[1/1 18:41] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET .....................HASRETİ ÇEKİLEN İNSAN
• İyi Müslüman; Ehli sünnet itikadı üzeredir!
• İbâdetlerini dört mezhepten birine tâbi olarak yapar!
• Namazlarına dikkat eder!
• Günahlardan sakınır!
• Her işinde Allahü teâlânın rızâsını düşünür!
• Onun kullarına, şefkat ve merhametle davranır!
• Sabreden ve af edendir!
• Her sıkıntıda, problemi çözmeye çalışır!
• Karşısındakinin gönlünü alır!
• Başkasının kusuru ile değil, kendi kusuru ile meşgul olur!
• Gaflet ile yaşamaz!
• Kalp kırmaktan, gönül incitmekten çok sakınır!
• Hiç kimseye sert bakmaz ve sert davranmaz!
• Fitne çıkarmaz!
• Herkese karşı, güler yüzlü, tatlı dillidir!
• Münakaşa etmez!
• Herkes ile iyi geçinir!
• Öfkesine hâkim olur. Yumuşak söyler, sert konuşmaz!
• Her günü son gün, her nefesi son nefes imiş gibi yaşar!
• Allahü teâlânın bir kulunu sevindirmeyi kâr bilir!
• İnsanların Cehennem ateşinden kurtulmalarına vesile olabilmenin gayreti içindedir!
• Sözleriyle, davranışları ile insanlara ferahlık verir!
• Kibirli değildir!
• Kendisini başkasından üstün görmez!
• Kendisi için istediğini din kardeşi için de ister!
• Büyüklerine saygılı, küçüklerine şefkatlidir!
• Kimseyi incitmez!
• Kimsenin malına, canına, nâmusuna zarar vermez!
• Kimseyi kıskanmaz!
• Karamsar değildir!
• Hadîselere olumlu yaklaşır!
• Her şeyin Allahü teâlânın takdiri ile olduğuna inanır!
• Olumsuz durumlarda bile moralini bozmaz!
• Hem sebeplere yapışır, hem Allahü teâlâya yalvarır!
• İnsan ve hayvanların, muhtaçların yardımına koşar!
• “Allahım! Hayırlı bir ömür ver! Sonumuzu hayır eyle! Son nefeste îmân selâmeti nasip eyle!” diye duâ eder.
• Böyle kimseyi; hem Allahü teâlâ, hem kullar sever, hem kendi huzurludur hem de etrafına huzur verir!
• İşte Hakîki Müslüman, bu özellikleri ile hasreti çekilen bir insandır. Salim Köklü
(29.08.2021)
01.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[1/1 18:41] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Temizlik Adabı : Maddi temizlik nedir, nasıl yapılır? Peygamber Efendimizin temizlik adabı nasıldı? Tüm Müslümanlara rehber olacak Peygamberimizin temizlik anlayışı...
Dinimiz, temizliğin önemi ve gerekliliği üzerinde ısrarla durmaktadır. Cenâb-ı Hak:
“Şüphesiz Allah, çok tevbe eden ve çok temizlenenleri sever.” (el-Bakara 2/222) buyurarak hem tevbe ederek mânevî temizliğe hem de maddî temizliğe ehemmiyet veren mü’minleri medhetmektedir. Peygamber Efendimiz de örnek tavırları yanında, “Temizlik îmânın yarısıdır.” (Müslim, Tahâret, 1) “Allah Temizdir, temizliği sever.” (Tirmizi, Edeb, 41) “Namazın anahtarı temizliktir.” (Ebû Dâvûd, Salât, 73) gibi tavsiye ve emirleriyle mü’minleri temizlik âdâbını îfâya dâvet etmektedir.
Maddî temizlik, görünen veya hükmî pisliklerden kurtulmaktır. Mânevî temizlik ise haram yemek, gıybet etm
[1/1 18:41] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Çocukluk Dönemi
PEYGAMBER EFENDİMİZİN ÇOCUKLUĞU (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Çocukluk Dönemi)
Doğumundan iki ay evvel babası, altı yaşındayken de annesi vefât etti. Annesi vefat ettikten sonra Hz. Muhammed’i (s.a.v.) dedesi Abdülmuttalib himaye etti. Abdülmuttalib, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gereken ihtimamı gösterdi. Yanından hiç ayırmadı, ona baba şefkati ve sevgisinin eksikliğini hissettirmedi.
Abdülmuttalib ölümünden önce, sekiz yaşında olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bakımını oğlu Ebû Tâlib’e vasiyet etti. Ebû Tâlib, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) çocuklarından daha fazla sevdi, onun uğurlu olduğuna inandı ve iyi yetişmesi için gayret sarfetti. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in ikinci annem dediği hanımı Fâtıma bint Esed (r.a.) de ona kendi çocuklarından daha çok alâka gösterdi. Ebû Tâlib nübüvvetten sonra da yeğeninin yanında yer aldı ve kendisini korumak için elinden geleni yaptı.
[1/1 18:41] Ömer Tarık Yılmaz: Bakara Sûresi 3. Ayet
Ki onlar gaybe iman eder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden harcarlar.
Müttakîlerin birinci vasfı gaybe iman etmeleridir. İman, kalp ile tasdik yani bir şeyin doğruluğunu kalben kabul etmek ve bunu dil ile ikrâr etmektir. Tasdik olmazsa iman olmaz. Tasdik bulunur, fakat kişinin tutum ve davranışları buna aykırı ve tutarsız olursa bu, imanın zayıflığına bir işaret sayılır. Böyle bir imanla, İslâm gerçek mânasıyla yaşanamayacağı gibi, dinin vadettiği ebedi mutluluğa erişmek de zor olur. Dine göre îman esaslarını kalp ve diliyle tasdîk etmeyen kâfir; kalbiyle tasdik etmediği hâlde diliyle kabul ettiğini söyleyen münafık; kalp ve diliyle tasdik ettiği hâlde ameli olmayan ise mü’min fakat fâsık sayılır. Gerçek iman, âhirette cehennemden kurtularak cennete girmenin yegâne şartıdır. Kur’an, pek çok âyetinde bu hususa vurgu yapmaktadır.
الْغَيْبُ (gayb) sözlükte, gerçekte var olup da görme, işitme, dokunma ve tatma gibi duyularımızın algı sahasına girmeyen, bunların ötesinde kalan şeylerdir. Âyetteki “gayb”den maksat ise, Allah’ın ve Resûlü’nün var olduğunu veya meydana geleceğini haber verdiği, insanın duyularıyla algılayamadığı fakat inanılması lazım gelen varlıklar ve olaylardır. Bunlar Allah, melekler, kader, kıyamet, âhiret, cennet ve cehennem gibi hususlardır. Allah Resûlü (s.a.s.) îmanı tarif ederken: “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir” (Müslim, İman 1, 5) buyurmuştur ki bunların hepsi gayb âlemindendir.
Âyetin, “gaybe îman ederler” şeklinde meâli verilen kısmı, “gaybde de iman ederler” diye de anlaşılmıştır. Yani, mü’minler, insanlar arasında olduğu gibi kimsenin bulunmadığı tenha yerlerde de imanlarını ikrâra ve gereğini yapmaya devam ederler. Zira îmanda devamlılık esastır. Münafıklar ise böyle değildir. Çünkü onlar: “İman edenlerle karşılaştıklarında «inandık» derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise: «Emin olun! Biz sizinle beraberiz, onlarla sadece alay ediyoruz» derler.” (El-Bakara 2/14)
Esasen gayb âlemine bir sınır çizmek mümkün değildir. Bununla beraber genel mânada iki türlü gaybden söz edilebilir. Birincisi, Allah Teâlâ’nın hiçbir varlığa bildirmediği, ancak zâtına mahsus kıldığı mutlak gaybdir: “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; başkası onları bilemez.” (El-En‘âm 6/59) Diğeri ise izâfî gaybdir ki, Allah Teâlâ’nın yarattıklarından dilediğini dilediği kadar bilgilendirdiği ve diğerlerinden gizli tuttuğu gaybdir. Buna göre her bir varlığa göre gayb alanı farklıdır. Ancak Kur’an ve sünnette varlığı bildirilen fakat insanın duyularıyla tam idrak edemediği hususlara îman, mü’min olmanın şartıdır. Üzerinde durduğumuz âyette de bu nevi gaybe işaret edilmiştir.
Allah Teâlâ’nın her türlü tecellî ve tasarruflarıyla zâhir ve âşikâr olmasına (Hadîd 57/3), kullarına şah damarından daha yakın olmasına (Kâf Suresi 50/16), onların kendileri ile kalpleri arasına girmesine (El-Enfâl 8/24), hülâsa onları her yönden kuşatmasına (El-İsrâ 17/60) rağmen gayb kabul edilmesi, idraklerin O’nu kuşatamaması (El-En‘âm 6/103) sebebiyledir. Nitekim ehl-i irfân demiştir ki, “Cenâb-ı Hak o kadar zâhirdir ki, zuhûrunun şiddetinden gâiptir.”
Görülemeyen ve hissedilemeyen varlıklar, görüp hissettiklerimize nispetle kıyas edilemeyecek derecede fazladır. Bu gerçeği kabul eden kişi, Allah’a imana ve böylece hayatın derin bir mânası ve gayesi olduğu inancına erişir. Gözü maddeden başka bir şey görmeyen ve tüm varlığı görüp hissettiklerinden ibaret zanneden düşünce ve sistemler, insan muhayyile ve tefekkürünü âdetâ dondurarak onu geniş ufuklardan mahrum bırakmaktadırlar. Bu mânada gaybe
[1/1 18:42] Ömer Tarık Yılmaz: İsra ve Miraç
İsrâ olayı, hicretten 18 ay önce gerçekleşmiştir.
İsrâ ve Miraç olarak ifâde edilen bu ilâhî ikram, bütün beşerî perdeler kaldırılarak idrâklerin ötesinde ve tamâmen ilâhî ölçülerle gerçekleşen bir lutuftur. Meselâ, beşerî mânâda mekân ve zaman mefhûmu ortadan kalkmış, milyarlarca insan ömrüne sığmayacak kadar uzun bir yolculuk ve sayısız müşâhedeler, bir sâniyeden daha az bir zaman içerisinde vukû bulmuştur.
İSRA VE MİRAÇ İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER
Hak Teâlâ buyurur:
“Kulunu (Muhammed’i) bir gece, Mescid-i Harâm’dan kendisine bâzı âyetlerimizi göstermek için, etrâfını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allâh, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilen, hakkıyla görendir.” (el-İsrâ, 1)
Âyet-i kerîme, ifâde ettiği mühim ve şaşılacak işlerin ehemmiyetine dikkat çekmek üzere tenzîh ile başlamıştır. Müfessirlerin beyânına göre سُبْحَانَ, Cenâb-ı Hakk’ın, noksan sıfatlardan tam bir şekilde münezzeh olduğunu ifâde eder. Ayrıca Hakk’ın hârikulâde sanatı karşısında hayret ifâdesi olarak da kullanılmaktadır. Aynı zamanda mühim tesbîhâttandır. Kısaca bu kelime;
1. Akıllara hayret veren İsrâ hâdisesini yüceltme ve doğrulama; kalplerin temizlenmesine zemin hazırlamadır. İnsanları teşbîh ve tecsîm (Cenâb-ı Hakk’ı mahlûkâta benzetme ve cisim şeklinde düşünme) kuruntularından da korur.
2. Miraç’ı mümkün görmeyenlere karşı, Cenâb-ı Hakk’ın acziyet ve benzeri her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olduğu hakîkatini ifâde eder.
İSRA NEDİR?
Âyet-i kerîmenin devâmında, geceye dikkat çekilmektedir. Çünkü İsrâ, bir gece yolculuğudur. Vahiy büyük bir ekseriyetle gece gelmiştir. Müsbet-menfî büyük oluşlar ve zirve hâdiseler de umûniyetle gece tezâhür etmiştir. Nitekim nâfile ibâdetler içinde seher vakti edâ edilen teheccüd, zirve bir ibâdettir.
Miraç Neden Kudüs’te Ve Mescid-i Aksa’da Gerçekleşti?
Mescid-i Aksâ ve etrâfının mübârek olması ise şöyle îzâh edilmiştir:
Dîn ve dünyâ bereketiyle bereketlendirilmiştir. Etrâfında yeşillikler ve ırmaklar vardır.
Pek çok peygamber orada yaşamış ve bu sebeple de vahyin iniş mekânı olmuştur.
İsrâ hâdisesi sebebiyle de ayrıca bereketli kılınmıştır.
Bu yolculukta Cenâb-ı Hak, kulu ve Resûlü’ne acâyip ve hârikulâde hâdiseler göstermiştir.
MİRAÇ GECESİ NELER OLDU?
Allâh Resûlü, o gece Mescid-i Aksâ’da bütün Peygamberlere imâm olup namaz kıldırdı.[1]
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre, İsrâ gecesi Resûl-i Ekrem’e, birinde şarap diğerinde süt bulunan iki kâse getirildi. Peygambermiz şöyle bir baktıktan sonra süt kâsesini tercîh etti. Bunun üzerine Cebrâîl -aleyhisselam-:
“−Seni, insanın yaratılış gâyesine uygun olana yönlendiren Allâh’a hamd olsun. Şâyet içki dolu bardağı alsaydın, ümmetin sapıklığa düşerdi.” dedi. (Müslim, Îman, 272; Eşribe, 92)[2]
Resûlullâh böylece bütün ümmetini temsil ediyor ve onların feyz menbaı oluyordu. Burada süt, fıtratı; şarap ise dünyâya rağbeti temsîl etmekteydi. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:
“O, arzusuna göre konuşmamaktadır.” (en-Necm, 3) buyurarak Varlık Nûru Efendimiz’in hevâsından konuşmadığını ve kendiliğinden bir şey yapmadığını bildirmiştir.
Fâil-i Mutlak, Cenâb-ı Hak’tır ve Allâh Resûlü de O’na tam mânâsıyla teslîm olmuştur. Burada Allâh Teâlâ, sütü tercîh ettirerek Habîbi’ni en fazîletli olana yönlendirmiştir. Aynı zamanda bu hadîs-i şerîf bizlere, ümmet-i Muhammed’in bir rüchâniyetini de göstermektedir.
İsrâ hâdisesiyle Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülen Hz. Peygamber’e, buradan semâvâta urûc etme, yâni Miraç şerefi bahşolundu. Gerçekten, Mescid-i Aksâ’ya varan Hz Peygamber buradan Hz. Cebrâîl’in -aleyhisselam- rehberliğinde “Sidretü’l-Müntehâ”ya kadar çıktı.
İSRA VE MİRAÇ HADİSESİ
Peygamberimiz bu hâdiseyi şöyle anlatırlar:
“−Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında uyku ile uyanıklık arasında idim... Yanıma merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak’tı. Ön ayağını gözünün gördüğü en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibrîl -aleyhisselam- beni götürdü. Dünyâ semâsına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.
«−Gelen kim?» denildi.
«−Cibrîl!» dedi.
«−Berâberindeki kim?» denildi.
«−Muhammed» dedi.
«−Ona Mîrâc dâveti gönderildi mi?» denildi.
«−Evet!» dedi.
«−Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!» denildi ve kapı açıldı. Kapıdan geçince, orada Hz. Âdem’i -aleyhisselam- gördüm.
«−Bu babanız Âdem’dir! O’na selâm ver!» denildi. Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra bana:
«−Sâlih evlât hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!” dedi. Sonra Hz. Cebrâîl -aleyhisselam- beni yükseltti ve ikinci semâya geldik. Burada Hz. Yahyâ ve Îsâ -aleyhisselam- ile karşılaştım. Onlar teyzeoğullarıydı. Sonra Cebrâîl -aleyhisselam- beni üçüncü semâya çıkardı ve orada Hz. Yûsuf -aleyhisselam- ile karşılaştık. Dördüncü kat semâda Hz. İdrîs -aleyhisselam- ile, beşinci kat semâda Hz. Hârûn -aleyhisselam- ile, altıncı kat semâda ise Hz. Mûsâ -aleyhisselam- ile karşılaştık.
«−Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!» dedi. Ben onu geçince, ağladı. O’na:
«–Niye ağlıyorsun?» denildi.
«−Çünkü, benden sonra bir delikanlı Peygamber oldu, O’nun ümmetinden cennete girecek olanlar, benim ümmetimden cennete girecek olanlardan daha çok!» dedi.[3] Sonra Cebrâîl beni yedinci semâya çıkardı ve İbrâhîm -aleyhisselam- ile karşılaştık. Cebrâîl -aleyhisselam-:
«−Bu, baban İbrâhîm’dir; ona selâm ver!» dedi. Ben selâm verdim; O da selâmıma mukâbele etti. Sonra:
«−Sâlih oğlum hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!» dedi. Daha sonra bana:
«−Yâ Muhammed! Ümmetine benden selâm söyle ve onlara cennetin toprağının çok güzel, suyunun çok tatlı, arâzisinin son derece geniş ve dümdüz olduğunu bildir. Söyle de Cennete çok ağaç diksinler. Cennetin ağaçları “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber!” demekten ibârettir.» dedi. Sonra Sidretü’l-Müntehâ’ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen’in) Hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi. Cebrâîl -aleyhisselam- bana:
«−İşte bu, Sidretü’l-Müntehâ’dır!» dedi. Burada dört nehir vardı: İkisi bâtınî nehir, ikisi zâhirî nehir.
«–Bunlar nedir, ey Cibrîl?» diye sordum. Cebrâîl -aleyhisselam-:
«–Şu iki bâtınî nehir, cennetin iki nehridir. Zâhirî olanların biri Nil, diğeri de Fırat’tır!»[4] dedi...” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6; Enbiyâ, 22, 43; Menâkıbu’l-Ensâr, 42; Müslim, Îman, 264; Tirmizî, Tefsîr 94, Deavât 58; Nesâî, Salât, 1; Ahmed, V, 418) Sidretü’l-Müntehâ’da Cebrâîl -aleyhisselam-:
“–Ey Allâh’ın Resûlü! Buradan öteye yalnız gideceksin!” dedi. Resûlullâh:
“–Niçin ey Cibrîl?” diye sordu. O da cevâben:
“–Cenâb-ı Hak bana buraya kadar çıkma izni vermiştir. Eğer buradan ileriye bir adım atarsam, yanar kül olurum!..” dedi. (Râzî, XXVIII, 251)
Artık bundan sonraki yolculuğa Allâh Resûlü yalnız devâm etti. Kendisine hârikulâde tecellîler lutfedildi. Cenâb-ı Hakk’ın cemâliyle müşerref oldu. Bu yolculuktaki hârikulâdeliklerin lâyıkıyla ifâdeye dökülmesi, hayâl ötesi bir hakîkati, beşer idrâkinin çerçevesine sığdırmaya çalışmak gibi zor bir keyfiyettir. Hakîkati ve asıl mâhiyeti Allâh ile O’nun Habîbi arasında ebedî bir sır olarak kalan muhteşem tecellîler, tamâmen “âlem-i gayb” şartları dâhilinde tahakkuk etmiştir.
Bununla birlikte, Allâh ile O’nun yüce Peygamberi arasındaki bu muhteşem esrâr tecellîsi, vahye muhâtab olanlara Rabbin sonsuz kudret, azamet ve saltanatını sergilemektedir. Ayrıca Miraç hâdisesi, Hz. Peygamber Efendimiz’in son olarak Tâif’te mâruz kaldığı zulümler netîcesinde kalbini dolduran hüznü, sürûra tebdîl etmek maksad-ı ilâhîsine de mâtuftur.
Aslında zaman ve mekân kaydı dışında gerçekleşen bu ilâhî tecellînin, insan müfekkiresi için tamâmının kavranması imkânsızdır. Böyle beşer idrâkini aşan hassas ve müstesnâ mevzûlarda muhayyileyi zorlamak menedilmiştir. Hâsılı, Peygamber Efendimiz, bütün peygamberler hakkında vâkî olan ilâhî lutufları aşan müstesnâ bir ikrâm-ı ilâhî ile Miraç’ta Zât-ı Ulûhiyyet’e mahsus zamansız ve mekânsız bir âlemde:
“(Muhammed Mustafâ ile Rabbinin) araları, iki yay arası kadar, ya da daha yakın oldu.” (en-Necm, 9) diye bilinen bir tecellîye muhâtab olmuştur.
Bu tecellînin bir zerresini müşâhede etmekle, ülü’l-azm peygamberlerden olmasına rağmen Hz. Mûsâ’nın -aleyhisselam- düşüp bayıldığı hatırlanırsa, Peygamberimizin Allâh katındaki ulvî mevkii ve kendisine lutfedilmiş husûsî salâhiyet ve iktidârın derecesi az-çok kavranmış olur.
Diğer taraftan Hz. Mûsâ’ya -aleyhisselam-, mukaddes mekânda nâlinlerini (ayakkabılarını) çıkarması emredilmiş ve ayaklarının, oranın bereketinden istifâde edip, şerefiyle şerefyâb olması istenmişti. Fakat Resûlullâh Efendimiz’e Miraç gecesi bir bakıma:
“Ey Habîbim! Sen Arş yaygısı üzerinde pabuçlarınla yürü ki, Arş, Sen’in pabuçlarının tozu ile şereflensin ve Arş’ın nûru, Sana kavuşma nîmetine nâil olsun!..” denilmiş olmaktaydı. (Bursevî, V, 370)
PEYGAMBERİMİZ MİRAÇ’TA ALLAH’I GÖRDÜ MÜ?
Allâh Teâlâ, Miraç’ı, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyan buyurur:
“İnmekte olan yıldıza[5] and olsun.” (en-Necm, 1)
Sûre’nin bu şekilde bir kasemle başlaması, ihtivâ ettiği hakîkate karşı münkirler tarafından yapılabilecek îtirazlar sebebiyle Mîrâc’ın hakkâniyetini vurgulamak içindir. Nitekim bu husus, kasemin ardından gelen âyet-i kerîmelerle de şöyle te’yîd edilmektedir:
“Sâhibiniz (Muhammed Mustafâ) sapmadı ve bâtıla inanmadı. O, arzûsuna göre de konuşmamaktadır. O’nun konuşması vahiyden başka bir şey değildir. Çünkü (bildirdiklerini) O’na güçlü, kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (olan Cebrâîl, Rabbinin emri üzere) öğretti. Sonra en yüksek ufukta (Sidretü’l-Müntehâ’da) iken asıl şekliyle istivâ etti (doğruldu).” (en-Necm, 2-7)
Âyette geçen “istivâ” ifâdesi, kaplama, kuşatma ve doğrulma mânâlarına gelir. Müfessirlerin ekserisi, istivâ kelimesinin fâilinin Cebrâîl -aleyhisselam- olduğunu beyân etmekle birlikte, tercîhen onu Hz. Peygamber’e izâfe ederler. Bu durumda istivâ, Allâh Resûlü’nün kadr ü kıymetinin, rütbe ve makâmının yüksekliğini ifâde etmektedir. Yâni Allâh Resûlü, önce en yüksek ufukta doğruldu:
“Sonra yaklaştı ve tedellî etti.” (en-Necm, 8) Yâni, Varlık Nûru, ilâhî cezbenin eseri olarak yukarıya çekildi. Bulunduğu yer ve makamdan daha yukarı çıkarıldı. Böylece Hz. Peygamber, Miraç’ta en yüksek ufukta yalnız istivâ ile kalmayıp Allâh’a doğru yaklaştı. Ardından ilâhî cezbenin tesiri arttı, arttı, arttı ve Hz. Peygamber, bir anda en yüksek ufkun ötelerine geçiverdi:
“(Muhammed Mustafâ ile Rabbinin) araları, iki yay arası kadar, ya da daha yakın oldu.” (en-Necm, 9)
Âyet-i kerîmedeki:
قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنَى
“İki yay arası veya daha az mesâfe” ifâdesi, beşeriyet üstü bir gerçeğin beşer idrâkine sığdırılabilmesi için kullanılmış bir teşbîh ifâdesidir. Şöyle ki:
İslâm’dan evvel Araplar, bir ittifak kurmak üzere antlaşacakları zaman iki yay çıkarır, birini diğerinin üzerine koyarak ikisinin “kāb”ını (yayın, kabza ile kiriş kısmı olan iki köşe aralığını) birleştirirler, sonra da ikisini berâber çekip onlarla bir ok atarlardı. Bu, onlardan birinin râzı olacağı şeye diğerlerinin de râzı olacağını, birisini gazaplandıran şeyin diğerlerini de gazaplandıracağını ifâde eden bir berâberlik ve bütünlük antlaşmasıydı. Buna göre “kābe kavseyn”, hem maddî hem de mânevî yakınlığı ihtivâ eden ve beşer idrâkini aşan ulvî bir hakîkattir. Yâni Hz. Muhammed (s.a.v.) bu noktada Rabbine o kadar yaklaştı ki, bütün vâsıtalar kaldırıldı ve doğrudan doğruya:
“Allâh o anda kuluna vahyini bildirdi.” (en-Necm, 10)
MİRAÇ’TA PEYGAMBERİMİZE VERİLEN ÜÇ ŞEY
Bu vahyin mâhiyetinin ne olduğu, şu şekilde açıklanmıştır:
1. Namaz: Miraç’taki en mühim hususlardan biri, beş vakit namazın farz kılınmasıdır. Hz. Peygamber, Hz. Mûsâ’nın -aleyhisselam- tavsiyeleriyle Cenâb-ı Hakk’a mürâcaat etmiş ve başlangıçta elli vakit olarak farz kılınan namaz, beş vakte indirilmiştir. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak, bire on vererek, beş vakti kılana elli vaktin ecrini ihsân edeceğini bildirmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
“Her kim bir hayır işlemek ister de onu yapamazsa, o kimseye (bu iyi niyetinden dolayı) bir sevap yazılır, yaptığı takdirde ise on sevap yazılır.
Her kim de, bir kötülük yapmak ister, ancak onu yapmazsa, kendisine günah yazılmaz. Şâyet o kötülüğü yaparsa, bir günah yazılır!” (Müslim, Îman, 259)
Bu husustaki uzun hadîs-i şerîfte beyân olunduğu üzere Allâh Teâlâ, başlangıçta elli vakit olarak emredilmiş olan namazı, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in müteaddid mürâcaatı ile beş vakte indirmiştir. Bunun mânâsı, insanlar üzerindeki hukûkullâh îcâbı olarak namazın elli vakit kılınmasının müstehak olduğu, ancak Cenâb-ı Hakk’ın lutf u keremi ile bu mükellefiyetin bire on nisbetinde azaltıldığıdır. Esâsen Cenâb-ı Hakk’ın:
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 56) beyânı, beşer için aslî faâliyetin ibâdet olduğu, ancak merhamet-i ilâhiyye îcâbı en zayıf fert dahî dikkate alınarak bu hususta tenzîlât yapıldığı mânâsına geldiği gibi, mecbûrî olmamakla birlikte beş vakitten fazlasına cevaz verildiğini ve bunun gerekliliğini de ifâde eder.
Kâmil mü’minler, farz olan bu beş vakte ilâveten, kuşluk, işrâk, evvâbin gibi nâfile namazlar kılarlar ve bilhassa gece teheccüde kalkarlar. Bütün bunlar bu vâkıanın tabiî bir neticesidir. Ancak bu gibi ibâdetlerin, insanların tâkat getirebilen ve o zevke ulaşabilen kısmına âit olması için, namaz emri elli vakitten başlatılıp bilâhare Hz. Peygamber’in mürâcaatı ile beş vakte indirilmiştir.
2. Allâh Resûlü’ne hitâben:
“Peygamberlerden hiçbiri Sen’den evvel, ümmetlerden hiçbiri de Sen’in ümmetinden evvel cennete girmeyecektir!” diye buyrulmuştur. (Râzî, XXVIII, 248)
3. Bakara Sûresi’nin son iki âyet-i kerîmesi vahyedilmiştir.
MİRAÇ’TA PEYGAMBERİMİZE VERİLEN HEDİYELER
Müslim’de rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:
“Resûlullâh’a (Miraç’ta) üç şey verildi: Beş vakit namaz, Bakara Sûresi’nin sonu ve ümmetinden şirke düşmeyenlere büyük günahlarının affedildiği haberi...” (Müslim, Îman, 279)
Bununla birlikte Mîrâc’daki vahyin tafsîlât ve keyfiyetini ancak Allâh ve Peygamberi bilir. Burada âşikâr olan, Allâh Resûlü’nün Miraç’daki tecellîleri bir hayâl olarak değil, kalp ve vicdânının da tasdîk ettiği bir hakîkat olarak müşâhede etmiş olduğu keyfiyetidir. Yâni:
“(Muhammed Mustafâ’nın) gözleriyle gördüğünü kalbi yalanlamadı. (Ey inkârcılar!) O’nun gördükleri hakkında şimdi kendisiyle tartışacak mısınız?” (en-Necm, 11-12)
Allâh Resûlü, Miraç gecesi Rabbine mülâkî olup sayısız tecellîler ve ibretli hâdiseler müşâhede ettikten sonra, hiçbir kulun ulaşamayacağı o husûsî makamdan geri dönerken, Cebrâîl’i -aleyhisselam- bıraktığı yerde (Sidretü’l-Müntehâ’da) bir defâ daha aslî sûretinde gördü. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“And olsun ki (Muhammed Mustafâ), onu (Cebrâîl’i) Sidretü’l-Müntehâ’da bir defâ daha gördü.” (en-Necm, 13-14)
Âyette Allâh Resûlü’nün makam cihetiyle Cebrâîl’den -aleyhisselam- daha ileride olduğuna işâret edilmiştir. Nitekim Cebrâîl -aleyhisselam-, Mîrâc Gecesi’nde kendisinin: “Bir parmak ucu daha yaklaşsaydım, muhakkak yanardım!” dediği makamda kalmış ve Peygamber Efendimiz daha ileriye gitmiştir. Bu hakîkat, Allâh Resûlü’nün dönüşte tekrar Cebrâîl’e rastlaması ile daha bâriz bir şekilde anlaşılmaktadır.
“Orada Me’vâ cenneti vardır. O Sidre’yi kaplayan kaplamıştı.” (en-Necm, 15-16) Fahr-i Kâinât Efendimiz’e soruldu:
“–Yâ Resûlallâh! Sidre’yi kaplayan ne gördün?” Buyurdular ki:
“–Altundan pervânelerin onu bürüdüğünü ve her yaprağında bir meleğin oturup Allâh’ı tesbîh ettiğini gördüm.” (Taberî, XXVII, 75; Müslim, Îman, 279) İbn-i Abbâs’ın rivâyetlerine göre:
Allâh Teâlâ, Hz. Mûsâ’yı -aleyhisselam- kelâm, İbrâhîm’i dostluk ve Muhammed Mustafâ’yı da ru’yetullâh (Cenâb-ı Hakk’ı keyfiyeti bizler tarafından bilinemeyecek bir sûrette müşâhade etme) şerefiyle taltîf etmiştir. (Taberî, XXVII, 64) Gözün Mahbûb’un huzûrunda O’ndan (sevgiliden) başka bir yere kaymaması, edebin en üst noktasıdır. Hakîkaten:
“(Muhammed Mustafâ’nın) gözü, oradan ne kaydı, ne de sınırı aştı. And olsun O, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını (da) gördü.” (en-Necm, 17-18)
Bu âyetlerden de anlaşıldığı vechile Hz. Peygamber, Cebrâîl -aleyhisselam- dâhil hiçbir mahlûkun hudûdunu aşamadığı “Sidre-i Müntehâ”nın ötesine geçirildi. Âyette, beşer idrâkine “birleştirilmiş iki yay arası veya daha az” mesâfe olarak bildirilen keyfiyetiyle kullarca kavranması muhâl ve mahrem olan bir vuslat vukû buldu.
Bu vuslatta Peygamberler Sultânı, kelâmın ifâde hudûduna sığmayacak derecede ulvî ve büyük hakîkatler, yâni Rabbin rubûbiyet âyetlerinden, mülk ve saltanatının ihtişâmından, ancak müşâhede ile ulaşılabilecek büyük âyetler gördü.
Burada müfessirlerin beyânı, “Hz. Peygamber, kalp gözü ile Allâh’ı gördü.” şeklindedir. (Taberî, XXVII, 63) İbn-i Abbâs’tan gelen rivâyete göre Resûl-i Ekrem:
“Ben, yüce Rabbimi gördüm!” buyurmuştur. (Ahmed, I, 285; Heysemî, I, 78) Bir başka rivâyette Peygamber Efendimiz “Rabbini gördün mü?” sorusuna cevâben:
“Bir nûr gördüm!” buyurmuşlardır. (Müslim, Îman, 292) En doğrusunu Allâh bilir…[6]
İSRA VE MİRAÇ İLE İLGİLİ RİVAYETLER
Hz. Peygamber’den, İsrâ ve Miraç ile ilgili birçok haber nakledilmiştir. Onlardan birkaçı şöyledir:
Allâh Resûlü, Miraç’ta bir topluluğa uğradılar ve gördüler ki, onların dudakları deve dudağı gibidir. Birtakım vazîfeli memurlar da onların dudaklarını kesip ağızlarına taş koyuyor.
“–Ey Cibrîl! Bunlar kimlerdir?” diye sordu. Cebrâîl -aleyhisselam-:
“–Bunlar, yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenlerdir!” dedi. (Taberî, XV, 18-19) Sonra Resûlullâh, başka bir topluluğa rastladı. Onlar da bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı:
“–Ey Cebrâîl! Bunlar kimlerdir?” diye sordu. Cebrâîl -aleyhisselam-:
“–Bunlar, (gıybet etmek sûretiyle) insanların etlerini yiyenler ve onların şeref ve nâmuslarıyla oynayanlardır.” cevâbını verdi. (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878)
Daha sonra Hz. Peygamber Efendimiz orada; zinâkârları, leş yiyen bedbahtlar olarak; fâiz yiyenleri, karınları iyice şişmiş ve şeytan çarpmış rezil bir vaziyette; zinâ edip çocuklarını öldüren kadınları da, bir kısmını göğüslerinden, bir kısmını baş aşağı asılı hüsrâna dûçâr olmuş bir hâlde gördü.[7] Bu sebeple Varlık Nûru Efendimiz:
“Eğer benim bildiğimi sizler de bilmiş olsaydınız, muhakkak ki, pek az güler ve çok ağlardınız!” buyurmuştur. (Buhârî, Tefsîr, 5/12)
Resûlullâh yine Miraç’ta yaşadığı müşâhedelerle alâkalı bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
“Miraç gecesinde Cennetin kapısı üzerinde şu ibârenin yazılı olduğunu gördüm:
«Sadaka on misliyle, borç vermek ise on sekiz misliyle mükâfâtlandırılacaktır.» Ben:
«−Ey Cibrîl! Borç verilen şey niçin sadakadan daha üstün oluyor?» diye sordum.
«−Çünkü, sâil (çoğu kere) yanında para olduğu hâlde sadaka ister. Borç isteyen ise, ihtiyâcı sebebiyle talepte bulunur.» cevâbını verdi.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 19)
Peygamberimiz diğer bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
“(Miraç esnâsında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenler ekseriyâ fakirler idi. Zenginler de (hesap vermek için) mahpus idiler. Bunlardan cehennemlik olanların ise ateşe atılmaları emredilmişti. Cehennemin kapısında da durdum. Oraya girenlerin ekserisi kadınlardı.” (Buhârî, Rikâk, 51; Müslim, Zühd, 93)
Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfleriyle bilhassa hanımlara, azâb-ı ilâhîye dûçâr edecek davranışlardan kendilerini korumaları için husûsî bir îkazda bulunmaktadır.
Dipnotlar:
[1] İbn-i Sa’d, I, 214. [2] Ayrıca bkz. Buhârî, Tefsîr 17/3, Eşribe 1, 12; Nesâî, Eşribe 41. İsrâ ve Miraç hâdisesi ile, İslâm’ın bir fıtrat dîni olduğu te’kîd edilmiş; içi bozuk ve kalbi hasta kimselere semâvât kapılarının açılmayacağı beyân olunmuştur. [3] Hz. Mûsâ’nın -aleyhisselam- ağlaması hasetten kaynaklanan bir durum değildir. Elde edemediği bir kemâl hâline hüzünlenmesi sebebiyledir. [4] Bir görüşe göre Nil ve Fırat nehirlerinin Resûlullâh tarafından cennette müşâhede edilmesinin mânâsı şudur: İslâm’ın nûru yeryüzüne yayılacak; İslâm, Nil ve Fırat havzasındaki bereketli topraklara hâkim olacak, o bölgeler İranlıların ateşperestliğinden ve Bizans’ın teslis inancından kurtulacaktır. Bu vâdinin ahâlîsi nesiller boyu tevhîdin sancaktarlığını yaparak İslâm’a hizmet edecektir. [5] Cenâb-ı Hakk’ın kasem ettiği yıldız kelimesi ile alâkalı olarak müfessirler birtakım îzahlarda bulunmuşlardır. Bunların en mühimi olarak da “yıldız”ın Hz. Peygamber ya da Kur’ân-ı Kerîm’den kısım kısım inen âyetler olduğunu zikretmişlerdir. Bu durumda yıldıza kasemin mânâsı şöyle ifâde edilmiştir: Miraç’a çıkmış ve inmiş olan Muhammed Mustafâ üzerine yemin olsun! Kur’ân’ın nüzûlü esnâsında her gelen vahyin inzâl zamânına yemin olsun! [6] Miraç’la alâkalı âyet-i kerîmelerin îzâhında Elmalılı Hamdi Yazır Hocaefendi’nin “Hak Dîni Kur’ân Dili” adlı tefsîrinden istifâde edilmiştir. [7] Bkz. Taberî, XV, 18-19.
[1/1 18:42] Ömer Tarık Yılmaz: Kamu malı insanların ortak kullanımına sunulan, herkesin yararlanma hakkı olan mallar ve hizmetlerdir. Bu mal ve hizmetler yine halktan toplanan vergi, bağış vb. yollarla tedarik edilir ve devlet malı olarak da adlandırılır. Yüce dinimizin insana yüklediği en önemli sorumluluklardan biri de emanete sahip çıkmak, ona hıyanet etmemektir. Kamu malının korunması da bu kapsamdadır.##Hz. Peygamber de kamu malı yemenin en büyük günahlardan olduğunu belirtmiş, insanları bu konuda eğitmek amacıyla kamu malı yiyen bir kişinin cenaze namazına katılmamış; gerçek bir Müslümanın herkese güven duygusu vereceğini bildirmiştir.##Gerek kamuya ait okul, hastane gibi yerlerdeki eşya, araç ve gereçlerin kullanımında gerekse orman, park, deniz, gibi doğal kaynakların kullanımında oldukça ölçülü ve titiz davranmalıyız.##Her kamu malının veya hizmetinin cebimizden ödediğimiz vergilerle üretildiğini, sahip olduğumuz doğal kaynakların da bir sonunun olabileceğini unutmamalıyız. - KAMU MALINI KORUMAK
[1/1 18:42] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Ey iman edenler! Allah'a saygıda (takvâ) kusur etmezseniz, O size bir temyiz kabiliyeti verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.
(Enfâl, 8/29)
Bir Hadis:
Dünyaya fazla bağlanma ki Allah seni sevsin, insanların elindekilere göz dikme ki insanlar seni sevsin.
(İbn Mâce, 'Zühd', 1)
Bir Dua:
Allah'ım! İşimi hayırlı eyle. Benim için hayırlı olanı takdir eyle.
(Tirmizî , 'Deavât', 85)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[1/1 18:42] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Miladi Yılın Başlangıcı. O evveldir, ahirdir, zâhirdir, bâtındır. O, her şeyi bilendir. (Hadîd, 57/3)
Her kim kendini iyiliğe adayarak özünü Allah’a teslim ederse sağlam kulpa yapışmış demektir. İşlerin sonu Allah’a varır. (Lokmân, 31/22)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
İSTİÂZE: ÂLEMLERİN RABBİNE SIĞINMAK
İstiâze, her türlü kötülükten korunabilmek için sözle Allah’ın yardım ve himayesini istemektir. Bunun için “eûzü”, “maazallah” (Allah’a sığınırım), “neûzübillâh” (Allah’a sığınırız) ibareleri kullanılır. Hz. Âdem’dan itibaren tüm peygamberler, çeşitli vesilelerle Rablerine sığınmayı bir hayat tarzı olarak benimsemişlerdir. Hz. Nuh, hakkında bilgisi olmayan şeyleri istemekten, Hz. Musa kavmine karşı alaycı bir tavır takınarak cahillik etmekten, Firavun gibi âhirete inanmayan kibirlilerden ve onların düşmanlıklarından Allah’a sığınmıştır. Peygamberimiz de “Allah’ım! Bozgunculuktan, münafıklıktan ve kötü ahlâktan sana sığınırım.” (Ebû Dâvûd, Vitr, 32) duasında olduğu gibi kalbin kötülüklere kaymasından, nefsin doymamasından, cimrilikten, kabir azabından (Nesâî, İstiâze, 2, 3) tembellikten, ihanetten, günahlardan, zulümden, cahilce davranmaktan (Buhârî, Deavât, 36, 44) ayak sürçmesi diye tabir ettiği kusurlardan, yaptığı ve yapabileceği hatalardan Allah’a sığınmıştır. (Müslim, Zikir, 65)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[2/1 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: AMELLER NİYETLERE GÖREDİR
Her şeyin özü ve başı niyettir. Yapılan ameller niyetlere göre değer kazanır. Hz. Peygamber, “Ameller niyetlere göredir. Her kişi için niyet ettiğinin karşılığı vardır...” (Buhârî, “İman”, 41; Müs- lim, “İmâre”, 155). buyurarak; yapılan ibadetlerin, iş ve hizmetle- rin ancak niyetlere göre karşılığının alınabileceğini haber vermişlerdir. Bu bakımdan ibadetlerde de niyet şart koşul- muştur.
Zira yapılan bir ibadet veya herhangi bir hayır hizmeti, görü- nüş bakımından güzel olabilir; ancak o ibadet ve hizmetin Allah katında makbul olması için samimi bir niyete ve yal- nızca Allah rızasına dayanması şarttır. O halde amelleri Allah katında değerli kılan niyet ve ihlâstır.
BAKARA SÛRESİ
Medine’de inmiştir.
Kur’an’ın en uzun sûresi olup 286 ayettir. Adını, 67-73. ayet- lerde yer alan “bakara” kelime- sinden alır.
Sûrede, inanç, ibadet ve mua- melat; Allah’ın varlığı ve birliği, mümin, münafık ve inkârcılar, insanın yaratılışı; İsrailoğulları, Hz. İbrâhim, Kâbenin inşası ve kıble oluşu, yiyecekler, kısas, va- siyet, oruç, hac, nikâh, talak ve ticari hayat gibi hususlarla igili pek çok konu yer alır.
ÖZLÜ SÖZ
İlmi öğrenmeden önce edebi öğren. (İmam Malik)
[2/1 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِذَا مَاتَ الْمَيِّتُ تَقُولُ الْمَلَائِكَةُ: مَا قَدَّمَ؟ وَيَقُولُ النَّاسُ: مَاخَلَّفَ؟ (الجامع الصغير)
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Bir kişi öldüğü zaman, melekler ‘(âhiret için sâlih amel olarak) ne hazırladı?’ derler. İnsanlar da ‘(mal, mülk olarak dünyada) ne bıraktı?’ derler.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr)
02 Ocak 2023
Fazilet Takvimi
[2/1 22:41] Ömer Tarık Yılmaz: SÂLİH AMEL İŞLEMENİN EHEMMİYETİ
İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:
“Ey oğul! Malumun olsun ki; muhakkak, insanın yaratılmasındaki gaye, kulluk vazifelerini yerine getirmek ve Hak Sübhânehû’ya dâimî olarak yönelmektir. Bu da Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’e, zâhiren ve bâtınen, tam manasıyla tâbi olmadıkça mümkün değildir.” (c. 1, m. 110)
“İnsanın yaratılışının maksadı, oyun ve eğlence, yemek ve uyumak değildir. Asıl maksat, insanın kulluk vazifelerini yerine getirmesi, Hazret-i Allâh’a karşı kendini zelil ve hakîr görmesi, kalbinin dâimâ hüzünlü ve kederli olması, kendini âciz ve muhtaç bilmesi ve Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ve tazarruya devam etmesidir. Dinimizin bildirmiş olduğu ibadetleri işlemekten maksat, kulların menfaatleri ve onların fayda elde etmeleridir. Zira ibadetlerin, Allâhü Teâlâ’ya hiçbir faydası dokunmaz. O’nun şânı yücedir. O hâlde, ibadetleri çok severek ve isteyerek cân u gönülden edâ etmek gerekir.” (c. 1, m. 73)
“Biz, dünyada ebedî kalmak için yaratılmadık, sâlih ameller işlemek için yaratıldık. O hâlde sâlih amel işlemek husûsunda çalışmak ve gayret etmek lâzımdır.” (c. 1, m. 104)
“Hayatta, beden olmadan ruhun varlığı düşünülemediği gibi, sâlih amelleri işlemeksizin kalbin selamette olduğunu iddia etmek de bâtıldır. Bedenle alâkalı sâlih ameller meydana gelmeden, kalple alâkalı (manevî) hâllerin meydana gelmesi imkânsızdır.” (c. 1, m. 39)
“Bütün bu nasihatlerden gaye, amel(e teşvik) etmektir, yalnız ilim(e teşvik) değildir. Görmez misin ki; bir hastaya, sırf hastalığının ilacını bilmesi fayda vermez. İlacı kullanmadıkça şifa bulamaz. İşte bütün bu ısrarlar, teyitler ve mübalağalar, amel(e teşvik) içindir. Zira amelsiz ilim, (kendisi ile amel olunmayan ilim, kıyamette) sahibinin aleyhine delil olacaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: ‘Kıyamet gününde en şiddetli azâba uğrayacak olan insan, (amel etmediği için) ilmi kendisine fayda vermeyen âlimdir.” (Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, Fazilet Neşriyat, c. 1, m. 73)
02 Ocak 2023
Fazilet Takvimi
[2/1 22:41] Ömer Tarık Yılmaz: Kur’an’a ve Duaya Sarılan Yolunu Şaşırmaz
Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuştur: İnsanların en çok ibadet edeni, onların, Kur’an’ı en çok okuyanıdır. İbadetin en faziletlisi de duadır.
Açıklama: Bilindiği üzere Kur’ân-ı Kerîm bütün insanlığın kurtuluş rehberi olan ilâhî bir kitaptır. İnsanlığın ebedî selâmeti ve saadeti bu kutsal kitabın hükümlerine ve tavsiyelerine uymakla mümkündür. Bu mübarek kitabı okumaya devam edenler de en âbid ve zâhid kimseler olmaya daha layıktırlar. Duaya gelince, bu da güzel itikadın bir sonucudur. Çünkü tam bir teslimiyetle dua eden kimse Cenâb-ı Allah’ın varlığını, birliğini bilmiş, O’ndan başka mu‘tî ve mâni‘ bulunmadığına kanaat getirmiştir. Artık böyle bir itikada sahip kimsenin dinin tarif ettiği şekilde samimiyetle yapacağı dua ve niyazın en faziletli ibadetlerden olduğuna hiç şüphe yoktur. Şimdi bizler de Allah Teâlâ’ya yönelerek niyaz ve istirham ederiz ki, biz müslümanları her zaman güzel itikaddan, ibadetlerden ve güzel terbiyeden asla mahrum bırakmasın. Âmin.
Semerkand Takvimi
[2/1 22:41] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Asil Ruh
1854 senesi kış aylarında Silistre kalesini muhasara eden Ruslar, bir avuç Osmanlı askeri karşısında zor durumlara düşmüşlerdi. Ağır kış şartlarında erzakları tükenmiş, çoğu açlık ve soğuktan kırılıyordu.
Zabitlerine:
-Açız!... ekmek, ekmek... diye bağırdıklarında, zabitler:
-İşte kale... zaptedin, orada karnınızı doyurun... diye cevap veriyorlardı.
Nihayet aç kalan Rus askerleri Osmanlı siperlerine yanaşarak:
-Ekmek... diye cılız ve sararmış ellerini uzatıyorlardı. Osmanlı askeri de asil ruhlarını isbat etmek için süngülerinin ucuna ekmek takıp Rus siperlerine uzatıyorlar ve kanlarına susamış olan Rusların aç karınlarını doyuruyorlardı. Bu iyiliklerine Rusların verdiği cevap ise şu oldu: şehri zaptedemiyeceklerini anlayınca yağlı paçavraları ateşe verip, şehre fırlatarak yangınlar çıkardılar. Bu yangınlar bir felaket halini aldı. Tam bu sırada gelen bir derviş:
-Ey Müslümanlar korkmayın!... Moskof Kadir gecesi kaçacak, Müslümanlar muzaffer olacaktır, diyerek askerin maneviyatını arttırdı.
Hakikaten ertesi gün Kadir gecesiydi ve Ruslar bütün ağırlıklarını alarak, Silistre muhasarasını bir müddet için bırakıp, mağlup bir vaziyette gittiler. Silistre müdafileri de kale burçlarından ezanlar okuyarak zafer şenlikleri yaptılar.
[2/1 22:42] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Süleyman İbnu Yesar (ra)
Hebbar İbnu'l-Esved, yevm-i nahrde kurban kesmekte olan Hz. Ömer (ra)'e gelerek: 'Ey mü'minlerin emiri, hesapta yanıldık. Biz bugünü arefe günü diye hesaplıyorduk' dedi. Hz. Ömer: 'Öyleyse Mekke'ye git, sen ve beraberindekiler tavaf edin, beraberinizde kurban getirdiyseniz bir kurban kesin. Sonra traş olun veya saçınızı kısa kesin ve (artık memleketinize) dönün. Gelecek yıl yeniden hacc yapın, kurban kesin. Kurbanlık bulamayan, üç gün hacc sırasında, yedi gün de dönüşte olmak üzere (on gün) oruç tutsun.'
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Muvatta, Hacc 154, (1, 383)
Hadisin Açıklaması:
1- Zürkânî, Hebbâr'ın, hacc için Şam'dan geldiğini belirtir.
2- Daha önce belirtildiği üzere, Arafat vakfesini kaçıran, haccını müteâkip sene yeniler. Burada mesele ihramdan çıkma ile ilgilidir. Zîra ihrama girmiş olan birisi hacc veya umre yapmadan ihramdan çıkamaz. Şu halde Arafat vakfesini kaçıran kimse, haccı kaçırdığına göre, ihramdan çıkabilmek için umre yapacaktır. Şöyle ki:
Niyet ettiği haccın çeşidine göre:
1) Hac-ı İfrad’a niyet eden, umre yapar ve ihramdan çıkar, müteâkip yılların birinde haccını kaza eder.
2) Hacc-ı temettuya niyet etmiş idiyse, vakfeye yetişemediği için zaten temettu bâtıl olur, bu sebeple temettu kurbanı kesmesi gerekmez. Bir umre daha yaparak ihramdan çıkar. Haccını daha sonraki yıllarda kaza eder.
3) Hacc-ı kıran için niyetlenmiş olan, vakfenin fevtinden önce umre yaptı idiyse, ikinci bir umre daha yaparak ihramdan çıkar, hacc yapamadığı için kurban gerekmez. Eğer vakfenin fevtinden önce umre yapmamış ise, önce umre ihramından çıkmak için tavaf ve sa'y yapar. Sonra hacc ihramı için ikinci kere tavaf ve sa'y yapar, traş olup ihramdan çıkar. Müteâkip yıllarda haccını kaza eder.
Sadedinde olduğumuz rivayette, Arafat vakfesini fevt eden (kaçıran) kimseye Hz. Ömer kurban kesmesini de emreder, Hanefî mezhebinde, haccın hangi çeşidine niyet edilmiş olursa olsun, ceza kurbanı gerekmez. Çünkü ihramdan çıkmak için yapılan umreler, ihsârlı kimsenin kestiği kurban yerine geçer.
İmam Mâlik, hacc-ı kırana niyet eden kimsenin vakfeyi kaçırması halinde, ihramdan çıkabilmesi için iki kurban kesmesi gerektiğini söyler: Biri hacc-ı kırân için, biri de haccın fevti için. Bu ikinci kurban ceza kurbanıdır. Zürkânî der ki: Eğer haccı ifsad eden bir fiili varsa üçüncü bir kurban daha keser.
[2/1 22:43] Ömer Tarık Yılmaz: الرِّقَاعِ فَإذا أَتَيْنَا عَلَى شَجَرَةٍ ظَلِيلَةٍ تَرَكْنَاهَا لِرَسُولِ اللهِ
فَجَاءَ رَجُلٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ, وَسَيْفُ رَسُولِ اللهِ
مُعَلَّقٌ بِالشَّجَرَةِ, فَاخْتَرَطَهُ فَقالت :خَافُنِي ؟ قال : لاَ , فَقال : فَمَنْ يَمْنَعُكَ مِنِّي ؟ قال : اَللَّهُ. .وَفِي رِواَيَةِ أبي بَكْرٍ الاسْماَعِلِي فِي صحيحه : مَنْ يَمْنَعُكَ مِنِّي ؟ قال : اَللَّهُ . فَسَقَطَ السَّيْفُ مِنْ يَدِهِ , فَأخذ رَسُولُ اللَّهِ
اَلسَّيْفَ فَقال : مَنْ يَمْنَعُكَ مِنِّي ؟ قال : كُنْ خَيْرَ آخذ , فَقالت :شْهَدُ أن لاَ إِلَهَ إلا اللَّهُ , وَأني رَسوُل اللهِ ؟, قال : لاَ , وَلَكِنِّي أُعَاهِدُكَ ألا أُقَاتِلَكَ , وَلاَ أكون مَعَ قَوْمٍ يُقَاتِلُونَكَ , فَخَلَّى سَبِيلَهُ فَأَتَي أَصْحَابَهُ فَقال : جِئْتُكُمْ مِنْ عِنْدِ خَيْرِ النَّاسِ.
78: Câbir ibn Abdillah (Allah Ondan razı olsun)’den bildirildiğine göre kendisi Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’le birlikte Necid taraflarında bir gazvede bulunmuştu. Dönüşte Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ile birlikteydi. Öğle vakti ağaçlık ve çalılık bir vadiye geldiklerinde Rasülullah (sallallahu aleyhi vesellem) orada istirahat için mola vermişti. Mücahitler istirahat için çevreye dağılmışlardı. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) de semûra denilen bir ağaç altında istirahate çekilmiş, kılıcını da ağaca asmıştı. Birazcık uyumuştuk ki; Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in bizi çağırdığını işittik ve hemen yanına koştuk bir de baktık ki; Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in yanında müşriklerden bir bedevî dikilmiş duruyor. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Ben uyurken bu bedevî kılıcımı almış, uyandığımda kılıç kınından sıyrılmış vaziyette bana seni benim elimden kim kurtarır? dedi. Ben de Allah cevabını verdim. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) adamı cezalandırmamıştı, yanında oturuyordu. (Buhârî, Cihad 84; Müslim, Fedâil 13)
Cabir (Allah Ondan razı olsun)ın başka bir rivayetinde : Allahın Resulü ( s.a.v ) le birlikte Zati Errika savaşındaydık, Allahın Resulünü (sallallahu aleyhi vesellem) i bir ağacın gölgesine istirah etmesini sağladık. Müşriklerden bir kişi peygamber efendimizin ağaçta asılı kılıçı alıp kınından çıkarıp ve peygamberimize : Benden korkuyormusun? der, Peygabber efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) : Hayır diye karşılık verir. Müşrik : Seni benim elimden kim kurtarır? Diye sordu. Peygamberimiz :Allah diye karşılık verir. Ebu Bekr El-İsmailinin sahih kitabındaki rivayetinde ise: Müşrik adam Allahın Resülüne (s.av) : Seni benim elimden kim kurtarır? Diye sordu. Peygamberimiz :Allah diye karşılık verir. Cabir : Kılıç müşrik adamın ellinden düştü. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) kılıçı kılıçı aldı ve müşrik adama : Seni benim elimden kim kurtarır? Diye sordu. Müşrik adam : Sen iyi kişlerden ol, ded. Peygamberimiz : Allahtan başka illah olmadığına, benim Allahın resulü olduğuna şehadet edermisin? Dedi. Müşrik adam : Hayır etmem, lakin size ve size karşı savaşan kavimle beraber savaşmayacağıma sizlere söz veriyorum ded. Peygamberimiz onu bıraktı, müşrik adam arkadaşlarına gelerek : Ben insanların en hayırlı kişiden geliyorum dedi
79- عَنْ عُمَرَ . قال : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ
يَقوُلُ : لَوْ إنكُمْ تَتَوَكَّلُونَ عَلَى اللَّهِ حَقَّ تَوَكُّلِهِ لَرَزَقَكُمْ كَمَا يَرْزُقُ الطَّيْرُ تَغْدُو خِمَاصًا وَتَرُوحُ بِطَانا .