Prof. Dr. Baran Yıldız
Günün yazısı
[3/2 21:14] Ömer Tarık Yılmaz: 4- İslamın Rükünlerinden biri Olan Namazların Beyânı Bâbı
109- Bize Kuteybeti'bnü Said b. Cemil b. Tarif b. Abdillâh es-Sekafî, Mâlik b. Enes'den, ona da Ebû Süheyl tarafından babasından naklen okunan bir hadisi rivâyet etti. Ebû Süheyl'in babası, Talhatü'bnü Ubeydillâh-ı şöyle derken işitmiş:
«Necd ahâlisinden saçı darmadağın bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldi. Biz sesinin mırıltısını duyuyor; fakat ne söylediğini anlayamıyorduk. Nihayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e yaklaştı. Meğer islâmın ne olduğunu soruyormuş. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): «Gece ile gündüzde beş (vakit) namazdır» cevabını verdi. Adam:
«Bana bunlardan başka namaz var mı?» dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Hayır! Ancak kendiliğinden kılarsan o başka. Bir de Ramazan ayının orucu.» buyurdu. Adam:
«Bana bundan başka oruç var mı?» diye sordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Hayirl Ancak kendiliğinden tutarsan o başka.» buyurdu.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona zekâtı da söyledi. Adam:
«Bana bundan başka zekât var mı?» diye sordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Hayır! Ancak kendiliğinden verirsen o başka.» buyurdular.
Talha
Dedi ki:
— Az sonra o zât:
Vallahi bundan ne ziyâde yaparım ne de noksan!» diyerek dönüp gitti. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Eğer doğru söyledi ise felaha erdi.» buyurdular.
Bu hadisi Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî tahric etmişlerdir.
110- Bana Yahya b. Eyyûb ile Kuteybetü'bnü Saîd'in ikisi birden İsmaü b. Ca'fer den, o da Ebû Süheyl'den, o da babasından, o da Talhatü'bnü Ubeydillâh'dan, o da Nebi (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen bu hadîsi Mâlik'în hadîsi gibi rivâyet etdiler. Şu kadar var ki, (burada) Talha şöyle dedi: Bunun üzerine Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
— Babasına and olsun, eğer doğru söyledi ise felaha erdi,» yahud:
— Babasına and olsun, eğer doğru söyledi ise Cennete girdi,» buyurdu.
[3/2 21:14] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Fatih Sultan Mehmet’in Tahta Geçişi 1451
• Sultan II. Murad’ın Vefatı 1451
• Ali Ulvi Kurucu Hoca’nın Vefatı 2002
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[3/2 21:14] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“... Mallarını hayra sarfedenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisenti düşer de (yine ürün verir). Allah yaptıklarınızı görmektedir.”
Bakara 265
[3/2 21:15] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“İmanın yetmiş küsur şubesi vardır. Bunların en üstünü ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ sözüdür.”
Nesâî, Îmân, 16
[3/2 21:15] Ömer Tarık Yılmaz: Rûhum Sana Âşık
Rûhum sana âşık, sana hayrandır Efendim,
Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim.
Ecrâm ü felek, Levh u Kalem, mest-i nigâhın,
Dîdârına âşık Ulu Yezdân’dır Efendim.
Mahşerde nebîler bile senden medet ister,
Rahmet, diyen âlemlere, Rahman’dır Efendim.
Kıtmîrinim ey Şâh-ı Rusül, koğma kapından,
Asilere lütfun, yüce fermândır Efendim..
Ta Arşa çıkar her gece âşıkların âhı,
Medheyleyen ahlâkın, Kur’ân’dır Efendim.
Aşkınla buhurdan gibi tütmekde bu kalbim,
Sensiz bana cennet bile hicrandır Efendim...
Dağ kalbime bir lâhzacık ey Nur-i dilârâ,
Nûrun ki; gönül derdime dermandır Efendim...
Ulvî de senin bağrı yanık âşık-ı zârın,
Feryâdı bütün âteş-i sûzandır Efendim...
(Ecrâm ü felek: Gök cisimleri, yıldızlar, Levh-u kalem: Allah tarafından takdir edilip yazılmış olan, Mest-i nigâh: Hayran olarak bakma, Dîdâr: Yüz, çehre, Yezdân: Allah, hayırları yaratan mâbûd, Şâh-ı rüsûl: Peygamberlerin şahı, Lahzâ: An, Dilârâ: Gönül alan, Âşık-ı zâr: Ağlayan aşık, Âteş-i sûzân: Yanan ateş)
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[3/2 21:15] Ömer Tarık Yılmaz: Maddeye tapanlar deniz suyu içene benzerler. İçtikçe hararetleri biraz daha artar.[İbn Arabi]
[3/2 21:15] Ömer Tarık Yılmaz: MEVLİD KANDİLİ
Yüce Yaratıcının insanlığa gönderdiği en son rahmet elçisi, Hz. Mu- hammed'in Allah’tan getirdiği mesajları anlamak, onun örnek ahlâkı- nı özümsemek, ona duyulan derin sevgiyi gönüllerden sözlere ve toplumsal bilince aktarmak amacıyla milletimiz, her yıl artan bir heye- canla onun dünyaya gelişini Mevlid Kandili olarak kutlamaktadır. Kandiller; ışıklarıyla sadece karanlık gecelerimizi değil, aynı zamanda manevî feyziyle de daralan gönüllerimizi aydınlatan gecelerdir.
İşte Mevlid Kandili de insanı insan yapan bütün güzelliklerin odaklan- dığı bir şahsiyet olan Hz. Peygamberin doğumunu kutladığımız, onun hayatımızı aydınlatan insanlık ve merhametini, insaf ve adaletini, ke- rem ve cömertliğini, kısaca insanlığa sunduğu değerleri anlayıp haya- tımızı onun yüce ahlâkıyla güzelleştireceğimiz bir tazelenme mevsimidir.
Mevlid Kandilinin bütün insanlığa sevgi, rahmet, huzur ve barış ge- tirmesini, Sevgili Peygamberimizi daha iyi tanımamıza vesile olması- nı Yüce Allah’tan niyaz ederiz.
SEBE’ SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir.
54 âyettir. Sûre, adını 15. âyette geçen“Sebe’”kelimesindenal- mıştır.
Sebe’ (Seba), Yemen’de bulu- nan bir bölgenin ya da bir ka- bilenin adıdır.
Sûrede başlıca müşriklerin ahireti inkâr etmeleri, Davûd ve Süleyman Peygamberlerin kıssaları ve müşriklerin Hz. Muhammed’in (s.a.s.) pey- gamberliği hakkındaki bazı şüpheleri konu edilmektedir.
ÖZLÜ SÖZ
Hikmetli bilgi, tecrübe ile desteklenmiş ve uygulanabilir özellik taşıyan ilimdir... Hikmet ilim ile sanatın birleşmesidir. (Elmalılı Hamdi Yazır)
[3/2 21:15] Ömer Tarık Yılmaz: Rızık ihsan edici, tekrar tekrar, bol bol rızık veren.
Ar-Razzaq : The Sustainer who provides all things useful to His creatures.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'Allah, diledigine hesapsiz rizik verir.' (Bakara, 212)
'Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır...' (Ankebût, 60)
Beslenerek yaşamaları için bütün canlıların rızıklarını veren yalnız Allah Teala'dır. O'ndan başka rızık veren yoktur. Eğer Allah rızkı kulları için bolca yaysaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar ve azarlardı. Allah kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Kulun, her istediğini talep etmede helal yollardan hareket ettikten sonra, Rabbine müracaat etmesi lazımdır.
Kuluna karşı çok şefkatli ve merhametli olan Allah, insanları içinde sayılamayacak kadar çok nimetle dolu olan topraklarda yaşatır. Öyle ki insan toprağı ekip biçmeden bile toprak yemyeşil ürünler ve başaklar verir. İçinden sarı, kırmızı, yeşil, turuncu meyve ve sebzeler çıkar. Masmavi denizlerin içi ise yine binlerce çeşit ve lezzette balıklarla doludur. Bütün bunların yanında Allah insanlara hem yerdeki hayvanların etini, hem de gökteki kuşun etini yedirir, hayvanların içinden tertemiz süt çıkarır, arılara bal yaptırır... Bütün bunları insanlara Allah bağışlamaktadır. (3)
Tenbih: Kul, Allah'tan başkasından rızık beklememeli, bu konuda O'ndan başkasına dayanıp güvenmemelidir. Her müslüman, Allah'tan başka rızık veren birmutlak Rezzâk'ın olmadığını bilmelidir. Eğer başkası, geçinmesi için rızık veriyor görünsede gerçekte o, kendisine verileni vermektedir. O halde sen de Allah'ın sana rızık olarak verdiklerinden başkalarına ver ki, Allah sana daha fazlasını versin.
Muhtaç olduğun halde, aşırı düşkünlük göstererek rızık arama. bil ki düşkünlükle rızık aranan sana takdir edilen rızkını kesinlikle artırmaz. Sana ancak takdir edilen rızık ulaşır, fazlası değil. O halde kendini küçük düşürerek rızık aramaktan vazgeç, onurunu ve izzeti nefsini koru. (4)
Bir kimse sabah namazından önce evinin dört bir tarafına batıdan başlamak üzere 'Yâ Rezzâkü' diye 200 kere okursa o eve fitne ve kötülük gelmez. (5)
Kaynaklar
1) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı) Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
2) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
3) Allah'ın İsimleri, 2005 Harun Yahya
4) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
[3/2 21:18] Ömer Tarık Yılmaz: İslâm tevhid dinidir. Tevhid, Allah'ı zâtında, sıfatlarında, fiillerinde bir kabul etmek, onu yegâne tapınılan varlık olarak tanımak demektir. Bu anlayış ırk, dil, bölge gibi farklılıklara rağmen bütün müslümanları birlik ve beraberlik içinde tutan bir çatı işlevi de görmektedir. Dinimizde müslümanların birlik ve bütünlüğünü bozan her türlü sosyal parçalanmalar ve bu sonuca götüren fikir ayrılıkları yasaklanmıştır. Şu âyetler bu hususu vurgulamaktadır: 'Hepiniz Allah'ın ipine (dinine, kitabına) sımsıkı sarılın, parçalanıp ayrılmayın' (Âl-i İmrân 3/103), 'Allah'a ve Resulü'ne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin, aksi takdirde zaafa düşer, kuvvet ve devletinizi elden ka-çırırsınız' (el-Enfâl 8/46). Fikir ayrılıkları her ne kadar tabii ve kaçınılmaz ise de, bu serbesti, müslümanların bölünmesine yol açmama şartı ile sınırlıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: 'Siz kendilerine apaçık âyetler ve deliller geldikten sonra parçalanıp dağılanlar gibi olmayın' (Âl-i İmrân, 3/105). Âyete göre sosyal anlamdaki parçalanmanın yanı sıra, hakkında apaçık âyet ve deliller bulunan iman esaslarının, İslâm'ın şartlarının ve farz veya haram oluşu kesin delille sabit olmuş diğer dinî hükümlerin müslümanlar arasında çekişme konusu yapılması câiz değildir. Ancak yoruma müsait olan hususların anlaşılması çerçevesinde farklı ilmî görüşler ortaya koymak serbesttir. İşte İslâmî mezhepler bu noktada kullandıkları metot ve anlayış farklılıklarından doğmuştur. Nitekim fıkhî konularda farklı sonuçlara ulaşmak genellikle müsamaha ile karşılanmış, rahmet olarak telakki edilmiş ve hatta Hz. Peygamber tarafından teşvik edilmiştir (bk. Ebû Dâvûd, “Akzıye”, 11; Müsned, V, 230, 236).
Bilindiği gibi Hz. Peygamber'in vefatından sonra Müslümanlar arasında ortaya çıkan ihtilafların bir kısmı siyasî bir kısmı da fikrî sebeplere dayanıyordu. Ancak siyasî nitelikli ihtilâflar da zamanla fikrî ve dinî şekillere bürünmüş ve akaid sahasını ilgilendiren meseleler arasına girmiştir. Böylece daha ilk dönemlerde Hâricîlik ve Şia gibi siyasî-itikadî mezhepler ile Mu’tezile ve Mürcie gibi çeşitli itikadî mezhepler ortaya çıkmıştır. İtikadî alanda ortaya çıkan mezhepler daha çok tevhid, kader, iman-amel ilişkisi gibi temel konular çerçevesinde Allah’ın sıfatları, müteşâbih ayetlerin anlaşılması, ru’yetullah, Allah’ın irâdesi, amelin imandan bir cüz olup-olmaması gibi konularda farklı görüşler ileri sürmüştür.
Hz. Peygamber bir hadislerinde yahudilerin yetmiş bir, hıristiyanların yetmiş iki fırkaya ayrıldığını, kendi ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını, bunlardan birinin kurtuluşta, diğerlerinin ateşte olacağını belirtmiş, kurtuluşa erenlerin kimler olacağı sorusuna 'Benim ve ashabımın yolunu izleyenler' (Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 1; İbn Mâce, “Fiten”, 17) cevabını vermiştir. Hadiste bir isimlendirmeden ve belirlemeden ziyade müslümanların ayrılık ve çekişmeye düşmesi halinde bundan herkesin zarar göreceğine işaret vardır. Ancak hadiste geçen 'kurtuluşa erenler' ve 'ateşte olanlar' ayırımı göz önünde bulundurularak bütün mezhepler kendilerinin ‘kurtuluşa eren grup’ yani ‘fırka-i nâciye’ olduğunu iddia etmiştir. Kur’an’da “Her fırka kendi görüşünden memnuniyet duymaktadır” (Mü’minun, 23/53; Rûm, 30/35) şeklinde de anlamlandırılan ayetlerin işaret ettiği olgu çerçevesinde her grup kendini doğru yolda görerek ‘hak ehli’ olarak nitelendirmiş, muhaliflerinin ise sonradan ortaya çıkan bid’at grupları olduğunu savunmuştur. Bu çerçevede Ehl-i sünnet alimleri de mezhepleri Ehl-i sünnet ve Ehl-i bid‘at olmak üzere ikiye ayırarak incelemiştir.
Ehl-i sünnet dinî literatürde, dini anlama ve yaşamada Allah'ın kitabını ve Hz. Muhammed'in sünnetini rehber edinen ve sahâbenin yolunu izleyen ümmet çoğunluğu anlamında kullanılan bir terim olmuştur. Bu grup mensupları sünnete bağlı oldukları ve cemaat ruhundan ayrılmadıkları düşüncesiyle kendilerini 'Ehl-i sünnet ve'l-cemâat' adıyla da anmış, 'ehl-i hak' terimini de çoğunlukla Ehl-i sünnet anlamına kullanmıştır. Erken dönem hadis kaynaklarında Ehl-i sünnet tabiri görülmemekle birlikte sünnet ve cemaat kelimelerine rastlanmaktadır. Ehl-i sünnet de, hadiste geçen 'kurtuluşa erenler' ifadesinden hareketle kendisini 'fırka-i nâciye” olarak nitelendirmiştir.
Ehl-i sünnet, Allah'ın zâtı, sıfatları, âlemin yaratılışı, kader, peygamberlik, mûcize ve keramet, şefaat, haşir ve âhiret gibi İslâm akaidinin temel konularında fikir birliği içinde olmakla beraber, bu konuların detaylarında, izah ve yorumlanmasında farklı görüşlere de sahip olmuş, bu sebeple kendi arasında, Selefiyye, Mâtürîdiyye ve Eş‘ariyye olmak üzere üçe ayrılmıştır. Selefiyye'ye 'Ehl-i sünnet-i hâssa', Mâtürîdiyye ve Eş‘ariyye'ye 'Ehl-i sünnet-i âmme' denildiği de olur. Ehl-i sünnet'in üç mezhebi arasındaki görüş ayrılıkları Ehl-i sünnet'in temel prensiplerini oluşturan çerçeveyi ihlâl etmeyen sınırlar içinde kalmıştır. Bugün dünya müslümanlarının % 90'dan fazlası Ehl-i sünnet anlayışına bağlıdır.
Ehl-i bid‘at kelimesi, sözlükte 'dinle ilgili yeni görüş ve davranışları benimseyenler' anlamına gelirken, Ehl-i sünnet alimlerince dinî literatürde, akaid sahasında Hz. Peygamber'in ve ashabının sünnetini terkederek, onların izledikleri yoldan ayrılan, İslâm ümmetinin çoğunluğunu yani ana gövdesini oluşturan Ehl-i sünnet'e muhalefet eden mezhep ve gruplar anlamında kullanılmıştır. Ehl-i sünnet alimleri Galiyye, Bâtıniyye gibi mezheplerin bir kısmını, görüşleri itibariyle İslâm ve iman çerçevesinin dışında gördükleri için; Hâriciye, Mu‘tezile ve Şîa gibi diğer bir kısmını da İslâm dairesi içinde ve İslâm ümmetine mensup yani ehl-i kıbleden görmekle birlikte sünnete ve çoğunluğun genel kabul ve çizgisine aykırı bir yol izlemeleri sebebiyle eleştirmişlerdir.
Bir kısım itikadî görüş ve mezheplerin tarihte kalması ve zamanla mezhep kimliğinin zayıflaması sebebiyle günümüzde İslâm dünyası Ehl-i sünnet (Sünnî) ve Şîa (Şiî) şeklinde iki ana grupta algılanmakta ise de tarihte ortaya çıkan başlıca mezhepler şu şekilde sıralanabilir:
a) Selefiyye Sözlükte selef 'önceki nesil', selefiyye de 'bu nesle mensup olanlar' anlamı taşır. İslâmî literatürde Selef ilk dönemlere mensup bilginler ve geçmiş İslâm büyükleri anlamında, Selefiyye terimi ise iman esaslarıyla ilgili konularda ilk dönem bilginlerini izleyerek âyet ve hadislerdeki ifadelerin zâhiri ile yetinip bunları aynen kabul eden, teşbih ve tecsîme düşmeyen (Allah'ı yaratıklara benzetmeye ve cisim gibi düşünmeye yeltenmeyen), bunları başka bir anlama çekme (te'vil) yoluna gitmeyen Ehl-i sünnet topluluğunu belirtmek için kullanılır. Allah'ın zâtî, fiilî ve haberî sıfatlarının hepsini te'vilsiz, nasılsa öyle kabul ettiği için Selefiyye'ye 'Sıfâtiyye' de denilmiştir. 'Ehl-i sünnet-i hâssa' ismi ile kastedilen zümre olan Selefiyye Hz. Peygamber ve sahâbîlerin inançta takip ettikleri yolu doğrudan doğruya izleyen gruptur. Tâbiûn, mezhep imamları, büyük müctehidler ve hadisçiler Selefiyye'dendirler. Eş`arîlik ve Mâtürîdîlik ortaya çıkıncaya kadar, Sünnî müslüman çevrede hâkim olan inanç, Selef inancıdır. İmam Şâfiî, Mâlik, Ahmed b. Hanbel -bir kısım görüşleri itibariyle Ebû Hanîfe- Evzaî, Sevrî gibi müctehid imamlar, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Dârimî, İbn Mende, İbn Kuteybe ve Beyhaký gibi hadisçiler, Taberî, Hatîb el-Bağdâdî, Tahâvî, İbnü'l-Cevzî ve İbn Kudâme gibi bilginler Selef düşüncesinin önde gelen isimleri arasında sayılabilir. İlk dönem (mütekaddimûn) Selefiyye anlayışının en belirgin özelliği akaid sahasında akla rol vermemek, âyet ve hadisle yetinmek, mânası apaçık olmayan, bu sebeple de başka mânalara gelme ihtimali bulunan âyet ve hadisleri yorumlamadan, bunları bilmeyi Allah'a havale etmektir. Selefiyye'nin müteşâbihler konusundaki görüşüne şunlar örnek gösterilebilir: 'Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir' (el-Feth 48/10) âyetini Selefiyye şöyle değerlendirir: 'Yüce Allah âyette elinin(yed) varlığını bildirmektedir. Allah'ın elinin olduğuna inanırız, fakat bu elden kastedilen mânayı Allah'a havale ederiz, bunu ancak Allah bilir, der, mahiyeti üzerinde düşünmeyiz. Başka bir mânaya yorumlamadığımız gibi, onu yaratıkların eline de benzetmez, Allah'ın kendine has bir sıfatı olarak kabul ederiz. Bu konuda soru sormaktan da kaçınırız'. İmam Mâlik'e (ö. 179/795) 'Allah Teâlâ Kur'an'da rahmân arşa istivâ etti (Tâhâ 20/5) buyuruyor. Nasıl istivâ etti?' diye sorulmuş o da şu cevabı vermiştir: 'İstivâ bilinen bir şeydir (âyetle sabittir). Nasıllığı akılla kavranamaz. Allah'ın arşa istivâ ettiğine inanmak farzdır. Mahiyeti hakkında soru sormak da bid`attır'. Selefiyye, müteşâbih âyet ve hadisleri aklın ışığında yorumlayan kelâmcılarla filozofları da, keşf ve ilhamın ışığında yorumlayan sûfîleri de ağır biçimde eleştirmiş, onları bid`atçı ve sapık olmakla suçlamıştır. Hicrî VIII. asırdan önce yaşamış olan Selef bilginleri akıl karşısında kesin tavır takınıp, nakli tek hâkim kabul ederken, sonraki Selef bilginleri akıl karşısındaki tutumlarını gözden geçirmişler, inanç konularında az da olsa akla yer vermişlerdir. Bu dönemin en önemli ismi sayılan İbn Teymiyye (ö. 728/1328) sağlam olduğu bilinen nakil ile aklıselimin asla çelişmeyeceğini, dolayısıyla te'vile de gerek kalmayacağını ısrarla savunmuştur. Ona göre akılla nakil çelişirse ya nakil sahih değildir veya akıl sağlıklı bir muhakeme yapamamaktadır. Selef'in akılcılığı hiçbir zaman kelâm ve felsefedeki akılcılık gibi olmamış, nasların müsaadesi ile sınırlı bir çerçevede kalmıştır. Sonraki dönemin en meşhur Selef âlimleri (müteahhirîn-i Selefiyye) arasında İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350), İbnü'l-Vezîr (ö. 840/1436), Şevkânî (ö. 1250/1834) ve Mahmûd Şükrî el-Âlûsî (ö. 1342/1924) sayılabilir. Selefiyye günümüze kadar az çok taraftar bulmuştur. Genellikle fıkıhta Hanbelî olanlar akaidde Selefî'dirler. Hadisle ilgilenen bilginler de çoğunlukla Selef inancını benimsemişlerdir. Günümüzde dünya müslümanlarının % 12'si Selefî'dirler. En yoğun oldukları ülkeler Suudi Arabistan, Küveyt ve Körfez ülkeleridir. b) Eş`ariyye Akaid konusunda Ebü'l-Hasan Ali b. İsmâil el-Eş`arî'nin görüşlerini benimseyen Ehl-i sünnet mezhebine verilen isimdir. Mezhebin kurucusu olan İmam Eş`arî, hicrî 260 (873) yılında Basra'da doğmuş, kırk yaşına kadar Mu`tezile mezhebine bağlı kalmış, sonra 'üç kardeş meselesi' diye bilinen meselenin tartışmasında hocası Ebû Ali el-Cübbâî'ye (ö. 303/916) üstün gelmiş, hocasının görüşlerini doyurucu bulmadığı için Mu`tezile'den ayrılmış ve Eş`arîliği kurmuştur. İmam Eş`arî 324 (936) yılında Bağdat'ta ölmüştür. İmam Eş`arî'nin fıkıhta Şâfiî mezhebine bağlı olması ihtimali kuvvetlidir. İmam Eş`arî, Allah Teâlâ'nın ezelî sıfatları bulunduğunu kabul etmiş, inanç konularında akla da değer vererek, âyet ve hadislerin yanında aklî deliller de kullanmıştır. Eş`arî'nin inanç metodu kendisinden sonra gelen kelâmcılar tarafından da devam ettirilmiştir. En meşhur Eş`arî kelâm bilginleri arasında, Bâkıllânî (ö. 403/1013), İbn Fûrek (ö. 406/1015), Cüveynî (ö. 478/1085), Gazzâlî (ö. 505/1111), Şehristânî (ö. 548/1153), Âmidî (ö. 631/ 1233), Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1210), Kadî Beyzâvî (ö. 685/1286), Teftâzânî (ö. 793/1390) ve Cürcânî (ö. 816/1413) sayılabilir. Eş`arîlik, daha çok Mu`tezile'ye bir karşı tez olarak doğmuştur. Bu sebeple Eş`arîlik, Selef inancına Mâtürîdîlik'ten daha uzak olarak gösterilebilir. Eş`arî bilginler zamanla te'vile çok fazla yer vermişlerdir. Zaman zaman da kelâmda yenilikler ve değişiklikler yapmışlar, bu ilmi felsefe ile rekabet edebilecek bir güce kavuşturmuşlardır. Eş`ariyye mezhebi Ehl-i sünnet'in temel prensiplerini kabullenmekle beraber, bazı noktalarda kendine has görüşleri bulunmaktadır. Sünnî müslümanların % 13'ünü oluşturan Mâlikîler'in hemen hemen tamamı ile % 33'ünü teşkil eden Şâfiîler'in dörtte üçü, Hanefîler'le Hanbelîler'in çok az bir kısmı inançta Eş`ariyye mezhebini benimsemişlerdir. Eş`arîlik daha çok Endülüs, Hicaz, Kuzey Afrika, Mısır, Irak, Suriye ve Endonezya'da yayılmıştır. c) Mâtürîdiyye Akaid konusunda Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Mâtürîdî'nin görüşlerini benimseyenlerin oluşturduğu Ehl-i sünnet mezhebinin adıdır. İmam Mâtürîdî yaklaşık 238 (852) yılında Türkistan'da Semerkant şehrinin bir köyü olan Mâtürîd'de doğmuştur. Türk olması kuvvetle muhtemeldir. Hayatı hakkında fazla bilgi bulunmayan İmam Mâtürîdî'nin eserleri incelendiğinde, onun kelâm, mezhepler tarihi, fıkıh usulü ve tefsir alanlarında otorite olduğu görülür. Eserlerinde Ehl-i sünnet'in temel prensiplerini hem âyet ve hadislerle hem de aklî delillerle savunmuş, özellikle Mu`tezile ve Şîa'nın görüşlerini tenkit etmiştir. 333 (944) yılında Semerkant'ta vefat etmiştir. İslâm dünyasında hicrî II. asırdan itibaren ortaya çıkan bid`atçı mezheplere, özellikle akılcı bir tavır takınan Mu`tezile'ye, Selef'in metoduyla karşı çıkmak, Ehl-i sünnet inancını savunmada yetersiz kalıyordu. Bu sebeple inanç konularında, âyet ve hadislerin yanında akla da yer verecek, aklî açıklamalar yaparak konunun daha iyi anlaşılmasını ve kabul edilmesini sağlayacak yeni doktrinlere ihtiyaç duyulmuştur. Bu ihtiyacın bir sonucu olarak Ehl-i sünnet kelâmının iki önemli mezhebi Mâtürîdiye ve Eş`ariyye ortaya çıkmıştır. Mâtürîdîlik, akaid sahasında âyet ve hadisle birlikte, aklı da dinin anlaşılması için gerekli bir temel kabul etmiş, İmam Mâtürîdî'den itibaren kelâm metodunu gittikçe geliştirmiştir. Mâtürîdiyye, bazı konularda Selef'e Eş`ariyye'den daha yakındır. Bazı konularda ise, daha akılcı davrandığından Eş`ariyye ile Mu`tezile arasında yer almıştır. Bir kısım araştırmacılar Mâtürîdîliği Hanefîliğin devamı sayarlar. Onları bu düşünceye iten sebep, İmam Mâtürîdî'nin, İmam Ebû Hanîfe'nin akaid konusunda koyduğu prensipleri açıklayıp geliştirmiş olmasıdır. Ebû Hanîfe'nin ve Hanefîliğin bu anlamdaki etkisi bir gerçek olmakla beraber, İmam Mâtürîdî ve öğrencilerinin eserleri incelendiğinde, Mâtürîdîliğin inanç konularında tutarlı ve köklü çözümler getiren, meselelere çok iyi nüfuz ederek önemli bir sistem kuran müstakil bir kelâm mezhebi olduğu açıkça görülür. Ne var ki Mâtürîdîlik, Mâverâünnehir gibi kapalı bir havzada ortaya çıkması, Bağdat ve Basra gibi dönemin ilim ve siyaset merkezlerinden uzak bir bölgede yayılması sebebiyle Eş`arîlik kadar şöhret bulamamıştır. Hakîm es-Semerkandî (ö. 342/953), Ebû Seleme es-Semerkandî (ö. IV/X. asır), Ebü'l-Yüsr Muhammed el-Pezdevî (ö. 493/ 1100), Ebü'l-Maîn (Muîn) en-Nesefî (ö. 508/1115), Ömer en-Nesefî (ö. 537/1142), Ebü'l-Berekât Hâfızüddin en-Nesefî (ö. 710/1310), Burhâneddin en-Nesefî (ö. 687/1289), İbnü'l-Hümâm (ö. 861/1457), Kadı Celâleddinzâde Hızır Bey (ö. 863/1458) ve Beyâzîzâde Ahmed Efendi (ö. 1098/1687) en meşhur Mâtürîdî kelâmcılarıdır. Mâtürîdiyye Ehl-i sünnet'in temel prensiplerinde Eş`arîler ile aynı görüşte olmakla beraber, şu görüşleriyle onlardan ayrılırlar: 1. Dinî tebliğ olmasa da kişi akılla Allah'ı bulabilir. 2. İyi ve kötü, güzel ve çirkin akılla bilinebilir. Allah Teâlâ bir şeyi güzel ve iyi olduğu için emretmiş, kötü ve çirkin olduğu için yasaklamıştır. 3. Kulda başlı başına bir cüz'î irade vardır. Kul iradesiyle seçimini yapar, Allah da kulun seçimine göre fiili yaratır. 4. Yüce Allah'ın diğer sıfatları gibi tekvîn sıfatı da ezelîdir. 5. Allah kulun gücünün yetmeyeceği şeyleri kula yüklemez. 6. Allah'ın fiillerinin muhakkak bir sebep ve hikmeti vardır. Fakat kul her zaman bu sebep ve hikmetleri bilemeyebilir. 7. Peygamberlerde aranan niteliklerden biri de erkek olmaktır. Bu sebeple kadın peygamber gönderilmemiştir. 8. Allah'ın nefsî kelâmı işitilemez. İşitilen nefsî kelâmın varlığını gösteren lafzî kelâm yani Kur'an'ın harf ve sesleridir. Bugün dünyadaki Sünnî müslümanların en azından yarısını oluşturan Hanefîler'in büyük bir çoğunluğu inançta Mâtürîdî mezhebine bağlıdırlar. Mâtürîdiyye, Türkiye, Balkanlar, Orta Asya, Çin, Hindistan, Pakistan ve Eritre'de yayılmıştır. Genellikle Türkler fıkıhta Hanefî, inançta Mâtürîdî'dirler. d) Mu`tezile Mu`tezile, kelime olarak 'ayrılanlar, uzaklaşanlar, bir tarafa çekilenler' anlamına gelir. Büyük günah işleyen kimsenin iman ile küfür arası bir mertebede olduğunu söyleyerek Ehl-i sünnet bilginlerinden Hasan-ı Basrî'nin (ö. 110/728) dersini terkeden Vâsıl b. Atâ (ö. 131/148) ile ona uyanların oluşturduğu mezhep bu isimle anılır. Mu`tezile ise kendini 'ehlü'l-adl ve't-tevhîd' diye adlandırır. Akılcı bir mezhep olan Mu`tezile, mantık kurallarıyla çelişir gördüğü âyet ve hadisleri Ehl-i sünnet'ten farklı biçimde yorumlamış ve bu yorumlarında akla öncelik vermiştir. Ehl-i sünnet tarafından kurulan kelâm ilmi hicrî IV. asırdan itibaren ortaya çıkmış olmakla birlikte, bu ilmi ortaya çıkaran etkenler arasında Mu`tezile'nin ayrı bir yeri vardır. Hatta kelâm ilminin Mu`tezile'nin öncülüğünde doğmuş olduğu söylenebilir. Bu mezhep, aynı zamanda iyi bir edebiyatçı ve tefsirci olan Ebü'l-Hüzeyl el-Allâf (ö. 235/850), Nazzâm (ö. 231/845), Câhiz (ö. 255/869), Bişr b. Mutemir (ö. 210/825), Cübbâî (ö. 303/916), Kadî Abdülcebbâr (ö. 415/1025) ve Zemahşerî (ö. 538/1143) gibi büyük kelâmcılar yetiştirmiştir. Abbâsîler döneminde en parlak günlerini yaşamış olan Mu`tezile daha sonra etkinliğini hatta bir mezhep olma hüviyetini yitirmiştir. Günümüzde Mu`tezile başlı başına bir mezhep olarak mevcut olmamakla birlikte görüşleri Şîa'nın Ca`feriyye ve Zeydiyye kolları ile Hâricîliğin İbâzıyye kolunda yaşamaktadır. Mu`tezile'nin görüşleri beş prensip halinde sistemleştirilmiştir. Bunlar da; 1. Allah'ın zât ve sıfatları yönüyle bir kabul edilmesi (tevhid), 2. Kulların ihtiyarî fiillerini hür iradeleriyle yaptığı ve kul için en uygun olanı yaratmanın Allah'a gerekli olduğu (adl), 3. İyilik yapanın mükâfat, kötülük yapanın da ceza görmesinin zorunluluğu (vaad ve vaîd), 4. Büyük günah işleyenin iman ile küfür arasında fısk mertebesinde olduğu (el-menzile beyne'l-menzileteyn), 5. İyiliği yaptırmaya ve kötülüğü önlemeye çalışmanın bütün müslümanlara farz olduğu (emir bi'l-ma`rûf nehiy ani'l-münker) prensipleridir. e) Cebriyye İrade hürriyeti konusunda Mu`tezile'ye taban tabana zıt görüşlere sahip olan Cebriyye mezhebi, her şeyin Allah'ın ilmi ve iradesi dahilinde cereyan ettiğini, insanın çizilmiş bir kaderinin bulunduğunu bildiren âyetlerden (el-A`râf 7/178, et-Tevbe 9/51, er-Ra`d 13/8, ez-Zümer 39/62, el-Kamer 54/49, el-İnsân 76/30) hareketle insanın irade hürriyeti, seçme imkânı ve fiil gücü bulunmadığını, insan fiillerinin gerçek fâilinin Allah olduğunu, kulun Allah tarafından önceden takdir edilmiş bulunan işleri yapmaya mecbur olduğunu savunur. Günümüzde irade, kazâ-kader konusunu iyi anlamamış birçok kimse de bilerek-bilmeyerek bu görüşe meyletmişlerdir. Ancak bu görüşler, irade hürriyeti ve işlediği fiillerden dolayı insanın sorumlu tutulması, sevap veya azabı hak etmesi prensibiyle çeliştiği için Ehl-i sünnet bilginlerince reddedilmiştir. f) Hâricîlik Hâricîlik ekolü (Havâric), Hz. Ali ile Muâviye arasında geçen Sıffîn Savaşı'ndan (h. 37/m. 657) sonra halife tayin işi hakeme bırakılınca ortaya çıkmıştır. Bu durumda bir grup Hz. Ali'ye isyan edip büyük günah işleyenlerin dinden çıkacağı ve günah işleyen devlet başkanına itaat edilmeyeceği iddiasıyla onunla mücadeleye başlamış ve onu şehid etmişlerdir. Hâricîler'in ilk planda dinî hükümleri korumada titizlik şeklinde algılanabilecek fakat sübjektif değerlendirmelere açık bu görüşleri İslâm toplumunda anarşinin de ilk tohumlarını oluşturmuştur. Hâricîlik başlangıçta cahil halk tabakasının ve şehrin disiplinli hayatına uyum sağlayamamış bedevîlerin bağlandığı ve desteklediği bir cereyan olarak ortaya çıkmış, her dönemde az veya çok müntesibi bulunmuş, bu mezhebin İbâzıyye kolu günümüze kadar yaşama imkânı bulmuştur. Günümüzde İbâzîler'e daha çok Kuzey Afrika, Madagaskar, Zengibar ve Uman sultanlığında rastlanır. Kur'an'ın sadece zâhirine dayanmaları sebebiyle Ehl-i sünnet'e göre bazı farklı fıkhî görüşleri de vardır. g) Şîa Şîa, Ehl-i sünnet grubunun dışında yer alan, günümüze kadar varlığını koruyan ve hâl-i hazır İslâm dünyasında da önemli sayıda taraftarı bulunan en önemli itikadî, fıkhî ve siyasî mezheptir. Sözlükte 'taraftar, yardımcı' anlamına gelen Şîa, literatürde Hz. Peygamber'in vefatından sonra Hz. Ali'yi halifeliğe en lâyık kişi olarak gören ve onu ilk meşrû halife kabul eden, vefatından sonra da hilâfete Ali evlâdının getirilmesi gerektiğine inanan toplulukların ortak adı olmuştur. Hz. Osman'ın şehid edilmesini takip eden yıllarda bu misyon ve iddia ile ortaya çıkanların oluşturduğu bir siyasî gruplaşma hareketi olarak doğmuş, hicrî II. yüzyılın ikinci yarısından itibaren de çeşitli fırkalara ayrılan itikadî bir mezhep haline gelmeye başlamıştır. Ancak, İslâm dünyasında Şîa hareketinin ortaya çıkışını sadece Hz. Ali'yi destekleme teşebbüsünün giderek mezhep halini alması ve kurumlaşması şeklinde açıklamak yerine bunda dış tesirlerin ve Araplar karşısında yenilgiyi hazmedemeyen Irak ve İran halkının tepkisinin ve kimlik arayışının etkisinin bulunduğunu da söylemek doğru olur. Şîa'nın günümüze ulaşan üç büyük fırkası Zeydiyye, İsmâiliyye ve İmâmiyye-İsnâaşeriyye'den ibarettir. Zeydiyye Hz. Ali'nin torunu Zeyd b. Ali Zeynelâbidîn'e nisbet edildiği için bu ismi alır. Günümüzde Yemen bölgesinde taraftarları bulunan Zeydiyye itikadî konularda Mu`tezile mezhebine, fıkıh sahasında ise Hanefî mezhebine yakın görüşlere sahiptir. Şîa içindeki en mûtedil fırka olan Zeydîler, hilâfetin Hz. Ali'nin ve soyundan gelenlerin hakkı olduğuna inanmakla birlikte, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in hilâfetini de meşrû görürler. Hilâfetin Hüseyinoğulları'na ait olduğu ve devlet başkanının mâsum olduğu fikrini de kabul etmezler. Ca`fer es-Sâdık'ın ölümünden sonra devlet başkanlığına oğlu İsmâil'in ve soyunun hak sahibi olduğu iddiası, Şîa içinde aşırı görüşleriyle tanınan İsmâiliyye fırkasının oluşmasının başlangıcını teşkil etti. İsmâilîler'in hicrî IV. yüzyılın başında Fâtımî Devleti'ni kurmasıyla mezhep güçlendi, daha sonra doğu ve batı İsmâilîler'i (Nizâriyye-Müsta`liyye) şeklinde iki ana kola ayrıldı. Eski Yunan ve Doğu felsefelerinden, Ortadoğu dinlerinden etkilenmesi ve bâtınî te'villere dayanması sebebiyle birçok uç görüşe sahip bulunan mezhep mensuplarına günümüzde, sayıları fazla olmamakla birlikte Pakistan, İran ve Orta Asya'da rastlanmaktadır. İmâmiyye, çağımızda dünya müslümanlarının yaklaşık yüzde onunu teşkil eden Şîa'nın büyük çoğunluğunu bünyesinde toplayan ana koldur. Mezhebin siyaset ve imâmet görüşü on iki imam düşüncesi etrafında şekillendiğinden İsnâaşeriyye, akaid ve fıkıhta Ca`fer es-Sâdık'ın görüşlerini esas aldıklarından Ca`feriyye adlarıyla da anılırlar. Hz. Ali ve Hüseyin soyundan gelen on iki imama inanma, hem iman esaslarından birini hem de mezhebin ana doktrinini teşkil eder. Akaid konularında yer yer Mu`tezile mezhebiyle paralellik arzeden görüşlere sahiptir. Sadece Ehl-i beyt'e mensup râvilerin hadis rivayetini kabul eder, ilk üç halifenin hilâfetini meşrû görmez ve devlet başkanlığına Hz. Ali ve soyunun nas ile tayin edildiğini yani imamlığın (halifeliğin) bunlara ait olduğunu Hz. Peygamber'in açıkça belirttiğini ve bunların vahiy alma hariç peygamberlere benzer vasıflara sahip olup günah işlemekten ve hata yapmaktan korunmuş (mâsum) olduklarını iddia ederler. Küçük yaşta gaip olan on ikinci imamın kurtarıcı (mehdî) olarak tekrar geri geleceğine inanma, açık ve gizli bir tehlikenin bulunduğu durumlarda inancı gizleme ve farklı görünme (takıyye), Hz. Ali'ye biat etmeyen sahâbîlere karşı tavır alma ve onlara ta`n etme de yine mezhebin temel ön kabullerindendir. İmâmiyye halen İran'ın resmî mezhebi olup Irak'ta ve Azerbaycan'da yaşayan müslümanların yüzde altmışı da bu mezhebe mensuptur. Hz. Ali döneminde başlayan, Emevî ve Abbâsî dönemlerinde de devam eden iktidar mücadeleleri, başarısızlıklar ve mağduriyetler sebebiyle içine kapanan ve ümmet çoğunluğundan kendini tecrit ederek geçmişte kalan siyasî mücadeleler ve imâmet fikri etrafında kendine özgü teoriler geliştiren ve bunları itikadî esaslar haline de getirerek ve kendi fıkıh doktrinini de kendi içinde geliştirerek siyasî, itikadî ve fıkhî açılımları bulunan bir mezhep haline getiren Şîa, daha çok ümmet içinde yol açtığı ihtilâflar, izlediği uzlaşmaz tutum ve sahip olduğu itikadî görüşler sebebiyle Ehl-i sünnet âlimlerince eleştirilmiştir. Fakat Allah'a, âhirete, Hz. Muhammed'in peygamberliğine iman, namaz, oruç, zekât, hac, içki, kumar, zina, hadler gibi İslâmî ahkâm konusunda müslümanların çoğunluğu ile ittifak halinde bulunan mûtedil Şîa, hiçbir zaman tekfir de edilmemiştir. Günümüzde, mezhebin itikadî ve fıkhî görüşleri güncelleştirilerek ve geçmişte kalan husumetler canlı tutularak siyasal ve sosyal hatta ekonomik örgütlenmede, kimlik ve kültürel tavır belirlemede önemli bir unsur olarak değerlendirilmektedir.
[3/2 21:19] Ömer Tarık Yılmaz: Sana kadinlarin ay halini sorarlar De ki: O, bir rahatsizliktir Bu sebeple ay halinde olan kadinlardan uzak durun Temizleninceye kadar onlara yaklasmayin Temizlendikleri vakit, Allah'in size emrettigi yerden onlara yaklasin Sunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever (BAKARA/222)
[3/2 21:19] Ömer Tarık Yılmaz: BAYRAM
4527 - Abdullah İbnu Kurt anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Allah indinde günlerin en büyüğü Kurban bayramı günüdür, bunu, fazilette Nefr günü (teşrik günlerinin ikinci günü) takib eder.'
Ebu Davud, Menasik 19, (1765).
4528 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Medine'ye geldiğinde Medinelilerin iki (bayram) günleri vardı. O günlerde oynayıp eğlenirlerdi.
'Bu iki gün(ün mana ve mahiyeti) nedir?' diye sordu.
'Biz cahiliye devrinde bu günlerde eğlenirdik!' dediler. Aleyhissalatu vesselam:
'Allah, bu iki bayramınızı onlardan daha hayırlı diğer iki günle değiştirdi: Kurban bayramı, Fıtır bayramı' buyurdu...'
Ebu Davud, Salat 245, (1134); Nesai, Iydeyn 1, (3, 179).
ZİLHİCCEDE ON GÜN
4529 - İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:
'Salih amellerin Allah'a en ziyade sevgili olduğu günler bu on gündür!' buyurmuştu. Cemaatten:
'Allah yolundaki cihaddan da mı?' diye soran oldu.
'Cihaddan da! buyurdu. Ancak bir kimse, canını, malını muhataraya atarak çıkar, hiçbir şeyle dönmezse (yani cihad sırasında ölürse) o kimse hariç.'
Buhari, Iydeyn 11; Ebu Davud, Savm 61, (2438); Tirmizi, Savm 52, (757).
4530 - Tirmizi, bir diğer rivayette Ebu Hüreyre radıyallahu anh'tan şu ziyadeyi kaydetmiştir: 'Ondaki her bir günün orucu bir yıllık oruca (sevabca) eşittir. Ondaki bir gece kıyamı (ibadetle ihya edilmesi) Kadir gecesinin kıyamına (ihyasına) eşittir.'
Tirmizi, Savm 52, (758).
AREFE GÜNÜ
4531 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Allah, hiçbir günde, arafe günündeki kadar bir kulu ateşten çok azad etmez. Allah (mahlûkâta rahmetiyle) yaklaşır ve onlarla meleklere karşı iftihar eder ve:
'Bunlar ne istiyorlar?' der.'
Müslim, Hacc 436, (1348); Nesai, Hacc 194, (5, 251, 252).
4532 - Talha İbnu Ubeydillah İbni Kerîz radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Günlerin en efdali arafe günüdür. (Faziletçe) cum'a'ya muvafakat eder. O, cum'a günü dışında yapılan yetmiş haccdan efdaldir. Duaların en efdali de arafe günü yapılan duadır. Benim ve benden önceki peygamberlerin söylediği en efdal söz de: 'Lâilahe illallah vahdehu lâ-şerikelehu. (Allah birdir, ondan başka ilah yoktur, O'nun ortağı da yoktur) sözüdür.'
İmam Malik 'Duaların en efdali..' ibaresinden sonraki kısmını Muvatta'da tahric etmiştir. Rezin ise rivayeti baştan sona kadar tam olarak tahric etmiştir.
Muvatta, Hacc 346, (1, 422).
NISF-U ŞA'BÂN
4533 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Allah Teâla Hazretleri, Nısf-u Şa'ban gecesinde dünya semasına iner ve Kelb Kabilesinin koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda günahı affeder.'
Tirmizi, Savm 39, (739), Rezin bu rivayette 'Ateşe müstehak olanlardan' ziyadesini kaydetmiştir.
CUM'A GÜNÜ
4534 - Evs İbnu Evs radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Cum'a, en hayırlı günlerinizden biridir. Hz. Adem aleyhisselam(ın toprağı) o gün yaratıldı, o gün kabzedildi. (Kıyamette Sûr'a) o gün üflenecek, sayha da o günde olacak. Öyleyse o gün bana salâvatı çok okuyun. Zira salâvatlarınız bana arzedilir!'
Orada bulunanlar:
'Salavatlarımız size nasıl arzedilir? Siz çürümüş olacaksınız!' dediler. Aleyhissalatu vesselam:
'Allah Teala Hazretleri, Arz'a peygamberlerin cesetlerini yemeyi haram kıldı! buyurdular.'
Ebu Davud, Salat 207, (1047); Nesai, Cum'a 5, (3, 91, 92).
4535 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Cum'a gecesi veya cum'a günü vefat eden hiçbir müslüman yoktur ki, Allah onu kabir fitnesinden korumamış olsun.'
Tirmizi, Cenaiz, 72, (1074).
4536 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm cum'a gününden bahis açıp dedi ki:
'Onda bir saat vardır; müslüman bir kul namaz kılar olduğu halde, o saate erse, Allah'tan her ne istemişse onu Allah kendisine mutlaka verir.' Bunu söylerken (Resulullah) eliyle o vaktin azlığını işaretliyordu.'
Buhari, Cum'a 37, Talak 24, Da'avat 61; Müslim, Cum'a 13, (852); Muvatta, Cum'a 15, (1, 108); Nesai, Cum'a 45, (3, 115, 116).
4537 - Ebu Bürde, babası Ebu Musa el-Eş'ari radıyallahu anh'tan naklediyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın: 'Cum'adaki icabet saati imamın minbere oturduğu anla, namazdan çıkması anına kadar geçen vakittir' dediğini işittim.'
Müslim, Cum'a 16, (853); Ebu Davud, Salat 208, (1049).
4538 - Hz. Enes radıyallahu anh demiştir ki: 'Cuma günü, (duaların kabul edileceği) ümit edilen saati, ikindi namazından sonra güneşin ufuktan kaybolması anına kadar arayın.'
Tirmizi, Salat 354, (489).
MUHARREM
4539 - Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Ramazan ayından sonra en faziletli oruç (ayı) şehrullah olan Muharrem ayıdır. Farz namazdan sonra en efdal namaz da gece namazıdır.'
Müslim, Sıyam 202, (1163); Ebu Davud, Savm 55, (2429); Tirmizi, Salat 324, (438); Nesai, Kıyamu'l-Leyl 7, (3, 207,. 208).
4540 - Hz. Ali radıyallahu anh'ın anlattığına göre bir adam ona sorar:
'Ramazandan sonra hangi ayda oruç tutmamı tavsiye edersiniz?'
Ali radıyallahu anh şu cevabı verir:
'Ben bu soruyu Resulullah'a soran kimseye rastlamamıştım. Nihayet bir adam sordu. O zaman ben de yanlarında idim. Dedi ki: 'Ey Allah'ın Resûlü! Ramazandan sonra hangi ayda oruç tutmamı tavsiye edersiniz?' Şu cevabı lutfettiler:
'Ramazan dışında da oruç tutmak istersen Muharrem ayında tut. Çünkü o Şehrullah (Allah'ın ayı)dır. O ayda bir gün vardır ki, Allah onda bir kavmin günahlarını affetti, bir başka kavmin günahını da affedecek.'
Tirmizi, Savm 40, (741).
GECE
4541 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Gecede bir saat vardır ki, müslüman bir kimsenin Allah'tan, dünya veya ahirete müteallik bir hayır talebi, o saate rastlarsa, Allah dilediğini ona mutlaka verir. Bu saat her gecede vardır.'
Müslim, Müsafirin 166, (757).
[3/2 21:19] Ömer Tarık Yılmaz: Câbir İbnu Abdillah el-Ensârî (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'İki şey vardır gerekli kılıcıdır' Bir zat: -Ey Allah'ın Rasûlü! gerekli kılan bu iki şeyden maksad nedir? diye sordu: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):
'Kim Allah'a herhangi bir şeyi ortak kılmış olarak ölürse bu kimse ateşe girecektir. Kim de Allah'a hiçbir şeyi ortak kılmadan ölürse o da cennete girecektir' cevabını verdi.'
Müslim, İman 151, (93).
[3/2 21:20] Ömer Tarık Yılmaz: Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.
[Bakara Sûresi.45]
[3/2 21:20] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltirsin, dilediğini de alçaltırsın. Hertürlü iyilik senin elindedir. Hiç kuşku yok sen herşeye kâdirsin.” (Âl-i İmrân, 3/36)
[3/2 21:20] Ömer Tarık Yılmaz: Âdem oğlu ölesi, yer altına giresi, / Kim iyidir kim kötü, orada malum olası. Burada özünü bilenler, Hakk’a kulluk kılanlar, / Hak yoluna girenler, aydınlık yüzlü olası.[Ahmed Yesevî]
[3/2 21:25] Ömer Tarık Yılmaz: İlyas Aleyhisselâmın
İlyas Aleyhisselâmın Soyu:
İlyas b. Yasin, b. Finhas, b. Ayzar, b. Hârûn, b. İmran (A.S)´dır.[1]
İlyas Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
İlyas Aleyhisselâm: uzun boylu, zayıf bedenli, kıvırcık saçlı,[2] büyük başlı, çekik ve yapışık karınlı, ince bacaklı idi.
Kendisinin başında da, kırmızı bir ben vardı. [3]
İlyas Aleyhisselâmın Peygamber Oluşu:
İlyas Aleyhisselâm; Yüce Allah tarafından gönderilen Peygamberlerdendi. [4]
Kendisi, dağlar ve çöller sahibi olup Rabb´ine, tenhâlarda ibâdetle meşgul olurdu. [5]
Hızkıl Aleyhisselâmdan sonra, İsrail oğulları içinde bir çok bid´atlar ihdas edilmiş[6] onlar, Yüce Allah´ın, kendilerinden aldığı Ahd ve Mîsâkı, unutmakla kalmamışlar, putlar dikip onlara tapmağa da, başlamışlardı.
Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara, İlyas Aleyhisselâmı, Peygamber olarak gönderdi. [7]
Mûsâ Aleyhisselâmdan sonra İsrail oğullarına gönderilen Peygamberler, ancak, kendilerinin, Tevrat´tan unuttuklarını, onların hatırlarına getirmekte, yenilemekte idiler. [8]
İsrail oğulları, o zaman, Şam ülkesinde dağınık bir halde ve başlarında da, bir çok krallar bulunuyordu.
Çünkü, Yûşa´ b. Nün Aleyhisselâm; Şam ülkesini feth ettiği zaman, oraya, İsrail oğullarını hâkim kılmış ve Şam topraklarını, onlar arasında bölüştürmüştü.
İsrail oğullarının on iki Sıbtından biri olan İlyas Aleyhisselâmın Sıbtı da, Bâle-bek ve nahiyelerini almış ve oralara yerleşmiş bulunuyordu.
Yüce Allah, onlara, İlyas Aleyhisselâmı Peygamber olarak göndermişti. [9] Şam krallarından her bir kral, hükmü altına aldığı nahiyeyi sömürmekte idi. [10] Şam krallarından Bâlebek kralı, diğer krallar arasında, doğru yolda idi. [11] Bunun için, İlyas Aleyhisselâm, onun yanında bulunur, işlerini, yoluna koyardı. Gerek kral ve gerekse kralın zevcesi, İlyas Aleyhisselâmı dinler ve doğrulardı. Öteki İsrail oğulları ve kralları ise, edinmiş oldukları Ba´l putuna taparlardı. [12]
Ba´l: altundan yapılmış bir kadın heykeli olup göz bebekleri Yakuttan yapılmış, başına da, inci ve cevherlerle süslü tac konulmuştu. [13]
İlyas Aleyhisselâm, kavmine: 'Siz (Allâh´dan) korkmaz mısınız?!
O, en güzel Yaratanı, sizin de, önceki atalarınızın da, Rabb´i olan Allah´ı, bırakıp ta, Ba´l´e mi tapıyorsunuz?!' dedi. [14]
Onları, Yüce Allah´a iman ve ibadete davet etti. [15] Fakat, onlar, İlyas Aleyhisselâmı, yalanladılar. [16]
Bâlebek kralından başka hiç birisi, onu, dinlemediler ve söylediklerini, kabul etmediler. [17]
Bâlebek kralının sarayının yanında, İsrail oğullarından sâlih bir zatın, güzel bir bahçesi bulunuyor, kendisi, oradan, geçimini sağlıyordu.
Kral ve karısı, orada, gezinirler, yerler, içerler, istirahat ederlerdi. Halk, orayı, krala lâyık görürler, sahibinin elinden almadığına şaşarlardı. Kral; bahçe sahibine karşı, komşuluk hakkını, gözetir, çok iyi davranırdı.
Kralın karısı ise, bahçeyi, ele geçirmeyi, düşünür, kralı, bu hususta kandıramazdı.
Kralın, uzun bir sefere çıkışından yararlanarak, bahçe sahibini, krala sövme iddiası ve yalancı şâhidler ikamesiyle öldürtüp bahçesini gasbetti.
Kral, seferden dönünce, karısına;
'Sen, hükmünde, hiç de, hayra isabet etmemişsin.
Ben, bundan sonra, hiç bir zaman, felah bulacağımızı sanmıyorum!..
Senin, ona karşı, bir cür´etin, ancak, cahilliğinden, kötü görüşlülüğünden, sonucu, nereye varacağını, düşünememenden ileri gelmiştir!' diyerek itabetti, çıkıştı. Kralın karısı:
'Ben, ona, ancak, senin için kızdım ve senden dolayı, o hükmü verdim.' dedi. Kral:
'Bir kraliçe olarak, senin, bir tek adamı ve onun komşuluk hakkını korumak üzere göstereceğin geniş usluluğun, büyük hoşgörülüğün ve affediciliğin nerede kaldı?' dedi.
Kraliçe:
'Olmayacak şey, oldu!' dedi.
Yüce Allah, İlyas Aleyhisselâma, bu hâdiseyi vahy ile bildirdi.
Yaptıkları şeyden dolayı, tevbe etmedikleri ve gasbettikleri bahçeyi, öldürülen zatın varislerine geri vermedikleri takdirde, o bahçe içinde her ikisinin de, öldürülüp bırakılacaklarını ve etlerinin, kemiklerinden ayrılacağını, haber verdi.
Bunun üzerine, kral, İlyas Aleyhisselâma kızdı. [18]
Kralın yanına, putlara tapanlardan bir topluluk gelmişti. Ona:
'Sen, dalâlet ve boş şeyden başkasına davet olunmuyorsun!
Sen de, kralların taptığı şu putlara tap!
Üzerinde bulunduğun dini, bırak!' dediler. [19]
Bunun üzerine, kral, bir gün:
'Ey İlyas! Vallahi, ben, senin davet ettiğin şeyin, boş olmaktan başka bir şey olmadığını görüyorum!' dedi ve İsrail oğulları krallarından, Allah´ı, bırakıp puta tapanları birer birer sayarak:
'Onlar da, bizim gibi yiyor, içiyor ve nimetler içinde hüküm sürüyor!
Senin, bâtıl ve boş dediğin din ve inanışları, onların dünyasından hiç bir şey eksiltmiyor.
Kendimizde ise, onlara nazaran, bir üstünlük görmüyoruz!' deyince[20] İlyas Aleyhisselâmın, başının saçı ve vücudunun tüyleri ürperdi, dikenleşti. [21]
'İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn = Bizler, Allah´ın kullarıyız ve Ona, dönücüleriz!' diyerek kralın yanından ayrıldı.
Kral da, putlara tapan öteki arkadaşlarının yaptıklarını, yaptı, Allah´ı, bırakıp putlara taptı. [22]
Sonra da, ilyas Aleyhisselâmı öldürmeğe kalkıştı.
Bunun üzerine, İlyas Aleyhisselâm, dağlarda ve mağaralarda yedi yıl gizlendi.
Yerdeki bitkilerden ve ağaçlardaki meyvalardan yiyerek yaşadı.
Kral, onu, yakalatmak için, adamlar saldı ise de, ele geçirmeğe muvaffak olamadı. [23]
İlyas Aleyhisselâm, kral tarafından arattırıldığı sıralarda, bir gece, İsrail oğullarından bir kadının evine sığınmış, saklanmıştı.
Kadının, Elyesa´ b. Ahtub adındaki oğlu çok hasta idi. İlyas Aleyhisselâmın du-asıyla iyileşince, Elyesa´ Aleyhisselâm, İlyas Aleyhisselâma iman ve onun peygamberliğini tasdik edip artık, onun yanından hiç ayrılmadı.
İlyas Aleyhisselâm, nereye giderse, o da, oraya giderdi. İlyas Aleyhisselâm, yaşlanmış ve yaşı da, bir hayli ilerlemişti. Elyesa´ Aleyhisselâm ise, yetişmiş bir gençti. [24] İlyas Aleyhisselâm, İsrail oğullarının azdıklarını görünce:
'Ey Allâhı´m! İsrail oğulları, Seni, tanımamağa, Senden başkasına tapınmağa başladılar.
Nimetlerinden, onlara verdiklerini, değiştir!
Ey Allah´ım! Onlardan, yağmuru, tut!' diyerek dua etti.
Üç yıl, yağmur yağmadı.
Büyük küçük baş hayvanlar, böcekler, ağaçlar, kuraklıktan, mahvoldu.
İnsanlar, çok şiddetli bir kuraklık ve darlık içine düştüler. [25]
İlyas Aleyhisselâm, İsrail oğullarının yanına varıp, onlara:
'Siz, kuraklıktan, darlıktan, mahvoldunuz.
Ehlî, vahşî hayvanlar, kurtlar, kuşlar, böcekler, ağaçlar da, sizin hatalarınız yüzünden, mahvoldular.
Siz, boş şey üzerinde aldanıp duruyorsunuz. [26]
Eğer, bu filinizden dolayı, Allah´ın, size gazap ettiğini; kendisine yalvardığınız ve hak ve hayırlı olduğunu söylediğiniz putların, öyle olup olmadığını, öğrenmek istiyorsanız, onları çıkarınız ve kendilerine yalvarınız.
Eğer, onlar, sizin duanızı kabul ederlerse, dediğiniz gibi, onlar, haktır. Şayet, onlar, bunu, yapamazsa, biliniz ki: Siz, boş bir şey üzerindesinizdir. Ondan, hemen ayrılınız.
Ben de, üzerinizdeki belânın kaldırılması için, Allah´a dua edeyim.'´dedi. 'Sen, insaflı davrandın!' dediler. Hemen putlarını çıkarıp onlara yalvardılar. Kendilerinin ne duaları kabul olundu, ne de, üzerlerindeki belâ kaldırıldı. [27] Dalâlette ve boş bir şey üzerinde bulunduklarını, anladılar. [28] 'Ey İlyas! Biz, mahvolduk. Allah´a, bizim için, dua et!' dediler.
İlyas Aleyhisselâm da, onların üzerlerindeki belânın kaldırılması ve yağmura kavuşmaları için, Allah´a dua etti.
Allah´ın izniyle, denizin arkasından kalkan gibi bir bulut çıkarıldı.
Ona, bakıp durdukları sırada, buluttan, iri damlalı yağmur atıştırmağa ve sonra da, çoğalmaya başladı ve en sonunda, Allah, yağdırdığı yağmurla, onları kuraklıktan kurtardı.
Kuraklıktan yanıp kavrulmuş olan yurdları, canlandırıldı, içinde kıvrandıkları belâ, üzerlerinden kaldırıldı. [29]
Fakat, onlar, ne putperestlikten ayrıldılar, ne de, hakka döndüler. [30] Üzerinde bulundukları hali, daha kötü olarak devam ettirdiler.
İlyas Aleyhisselâm; onların, böyle küfürlerinde direndiklerini gördüğü zaman, artık, ruhunu kabzetmesini, onlardan kurtarıp rahata kavuşturmasını, Rabb´inden, diledi. Kendisine:
'Filan günü, bekle! [31] Filan yere, git!
Orada, sana gelecek şeyi´[32], ateş gibi renkli hayvanı, gördüğün zaman, ona, bin! [33] Ondan, korkma!' buyruldu. [34]
Gidilecek gün, geldiği zaman[35]´, İlyas Aleyhisselâm, yanında, Elyesa´ Aleyhisselâm olduğu halde, kendisine anılan ve gitmesi emrolunan yere gitti. [36]
At suretinde, ateş renginde[37], ateşten bir at gelip İlyas Aleyhisselâmın önünde durdu.
İlyas Aleyhisselâm, hemen, onun üzerine sıçrayıp bindi ve gitti. Elyesa´ Aleyhisselâm, arkasından:
'Ey İlyas! Ey İlyas! Bana, ne emrediyorsun?' diyerek seslendi. [38] Yüce Allah, İlyas Aleyhisselâmı, Şam´a kaldırdı, semâya değil. [39]
İlyas Aleyhisselâm, kilimini, gökten, Elyesa´ Aleyhisselâma, bıraktı ki, bu, kendisinin, onu, İsrail oğullarının üzerine Halîfe yaptığına bir alâmetti. [40] Zâten, ayrılırken, onu, yerine bırakmış bulunuyordu. [41]
İlyas Aleyhisselâmın, hâlâ sağ olup her yıl Hac Mevsiminde Hızır Aleyhisse-lâmla buluştukları da, rivayet edilir.[42]
İlyas Aleyhisselâm, gittikten sonra, Yüce Allah, Bâlebek kralı, kıraliçesi ve İsrail oğulları üzerine, düşmanlarını, musallat ve muzaffer kıldı. Akılları, başlarından, gitti. Nereye, gideceklerini, kaçacaklarını, bilemediler. [43]
Kral da, kraliçe de, sahibini öldürüp gasbettikleri bostanda öldürülerek bırakıldılar.
Etleri, dökülünceye, kemikleri çürüyünceye kadar cesedleri orada ortada kaldı! [44]
Yüce Allah, İlyas Aleyhisselâm hakkında şöyle buyurur:
'Biz, ona, sonra gelen (Peygamberler ve ümmet)ler içinde (iyi bir nam) bıraktık.
(Bizden) selâm İlyas´al
Şüphe yok ki: Biz, iyi hareket edenleri, böyle mükâfatlandırırız.
Gerçekten, o, Mü´min kullarımdandı!' [45]
Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selâm olsun![46]
[1] ibn.İshak´dan naklen Taberî-Tarih c.1,s.239, Sâlebî-Arais s.252, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.212.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/135.
[2] Mîr-Hâvend-Ravza-tussafa Terceme s.298.
[3] Hâkim-Müstedrek c.2,s.583.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/135.
[4] Sâffât: 123.
[5] Hâkim-Müstedrek c.2,s.583.
[6] Mûsâ Aleyhisselâmın Şeriatı ve Tevrat bozulmuş (Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.294).
[7] Taberî-Tarih C.1.S.238-239, Sâlebî-Arais s.252, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.212, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s.132.
[8] Taberî-Tarih c.1,s.239, Sâlebî-Arais s.252, İbn.Asâkir-Tarih c.3,s.98, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.212.
[9] Sâlebî-Arais s.252-253.
[10] Taberî-Tarih c.1,s.239, İbn.Asâkir-Tarih c.3,s.99, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.212.
[11] İbn.Asâkir-Tarih c.3,s.99.
[12] Taberî-Tarih c.1,s.239.
[13] İbn.Asâkir-Tarih c.3,s.99.
[14] Sâffât: 124-126.
[15] Taberî-Tarih c.1,s.239.
[16] SâHât: 127.
[17] Taberi-Tarih c.1,s.239.
[18] Şâlebî-Arais s.253-254.
[19] İbn.Asâkir-Tarih c.3,s.99.
[20] Taberî-Tarih c.1,s.239, Şâlebî-Arais s.254, ibn.Asakir-Tarih c.3,s.99, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.212.
[21] Taberî-Tarih c.1,s.239, İbn.Asâkir-Tarih c.3,s.99.
[22] Taberî-Tarih c.1,s.239, ibn.Asâkir-Tarih c.3,s.99, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.212.
[23] Sâlebî-Arais s.254.
[24] Taberî c.1,s.239, Salebî s.259, ibn.Asâkir c.3,s.99.
[25] Taberî-Tarih c.1,s.239, Sâlebî-Arais s.258, İbn.Asâkir-Tarih c.3,s.99,100.
[26] Taberî-Tarih c.1,s.24O.
[27] Taberî-Tarih c.1,s.24O, Sâlebî-Arais s.259.
[28] Taberî-Tarih c.1,s.24O.
[29] Taberî-Tarih c.1,s.24O, Sâlebî-Arais s.259, İbn.Asakir-Tarih c.3,s.100, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.213.
[30] Taberî-Tarih c.1,s.24O, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.213.
[31] Taberî-Tarih c.1,s.24O, Sâlebî-Arais s.259, İbn.Asakir-Tarih c.3,s.100
[32] Taberî-Tarih c.1,s.24O, Sâlebî-Arais s.259
[33] İbn.Asakir-Tarih c.3,s.1O0
[34] Taberî-Tarih c.1,s.24O, Sâlebî-Arais s.259.
[35] İbn.Asakir-Tarih c.3,s.100
[36] Taberî-Tarih c.1,s.24O, Sâlebî-Arais s.259
[37] İbn.Asakir-Tarih c.3,s.100
[38] Taberî-Tarih c.1,s.24O, Sâlebî-Arais s.259, İbn.Asakir-Tarih c.3,s.100.
[39] Hâkim-Müstedrek c.2,s.583.
[40] Sâlebî-Arais s.259, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.214
[41] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.4
[42] Taberî-Tarih c.1,s.188
LİG TABLOSU
Takım
O
G
M
B
Av
P
1.GALATASARAY A.Ş.
26
20
2
4
44
64
2.FENERBAHÇE A.Ş.
27
17
1
9
33
60
3.TRABZONSPOR A.Ş.
26
17
3
6
23
57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş.
26
14
5
7
17
49
5.GÖZTEPE A.Ş.
26
11
5
10
10
43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ
26
12
8
6
14
42
7.SAMSUNSPOR A.Ş.
26
8
7
11
-2
35
8.KOCAELİSPOR
26
9
11
6
-4
33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş.
27
8
10
9
-10
33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş.
26
7
10
9
-4
30
11.CORENDON ALANYASPOR
26
5
8
13
-4
28
12.TÜMOSAN KONYASPOR
26
6
11
9
-9
27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ
26
6
13
7
-8
25
14.KASIMPAŞA A.Ş.
26
5
12
9
-14
24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR
26
6
14
6
-18
24
16.İKAS EYÜPSPOR
26
5
14
7
-18
22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR
26
3
12
11
-28
20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK
26
4
17
5
-22
17


