıyanettir ki, doğruluğu bırakıp verilen sözü gözetmemek, caymak, emanete riayet etmemektir, insanların haklarına tecavüz etmektir. Bir ayet-i kerimede, Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyurulmuştur:
'Emrolunduğun gibi istikamette bulun.'
İşte bu ayet-i kerime, istikametin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu göstermeğe yeter.
22- İtaat: Üst amirin dince yasak olmayan emirlerini dinleyip ona göre yürümektir. Yüce Allah'ın buyruklarını dinleyip tutmak bir taattır. İnsanın mutluluğu da bu taata bağlıdır. Bunun karşıtı isyandır. Yüce Allah'ın emirlerini dinlemeyen bir insan günahkar ve hayırsız bir kimsedir ki, kendisini tehlikeye atmış olur. Artık böyle bir kimseden insanlık ne bekleyebilir:
Kur'an-i Kerîm'de şöyle buyurulmuştur:
'Allah'a itaat ediniz; Allah'ın Peygamberine de, sizden olan idarecilere de itaat ediniz.'
23- İtimad: Güvenmek ve emniyet etmek, bir şeye kalben güvenip dayanmak demektir. Halkın güvenini kazanmak bir başarı eseridir. İktisadî ve içtimaî hayatın devamı itimadın varlığına bağlıdır. Onun için insan, güzel ve doğru hareketleriyle herkesin güvenini kazanmaya çalışmalıdır. İtimada aykırı olan şey, hiyanettir, işi kötüye kullanmaktır ki, bunun sonucu pek korkunçtur.
24- İktisad: Her işte denge üzerinde bulunmaktır. Gereğinden fazla veya noksan harcama yapmaktan kaçınmaktır. İnsan iktisada uyma sayesinde rahat yaşar, hadis-i şerîfde buyurulmuştur:
'İktisad üzere bulunan fakir olmaz.'
İktisadın karşıtı israf dır, aşırı gitmektir
[2/6 18:00] Babam: '; Bu da yüce Allah'a mahsus bir isimdir. Bunun özel bir mânâsı vardır. Fakat zat ismi değil, sıfat ismidir. Hem vasıflanarak hem vasıflanmadan kullanılır. Bundan dolayı katıksız isim ile katıksız sıfat arasında bir kelimedir. Bunun için cer edatı ile geçişli olmaz, fiil gibi amel yapmaz. 'Buna rahmandır.' denilmez. Fakat izafetle (tamlama ile) 'Dünya Rahmânı' gibi amel eder. Böyle olması bu kelimenin fiil sıfatı değil, zat sıfatı olduğunu gösterir. Ve böyle sıfatlara sıfat-ı galibe (üstün sıfat) ismi verilir. Aslında içerdiği niteliğe sahip olan her şahsı nitelemek uygun olduğu halde o sıfatla seçkin olan özel bir kişi için kullanılması çokça görüldüğünden yalnız onun sıfatı olarak kullanılmış demektir. Üstünlük bir derece daha kuvvet bulunca isim olarak da kullanılır ki, Rahmân böyledir. Ve bu üstün gelme ya gerçekten veya varsayım şeklinde olur. Eğer önce genel olarak kullanılmışsa ve daha sonra bir şeye tahsis edilmesi gerekmişse 'gerçek anlamıyla'; eğer önce genel olarak kullanılması bizzat meydana gelmemiş de dil ile ilgili bir kural gereğince ise 'varsayım anlamıyla' denilir.
 
(er-Rahmân) ismi de varsayım tarafı ağır basan ve yalnızca Allah için kullanılan bir özel isimdir. Çünkü dil açısından (rahm) ve (rahmet)ten türemiş ve sürekli ve pek fazla acıma mânâsına gelen bir sıfat-ı müşebbehe kipidir ki çok merhametli, çok rahmet sahibi mânâsına bir sıfattır. Böyle olunca da bu sıfat kimde bulunursa ona (er-Rahmân) demenin kıyas yoluyla mümkün olması lazım gelir. Halbuki hiç böyle kullanılmamış, rahmeti sonsuz, ezelî
[2/6 18:01] Babam: 'Koyun ağıllarında namaz kılayım mı?'' diye bir başka sual sordu:
 
'Evet!'' cevabını aldı. Tekrar sordu:
 
'Pekala, deve ağıllarında namaz kılayım mı?''
 
'Hayır!'' buyurdu Aleyhissalâtu vesselam.'
 
Müslim, Hayz 97, (360).
 
3662 - Ebu Dâvud ve Tirmizi'de Berâ (radıyallahu anh)'nın rivayetlerine göre Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demiştir:
 
'Deve ağıllarında namaz kılmayın, çünkü onlar şeytandandır.'
 
Koyun ağıllarından soruldu:
 
'Oralarda kılın, çünkü onlar berekettir'' buyurdular.''
 
Ebu Dâvud, Tahâret 72, (184); Tirmizi, Tahâret 60, (81).
 
MÜTEFERRİK HADİSLER
 
3663 - İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Biz, yollarda ayağa bulaşan pislik sebebiyle abdest tazelemezdik.'
 
Ebu Dâvud, Tahâret 81, (204); İbnu Mâce, İkamet 67, (1041)
[2/6 18:01] Babam: Mektûbu getiren Şeyhullah Bahş, biraz cezbe ve muhabbete mâlikdir. Onun zorlamasıyla, yüksek kapınızın hizmetçilerine birkaç kelime yazıldı. Kendisi, yüksek hizmetinizde bulunmağı çok istiyor. Bunun için yola çıkdı. Önce burada birşeyler istedi. Fekat fakîrin çekindiğini anlayınca, yalnız görüşmeğe râzı oldu. Bu birkaç kelimeyi yazdırdı. Mektûbu dahâ uzatarak saygısızlık yapmak edebsizlik olur.
 
Niçin kılmazsın, farz-ı sünneti?
Değil misin Muhammedin ümmeti?(Aleyhisselâm)
Anmazmısın, Cehennemi, Cenneti?
Îmân sâhibi kul böyle mi olur?
 
11
ONBİRİNCİ MEKTÛB
 
Bu mektûb yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Ba’zı keşfleri ve kusûrlarını görmek makâmının hâsıl olduğu ve
[2/6 18:02] Babam: Niçin kılmazsın, farz-ı sünneti?
Değil misin Muhammedin ümmeti?(Aleyhisselâm)
Anmazmısın, Cehennemi, Cenneti?
Îmân sâhibi kul böyle mi olur?
 
11
ONBİRİNCİ MEKTÛB
 
Bu mektûb yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Ba’zı keşfleri ve kusûrlarını görmek makâmının hâsıl olduğu ve Şeyh Ebû Sa’îd-i Ebül-Hayrın sözünün açıklanması bildirilmekdedir:
 
Kölelerinizin en aşağısı olan Ahmed, yüksek katınıza sunar. Önceleri kendimi içinde gördüğüm makâmı, yüksek emrinize uyarak bir dahâ düşündüm. Üç halîfenin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim” bu makâmdan geçdikleri görüldü. Fekat orası makâmım olmadığı ve çok kalmadığım için, birinci çıkışımda onları görmemişdim. Bunlar gibi, Ehl-i beytin
[2/6 18:03] Babam: Veda Tavafı
 
Ana Sayfa
Hac ve Umre
Veda Tavafı
İlgili
E) VEDA TAVAFI
 
Veda tavafı Mekkeli olmayan ve Mekkeli hükmünde sayılmayan, uzak bölgelerden gelmiş hacıların Mekke’den ayrılmadan yapmaları gereken en son tavaftır. Buna sader tavafı da denir. Sader ayrılma demektir.
 
 
 
 
a) Vacip Olmasının Şartları
 
1. Haccetmiş olmak.
2. Hacceden kişinin Afakı olması.
3. Kadınlar, Mekke’den ayrıldıkları esnada aybaşı veya loğusalık halinde olmamak.
 
Sadece umre yapanlar ile, Mekke’de, Harem bölgesinde ve mikat sınırları içinde ikamet eden hacıların, Mekke’den ayrılırken veda tavafı yapmaları gerekmediği gibi, henüz veda tavafını yapmadan aybaşı veya loğusa olan ve temizlenmeden Mekke’den ayrılan kadınlardan da veda tavafı düşer. Fakat Mekke’den ayrılmadan temizlendikleri takdirde, yola çıkmak için hazırlanmış bile olsalar, veda tavafını yapmaları gerekir.
 
b) Vakti ve Sıhhat Şartı
 
Veda tavafı ziyaret tavafından sonra yapılır. Mekke’den ayrılıp mikat dışına çıkılmadıkça vakti sona ermiş olmaz. Veda tavafını yapmadan Mekke’den ayrılan kişi henüz mikat sınırları dışına çıkmamışsa, ihramsız olarak Mekke’ye dönüp veda tavafını yapması vaciptir. Mikat dışına çıkılmışsa dönmek vacip değildir ve artık ceza gerekir. Fakat dönülüp eda edilirse yani yeni bir umre yapmak üzere ihrama girip umreden sonra veda tavafı yapılırsa ceza düşer. Ziyaret tavafından önce veda tavafı yapılmaz. Şayet yapılırsa, bu tavaf ziyaret tavafı sayılır. Çünkü Arafat vakfesinden sonra yapılan ilk tavaf hangi niyetle yapılırsa yapılsın ziyaret tavafı olur. Ziyaret tavafından sonra yapılan her tavaf da veda tavafı sayılır. Hanefi mezhebinde veda tavafının Mekke’den ayrılırken yapılması daha faziletli ise de önceden yapmak da caizdir. Bu takdirde Mekke’den ayrılırken tekrar yapmak gerekmez. Veda tavafını yaptıktan sonra Harem-i şerif’e gidip namaz kılmakta veya tavaf yapmakta bir sakınca yoktur. Bu durumda en son yapılan tavaf, veda tavafı olur.
 
Şafii ve Hanbeliler’e göre, veda tavafı Mekke’den ayrılırken yapılır. Aksi halde iadesi gerekir. Malikiler’e göre ise veda tavafı vacip değil sünnettir.
 
İlgili
Hac ve Umrenin Yapılışı
7 Eylül 2021
Benzer yazı
Haccın Sünnetleri
7 Eylül 2021
Benzer yazı
Cinayetlerin Ceza Ve Kefaretleri
7 Eylül 2021
Benzer yazı
in Hac ve Umre Tags: tavaf, veda
Diğer Konular
Müzdelife Vakfesi
Sa'y
Haccın Vacipleri
Ziyaret Tavafı
Arafat Vakfesi
Haccın Rükünleri
[2/6 18:03] Babam: Ayakkabı Denemek
 
Ana Sayfa
A
Ayakkabı Denemek
Rüyada Ayakkabı Görmek
Rüyada Ayakkabı Giymiş olup Yürüdüğünüzü Görmek
Rüyada Renkli Ayakkabı Görmek
Rüyada Bir Çift Ayakkabı Görmek
Rüyada Ayakkabının Ayağınızdan Çıktığını Görmek
Rüyada ayakkabı denemiş olmak, ara sıra kadınla yorumlanır. Bu rüyayı gören yakında, giydiği ayakkabıya nispet eden bir kadınla evlenir. Huzur ve cici ayakkabı iyi geçimli ve güzel tabiatlı bir bayana, dar ve huzursuz ayakkabı ise kötü fıratlı devamlı şikayet eden bir bayana delalet etmektedir. Ara sıra bu rüya hizmette bulunmuş olan bir şahıs, iş yaşamında itaat eden memur, kuvvet ve azamet maliki olma, eline gelecek mala ve geçime yorulabilmektedir. Güzel bir ayakkabı geçimin genişlemiş olmasına, dar bir ayakkabı ise zorluklarla çabaya işarettir.
 
 
 
 
Rüyada Ayakkabı Görmek
Rüyada görmüş olunan ayakkabı bayan ya da cariyedir. Bu rüya bekârlar için evlenmiş olmaya, haneliler için maddi sorunlardan feraha ermeye, geçimini temin etmeye ve sorunların hafiflemiş olmasına delalet etmektedir. Güz sezonunda görmüş olunan ayakkabı rüyası, kudretli bir kimseden ihsan ve çıkar görmek; yaz sezonunda görmüş olunan ise zorluk ve hüzündür.
 
Rüyada Ayakkabı Giymiş olup Yürüdüğünüzü Görmek
Rüyada ayakkabı giymiş olup yürümüş olan şahıs yakında bir yolculuğa çıkar. Çıkmış olacağınız bu yolculuğun mesafesini rüyada attığınız adım belirler.
 
Rüyada Renkli Ayakkabı Görmek
Rüyası esnasında ayakkabılar görülüş rengine göre tabir edilir. Kara ayakkabı görmüş olan kişi, zengin ve varlıklı biriyle evlenir. Kırmızı ayakkabı, namuslu, ahlakını korumuş olan güzel bir bayandır. Sarı ayakkabı hasta ve muhtaç bir kadınla evlenmiş olmaya delalet etmektedir. Yeşil ayakkabı, ahlaklı, dindar ve namuslu bir bayandır.
 
Rüyada Bir Çift Ayakkabı Görmek
Rüyada görmüş olunan bir çift ayakkabı mal, mülk edinmiş olma, para kazanma, iş yaşamında yapacağı çalışmalardan oldukça çok kar sahip olma, tüm manalarda rahata erme, rahatlamış olma ve bütün sorunlarından kurtulmadır.
 
Rüyada Ayakkabının Ayağınızdan Çıktığını Görmek
Rüyada ayaktan çıkmış olan ayakkabı yakınlarla tabir olunur. Bu şekilde bir rüya görmüş olan kimse, kız ya da erkek kardeşinden ayrılmış olarak gurbete düşer. Bu rüya yakınlarla ilişiği kesmiş olmaya, yakın ziyaretlerini terk etmeye yorulmuş olmaktadır.
 
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azık
Azil
Azmetmek
Azrail
[2/6 18:05] Babam: Akâid İlmi
 
Ana Sayfa
A
Akâid İlmi
Îmân esaslarını anlatan ilim dalı.
Akâid ilmi, îmânın esaslarını geniş ve derin olarak anlatır. Bu ilme önceleri Fıkh-ı ekber, sonraları Kelâm ilmi denildi. Akâid ilmi ile ilgili ilk eser İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin yazdığı El-Fıkhu’l-Ekber’dir. Daha sonra Ehl-i sünnet îtikâdını anlatan pekçok eser yazıldı. (Muhammed Muhyiddîn)
 
İlgili
AKÂİD
9 Eylül 2021
Benzer yazı
Burhân-ı İnnî
9 Eylül 2021
Benzer yazı
TABAKÂT-I MUHADDİSÎN
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[2/6 18:06] Babam: Ve o ağacın birliğiyle beraber muhtelif başka başka meyveler vermesi ise, kudret-i Samedaniyenin sikkesine ve rububiyet-i İlahiyenin hâtemine ve saltanat-ı uluhiyetin turrasına işarettir. Çünki “Bir tek şeyden her şeyi yapmak” yani bir topraktan bütün nebatat ve meyveleri yapmak; hem bir sudan bütün hayvanatı halketmek; hem basit bir yemekten bütün cihazat-ı hayvaniyeyi icad etmek; bununla beraber “Her şeyi bir tek şey yapmak” yani zîhayatın yediği gayet muhtelif-ül cins taamlardan o zîhayata bir lahm-ı mahsus yapmak, bir cild-i basit dokumak gibi san’atlar; Zât-ı Ehad-i Samed olan Sultan-ı Ezel ve Ebed’in sikke-i hâssasıdır, hâtem-i mahsusudur, taklid edilmez bir turrasıdır. Evet, bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak; her şeyin Hâlıkına has ve Kādir-i Küll-i Şey’e mahsus bir nişandır, bir âyettir. Ve o tılsım ise, sırr-ı iman ile açılan sırr-ı hikmet-i hilkattir ve o miftah ise, يَا اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ dur. Ve o ejderha ağzı bahçe kapısına inkılab etmesi ise, işarettir ki: Kabir ehl-i dalalet ve tuğyan için vahşet ve nisyan içinde zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu halde, ehl-i Kur’an ve iman için zindan-ı dünyadan bostan-ı bekaya ve meydan-ı imtihandan ravza-i  Cinana ve zahmet-i hayattan rahmet-i Rahman’a açılan bir kapıdır ve o vahşi arslanın dahi munis bir hizmetkâra dönmesi ve müsahhar bir at olması ise, işarettir ki:
 
Mevt, ehl-i dalalet için bütün mahbubatından elîm bir firak-ı ebedîdir. Hem kendi cennet-i kâzibe-i dünyeviyesinden ihraç ve vahşet ve yalnızlık içinde zindan-ı mezara idhal ve hapis olduğu halde, ehl-i hidayet ve ehl-i Kur’an için, öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbablarına kavuşmaya vesiledir. Hem hakikî vatanlarına ve ebedî makam-ı saadetlerine girmeye vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan bostan-ı Cinana bir davettir. Hem Rahman-ı Rahîm’in fazlından kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Hem vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem ubudiyet ve imtihanın talim ve talimatından bir paydostur.
 
Elhasıl: Her kim hayat-ı fâniyeyi esas maksad yapsa, zahiren bir Cennet içinde olsa da manen cehennemdedir ve her kim hayat-ı bâkiyeye ciddî müteveccih ise, saadet-i dâreyne mazhardır. Dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı olsa da; Dünyasını, Cennet’in intizar salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder…
[2/6 18:06] Babam: Mektub
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
 
(Bu mektub, mühim bir ilâç olup, dört âyetin hazinesinden dört küçük cevherine işaret eder.)
 
Aziz kardeşim!
 
Şu dört muhtelif mes’eleyi muhtelif vakitlerde Kur’an-ı Hakîm nefsime ders vermiş. Arzu eden kardeşlerim dahi bundan bir ders veya bir hisse almaları için yazdım. Mebhas itibariyle başka başka dört âyet-i kerimenin hazine-i hakaikından birer küçük cevher nümune olarak gösterilmiştir. O dört mebhastan herbir mebhasın ayrı bir sureti, ayrı bir faidesi var.
 
Birinci Mebhas: اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا Ey sû’-i vesveseden me’yus nefsim! Tedai-yi hayalât, tahattur-u faraziyat, bir nevi irtisam-ı gayr-ı ihtiyarîdir. İrtisam ise, eğer hayırdan ve nuraniyetten olsa, hakikatın hükmü bir derece suretine ve misaline geçer. Güneşin ziyası ve harareti, âyinedeki misaline geçtiği gibi… Eğer şerden ve kesiften olsa, aslın hükmü ve hâssası, suretine geçmez ve timsaline sirayet etmez. Meselâ necis ve murdar bir şey’in âyinedeki sureti ne necistir, ne murdardır. Ve yılanın timsali, ısırmaz.
 
İşte şu sırra binaen, tasavvur-u küfür, küfür değil; tahayyül-ü şetm, şetm değil. Hususan ihtiyarsız olsa ve farazî bir tahattur olsa, bütün bütün zararsızdır. Hem ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet Ve Cemaatin mezhebinde bir şey’in şer’an çirkinliği, pisliği; nehy-i İlahî sebebiyledir. Madem ki ihtiyarsız ve rızasız bir tahattur-u farazîdir, bir tedai-yi hayalîdir; nehiy ona taalluk etmez. O dahi ne kadar çirkin ve pis bir şey’in sureti dahi olsa, çirkin ve pis olmaz.
 
İkinci Mes’ele: Barla Yaylası, Tepelice’de çam, katran, karakavağın bir meyvesi olup, Sözler Mecmuası’na yazıldığı için buraya yazılmamıştır.
 
Üçüncü Mes’ele: Şu iki mes’ele, Yirmibeşinci Söz’ün i’caz-ı Kur’ana karşı medeniyetin aczini gösteren misallerinden bir kısmıdır. Kur’ana muhalif olan hukuk-u
[2/6 18:07] Babam: biz gözümüzle görüyoruz: Öyle ihatalı ve azametli bir hafîziyet hükmeder ki, zîhayat herşeyin ve her hâdisenin çok suretlerini ve gördüğü fıtrî vazifesinin defterini ve esma-i İlahiyeye karşı lisan-ı hal ile tesbihatına dair sahife-i a’malini misalî levhalarda ve çekirdeklerinde ve tohumcuklarında ve levh-i mahfuzun nümunecikleri olan kuva-yı hâfızalarında ve bilhâssa insanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütübhanesi olan kuvve-i hâfızasında ve sair maddî ve manevî in’ikas âyinelerinde kaydeder, yazdırır; zabtederek muhafaza altına alır. Sonra mevsimi geldikçe bütün o manevî yazıları maddî bir tarzda da gözümüze gösterip milyonlarla misaller ve deliller ve nümuneler kuvvetiyle وَ اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetindeki en acib bir hakikat-ı haşriyeyi, kudretin bir çiçeği olan her bahar, kendi çiçek-i ekberinde milyarlar dil ile kâinata ilân eder. Ve başta nev’-i insan olarak bütün zîhayatlar ve bütün eşya, fenaya düşmek ve ademe sukut etmek ve hiçlikte mahvolmak ve başta nev’-i beşer olarak zîhayatlar i’dam edilmek için yaratılmamışlar. Belki bekaya terakki ile ve devama tasaffi ile ve sermedî vazifeye istidadıyla girmek için halk olunduklarını gayet kuvvetli isbat eder.
 
Evet her baharda müşahede ediyoruz ki: Güz mevsimi kıyametinde vefat eden hadsiz nebatat, bahar haşrinde herbir ağaç, herbir kök, herbir çekirdek, herbir tohum وَ اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetini okuyup bir manasını, bir ferdini kendi diliyle, geçmiş senelerde gördüğü vazifenin misalleriyle tefsir ederek o azametli hafîziyete şehadet eder. هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ âyetindeki dört muazzam hakikatları her şeyde gösterip hafîziyeti a’zamî derecede ve haşri bahar kolaylığında ve kat’iyyetinde bizlere ders verir.
 
Evet bu dört ismin cilveleri, en cüz’îden en küllîye kadar cereyan ederler. Meselâ:Nasılki bu ağacın menşei olan bir çekirdek َاْلاَوَّلُ ismine mazhariyetle o ağacın gayet mükemmel proğramını ve icadının noksansız cihazatını ve teşekkülünün bütün şeraitini câmi’ bir kutucuktur ki; hafîziyetin azametini isbat eder.
 
وَاْلآخِرُ ismine mazhar olan meyvesi ise, çekirdekleriyle o ağacın işlediği bütün fıtrî
[2/6 18:07] Babam: : Nebiyy-i Ümmi’ye nisbeten gayb hükmünde olan, İncil’in Sahabeler hakkındaki ihbarını ihbardır. Evet İncil’de, âhirzamanda gelecek Peygamber’in (A.S.M.) vasfında مَعَهُ قَضِيبٌ مِنْ حَدِيدٍ وَاُمَّتُهُ كَذلِكَ gibi âyetler var. Yani: Hazret-i İsa (A.S.) gibi kılınçsız değil, belki sahib-üs seyf bir peygamber gelecek, cihada memur olacak ve onun sahabeleri dahi, kılınçlı ve cihada memur olacaklardır. O kadîb-i hadîd sahibi, reis-i âlem olacak. Çünki İncil’in bir yerinde der: “Ben gidiyorum, tâ âlemin reisi gelsin.” Yani: Âlemin Reisi geliyor. Demek oluyor ki; İncil’in bu iki fıkrasından anlaşılıyor ki: Sahabeler, çendan mebdede az ve zaîf görünecekler. Fakat çekirdekler gibi neşvünema bularak yükselip kalınlaşıp kuvvetleşerek, küffarın gayzlarını onlara yutkundurup boğduracak vakitte, kılınçlarıyla nev’-i beşeri kendilerine müsahhar edip, reisleri olan Peygamber’in (A.S.M.) ise, âleme reis olduğunu isbat edecekler. Aynen şu Sure-i Feth’in âyetinin mealini ifade ediyor.
 
İkinci Vecih: Şu fıkra ihbar ediyor ki: Sahabeler çendan azlığından ve za’fından Sulh-u Hudeybiye’yi kabul etmişler; elbette, her halde az bir zamandan sonra sür’aten öyle bir inkişaf ve ihtişam ve kuvvet kesbedecekler ki, rûy-i zemin tarlasında dest-i kudretle ekilen nev’-i beşerin o zamanda gafletleri cihetiyle kısa, kuvvetsiz, nâkıs, bereketsiz sünbüllerine nisbeten gayet yüksek ve kuvvetli ve meyvedar ve bereketli bir surette çoğalacaklar ve kuvvet bulacaklar ve haşmetli hükûmetleri gıbtadan, hasedden ve kıskançlıktan gelen bir gayz içinde bırakacaklar. Evet istikbal, bu ihbar-ı gaybîyi çok parlak bir surette göstermiştir.
 
Şu ihbarda hafî bir îma daha var ki: Sahabeyi tavsifat-ı mühimme ile sena ederken, en büyük bir mükâfatın va’di, makamca lâzım geldiği halde, مَغْفِرَةً kelimesiyle işaret ediyor ki: İstikbalde Sahabeler içinde fitneler vasıtasıyla mühim kusurlar olacak. Çünki mağfiret, kusurun vukuuna delalet eder. Ve o zamanda Sahabeler nazarında en mühim matlub ve en yüksek ihsan, “mağfiret” olacak ve en büyük mükâfat ise; afv ile, mücazat etmemektir. مَغْفِرَةً kelimesi, nasıl bu latif îmayı gösteriyor. Öyle de Surenin başındaki لِيَغْفِرَلَكَ اللّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ cümlesiyle münasebetdardır. Surenin
[2/6 18:07] Babam: Ve keza yüksek bir hikmet ve adalet sahibi olan bir sultan saltanatının şânını kusurdan saklamak üzere, kendisine iltica edenleri taltif ve hâkimiyetinin haşmetini göstermek için milletinin hukukunu muhafaza eder. Bu cihetlerin mühim bir kısmı âhirette olur.
 
Ve keza lebâleb dolu hazinelere mâlik ve sehavet-i mutlakaya sahib olan bir sultan için umumî ve daimî bir dâr-ı ziyafet lâzımdır. Ve ayrı ayrı ihtiyaç sahiblerinin devam ve bekalarını ister. Bu da ancak âhirette olur.
 
Ve keza bir cemal sahibi, daima hüsn ve cemalini görmek ve göstermek ister. Bu ise, âhiretin vücudunu ister. Çünki daimî bir cemal, zâil ve muvakkat bir müştaka razı olmaz. Onun da devamını ister. Bu da âhireti ister.
 
Ve keza yardım isteyenlere yardım ve dua edenlere cevab vermek hususunda, pek rahîmane bir şefkat sahibi olan bir sultan -ki edna bir mahlukun edna bir isteğini derhal yapar, verir- elbette bütün mahlukatın en büyük bir ihtiyacını kemal
[2/6 18:08] Babam: Sizlere evvelce Âyet-ül Kübra’nın Birinci Makamı’nın hülâsası namıyla gönderdiğim parça, o hizbin esasıdır. İhtiyarsız, o esasa küçük fıkralar ve bazı kayıdlar ilâve edildiği vakit, birden başka bir şekil aldı; inkişaf ve inbisat ederek Âyet-ül Kübra’nın misal-i musaggarı gibi şehadet-i tevhidiyesi parladı, manaları ziyalandı; ruhuma, kalbime, fikrime büyük bir inşirah vermeye başladı. Ben de en yorgunluk ve usanç zamanımda onu mütefekkirane okudum, büyük zevk ve şevk hissettim.
 
Bir suale cevab olarak yazdığım bir fıkrayı, size de faidesi olur ihtimaliyle beyan ediyorum:
 
Evliya divanlarını ve ülemanın kitablarını çok mütalaa eden bir kısım zâtlar taraflarından soruldu: “Risale-i Nur’un verdiği zevk ve şevk ve iman ve iz’an onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?”
 
Elcevab: Eski mübarek zâtların ekser divanları ve ülemanın bir kısım risaleleri imanın ve marifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden
[2/6 18:08] Babam: * * *
 
Bizler ki, elhamdülillahi teâlâ âhiret kardeşiniz, Kur’an hizmetinde âciz hizmetkârınız, esrar-ı Kur’aniyenin beyanında, eşşükrü lillahi teâlâ “Ashab-ı Kehf” gibi musahibiniziz. Liyakat ve kifayetimizin çok fevkinde mahza bir lütuf ve inayet-i Samedanî olarak talebeniz bulunuyoruz. Bundaki niam-ı Sübhaniyeye hamd ve şükürden âciz bulunuyoruz.
 
Hulusi
 
* * *
 
Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfını, Ramazan hediyesini ikmale muvaffak oldum. Tevfik-i Huda yoldaşım olursa diğerlerini de inşâallah emir buyurduğunuz müddette yazarım. Bu kadar kıymetli ve nurlu Sözler’in en hüsünlü hatt ile ve hattâ altun ile yazılması lâyık ve muktezi iken, hasb-el kader bu bîçare kardeşinizin perişan ve belki ancak okunabilir, hatalı hattı ile yazılması da, hamd ve şükrümü artırmağa vesile oluyor. Ve her vasıta ile aldığım meserretbahş selâm ve iltifatat-ı fâzılanelerinin ve her biri Risale-i Nur’a bir zeyl ve tefsir ve haşiye makamındaki cihandeğer emirname-i ârifanelerinden maddeten dûr bulunacağımdan dolayı çok müteessir olacağım.
 
Fakat manevî ciheti böyle düşünmüyorum ve nerede bulunursam bulunayım, inayet-i Bâri ile aldığım dersi dinletecek bir muhatab bulmağa çalışacak ve neşr-i hakikat yolunda acz u fakrıma bakmayarak, duanızla elimden gelen her çareye başvuracağım için müteselli oluyorum.
 
Yalnız, dünyevî vazifeler ile uğraşmak ise, fıtraten hoşlandığım ve hakaikına meclub olduğum nurlu Sözler’le iştigalime kısmen mani’ oluyor. İşte buna müteessifim, fakat elimden bir şey gelmiyor. Her geçen gün dünyanın fena ve fâni yüzünü daha ziyade üryanlığıyla göstermekte ve bu hayatta bâki ve sermedî hayat için bir şey kazanılmadan geçen vakitlere teessür hasıl ettirmektedir. Sureten ayrıldığımıza o kadar müteessir değilim. Bilhâssa sevgili Üstadın son dersi, bu fâni dünyanın en zevkli halinden pek çok yukarı derecede bir bâki hayat olduğunu kat’iyyetle müjde etmektedir.
 
Hulusi
 
* * *
 
Gönül isterdi ki, o muazzam Sözler’e sönük yazılarımla biraz uzun cevab yazayım. Fakat buna muvaffak olamıyorum. Kabiliyetimin azlığı, istidadımın kısalığı, iktidarımın noksanlığıyla beraber uhdeme verilmiş olan birkaç maddî vazifelerin taht-ı tesirinde dimağım meşgul ve âdeta meşbu’ olduğundan, o mübarek cevherlerinize mukabil âdi boncuk bile ibraz edemeyeceğim.
 
Biliyorsunuz ki, çok ifadelerimde sizi taklid ettiğim birinci sebebi, merbutiyet-i hâlisanemin; ikinci sebebi, kudret-i kalemiyemin kifayetsizliğidir. Fakat mübarek Yirmidördüncü Söz’de misali geçen fakir gibi, ben de derim: Ey sevgili Üstadım, eğer gücüm yetse, elimden gelse bütün o nurlu Sözler ayarında kelimelerden mürekkeb cümlelerle size maruzatta bulunmak isterim. Fakat biliyorsunuz ki, yok. Niyetime göre muamele buyurunuz.
 
Hulusi
 
* * *
 
Eser, emsali gibi nurlu ve hikmetlidir. İnşâallah temenni buyurduğunuz vecihle ümmet-i Muhammed’in içtimaî ve pek mühim bir yarasına kat’î deva olur. Doğrudan doğruya nur-u Kur’an olan mübarek Sözler’in kasd ve işaret edilmek istenildiğini arzettim ve makam-ı tasdikte şimdiye kadar kendisine birkaç Söz’ü de okudum ve imkân buldukça da okuyacağım. Lâyüadd ve lâyuhsa niam-ı Sübhaniyesine mazhar olduğum Allah-u Zülcelal tebareke ve teâlâ ve tekaddes hazretlerine hamd ü şükürden âciz, isyan ile âlûde iken zât-ı üstadaneleri bizi izn-i Rabbanî ile o mübarek münevver Sözler ile irşad edip zulmetten nura çıkardınız.
 
Taharri-i hakikat ile ömür geçirir iken mukadderat bu âsi bîçareyi de beş sene evvel Şah-ı Nakşibend Hazretlerinden Muhammed-ül Küfrevî Hazretlerine doğru açılan tarîk-ı Nakşibendîye idhal eylemişti. Sonra muvakkat bir küsuf neticesi olarak yol kaybolmuş, zulmet ve dikenler içinde kalınmış iken nurlu Sözler’inizle zulmetten nura, girdabdan selâmete, felâketten saadete çıktım. اَلْحَمْدُ لِلّهِ
[2/6 18:09] Babam: tüccarı, aslı Burdur’lu Hâfız Mustafa’ya hitabdır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
 
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ النُّورِ
 
Aziz, sıddık kardeşim ve hizmet-i Kur’aniye’de muvaffakıyetli arkadaşım!
 
Sen binler safalarla geldin, beni ebedî minnetdar ettin. Ve sadık arkadaşlarınla Risale-i Nur’un serbestiyetine hizmetiniz o derece büyük ve kıymetlidir, değil yalnız bizi ve Risale-i Nur’un şakirdlerini, belki bu memleketi, belki âlem-i İslâm’ı manen minnetdar ettiniz ki; ehl-i imanın imdadına yetişmeye Risale-i Nur’un yolunu serbestçe açtınız. Ben, bir seneden beri seni ve seninle beraber bu serbestiyetine çalışanları, Merhum Hâfız Ali ve Hüsrev gibi Risale-i Nur’un kahramanlarıyla beraber manevî kazançlarıma, dualarıma şerik etmişim; hem devam edecek. Buraya kadar herbir dakika yoldaki, bir gün Risale-i Nur’un hizmetinde bulunduğun gibi beni minnetdar eyledin. Hâkim-i âdil namını alan malûm zâtı ve lehimizde onunla beraber çalışanları, bu hakikî adalete hizmetleri için âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Altı-yedi aydır onları da aynen manevî kazançlarıma şerik ediyorum.
 
Bana teslim ettikleri Risale-i Nur’un bir kısmını, kardeşlerime cevab vereceğim, bütününü yazsınlar, onlara hediye edeceğim. Çünki onlar, Risale-i Nur’un bundan sonraki hizmetine tam hissedardırlar. Bu mes’elede ben Denizli şehrini kendi karyeme arkadaş edip bütün emvatını ve ehl-i imanın hayatta olanlarını hem kendim, hem Risale-i Nur’un talebeleri, manevî kazançlarımıza hissedar etmeğe karar verdik. Denizli hapishanesini de, bir imtihan medresemiz telakki ediyoruz. Ve bizimle alâkadar hem Denizli’de, hem hapiste umumuna ve hususan tam adaletini gördüğümüz mahkeme heyetine çok selâm ve dualar ederiz.
 
* * *
 
Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
Kat’iyyen şekk ve şübhemiz kalmadı ki; bu hizmetimizin neticesi olan Risale-i Nur’un serbestiyetini değil yalnız biz ve bu Anadolu ve âlem-i İslâm alkışlıyor, takdir ediyor; belki kâinat memnun olup cevv-i sema, feza-yı âlem alkışlıyor ki; üç-dört ayda yağmura şiddet-i ihtiyaç varken gelmedi ve Denizli’de
[2/6 18:09] Babam: İkinci Ayet
ذلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ : Arkadaş! Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatın esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, belig kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıdların, heyetlerin tamamen o kelâmın takib ettiği esas maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâgat mezhebinde lâzımdır.
 
Birinci Misal: وَ لَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ olan âyet-i kerime nazar-ı dikkate alınırsa görülür ki: Bu kelâmdaki maksad ve esas, pek az bir azab ile fazla korkutmaktır. Ve bu kelâmda olan mezkûr kelimeler ve kayıdlar, tamamen o maksadı takviye için çalışıyorlar. Ezcümle: Şekk ve ihtimali ifade eden اِنْ şartiye olup, azabın azlığına ve ehemmiyetsizliğine işarettir. Ve keza نَفْحَةٌ sîgasıyla ve tenviniyle, azabın ehemmiyetsizliğine îmadır. Ve keza مَسَّ kelimesi, azabın şedid olmadığına işarettir. Ve keza teb’îzi ifade eden مِنْ ve şiddeti gösteren “nekal” kelimesine bedel, hıffeti îma eden عَذَابِ kelimesi ve رَبّ kelimesinden îma edilen şefkat, hepsi de azabın kıllet ve ehemmiyetsizliğine işaret etmekle, şu şiiri lisan-ı halleriyle
[2/6 18:09] Babam: Şimdi gelelim maksada: İşte âsâr ve siyer ve tarih-i hayatı… Hattâ a’danın şehadetleriyle, Zât-ı Peygamber’de vücudu muhakkak olan ahlâk-ı âliyenin kesret ve ihata ve tecemmu’ ve imtizacından tevellüd eden izzet ve haysiyetten neş’et eden şeref ve vakar ve izzet-i nefs ile ferişteler, devlerin ihtilat ve istiraklarından tenezzühleri gibi sırr-ı tezada binaen, o ahlâk-ı âliye dahi hile ve kizbden tereffu’ ve tenezzüh ve teberri ederler. Hem de hayat ve mayeleri makamında olan sıdk ve hakkıyeti tazammun ettiklerinden, şu’le-i cevvale gibi nübüvveti aleniyete çıkarıyor.
 
Tenbih: Ey birader! Görüyorsun ki: Bir adam yalnız şecaatle meşhur olursa, o şöhret ona verdiği haysiyeti ihlâl etmemek için, kolaylıkla yalana tenezzül etmez. Nerede kaldı ki, cemi’ ahlâk-ı âliye birden tecemmu’ ede…
 
Evet mecmu’da bir hüküm bulunur, ferdde bulunmaz.
 
İşaret ve Tenbih: Görüyoruz: Bu zamanda sıdk ve kizbin mabeynleri ancak bir parmak kadar vardır. Bir çarşıda ikisi de satılır. Fakat herbir zamanın bir hükmü var. Hiçbir zamanda asr-ı saadet gibi sıdk ve kizbin ortasındaki mesafe açılmamıştır. Şöyle ki: Sıdk kendi hüsn-ü
[2/6 18:10] Babam: Vahdaniyetin ikinci muktezisi: Vahdette vücub derecesinde bir sühulet, bir kolaylık ve şirkte, imtina’ derecesinde bir suubet ve müşkilât bulunmasıdır. Bu hakikat ise; İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın tabirince Siracünnur’un çok risalelerinde ve bilhâssa Yirminci Mektub’da tafsilen ve Otuzuncu Lem’anın Dördüncü Nüktesinde icmalen gayet kat’î ve parlak bir surette isbat ve izah edilmiş ve gayet kuvvetli bürhanlar ile gösterilmiştir ki: Bütün eşya bir tek zâta verilse, bu kâinatın icadı ve tedbiri, bir ağaç kadar kolay ve bir ağacın halkı ve inşası, bir meyve kadar sühuletli ve bir baharın ibdaı ve idaresi, bir çiçek kadar âsân ve hadsiz efradı bulunan bir nev’in terbiyesi ve tedbiri, bir ferd kadar müşkilâtsız olur. Eğer şirk yolunda esbab ve tabiata verilse; bir ferdin icadı, bir nevi belki neviler kadar ve bir çiçeğin hayatdar ibdaı ve teçhizi bir bahar, belki baharlar kadar ve bir meyvenin inşa ve ihyası bir ağaç, belki yüz ağaç kadar ve bir ağacın icadı ve inşa ve ihya ve idare ve terbiye ve tedbiri kâinat kadar, belki daha ziyade müşkil olur.
 
Madem Siracünnur’da hakikat-ı hal böyle isbat edilmiş ve madem bilmüşahede gözümüz önünde görüyoruz ki, gayet derecede san’atlı ve kıymetdarlık ile beraber nihayet derecede bir mebzuliyet var. Ve her bir zîhayat fevkalâde mu’cizane ve hârika ve çok cihazatları bulunan birer makine-i acibe olmakla beraber, sehavet-i mutlaka içinde kibrit çakar gibi bir sür’at-i hârika ile gayet derecede kolaylık ve sühulet ve külfetsiz bir surette vücuda geliyorlar. Elbette bizzarure ve bilbedahe gösterir ki, o mebzuliyet ve o sühulet, vahdetten ve bir tek zâtın işleri olmasından ileri geliyor. Yoksa değil ucuzluk ve çokluk ve çabukluk ve kolaylık ve kıymetdarlık, belki şimdi beş para ile alınan bir meyve, beşyüz lira ile alınmayacaktı; belki bulunmayacak derecede nâdir olacaktı. Ve şimdi saati kurmak ve elektriğin düğmelerine dokunmakla işleyen muntazam makineler gibi vücudları, icadları kolay ve âsân olan zîhayat şeyler; imtina’ derecesinde suubetli, müşkilâtlı olacak ve bir günde ve bir saatte ve bir dakikada bütün cihazat ve şerait-i hayatıyla vücuda gelen bir kısım hayvanlar bir senede, belki bir asırda, belki hiç gelmeyecek idi.
 
Siracünnur’un yüz yerinde en muannid bir münkiri dahi susturacak bir kat’iyyetle isbat edilmiş ki: Bütün eşya bir tek Zât-ı Vâhid-i Ehad’e verilse, bir tek şey gibi kolay ve çabuk ve ucuz olur. Eğer esbaba ve tabiata dahi hisse verilse, bir tek şeyin icadı bütün eşya kadar çetin ve geç ve ehemmiyetsiz ve bahalı olacak. Bu hakikatın bürhanlarını görmek istersen Yirminci ve Otuzüçüncü Mektublara ve Yirmiikinci ve Otuzikinci Sözlere ve tabiata dair Yirmiüçüncü ve ism-i a’zama dair Otuzuncu Lem’alara ve bilhâssa Otuzuncu Lem’anın İsm-i Ferd ve İsm-i Kayyum’a dair Dördüncü ve Altıncı Nüktelerine baksan göreceksin ki, iki kerre iki dört eder kat’iyyetinde bu hakikat isbat edilmiştir. Burada, o yüzer bürhanlarından bir tanesine işaret edilecek. Şöyle ki:
 
Eşyanın icadı, ya ademden olur, ya terkib suretinde sair anasırdan ve mevcudattan toplanır. Eğer bir tek zâta verilse, o vakit her halde o zâtın herşeye muhit bir ilmi ve herşeye müstevli bir kudreti bulunacak. Ve bu surette onun ilminde suretleri ve vücud-u ilmîleri bulunan eşyaya vücud-u haricî vermek ve zahir bir ademden çıkarmak ise, bir kibrit çakar gibi veya göze görünmeyen bir yazı ile yazılan bir hattı göze göstermek için, gösterici bir maddeyi üstüne geçirmek ve sürmek gibi veya fotoğrafın âyinesindeki sureti kâğıt üstüne nakleden kolay ameliyat gibi gayet kolay bir surette Sâni’in ilminde plânları ve proğramları ve manevî mikdarları bulunan eşyayı, “Emr-i Kün Feyekûn” ile adem-i zahirîden vücud-u haricîye çıkarır
[2/6 18:10] Babam: üzerine hocalarının; hangi ilim tab’ına muvafık olduğu sualine cevaben:
 
-Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum. Ya hepsini biliyorum veyahut hiçbirisini bilmiyorum, der.
 
Herhangi bir kitabı eline alırsa, anlardı. Yirmidört saat zarfında “Cem’-ül Cevami’”, “Şerh-ül Mevakıf”, “İbn-ül Hacer” gibi kitabların ikiyüz sahifesini, kendi kendine anlamak şartıyla mütalaa ederdi. O derece ilme dalmıştı ki, hayat-ı zahirî ile hiç alâkadar görünmezdi. Hangi ilimden olursa olsun sorulan suale tereddüdsüz derhal cevab verirdi.
 
* * *
 
O Zamanki Hayatına Kısa Bir Bakış
Evvelâ: Hükema-yı İşrakiyyunun mesleklerine sülûk ederek, zühd ve riyazete başladı. Hükema-yı İşrakiyyun, tedric kanunu mûcibince vücudlarını riyazete alıştırmışlardı. O ise tedrice riayet etmiyerek birdenbire riyazete daldı. Gün geçtikçe, vücudu tahammül etmeyerek zaîf düşmeye başladı. Üç günde bir parça ekmekle idare ediyordu. Ülema-yı İşrakiyyunun, “Riyazetin küşayiş-i fikre hizmet ettiği” nazariyesi üzerine, onlar gibi yapacağım diye çalışıyordu.
 
Sâniyen: İmam-ı Gazalî Hazretlerinin “İhya-ül Ulûm”unda tasavvuf nokta-i nazarında دَعْ مَا يُرِيبُكَ اِلَى مَالاَ يُرِيبُكَ kaidesine ittibaen, ekmeği bile bir zaman terkedip, ot ile idareye koyuldu.
 
Sâlisen: Nadir konuşuyordu. Kürdlerin edib dâhîlerinden Molla Ahmed Hanî Hazretlerinin, gündüzleyin bile havf ile girilen kubbe-i saadetine kapanır, bazan geceleyin de orada kalırdı. Bundan dolayı ahali, Bedîüzzaman’a: “Ahmed Hanî Hazretlerinin feyzine mazhar olmuştur.” diyordu. Bu hali, müşarün’ileyhin kerametine hamlederlerdi. O vakitlerde kendisi onüç-ondört yaşlarında idi. Sonra ülemadan mümtaz sîmalarla mülâkat etmeye karar verdi ve Bağdad’a ziyaret kasdıyla hocasından izin istedi. Derviş kıyafetine girdi. Yolları takib etmeden dağlarda, ormanlarda gece dolaşarak Bağdad’a gitmek niyetinde iken Bitlis’e geldi. Bitlis’te Şeyh Mehmed Emin Efendi Hazretlerinin yanına giderek, iki gün kadar dersinde bulundu. Şeyh Mehmed Emin Efendi, kendisine kisve-i ilmiyeye girmesini teklif etti. Molla Said cevaben
[2/6 18:11] Babam: Aleyhissalâtü Vesselâm rü’yada Risale-i Nur’la münasebetdar görülmesi ve mektub da aynı vakitte gelmesi, o günlerde te’lif edilen hastalara ait yirmibeş deva-yı maneviyeyi beyan eden Yirmibeşinci Lem’a ve iktisada ait Ondokuzuncu Lem’a ve onların akabinde ihtiyarlara ait yirmialtı ricayı beyan eden Yirmialtıncı Lem’anın te’lif zamanlarına tevafuk etmesi şübhe bırakmıyor ki; bu üç risale, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın makbuliyetine mazhar olmuş.
 
Yine Risale-i Nur’la münasebeti tahakkuk eden hâdiselerden birisi de şudur ki: Risale-i Nur’un Isparta’ya medar-ı bereket olduğunu çok emarelerle gördük ve görüyoruz. Ezcümle:
 
Şükrü Efendi hem kendi köşkünü, hem merhum kardeşi Nuri Efendi’nin köşkünü Risale-i Nur’un ders ve te’lifine verdiği bir zamanda, onun şehirdeki evine muttasıl büyük bir haliçe binası ateş aldı. Bütün o büyük bina yandığı halde, Şükrü Efendi’nin evine sirayet etmedi, hattâ yanan haliçe binasının müştemilatından olup, haliçe binası ile Şükrü Efendi’nin hanesine bitişik olan ahşap odunluk dahi yanmadı. Bu vaziyeti gören herkes hayret içinde kaldı. Fakat Risale-i Nur ile alâkaları olanların şübheleri kalmadı ki; Şükrü Efendi Risale-i Nur’un te’lifine bu iki köşkü verdiği için, onun bereketiyle hârika bir surette hem kendi hanesi, hem merhum kardeşinin hanesi o müdhiş yangından kurtuldu.
 
Hem Risale-i Nur yazın nasılki büyük bir yağmur ve rahmete sebeb olduğu delillerle beyan edilip, Gavs-ı Geylanî’nin (K.S.) kerametine dair risalede kaydedilen hâdise Risale-i Nur’un bir kerameti olduğu gibi; bu seneki kışta Risale-i Nur’un merkez-i faaliyeti, Barla’dan Isparta’nın bağlarına nakledilmiş idi. Bağlarda soğuk ve fırtına, şehirden çok şiddetli oluyordu. Bu şiddetli kışta Risale-i Nur’un dersi ta’til olmamak ve naşiri de dayanabilmek

Borsa günü yükselişle tamamladı

Antalya Havalimanı 2 ayda yaklaşık 2 milyon yolcuya hizmet verdi

Sakarya, yılın ilk 2 ayında 26 bin 314 aracı yurt dışına gönderdi

Küresel Para Haftası sunum ve panellerle devam ediyor

AB, Macaristan ve Slovakya'ya petrol akışını sağlamaya çalışıyor

Fitch: Orta Doğu'daki gerilimin kısa sürmesi halinde Türkiye'ye yönelik riskler yönetilebilir

Borsada bugünkü işlemlerin takası 23 Mart'ta yapılacak

Türkiye'den transit geçecek harp araç ve gereçlerine ilişkin esaslar düzenlendi

Konut Fiyat Endeksi şubatta yüzde 1,8 arttı

Safranbolu lokumu üreticileri bayram mesaisinde

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 27 17 1 9 33 60
3.TRABZONSPOR A.Ş. 26 17 3 6 23 57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 26 14 5 7 17 49
5.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 26 12 8 6 14 42
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 26 9 11 6 -4 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 27 8 10 9 -10 33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
11.CORENDON ALANYASPOR 26 5 8 13 -4 28
12.TÜMOSAN KONYASPOR 26 6 11 9 -9 27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 26 6 13 7 -8 25
14.KASIMPAŞA A.Ş. 26 5 12 9 -14 24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR 26 6 14 6 -18 24
16.İKAS EYÜPSPOR 26 5 14 7 -18 22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 26 3 12 11 -28 20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 26 4 17 5 -22 17