[8/1 01:25] Ömer Tarık Yılmaz: YARIN........ SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİ YÜRÜYÜŞÜ
1914 yılında Rus kuvvetlerini püskürtmek için Enver Paşa komutasında, düzenlenen Sarıkamış Harekâtı sırasında donarak şehîd düşen yaklaşık 60 bin Mehmetçik’i anmak için, son yıllarda Ocak ayının ilk Pazar günü, Türkiye’nin dört bir tarafından gelen her yaştan binlerce kişi şehîdleri için yürüyor. Sarıkamış dışında da birçok şehirde bunun gibi yürüyüşler düzenleniyor.
Gençlerimize tarih şuuru kazandırmak, vatan sevgisini aşılamak ve millî benlik duygusunu artırmak için, atalarımızın göstermiş olduğu fedakârlıklardan yola çıkarak, vatan savunması uğrunda çekilen sıkıntıları yerinde görmek amacıyla her sene Ocak ayının başında, Kars’ın Sarıkamış ilçesinde yürüyüş yapılıyor. Soğanlı ve Allahüekber dağları arasındaki Kızılçubuk zirvesinde binlerce genç, soğuk ve kar yağışına rağmen ellerinde Türk bayrakları taşıyarak tekbir ve salevâtlarla Yukarı Sarıkamış Şehitliği’ne doğru yürüyüşe geçiyor. Tören alanında, erzak ve Türk bayrakları dağıtılıp, şehîdler için, Kur’ân-ı kerîm ve Mevlid-i şerif okunuyor.
TARİH.......... AH OSMANLI AH
Ecdadın külleri dâhi 20. asırda insanların sığınağı olmuş. İşte İslâm medeniyeti budur...
Aşağıdaki resim Hicaz Demiryolları hattı üzerine kurulan mülteci kampları. Bu hattın haricinde kalan yerler, alçakta olduğu için çadırları devamlı sel basıyor... Ah Osmanlı ah!..
ZEKÂ BULMACASI..................GEOMETRİK ŞEKİLLER
Yanda görülen bir kare içinde, meydana gelen geometrik şekiller kaç veya kaçar tanedir? (Cevabı yarın)
07.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[8/1 01:26] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnetin Terki İslam’ın Çökmesidir : İslâm vücudunun, hem sağlık hem de hastalık zamanında yönelebileceği, bünyesine sindirerek organlarının tam mânâsıyla kuvvetlenmesini ve hayat imkânı kazanmasını temin edeceği tek ilâç, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) sünnetidir.
Sünnet, on üç asırdan fazla bir zaman içinde vâki İslâmî diriliş ve gelişmeyi anlamanın anahtarı olmuştur; şimdiki çöküş ve çözülüşümüzü anlamanın da anahtarı niçin olmasın?
Resûlullah’ın (s.a.v.) sünnetini uygulamak, İslâm’ın varlığını ve ilerlemesini korumak demektir. Sünnetin terki ise, İslâm’ın çökmesidir.
Sünnet, İslâm binasını tutan çelik iskelet idi. Sen, herhangi bir binanın iskeletini yok edince, kâğıttan bir baraka gibi onun çökmesine şaşar mısın?
VAHYİ TEBLİĞ EDENE UYMADIKÇA KUR'ÂN'IN HAKKINI ÖDEMİŞ OLAMAYIZ
Biz burada “sünnet” kelimesini, “Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.), yapma ve söyleme şeklinde ortaya koyduğu örnek” diye en geniş mânâsıyla kullanıyoruz. Onun şâyân-ı hayret olan hayâtı, Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği esasların tefsîri ve canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kur’ân’ın hakkını ödemiş olamayız.
İslâm’ı diğer sistemlerden ayıran esaslar içinde bizce en önemlisi, insan hayâtının rûhî ve maddî tarafları arasında kurduğu tam âhenktir. İslâm’ı, altın çağında, her girdiği yerde zafere ulaştıran âmillerden biri de işte budur! İslâm, âhirette kurtulmak için dünyayı küçümsemeyi şart görmeyen yepyeni bir dâvetle gelmiştir.
Risâleti, insanlığa doğru yolu gösterme hikmetini taşıyan Peygamberimiz’in (s.a.v.), insan hayâtının maddî-rûhî her iki cephesine de niçin önem verdiğine, İslâm’ın bu açık özelliği ışık tutmaktadır. Resûlullah’ın (s.a.v.) şu hadîs-i şerifi de bunu teyit eder: “Ebedî yaşayacakmışsın gibi dünyan için, yarın ölecekmişsin gibi âhiretin için amel et (çalış).”
Birimizin kalkıp da Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in sırf rûhî ve teabbüdî (ibadet sayılan) alan ile ilgili emirleriyle günlük hayâtımıza ve sosyal meselelere âit emirlerini uygunlaştırmaya teşebbüs etmesi İslâm’ı bilmemesinden ileri gelir. Bunun gibi, birinci neviden olan emirlere uymaya mecbur olduğumuz, ikinci kısım emirlere ise uymaya mecbur bulunmadığımız şeklindeki görüş de sathîdir ve özünde İslam’a karşı direniştir. “Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinden bazılarının, yirminci asırda yaşayan biz -ileri zekâlılar- için değil, vahyin indiği asırda yaşayan Araplar için gelmiş olduğu” şeklindeki anlayış da böyledir (İslam’a aykırıdır). Bu, Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) taşıdığı ve temsil ettiği nurun kadir ve kıymetini inkâr mânâsı taşır.
Bir Müslümanın hayâtının, onun rûhî ve bedenî varlığı arasında tam ve mutlak bir dayanışma üzerinde durması nasıl gerekli ise, Peygamberimiz’in yolunun da hayâtımızı bir bütün olarak (en derin ahlâkî, amelî, şahsî ve ictimaî davranışların tümünü) kucaklaması gereklidir. İşte, sünnetin en derin mânâsı budur!
BUGÜNKÜ MÜSLÜMAN NESLİN YABANCILAŞMASI
Hadîsi kıymetten düşürmek isteyen tenkitçiler, kendilerine ve çevrelerine ait kusurları meşrû göstermek için sünnete uymanın kaçınılmaz bir esas olduğunu inkâra yelteniyorlar. Çünkü onlar bunu yapınca, Kur’ân-ı Kerîm’in öğrettiği esasları -her biri kendi meyline ve şahsî düşünüşüne göre- istediği gibi tevil etmek ve anlamak imkânını elde edecektir. Fakat İslâm’ın, ahlâkî ve amelî, ferdî ve sosyal bir nizam olarak sahip bulunduğu mümtaz durum, o yolu çıkmaz kılmaktadır.
İslâm âleminde, Garb medeniyetinin tesirinin arttığı şu günlerde, bu mesele (sünnete uymak) karşısında, münevver adını verdiğimiz kimselerin aldıkları garip durumun yeni bir sebebi daha vardır; bu da onların şu sözlerinde ifadesini bulur: Aynı zamanda, hem sünnete uymamız hem de Garb’ın hayat yoluna ayak uydurmamız mümkün değildir.
Ayrıca bugünün Müslüman nesli, sırf yabancı olduğu, parlak ve maddî bakımdan kuvvetli bulunduğu için Garb’a ait olan her şeyi büyütmeye ve yabancı her medeniyete tapınmaya hazır bulunmaktadır. İşte bu yabancıya ve garblılığa özenme, Resûlullah (s.a.v.)’ın hadislerinin ve onlara bağlı olan sünnet nizamının kabul görmemesinin en kuvvetli sebebi olmaktadır.
Sünnet, Garb medeniyetinin dayandığı fikrî temellere açıktan açığa karşıdır. İkincisinin (Garb medeniyyetinin) câzibesine kapılanlar, bu müşkül durumdan kurtulmak için -mevsûk olmayan hadislere dayanması sebebiyle- Müslümanlara sünnete uymanın gerekli olmadığını söylemekten başka bir çare bulamıyorlar.
İşte bu vecîz (!) muhâkemeden sonra Kur’ân-ı Kerîm esaslarının, Garb medeniyetinin rûhuna uyacak şekilde tahrif edilmesi daha kolay bir hale gelmektedir.*
[8/1 01:26] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Çocukluk Dönemi
PEYGAMBER EFENDİMİZİN ÇOCUKLUĞU (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Çocukluk Dönemi)
Doğumundan iki ay evvel babası, altı yaşındayken de annesi vefât etti. Annesi vefat ettikten sonra Hz. Muhammed’i (s.a.v.) dedesi Abdülmuttalib himaye etti. Abdülmuttalib, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gereken ihtimamı gösterdi. Yanından hiç ayırmadı, ona baba şefkati ve sevgisinin eksikliğini hissettirmedi.
Abdülmuttalib ölümünden önce, sekiz yaşında olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bakımını oğlu Ebû Tâlib’e vasiyet etti. Ebû Tâlib, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) çocuklarından daha fazla sevdi, onun uğurlu olduğuna inandı ve iyi yetişmesi için gayret sarfetti. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in ikinci annem dediği hanımı Fâtıma bint Esed (r.a.) de ona kendi çocuklarından daha çok alâka gösterdi. Ebû Tâlib nübüvvetten sonra da yeğeninin yanında yer aldı ve kendisini korumak için elinden geleni yaptı.
[8/1 01:26] Ömer Tarık Yılmaz: İhlas (Kul hüvellahü ehad) Suresi
İhlas suresi, Mekke döneminde nüzul olmuştur. İhlas suresi, 4 âyettir. İhlâs, samimi olmak, dine içtenlikle bağlanmak demektir.
Rahmân Rahîm Allah’ın ismiyle…
1. De ki: O Allah birdir.
Allah Teâlâ birdir, tektir. O, “Baba, Oğul ve Rûhu’1-Kudüs” üçlüsüne inanan hıristiyanların dediği gibi değildir. Yine O, birçok ilâhın varlığına inanan müşriklerin inandığı gibi de değildir.
Allah’ın “bir” olarak vasıflanmasının üç mânası vardır ve her bir Yüce Allah hakkında doğrudur:
O birdir. O’nun yanında ikinci bir ilâh yoktur. Bu, O’nun sayı mânasında “bir” olmadığını ifade eder. Aslında bu sûreden maksat, müşriklere bir cevap olarak, Allah’ın ortağı olmadığını bildirmektir.
O tektir, benzeri ve ortağı yoktur. Nitekim, “Falan şahıs, asrında tektir” dendiğinde bu, onun benzeri olmadığı anlamına gelir.
Allah birdir; bölünmez, parçalara ayrılmaz.
Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.)’a:
“Tevhidin tam ve hâlis şeklini, özünü bize anlatır mısın?” dediler. Şöyle anlattı:
“Tevhid, kulun sonunun başlangıcına benzemesidir. Bu beden kalıbına girmeden önce ne şekildeyse, yine öyle olabilmesidir. Tevhid, sûfînin yalnız kaldığı bir makamdır. Tevhid, vatandan ayrılmanın, sonradan yaratılma diye bir şeyin bahis konusu olmadığı bir makamdır. Tevhid, savaşların ve cenklerin olmadığı bir makamdır. Tevhid, bilginin ve cehlin geride bırakılıp çıkıldığı bir derecedir. Nihâyet tevhid, cümle mekânın Hak varlığında yok olduğu yüce bir makamdır.” (Şârânî, Velîler Ansiklopedisi, I, 282)
Kur’ân-ı Kerîm, Allah Teâlâ’nın birliğinin delillerini anlatır. Bunlar pek çoktur. Bunlardan şu dört tanesine yer vermek faydalı olacaktır:
Birincisi; “Yaratan, yaratamayan gibi olur mu hiç?” (En-Nahl 16/17) âyet-i kerîmesinde dile getirilen hakikattir. Bu, yaratma ve meydana getirme delilidir. Yüce Allah, bütün varlıkların yaratıcısıdır. O’nun “yaratma” fiilinin dışında oluşan hiçbir varlık yoktur. Böyle olunca onlardan herhangi birinin Allah’ın ortağı olması mümkün değildir.
İkincisi; “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisinin de dengesi ve düzeni kesinlikle bozulur giderdi. Arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdığı her türlü çirkin vasıflardan uzaktır, yücedir!” (El-Enbiyâ 21/22) âyetinde beyân edilen gerçektir. Bu, Allah Teâlâ’nın kâinatı büyük bir nizam içinde, sağlam ve eşsiz yaratmasının delilidir.
Üçüncüsü; “Rasûlüm! De ki: «Faraza, onların iddia ettikleri gibi Allah ile beraber başka ilâhlar olsaydı, bu takdirde o ilâhların hepsi, arşın sahibine ulaşmak için mutlaka bir yol ararlardı»” (El-İsrâ 17/42) âyetinde açıklanan delildir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın hâkimiyet ve üstünlük delilidir.
Dördüncüsü; “Allah asla çocuk edinmemiştir. O’nunla birlikte başka bir ilâh da yoktur. Eğer olsaydı, o takdirde her bir ilâh kendi yarattıklarını yanına alır ve mutlaka biri diğerine üstünlük kurmaya çalışırdı. Allah, onların uydurduğu noksan sıfatlardan pak ve uzaktır” (El-Mü’minûn 23/91) âyetinde beyân edilen husustur. Bu da, birden çok ilâh olduğu takdirde çekişme ve üstün olmaya çalışma olacağına dâir delildir.
Bu ve benzeri nice deliller, Allah Teâlâ’nın birliğini ispat eder. O’nun sonsuz kudretiyle tek başına tüm varlığı yaratıp idâre ettiğini açıklar:
2. Her şey o Allah’a muhtaçken O hiçbir şeye muhtaç değildir.
Cenâb-ı Hak, bu muazzam işleri yaparken kimseye muhtaç da değildir. Çünkü O, Samed’dir. اَلصَّمَدُ (Samed), “her hususta kendisine başvurulan, sığınılan, emri ve müsaadesi olmadan hiçbir iş yapılamayan, mutlak itaat edilen olduğu halde; kendisi kimseye muhtaç olmayan, yemeyen, içmeyen, iç boşluğu olmayan, eksiksiz, gediksiz” deme
[8/1 01:26] Ömer Tarık Yılmaz: Hılfu'l-fudul
Peygamber Efendimiz her zaman yalnızca doğrunun, haklının ve mazlûmun yanında yer almıştır.
Harâm aylarda yapılan savaşlara Araplar arasında “Ficâr Savaşı” denirdi. Ficâr savaşları dört defâ vâkî olmuştur. Kureyş ve Kinâne kabîleleri ile Hevâzin arasında meydana gelen dördüncü Ficâr savaşında Peygamber Efendimiz de bulunmuştur.
Peygamber Efendimiz her zaman yalnızca doğrunun, haklının ve mazlûmun yanında yer almıştır. Bu harbe yirmi yaşlarındayken amcalarıyla birlikte iştirâk etmiş, fakat hiç kimsenin kanını dökmemiştir. Yalnız, düşman saflarından atılan okları toplamış ve amcalarına vermiştir.(1)
Bu savaştan dönüldükten sonra harâm aylardan biri olan Zilkâde ayında, Zübeyd kabîlesine mensup Yemenli bir adam, satmak üzere Mekke’ye ticâret malı getirmişti. Kureyş ileri gelenlerinden Âs bin Vâil bu malı satın aldı, ancak parasını ödemedi. Adamcağız, Abduddâr, Mahzûm, Cumâh, Sehm ve Adiy bin Kâ’b Oğulları gibi Mekke’nin ileri gelen âilelerinin büyüklerine başvurup kendisine yardım etmelerini istedi. Fakat onlar bu mazlûma yardım edecek yerde, Âs bin Vâil’i kayırarak adamı azarladılar.
Çâresizlik içinde kalan adam, Kureyş ileri gelenlerinin Kâbe çevresinde oturdukları bir sırada, Ebû Kubeys dağına çıkarak; “Ey Fihr Hânedânı!” diye bağıra bağıra şiir okudu. Uğradığı zulmü ve haksızlığı îlân ederek yardım istedi. Yardım için ilk harekete geçen zât, Peygamber Efendimiz’in amcası Zübeyr oldu. Kureyş’in ileri gelenleriyle birlikte Abdullâh bin Cüd’an’ın evinde toplandılar.
Abdullâh onlara yemek ikrâm etti. Daha sonra, “kim olursa olsun, Mekke’de zulme uğramış kimselerin hakkını geri alıncaya kadar, zâlime karşı mazlûmu müdâfaa etmek” üzere ahitleştiler. Denizlerde, bir kıl parçasını ıslatacak kadar su bulundukça, Hirâ ve Sebîr Dağları yerlerinde durdukça ahitlerine bağlı kalacaklarına yemin ettiler.
HILFU’L-FUDUL NE DEMEK?
Hılfü’l-Fudûl Cemiyeti, ilk olarak Âs bin Vâil’den Zübeydli adamın hakkını almakla icraata başladı. Daha sonra da Mekke’de zulme ve haksızlığa uğrayan pek çok kimsenin imdâdına koştu, adâleti ikâme etmek için gayret sarf etti.(2)
PEYGAMBERİMİZİN CAHİLİYE DEVRİNDE KATILDIĞI TEK CEMİYET
Resûlullâh’ın Câhiliye devrinde tasvîp edip katıldığı tek cemiyet, “Hılfü’l-Fudûl”dür. Çünkü bu bir adâlet cemiyeti idi. Zulüm ve haksızlığa mânî olmak için kurulmuştu. Peygamber Efendimiz, bu cemiyet hakkında nübüvvetten sonra şöyle buyurdular:
“Abdullâh bin Cüd’ân’ın evinde amcalarımla birlikte, Hılfü’l-Fudûl’de hazır bulundum. O meclisten o kadar memnun oldum ki, ona bedel bana kızıl develer (yâni en kıymetli dünyâ metâı) verilse, o kadar sevinmezdim. O antlaşmaya şimdi de çağrılsam, yine icâbet ederim.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 295)
Dipnotlar:
(1) İbn-i Hişâm, I, 198; İbn-i Sa’d, I, 126-128. (2) İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 295-296; İbn-i Sa’d, I, 128-129.
[8/1 01:27] Ömer Tarık Yılmaz: Osmanlı’da çok sevilen Ramazan adetlerinden birisi de teravih namazlarının Enderun usulüyle kılınmasıdır. Saray mescidi başta olmak üzere, Hırka-i Şerif Camii’nde, Ayasofya’da ve diğer selatin camilerinde bilhassa Eyüp Sultan Camii’nde teravih namazları bu usulle kılınırdı. Enderun usulü teravih, yirmi rekât olan teravih namazının beşe bölünerek her birinin musikimizin ayrı makamlarıyla kılınması demektir. Yaygın olarak birinci dörtte neva ya da ısfahan, ikinci dörtte saba ya da uşşak, üçüncü dörtte hicaz ya da muhayyer, dördüncü dörtte eviç, son dörtte ise acemaşiran makamı tercih edilir. Makam tercihi imam ya da müezzinler tarafından yapılır. Müezzinler, imamın dört rekâtı kıldırdığı makamdan bir ilahi okur başlayacağı makamdan ise salat ü selam getirir ve ardından yeni dörde geçilir. 1700’lü yıllarda başlayan bu uygulamaya günümüzde bilinen son şeklini Buhurizade Mustafa Itrî’nin verdiği söylenir. Unutulmaya yüz tutmuş bu gelenek günümüzde yeniden canlandırılmaya başlanmıştır. - ENDERUN USULÜ TERAVİH
[8/1 01:27] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Sadakaları açık olarak verirseniz bu ne güzel! Şayet onu yoksullara verirken gizlerseniz bu sizin için daha da hayırlıdır ve sizin bir kısım günahlarınıza kefâret olur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
(Bakara, 2/271)
Bir Hadis:
'Allah'a iman ettim.'deyip dosdoğru ol.
(Müslim, 'Îmân', 62)
Bir Dua:
Allah'ım! Her halimizi ıslah eyle.
(İbn Mâce, 'Duâ', 2)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[8/1 01:27] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz. (Bakara, 2/154)
Allah yalnızca, kendisi için ve kendi rızası gözetilerek yapılan ameli kabul eder. (Nesâî, Cihâd, 24)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
MUHAMMEDÜ’L-EMÎN’İN KÂBE HAKEMLİĞİ
Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e verilen, “Evimi tertemiz tutun.” (Bakara, 2/125) talimatıyla başlayan Kâbe hizmetleri, Hz. Peygamber’in dedelerinden Kusay b. Kilâb zamanında Kureyş’e geçmiştir. Kureyşliler, sel gibi afetlerle tahrip olan Kâbe’yi onarmaya karar vermişler. Ancak inşaat devam ederken Hacerülesved’i hangi kabilenin yerine koyacağı meselesinde anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Bu şerefi elinde bulundurmak isteyen kabileler arasında çıkması muhtemel bir savaş, herkesin güvenini kazanmış olan Hz. Peygamber’in hakemliğiyle önlenmiştir. Muhammedü’l-Emîn olarak anılan Hz. Peygamber, bir örtü istemiş, Hacerülesved’i yere serdiği örtünün üzerine bizzat kendisi koymuştur. Ardından Kureyş’in dört kolundan birer adam istemiş; onlara, örtünün birer ucunu tutarak kaldırmalarını söylemiştir. Peygamberimiz de konulacağı yerin hizasına gelince örtünün içinden alıp onu kendi eliyle yerine yerleştirmiştir. Böylece bu büyük anlaşmazlık el-Emîn olan
Hz. Peygamber sayesinde sulh yoluyla çözülmüştür.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[8/1 16:03] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Şampiyon Güreşçi Yaşar Doğu’nun Vefatı 1961
• Zemheri Fırtınası
• Türksat 5A Uydusu Uzaya Fırlatıldı 2021
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[8/1 16:03] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.”
Bakara 45
[8/1 16:04] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımcısı olur.”
Ebû Dâvûd, Edeb, 60
[8/1 16:04] Ömer Tarık Yılmaz: GÜREŞ NEDEN ATA SPORUMUZ?
Türkler güreşe özel önem vermiş, bütün sporlardan üstün tutmuştur. Binicilik, atıcılık ve atlı cirit oyunlarında son derece usta olan Türkler, güreşi de bütün sporların temeli olarak kabul etmiştir. Orta Asya’daki Türklerde güreş, binicilik ve okçuluk sporlarıyla birlikte yapılmaktadır.
Eski Türklerin kendi aralarında harp etmek istemedikleri, aralarında çıkan anlaşmazlıkları, karşılıklı çıkardıkları iki pehlivanın kıyasıya güreşinin sonucuna bağladıkları, yenen pehlivan tarafının galip, yenilen pehlivan tarafının da mağlup sayıldığı ifade edilmektedir.
Osmanlı Türklerinde güreşin tekkeler (bugünkü kulüpler) ile yönetildiği, başkanlarına şeyh, sporculara mürit denildiği bilinmektedir. Bu tekkelerde çalışmalar çok başarılı olmuş, bugün dahi eşine rastlanmayacak kadar teknik bilgiler geliştirilmiş ve öğretilmiştir. Bu tekkelerde sporcuların ve başkanlarının aylık ve yemek vakfiyelerinden başka, birer ikişer imareti vardı ki; bu imaretlerde isteyen halkın, gelen seyircilerin, geçen seyyahların (turistlerin) parasız, istedikleri gibi yiyip içtikleri anlatılmaktadır.
Tarih boyunca Türkler “karakucak, yağlı güreş, aba güreşi” adları altında güreşler yapmışlardır.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[8/1 16:04] Ömer Tarık Yılmaz: HZ. HUD VE AD KAVMİ
Hz. Hûd (a.s.) Âd kavmine gönderilmiştir. Âd kavmi, birinci ve ikinci Âd diye ikiye ayrılır. Nûh kavminden sonra yaşamış- lardır. (A‘raf, 7/69) Âd kavminin yaşadığı bölge Hadramevt ve Yemen civarıdır.
Allah (c.c.), Âd kavmine bereketli bir arazi, ayrıca yaratılışça güç-kuvvet ihsan etmiştir. (A’râf, 7/69) Buna mukabil onlar Hz. Hûd’un “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısı- nız?” (A’râf, 7/65-66) çağrısına kulak vermeyerek büyüklük tas- lamış, öldükten sonra dirilmeyi inkâr edip, putlara tapmışlardır. Allah (c.c.) da, inkârları ve haddi aşmalarından dolayı onları helak etmiştir. (A’raf, 7/72); (Kamer, 54/18-20)
ENFÂL SÛRESİ
Medine döneminde hicretin ikinci yılında Bedir savaşından sonra inmiştir. 75 Âyettir.
Sûre, adını ilk ayetteki 'el- Enfâl' kelimesinden almıştır.
Enfâl savaş ganimeti demektir. Sûrede başlıca, savaş, savaşın amacı, barış, savaşta ele geçen esirler ve özellikle Bedir savaşı sonrası elde edilen ganimetler, bunların kimlere ve nasıl pay edileceği konu edilmektedir.
ÖZLÜ SÖZ
Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim se- sini keser mi hiç?
(Mevlana)
[8/1 16:04] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ اَحَدٌ اِلَّا بِجَوَازِ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ، هٰذَا كِتَابٌ مِنَ اللهِ لِفُلَانِ بْنِ فُلَانٍ، اَدْخِلُوهُ جَنَّةً عَالِيَةً قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ. (طب)
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: “Hiç kimse (eline): ‘Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu, Allah tarafından, falan oğlu falana verilen yazıdır. Onu, meyveleri aşağıya sarkan yüksek Cennet’e koyun!’ (yazılı) berâtı almadan Cennet’e giremez.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr)
08 Ocak 2023
Fazilet Takvimi
[8/1 16:05] Ömer Tarık Yılmaz: BİR MEYVE: MUZ
Allâhü Teâlâ, Vâkıa Sûresi’nde Cennet ehlinin kavuşacağı nimetlerden bahsederken 28. ve 29. âyet-i kerîmelerinde buyuruyor ki –meâlen-: “O (amel defterleri sağ taraflarından verilen ashâb-ı yemîn, Cennetlerde) dikensiz kiraz ağaçları ve (meyveleri kat kat olmuş, meyvesi aşağıdan yukarı istifli) sıvama muz ağaçları altındadırlar…”
Tâbiîn’in büyük müfessirlerinden Mücâhid (rah.) demiştir ki: “Tâif halkının, muz ve kiraz ağaçları ile donanmış, görenleri hayrette bırakan bir vadileri vardı. Bu vadiyi gören Müslümanlar, ‘Keşke bizim için de Cennet’te böyle vadiler olsa’ diye temennî etmeleri üzerine, bu âyet-i celîleler nâzil olmuştur.”
Muz, tropik iklimlerde yetişen, meyveleri lezzetli ve nişasta bakımından zengin olan bir bitkidir. Muzun şifası çoktur: Zekâyı artırır, sinirleri kuvvetlendirir, zihni açar, hazmı kolaylaştırır. Çocukların boylarını uzatır, içindeki kalsiyum ve D vitamini, kemiklerin ve dişlerin güçlenmesini sağlar.
Potasyum bakımından zengin olan muz, böbrekler için de faydalıdır. Muz, kan basıncını dengeler ve kalp kaslarını güçlendirir. Muzun içinde hem bolca gıda lifi hem de potasyum, kalsiyum, magnezyum gibi mineraller ve vitaminler bulunur. Muzların gıda değeri yüksek olduğundan böbrek, kalp ve diyabet hastaları diyetlerine dikkat etmelidir. Orta büyüklükteki bir muz, yaklaşık 100 kaloridir. Bu bakımdan her şeyin fazlası zararlı olduğu gibi muzun da fazlası zararlıdır.
Olgunlaşmamış muzlarda çok fazla nişasta bulunduğundan sindirilmesi zor olur. Bu, aynı zamanda kabızlığa da sebep olur. Bu sebeple muz, ishale de iyi gelir. Her ne kadar tek başına ishali geçirmese de minerallerin geri kazandırılabilmesi için fayda sağlar.
Ekserî meyvelerde olduğu gibi, muzun da aç karnına veya yemeklerden önce yenmesi tavsiye edilir.
08 Ocak 2023
Fazilet Takvimi
[8/1 16:05] Ömer Tarık Yılmaz: İlim Kimsenin Ayağına Gitmez
İmam Mâlik [rahmetullahi aleyh] dünyalığa kıymet vermez, ilmiyle sadece Allah rızasını gözetirdi. Ondan nakledilen şu hikâye açıkça buna işaret eder:
Bir gün Hârûnürreşid’in huzuruna çıkmıştım. Künyemle hitap ederek bana dedi ki:
- Ey Ebû Abdullah, buraya gelip gitmen ve çocuklarımızın senden Muvatta’yı (İmam Mâlik’in meşhur ve muteber hadis kitabı) işitip ders alması ne iyi olurdu.
Ben de,
- Allah Teâlâ emîrimizi yüceltsin, bu ilim sizden, yani Kureyş’ten çıktı. Eğer siz bunu yüceltirseniz o yücelir, eğer kıymet vermezseniz o da önemini kaybeder. İlim kimsenin ayağına gitmez, ilmin olduğu yere gidilir, dedim. Bunun üzerine Hârûnürreşid,
- Doğru diyorsun, dedikten sonra çocuklarına dönüp, Siz de camiye gidin ve diğer insanlarla bir arada dinleyin diye emretti.
İlmi Kaybetmek
Bir gün meşhur sahabe Ebû Hüreyre’ye [radıyallahu anh] biri dedi ki:
- İlim öğrenmek istiyorum, fakat sonra onu zayi eder kaybederim diye korkuyorum.
Ebû Hüreyre [radıyallahu anh] şöyle cevap verdi:
- Asıl ilmi kaybetmek, bu düşünce ile ilmi terketmek, onu öğrenmemektir.
Semerkand Takvimi
[8/1 16:06] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Kocasını Şikayet Eden Kadın
Kadının biri, bir gün Halife Ömer r.a.'a gelerek dedi ki:
- Ey müminlerin emiri sana insanların en iyisini şikayete geldim. Öyle birisi ki, amelde onu geçen veya onun kadar amel eden kimse pek azdır. Geceleri sabaha kadar namaz kılar, gündüzleri de hep oruçla geçirir…
Bu sözlerden sonra utancından asıl demek istediğini diyemedi ve:
- Ey müminlerin emiri , beni bağışla, diyerek çekildi.
Hz. Ömer:
- İyi iyi , Allah senden razı olsun. Sen adamını çok güzel halleriyle övdün; artık onun hakkında fazla bir şey söylemen de gerekmez, dedi.
Kadın çıkıp gittikten sonra, orada hazır bulunan sahabi Kaab b. Sûr r.a. dedi ki:
- Ey müminlerin emiri, kadın utanıp asıl şikayetini sana söyleyemedi.
- Kadının ne şikayeti varmış ki?
- Kadın kocasından, kocalık vazifelerini yerine getirmiyor diye şikayette bulunuyor, fakat bunu açıkça söyleyemiyor.
Hz. Ömer kadını geri çağırdı. Kocasına da haber gönderip yanına getirtti. Sonra Kaab b. Sûr'a :
- Bunlar arasında sen hakemlik et, diye teklif etti. Kaab :
- Sen buradayken ben nasıl hakemlik yapabilirim, dedi. Hz. Ömer r.a .:
- Benim anlayamadığım inceliği sen anladın. Bunun için onları dinleyip aralarında gereken hükmü vermek de senin hakkındır, dedi.
Bunun üzerine Kaab o adama dedi ki:
- Allah Tealâ erkeklere hitaben: “Sizin için helal ve hoş olan kadınlardan ikişer, üçer ve dörder olarak nikahlayın” (Nisâ, 3) diye buyurduğuna göre, en çok üç gün peşpeşe oruç tutabilirsin; dördüncü günü tutmaman gerekir. En çok da üç sabaha kadar ibadet edebilirsin; dördüncü gece eşinle beraber olmalısın.
Hz. Ömer r.a. Kaab'ın bu ince anlayışını beğendi ve:
- Senin bu buluşun öteki buluşundan da güzelmiş, dedi. Bu isabetli hükmü çok beğenen halife onu Basra kadısı yaptı.
Kadıncağız şikayetinde: “Kocam geceleri hep ibadet eder, gündüzleri oruç tutar” deyince, maksadı farketmeyen Hz. Ömer: “Kocanı bunlardan men mi edeyim?” demişti.
[8/1 16:07] Ömer Tarık Yılmaz: yaratılmış. Göğe bakmazlar mı nasıl da yükseltilmiş? Dağlara da bakmazlarmı nasıl sağlamca dikilmiş? Yeryüzüne bakmazlarmı nasıl da yayılıp döşenmiş. İşte böyle ey peygamber! Onlara öğüt ver, senin görevin yalnızca öğüt vermektir.” (88 Ğâşiye 17-21)
قال الله تعالى :
أفلم يَسِيرُوا في الأرض فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كان عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ أمثالها.
“Onlar hiç yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce yaşamış olanların sonlarının ne olduğunu görmediler mi? Allah onları kökten yok etti. Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlere de, bunlara benzer azaplar vardır.” (47 Muhammed 10)
BÖLÜM: 10
HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK ve İYİLİK YAPMAK
قال الله تعالى : َلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّيِهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ أين مَا تَكُونُوا يَأْتِ بِكُمُ اللَّهُ جَمِيعًا إن اللَّهَ عَلَى كُلِّ شيء قَدِيرٌ .
“Her toplumun yöneldiği bir yönü ve yöntemi vardır ki, ona doğru yönelir. Ey Muhammed ümmeti! Siz de hayırlara yönelip bu hususta birbirinizle yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizi kendi katında toplayacaktır. Çünkü Allah’ın herşeye gücü yeter.” (2 Bakara 148)
قال الله تعالى : وسارعوا إلى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَوَاتُ وَالأرض أعدت لِلْمُتَّقِينَ .
“Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği göklerle yer kadar olan, yolunu Allah ve kitabıyla bulmaya çalışanlar için hazırlanmış cennete ulaşmakta birbirinizle yarışın.” (3 Âl-i İmrân 133)
87- عَنْ أبي هُرَيْرَةَ . أن رَسُولَ اللَّهِ
قال : بَادِرُوا بالأ عمال فِتَنا كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ يُصْبِحُ الرَّجُلُ مُؤْمِنًا وَيُمْسِي كَافِرًا أوَ يُمْسِي مُؤْمِنًا وَيُصْبِحُ كَافِرًا, يَبِيعُ دِينَهُ بِعَرَضٍ مِنَ الدُّنْيَا.
87: Ebû Hureyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: “Hayırlı ve iyi ameller hususunda acele ediniz. Zira yakın bir zamanda karanlık geceler gibi bir takım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O zaman kişi mü’min olarak sabahlar, kafir olarak geceler. Mü’min olarak gecelerse kafir olarak sabaha çıkar, dinini basit dünyalığa satıverir.” (Müslim, İman 186; Tirmîzî, Fiten 30)