Prof. Dr. Baran Yıldız


Günün yazısı



[27/1 22:17] Ömer Tarık Yılmaz: 8- Muan'an hadîsle ihticacın sahîh oluşu Bâbı
İsnâdlara ta'n hususundaki bu kavil —Allah sana rahmet buyursun — uydurma yeni çıkma, sahibinden önce kimse tarafından söylenmemiş ve ehl-i ilmden hiç bir taraftarı bulunmayan bir sözdür. Çünkü eski ve yeni bütün hadîs ve rivâyet âlimleri arasında ittifakla şayi' olan söz şudur: mevsuk olan her râvî kendi gibisinden bir hadîs rivâyet eder; ve her ikisi bir asırda bulunmakla onunla görüşmek ve kendisinden hadîs dinlemek caiz ve mümkün olursa, bir araya geldikleri ve şifahen görüştükleri hiç bir haberde bulunmasa bile o rivâyet sabit ve hucciyyeti lâzımdır. Ancak ortada bu râvînin rivâyette bulunduğu zâtla görüşmediğine yahud ondan bir şey işitmediğine ap açık delâlet eder bir delîl bulunursa o başka. Ama mesele îzâh ettiğimiz şekildeki imkân üzerinde müphem kalırsa o rivâyet — beyan ettiğimiz kat'î delâlet bulunmadıkça— daima semâ'a hamledilir.
Binaenaleyh anlattığımız bu kavlin mucidine yahud onun mudâfiine şöyle denilir:
«Sen, sözün arasında: sika olan bir kişinin sika bir kimseden verdiği haber hüccettir, onunla amel vâcib olur» dedin. Sonra ona şart koşarak:
«Tâ ki biz bu iki râvînin bir defa veya daha fazla görüştüklerini, yahud ondan bir şey işittiğini bilelim.» dedin. Acaba koştuğun bu şartın, sözü hüccet sayılan tek bir zâttan rivâyet edildiğini bulabilir misin? Aksi halde iddiana delil getir.
* Eğer bu — mûçid— hadisi tesbît hususunda ortaya koyduğu şartın selef ulemâdan birinin kavli olduğunu iddia ederse. Kendisinden bu kavli göstermesi istenir ki, ne o, ne de başkası böyle bir kavil göstermeye asla imkân bulamayacaktır.
Yok, da'vasını isbât için hüccet olabilecek bir delili bulunduğunu iddia ederse kendisine:
«Bu delil nedir?» diye sorulur. Bu sefer.
«Ben onu söyledim. Çünkü ben, yeni ve eski bütün haber râvîlerinin — biri diğerini hiç görmeden ve ondan bir şey işitmeden— bir birlerinden hadîs rivâyet ettiklerini gördüm. Onların bu suretle kendi aralarında semâ* bulunmaksızın mürsel olarak hadîs rivâyetine cevaz verdiklerini görünce — ki bizim asıl kavlimize ve ilm-i ahbâr ulemasına göre mürsel rivâyetler hüccet değildir— ben de arzettiğim sebepten dolayı her haber râvîsinin, rivâyet ettiği zâttan işitmiş olmasını araştırmaya ihtiyâç hissettim. Şayet bir râvînin rivâyet ettiği zâttan en ufak bir şey işittiğine vâkıf olursam, bunun sebebiyle benim nazarımda artık ondan rivâyet ettiği her şey sabit olur. İşittiğine muttali' olamazsam o haberi mevkuf addederim. Ve haberde mürsel olmak ihtimâli bulunduğu için bence artık hüccet yerine de geçemez.» derse kendisine şöyle mukabele edilir:
«Eğer senin bir haberi zayıf kabul ederek onunla ihticaci terk etmek ne sebep, ondaki irsal ihtimali ise bu takdirde, başından sonuna kadar semâ' bulunduğunu görmedikçe hiç bir muan'an isnadı isbât etmemen lâzım gelir. Çünkü bize Hişâm b. Urve den babası tarikiyle gelen, onun da Âişe'den işittiği bir hadîsi yakînen biliriz ki Hişam muhakkak babasından, babası da Âişe'den işitmiştir. Nitekim, Âişe'nin dahi Nebî (sallallahü aleyhi ve sellem)'den işittiğini biliriz. Ama Hişâm babasından rivâyet ederken, işittim» veya «bana haber verdi» dememişse, bu rivâyette kendisi ile babası arasında bazen başka bir insan da olabilir. O rivâyeti babasından Hişam'a haber vermiş. Hişam onu babasından işitmemiş olur. Hadisi mürsel olarak rivâyet ederek, işittiği kimseye isnadda bulunmak istemediği zaman bu pek a'lâ mümkündür.
Bu, Hişâm'in babasından rivâyet ettiği surette mumlun olduğu gibi, babasının Âişe'den rivâyetinde de mümkündür. Râvilerinin bir birlerinden işittikleri zikredilmeyen bir hadîsin her isnadı böyledir. Vâkıâ bazen her râvînin bir birinden bir çok defalar hadîs dinlediği bilinirse de, bazı rivâyetlerde bu râvîlerin her birinin daha aşağıdaki râviye inerek, yukarıki râvinin bazı hadîslerini ondan dinlemesi; sonra bazan hadîsi irsal ederek, dinlediği zâtın ismini söylememesi, bazen da gayrete gevrek hadîsini aldığı zâtın adını söylemesi ve irsali terk etmesi de caizdir.
Bu söylediklerimiz mevsuk muhaddislerle ilim ehli olan İmâmların yapmış oldukları işler olup hadîsde mevcûd ve yaygındır. Biz onların söylediğimiz şekilde rivâyetlerinden bir kaçını zikredeceğiz. Bunlarla daha çoğuna istidlal olunur inşâallah. Mezkûr rivâyetlerden bazıları şunlardır:
Eyyûb Sahtiyanı, İbn Mübarek, Vekî', İbn Numeyr ve bunlardan başka bir cemâat, Hişâm b. Urve'den o da babasından o da Âişe (radıyallahü anha)'dan şunu rivâyet etmişlerdir. Âişe demiştir ki:
«Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gerek hıl’i gerekse ihramı için bulabildiğim en güzel kokuyu sürerdim.»
Bu rivâyeti aynen Leys b. Sa'd, Dâvûd el-Attâr, Humeyd b. el-Esved, Vüheyb b. Hâlid ve Ebû Üsâme, Hişâm' dan rivâyet etmişlerdir. Hişâm demiştir ki:
«Bana Osman b. Urve, Urve'den o da Âişe'den o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den haber verdi.
Yine Hişâm babasından o da Âişe'den rivâyet etmiştir. Âişe (radıyallahü anha) demiştir ki:
«Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) i'tikâfa girdiği zaman başını bana yaklaştırır; ben de hayızlı olduğum hâlde onu tarardım.»
Yine aynen bu rivâyeti Mâlik b. Enes Zührî'den o da Urve'den O da Amre'den o da Âişeden o da Nebiy (sallallahü aleyhi ve sellem)’den rivâyet etmişlerdir.
Zühri ile Salih b. Ebi Hassan, Ebû Seleme’den o da Âişe'den rivâyet etmişlerdir ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) oruçlu iken Öpermiş. Yahya b. Ebi Kesir, bu haberdeki öpüş hakkında şöyle deditir: Bana Ebû Selemete'bnü Abdirrahman haber verdi; ona Ömer b. Abdilazîz haber vermiş; ona da Urve haber vermiş; ona da Âişe haber vermiş ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) oruçlu olduğu halde kendisini öpermiş.
İbn Uyeyne ve başkaları Amr b. Dinar’ dan o da Câbir'den rivâyet etmişlerdir. Câbir demiştir ki:
«Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize at etlerini yedirdi ama eşek etlerini yasak etti.»
Ayni hadîsi Hammâd b. Zeyd , Amr'dan, o da Muhammed b. Alî'den, o da Câbir'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den rivâyet etmişlerdir.
Rivâyetler içinde bu gibileri pek çoktur. Bunları saymak uzun sürer. Anlayanlara, bizim zikrettiklerimiz kâfidir.
Az evvel kavlim tavsif ettiğimiz zâta göre eğer —râvînin kendisinden rivâyet ettiği kimseden bir şey işittiği bilinmediği zaman hadisin bozuk ve çürüğe çıkarılması îçin— illet, sadece hadîsin mürsel olması ihtimali ise, o takdirde kendisine — kendi sözünün muktezası olarak — rivâyet ettiği zâttan işittiği ma'lûrn olan râvînin rivâyetiyle ihticâc etmemek lâzım gelir. Ancak kendisinde semâ' zikredilen haber müstesnadır. Çünkü az evvel beyan ettiğimiz vecihle haberleri nakleden İmâmlar bazen bir hadîsi irsal ederek kendisinden hadîs dinledikleri zâtın ismini hiç anmazlar; bazen da gayrete gelerek, haberi işittikleri şekilde isnâd ederler; ve bir hadîsde aşağı inmişlerse inişi, yukarıya çıkmışlarsa çıkışı haber verirler. Nitekim bu ciheti onlardan naklen îzâh etmiştik.
Haberlerle meşgul olan ve isnâdların sağlamını çürüğünü araştırma, Eyyûb Sahtiyanı, İbn Avn, Mâlik b. Enes, Şu'betü'bnü'l-Haccâc, Yahya b. Saîd -el-Kattân, Abdurrahman b. Mehdî gibi selef İmâmlarından ve onlardan sonraki hadîs âlimlerinden hiç birinin, az evvel sözünü açıkladığımız zâtın iddia ettiği gibi isnâdlardaki işitme vaziyetini araştırdığını bilmiyoruz. Bunlardan araştırma yapanlar, hadîs râvilerinin, kendilerinden rivâyette bulundukları kimselerden işitmeleri vaki' olup olmadığını sadece râvî hadîste tedlîs yapmakla ma'ruf ve bununla şöhret bulmuş kimselerden olduğu zaman yapmışlardır. İşte o zaman bu gibi râvîlerden tedlîs illeti bertaraf edilmesi için rivâyetlerinde semâ' olup olmadığın, araştırır soruştururlar. Ama kavlini hikâye ettiğimiz zâtın iddiası vecihle ortada müdellis yokken böyle bir şart arayan varsa biz bunu isimlerini söylediğimiz ve söylemediğim hiç bir İmâmdan işitmedik.
İsimlerini işitmediğimiz İmâmlardan biri Abdullah b. Yezîd el-Ensârî'dir. Bu zât Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i gördüğü halde Huzeyfe ile Ebû Mes'ud el-Ensârî den rivâyette bulunmuş ve bunların her birinden Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e isnâd ettiği birer hadîs rivâyet etmiştir. Halbu ki Abdullâh'ın bu iki zâttan yaptığı rivâyetinde onlardan işittiği zikredilmediği gibi biz de rivâyetlerin hiç birinde Abdullah b. Yezîd'in Huzeyfe ve Ebû Mes'ud'la hiç bir hadîsi yüz yüze konuştuğunu bilmiyoruz. Onları gördüğünden bahsedildiğini dahi muayyen bir rivâyette bulamadık. Bununla beraber ne geçmişlerden ne de eriştiklerimizden hiç bir ehl-i ilmin Abdullah b. Yezîd'in Huzeyfe ile İbn Mes'ûd'dan rivâyet ettiği bu iki habere zayıftırlar diye ta'nettiğini duymadık. Bilâkis bu iki haber ve benzerleri görüştüğümüz hadîs uleması nazarında sahih ve kuvvetli isnâdlardandır. Bu isnadlarla nakledilen hadîslerin isti'malini ve bunların getirdiği sünnet ve eserlerle ihticâc etmeyi caiz görmektedirler. Halbuki mezkûr isnadlar biraz evvel kavlini hikâye ettiğimiz zâtın,iddiasına göre, râvînin rivâyet ettiği kimseden semâma tesadüf edilmedikçe boş ve mühmeldirler.
Bu kailin züm'unca zaif sayılan râvîler tarafından nakledilen fakat ulemaya göre sahîh olan haberleri sayıp dökmeye kalkarsak onları sonuna kadar sayıp bitirmekten âciz kalırız. Lâkin biz söylemediklerimize alâmet olmak üzere bunların yalnız bir miktarını arzetmek istedik.
İşte Ebû Osman en-Nehdî ile Ebû Râfi' Es-Sâiğ! Bunların ikisi de hem câhiliyye devrine yetişmiş hem de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in maiyyetinde Bedir ve daha nice gazalara iştirak eden ashabı ile sohbette bulunmuş; onlardan haberler naklederek tâ Ebû Hüreyre ile İbn Ömer gibi zevata ve onların arkadaşlarına kadar inmişlerdir. Mezkûr iki zâttan her biri Übey b. Kâ'b'dan o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den işitmiş olarak birer hadîs rivâyet etmişlerdir. Fakat biz hiç bir muayyen rivâyette onların Ubey'i gördüklerini yahud ondan bir şey işittiklerini duymadık.
Ebû Amr eş-Şeybâni — ki câhiliyyet devrine erişenlerden olup Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında basbayağı bir adamdı — ile Ebû Mâ'mer Abdullah b. Sahbera'dan her biri Ebû Mes'ud el-Ensârî'den, oda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)' den ikişer haber rivâyet etmişlerdir. Ubeyd b. Umeyr, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zevcesi Ümmü Seleme'den o da Nebiy (sallallahü aleyhi ve sellem)'den bir müsned hadîs rivâyet etmiştir. Ubeyd b. Umeyr Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında doğmuştur.
Kays b. Ebî Hâzim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanına yetişdiği hâlde Ebû Mes'ud el-Ensârî'den o da Nebiy (sallallahü aleyhi ve sellem)'den üç hadîs rivâyet etmiştir.
Abdurrahman b. Ebî Leylâ — ki Ömeru'bnü'l-Hattâ b'dan hadîs bellemiş; Alî ile de sohbette bulunmuştur — Enes b. Mâlik'den o da Nebiy (sallallahü aleyhi ve sellem)'den müsned bir hadîs rivâyet etmiştir.
Rib'î b. Hırâş, İmrân b. Husayn'dan o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den iki hadîs; Ebû Bekre'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den bir müsned hadîs rivâyet etmiştir. Halbuki Rib'î Aliy b. Ebî Tâlib'den hadîs dinlemiş ve rivâyet etmiş bir zâttır.
Nâfi, b. Cübeyr b. Mut'im, Ebû Şüreyh el-Huzâî'den, o da, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den bit müsned hadîs rivâyet etmiştir. Nu'man b. Ebî Ayyaş, Ebû Saîd-i Hudrî'den o da. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den üç müsned hadîs rivâyet etmiştir.
Atâ’ b. Yezîd el-Leysi, Temim ed-Dârî’den o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den bir müsned hadîs rivâyet etmiştir.
Süleyman b. Yesâr, Râfi'b. Hadîc'den o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den bir müsned hadîs rivâyet etmiştir.
Humeyd b. Abdirrahman El-Hımyeri, Ebû Hüreyre'den oda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den bir çok müsned hadîsler rivâyet etmiştir.
İsimlerini söylediğimiz sahabeden rivâyette bulunduklarım arzettiğimiz bütün bu tabiinin ne onlardan olduğunu bildiğimiz hiç bir muayyen rivâyette semâ'a riâyet ettikleri işitilmiş; ne de onlarla muayyen bir haber hususunda görüştükleri mâlûm olmuştur.
Halbuki bu isnadlar, haberlerle rivâyetleri bilenlerce sahih isnadlardandır. Bunlardan hiç birini çürüttüklerini ve râvîlerinin birbirinden se-mâ-ı olup olmadığım araştırdıklarını bilmiyoruz, Zîra onların herbirinin hadîsi arkadaşından işitmesi mümkündür; kabul edilmez bir şey değildir. Çünkü hepsi ayni asırda bulunmuşlardır.
Binaenaleyh hikâye eylediğimiz kailin hadîsi, ta'rif ettiği illetle çürütmek için ortaya attığı bu söz, üzerinde durmaya ve lâfını etmeye değmez. Çünkü uydurma bir kavil ve sakat bir sözdür. Selefin ulemâsından ona hiç bir kimse kail olmamıştır. Onlardan sonra gelenler de onu münker addetmektedirler.
Bu sebeple onu red için verdiğimiz izahattan fazlasına ihtiyacımız yoktur. Zîra sözün de, onu söyleyenin de kıymeti tasvir ettiğimiz kadardır.
Âlimlerin mezhebine muhalefet edenleri defi' etmek için yardım dilenilecek zât ancak Allah'dır. Ancak ona' tevekkül olunur.
[27/1 22:17] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
•  Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu 1299
•  Ampulün İcadı (Edison) 1880
•  Osmanlı Haftası
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[27/1 22:17] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Allah, O’ndan başka tanrı yoktur; O hayy’dir kayyum’dur. Kendisine ne uyku gelir ne uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir?” 
Bakara 255
[27/1 22:17] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Her kim önemsemediğinden dolayı Cuma namazını üç defa terk ederse kalbi mühürlenir.” 
İbn Mâce, İkâmet, 93
[27/1 22:17] Ömer Tarık Yılmaz: ALLAH ve RESÛLÜ’NÜ SEVMEK
Cenâb-ı Hakk’ın varlık âlemine ve ruhumuza nakşettiği en nadide duygu sevgidir. Sevgi; insanı Rabbine bağlayan, gönülleri birleştiren, hayatı anlamlı kılan eşsiz bir duygudur. Öyle ki, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, samimi sevgi, Yüce Rabbimizin varlığının delillerinden biridir. Sevilmeye en çok layık olan hiç şüphesiz Allah Teâlâ’dır. Zira O “Vedûd”dur, sevgiyi yaratan, sevmeyi ve sevilmeyi insana öğretendir. Bütün sevgilerin kaynağı O’dur. Tüm kâinat, O’nun sevgi ve merhametiyle ayakta durmaktadır.  Kur’an-ı Kerim’de “İman edenlerin Allah sevgisi çok kuvvetlidir.” (Bakara,165) buyrulmaktadır.
Müminin yüreği, Allah Resûlü’nün sevgisiyle de doludur. Mümin bilir ki Peygamber Efendimizi sevmek, onun bize emanet olarak bıraktığı yüce Kitabımız Kur’an’a ve hikmet yüklü sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılmak demektir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) bir hadislerinde şöyle buyurur: “Şu üç özellik kimde bulunursa o kişi imanın tadına erer: Allah ve Resûlü’nü herkesten çok sevmek, sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmek, ateşe atılmaktan nasıl korkuyorsa imandan sonra küfre dönmekten de öylece korkmak.”


        
        
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[27/1 22:17] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbim! onlar (anne ve babam) nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhat göster.” (İsrâ, 17/24)
[27/1 22:18] Ömer Tarık Yılmaz: VATAN SEVGİSİ
İnsanlar fert olarak bir meskene, oturacakları bir yuvaya muh- taç oldukları gibi millet olarak da bir vatana muhtaçtırlar. Evsiz barksız insanların dünyada huzur içerisinde yaşamaları mümkün olmadığı gibi, vatansız insanların da huzur ve saadet içerisinde yaşamaları mümkün değildir. Onun için dilimizde: 'Allah kimseyi dünyada vatansız, ahirette imansız etmesin.' denilmiştir. Milletler, dünyada huzur, saadet ve güven içeri- sinde yaşayabilmeleri için mutlaka bir vatana muhtaç olduk- ları gibi, dinlerini rahatça yaşayabilmeleri, ibadet ve taatlarını serbestçe yapabilmeleri, çocuklarını istedikleri şekilde eğite- bilmeleri için de bir vatana muhtaçtırlar. Milletleri ayakta tutan ve fertler arasındaki birlik ve beraberliği sağlayan ahlâkî değerlerden biri de hiç şüphesiz vatan sevgisidir.
NEML SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir.
Sûrenin adını 18.ayetteki “ka- rıncalar” anlamındaki “Neml” kelimesinden almıştır. Doksan üç ayettir.
Sûrede Allah’ın sonsuz ilmi ve kudreti kozmik delillerle ispat edilmekte, kalplerde gizlenen- ler dahil olmak üzere evrende var olan hiçbir şeyin Allah’a gizli kalmayacağı, müşriklerin yaptıklarının ise bâtıl olduğu vurgulanmaktadır.
ÖZLÜ SÖZ
Ölçü her şeyde gereklidir. Nezakette daha çok! (Cenap Şahabettin)
[27/1 22:18] Ömer Tarık Yılmaz: En büyük ve en yüce olan, büyüklüğünü, ululuğunu her an ve her yerde gösteren
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'O Allah ki, O'ndan başka İlah yoktur. Meliktir; Kuddûstur; Selam'ır; Mü'mindir; Müheymindir; Azizdir; Cebbardır; Mütekebbirdir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok Yücedir.' (Haşr, 23) 
Kudsi bir hadiste Allah şöyle buyurmuştur: Büyüklük ridam (dış elbise), yücelik ise izarımdır (iç elbise). Bu ikisinden biri üzerinde benimle çekişeni ateşe atarım.' Bu durum büyüklük ve yüceliğin Allah'ın kemal sıfatlarından olduğunu ortaya koymaktadır. Diğer varlıkların bu sıfatlara sahip olduklarını iddia etmeleri gerçek dışıdır. Böyle  bir iddia onların eksikliğini ve haddi aştıklarını gösterir. (Gazali, 2)
Müslüman, sevap elde etmek ve cezadan kurtulmak için değil, sadece Hak için hakka ibadet etmelidir. Aksi halde yaradılmış olan bir şeyi amaç edinmiş ve buna ulaşmak için hakkı aracı yapmış olur. Oysa Hak ve doğru olan bu değildir. Hiçbir karşılık beklemeden yalnız Hak için Hakka ibadet etmek, bütün durumlarda Allah'ı yüceltmeyi, büyüklüğüne içtenlikle saygı duymayı, adi ve alçak olan bütün şeylerden uzak durmayı gerektirir.(2)
'Yâ Mütekebbir' Bir kimse hanımıyla beraber olmadan önce 10 kere bu ismi okusa  ve ondan sonra onunla beraber olsa ona Hak teala hazretleri salih bir zürriyet verir. (4)
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985
2) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004 
3) Kubbealtı Lugatı
4) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı)  Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
[27/1 22:18] Ömer Tarık Yılmaz: Din tarihin bütün devirlerinde ve bütün toplumlarda daima mevcut olan evrensel ve köklü bir olgudur. İnsana hitap eden ve insan için söz konusu olan din, insanla beraber var olmuş ve tarih boyunca varlığını sürdürmüştür. Din insanlığın vazgeçilmez bir gerçeği olması sebebiyle bundan böyle de varlığını devam ettirecektir. Tarihin hangi devresine bakılırsa bakılsın dinsiz bir toplum görülmemektedir. İnsanlık tarihinin her döneminde din, canlılığını korumuş ve insan hayatının ayrılmaz bir vasfı olma karakterini sürdürmüştür. Bunun da temel sebebi, insanın dinî bir varlık olması, başka bir ifadeyle dinî duygunun, fıtrî (doğuştan gelen) bir özellik olarak insanın kendi öz varlığı hakkındaki şuur ile birlikte ortaya çıkması, bu şuur ile birlikte gelişmesidir.
Din duygusu insanın doğuştan beraberinde getirdiği bir duygudur. İnsan, her zaman ve her yerde yüce, kudretli ve ulu bir varlığa sığınma, ona güvenme ve ondan yardım dileme ihtiyacını hissetmiştir. Bu sığınma ve güvenme duygusu, din ile karşılanmaktadır.
Dinin fıtrî oluşu Kur'an'da şu şekilde belirtilmektedir: 'Sen yüzünü bir hanîf olarak dine, Allah'ın fıtratına çevir ki O, insanları bu fıtrat üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez' (er-Rûm 30/30).
İnsan, yapısı itibariyle dine muhtaçtır. Çünkü insan ruh ve bedenden ibarettir. Bedenî ihtiyaçları karşılamak nasıl hayatın bir gereği ise, mânevî varlığın devamı da ruhî ihtiyaçlarının karşılanmasına bağlıdır. Onun bu ihtiyaçlarını karşılayan en köklü müessese ise dindir. İnsanın, yüce bir kudretin mevcudiyetini kabul edip ona yönelmesi, dua ve niyaz ile ona sığınması, doğuştan getirdiği sığınma, güvenme ve bağlanma duygularının en güzel karşılığıdır. Bu güvenme, sığınma ve bağlanma duyguları insanda öylesine köklüdür ki tarih boyunca bütün insanlar şu veya bu şekilde bir kişi, nesne veya varlığa kutsallık ve yücelik nisbet edip bağlanmışlardır. Kendisine yönelinecek, sığınılacak en mükemmel varlık ise şüphesiz kâinatın yaratıcısı olan Allah'tır. Çeşitli dinlerde farklı isimlerle anılan, çeşitli şekillerde tasvir edilen yüce kudret veya kutsal varlıkların özünde bu inanç yatmaktadır.
Her şeyi var eden bir yüce kudretin mevcudiyetini kabul edip ona bağlanma insanı kuvvetlendirdiği gibi, dua, niyaz ve Allah'a sığınma insanı yüceltir.
Din fertleri mukaddes duygu ve alışkanlıklarda birleştiren, toplumları yücelten ve geliştiren bir kurumdur. Din insanlara yön verip, onları iyi ve faydalı şeyler yapmaya yönelten bir hayat nizamıdır.
Din aynı zamanda ahlâkî bir müessese olarak insanlara yön veren, en mükemmel kanunlar ve en sıkı nizamlardan daha kuvvetli bir şekilde kişiyi içten kuşatan, kucaklayan ve yönlendiren bir disiplindir.
İnsanın psikolojik yapı ve yaşayışında karşılaştığı yalnızlık, çaresizlik, korkular, üzüntü ve sarsıntılar, hastalıklar, musibet ve felâketler karşısında ona ümit, teselli ve güven sağlayan en son sığınak din olmuştur. Ayrıca dinî yaşayışın insanı ruhî bunalımlardan koruduğu; kendisine ve çevresine karşı daha duyarlı ve dengeli yaptığı bilinmektedir.
Dindeki âhiret inancının hem dünya hayatındaki davranışlarda etkili olduğu hem de insandaki ebediyet duygusuna cevap verdiği ortadadır.
İnsanlığın mânevî ve zihnî gelişmesinde dinin önemli payı vardır.
[27/1 22:18] Ömer Tarık Yılmaz: Onlarin (münafiklarin) durumu, (karanlik gecede) bir ates yakan kimse misalidir O ates yanip da etrafini aydinlattigi anda Allah, hemen onlarin aydinligini giderir ve onlari karanliklar içinde birakir; (artik hiçbir seyi) görmezler (BAKARA/17)
Bir zamanlar biz sizin için denizi yardik, sizi kurtardik, Firavun'un taraftarlarini da, siz bakip dururken denizde bogduk (BAKARA/50)
Iki taraf (cennetlikler ve cehennemlikler) arasinda bir perde ve A'râf üzerinde de herkesi simalarindan taniyan adamlar vardir ki, bunlar henüz cennete giremedikleri halde (girmeyi) umarak cennet ehline: 'Selâm size!' diye seslenirler  (A'RAF/46)
(Yine) A'râf ehli simalarindan tanidiklari birtakim adamlara seslenerek derler ki: 'Ne çoklugunuz ne de taslamakta oldugunuz büyüklük size hiçbir yarar saglamadi  (A'RAF/48)
(Allah'in azabindan) sakinip da rahmete nâil olmaniz ümidiyle, içinizden sizi uyaracak bir adam vasitasiyla size bir zikir (kitap) gelmesine sastiniz mi?'  (A'RAF/63)
Sizi uyarmak için içinizden bir adam vasitasiyla Rabbinizden size bir zikir (kitap) gelmesine sastiniz mi? Düsünün ki O sizi, Nuh kavminden sonra onlarin yerine getirdi ve yaratilista sizi onlardan üstün kildi O halde Allah'in nimetlerini hatirlayin ki kurtulusa eresiniz'  (A'RAF/69)
Musa tayin ettigimiz vakitte kavminden yetmis adam seçti Onlari o müthis deprem yakalayinca Musa dedi ki: 'Ey Rabbim! Dileseydin onlari da beni de daha önce helâk ederdin Içimizden birtakim beyinsizlerin isledigi (günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? Bu is, senin imtihanindan baska bir sey degildir Onunla diledigini saptirirsin, diledigini de dogru yola iletirsin Sen bizim sahibimizsin, bizi bagisla ve bize aci! Sen bagislayanlarin en iyisisin! (Hz Musa'nin, kavmini temsilen seçip Al lah'in huzuruna getirdigi kimseler, Allah ile kendi arasindaki konusmayi isitince, onunla yetinmediler ve: ''Ey Musa, Allah'i açikca görmedikçe sana asla inanmayacagiz'' dediler Bunun üzerine orada siddetli bir deprem oldu ve bayilip düstüler Hz Musa, Allah'a yalvardi da bu afet kaldirildi)  (A'RAF/155)
Onun içinde asla namaz kilma! Ilk günden takvâ üzerine kurulan mescit (Kuba Mescidi) içinde namaz kilman elbette daha dogrudur Onda temizlenmeyi seven adamlar vardir Allah da çok temizlenenleri sever  (TEVBE/108)
Içlerinden bir adama: Insanlari uyar ve iman edenlere, Rableri katinda onlar için yüksek bir dogruluk makami oldugunu müjdele, diye vahyetmemiz, insanlar için sasilacak bir sey mi oldu ki, o kâfirler: Bu elbette apaçik bir sihirbazdir, dediler?  (YUNUS/2)
Lût'un kavmi, kosarak onun yanina geldiler Daha önce de o kötü isleri yapmaktaydilar (Lût): 'Ey kavmim! Iste sunlar kizlarimdir (onlarla evlenin); sizin için onlar daha temizdir Allah'tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! Içinizde akli basinda bir adam yok mu!' dedi  (HUD/78)
Dediler ki: Ey Suayb! Babalarimizin taptiklarini (putlari), yahut mallarimiz hususunda diledigimizi yapmayi terketmemizi sana namazin mi emrediyor? Oysa sen yumusak huylu ve çok akillisin!  (HUD/87)
Biz, onlarin seni dinlerken ne maksatla dinlediklerini, kendi aralarinda fisildasirlarken de o zalimlerin: 'Siz, büyülenmis bir adamdan baskasina uymuyorsunuz!' dediklerini çok iyi biliriz  (İSRA/47)
Onlara, su iki adami misal olarak anlat: Bunlardan birine iki üzüm bagi vermis, her ikisinin de etrafini hurmalarla donatmis, aralarinda da ekinler bitirmistik  (KEHF/32)
Karsilikli konusan arkadasi ona hitaben: 'Sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah'i inkâr mi ettin?'  (KEHF/37)
'Bu, yalnizca kendisinde delilik bulunan bir kimsedir Öyle ise, bir süreye kadar ona katlanip bekleyin bakalim'  (MÜ'MİNUN/25)
'Bu adam, sadece Allah hakkinda yalan uyduran bir kimsedir; biz ona inanmiyoruz'  (MÜ'MİNUN/38)
Onlar, ne ticaret ne de alis-verisin kendilerini Allah'i anmaktan, namaz kilmaktan ve zekât vermekten alikoyamadigi insanlardir Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak oldugu bir günden korkarlar  (NUR/37)
Yahut kendisine bir hazine verilmeli veya içinden yeyip (mesakkatsizce geçimini saglayacagi) bir bahçesi olmaliydi (Ayrica) o zalimler (müminlere): Siz, ancak büyüye tutulmus bir adama uymaktasiniz! dediler  (FURKAN/8)
Iki topluluk birbirini görünce, Musa'nin adamlari: Iste yakalandik! dediler  (ŞUARA/61)
Musa, ahalisinin habersiz oldugu bir sirada sehre girdi Orada, biri kendi tarafindan, digeri düsman tarafindan olan iki adami birbiriyle dögüsür buldu Kendi tarafindan olani, düsmana karsi ondan yardim diledi Musa da ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu (Bunun üzerine:) Bu seytan isidir O, gerçekten saptirici, apaçik bir düsman, dedi  (KASAS/15)
Sehrin öbür ucundan bir adam kosarak geldi: Ey Musa! Ileri gelenler seni öldürmek için hakkinda müzakere ediyorlar Derhal (buradan) çik! Inan ki ben senin iyiligini isteyenlerdenim, dedi  (KASAS/20)
'Elini koynuna sok; kusursuz, bembeyaz çikacaktir Korkudan (açilan) kollarini kendine çek Iste bu ikisi Firavun ve onun adamlarina karsi Rabbin tarafindan iki kesin delildir Çünkü onlar, yoldan çikan bir kavim olmuslardir' (diye seslenildi)  (KASAS/32)
Allah, bir adamin içinde iki kalp yaratmadigi gibi, 'zihâr' yaptiginiz eslerinizi de analariniz yerinde tutmadi ve evlâtliklarinizi da öz ogullariniz olarak tanimadi Bunlar sizin agizlariniza geliveren sözlerden ibarettir Allah ise gerçegi söyler ve dogru yola O eristirir  (AHZAB/4)
Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var Iste onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canini vermistir; kimi de (sehitligi) beklemektedir Onlar hiçbir sekilde (sözlerini) degistirmemislerdir  (AHZAB/23)
Kâfir olanlar (kendi aralarinda) söyle dediler: Çürüyüp paramparça oldugunuz vakit yeniden dirileceginizi söyleyerek haber veren kisiyi gösterelim mi?  (SEBE'/7)
Onlara apaçik âyetlerimiz okundugu zaman demislerdi ki: Bu, sizi babalarinizin taptigi (putlardan) çevirmek isteyen bir adamdan baskasi degildir Ve yine bu (Kur'an) da uydurulmus bir yalandan baska bir sey degildir, dediler Hak kendilerine geldiginde onu inkâr edenler de: Bu, apaçik bir büyüden baska bir sey degildir, dediler  (SEBE'/43)
Derken sehrin öbür ucundan bir adam kosarak geldi 'Ey kavmim! dedi, bu elçilere uyunuz!'  (YASİN/20)
(Inkârcilar) derler ki: Kendilerini dünyada iken kötülerden saydigimiz kimseleri burada niçin görmüyoruz?  (SAD/62)
Allah, çekisip duran birçok ortaklarin sahip oldugu bir adam (köle) ile yalniz bir kisiye bagli olan bir adami misal olarak verir Bu ikisi esit midir? Hamd Allah'a mahsustur Fakat onlarin çogu bilmezler  (ZÜMER/29)
Firavun ailesinden olup, imanini gizleyen bir mümin adam söyle dedi: Siz bir adami 'Rabbim Allah'tir' diyor diye öldürecek misiniz? Halbuki o, size Rabbinizden apaçik mucizeler getirmistir Eger o yalanci ise yalani kendisinedir Eger dogru söylüyorsa sizi tehdit ettiginin (azâbin), bir kismi olsun gelip size çatar Süphesiz Allah, haddi asan, yalanci kimseyi dogru yola eristirmez  (MÜ'MİN/28)
Ve dediler ki: Bu Kur'an iki sehirden bir büyük adama indirilse olmaz miydi?  (ZUHRUF/31)
Su da gerçek ki, insanlardan bazi kimseler, cinlerden bazi kimselere siginirlardi da, onlarin taskinliklarini arttirirlardi  (CİN/6)
Iste bunlar sagdakilerdir  (BELED/18)
Ayetlerimizi inkâr edenler ise iste onlar soldakilerdir,  (BELED/19)
[27/1 22:19] Ömer Tarık Yılmaz: ARİYET
4184 - Safvan İbnu Ümeyye radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Huneyn savaşı sırasında benden bir miktar zırhı ariyet olarak istedi. Ben de: 'Zorla (gasbederek) mi almak istiyorsun?' dedim. 'Hayır!' dedi, 'garantili olarak taleb ediyorum!'
Ebu Davud, Büyü' 90, (3562).
4185 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir tabak istiare etmişti, kap ziyana uğradı. Sahiplerine tazmin etti.'
Tirmizi, Ahkam 23, (1360).
4186 - Semüre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Aldığı şeyi sahibine ödemek 'el'e vecibedir.' Katade der ki: 'Hasan (bunu rivayet ettiğini) unuttu ve dedi ki: 'O, (yani ariyet) emanetindir. (Zayi olması halinde) sana tazmin gerekmez.'
Ebu Davud, Büyü' 90, (3561); Tirmizi, Büyü 39, (1266)
4187 - Ebu Ümame radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Ariyet (sahibine) verilecektir. Kefil borçludur, borç ödenmelidir.'
Tirmizi, Büyü 39, Vesaya 5, (2121), (1265); Ebu Davud, Büyü' 90, (3569).
4188 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Başkasına sütünden istifade etmesi için verilecek bir hayvan olarak, sütlü deve ve bol sütlü koyun ne muvafıktır. Sabah bir kap, akşam bir kap süt verir.'
Buharig, Hibe 35, Eşribe 14; Müslim, Zekat 73, (1019).
[27/1 22:19] Ömer Tarık Yılmaz: Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Sizden biri içiyle dışıyla Müslüman olursa, yaptığı herbir hayır en az on mislinden, yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir günah da sâdece misliyle yazılır. Bu hâl, Allah'a kavuşuncaya kadar böyle devam eder.' 
Buharî, İman 31; Müslim, İman 205, (129).
[27/1 22:19] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru.” (Bakara, 2/201)
[27/1 22:19] Ömer Tarık Yılmaz: Açık yürekle konuşan düşman, içten pazarlıklı dosttan iyidir.[Hz. Ali]
[27/1 22:20] Ömer Tarık Yılmaz: Zülkifl Aleyhisselâm
Zülkifl Aleyhisselâmın İsmi Ve Soyu:

Bişr (Zülkifl) b.Eyyûb Aleyhisselâm´dır.[1]


Zülkifl Aleyhisselâmın Peygamberliği Ve Bazı Faziletleri:


Yüce Allah; Eyyûb Aleyhiselam´dan sonra, Bişr b. Eyyûb Aleyhisselâmı, Pey­gamber olarak göndermiş[2] ve ona Zülkifl ismini vermiş, halkı, Tevhîd akîde-sine = Allah´ın Birliğine inanmağa davet etmesini, kendisine emretmiştir.
Zülkifl Aleyhisselâm, Şam´da otururdu. [3]
Yüce Allah, Enbiyâ sûresinde Eyyûb Aleyhisselâm in kıssasından sonra, Zül-Kifl Aleyhisselâm hakkında şöyle buyurur:
´ ´İsmail´i, İdris ´i, Zülkifl´i de (an! Bunların) her biri de, Sabr (ve sebat) edenlerdendi. Onları da, rahmetimizin içine idhal ettik. Onlar, hakîkaten, Sarihlerdendi. [4]'
Yine, Yüce Allah, Sâd sûresinde Eyyûb Aleyhisselâmın kıssasından sonra, şöyle Duyurur:
'Kuvvetlerin ve basiretlerin sahipleri olan kullarımız İbrahim´i, Ishâk´ı, Yâkub´u da, an!
Çünkü, biz, onları, katkısız (şaibesiz) bir hasletle -ki, yurd(lan)nı hatırlamaları jb onun için, çalışmalaradır- Hâlis (insanlar) yaptık.
Çünkü, onlar, bizim katımızda, cidden seçkinlerden, hayırlı (Zat)lardandı. [5]
'İsmail´i, Elyesa´ı, Zülkifl´i de, an!
(İşte) Bütün bunlar, hayırlı (insan)lardı. [6]
Zülkifl Aleyhisselâmın, Kur´ân-ı kerimde, böyle, Kendilerinden, övülerek bah­sedilen büyük Peygamberler arasında zikredilişi, kendisinin de, Peygamber ol­duğunu açıkça gösterir.
Meşhur olan da, budur. [7]
Zülkifl Aleyhisselâm´a; Rum toprağındaki halk, iman ettiler, tâbi oldular ve ken­disini, doğruladılar.
Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara, Allah yolunda cihad etmelerini, emredin­ce, bunu, yerine getirmekten kaçındılar ve zaa´f gösterdiler:
'Ey Bişr! Biz, hayatı sever, ölümü, sevmeyiz.
Bununla beraber, Yüce Allâha ve Onu Resulüne âsi olmaktan da, hoşlanmayız.
Eğer, ömürlerimizi, uzatmasını ve ancak, biz, dilediğimiz zaman, bizi öldürme­sini, Allâh´dan dilersen, Ona, ibadet ve Onun düşmanları ile cihad ederiz!' dediler.
Zülkifl Aleyhisselâm, onlara:
'Siz, benden, büyük bir şey istediniz. Bana, ağır teklifte bulundunuz.' dedi.
Sonra, kalkıp namaz kıldı ve:
'Ey Allah´ım! Sen, Elçilik vazifelerini tebliğ etmemi, bana, emrettin, tebliğ ettim.
Düşmanlarınla, cihad etmemi, emrettin.
Sen de, biliyorsun ki, ben, kendimden başkasına güç yetirmeğe mâlik değilim.
Kavmimin, bu hususta benden istediklerini, Sen, benden daha iyi biliyorsun.
Beni, benden başkasının günahı ile muâhaze etme!
Ben, Senin gazabından rızâna, ukubetinden affına sığınırım!' dedi.
Yüce Allah, Zülkifl Aleyhisselâma:
'Sen kavmine, benim, onlar için seçtiğimin, kendilerinin, kendileri için seçtik­lerinden daha hayırlı olduğunu öğretmedin mi?' diye vahy etti.
Bunun üzerine, onlar, ecelleri sonunda ölmeye razı oldular ve ecellerinde öldüler. [8]


Zülkifl Aleyhisselâmın Vefatı Ve Yaşı:
Zülkifl Aleyhisselâm, Şam´da vefat etti. [9] Vefat ettiği zaman, yetmiş beş yaşında idi. [10] Ona ve bütün peygamberlere selâm olsun![11]

[1] Taberî-Tarih c.1,s.167, Hâkim-Müstedrek c.2,s.582, Sâlebî-Arais s.163, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.136, Ebülfida-Elbidayevennihaye c.1,s.225 .
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/323.
[2] Taberî-Tarih c.1,s.167, Hâkim-Müstedrek c.2,s.582, Sâlebî-Arais s.163, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.136, Muhyiddin
b.Arabî-Muhâdarat´ülebrar c.1,s.128, Ebülfida-Elbidaye vennihaye ç.1,s.225.
[3] Taberî-Tarih c.1 ,s.167, Hâkim-Müstedrek c.2,s.582, Sâlebî-Arais s.163, İbn.Esîr-Kâmil c.1 ,s.136, Ebülfida-Elbidayevennihaye c.1,s.225.
[4] Enbiyâ: 85-86.
[5] Sâd: 45-47.
[6] Sâd: 48.
[7] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.225.
[8] Sâlebi-Arais s. 164.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/323-324.
[9] Taberî-Tarih c.1,s.167, Hâkim-Müstedrek C.2.S.582, Sâlebî-Arais s.164, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.136.
[10] Taberî-Tarih C.1.S.167, Hâkim-Müstedrek C.2.S.582, İbn.Asakîr-Tarih c.5,s.269, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.136, Muh-yiddin b.Arabî-Muhadaratülebrar c.1,s.128.
[11] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/324.
[27/1 22:20] Ömer Tarık Yılmaz: HÜZÜN YILI (Nübüvvet'in 10.Yılı)

1- İKİ BÜYÜK ACI;
EBÛ TÂLİB VE Hz. HATİCE'NİN VEFATLARI
Müslümanlar ablukadan kurtuldukları için sevindiler. Çektikleri sıkıntıları unutmağa başladılar. Fakat sevinçleri uzun sürmedi. Boykotun kalkmasından 8 ay kadar sonra, iki büyük acı ile karşılaştılar. Mekke Devri'nin 10'uncu yılı Şevvâl ayında önce Ebû Tâlib, üç gün sonra da Hz. Hatice vefât etti.(95/1)
Ebû Tâlib, Müslüman olmamıştı.(95/2) Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.)'e son derece bağlıydı. O'nu çok seviyor, bu yüzden her fedâkârlığa katlanarak, müşriklerden gelecek kötülüklere karşı O'nu koruyordu. Ölürken bile, Hâşimoğullarına, 'O'na bağlı kalmalarını, uğrunda her fedâkârlığı yapmalarını, sözünden çıkmamalarını' vasiyyet etmişti.
Hz. Hatice O'nun gam ortağı, şefkatli bir hayat arkadaşıydı. En sıkıntılı anlarında O'nu teselli ediyor, bütün varlığı ile O'na destek oluyordu.
En büyük desteği olan, sevdiği iki insanı peşpeşe kaybettiği için Rasûlullah (s.a.s.) çok üzüldü. Bu sebeple Mekke Devri'nin 10'uncu yılına 'Senetü'l-huzn' (Hüzün yılı ) denildi.
Müşrikler, Ebû Tâlib'in sağlığında, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şahsına pek ilişemiyorlardı. O'nun ölümünden sonra, Rasûlullah (s.a.s.)'in şahsına da her türlü kötülüğü yapmağa başladılar. Bir defa, Kâbe'de namaz kılarken, Ebû Cehil'in teşvîki ile Ebû Muayt oğlu Ukbe, yeni kesilmiş bir devenin barsaklarını getirip, secdede iken üzerine koymuş, Rasûlullah (s.a.s.) başını secdeden kaldıramamıştı. Kızı Fâtıma yetişerek, üzerini temizlemiş, Rasûlullah (s.a.s.) namazını bitirdikten sonra etrâfında gülüşen müşrikleri işâret ederek üç defa:
-'Allah'ım Kureyşten şu zümreyi sana havâle ediyorum' dedikten sonra:
'Ebû Cehil'i, Ebû Muayt oğlu Ukbe'yi, Haccâc oğlu Şu'be'yi, Rabîa'nın oğulları Utbe ve Şeybe'yi, Halef'in oğulları Übeyy ve Ümeyye'yi, sana havâle ediyorum.' diye isimlerini birer birer saymıştı. Rasûlullah (s.a.s.)'in isimlerini saydığı bu azılı müşriklerin hepsi de Bedir Savaşı'nda katledilip, leşleri Bedir'deki 'Kalîb' denilen kuyuya atılmıştır.(96)
2- TÂİF YOLCULUĞU (620 M.)
a) Hz. Peygamber'in Tâif'te Karşılanışı
Kureyş'in zulümleri artık katlanılamaz bir duruma gelmişti. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke Devri'nin 10'uncu yılı (620 M.) Şevvâl ayında, yanına evlâtlığı Hârise oğlu Zeyd'i de alarak Tâif'e gitti. Tâiflileri 'Hak Din'e dâvet edecekti.
Tâif'te Sakiyf Kabîlesi vardı, onlar da putperestti. Rasûlullah (s.a.s.) 10 gün kadar, onlara İslâm'ı anlatmağa çalıştı, ileri gelenleri ile görüştü. Hiç biri Müslüman olmadığı gibi, 'Senden başka Peygamberlik gelecek kimse kalmadı mı?' diye alay ettiler 'Memleketimizden çık da nereye gidersen git..' diye Allah sevgilisini kovup hakaret ettiler. Tâif'ten ayrılırken de çoluk çocuğu ve ayak takımı düşük tabîatlı kişileri yolun iki tarafına sıralayıp taşlattılar. Rasûlullah (s.a.s.)'in ayakları, atılan taşlarla yara-bere içinde kaldı, ayakkabıları kanla doldu. Ayaklarındaki yaraların verdiği acıdan yürüyemez hâle gelip oturmak istedikçe, zorla kaldırıp yaralı ayaklarını taşlamağa devâm ediyorlar, bu yürekler parçalayan acıklı hâline gülüp eğleniyorlardı. Vucûdunu atılan taşlara siper eden evlâtlığı Zeyd, bir kaç yerinden yaralandı. Rasûlullah (s.a.s.) hayâtı boyunca karşılaştığı sıkıntılardan en büyüğünü o gün yaşamıştı. Nihâyet Rabîa'nın oğulları Utbe ve Şeybe'nin yol üstündeki bağına sığınarak ayak takımının tâkiplerinden kurtulabildi. Burada bir çardağın gölgesinde, ellerini kaldırıp şu hazîn duâyı yaptı:
-'İlâhi, kuvvetimin za'fa uğradığını, çâresizliğimi, halkın gözünde hor ve hakîr görüldüğümü ancak sana arzederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi, herkesin zayıf görüp de dalına bindiği bîçârelerin Rabbı sensin, İlâhî, huysuz ve yüzsüz bir düşmanın eline beni düşürmeyecek, hatta hayâtımın dizginlerini eline verdiğim akrabamdan bir dosta bile bırakmayacak kadar bana merhametlisin.
Yâ Rabb, eğer bana karşı gazablı değilsen, çektiğim belâ ve sıkıntılara hiç aldırmam, fakat senin esirgeyiciliğin bunları da göstermeyecek kadar geniştir.
Yâ Rabb gazabına uğramaktan, rızandan mahrûm kalmaktan, senin karanlıkları aydınlatan, din ve dünya işlerini dengeleyen yüzünün nûruna sığınırım. Râzı oluncaya kadar işte affını diliyorum. Bütün kuvvet ve kudret ancak seninledir...' (97)
Görüldüğü üzere yapılan bunca ezâ ve cefâya rağmen bedduâ etmemiş, hatta yolda Mekke'ye iki konak mesâfede 'Karn' denilen yerde kendisine Cebrâil gelerek:
-'Ey Allah'ın Rasûlü, Allah kavminin sana söylediklerini işitti, yaptıklarını gördü, sana şu Dağlar Meleği'ni gönderdi. Kavmin hakkında ne dilersen, bu meleğe emredebilirsin...' dedi. Dağlar emrine verilmiş olan melek de kendisini selâmladıktan sonra:
-'Ya Muhammed, emrine hazırım. (Ebû Kubeys ile Kayakan denilen) şu iki yalçın dağın Mekkeliler üzerine devrilip, birbirine kavuşarak müşrikleri tamâmen ezmelerini istersen emret...' dedi. Fakat Rasûlullah (s.a.s.):
-'Hayır, onların ezilip yok olmalarını değil, Rabbımın bu müşriklerin sulbünden, O'na hiç bir şeyi ortak kılmayan ve yalnız Allah'a ibâdet eden bir nesil meydana getirmesini istiyorum...' demiştir.(98)
Rabîa'nın oğulları, Peygamber Efendimizin acıklı hâlini gördüler. Hıristiyan köle Addâs ile O'na bir salkım üzüm gönderdiler. Rasûlullah (s.a.s.) 'Bismillah...' diyerek üzümü yemeğe başlayınca, Addâs hayretle:
-'Bu bölge halkı böyle söz söylemezler, onlar Allah adını anmazlar', dedi. Hz. Peygamber ona nereli olduğunu sordu. Addâs:
-'Ninovalıyım, Hıristiyanım', diye cevâp verdi. Rasûlullah(s.a.s.):
-'Demek kardeşim Yunus Peygamberin memleketindensin'.... dedi. Addâs:
-Sen Yûnus'u nerden biliyorsun? diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.):
-Yûnus benim kardeşim, O'da benim gibi Peygamberdi, dedi. Daha sonra Rasûl-i Ekrem Addâs'a İslâmiyeti anlattı. Addâs da orada Müslüman oldu.(99)
Hz. Muhammed (s.a.s.) en zor ve en sıkıntılı anlarında bile Peygamberlik görevini ihmâl etmiyordu.
b) Mekke'ye Dönüş
Rasûl-i Ekrem'in himâyesiz Mekke'ye girmesi imkânsızdı. Esasen, hayâtı tehlikede olduğu için Mekke'den Tâif'e gitmişti. Bu sebeple dönüşte, Hira (Nûr) Dağına çıkarak, Kureyşin hatırı sayılır büyüklerinden Adiyy oğlu Mut'im'e haber gönderdi. O'nun himâyesinde gece vakti Mekke'ye girdi. Kâbe'yi tavâf edip Hârem-i Şerif'de iki rek'at namaz kıldıktan sonra evine döndü. Arap âdetlerine göre, bir kimse himâyesine aldığı kişiyi korumağa mecburdu. Bu sebeple, Mut'im ve çocukları silahlanıp Kâbe'nin dört bir tarafını tuttular. Peygamber Efendimizin Mekke'ye girip serbestçe tavâf etmesini ve evine gitmesini sağladılar.(100) (620 M.)
Mut'im, Bedir savaşında müşrik olarak öldü. Peygamber Efendimiz, Mut'im'in bu iyiliğini unutmamış, Bedir esirlerinin kurtarılması için Medine'ye gelen oğlu Cübeyr b. Mut'im'e:
- 'Eğer senin o ihtiyar baban, sağ olsaydı da bu murdar herifleri benden isteseydi, hepsini ona bağışlardım.' demişti. (101)
(95/1) Zâdü'l-Meâd, 2/123; İbn-Hişâm, 2/57-58; İbnü'l-Esîr, 2/90-91 (Hz. Hatice'nin Ebû Tâlib'den 50-55 gün kadar sonra vefât ettiği rivâyeti de vardır.)
(95/2) Ebû Talib ile Hz. Peygamber (s.a.s.)in anne ve babasının ehli necattan olup olmadığı hakkında bkz. Tecrid Tercemesi 4/679-703 (Hadis No: 665 ve izahı) ve 10/57-59 (Hadis No: 1549)
(96) Bkz. el- Buhârî 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161 (Hadis No: 177) ve 2/377 (Hadis No : 314) ve 10/45, (Hadis No: 1544)
(97) Bkz. Tecrid Tercemesi, 2/614 (431 No'lu Hadis ve açıklaması) İbn; Hişâm, 2/61; İbnü'l-Esîr, 2/91-92; Zâdü'l-Meâd, 2/123-124.
(98) Bkz. el-Buhârî 4/83; Tecrid Tercemesi, 9/ 35 (Hadis No: 1333); Zâdü'l Meâd, 2/124
(99) İbn-Hişâm, 2/62; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/92
(100) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/92-93; Zâdü'l-Meâd, 2/124; Târih-i Din-i İslâm, 2/278-279
(101) Buhârî, 5/20; Tecrid Tercemesi, 10/170 (Hadis No: 1574)
[27/1 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.CÂBİR İBN ABDULLAH
(602 ?- 696)
Sahabi. Cabir b. Abdullah b. Amr, b. Haram, b. Ka'b, b. Ganem, b. Seleme. Künyesi Ebû Abdullah olan Câbir Hazrec kabilesindendir.
Câbir'in babası, ikinci Akabe bey'aitinde müslüman olmuş ve Haramoğulları nakipliğine tayin edilmişti. Kâfirler Uhud gazasında onu, burnunu ve kulaklarını keserek işkence ettikten sonra şehit ettiler. Dokuz kızı vardı, bunlara Câbir baktı. Hz. Câbir babasının şehadetini şöyle anlatır: 'Babam Uhud'da şehit oldu. Kız kardeşlerim bana bir deve vererek git babamızın cenazesini bu deveye yükle getir ve onu Selemeoğulları kabristanına göm dediler. Deveyi alarak gittim. Yanımda birkaç adam da vardı. Rasûl-i Ekrem babamı cihat meydanından taşıyarak aile kabristanına götürmek istediğimi haber aldılar. O, Uhud'da oturuyordu. Beni huzurlarına çağırarak dedi ki: Nefsimi elinde tutan Cenâb-ı Allah'a yemin ederim ki; Abdullah arkadaşları ile birlikte gömülecektir. Rasûl-i Ekrem'in bu sözü üzerine ben de babamı taşımaktan vazgeçtim ve onu Uhud şehitleri ile birlikte gömdüm.' (Buhârî, II, 584). Rasûlullah Câbir'e, 'Sana bir müjde vereyim mi? Allah babanı diriltti. Ve kendisine perdesiz doğrudan doğruya hitap etti. Halbuki şimdiye kadar hiçbir kimseye böyle hicabsız söylediği olmamıştır' buyurdu.
Babası şehit olunca ardında bıraktığı borçlarını Câbir ödeyemedi ve Rasûlullah'a giderek, 'Ya Rasûlallah! Babam Uhud günü şehit olduğunda bana borç bıraktı. Alacaklılar beni sıkıştırıyorlar. Bana Yardım ediniz de borcumun bir miktarını gelecek yıla ertelesinler.' dedi. Rasûlullah 'Hay hay, öğleye doğru size gelir, alacaklıları görürüm' dedi. Rasûlullah Câbir'in evine gitti. O istirahat ederken Câbir onun için bir koyun kestirdi. Rasûlullah uyanınca Câbir'e 'Bana Ebû Bekir'i çağır' dedi. Rasûlullah ve yanındaki ashabı yemek yediler. Yemekten sonra Rasûlullah gitmek üzere ayağa kalkınca Câbir'in zevcesi ona 'Ya Rasûlallah, bana ve kocama dua et' diye yalvardı. Rasûlullah da
'Cenâb-ı Hak seni ve kocanı mağfiretine nail etsin' buyurdu. Rasûlullah daha sonra alacaklıları çağırmış ve onlardan Câbir'e mühlet vermelerini istemiş, onlar mühlet vermeyince Rasûlullah Câbir'e hurmalarını ölçüp onlara vermesini buyurmuştur. Câbir, hurmalarıyla babasının borçlarını ödedikten sonra kendisine de bir miktar hurma kalmıştır. Bunu Rasûlullah'a aktarırken karısına dönüp 'Ben sana Rasûlullah'ı rahatsız etmemeni tenbih etmemiş miydim?' deyince karısı 'Rasûl-i Ekrem benim evime gelir de, ben ondan bana ve kocama dua etmesini nasıl istemem?' demiştir. Câbir, 'Biz, Rasûl-i Ekrem'in himmet ve imdadı ile borçtan kurtulduk' demiştir. Rivayete göre Câbir, Bedir ve Uhud savaşlarından başka bütün Cihat hareketlerine katılmıştır. Câbir, Enmar gazasında Rasûlullah'ın hayvanının üzerinde namaz kıldığını rivayet etmektedir. Hendek savaşında da Rasûlullah ile ashabının tam üç gün aç kaldıklarını, hendek kazan bazı sahabîlerin rastladıkları kayayı yerinden oynatamadıklarını nakleden Cabir şöyle der: 'Rasûl-i Ekrem'e bir kaya parçasına tesadüf ettiklerini söylemişler. Hz. Peygamber de onlara 'Siz bu kaya parçasının üzerine biraz su serpiniz' buyurdu. Su serpildi, sonra Rasûl-i Ekrem kazmayı eline alarak besmele çektikten sonra kazma ile kayaya üç defa vurunca kaya tuzla buz oldu. Bu sırada dikkat ettim, Rasûl-i Ekrem karnına (açlıktan) bir taş bağlamıştı.'
Hz. Câbir, Sıffin vakasında Hz. Ali tarafında yer aldı. Ancak, Hz. Ali'nin şehit edilmesinden sonra Muaviye'ye bey'at etti. Ömrünün sonlarında gözleri görmez oldu. Medine'de doksanüç yaşında öldü.
Câbir, Rasûlullah'tan bin beş yüzden fazla hadis rivayet etmiştir. Etli sekizi Buhârî ve Müslim'de mevcut olup müttefekun aleyhtir. Ashab arasında Câbir İbn Abdullah isminde iki kişi daha vardır: Biri Câbir İbn Abdillah İbn Rebâh; diğeri Câbir İbn Abdillah er-Râbisî'dir. (Tezkiretü'l-Huffaz, I, 37)
Hz. Câbir'in Rasûlullah'tan önemli rivayetleri vardır. Bunlardan bazıları şöyledir: İstihâre* hadîsi: 'Rasûlullah Kur'an'dan bir sure öğretir gibi (büyük küçük) işlerimizin hepsinde bize istihâre (duasını) öğreterek şöyle buyurdu. 'Sizin biriniz bir işe kalben azmettiğinde o kimse farz değil (istihare niyetiyle nafile olarak) iki rekat namaz kılsın. (Namazdan) sonra şöyle dua etsin: -Ya Rab hakkımda hayırlısını bildiğin için senin dergâh-ı inâyetinden bana hayırlısını bildirmeni dilerim. Ve hayırlı olana gücün yetiştiğinden lutfundan bana güç vermeni dilerim. Ya Rab, hayırlı olanın bana gösterilmesini ve takdirini senin o büyük fazl ve kereminden dilerim. Allah'ım senin her Şeye gücün yeter, halbuki benim yetmez. Sen her Şeyi bilirsin, halbuki ben bilmem. Muhakkak sen Şuurumuzdan uzak olan her şeyi de pek yakından bilirsin. Ya Rab, bilirsin ki bildiğinde hiç şüphe yoktur Şu azmettiğim iş dinim, dünya ve âhiretim için hayırlı ise, benim için onu kolaylaştır. Sonra işlemeye kudret bahşettiğin ve bana nasip kıldığın bu işi, mübarek eyle. Yine şu azmettiğim iş dinim, dünya ve âhiretim için şer ise, bu işi benden beni de bu işten uzaklaştır. Ve hayır nerede ise o hayrı bana takdir eyle. Sonra nefsimi bu takdir buyurduğun hayır kabul etmeye razı kıl. '
Hz. Câbir 'istihare eden müminin duada bu iş diye geçen yerlerde hacetini adıyla anmasını' söylemiştir.
Hz. Câbir'in rivayet ettiği diğer hadislerden bazıları şunlardır: 'Sizin biriniz farz namazı mescidinde kıldığında (dönüp evine gelerek sünnet, müstehap, kaza namazlarını evinde kılmak suretiyle) evini de namazın feyz ve bereketinden nasibdar kılsın. Cenâb-ı Hak onun namazından evinde bereket yaratır. '
'Bir kere yanımızdan bir cenaze geçmişti de Rasûlullah (s.a.s.) cenaze geçtiği için kıyam etmişti. Biz de ayağa kalktık. Ve, Ya Rasûlallah, bu bir Yahudi cenazesidir dedik. Rasûlullah, Bir cenaze gördüğünüzde (müslim olsun, kâfir olsun) kıyam ediniz. Çünkü ölüm, korkunç bir şeydir buyurdu.
'Ey Câbir dikkat et. Sana Kur'an'da nazil olan en büyük sureyi bildiriyorum. Bu, Fâtiha-i Şerîfe'dir. Zira onda her derde karşı bir şifa vardır. '
'Rasûlullah (s.a.s) zamanında biz, at eti yerdik.'
'Ezan ile beraber ticaret haram olur. Hutbe (cuma hutbesi) esnasında da söz söylemek haramdır. Söz söylemek hutbeden sonra helâl olur. Ticaret de namazdan sonra helâl olur.'
'Rasûlullah'ın mescidinde bir hurma kütüğü vardı. Hz. Peygamber, hutbe esnasında ona dayanırdı. Kendisi için minber yapıldığında bu kütükten gebe develerin iniltisine benzer sesler çıktığını işittik. Hz. Peygamber minberden inip de elini üzerine koyunca sustu.' O sırada kütük susturulan çocuk gibi hafif hafif inliyordu. Susturduktan sonra 'O, yanında edildiğini işittiği zikrullah için ağladıydı' buyurdular.'
Bir defa biz Rasûl-i Ekrem (s.a.s) ile birlikte Cuma namazı kılarken Şam tarafından yiyecek yüklü bir kervan geldi. Cemaat birer birer kâfileye doğru yönelip oniki kişi kalıncaya kadar hep dağıldılar. O zaman şu ayet nazil oldu: 'Onlar bir ticaret yahut bir eğlence buldular mı hemen oraya koşup dağılıyor ve seni ayakta hutbe irad ederken bırakıp savuşuyorlar. Onlara de ki, namaz ve niyazları mukabili olarak Allah katında saklı duran sevap, eğlenceden de ticaretten de daha hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır. '
'Benden evvel hiç bir kimseye verilmedik beş şey bana verilmiştir: Bir aylık yola kadar (düşmanlarımın kalbine) korku salmak ile zafere erdim. Yeryüzü bana mescid kılındı. Onun için ümmetimden namaz vakti gelip çatmış her kim olursa olsun namazını kılıversin. Ganimet bana helâl edildi. Halbuki benden evvel kimseye helâl edilmemiştir. Bana şefaat verildi. Bir de her peygamber özellikle kendi kavmine gönderilirken ben bütün insanlara gönderildim. '
'Rasûl-i Ekrem (s.a.s) efendimiz öğleni (zevâlden sonra) gündüzün sıcağında; ikindiyi henüz güneş (beyaz ve) tertemiz iken; akşamı güneş battığında; yatsıyı da gâh erken gâh geç kıldırırdı. Cemaati toplanmış bulduğunda acele eder, gecikmiş bulduğunda tehir ederdi. Sabah namazını ise onlar, yahut Rasûlullah karanlıkta kılarlardı.'
'Hz. Peygamber (s.a.s) sarımsağı kastederek Her kim bu yeşillikten yerse mescidlerimize, yanımıza gelmesin buyurdu.'
Hz. Câbir Medine'de ölen son sahabidir. Hadis, tefsir ve fıkıh'da önemli bir yeri vardır. Müttaki veya facir, herkesin Cehennem'e gireceğini, fakat ateşin müttakileri yakmayacağını, Allah'ın onları ateşten kurtaracağını bildirerek, Meryem suresinin on yedinci ayetinin tefsirine açıklık getirmiştir. Yine o şu hadîsi bildirmiştir: 'İnsanlar Allah'ın dinine fevc fevc girdiler, ondan fevc fevc çıkacaklar. '
[27/1 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâna Şems İle Başbaşa
  Mevlâna daha ilk gün:
    — Ey Şemseddin Tebrizî, ey mânâ âleminin incisi, gerçi evim sana lâyık değil ama, sadık bir bendenim şimdi. Kulun nesi varsa efendisinindir. Bundan böyle bu ev senin; çocuklarım, oğulların ve kızlarındır, demiş, hizmetine koşmuştu.
    Şems, Mevlâna'yı bir kere daha denemek istiyordu. Bir zamanlar Evhadüddin-i Kirmâni'ye yaptığı gibi Mevlâna'ya da şarap getirmesini söylemiş, Mevlâna herkesin hayret ve dehşet nazarları arasında Şems'in bu arzusuna boyun eğmiş. O zaman Şems:
    — Biz seni tecrübe ettik, sen bizim tahminimizin de üstünde bir ermişsin. Meğer sen hiçbir ferdin taşıyamayacağı yükü. kılın titremeden omuzlayabilecek kâmil insanmışsın. Şende bu kudret ve tahammül varken, sana bu dünyada kimse denk olamaz.
    diyerek şarabı döktürmüş, Mevlâna'ya sarılmıştı. Mevlâna ise birkaç günlük bir sohbetten sonra. Şems'in eşi bulunmaz bir mürşid olduğuna kanaat getirmiş, onda mutlak kemâlin varlığını, cemâlinde Allah nurlarını görmüştü.
    Mevlâna'nın ev olarak kullandığı küçücük medresesi sırlanmış, aşk ve mânâ ile dolmuştu.
    O güne dek, talebelerine ders veren bir müderris, camilerde vaazlariyle sevilen bir hatip, fetvalariyle şer'i müşkülleri halleden bir halk müftüsü olan Mevlâna Celâleddin, şimdi herkesten, herşeyden uzak, Şems'in sohbetiyle donanan aşk sofrasına bağdaş kurmuş, kana kana içiyordu.
    — Doğu olsam, batı olsam, göklere çıksam, senden bir nişane bulmadıkça, dirilikten bir nişane bile yok bana. Ülkenin zahidiydim, minbere sahiptim, kürsüm vardı. Şimdi ise gönül kazası, sana karşı ellerini çırpan bir âşık haline getirdi beni!..
    diyordu.
    Şems, önce Mevlâna'yı mütalâadan, kitaplarından sıyırmıştı. Derler ki, bir gün medresedeki havuzun başına oturmuş, Mevlâna'nın kitaplarını birer birer suya atmaya başlamıştı. Bu sırada Mevlâna içeri girivermişti. Baktı ki. yıllarca göz nuru döktüğü kitapları birer birer havuza atılmış, havuz mürekkep deryası haline gelmişti. Bu kitapların arasında Belh'ten göçtükleri sırada. Nişapur'da Feriddün-i Attar'ın hediye ettiği 'Esrarnâme' adlı eseri de vardı. Şöyle ki: Sulan'ül Ulema Bahaedin Veled, beraberinde henüz çocuk yaşında olan oğlu Mevlâna Celâleddin ve ailesi olduğu halde, Belh'ten göçerlerken Nişapur'da konaklamışlar,burada devrin büyük mutasavvıflarından Feridüddin-i Attar'la görüşmüşlerdi. Feriddüddin-i Attar. küçük Mevlâna'nın zekâ ve bilgisine hayran olmuş. 'Esrarnâme' adlı eserinden bir nüsha hediye etmişti. Mevlâna. bu eseri defalarca okumuştu. Şems'in onu da havuzdaki suya atmasına gönlü razı olmadı. Şems bunu hisseder hissetmez, elini havuza daldırmış:
    — Al istediğin kitap bu kitap değil mi? diye Mevlâna'ya uzatmıştı.
    Hayret. Esrarnâme tozuyla duruyordu. Sanki bir havuz dolusu su içinden değil de, kütüphane rafından alınmıştı. Şems:
    — Aşk ilmi medresede öğrenilmez, diyor, Mevlâna'yı okumaktan menediyordu. Hattâ babası Baha Veled'in 'Maârifini bile okumasına müsaade etmiyordu.
    Hele Mevlâna'nın çok sevdiği Mütenebbi Divânı'na kızıyordu.
    — Mütenebbî de kim oluyor? O, senin atına seyislik bile edemez! diyordu.
    Mevlâna. Şems ne derse onu yapıyor, her hareketinde Şemse uyuyordu. Oğlu Sultan Veled, onun bu halini şöyle tarif eder:
    — 'Ansızın Şemseddin çıkageldi. O'na ulaştı. Mevlâna'nın gölgesi O'nun ışığında yok oldu. Aşk âleminin ötesinden defsiz, sessiz bir sedadır erişti. Şems ona, maşuk halinden bahsetti. Mevlâna bilgisiyle nihayete ulaşmıştı. Şimdi ise yeni baştan başladı. Evvelce Mevlâna'ya uyulurdu. Bu sefer O, Şems'e uydu. Şems maşuk erenlerindendi.'
    O'nu da o âlemde mâşukluk cihanına davet etmiş, bu cihanda her ikisi de yanıp kavrulmuştu. Onsuz huzur bulamayan, neşesi kaçan Mevlâna, can gözüyle âlemi görmeye başlamış, aylarca başbaşa sohbet etmişlerdi.
    Şems, Mevlâna'ya 'semâ'nın zevkini tattırmış, O'nu bu yolda irşada başlamıştı. Semâ varlıktan sıyrılıp kendinden geçerek, mutlak fânilik içinde beka zevki almaktı. Semâ, âşığın gıdasıydı. Zira semâda sevgiliye kavuşmanın tatlı hayâli vardı. Bu vuslatın zevkini alan âşık. artık zaman ve mekân kayıtlarından kurtulmaktadır. Mesnevi'de 'zamandan, zaman kaybından kurtuldun mu, keyfiyet kalmaz. Keyfiyetsiz Allah'a mahrem olursun' deniliyordu.
    Şems, Mevlâna'yı, semâ etmesi için teşvik ediyor ve diyor ki:
    — Semâ ediniz, Hakkı isteyen ve O'na âşık olanlar, semâ ettikleri zaman aşkları ve mânevi halleri çoğalır..
    Çok eskiden beri, filozofların, mutasavvıfların, hattâ peygamber ve velilerin semâ ettikleri, semâ'da Hak'kı zikrettikleri biliniyordu.
    — Semâ ediniz. Hakk'ı isteyen ve O'na âşık olanlar, semâ ettikleri zaman aşkları da yoktu. Âşık ve maşuk vardı. Yol eri, kendisine yol gösterene temiz bir itimatla bağlanır, onun izini izlerdi .Bu yolda bazan, âşıkla, maşukun hangisi olduğu dahi ayırt edilemez, ilâhî irşad karşılıklı olur, bu aşk remizlerle ifade edilirdi. İşte bu ilâhi aşk ve cezbe. Allah sevgisi, Mevlâna'yı da. Şems'i de kendilerinden geçirmişti. Bu cezbeyle semâ ediyorlardı. Feleklerin onlarla beraber her zerrenin güneş etrafında ilâhi bir cezbeyle döndüğü gibi. kendilerinden geçerek semâ ediyor, yalnız Allah'ı zikrediyorlardı. Şems:
    — Allah'ın tecellisi. Allah erlerine semâda daha çok vakî olur. Onlar kendi varlık âleminden çıkmışlardır. Semâ onları maddî âlemden sıyırır. Hakk'ın likasına ulaştırır,
    diyordu.
Semâ esnasında her hareketin bir ilâhî mânâ ve ifadesi vardı. Semâ'da çark atmak, ani dönmek. Allah'ı her yönde görmeyi ve her yönden feyz almayı, ifade eder. Ayak vurmak, nefsini ayaklar altında ezmek ve ona galebe çalmak demekti. Kollan yana açmak, kemâle yöneliştir. Semâda secde, kulluğun ta kendisidir.
    Düne kadar, ardına dek açık olan Mevlâna'nın evi. bugün iki can dostun üstüne kapanmış duruyor, arasıra 'Hakk' nidaları, 'dost!' haykırışları, rebâp ve ney sesleri duyuluyordu.
    Şems geleli üç-dört gün olmuştu. Bu üç-dört gün içinde odalarına yalnız Sultan Veled girmiş, yalnız o hizmetlerini görmüştü. İki dost. tek sözle Hak'kın kapısında. Hak'ka yönelmiş sohbet ediyor, bu soh bete kulak misafiri olan Sultan Veled, bazen kendini tutamayarak ağlıyor, inliyordu.
    Medresenin küçük odası sanki bir arş evi idi. Bu arş evinin mânâ yükü ağırdı. Kimse bu sohbete dayanamaz, bu mânâyı kavrayamazdı. Bu bir âşk potası idi. yanan, yakılan bir pota...
    Bu potada Mevlâna, Şems'Ie birlikte yanıyorlardı.
    Şems irşadlarına devam ediyordu.
    — Arif o kişidir ki, dostun zikrinden geri kalmaz, onun dostluğuna doymaz. Rıza sofrasında, yakin ağzına giren zikirden daha tatlı bir yemek yoktur.
    Şems, mânevi ilimler bahsinde şunları söylüyordu:
    — Mânevi ilim, üç şeyle elde edilir. Zikreden dil, şükreden kalb. sabreden ten. İlimsiz bir vücud. susuz bir şehre benzer. Nihayet kuru bir kalıptır. Vücudu, perhizle , ahlâkla, cehid ve gayretle sulandırmalı ve bezemelidir
Mânevi cömertlik için de diyor ki:
    — Zahidlere mahsus olan mal cömertliği, cihad edenlere mahsus olan ten cömertliği, gazilere mahsus olan da can cömertliğidir. Ariflere mahsus olan cömertlik ise gönül cömertliğidir. Gönül alçaklığından daha iyi bir şey görmedim. Elinizde bulunanla kanaat ediniz, başkalarının elinde bulunan şeyden de ümidinizi kesiniz.
    Peygamberlerin izzeti peygamberlikte, bilginlerin izzeti tevazuda, velilerin izzeti ilimde, fakirlerin izzeti kanaatte, zenginlerin izzeti cömertlikte, ibadet edenlerin izzeti de halvettedir. Dini iki şeyle koruyun: Cömertlik ve iyi huylulukla.
    Dostluk için de şöyle buyuruyordu:
    — Hakiki dost Allah gibi mahrem olmalıdır. Dostun çirkinliklerine, hoşa gitmeyen hallerine tahammül etmeli, hatasından incinmemelidir. Dosttan yüz çevirmemelidir, dosta itiraz etmemelidir. Nitekim rahmeti bol olan Allah kullarının ayıplarından, günahlarından, noksanlarından dolayı on

Antalya Havalimanı 2 ayda yaklaşık 2 milyon yolcuya hizmet verdi

Sakarya, yılın ilk 2 ayında 26 bin 314 aracı yurt dışına gönderdi

Küresel Para Haftası sunum ve panellerle devam ediyor

AB, Macaristan ve Slovakya'ya petrol akışını sağlamaya çalışıyor

Fitch: Orta Doğu'daki gerilimin kısa sürmesi halinde Türkiye'ye yönelik riskler yönetilebilir

Borsada bugünkü işlemlerin takası 23 Mart'ta yapılacak

Türkiye'den transit geçecek harp araç ve gereçlerine ilişkin esaslar düzenlendi

Konut Fiyat Endeksi şubatta yüzde 1,8 arttı

Safranbolu lokumu üreticileri bayram mesaisinde

Ticaret Bakanlığından tüketicilere "alışverişte raf ile kasa fiyatını karşılaştırın" uyarısı

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 26 16 1 9 30 57
3.TRABZONSPOR A.Ş. 26 17 3 6 23 57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 26 14 5 7 17 49
5.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 26 12 8 6 14 42
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 26 9 11 6 -4 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 26 8 9 9 -7 33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
11.CORENDON ALANYASPOR 26 5 8 13 -4 28
12.TÜMOSAN KONYASPOR 26 6 11 9 -9 27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 26 6 13 7 -8 25
14.KASIMPAŞA A.Ş. 26 5 12 9 -14 24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR 26 6 14 6 -18 24
16.İKAS EYÜPSPOR 26 5 14 7 -18 22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 26 3 12 11 -28 20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 26 4 17 5 -22 17