Prof. Dr. Baran Yıldız
Günün yazısı
[18/1 19:21] Ömer Tarık Yılmaz: YURDUMUZ............. AVRUPA’DA BİRİNCİYİZ
Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden derlenen verilere göre, Türkiye'de 2020 yılında hem küçükbaş hem de büyükbaş hayvan sayısı AB ülkelerini geride bıraktı.
BÜYÜKBAŞ HAYVAN
Türkiye 18.158.000
Fransa 17.789.000
Almanya 11.301.000
İspanya 6.636.000
İrlanda 6.529.000
İtalya 6.400.000
(Diğer)........ 9.659.000
TOPLAM 76.462.000
KÜÇÜKBAŞ (Koyun)
Türkiye 42.127.000
İspanya 15.439.000
Romanya 10.464.000
Yunanistan 7.301.000
Fransa 7.301.000
İtalya 7.034.000
İrlanda 3.877.000
(Diğer)........ 9.659.000
TOPLAM 75.000.000
KÜÇÜKBAŞ (Keçi)
Türkiye 11.986.000
Yunanistan 3.568.000
İspanya 2.651.000
Romanya 1.630.000
Fransa 1.432.000
İtalya 1.065.000
(Diğer)........ 9.659.000
TOPLAM 75.000.000
YEMEK...........ACEM PİLAVI
MALZEME: 2 bardak pirinç, 300 gr koyun eti, 2 baş soğan, 200 gr sadeyağ, 4 bardak su, yeterince tuz, arzuya göre baharat.
YAPILIŞI: Bir gün evvelden pirinç yıkanıp ılık tuzlu su ile ıslatılır. Et kuşbaşı doğranıp, bir miktar yağla tencerenin içinde kavrulur. Soğanlar çentilerek az bir yağ ile kızartılır. Sonra bu etler pilav pişirilecek tencereye dizilir. Islatılmış pirinç yıkanır, etlerin üzerine dökülür. Hafif tuz serpilir. Kenarlarından pirinci bozmayacak şekilde 4 bardak kaynar su katılır. Ateşe konur, kapağı kapatılıp buhar çıkmayacak şekilde kapağın etrafı hamurlanır. İki dakika kadar sonra ateşin hızı iyice azaltılır. Arada tencereye kulak verilir, cazırdamaya başlayınca ocaktan alınıp kapağı açılır, kalan yağ küçük parçalar hâlinde pilavın üzerine konur, iki dakika sonra bir tepsiye ters düz edilip boşaltılır.
18.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[18/1 19:22] Ömer Tarık Yılmaz: Bakara Suresi 169
O size hep çirkin ve murdar işleri emreder, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyler söylemenizi ister
[18/1 19:22] Ömer Tarık Yılmaz: Tirmizi
Hayra delalet eden onu yapan gibidir.
[18/1 19:22] Ömer Tarık Yılmaz: El-Vekil: İşlerini kendisine bırakanların işini düzelten ve her şeyin iyisini temin eden.
[18/1 19:22] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimiz’in Esneme ve Hapşırma Adabı : Esnemek; uykusuzluk, yorgunluk veya can sıkıntısı sebebiyle kişinin gayr-i irâdi bir şekilde ağzını açarak uzunca nefes alıp vermesidir. Bu hâl, bir bakıma dalgınlık ve gaflet göstergesidir.
HAPŞIRMA NEDEN OLUR - HAPŞIRMANIN FAYDALARI
Halk arasında “hapşırma” diye de bilinen “aksırma” ise nefes kaslarının basınçlı hareketiyle kişinin içerisindeki havayı bir anda ağız ve burun yoluyla şiddetlice dışarı atmasıdır. Aksırmak vücûtta meydana gelen bir zorlama sonucu olur ve bu ihtiyâcı duyan kimse aksırdığı an ferahlar. Dolayısıyla bu durum esnemenin aksine vücût için bir zindelik vesilesidir.
HAPŞIRMAK ALLAH’TANDIR
Resûlullah aksırmanın Allah Teâlâ’nın hoşlandığı bir durum olduğunu bildirmiş, esnemenin ise şeytandan geldiğine dikkat çekerek:
“Biriniz esneyeceği zaman gücü nisbetinde onu gidermeye çalışsın. (Ağzını açarak hâh demesin). Çünkü bir kimse esnediğinde şeytan ona güler.” (Buhârî, Edeb, 125) buyurmuş, bir başka rivâyette ise, “Biriniz esnediğinde eliyle ağzını tutsun. Zîra şeytan onun ağzına girer.” diye uyarmıştır. (Müslim, Zühd, 57-58)
ESNEMENİN NEDENLERİ NELERDİR?
Hadis-i şerifte şeytandan geldiğine dikkat çekilen esneme, genellikle çok yiyip içmek, karnı tıka basa doldurmak, hareketsizlik ve uyku hâlinin öne geçmesi gibi durumlardan kaynaklanır. Ayrıca esnemeye sebep olan durumlardan her biri şeytanın hoşlandığı işlerdir. Bu sebeple esnemek uygun bir davranış değildir. Mümkün mertebe önüne geçilmesi, her şeye rağmen engellenemediği durumlarda ise ağzın el ile kapatılması gerekir.
NAMAZDA ESNEMEMEK İÇİN NE YAPMALI?
Gaflet sebebiyle meydana gelen esnemeden kurtulmanın değişik yolları vardır. Özellikle namazda esnememek için şu hususlara dikkat etmek lâzımdır:
Tuvalet âdâbına riâyet etmek,
Her namaz için yeni bir abdest almak,
İftitah tekbiri alırken elinin tersiyle masivayı arkaya attığının farkında olmak,
Eûzü besmeleyi şuurlu bir şekilde söylemek.
HAPŞIRMA ADABI
Allah Teâlâ’nın kullarına bir ihsânı olduğu anlaşılan aksırmanın âdâbıyla alâkalı Resûlullah’ın tavsiyeleri şöyledir:
“Sizden biriniz aksırdığı zaman, «elhamdülillah» desin. Kardeşi veya arkadaşı da ona, «yerhamükellah» (Allah sana merhamet etsin!) diye mukâbelede bulunsun. Aksıran ise, «yehdîkümullahu ve yuslihu bâleküm» (Allah sizi hidâyette kılsın ve hâlinizi ıslah etsin), desin!” (Buhârî, Edeb, 126)
AKSIRAN KİŞİYE NE DENİR?
Aksırma, beyin, burun ve boğazla alâkalı ise de gerçekte bütün uzuvlar ondan etkilenir ve sarsılır. Neticede bu durum vücut için zindelik ve sağlık vesilesi kabul edilir. Sağlık ise en büyük nimettir. Her nimete hamd ve şükür gerekir. İşte bu sebeple aksırma nimetine karşı da Allah’a hamdedilir. [1] Hamd eden kimseye yanındaki mü’min kardeşlerinin “yerhamukellâh” diye duâ etmesi tavsiye edilmiştir. Aksırdığında hamdetmeyene ise mukâbelede bulunmaya gerek yoktur. Nitekim Enes (r.a.) diyor ki, Nebî’nin yanında iki kişi aksırdı. Efendimiz onlardan birine “yerhamükellah” dedi, diğerine ise demedi. Kendisine yerhamükellâh duâsı yapılmayan kişi:
– Yâ Resûlallâh! Filân kimse aksırdı, ona “yerhamükellâh” dediniz; ben aksırdım, benim için bunu söylemediniz, deyince Efendimiz:
“– O kişi «elhamdülillâh» dedi, sen ise bunu söylemedin.” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 127)
Efendimiz’in burada “elhamdülillah” diyen kişiye mukabelede bulunması, o kişinin hamd şuurunda olduğundan dolayıdır. Diğeri ise bu şuurdan uzak olduğu için duadan mahrum kalmıştır.
NEZLE OLMANIN BELİRTİSİ
Nezle sebebiyle çokça aksıran kimseye, her aksırmasında mukâbele edilmesi gerekmez. Zîra hadîsi şerifte bu duruma şöyle açıklık getirilmektedir: “Kardeşine üç kez «yerhamukellâh» de, şâyet üçten fazla hapşırırsa artık o nezle olmuş demektir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 92)
Diğer taraftan toplumumuzda aksırana “çok yaşa” diyen ve bunun karşılığında “sen de gör” diye mukâbelede bulunanlar vardır. Bunlar da karşıdaki insan için iyilik temennîleridir. Ancak, mânâ açısından çok zayıf kaldıkları için, bu tür ifadelerin sünnette tavsiye edilen duâların yerini tutmayacağı âşikardır.
Bütün bunlarla birlikte aksırma esnasında kişinin eliyle veya bir mendille ağzını kapatması ve aşırı derecede ses çıkarmaması sünnete uygun bir davranıştır. Zîrâ Efendimiz aksırırken ağzını bazı kere eliyle, bazen de bir mendille kapatır ve sesini de oldukça kısardı. (Ebû Dâvûd, Edeb, 98)
[1] Aksırma esnâsında vücudun hayâtiyetini sağlayan kalb bir anlığına durup tekrar çalıştığından bir anlamda insanın ölüp tekrar hayata dönmesi bahis mevzûudur. Bu şuurla yapılan hamd daha derin bir anlam kazanmaktadır.
[18/1 19:22] Ömer Tarık Yılmaz: el-Mü`minûn Suresi 97-98
..Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım. Ey Rabbim! Onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.
[18/1 19:22] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Ahlaki Özellikleri
Muhaddisler O’nun yüce ahlâkını şu şekilde tasnif etmişlerdir:
Açıkta ve gizlide Allah’tan korkmak.
Rızâ (hoşnutluk) ve gazab (kızgınlık) hâllerinde dahî adâletten ayrılmamak.
Zenginlikte ve fakîrlikte iktisâdı ve îtidâli elden bırakmamak.
Akrabâ, alâkasını kesse bile, onlarla alâkayı kesmemek.
Kendisini mahrum edene dahî ihsân etmek.
Kendisine zulmedene bile af ile muâmele etmek.
Sükûtunun tefekkür olması,
Konuşmasının zikir (Allâh’ı anmak) olması,
Nazarının ibret olması... (İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, XVI, 252/5838)
GÜZEL AHLAK İLE İLGİLİ HADİSLER
Allah Resûlü’nün kılıcı üzerinde şu ibâreler yazılı idi:
“Sana zulmedeni affet, seninle ilgilenmeyen akrabâna yardım et, sana kötülük yapana iyilikle mukâbele et, aleyhine de olsa doğruyu söyle.”
Hazret-i Huzeyfe’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Efendimiz buyuruyorlar ki:
“«İnsanlar iyilik yaparsa biz de iyilik yaparız, şâyet zulmederlerse biz de zulmederiz.» diyerek her hususta başkalarını taklid eden şahsiyetsiz kişiler olmayınız! Lâkin kendinizi, insanlar iyilik yaparsa iyilik yapmaya, (zıddına sizlere) kötülük yaparlarsa mukâbele etmemeye alıştırınız!” (Tirmizî, Birr, 63/2007)
Yine buyururlar ki:
“Kardeşinin uğradığı felâketi sevinçle karşılama! Allah onu rahmetiyle kurtarır da seni derde mübtelâ kılar.” (Tirmizî, Kıyâmet 54/2506)
[18/1 19:22] Ömer Tarık Yılmaz: Kafirun Suresi
Kafirun suresi, Mekke döneminde nüzul olmuştur. Kafirun suresi, 6 âyettir. Kafirun, inkârcılar demektir.
1: De ki: “Ey kâfirler!”
Hitap, Allah ve Peygamber’e iman etmeyen bütün kâfirleredir. Yani bu, Efendimiz (s.a.s.) zamanında bulunan kâfirler için geçerli olduğu gibi, kıyâmete kadar gelecek bütün kâfirler için de geçerlidir. Bir insan, “kâfir” olduğu sürece bu âyetin muhatabıdır. Küfründen vazgeçtiği an, bu hitabın ayrıştırıcı, uzaklaştırıcı ve kahredici tesirinden de kurtulur. Böyle bir hitabın hedefi, iman ile küfrün arasını tam olarak ayırmaktır. Çünkü iki inanç arasında hiçbir benzerlik yoktur. Aydınlık ve karanlık, gündüz ve gece gibi birbirine tamamen zıt olan iki şey gibi, iman ile küfür de birbirine zıttır ve asla bir arada bulunmaz. Bunların arasını telif edip uzlaşmaya gidilmesi mümkün değildir. Bu sebeple kâfirlere hitaptan sonra onlara bu kesin inancın bir yansıması olarak şöyle demesini istiyor:
2: “Sizin taptığınıza ben tapmam.”
3: “Benim taptığıma da siz tapmıyorsunuz.”
4: “Bundan böyle ben sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim.”
5: “Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.”
Resûlullah (s.a.s.)’in kulluk ettiği ilâh, hiç şüphesiz tek olan Allah Teâlâ’dır. Kâfirlerin taptığı mabudlar ise, Allah’ın dışında O’na ortak koştukları ve bir şekilde kendilerine ibâdet edip yalvardıkları ister taştan ister ağaçtan yapılmış olsun çeşitli putlar, melekler, cinler, nebîler, ölmüş insanların ruhları, güneş, ay, yıldız, hayvanlar, ağaçlar, nehirler, hayalî tanrılar ve tanrıçalar olabilir. Aslında onlar Allah’ı da biliyor ve O’na da ibâdet ediyor, O’na da yalvarıyorlardı. Fakat bu şirkle karışık bir ibâdet olduğu için, makbul bir ibâdet değildi. Terk edilmesi gereken bir durumdu. Çünkü tevhide inanan insanın, sadece Allah’a tapması ve O’nun dışındaki tüm sahte ilâhları bırakması gerekir. Dolayısıyla “Ben sizin taptıklarınıza tapmam” ifadesi içinde elbette “Allah Teâlâ”yı istisnâ etmek lazımdır.
Bu âyet-i kerîmeleri birlikte değerlendirdiğimiz zaman şöyle bir mâna anlamaktayız:
Resûlullah (s.a.s.), Yüce Allah’ın emriyle kâfirlere, üst üste tekitlerle ne şimdi ne de gelecekte kesinlikle putlara tapmayacağını, yaşadığı sürece böyle bir şeyin kendisinden asla sadır olmayacağını ilan eder. Hem ibâdet ettikleri ilâhın, hem de ibâdet etme şekillerinin, asla uzlaşmayacak biçimde birbirinden tamamen farklı olduğunu bildirir. Böylece kâfirlerin “belki uzlaşma olur, biz de gönül huzuruyla putperestliğimize devam ederiz” şeklindeki heveslerini kursaklarında bırakır. Peygamberimiz (s.a.s.), uzlaşmayı tamamen reddettiği gibi, onları da İslâm’a davet etmekle birlikte, Allah’a tapıp tapmamakta kendi tercihlerine bırakmıştır. İsteyen inanır Allah’a kulluk eder; isteyen küfründe devam eder. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“ De ki: «Gerçek, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin...»” (El-Kehf 18/29)
Zaten bir sonraki âyet bu genel kaideyi beyân etmektedir:
6: “Artık sizin dîniniz size, benim dinim bana!”
Bu ifade şu anlama gelebilir: “Benim dinim ayrı, sizin dininiz ayrıdır. Ben sizin mabudlarınıza tapanlardan değilim. Siz de benim taptığım tek Allah’a tapmıyorsunuz. Ben sizin mabudlarınıza asla ibâdet edemem. Siz de benim mabuduma ibâdet için hazır değilsiniz. Onun için benim yolum ve sizin yolunuz hiç bir zaman birleşmez.” Bu ifade, kâfirlere hoş görünmek için değil, gittikleri yolda devam ettikleri sürece onlardan kesinlikle beraat ve ilişki kesmeyi ilan etmek içindir. Aynı zamanda kâfirlerin, din konusunda Allah’ın Rasulü ve ona iman edenler ile hiçbir zaman uzlaşmayacağını belirtmeyi ve bu konuda ümitlerini kesmelerini de kapsamaktadır.
Nitekim bu beraat ilanı, bu s
[18/1 19:22] Ömer Tarık Yılmaz: İlk Müslümanlar
Hazret-i Hatice îmân edince Efendimiz’in kızları Hazret-i Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma da Müslüman olmuşlardı.
İlk îmân eden insan Resûlullâh Efendimiz’dir. Bu husus âyet-i kerîmelerde şöyle bildirilmektedir:
آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ
“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene îmân etti…” (el-Bakara, 285)
قُلْ اِنِّى اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ. وَاُمِرْتُ ِلاَنْ اَكُونَ اَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ.
“De ki: Bana, dîni Allâh’a hâlis kılarak O’na kulluk etmem emrolundu. Ve ben, Müslümanların ilki olmakla emrolundum.” (ez-Zümer, 11-12)
İLK MÜSLÜMAN KADIN
Efendimiz’den sonra ilk Müslüman, muhterem zevcesi Hazret-i Hatice idi.
Hazret-i Peygamber, kavminin hakâret, alay ve eziyet gibi kötü tavır ve davranışlarına mâruz kalarak mahzûn ve mükedder bir hâlde evine döndükçe, Allâh Teâlâ O’nun hüznünü Hazret-i Hatice vâlidemizin tesellî ve teşvîk edici sözleriyle hafifletmiş, ilâhî nusretiyle vazîfesini kolaylaştırmıştır.[1]
Hazret-i Hatice îmân edince Efendimiz’in kızları Hazret-i Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma da Müslüman olmuşlardı.[2]
HZ. ALİ (R.A.) NASIL MÜSLÜMAN OLDU?
Hazret-i Ali de Resûlullâh ile Hazret-i Hatîce’nin namaz kıldıklarını görmüş ve:
“–Nedir bu?” diye sormuştu. Allâh Resûlü:
“−Bu, Allâh’ın kendisi için seçtiği dînidir. Ben seni tek olan Allâh’a îman ve ibâdet etmeye, hiçbir fayda ve zararı olmayan Lât ile Uzzâ’yı da inkâra dâvet ediyorum!” buyurdu. Hazret-i Ali:
“–Ben bu dîni şimdiye kadar hiç işitmedim! Babam Ebû Tâlib’e sormadan bir iş yapamam!” dedi. Efendimiz, o sıralar teblîğ faâliyetlerini gizliden gizliye devâm ettirdiği için:
“−Ey Ali! Şâyet Müslüman olmayacaksan sana bahsettiğim bu husûsu gizli tut, açığa vurma!” buyurdu.
Hazret-i Ali, o gece bekledi. Allâh Teâlâ onun kalbine İslâm muhabbetini bahşetti. Sabahleyin Peygamber Efendimiz’i yanına gitti ve İslâm dîni hakkında suâller sordu. Aldığı cevaplar üzerine, Allâh Resûlü’nün buyruğunu hemen yerine getirip Müslüman oldu. Babasından çekinerek, Müslümanlığını bir müddet gizli tuttu. Hazret-i Ali, bu sıralarda on yaşında idi. (İbn-i İshâk, s. 118; İbn-i Sa’d, III, 21)
Peygamber Efendimiz namaz kılmak istediğinde, Hazret-i Ali ile birlikte Mekke vâdilerine doğru çıkıp giderler ve insanlardan gizli olarak, namazlarını oralarda kılarlar, akşamleyin de dönerlerdi. Allâh’ın dilediği zamâna kadar bu böyle devâm etti.
Ebû Tâlib, oğlu ve sevgili yeğeninin gizli gizli namaz kıldıklarına muttalî olunca, Peygamber Efendimiz, çok sevdiği amcasını da İslâm’a dâvet etti. Ebû Tâlib ise bu dâvete şöyle cevap verdi:
“−Ey kardeşimin oğlu! Benim, atalarımın dîninden ayrılmaya gücüm yetmeyecek! Lâkin Sen gönderildiğin şey üzere devâm et! Vallâhi ben hayatta olduğum müddetçe Sana kimse zarar veremeyecektir!” Hazret-i Ali’ye de:
“−Evlâdım! O, seni ancak hayır ve iyiliğe dâvet eder. Sen, O’nun yoluna sımsıkı sarıl. O’ndan hiç ayrılma!” dedi. (İbn-i Hişâm, I, 265)
Abdullâh bin Mesut (r.a.) [3], Mekke’ye ticâret için geldiğinde Allâh Resûlü’nü Hazret-i Hatîce ve Ali ile birlikte Kâbe’yi tavâf ederken gördüğünü ve bu esnâda Hazret-i Hatîce’nin tesettüre çok dikkat ettiğini söylemektedir. (Zehebî, Siyer, I, 463)
Ufeyf el-Kindî de, ticâret için Mekke’ye gelmiş ve Abbâs’ın -radıyallâhu anh- evine misâfir olmuştu. Ufeyf, Peygamber Efendimiz’in, Hazret-i Hatîce’nin ve Ali’nin Kâbe’de namaz kıldıklarını görmüş, Abbâs’tan (r.a.) onlar hakkında mâlumât istemişti. Hazret-i Abbâs da onlardan bahsettikten sonra:
“−Vallâhi ben yeryüzünde bu dîne inanan şu üç kişiden başka kimse bilmiyorum!” demişti.
Ufeyf (r.a.) hidâyetle şerefyâb olduktan sonra hep şöyle hayıflanırdı:
“−Âh ne olurdu o zaman îmân edeydim de ikinci erkek mü’min ben olaydım! Onların dördüncüleri olmayı, ne kadar arzu ederdim!” (İbn-i Sa’d, VIII, 18; İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 487)
PEYGAMBERİMİZE BEDENİYLE KALKAN OLAN SAHABİ
Peygamber Efendimiz’in âzatlı kölesi Zeyd bin Hârise (r.a.), Hazret-i Ali’den sonra Müslüman olmuş, namaz kılmış, Resûlullâh’ın maiyyetinden ve hizmetinden hiç ayrılmamıştı. Tâifli sergerdelerin Peygamber Efendimiz’e attıkları taşlara kendi vücûdunu siper edip kanlar içinde kalacak kadar fedâkârâne bir muhabbetle kendisini Allâh Resûlü’ne adamış, buna mukâbil Hazret-i Peygamber’in husûsî muhabbet ve iltifâtına mazhar olmuştu.
Resûl-i Ekrem’in Hazret-i Zeyd’e olan muhabbetine dâir Hazret-i Ömer’in şu şehâdeti ne kadar mânidardır:
Hazret-i Ömer, Zeyd’in oğlu Üsâme’ye üç bin beş yüz dirhem tahsîs etmiş, oğlu Abdullâh’a ondan beş yüz dirhem daha az vermişti. Abdullâh, babası Hazret-i Ömer’e bunun sebebini sorarak:
“−Üsâme’yi niçin benden üstün tutuyorsun? O benden daha çok savaşa katılmadı ki!” dedi. Hazret-i Ömer, eşsiz adâletinin yanında, gönül zenginliğini ve yüksek tevâzuunu da gösteren şu muhteşem cevâbı verdi:
“−Oğlum! Resûlullâh onun babasını senin babandan daha çok severdi. Üsâme’ye de senden daha çok muhabbeti vardı. İşte bu sebeple, Resûlullâh’ın sevdiğini kendi sevdiğime tercih ettim.” (Tirmizî, Menâkıb, 39)
Bu ve benzeri pek çok misâlde görüldüğü gibi Ashâb-ı Kirâm, Resûlullâh’ın sevdiklerini kendi sevdiklerine tercih ederlerdi.[4]
HZ. EBUBEKİR (R.A.) NASIL MÜSLÜMAN OLDU?
Hazret-i Ebûbekir, nübüvvetten önce de Peygamber Efendimiz’in dostu idi. Çocukluğundan beri onun güzel ahlâkına, sadâkatine ve emînliğine şâhitti. Güzel ahlâkı sebebiyle aslâ yalan söylemeyen bir kimsenin, Cenâb-ı Hakk’a karşı yalan söylemesinin imkânsız olduğu kanaatinde idi. Bu sebeple Allâh Resûlü onu İslâm’a dâvet ettiğinde hiç tereddüt göstermeksizin icâbet etti.[5]
Efendimiz bu husustaki hadîs-i şerîflerinde:
“Allâh beni size Peygamber olarak gönderdiğinde evvelâ bana «Sen yalancısın!» dediniz. Lâkin Ebûbekir «O, doğru söylüyor.» dedi ve hem canı hem de malı ile bana son derece yardımcı oldu.” buyurmuşlardır. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 5)
Resûlullâh’ı hiçbir şey Hazret-i Ebûbekir’in Müslüman oluşu kadar sevindirmemiştir. Hazret-i Ebûbekir Müslüman olduğu zaman, hiç çekinmeden Müslümanlığını açıklamış ve diğer insanları da Allâh Teâlâ’ya ve Resûlü’ne îmâna dâvet etmeye başlamıştır.[6]
Peygamber Efendimiz’in hayâtında Hazret-i Ebûbekir’in müstesnâ ve mühim bir yeri bulunmaktadır. Zîrâ bir dâvânın gerçekleşebilmesi şu üç şarta bağlıdır:
Hâkim bir fikir.
O fikir etrâfında kadrolaşan insanlar.
Mâlî imkân.
Hâkim fikir, İslâm’ın muhtevâsı idi ki, vahiyle sâbittir. Hazret-i Ebûbekir, diğer iki faktörde çok mühim bir vazîfe üstlenmiştir. Yâni kadrolaşma onunla başlamış ve o mübârek sahâbînin muazzam serveti, muhtelif İslâmî hizmetlerin yanında Müslüman olan kölelerin satın alınıp serbest bırakılması gibi dâvânın mâlî vechesinde de kullanılmıştır.
Bu iki husûsu biraz açıklayacak olursak; Hazret-i Ebûbekir ile Peygamber Efendimiz’in gençlik devrelerine uzanan arkadaşlık ve berâberlikleri, nübüvvet vazîfesinin verilmesinden sonra ulvî bir dostluğa dönüşmüştür.
HZ. EBUBEKİR’E (R.A.) NEDEN “SIDDIK” DENİLMİŞTİR?
Hazret-i Ebûbekir, ilk îmân edenlerden olmanın yanı sıra, îmânına şek ve şüphenin tozunu bile düşürmeyerek “Sıddîk” sıfatına mazhar olmuştur. Daha sonraki zamanlarda da İslâm’ın inkişâfı ve yayılması için maddî-mânevî hiçbir fedâkârlıktan kaçınmamış ve bütün malını Allâh yoluna bezletmiştir.
Sevginin şartı, aşkın kânunu, sevilen kişiye duyulan muhabbet ve o aşktan dolayı o kişinin sevdiği şeyleri de sevmek, onun arzusunu kendi arzusuna tercih etmek ve sevgilinin uğruna her şeyini fedâ edebilmektir. İşte Hazret-i Ebûbekir’in hayâtı, Allâh Resûlü’ne aşk ile bağlılığın ve O’nda fânî oluşun zirve misâlleriyle doludur:
Bir gün gönüller sultanı Efendimiz’in rahatsızlandığını duyan Hazret-i Sıddîk, üzüntüden kendisi de yatağa düşmüştü. Bu iki dost arasındaki ulvî muhabbetin netîcesi olan aynîleşme sebebiyledir ki Allâh Resûlü:
“Ebûbekir bendendir, ben de ondanım. Ebûbekir dünyâda ve âhirette kardeşimdir.” (Deylemî, I, 437) buyurarak mânâ âlemindeki berâberliği ve kalpten kalbe vâkî olan hâl in’ikâsını te’yîd buyurmuştur. Efendimiz’in ölüm döşeğinde iken:
“Bütün kapılar kapansın; yalnız Ebûbekir’inki kalsın!” (Buhârî, Ashâbü’n-Nebî, 3) iltifâtı, Hazret-i Ebûbekir ile aralarındaki kalbî alâka ve müstesnâ yakınlığın en güzel ifâdelerinden biridir.
BİLAL-İ HABEŞİ’NİN (R.A.) ÇEKTİĞİ EZİYETLER
Bilâl-i Habeşî ve annesi de, Allâh Resûlü’nün insanları İslâm’a gizlice dâvete başladığı ilk günlerde Müslüman oldular. Hazret-i Bilâl, Müslümanlığını açıklayan ilk yedi kişiden biri idi. Dîninden dönmesi için yapılan en ağır işkencelere tahammül ederdi. İnkâra zorlandıkça: “Ehad! Ehad!: Allâh birdir! Allâh birdir!” derdi.
Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Bilâl ve vâlidesinin bedelini ödeyerek onları âzâd etti.[7]
Ebûbekir (r.a.), bu davranışı ile iltifât-ı Peygamberî’ye nâil olmuş, merhamet ve cömertlikte âbideleşmiştir.
Hazret-i Mevlânâ, bu hâdiseyi gönül lisânıyla tasvîr ederek şu şekilde nakleder:
“Bilâl-i Habeşî’nin Müslümanlığından dolayı korkunç bir işkenceye tâbî tutulduğunu işiten Hazret-i Sıddîk, Hazret-i Mustafâ’nın huzûruna çıktı ve vefâlı Bilâl’in hâlini arz etti.”
“Dedi ki: O felekleri ölçen mübârek varlık, Sen’in aşkına düşmüş, Sen’in muhabbetine tutulmuştur. Bu yüzden zâlimler o melek tıynetli insana zulmetmektedirler. Suçsuz olduğu hâlde kanatlarını yoluyorlar. O büyük defîneyi şirk ve isyan toprağına gömmek istiyorlar.”
“Yakıcı güneşe karşı kızgın kumlara yatırıyor, çıplak bedenini dikenli dallarla dövüyorlar.”
“Fakat o, teninden çeşme gibi kanlar fışkırdığı hâlde: «Allâh birdir, Allâh birdir!» diyor, Hakk’a secdeden vazgeçmiyor.”
“Hazret-i Ebûbekir’in merhamet ve şefkatinden dolayı vücûdunun her zerresi mahzûn ve gamla dolu bir dil hâline gelmiş, Bilâl’in hâlini Hazret-i Peygamber’e büyük bir üzüntü içinde uzun uzun anlatmaktaydı.”
“Nihâyet gönlündeki niyeti izhâr edip: «Yâ Resûlallâh! Onu satın almak istiyorum. Bütün servetimi harcamaya hazırım. Cenâb-ı Hakk’a gönül vermiş, O’nun ve Resûlü’nün kölesi olmuş, bu yüzden de Allâh düşmanlarının hışmına uğramış, işkencelere mâruz bırakılmış o mübârek insanı o hâlden kurtarmadan bu canıma dünyâda rahatlık yoktur.» dedi.”
“Hazret-i Mustafâ (s.a.v.), bundan pek memnûn oldular ve: «Ey Allâh’ın ve Resûlü’nün merhametli dostu! Bu ticârette ben de sana ortağım...» buyurdular.”
“Hazret-i Ebûbekir, derhâl Bilâl’in sâhibinin evine yollandı. Bilâl, yapılan işkencelerden ötürü baygın bir vaziyette idi. Hazret-i Bilâl’in sâhibi olan o merhamet mahrûmu insana acı sözler sarf etti.”
“Dedi ki: Ey habîs! Ey hiddetten gözü kararmış, merhametten nasipsiz! Bu Allâh dostunu nasıl dövüyorsun? Ey insafsız! Bu ne kin, bu ne garaz?”
“Ey merhamet fukarâsı! Kendini insan mı sanıyorsun? Ey insanlık mahrûmu, nefret edilmiş kişi! Sen insan kılığındasın, ama insanlığın yüz karasısın!..”
“Bu sözlerden sonra Ebûbekir (r.a.), adamın aç gözünü dünyâlıkla tıkadı. Öyle ki bu duruma Bilâl’in efendisi iyice şaşırdı ve Ebûbekir’in hâlini hayretle seyretti.”
“Onun bu hayretini fark eden Sıddîk-ı Ekber Hazretleri, o nasipsize şöyle dedi: Ey ahmak! Sen çocuk gibi, bir cevize karşılık bana paha biçilmez bir inci verdin, fakat haberin yok! Bilmiyorsun ki Bilâl, iki dünyâya değer. Ben onun rûhuna bakıyorum, sen ise teninin rengine...”
“Eğer sen satışta biraz daha bastırsaydın, onu almak için daha fazlasını verirdim. Daha da bastırsaydın, neyim varsa verir, hattâ borca girerdim. Yine de bu alışverişten ben kârlı çıkardım. Ey nasipsiz kişi! Şunu iyi bil ki, mücevherin kıymetini ancak sarraf bilir.”
Hazret-i Mevlânâ, bu kıssada merhamet ve şefkatin kâmil bir tezâhürünü sergilemenin yanında, bir insân-ı kâmile paha biçilemeyeceğini, yâni dünyevî kıymetlerin, insanın mânevî yapısının karşısında bir hiç hükmünde olduğunu ifâde ederek gönüllerimize ulvî bir hakîkati nakşetmektedir.
Hazret-i Ebûbekir, bu âlicenap hareketiyle Resûlullâh’a olan zirve muhabbetini bir kez daha sergilemiş olmaktadır. Hazret-i Ebûbekir’in Allâh Resûlü’ne duyduğu hudutsuz muhabbetin alâmetlerinden birkaçı şöyleydi:
-O’nun getirdiği Kur’ân-ı Kerîm’i ve İslâmî hükümleri cân u gönülden sevip mûcibince amel etmek.
-O’nun ümmetine şefkat ve merhamet göstermek, onların yararına olan hususlarda gayret göstermek.
-Dünyâya değer vermemek, gerektiğinde fakirliğe hazır ve râzı olmak.
-O’na kavuşmayı arzulamak.
-O’nu çokça hatırlamak.
HİDAYETE VESİLEN OLAN KORKULU RÜYA
Hâlid bin Saîd’in (r.a.) hidâyetine ise gördüğü korkulu bir rüyâsı sebep olmuştur. Bir gece uykuda, büyük bir ateş çukurunun kenarında durduğunu ve babasının onu ateşin içine itip düşürmek ister gibi davrandığını, Resûlullâh’ın ise onu hemen belinden kavrayarak ateşin içine düşmekten kurtardığını gördü. Korkuyla uyandığında kendi kendine:
“Allâh’a yemin ederim ki, bu hak bir rüyâdır!” dedi ve Hazret-i Ebûbekir’in delâletiyle Peygamber Efendimiz’in yanına giderek İslâm’la şereflendi.
Babası, oğlu Hâlid’in Müslüman olduğunu duyduğunda ona eziyet etti ve:
“−Ey zelîl! Defol git! Vallâhi, senin rızkını da keseceğim!” dedi.
Hâlid:
“–Sen benim nasîbime mânî olmaya çalışsan da, Allâh muhakkak beni rızıklandıracaktır!” dedi. Hazret-i Hâlid, Habeş ülkesine hicret edinceye kadar, Resûlullâh’ın yanından hiç ayrılmadı. (Hâkim, III, 277-280)
Daha sonra Hâlid’in zevcesi Ümeyne Hâtun, kardeşi Amr ve onun zevcesi Fâtıma Hâtun da İslâm’la müşerref oldular.
İLK MÜSLÜMANLAR
Teblîğin gizlice devâm ettiği bu günlerde Ebûbekir’in (r.a.) teşvik ve delâletiyle Ebû Fükeyhe, Hazret-i Osman, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Talha bin Ubeydullâh (r.a.) îman nîmetine nâil oldular.[8]
Hazret-i Osman, Peygamber Efendimiz’e başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlattı:
“Ey Allâh’ın Resûlü! Şam’da iken, uyku ile uyanıklık arasında olduğumuz esnâda âniden:
«Ey uykudakiler! Uyanın! Çünkü, Ahmed Mekke’de zuhûr etti.» diye bir ses duyduk. Mekke’ye döndüğümüzde sizin Peygamber olduğunuzu haber aldık.” (İbn-i Sa’d, III, 255)
Talha bin Ubeydullâh (r.a.) da şöyle anlattı:
“Busrâ Panayırı’nda bulunduğum esnâda bir râhip insanlara:
«−İçinizde Harem halkından bir kimse var mı?» diye soruyordu.
«−Evet! Ben varım.» dedim. Râhip:
«−Ahmed zuhûr etti mi?» diye sordu. Ben:
«−Hangi Ahmed?» dedim. Râhip:
«−Ahmed bin Abdullâh bin Abdülmuttalib! O, Mekke’de zuhûr edecektir, Peygamberlerin sonuncusudur. Harem’den çıkıp, hurmalık, taşlık ve çorak bir yere hicret edecektir. O’na koşmanı sana tavsiye ederim!» dedi.
Râhibin söyledikleri kalbime tesir etti. Oradan hemen ayrılıp Mekke’ye geldim:
«−Yeni bir hâdise oldu mu?» diye sordum.
«–Evet, var! Abdullâh’ın oğlu Muhammedü’l-Emîn, Peygamber olduğunu iddiâ ediyor. Ebûbekir de ona tâbî oldu.» dediler. (İbn-i Sa’d, III, 215)
Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Ebû Seleme, Erkam bin Ebi’l-Erkam, Osman bin Maz’ûn, Esmâ binti Ebûbekir, Habbâb bin Eret, Abdullâh bin Mesut, Abdullâh bin Cahş, Câfer bin Ebî Tâlib, zevcesi Esmâ binti Umeys, Ebû Huzeyfe, Âmir bin Füheyre (r.a.) ilk Müslüman olma şerefine nâil olan zevâttan bâzılarıdır.
[1] İbn-i Hişâm, I, 259.
[2] İbn-i Sa’d, VIII, 36.
[3] Abdullâh bin Mesut (r.a.) ilk Müslümanlardandır. Künyesi Ebû Abdurrahmân’dır. Müslüman olduğu günden itibâren Hazret-i Peygamber’in yanından ayrılmamış ve O’na hizmetten zevk almıştır. İbn-i Mesut, zayıf, nahîf bir kişi idi. Tatlı bir sesi, sevimli bir yüzü vardı. Müslüman olduğunda Müslümanların adedi çok azdı. Müşrikler ona Mekke’de rahat vermediler. O, Medîne’ye hicret edip Muâz bin Cebel’in yanına sığındı. Hazret-i Peygamber’in hicretinden sonra, Medîne’de yerleşti. Bütün harplere katıldı. Hazret-i Peygamber, onun Kur’ân okuyuşunu dinlemekten zevk alırdı.
Tefsîr, hadîs ve fıkıh sahalarında engin ilmiyle pek çok âlim yetiştirmiştir. Husûsiyle Kûfeli âlimler, onun rivâyet ve görüşleri istikâmetinde fıkhî görüşler ortaya koymuşlardır. Kendisinden 848 rivâyet nakledilmiştir. Hazret-i Osman zamânında Kûfe kadılığından Medîne’ye dönmüş ve kısa bir süre sonra, altmış yaşını geçmiş iken orada vefât etmiştir.
[4] Heysemî, VI, 174; İbn-i Sa’d, IV, 30.
[5] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 78.
[6] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 80-81.
[7] İbn-i Sa’d, III, 232; Hâkim, III, 319.
[8] İbn-i Hişâm, I, 268.
[18/1 19:23] Ömer Tarık Yılmaz: Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. - Necm - 40. Ayet
[18/1 19:23] Ömer Tarık Yılmaz: Allahım Recep ve Şaban ayını hakkımızda mübarek eyle! Bizi Ramazan ayına ulaştır! - Taberanî, el-Mu'cemü'l-evsât, IV, 189
[18/1 19:23] Ömer Tarık Yılmaz: 'Allah’ım! Kabir azabından, nefsin vesvesesinden ve işlerin dağınıklığından Sana sığınırım. Allah’ım! Rüzgârın getirdiği âfetin şerrinden Sana sığınırım.' - (Tirmizî, 'De’avât', 88)
[18/1 19:23] Ömer Tarık Yılmaz: Namaz mümin için özlemle beklenen bir buluşma anıdır. Yüce Allah’ın huzuruna O’nun daveti ile çıkmanın ve kabul edilmenin ifadesidir.##Namaz müminin miracı ve Rabbine vuslat zamanıdır. Allah’ı anıştır namaz. El, dil, göz, kulak, kalp velhasıl bütün uzuvlarla Yaratanı zikirdir. Gönülden eda edilen her namaz, huzur iklimine açılan bir kapıdır. Günün belli vakitlerinde mümin, kendini sadakat ve samimiyetle bu iklimin esintilerine bırakır. Günde beş defa yenilenen bir samimiyet ifadesidir namaz.##Nice dünyevî arzu ve yönelişler insanın önünde Rabbine ulaşmada âdeta kalın birer duvar gibidir. O duvarı ne kadar aşılmaz kılarsak, boyun büküp secde etmemiz de o derece zor ve imkânsız hâle gelir. Nüvesi toprak olan insan, benlik duvarını aşmadıkça, yüzünü toprağa koyup secdeye varmadıkça, rahmet pınarından kana kana içemez.##O hâlde bizlere hayat sunan, varoluşumuzu anlamlandıran rahmet ve hikmet pınarından nasiplenebilmek için kıyam, ruku ve secdeleri miraca dönüştürebilecek bir niyet ve samimiyetle namaza yönelelim. - Namazımız miracımız olsun!
[18/1 19:23] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Allah iman edenlerin velîsidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır…
(Bakara, 2/257)
Bir Hadis:
Allah'a ve ahiret gününe iman eden, komşusuna eziyet etmesin.
(Buhârî, 'Edeb', 31, 85; Müslim, 'Îmân', 74, 75, 75)
Bir Dua:
Benim namazım, ibadetlerim, yaşamım ve ölümüm; alemlerin rabbi olan Allah'a mahsustur, Onun elindedir. Onun hiçbir ortağı yoktur. Bana, bunları onaylamam emredildi ve ben de bu emre teslim olanlardanım. Allah'ım! Beni, en güzel ameller yapmaya ve en güzel ahlaka sahip olmaya yönlendir. Bu iyiliklere yönlendirecek olan yalnızca Sensin.
(Nesâî, 'İftitâh', 16)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[18/1 19:24] Ömer Tarık Yılmaz: Onlar görmüyorlar mı ki biz geceyi içinde rahat etsinler diye, gündüzü de (her şeyi) gösterici (aydınlık) olarak yarattık. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için elbette (Allah varlığını gösteren) deliller vardır. - Neml - 86. Ayet
[18/1 19:24] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
“Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al.” (Âl-i İmrân, 3/192)
Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk, hayra ve iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi, doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğru sözlü, doğruyu tasdik eden) diye kaydedilir. (Müslim, Birr, 103)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
HADİS MEDRESELERİ: DÂRÜLHADİSLER
‘Yer, mekân, ev’ gibi anlamlara gelen dâr ile hadîs kelimesinden oluşan dârü’l-hadîs ‘hadis okutulan yer’ demektir. Hz. Peygamber’in kadın erkek herkese ders verdiği Mescid-i Nebevî, dâimî talebeleri olan ehl-i suffe ile âdeta bir medrese hüviyetini taşıyordu.
Dârülhadislerde Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i gibi meşhur hadis kitapları okutulurdu. Öğretim üyeliği derecelerinin en yükseği olan dârülhadis meşihatına bilhassa hadis ilminde en üst seviyede olanlar, rivayet ve dirayet ilmini en iyi bilenler tayin edilirdi. Buralarda okuyabilmek için genel eğitim veren medreselerde belli bir seviyeye kadar çıkmak gerekiyordu.
İlk devir Osmanlı dârülhadislerinin en meşhuru, II. Murad’ın Edirne’de yaptırdığı Dârülhadis Medresesi’dir. Halkın eğitilmesinde, birlik ve beraberliğin sağlanmasında hizmet veren eğitim müesseselerinden biri olan dârülhadis yapımına, özellikle devletin duraklama ve gerileme devirlerine girdiği zamanlarda hız verilmesi dikkat çekicidir.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[18/1 19:24] Ömer Tarık Yılmaz: Size Yemenliler gelmiştir. Kendileri çok ince yürekli, çok yumuşak kalplidir. İman, Yemen'dedir. Hikmet de Yemen'dedir. Kibir ve kendini beğenme, deve sahiplerindedir. Tevazu ve vakar ise koyunla uğraşanlardadır.
(Buhari, 4388; Müslim, 52)
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.tevhiddergisi.kiblegah
[18/1 19:24] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah’ım! Kalbimde nur, gözümde nur, kulağımda nur, sağımda nur, solumda nur, üstümde nur, altımda nur, önümde nur var eyle, benim nurumu artır.”
Müslim, Müsâfirîn, 181
Müslümanca | İslam Ansiklopedisi
[18/1 19:25] Ömer Tarık Yılmaz: Sahabilerin derecesi
2018-05-25 Tarihinde Yayınlandı
Çok kısa bir müddet için de olsa Peygamberimizi gören müminlere “sahabi” denmekle beraber, onu görenler arasında diğerlerinden önce Müslüman olanlar ve bütün hayatlarını onun yanında geçirenler, birlikte savaşlara katılanlar vardır. Yine onunla birlikte İslam’ın yayılması, Allah’ın isminin duyurulması için çalışan, mücadele edenler bulunmaktadır. Peygamber Efendimizle beraber müşriklerin hakaret ve tehdidine uğrayanlar, işkence görenler, mallarını, yurtlarını, çoluk çocuklarını bırakıp başka beldelere hicret etmek mecburiyetinde kalanlar ve Allah yolunda şehit olanlar vardır. Bu sahabiler arasında derece farkının olması gayet tabiidir. Fakat her sahabiyi fazilet bakımından bir ve aynı mertebede saymak mümkün değildir. Sahabiler arasındaki bu farktan dolayı, İslam âlimleri onları tabakalara ayırmışlardır.
Buna göre, Peygamber Efendimizden sonra bütün insanların en faziletlisi Hz. Ebû Bekir, ondan sonra sırasıyla Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali’dir. Dört halifeden sonra fazilet yönünden üstün olanlar dünyada iken cennetle müjdelenen ve “Aşere-i Mübeşşere” tabiriyle meşhur olan, kitabımızda da dört halifeden sonra zikredilen zatlar gelir.
Bu zatlar da içinde olmak üzere sahabilerin fazilet bakımından derecelendirilmesi şöyledir:
• Dört Halife gibi ilk Müslüman olanlar.
• Dârü’l-Erkam Ashâbı. Hz. Ömer Müslüman olduktan sonra Dârü’l-Erkam’da bulunan Peygamberimizin yanına götürülmüştü. İslam’ın açıkça duyurulduğu o sırada Mekkelilerden Müslüman olanlar bu sınıfa girmektedir.
• Habeşistan’a hicret eden sahabiler.
• Birinci Akabe Ashâbı. Peygamberimize ilk olarak Akabe’de biat eden Medineli Müslümanlar.
• İkinci Akabe Ashâbı.
• İlk Muhacirlerden olup Peygamberimiz Medine’ye girmeden önce Kuba’da iken kendisine yetişen müminler.
• Bedir Savaşı’na katılanlar. Bu zatlar hakkında Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
“Allah elbette Bedir ehlinden razı olmuştur. Dilediğinizi yapınız, Allah sizi affetti.”
• Bedir Savaşı ile Hudeybiye Sulhü arasında hicret edenler.
• Rıdvan Biatı’na katılanlar.
Rıdvan Biatı, Peygamberimizin ve sahabilerin Mekke müşrikleri tarafından umre yapmaktan men olunmaları üzerine meydana gelmiştir. Burada Peygamberimiz, gelecek sene umre yapmak için müşriklerle bir de anlaşma imzalamıştı. Hudeybiye, bir kuyunun bulunduğu yerin adıydı. Bu kuyunun yanında bir de ağaç vardı. Fetih Sûresi’nde bu zatlar hakkında mealen şöyle buyurulur:
“Ağaç altında sana biat eden müminlerden Allah elbette razı olmuştur.”
• Hudeybiye ile Mekke’nin fethi arasında hicret eden sahabiler. Bu zatlar arasında Hâlid bin Velid, Amr bin Âs ve Ebû Hüreyre gibi zatlar vardır.
• Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olanlar
• Peygamberimizi Mekke’nin fethi sırasında ve Veda Haccı’nda gören çocuklar.[1]
_____________________________________
[1]Tecrid-i Sarih Tercemesi, 1: 28.
[18/1 23:30] Ömer Tarık Yılmaz: Dear twitter officials, according to the message I received from you today, you have suspended my twitter address, could you pleaseit again?
[19/1 21:35] Ömer Tarık Yılmaz: 5- İsnadın Dinden Olduğunu Beyan Bâbı
26- Bize Hasen b. Rabî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Hammâd b. Zeyd, Eyyûb'la Hişâm'den, onlar da Muhammed'din naklen rivâyet ettiler.
Yine bize; Fudayl, Hişâm'dan naklen rivâyet etti.
Dedi ki: Bize de Mahled b. Hüseyin, Hişâm'dan, o da Muhammed b. Sîrîn'den naklen rivâyet etti. Muhammed Şöyle dedi:
«Şüphesiz ki bu ilim dindir. Öyle ise dinînizi kimlerden aldığınıza dikkat edin!...»
27- Bize Ebû Ca'fer Muhammed b. es-Sabbah rivâyet etti.
Dedi ki: Bize îsmâîl b. Zekeriyya, Âsım el-Ahvel'den o da İbn Sîrin'den naklen rivâyet etti. İbn Şîrîn Şöyle dedi:
«Eskiden isnadı sormazlardı . Fitne ortaya çıkınca:
— Bize râvilerinizin adlarını söyleyin, demeye başladılar. Şimdi ehl-i sünnete dikkat ediliyor ve onların hadîsleri kabul ediliyor; ehl-i bid'ata bakılıyor; onların hadîsleri kabul edilmiyor:
28- Bize İsbak b. İbrahim el-Hanzalî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Îsâ —ki İbn Yünus'tur— haber verdi.
(Dedi ki): Bize Evzâî , Süleyman b. Mûsa'dan naklen rivâyet etti. Süleyman Şöyle dedi:
— Tâvus'a tesadüf ettim; ve: filân bana şöyle şöyle hadîs rivâyet etti; dedim. Tavus:
«Eğer o arkadaşın mu'temed ise ondan hadîs al» dedi.
29- Bize Abdullah b. Abdirrahman ed-Dârîmî rivâyet etti.
(Dedi ki):
Bize Mervân yânî ibn-i Muhammed ed-Dımeşkî haber verdi.
(Dedi ki): Bize Saîd b. Abdilâzîz , Süleyman b. Mûsa'dan naklen rivâyet eyledi. Süleyman Şöyle dedi:
— Tâvus'a dedim ki; Gerçekten filân bana şöyle şöyle hadîs rivâyet etti. Tâvûs:
«— Eğer arkadaşın mu'temed ise ondan hadis al!» dedi,
30- Bize Nasr b. Alî el-Cehdamî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Esmai, İbn Ebi'b-Zinâd'dan , o da babasından naklen rivâyet etti. Babası Şöyle dedi:
— Medine'de hepsi güvenilir yüz kişiye yetiştim ki, onlardan hadîs kabul edilmez; haklarında: «Hadîs ehli değildir.» denilirdi.
31- Bize Muhammed b. Ebî Ömer el-Mekkî rivâyet etti.
(Dediki): Bize Süfyân rivâyet etti. H.
Bana Ebû Bekr b. Hallâd el-Bâhilî dahi rivâyet etti; bu lâfız onundur.
Dedi ki: Süfyân b. Uyeyne'den dinledim; o da Mis'ar'dan işitmiş. Mis'ar Şöyle dedi:
Sa'd b. İbrâhîmi:
«Mevsuk râvîlerden başka hiç bir kimse Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den hadîs rivâyet edemez.» derken işittim.
32- Bana Mervli Muhammed b. Abdillah b. Kuhzaz da rivâyet etti.
Dedi ki:
— Abdan b. Osman'ı şunu söylerken işittim. «Abdullah b. el-Mübarek'i
— İsnâd dîndendir. Eğer isnâd olmasa idi muhakkak her isteyen istediğini söylerdi; derken işittim,»
33- Muhammed b. Abdillâh dedi ki: Bana el-Abbâs b. Ebî Rizme anlattı.
Dedi ki:
Abdullah'ı: Bizimle (hadîs nakleden) şu kavım arasında ayaklar yani isnâd vardır , derken işittim.»
34- Muhammed şunu da söyledi:
«Ebû İshak İbrahim b. Îsâ et-Tâlekanî'yi dinledim. Şöyle dedi:
— Abdullah b. el-Mübarek'e dedim ki:
— Ya Ebâ Abdirrahman! Kulağımıza gelen şöyle bir hadîs var:
— «Hiç şüphe yok ki kendi namazınla beraber anne ve babana da namaz kılman, orucunla beraber onlara da oruç tutman iyilik üstüne iyilik kabîlindendir.»
Bunun üzerine Abdullah:
— Ya Ebâ İshak, bu hadîs kimdendir? dedi.
— Bu hadîs Şihâb b. Hirâş'dandır; dedim.
— O mevsuktur. Ya o kimden almış? dedi.
— Haccâc b. Dinar'dan; dedim.
— O da mevsuktur. O kimden almış?
— Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurmuş; dedim,
— Yâ Ebâ İshâk, şüphesiz ki, Haccâc b. Dinar'la Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında öyle (aşılmaz) çöller var ki, o çöllerde binek hayvanlarının boyunları kopar. Ama sadaka hususunda ihtilâf yoktur; dedi.
[19/1 21:35] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Çırağan Sarayı Yangını 1910
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[19/1 21:35] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“...Ey Rabbimiz bize dünyada da iyilik ver ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!...”
Bakara 201
[19/1 21:35] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Nerede olursan ol, Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde ol!”
Tirmizî, Birr, 55
[19/1 21:35] Ömer Tarık Yılmaz: BEDESTEN
Bedesten, Osmanlı dönemi Türk şehirlerinde ticaret bölgesinin çarşı içindeki merkezi ve değerli malların saklanıp satıldığı bir bina türüdür.
Eski Osmanlı-Türk şehirciliğinin ana prensiplerinden biri şehirlerde dinî ve ticarî merkezlerin kurulması olmuştur. Şehir ancak bu merkezlerin etrafında gelişerek çevreye yayılıyordu. Dinî merkez, erken dönemde hemen hemen bütün şehirlerde örneklerine rastlanılan ulucamidir. Şehir zenginleşip kalabalığı arttıkça bu nüvenin etrafında genişliyor, ulucaminin çevresinde başta medreseler olmak üzere çeşitli vakıf binaları inşa ediliyor, yeni kurulan mahallelerde ihtiyaca göre yeni cami ve mescidler açılıyor, fakat şehrin her bakımdan merkezi olarak yine ulucami ve etrafı kalıyordu. Ticaret hayatı da yeni Türkleşen her şehirde ilk kurulan tesislerden olan ve mimarisi bakımından ulucamiye benzeyen bir bedesten etrafında ve yakın çevresinde gelişiyordu. Bütün ticaret bölgesinin merkezi olarak kurulan bedesten, sağlam ve kâgir yapısı ile tüccarların değerli mallarını koruyan bir çeşit iç kale oluyordu.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[19/1 21:36] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah’tan başkasına ibadet ve kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin adınıza elem dolu bir günün azabından korkuyorum.”
[Hud Sûresi.26]
[19/1 21:36] Ömer Tarık Yılmaz: GÜVENİLİR İNSAN: HZ. MUHAMMED
Kâbe, zaman içerisinde harap olmuştu. Bu sebeple Kureyşliler, Kâbe’nin tamirine karar verdiler. Kâbe’yi tamir ederek yeniden yaptılar. Ancak, Haceru’l-Esved’i yerine koyma hususunda anla- şamadılar. Çünkü her kabile bu şerefin kendisine ait olmasını is- tiyordu. Neredeyse kan dökülecekti. Ebu Ümeyye, harem kapısından ilk girenin hakem yapılarak anlaşmazlığın gideril- mesini önerdi. Öneri kabul edildi. Beklemeye başladılar. Kapı- dan ilk önce Peygamberimiz girdi. Buna çok sevinerek, “el-Emin, el-Emin, onun hakemliğine razıyız” dediler. Peygamberimize, peygamberlik verilmeden de güvenilir insan anlamında “el-emin” diyorlardı. Gerçekten İslâm medeniyeti güvenilirlik üzerine ku- rulmuştur. Nitekim Resûl-i Ekrem, bir hadislerinde Müslümanı, güvenilir insan olarak (Buhârî, “Îman”, 4) tanımlamıştır.
MERYEM SÛRESİ
Adını 16-40. âyetlerde anlatı- lan kıssadan alır. Sûrede Hz. Meryem’in -Allah’ın bir mûci- zesi olarak- Hz. İsâ’yı babasız dünyaya getirmesi ayrıntılarıyla yer alır.
Hz. Meryem ve oğlu Hz. İsâ hakkındaki iftiralar reddedilir.
Bazı peygamberlerin kıssaları ve tevhide davetleri anlatılır.
Daha sonra çeşitli öğüt/uyarı- lara yer verilerek âhiret halle- rinden bahsedilir ve tevhide vurgu yapılarak sona erer.
ÖZLÜ SÖZ
Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler. (Şeyh Edebali)
[19/1 21:36] Ömer Tarık Yılmaz: Bağışlayıcı ve merhamet edici
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'O Rahmân'dır ve Rahim'dir' (Fatiha, 3)
'O, öyle Allah'tır ki, O'ndan başka ilah yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, esirgeyendir, bağışlayandır.' (Haşr, 22)
Cennette bize cemalini Rahim sıfatının tecellisi ile gösterecektir. Bu muazzam isminden ve onun tecellisinden iman etmeyen ve imandan mahrum olarak bu dünyadan göçenler istifa edemiyeceklerdir. Besmelede ve Fatiha'da her zaman bu isimler sayesinde Cenab-ı Hak'tan rahmet ve merhamet istemekteyiz. (5)
Kur'an-ı Kerim'in 115 ayetinde büyük çoğunluğu çok bağışlayıcı anlamına gelen 'gafur' sıfatı ile birlikte olmak üzere 'rahim' sıfatı kullanılmıştır. Bu da Cenab-ı Hakk'ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu gösterir. Dört ayettede 'erhamü'r-rahimin (merhametlilerin en merhametlisi)' tamlaması kullanılmıştır.
Tenbih : Kul gücü yettiği kadar muhtaç durumda olan kimselerin ihtiyacını karşılamalı, yanında ve memleketinde ihtiyacını karşılamadığı hiç bir fakir bırakmamalı. Muhtaçların ihtiyaçlarını ya para ile ya da nüfuzu ile veyahut hayra delâlet etmekle, daha olmazsa zengin ve söz sahibi olan kişilere başvurmak suretiyle karşılamalıdır. Bu saydıklarımızdan aciz olursa, o zaman ona hayırlı dualar yapmak suretiyle onun hüzün ve kederini paylaşmalıdır. (4)
Her kimse bu ismi 'Yâ Râhim' her farz namazdan sonra yüz kere okursa gaflet ve unutkanlıktan, gönül pekliğinden emin olur. Yine demişlerki, bir kimse sabah namazından sonra Rahim ismini yüz kere okursa bütün yaratılanlar o kimseye merhamet eder. (2)
Kaynaklar
1) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
2) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı) M. Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
3) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
4) Esma'ül Hüsna Şerhi İmam-ı Gazali, Mütercim M.Ferşat, Ferşat Yayınları, 2005
5) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları
[19/1 21:37] Ömer Tarık Yılmaz: İslâm inancına göre dini vahiy yoluyla bildiren Allah'tır; bütün gerçek dinler Allah'tan gelmiş ve safiyetlerini korudukları sürece yürürlükte kalmıştır. İlk insan aynı zamanda ilk peygamberdir ve kendisine bildirilen din de tevhid dinidir. Allah'ın varlığı ve birliği ile nübüvvet ve âhiret inancı bütün ilâhî dinlerde değişmez ilkeler olarak yer alır. Bundan dolayı Hz. Âdem'den Hz. Muhammed'e kadar bütün peygamberlerin getirdiği hak dinlerin ortak adı İslâm'dır. Ancak tarihin akışı içinde insanlar hak dinden uzaklaşmış ve beşerî zaaf neticesinde yanlış yollara, bâtıl inanç ve yaşayışlara yönelmişler, dinde meydana gelen bu bozulma ve farklılaşma sebebiyle Allah peygamberler göndererek insanları ya eski dinlerini aslî şekilde öğrenip uygulamaya çağırmış veya yeni bir din ve şeriat göndermiştir.
Bu bakımdan İslâm'ın insan ve din telakkisi, insanın ve dinin evrim iddialarıyla bağdaşmaz. İslâm'a göre insan başlangıçta en güzel bir kıvamda yaratılmıştır (et-Tîn 95/4). Hz. Âdem'den itibaren bütün insanlar, Allah tarafından gönderilen tevhid dininin esaslarını kavrayıp benimseyecek ve hayatlarını bu esaslara göre düzenleyecek seviyede zihnî, ruhî ve bedenî kapasiteye sahip kılınmıştır. Allah'ın başlangıçtan itibaren insanlara bildirdiği dinin tevhid dini olduğu ve onların bu dini benimsemeye yatkın bir fıtratta yaratıldığı belirtilmiştir (er-Rûm 30/30).
İslâm bilginleri Kur'an'ın bu konudaki açıklamalarına dayanarak insanda hak dini benimseme temayülünün fıtrî olduğunu ifade ederler. Yine İslâm bilginlerinin çoğuna göre âyette (er-Rûm 30/30) geçen fıtratullah tabiri Allah'ın dini demektir ki o da İslâm ve tevhiddir. Âyet ve hadislerde hak dinlerin ilâhî kaynaklı olduğu ısrarla vurgulandığından İslâm âlimlerinin din tariflerinde de bu kayıt daima yer alır. Bu sebepledir ki herhangi bir hak dinin, peygamberine veya ortaya çıktığı kavme nisbet edilerek adlandırılması İslâmî literatürde pek kabul görmez.
Batı'da XVI. yüzyıldan başlayarak ilkel kabilelerin hayat ve dinlerine ilgi duyulmuş; XVIII. yüzyıldan itibaren dinin kaynağı konusunda kutsal kitapların verdiği bilgi dışında bazı kaynakların tesbitine çalışılmış; arkeolojik, antropolojik çalışmalarla elde edilen bulgular değerlendirilerek geçmişteki milletlerin, hatta tarih öncesi toplumların dinleri ve inançları üzerine bazı tezler ileri sürülmüştür. Meselâ ilk dönemlerde insanların tabiat olaylarının etkisi altında kalıp onlara kutsallık atfettiği (natürizm), ruhlara, özellikle de ecdat ruhlarına tapındığı (animizm), büyüye, bitki ve hayvanların kutsallığına inandığı (totemizm) veya kutsalı toplumun ve sosyal yaptırımın belirlediği, ilkel toplumlara ait bu inanışların ileri dönem dinlerinin temelini oluşturduğu gibi teori ve var sayımlar ileri sürülmüştür. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Batı'da etkili olan pozitivist ve materyalist propagandalar ile evrim teorisinin, kutsal kitaplarla çatışan iddia ve faraziyelere kaynaklık ettiği söylenebilir. Dinin en basit, en yalın ve sade şekline ilkel kavimlerde rastlanabileceği fikrinden yola çıkan bu teoriler, zamanla bunu, araştırmalarının dayandığı bilimsel yöntem olarak da benimsediler. Söz konusu teoriler, tekâmül nazariyesini esas almakta ve dinin kaynağının hurafe türünden inançlar, bâtıl itikadlar ve çok tanrıcılık olduğunu, evrim neticesinde insanlığın tek Tanrı inancına ulaştığını savunmaktaydı.
Bu teorilerin yanında yine aynı bilimsel yolları takip eden ve fakat tümüyle farklı neticelere varan bir başka teori daha vardır ki o da ilkel monoteizm teorisidir. Bu teze göre insanoğlunun en eski inancı tek Tanrı inancıdır. Taylor'un animizm nazariyesine karşı ilk ciddi itirazda bulunan öğrencisi Andrew Lang, Güneydoğu Avustralya ilkel kabilelerinde animizme rastlanmadığını fakat insanların ahlâkî âdâba uyup uymadıklarını denetleyen ve gökte bulunan bir yüce Tanrı kavramına her yerde rastlandığını ortaya koydu. Buna benzer bir ilkel tek tanrıcılık Wilhelm Schmidt tarafından da savunuldu. O, bütün ilkel kabilelerde bir yüce varlık inancının delilleri bulunduğunu ispat etti. Bütün dinî gelişmelerin başlangıcında görülen her şeye kadir bir yüce varlık inancının tarihî-kültürel değişmeler sonucu daha sonraları politeizm, animizm gibi inançlara dönüştüğü, bununla beraber bu eski inancın izlerinin hâlâ mevcut olduğu tezi ilmî çevrelerce açıklandı.
Dinin kaynağı konusunda en son ilmî neticeler vahyin bildirdiğini desteklemekte ve dinin kaynağının tevhid inancı olduğunu ortaya koymaktadır.
[19/1 21:37] Ömer Tarık Yılmaz: Derken Allah, kardesinin cesedini nasil gömecegini ona göstermek için yeri eseleyen bir karga gönderdi (Katil kardes) 'Yaziklar olsun bana! Su karga kadar da olamadim mi ki, kardesimin cesedini gömeyim' dedi ve ettigine yananlardan oldu (MAİDE/31)
Size vadedilen mutlaka gelecektir; siz bunu önleyemezsiniz (EN'AM/134)
Inkâr edenler yakayi kurtardiklarini sanmasinlar Çünkü onlar (bizi) âciz birakamazlar (ENFAL/59)
(Ey müsrikler!) Yeryüzünde dört ay daha dolasin Iyi bilin ki siz Allah'i âciz birakacak degilsiniz; Allah ise kâfirleri rezil (ve perisan) edecektir (TEVBE/2)
Hacc-i ekber (en büyük hac) gününde Allah ve Resûlünden insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü müsriklerden uzaktir Eger tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayirlidir Ve ege
LİG TABLOSU
Takım
O
G
M
B
Av
P
1.GALATASARAY A.Ş.
26
20
2
4
44
64
2.FENERBAHÇE A.Ş.
26
16
1
9
30
57
3.TRABZONSPOR A.Ş.
26
17
3
6
23
57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş.
26
14
5
7
17
49
5.GÖZTEPE A.Ş.
26
11
5
10
10
43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ
26
12
8
6
14
42
7.SAMSUNSPOR A.Ş.
26
8
7
11
-2
35
8.KOCAELİSPOR
26
9
11
6
-4
33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş.
26
8
9
9
-7
33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş.
26
7
10
9
-4
30
11.CORENDON ALANYASPOR
26
5
8
13
-4
28
12.TÜMOSAN KONYASPOR
26
6
11
9
-9
27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ
26
6
13
7
-8
25
14.KASIMPAŞA A.Ş.
26
5
12
9
-14
24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR
26
6
14
6
-18
24
16.İKAS EYÜPSPOR
26
5
14
7
-18
22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR
26
3
12
11
-28
20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK
26
4
17
5
-22
17


