Prof. Dr. Baran Yıldız


Günün yazısı


[8/2 23:03] Ömer Tarık Yılmaz: 8- Allahü teâlâ İle Resûlü sallallahü aleyhi ve selleme ve Dinin Şeriatlerine İman, Dine Da'vet Île Onun Mahiyetini Sormayı ve Bellemeyi, Kendisine Dini Ulaşmamış Olana Dini Tebliğ Etmeyi Emir Bâbı
 
Bu bâbta İbn Abbâs (radıyallahü anh) ile Ebû Saîd-i Hudrî (radıyallahü anh)'dan rivâyet edilen hadîsler vardır. İbn Abbâs hadîsini Buhârî'de rivâyet etmiş; Ebû Saîd hadîsini ise yalnız Müslim tahrîc eylemiştir.
 
124- Bize Halef b. Hişâm rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Haramâd b. Zeyd, Ebû Cemre'den naklen rivâyet etti. Ebû Cemre: İbn Abbas'tan işittim, demiş. H.
 
Bize Yahya b. Yahya dahi rivâyet etti. Bu lâfız onundur.
 
(Dedi ki): Bize Abbâd b. Abbâd, , Ebû Cemre'den ,o da İbn Abbâs'tan naklen haber verdi. İbn Abbâs şöyle dedi:
 
Abdülkays hey'eti Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in huzuruna gelerek:
 
— Yâ Resûlüllah! Şu mahalle sakinleri bizler, Rabîa’nın bir koluyuz. Seninle aramıza Mudar kâfirleri girmiştir. Bu yüzden sana ancak haram, aylarda gelebiliyoruz. İmdi bize öyle bir şey emret ki onunla hem kendimiz amel edelim hem de bizden sonrakileri ona da'vet ey ley elim; dediler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular:
 
«Size dört şey emrediyor; dört şeyden de sizi nehyediyorum: 1 - Allah'a İmanı, (sonra bunu kendilerine tefsir ederek) Allah'dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Resûlüllah olduğuna şehâdeti; 2 - Namazı kılmayı; 3 - Zekâtı vermeyi; 4 - Bir de aldığınız ganimetlerin beşte birini vermenizi (emrediyorum). 1 - Dubbâ'dan, 2 - Hantem'den, 3 - Nakir, 4 - Mukayyer'den de sîzi nehyediyorum.»
 
Halef kendi rivâyetinde:
 
«Allah'dan başka ilâh olmadığına şehâdeti...» ifadesini ziyâde etmiş ve bir parmağını yummuştur.
 
Nevevî'nin beyanına göre hadîs ilmini bilmeyenler:
 
«Bu hadîsin isnadını Müslim lüzumsuz uzatmış; halbuki böyle yerlerde gerek' kendisinin gerekse sair muhaddislerin âdeti silsileyi kısaltarak:
 
— Hammad ile Abbâd'dan, onlarda Ebû Cemre'den, o da İbn Abbâs’dan naklen rivâyet olunmuştur, demektir, şeklinde bir iddia da ortaya atabilirler. Fakat bu iddia bir vehimden ibarettir. Çünkü muhaddislerin iki rivâyeti birleştirmesi ancak râvilerin sözü birbirlerinin ayni olduğu zamandır. Burada öyle değildir. Hanım âdın Ebû Cemre'den rivâyetinde:
 
— İbn Abbâs'tan işittim, denilmiş; Abbâd'ın Ebû Cemre'den rivâyetinde ise;
 
— İbn Abbâs'tan rivâyet olunmuştur, ifâdesi kullanılmıştır. Binaenaleyh her iki râvinin rivâyetini olduğu gibi zikretmek gerekir. İmâm Müslim bu gibi inceliklere son derece dikkat eder.» Nevevî , talebenin İde dikkatli olmasını tenbih etmektedir.
 
Bu hadîsi Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî muhtelif yerlerde tahric etmişlerdir.
 
Vefd: Mühim şeyler görüşmek üzere büyüklerin huzuruna gönderilmek için seçilen cemâattir. Müfredi (Vâfid) tir. Bazılarına göre vefd de-mlebi:_nek için uzaklardan gelmiş olmaları şarttır. Yakından gelenlere vefd denilmez.
 
Abdülkays kabileleri içinde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ilk gelen hey'et budur ve Mekke'nin fethedildiği sene gelmiştir. Hey'e-tin başında el-Eşeccü'l -Aşarî lâkabını taşıyan el-Münir b. Âiz bulunuyordu. Bunların kaç kişi oldukları ihtilaflıdır. Bir rivâyette on dört, diğer bir rivâyete göre on üç süvari imişler. Kırk kişi oldukları dahi rivâyet olunmaktadır. Hatta hadîsin muhtelif rivâyetleri bir araya getirilince ayni hey'ete dahil olanların sayısı kırk beşe yükselmektedir. Binaenaleyh muayyen bir aded üzerinde durmak sahih görülmemektedir. Zâten Buhârî ile Müslim bu sebebten hadîsi muayyen bir adedle tahriç etmemişlerdir.
 
Bu hey'etin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelmesinin sebebi şudur: Münkız b. Hayyan namında bir zât câhiliyyet devrinde Medine'ye ticaret mallan getirirdi. Bu işe hicreti Nebiy (sallallahü aleyhi ve sellem)'den sonra da devam etti. Bir gün Münkız bir yerde otururken yanından Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geçti. Münkız onu görünce hemen ayağa kalktı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine iltifatta bulundu; ve kavminin hal'ü şanını sordu. Sonra eşraf takımının birer birer isimlerini söyleyerek ne vaziyette olduklarını sordu. Bunun üzerine Münkız (radıyallahü anh) derhal müslüman oldu; ve Fatiha ile Alâk sûrelerini öğrendi. Bilâhare Hecer tarafına gitti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla Abdülkays kabilelerine bir mektup gönderdi. Münkız (radıyallahü anh) mektubu götürdü. Ve bir kaç zaman yanında gizledi ise de sonra karısı onu buldu. Münkız’ın karısı el-Münzir b. Âiz'in yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e gelen hey'etin reisi el-Eşecc'in kızı idi. Hazret-i Münkız (radıyallahü anh) namaz kılar; Kur'ân okurdu. Karısı bundan kuşkulanmıştı. Keyfiyeti babasına açarak;
 
«Kocam Medine'den geleli esrarengiz bir hâl aldı. Ellerini ayaklarını yıkıyor — Kıbleyi göstererek — şu tarafa dönüyor; ve kimi belini eğiltiyor; kimi yere kapanıyor. Oradan geleli âdeti budur.» dedi. Bunun üzerine babası, Hazret-i Münkız (radıyallahü anh) ile buluştu; ve bu meseleyi görüştüler. Neticede Eşecc'in kalbine islâmiyyet yerleşti. Sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mektubunu kavmine götürdü. Mektubu kendilerine okuyunca hepsi müslüman oldular; ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına gitmeye ittifak ettiler. Evvela mevzu'u bahsimiz heyet yola çıktı.
 
Bunlar Medine'ye yaklaşınca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanındakilere:
 
«Size şarklıların en hayırlısı olan Abdülkays hey’eti içlerinde el-Eşec-cü’l-Asari olduğu halde ahîdlerini bozmadan, değiştirmeden ve şüpheye düşmeden gelmiştir...» buyurarak onların geldiklerini haber verdi.
 
Gelen hey'etin kendilerini Rabia kabilesinden diye takdim etmeleri Abdülkays, Rabia kabilesinin bir dalı olduğundandır. Bunlar Bahreyn taraflarında yaşarlardı. Kendileriyle Medine arasında Mudar kabilesi bulunuyordu. Mudar kabilesi aslında Rabia'nın  kardeşi olmakla beraber henüz müşrik idiler. Bu sebebten Rabia'lılar kolay kolay Medine'ye gidemiyor; oraya gitmek için haram ayların gelmesini bekliyorlardı. Çünkü kâfirler o aylara hürmeten onlarda harb etmezlerdi. Müslümanlar da bundan bilistifade Medine-i Münevvere'ye
 
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına giderlerdi. Hadîsdeki: cümlesinde nahiv ilmine göre ihtisas vardır. Mansub oluşu bundandır, Cümle:
 
 «Bizler, şu kabile, Rabîanın bir koluyuz.» takdirindedir.
 
Hayy: aslında kabilenin oturduğu yerin ismi yani mahalledir. Sonra bu isim kabileye verilmiştir.
 
terkibindeki izafet Küfe ulemasına göre mevsufu sıfatına izafet kabîlindendir. Bu onlara göre caizdir. Fakat Basra'lılara göre caiz değildir. Onlara göre burada cümlede mahzuf vardır. Terkib:
 
«Haram olan vaktin ayı» takdirindedir. Buradaki terkibde şehr kelimesi müfred kullanılmışsa da maksad cins itibariyle bütün haram aylardır. Nitekim bazı rivâyetler:
 
«Haram aylan» diye cem'i suretinde' zikredilmiştir.
 
Haram ayları: Zülka'de, Züîhicce, Muharrem ve Receb'tir. Bu hususta ulemanın ittifakı vardır. Yalnız mezkûr ayların nasıl sayılacağında ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre Muharrem'den başlayarak Receb, Zülka'de ve Züîhicce denilir. Medineliler Zülka'de'den başlayarak Züîhicce, Muharrem ve Receb diye sayarlar. Ekseri ulemanın bu kavli tercih ettikleri söylenir.
 
Haram aylarda harbetmek tâ Hazret-i İbrahim (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında haram kılınmıştır. Bu tahrîm İslâmiyetin ilk zamanalrına kadar devam etmiş; nihayet Receb ayında harp helâl kılınmış; diğerlerinde yine haram olarak kalmıştır. Hatta bazılarına göre Eeceb ayında bile haramdır. Bunun sırrı, emniyeti sağlamaktır.
 
FAİDE: Arabî aylardan yalnız Muharrem'in başına harf-i ta'rîf getirilerek el-Muharrem denilmiştir. Diğerleri harf-i ta'rifsiz kullanılırlar. Keza aylardan üçü yani Ramazan, Rebîülevvel ve Rebiülâhir şehr kelimesinin izâfetiyle Şehr-u Ramazan ilâh... şeklinde kullanılır.
 
Şehr: ay demektir. Aya bu ismin verilmesi ma'lûm ve meşhur olmasındandır. Bu hadîsi gerek Müslim gerekse Buhârî muhtelif lâfızlarla rivâyet etmişlerdir. Hatta bazı rivâyetlerde hacc, bazılarında oruç zikredilmemiştir. Bunları müşkil sayanlar olmuşsa da ehl-i tahkik ulemaya göre burada işkâl yoktur. Asıl işkâl Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): «Size dört şey emrediyorum» buyurmuş olduğu halde ekseri rivâyetlerde beş şey zikredilmesindedir. Ulema bu müşküle muhtelif cevaplar vermişlerdir. Mezkûr cevaplar içinde en ziyade kabule şayan olanı İbnİ Battal'in Sahih-i Buhârî şerhinde verdiği şu cevaptır:
 
«Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara va'dettiği dört şeyi emir buyurmuş; sonra ayrıca bir beşinciyi yani beşte bir meselesini ziyade etmiştir. Çünkü gelen hey'et Mudar kâfirlerine komşu yaşıyorlardı. Bu sebebten hepsi cengâver ve ehl-i ganimet kimselerdi.»
 
Ebû Amr İbn Salâh dahi buna yakın izahatta bulunmuş ve şöyle deditir:
 
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in o hey'ete tekrar imânı emretmesi, söyleyeceği dört şeyi anlatmak ve onları imân diye tavsif etmek içindir. Ondan sonra dört şeyi: iki şehâdet, namaz, zekât ve oruçla tefsir buyurmuştur.»
 
Görülüyor ki bu hadîs, islâmın beş temel üzerine kurulduğunu ifade eden hadîse ve Cibrîl hadîsinde islâmın beş şeyle tefsir edilmesine muvafıktır. İslama iman da denilebüdiği; imanla islâmın. bazen ayni ma'naya hazan da ayrı manalara geldikleri yukarıda görülmüştü.
 
İbn Salâh bundan sonra hulasaten şunları söyler: «Bu hadîsde haccın zikredilmemesi o zaman henüz hacc farz kılınma-dığındandır denilmiştir. Fakat ayni rivâyette orucun zikredilmemesi ra-vinin ihmalindendir. Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den sâdır olma ihtilaftan değil, râvîlerin belleyiş ve zabıt hususundaki farklardan doğan ihtilaftandır. «Ganimetin beşte birini vermeniz...» ta'biri üzerine ma'tuf değildir. Zira bu takdirde va'dedilen dört şey beş olmuş olur. O ancak: üzerine atfedilir. Ve bu suretle dört şeye izafe ve ilâve edilmiş olur. Yani size dört şeyi ve bir de beşte bir meselesini emrediyorum, demek olur. Hadîsin bu cümlesi ganimet mallarınm beştebirini vermenin farzolduğunu ifade etmektedir. Bu bâbtaki tafsilât inşallah yeri gelince verilecektir.
 
Dübbâ', hantem, nakir ve mukayyerden nehiy buyurulmasına gelince: Dübhâ': Kuru kabaktan yapılan kaptır.
 
Hantem: Yeşil küpler demektir. Müfredi hanteme gelir. Ekseriyetle lügat, hadîs ve fıkıh ulemasının kavli budur. Diğer bir kavle göre her nevi' küplere hantem derler. Abdullah b. Ömer'le Said b. Cübeyr ve Ebû Seleme hazerâtı bu manaya kaildirler.
 
Üçüncü bir kavle göre hantem, Mısır'dan getirilen içleri ziftli küplerdir. Bu ta'rif Hazret-i Enes b. Mâlik (radıyallahü anh) ile İbn Ebî Leylâ'dan rivâyet olunmuştur. Hatta İbn Ebî Leylâ bu küplerin kırmızı olduklarını söylemiştir. Dördüncü kavil Hazret-i Âişe (radıyallahü anha)'dan rivâyet olunmuştur. Buna göre hantem, boğazlan yan taraflarında olan kırmızı küplerdir, ki bunlarla Mısır'dan şarap getirilir. Beşinci kavil yine İbn Ebî Leylâ'dan mervîdir. Bu kavle göre hantem, ağızları yan taraflarında bulunan küplerdir, ki bunlarla Tâif'ten şarap getirilir. Halk bu küplere şıra koyar: onu şaraba kokuturlardı. Altıncı kavle göre hantem kılla karışık kan ve çamurdan yapılan küplerdir. Bu kavil Ata'dan rivâyet olunmuştur. Hantem hususunda daha başka kaviller de vardır.
 
Nakîr: Hadîsin son rivâyetinde İzah olunduğu vecihle içi oyulmuş hurma kütüğünden yapılan kaptır.
 
Mukayyer: Ziftli kap demektir. Buna müzeffet de derler. Bu dört nevî' kabın yasak edilmesinden murâd, onlara şıra koymamaktır. Çünkü kap eskiden içtiği şarabı şıraya kusacağı için böyle kaplara konulan şıralar da necis olur. Ve şer'an mal olmaktan çıkar. İşte mevzu'u bahis kaplar bu suretle mal itlafına ve şıra zannıyle şarap içmeye sebeb olacakları için kullanılmaları yasak edilmiştir. Deriden yapılan kaplara ise şıra koymak yasak değildir. Zira deriden yapılan tulumlar ince oldukları için içindeki şıranın şarap olduğu kolay anlaşılır. Hatta içindeki şıra şarap olunca ekseriya bu gibi kaplar patlarlarmış.
 
Ancak bu yasak sadrı islâmda bir müddet hüküm ferma olduktan sonra Büreyde hadîsi ile neshedilmiştir. Ebû Hanife ile Şafiî'nin ve cumhûru ulemanın kavli budur. Hattâbi:
 
«Nesha kail olmak en doğru sözdür.» demiş; ve bazı ulemanın hâla tahri-min bakî olduğuna kail bulunduklarını söyledikten sonra İmâm Mâlik ile İmâm Ahmed b. Hanbel ve İshak'ında bunlar arasında olduğunu beyan etmiştir. Tahrim, İbn'Abbâs ile İbn Ömer (radıyallahü anh)'dan da rivâyet olunur.
 
125- Bize hem Ebû Bekir b. Ebî Şeybe hem de Muhammed b. el-Müsennâ ile Muhammed b. Beşşâr rivâyet ettiler. Hepsinin lâfızları bir birine yakındır, Ebû Bekir dedi ki: Bize Gunder, Şu'be'den naklen rivâyet etti. Diğer ikisi dediler ki: Bize Muhammed b. Ca'fer rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Şu'be, Ebû Cemre'den rivâyet etti. Ebû Cemre şöyle dedi:
 
«Ben İbn Abbâs’ın huzurunda Onunla halk arasında tercümanlık ediyordum. Derken Ona bir kadın gelerek desti şırasını (n hükmünü) sordu. Bunun üzerine İbn Abbâs şunu söyledi:
 
— Abdülkays hey'eti Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldiler de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine:
 
«Siz kimin hey'etisiniz?» yahud:
 
«Siz hangi kavimsiniz?» diye sordu. Onlar:
 
— Rabiâ'yız dediler.
 
«Hoş geldiniz ey kavm!» yahut «hey'et» Allah sizi utandırmasın pişman etmesin» buyurdu. Bunun üzerine Hey'et:
 
— Yâ Resûlallah! Gerçekten bizler çok uzak bir yerden sana geliyoruz. Seninle aramızda Mudar kâfirlerinden (müteşekkil) şu kabile var, da haranı aylardan başka bir zamanda sana gelemiyoruz. Şimdi bize kestirme bir şey emret de onu bizden sonrakilere haber verelim; onunla cennete girelim...» dediler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara dört şey emretti. Ve kendilerini dört şeyden nehiy buyurdu. Onlara (evvelâ) yalnız Allaha İmâm emretti. Ve: «Allaha imân nedir bilir misiniz?» dedi.
 
«Allah ve Resûlü bilir,» cevabını verdiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«Allah'dan başka îlâh olmadığına ve Muhammed'in Resûlüllah olduğuna şehâdet etmek, namazı dos doğru kılmak, zekâtı vermek, Ramazanı tutmak ve bir de ganimetin beşte birini vermenizdir.» buyurdu.
 
Ve kendilerini dübbâdan, hantemden ve müzeffetten nehyettî. Şu'be:
 
«Galiba nakirden de dedi»
 
«Galiba mukayyerden de dedi» demiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«Bunu belleyin de sizden sonra haber verin!» buyurmuştur.
 
Ebû Bekir kendi rivâyetinde: «Sizden sonrakilere» demiştir. Onun rivâyetinde mukayyer lâfzı yoktur.
 
Hadîsin senedine dikkat edilirse görülür ki, İmâm Müslim (rahimehüllah) âdeti vecihle yine büyük bir dikkat ve ihtiyat göstermiştir. Şöyle ki: Se-nedde zikri geçen Gunder ile Muhammed b. Ga'fer ayni şahıstır. Binaenaleyh sözü kısadan keserek:
 
«Bu üç zât bize Gunder'den O da şu'be'den ilâh... rivâyet ettiler.» diye bilirdi. Fakat Müslim (rahimehüllah) bunu yapmadı. Çünkü râvî Ebû Bekir: Bize Gunder Şu'beden... diyerek rivâyet etmiş;; diğer iki zât ise:
 
«Bize Muhammed b. Ca'fer rivâyet etti» ta'birini kullanmışlardır. Yani Ebû Bekir, ayni şahsın lakabını, diğerleri ise ismini zikretmişlerdir. Bir de Ebû Bekir «Şube'den» demiş; ötekileri: «Bize Şu'be rivâyet etti» ifadesini kullanmışlardır. Bu suretle iki rivâyet arasında iki cihetten muhalefet hasıl olduğu için Müslim (rahimehüllah) buna tenbihte bulunmuştur,
 
«Siz kimin hey'etisiniz?» yahud «Siz hangi kavimsiniz?» ifade-sindeki «yahud» râvinin şüphesini bildiren bir sözdür. Buhârî şâ-rihi Aynî'nin beyânına göre bu söz Şu'be'nin olacaktır. Maamâfih Ebû Cemre'ni nolması ihtimali de vardır. Kirmânî onu İbn Abbâs (radıyallahü anh)'a nisbet etmek istemişse de doğru değildir.
 
Terceme: Bir lisânı başka lisânla ifâde etmektir. Rivâyete nazaran Hazret-i Ebû Cemre (radıyallahü anh) aslen acem olduğundan bu dille konuşulanları İbn Ab bas (radıyallahü anh)'a terceme edermiş. Ebû Amr îbni Salâh diyor ki:
 
«Bence bu zât İbn Abbâs’ın sözünü, işitmeyenlere duyuruyordu. Bu da ya işitmeye mâni' olacak derecede kalabalıktan yahud sözün anlaşila-mayacak kadar kısa omlasından ileri gelirdi. Ebû Cemre (radıyallahü anh) onu anlatırdı...»
 
İbn Salah, tercemenin bir lisânı başka bir lisânla ifadeye mahsus olmadığını, ulemanın «bâb» yerine »terceme» sözünü de kullandıklarını söylüyor.
 
Nevevî tercemenin, berikinden duyduğunu Ötekilerine, ötekilerden işittiğini berikine anlatmak ma'nasına geldiğini kabul ediyor. «Merhaba» kelimesi masdardır. Mef'ulü mutlak olmak üzere nasbediîmiştir. Araplar bu kelimeyi hoş beşte ve birbirleriyle karşılaştıkları zaman ikram ve iyilik ma'nasında çok kullanırlar. Hattâ onlardan lisanımıza da geçmiştir. Bizde ekseriyetle selâm ma'nasında kullanılır. Aslında marhab: geniş yer ma'nasınadır. Gelen ziyaretçiye marhaba demek:
 
«Geniş yere geldin; rahat ol, sıkılma» ma'nasını ifade eder. Askeri’nin beyanına göre araplardan ilk defa merhaba diyen Zü Yezen olmuştur.
 
Hazâya: Hazyân’ın cem'idir.
 
Hazyân,: Utanan demektir. Zelîl ve hakir manasına gelir diyenler de vardır. Hatta:
 
«Bir belâya duçar oldu da Allah kendisini rezîl rüsvay etti» ma'nasına geldiğini söyleyenler vardır ki burada da bu ma'nada kullanılmıştır. Yani: Hiç bir belâya duçar olup da rezîl ve hakir olmuş değilsiniz.
 
terkibi hâldir. Mamafih «Kavime sıfat olarak mecrur rivâyeti de vardır.
 
Ncdınâ: Bazılarına göre nedınân'ın cem'idir; pişman olanlar ma'na-sınadır. Bir takımları bunun «nadimdin cem'i olduğunu söylerler. Bu takdirde cem'i «Nadimin» gelmek icâbederse de sözü güzelleştirmek için «Hazâya» kelimesine tâbi' kılınmıştır. Bunun emsali arapçada çoktur. Meselâ araplar: Ben ona sabahları akşamları gelirim» derler. Bu cümlede «Gadâyâ» kelimesi «Aşâyâ»'yâ tâbi' kılınmıştır. Müfredi «Gadât» olduğu için «Aşâyâ»'dan ayrılarak cemi' yapılsa «Gadevât» demek icâbeder, Herevi bu hadîsin ; şeklinde de rivâyet edildiğini söylemiştir. Hasılı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hoş beş ederken bu kelimeleri kullanmasından maksadı, kendilerine iltifatta bulunmaktır. Yani:
 
«Sizler müslümanlıği kabul etmekte gecikmediniz İnatlık göstermediniz. Sîzi utandıracak veya rezil-ü rüsvay edecek yahud geldiğinize pişman bırakacak esirlik ve benzeri bir halde başınıza gelmedi.» demek istemiştir. Cümlesindeki emrin iş ma'nasına da nehyin zıddı olan emir ma'nasına da kullanılmış olması ihtimali vardır. Birinci ihtimâle göre cümledeki «Fasıl» kelimesi «beyan edilmiş, açık» ma'nasına gelir. O halde cümlenin ma'nası şöyle olur: «Bize ayan beyan bir iş emret.»
 
İkinci ihtimale göre «Fasıl» hakla bâtılın arasını ayıran demektir. Bu takdirde cümlenin ma'nası:
 
«Bize hakla bâtılın arasım ayıran bir emir ver» şekline girer.
 
Hadîsdeki kelimeleri asıl nüshalarda böyle bulunmuşlardır. İkisinin ma'nası da netice i'tibariyle birdir.
 
126- Bana Ubeydullah b. Muâz rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize babam rivâyet etti. H.
 
Bize Nasr b. Alîy el-Cahdamî dahi rivâyet etti.
 
Dedi ki: Bana babam haber verdi. İkisi (nin babaları) hep birden demişler ki: Bize Kurratü'bnû Hâlid , Ebû Cemre'den, o da İbn Abbâs'dan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen bu hadîsi Şu'be'nin hadîsi gibi rivâyet etti. (Bu rivâyette) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) «Sizi dübbâ, nakir, hantem ve müzeffet'de ekşitilen hoşafdan nehyediyorum.» buyurmuş:
 
İbn Mu âz babasından naklen rivâyet ettiği hadisinde şu cümleyi de ziyade etmiştir:
 
«Babam dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Eşecc'e, Abdülkays’ın Eşecc'ine:
 
«Hakikaten sende Allah'ın sevdiği iki haslet var. Vakar ve teenni.» buyurdu.
 
Hilm: Akıl, vekar ve sabır ma'nalarına gelir.
 
Enâet: Acele etmeyip teenni ile hareket etmektir.
 
Eşecc: Başı yarık ma'nasınadır. Eşecc'in ismi el-Münzir b. Âiz'dir.
 
Sahih ve meşhur olan bu ise de ismi yine de ihtilaflıdır. İbn’l-Kelbî'ye göre el-Münzir b. el-Hâris'dir. Bazıları el-Münzir b. Âmir olduğunu söylemiş; bir takımları el-Münzir b. Ubeyd, daha başkaları Abdullah b. Avf olduğunu rivâyet etmişlerdir. Hatta Âiz b. el-Münzir olduğunu iddia edenler bile vardır. Bu zât Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mektubunu Abdülkays kabilelerine götüren Münkız b. Hayyan (radıyallahü anh)’ın kayın pederidir. Yüzünde kılıç veya bıçak yarasından kalma iz bulunduğu için Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine «Eşecc» yani başı yarık lakabını vermişti. Sonraları Eşeccü Abdilkays diye şöhret buldu.
 
Bu lakab hâdisesi şöyle olmuştur: Abdulkays hey'eti Medine'ye vâsıl olunca derhal Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına koştular. Yalnız Eşecc hayvanların yanında kalarak eşyayı topladı; devesini bağladı; ve en güzel elbisesini giydikten sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in huzuruna gitti. Hazret-i Fahr-i Kâinat (sallallahü aleyhi ve sellem) onu yanına oturtmak suretiyle kendisine ikram ve iltifatta bulundu. Sonra hey'ete şunu sordu: «Gerek kendiniz gerekse kavminiz için bey'at ediyor musunuz?»
 
Hey'et: «Evet» diye cevap verdiler. O zaman Eşecc şunları söyledi:
 
«Ya Resûlüllah ! şüphesiz ki sen bir kişiden, dininden daha aziz bir şey istemedin. Biz kendi nâmımıza sana beyat ederiz. Sen de bizimle birlikte onları dine da'vet edecek birini gönderirsin. Artık bize tâbi' olan bizden olur. Tâbi' olmayanı da öldürürüz...»'
 
Eşecc'in bu sözleri üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«Doğru söyledin. Hakikaten sende Allah'ın sevdiği iki haslet var: Vakar ve teenni.» buyurdu.
 
Ebû Ya’lâ'nın Müsned'i ile diğer bazı eserlerde kaydedildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu söyleyince Eşecc
 
«Bu hasletler bende eskiden mi vardı yoksa yeni mi peyda oldular?» diye sormuş. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): «Hayır eskidir.» buyurmuş.
 
Eşecc: «Beni sevdiği iki hasletle yaratan Allah'a hamdolsun..» demiştir.
 
Hadis-i Şerif, fitneye düşürmeyeceğinden emin olmak şartıyle bir kimseyi yüzüne karşı medhetmenin caiz olduğuna delâlet ediyor. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu bir çok ashabına karşı yapmıştır. Bâ husus Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) hakkında:
 
«Eğer bir kimseyi kendime yakın dost ittihâz etseydim Ebû Bekir'i dost edinirdim.» demiş; Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'a:
 
«Şeytan bir yolda sana rastlasa mutlaka başka yola sapar.» buyurmuş; Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'a: dahi:
 
«Bana nisbetle sen, Mûsa'ya nisbetle Harun yerîndesin.» hadîsiyle medh-u senada bulunmuştur. Bununla beraber:
 
«Medhden sakının; çünkü o insanı boğazlamaktır.» hadis-i şerifiyle Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in medheden birine:«Din kardeşinin boynunu vurdun.» buyurması gösteriyor ki, bir kimseyi yüzüne karşı medhde bulunmak tehlikeli bir iştir. Binaenaleyh bu bâbta kaide; fitneden yüzde yüz emin olmadıkça rnedhe yanaşmamaktır...
 
127- Bize Yahya b. Eyyûb rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize İbn Uleyye rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Saîdü'bnü Ebi Arûbe Katâde'den naklen rivâyet etti. Katâde
 
Dedi ki:
 
«Bize Abdülkays kabilesinden Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e gelen hey'etle görüşen biri rivâyet etti. Said
 
Dedi ki:
 
— Katâde Ebû Nadra dan, onun da Ebû Said-i Hudrî'den naklen rivâyet ettiği bu hadîsinde (şöyle demektedir):
 
Abdülkays kabilesinden bir takım insanlar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e gelerek:
 
«Ya Nebiyyallâh! Bizler Kabîa'dan bir cemaatız. Seninle aramızda Mudar kâfirleri vardır. (Bu sebeble) haram aylardan başka zamanlarda sana gelemiyomz. Şimdi bize öyle bir şey emret ki onu bizden sonra gelenlere emredelim ve onu yaptığımız takdirde biz de onunla cennete girelim.» dediler.
 
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«Size dört şey emrediyorum; dört şeyden de sizi nehyediyorum: Allaha ibâdet edin; ve ona hiç bir şeyi şerik koşmayın. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Ramazanı tutun, ganimetlerin beşte bîrini de verin, buyurdu. Hey'et:
 
«Yâ Nebiyyallâh! Nakir hakkında malumatın var mı?» dediler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): «Hay hay, bir hurma kütüğüdür. Onu oyar, İçine ufak hurmalardan atarsınız buyurdu.
 
Said
 
Dedi ki: Yahut «Kuru hurma atarsın, dedi. (Ve sözüne devamla) sonra içine su dökersiniz. Tâ ki galeyanı yatıştı mı onu içersiniz. Hatta sizden biriniz (yahut onlardan biri) amcasının oğlunu kılıçla pekâlâ vurur!» buyurmuşlar.
 
— O cemaatin içinde kendisine bu gûnâ bir yara isabet etmiş bir adam varmiş.O zat şunları söylemiş
 
«Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'den utandığıma bu yarayı gizliyordum. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in mezkur izahatı üzerine:
 
 «O halde biz ne içinden su içeceğiz Ya Resûlüllah? dedim.»
 
«Ağızları bağlanan deri su kaplarından» buyurdular. Gelen hey'et:
 
«Ya Resûlallah! Bizim arazîmiz çok sıçanlıktır. Orada deriden ma'mul su kapları duramaz.» dediler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise (üç defa):
 
«Onları fareler de yese, onları fareler de yese; onları fareler de yese» buyurdular. Sa'd
 
Dedi ki:
 
Nebiyyullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Abdülkays'in Eşeec'ine:
 
«Hakikaten sende Allahın sevdiği iki haslet var: Vakar ve teenni.» buyurmuşlar.
 
Hadîsin râvilerinden Said b. Ebî Arûbe ömrünün sonuna doğru bunamış ve bildiği hadisleri karıştırmağa başlamıştır. Kaide icâbı böylelerin sağlamken rivâyet ettikleri makbul, bunadıktan sonra rivâyet ettikleri ile hangi devirde rivâyet ettikleri şüpheli olanlar merdûddur. Sahîhayn'da bu gibi zevattan rivâyet edilen hadîsler sıhhat devirlerine, yani bunamazdan önceki zamanlara aid kabul edilir.
 
Gelen hey'etin: Nakîr hakkında ma'lûmatın var mıdır?» diye sormaları, onu bilmediğini zannettikleri içindir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yaşadığı yerlerde bu kap kullanılmazdı. « jy-ü:» » Kelimesi 8 şekillerinde de rivâyet edilmiştir.
 
Hatta bazı rivâyetlerde bu fiillerin if âl Bâbından kullanıldığı görülmüştür. Bununla beraber bütün şekillerinde bu kelime karıştırmak ma'nasına gelmektedir.
 
Kutay'â: Bir nevî' ufak hurmadır. Hurmanın koruğudur, diyenler de vardır.
 
«Sizden biriniz» yahut «Onlardan biri amcası oğlunu kılıçla vurur.» cümlesinin ma'nası şudur: Bir kimse bu şırayı içtimi sarhoş olur; aklı gider; ve sarhoşluk kendisini cûş-u huruşa getirir. Nihayet o derece coşar ki en ziyade sevdiği dostu ve akrabası olan amcası oğlunu bile vurur. Bu da şüphesiz pek büyük bir fesaddır. Demek oluyor ki hadis-i şerifde içkinin en büyük mazarratı zikredilmek suretiyle sair zararlarına tenbih ve işaret buyurulmuştur.
 
«Sizden biriniz» yahut «Onlardan biri» ifadesi râvinin şekkini göstermektedir.
 
Hey'etin içindeki yaralı zâtın ismi Cehmü'bnü Kuşem'dir. Bu zât tıpkı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in buyurduğu şekilde sarhoş olan amcası oğlu tarafından bacağından yaralanmıştı. Onun için de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den utanıyor ve yaralı olduğunu ondan gizliyordu. Lâkin Fahr-ı kâinat (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz nübüvvetine bu da bir nîşâne olmak üzere gaibten haber vererek mezkûr yarayı olduğu gibi anlattı.
 
cümlesi ekseri asıl nüshalarda bu şekilde rivâyet edilmişse de bazı rivâyetlerde denildiği görülmüştür. Bunların ikisinin ma'nası da sahihtir. Zira birinci rivâyete göre ma'nâ: «Deri kapların ağızlarına ip dolanarak onunla bağlanırlar.» İkinciye göre «Su kaplan ağızlarından bağlanırlar» demek olur. cümlesi: şeklinde de rivâyet olunmuştur.
 
Cirzân: Cürazın cem'idir. Manası bazılarına göre bir nevi faredir. Diğer bazılarına göre erkek farelerdir. Mutlak surette faredir diyenler de vardır,
 
Abdülkays hey'eti şeriatı Muhammediyyenin, kolaylık üzerine kurulmuş bir din-î ilâhî olduğunu bildikleri için, yerlerinin çok fârelik olduğunu söylemekle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den bu bâbta bir ruhsat ümid etmişlerse de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine ruhsat vermemiştir. Çünkü farelerden korunmanın, ruhsat icâbettirecek derecede güç bir iş olduğunu kabul etmemiş; ve fareler yese dâhi suyu deri kaplardan içmeleri gerektiğini üç defa tekrarlayarak beyan buyurmuştur.
 
128- Bana Muhammed b. el-Müsennâ ile İbn Beşşâr rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize İbn Ebî Adiy , Said'den, o da Katâ'deden naklen rivâyet etti. Katâ'de:
 
«Bana o hey'etle görüşen bir çok kimseler rivâyet etti.» demiş ve Ebû Nadra'nın Ebû Said-i Hudrî'den rivâyeten Abdülkays hey'eti Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldikleri zaman ilah... hadîsini İbn Uleyye'nin ki gibi rivâyet ettiğini söylemiş. Şu kadar var ki bu rivâyette: «İçinde ufak hurma veya kuru hurma ile suyu karıştırırsınız.» ibaresi vardır. Ama:
 
«Saidin yahud (Kuru hurmadan) dedi» sözünü zikretmemiştir.
 
129- Bana Muhammed b. Bekkâr el-Basri rivâyet etti.
 
Dedi ki: Bize Ebû Âsım , İbn Cüreyc'den rivâyet etti. H.
 
Bana Muhammed b. Bâfi' dahi rivâyet eyledi. Bu lâfız onundur.
 
(Dedi ki): Bize Abdürrezzâk rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize İbn Cüreyc haber verdi.
 
Dedi ki: Bana Ebû Kazea kendisiyle Hasan'a Ebû Nadra'-um haber verdiğini söyledi ikisine de Ebû Said-i Hudri'nin kendisine şunu haber verdiğini söylemiş:
 
«Abdülkays hey'eti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e geldikleri vakit:
 
— Ya Nebiyyallah! Allah bizleri sana feda kılsın! Bize içki kaplarından hangisi elverişlidir?» dediler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ; «Nakilden içmeyin.» buyurdu. Hey'et:
 
«Ya Nebiyyallah! Allah bizleri sana feda kılsın. Nakirin ne olduğunu sen biliyor musun?» dediler.
 
«Evet. Ortası oyulan hurma kütüğüdür. Dübbâdan da hantemden de içmeyin. Siz ağzı bağlı kaplardan ayrılmayın» buyurdular.
 
Bu hadîsin isnadı müşkilâttan sayılmıştır. Bu sebebîe hadîs İmâmlarının onun hakkındaki sözleri birbirini tutmamaktadır. Hatta bir çok hadîs hafızları bu bâbta hataya düşmüşlepdir. Meseleyi İmâm Ebû Mûsa el-Isbahânî bir cüz kitab yazarak güzelce tahkik ve izah etmiş; sonra onu İbn Salâh kısaltmıştır.
 
Mezkur tahkikden anlaşıldığına göre bu hususta hatâya düşenlerden sahih-i Müslim Ibiri Ebû Nuaym-ı îsbâhân'î'dir. Bu zât Sahih-i Müslim üzerine te'lif ettiğinde
 
«Bana Ebû Kazea haber verdi ki, Ebû Nadra ile Hasan'a, Ebû Said-i Hudrî'nin kendisine şu hadîsi haber verdiğini bildirmiş.» demektedir.. Şu halde hadisi Ebû Said’den, Ebû Kazea işitmiş ve onu Ebû Nadra ile Hasan’a rivâyet etmiş oluyor ki, bunun hatâ olduğu şüphesizdir.
 
İkinci hatayı yapanların başında Ebû Alî el-Gassânî gelir. Gaesânî İmâm Müslim'in buradaki rivâyetini reddederek:
 
«Bana Ebû Kazea haber verdi. H. Ebû Nadra ile Hasen, Ebû Said'in ona (Ebû Nadra'ya) haber verdiği hadisi kendisine ikisi haber vermişler demiş.»
 
Demek oluyor ki Hazret-i Ebû Said-i Hudrî (radıyallahü anh)'dan hadîsi yalnız Ebû Nadra işitmiş; fakat Ebû Kazea'ya Hasan'la birîikde rivâyet etmişler. Filhakika Gassâni'nin iddiası budur. Bu babta bir çok hafızlar Gassâni'nin izinden gitmişlerdir. Hatta onlara göre buradaki Hasan'dan murad: Hasan-ı Basri'dir. Halbuki mesele onların dediği gibi değil, Müslim'in rivâyet ettiği gibidir. Yani hadîsi Hazret-i Ebû Said (radıyallahü anh)'dan Ebû Nadra işitmiş ve onu Ebû Kazea ile Hsan'a rivâyet etmiştir. Hafız Ebû Mûsa el-îsbahâni'nin beyanına göre burada zikri geçen Hasan, Hasan b. Müslim'dir. İbn Cüreyc mezkûr Hasan'dan buradaki hadîsden başka hadîsler de rivâyet etmiştir,
 
Ebû Mes'ud ed-Dımeşki ile diğer bazı ulema hadisin senedinden Hasanı çıkarmışlardır. Zira zikri, işkâle yol açmasına rağmen rivâyete bir dahlü tesiri yoktur, cümlesinden murâd: «Allah seni belâlardan korusun» demektir.
 
Bu hadise aid hükümler yeri geldikçe yukarıda geçen rivâyetlerde görüldü. Son rivâyet ayrıca bir müslümana: «Allah beni sana feda kılsın»
 
denilebileceğine delâlet ediyor.
[8/2 23:04] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
 
•  Sultan IV. Murat’ın Vefatı 1640
•  Antep’e, “Gâzi” Ünvanı Verildi 1921
•  Gazeteci Yazar Ahmet Kabaklı’nın Vefatı 2001
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[8/2 23:04] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
“Eğer sadakaları (zekat ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz ne âlâ! Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz işte bu sizin için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeble sizin günahlarınızı örter. Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.” 
 
Bakara 271
[8/2 23:04] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
“Faydasız işleri terk etmesi, bir kişinin iyi Müslüman olduğunu gösterir.” 
 
Tirmizî, Zühd, 11
[8/2 23:04] Ömer Tarık Yılmaz: ALAÜDDEVLE CAMİİ
 
ÖMERİYE CAMİİ
 
Gaziantep Uzun Çarsı’nın batısında Eski Saray Cad­de­si’n­dedir. Halk arasında Ali Dola Camii de denilmektedir. Alaüddevle (Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ nde 1479-1515 tarihleri arasında Dulkadiroğullarından Alaüddevle Bozkurt Bey zamanında yapıldığı yazmaktadır) Maraş’ta hakimiyet sürdüren Dulkadiroğlu Beyliğinin son beyidir. Alaüddevle’nin m. 1515 tarihinde vefat ettiği düşünülürse bu tarihten önce yaptırıldığı ortaya çıkmaktadır. Sadece minaresi yıkılmadan günümüze ulaşabilen cami, 1901 yılında giriş yüzü siyah ve beyaz taşlardan tek kubbeli olarak yeniden yapılmıştır. 
 
Hazreti Ömer zamanında yapıldığı ifade edilen caminin 1210, 1785 ve 1850 yıllarına tarihlenen üç adet onarım kitabesi mevcuttur. Gaziantep’in en eski camisidir. Caminin bir diğer adı da “İki Ömer” anlamında “Ömereyn” dir. Minare şerefesinin korkuluklarında oyma taş işçiliğinin eşsiz örnekleri görülmektedir. Minarenin bedeninde ise Antep Savunmasının dehşetli günlerinden kalan mermi ve şarapnel parçalarının izlerini görmek mümkündür.
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[8/2 23:04] Ömer Tarık Yılmaz: Yüksek fikirler yüksek dağlara benzer, alışık olmayanları ürkütür.[Cenap Şahabettin]
[8/2 23:04] Ömer Tarık Yılmaz: TEVEKKÜLÜNETEKEMİĞEBÜRÜNDÜĞÜPEYGAMBER, İBRAHİM(A.S.)
Kur’an’ın tek başına bir ümmet dediği (Nahl, 16/120) ve Müslü- manlara örnek gösterdiği (Mümtehine, 60/4) İbrahim (a.s.), iman ve tevekkülün zirvesini yaşamış bir peygamberdir.
Nemrutla mücadelesi sonunda çarptırıldığı ateşe atılma ce- zası infaz edilirken, “Allah bize yeter O ne güzel vekildir” (Buhari, “Tefsir”, 4563) diyerek Allah’a ne kadar güvendiğini ortaya koy- muş, Yüce Allah da onun bu güvenini boşa çıkarmamış “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol ” (Enbiya, 21/69) diyerek ona ateş içinde bir nevi cenneti yaşatmıştır.
O, yaşadığı güzel hayatın sonunda, “Rabbi ona “Teslim ol” de- diğinde Alemlerin rabbine teslim oldum demişti.” (Bakara, 2/131) il- tifatını tam anlamıyla hak etmiştir.
 
ZÜMER SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 75 âyettir.
Sûre, adını 71 ve 73. âyetlerde geçen “Zümer” kelimesinden almıştır. Zümer; zümreler, gruplar demektir.
Sûrede başlıca, göklerde ve yerde Allah’ın birliğini göste- ren deliller, mü’minlerin cen- nete, kâfirlerin cehenneme sevk edilecekleri konu edil- mekte; kullar, ölüm gelip çat- madan Allah’a yönelmeye çağrılmaktadır.
 
ÖZLÜ SÖZ
Eğri olanın gölgesi de eğridir. (Hz. Ali)
[8/2 23:05] Ömer Tarık Yılmaz: Aşağıya indiren, alçaltan, değerini azaltan.
 
Al-Khafid : The Abaser who brings down, diminishes. 
 
Cenab-ı Hak buyuruyor: 
 
'O aşağılatıcı, yücelticidir.' (Vakia, 3 
 
Allah, bu dünyada ve ahirette mü'min kullarını yükselten, inkarcı ve münafıkları da alçaltandır.Allah, dilediği kulunu indirir, dildiğini de yükseltir. Kulların yükselmesi, alçalması, zenginleşmesi ve yoksullaşması Allah'ın elindedir.  Bil ki, asıl alçaltılmış kimse; ilâhi başarı ve yardımdan yoksun bırakılandır. Başarısızlık ve ümitsizlik içinde bulunan, nefsinin isteklerine yenilen, Rabb'inden bir iyilik görmeyen, kalbinde Rabb'ine dönme gücü bulmayan, dualarına güvenme hissini kalbinde duymayan kimsedir. Bu kimse terkedilmişlikle ödüllendirilmiştir. Daima meşgul ve sıkıntı içindedir. (2)
 
Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor: 'Yüce Allah, bu kitapla nice milletleri yükseltir, niceleri de alçaltır. (3)
Dilediğini, kendince bilinen bir hikmet ile bir şekilde alçaltan, özellikle suçlu olanları sonunda mutlaka buna maruz bırakan  O'dur. Kendisini tanımayan; emir ve yasaklarını dinlemeyen; yasaklarına açıkça karşı gelen, asi, hain, ve mütekebbirler, müstehak oldukları için nihayet alçaltırlar. Sebep bizzat kendileridir; haklarında Allah'ın geçerli kanunu işlemiş ve suçu oldukları için buna muhatap olmuşlardır.
Her insan belirli bir zeka düzeyi, görme, düşünme ve düşündüklerinden çıkarım yapma kabiliyetine sahiptir. Örneğin kendi bedeninin işleyişindeki kusursuzluğa baktığında detaylı bir yaratılış görecektir. Bu yaratılışın detaylarındaki akıl alametlerini düşündüğünde, bütün bunları bir planlayan, tasarlayan ve var eden olduğunun bilincine varabilir.
Ancak kuşkusuz bu sayılanlar sahip oldukları yetenekleri kullanan kişiler için geçerlidir. Bir de karşılaştıkları olaylar üzerinde hiç düşünmeyen insanlar vardır ki bunlar, yeryüzündeki insanların çoğunluğunu oluştururlar. Bu insanlar dünyaya gelir, büyür, herkes gibi sıradan bir hayat geçirir ve ölürler. Oysa Allah Kuran'da düşünüp öğüt alanları övmüş, diğerlerini ise aşağılık kılacağını bildirmiştir.
Düşünüp öğüt alanlar Allah'ın yücelttiği kişilerdir. Bu kişiler Allah'a kul olmanın gereklerini tam olarak yerine getirirler ve bu yönleriyle diğerlerinden tamamen ayrılırlar. Diğer grup (düşünmeyen insanlar) ise, insani yeteneklere sahip olmalarına rağmen bunları kullanmaz ve basit bir yaşam sürdürürler. Bir nevi hayvan gibi, fiziki ihtiyaçlarını gidermeye yönelik bir yaşamı seçerler. İşte bu insanlar da, Allah'ın yarattığı ancak vicdanlarını kullanmadıkları, düşünmedikleri ve sıradan bir ömrü seçtikleri için alçalttığı kişilerdir. (4)
 
Tenbih:  Eğer iktidar sahibi ise;Cahil, tembel, gafil insanlara asla önem vermemeli ve onları yanından uzaklaştırmalıdır. Halka zulmeden, haksızlık yapan, alenen günah işleyen kimselere engel olmalıdır. aynı şekilde bid'atlere bulaşan kimselere de mani olmalı, onlara değer vermemeli ve kendisinden uzak tutmalıdır. Eğer iktidar sahibi değilse, Allah'ın kendisinden uzaklaştırıp, alçalttığı kimselerden de uzak durmalıdır. Eğer buna gücü yetmiyorsa, Allah'ın yükselttiklerini sevmeli, alçalttıklarından da nefret etmelidir. Çünkü Allah için sevmek veya nefret etmek, imanın bir gereğidir. (2) 
Bir kimse üç gün oruç tutup dördüncü gün bir mecliste 'Yâ Hâfid' ismini 70.000 kere okusa Hak sübhanehü ve teala o kimseyi düşmanın şerrinden korur. (5)
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985 
2) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
3) Müslim, 817
4) Allah'ın İsimleri, 2005 Harun Yahya 
5) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı Bölümü)  Mehmed Nuri Şemseddin
[8/2 23:05] Ömer Tarık Yılmaz: İman sözlükte, 'bir kişiyi söylediği sözde tasdik etmek, doğrulamak, söylediğini kabullenmek, gönül huzuru ile benimsemek, karşısındakine güven vermek, güvenlikte olmak, şüpheye yer vermeyecek biçimde içten ve yürekten inanmak' anlamlarına gelir.
Terim olarak ise, Hz. Peygamber'i, Allah Teâlâ'dan getirdiği kesin olarak bilinen hükümlerde (zarûrât-ı dîniyye) tasdik etmek, onun haber verdiği şeyleri tereddütsüz kabul edip bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden inanmak demektir.
Buna göre; imanın hakikati ve özü kalbin tasdikidir. Kalbin tasdiki imanın değişmeyen aslî unsurudur. İmanla bilgi arasında çok yakın bir ilişki söz konusudur. Her inanan kişi, neye inandığını bilir, fakat her bilme inanmayı gerektirmez. İnanılacak esaslarla ilgili bilgiye iman denilebilmesi için, kişinin gönlünde ve kalbinde hür iradeye dayalı bir boyun eğişin, teslimiyetin ve tasdikin bulunması gerekir. İman edene sevap, etmeyene ceza verilmesinin dayanağı, kişinin gönülden bağlılığının ve tasdikinin bulunup bulunmamasıdır.
İmanın, bir kalp işi, kalbin tasdiki olduğunu gösteren âyet ve hadislerden bazıları şunlardır:
'Ey Peygamber, kalpleri iman etmediği halde, ağızlarıyla inandık diyenlerden ve yahudilerden küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin...' (el-Mâide 5/41).
'Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar...' (el-En`âm 6/125).
'Allah cennetlikleri cennete, cehennemlikleri cehenneme koyacak, sonra da bakın kalbinde hardal tanesi kadar imanı olan birisini bulursanız onu cehennemden çıkarın diyecektir' (Buhârî, 'Îmân', 15; Müslim, 'Îmân', 82).
Görüldüğü üzere imanın esası, inanılacak şeyleri kalbin tasdik etmesidir. Bir kimse diliyle inandığını söylese bile kalbiyle tasdik etmezse mümin olamaz. Buna karşılık kalbiyle tasdik edip inandığı halde, dilsizlik gibi bir özrü sebebiyle inancını diliyle açıklayamayan veya tehdit altında olduğu için kâfir ve inançsız olduğunu söyleyen kimse de mümin sayılır. Bunun en belirgin örneği şu olaydır:
Sahâbîlerden Ammâr b. Yâsir, Kureyş müşriklerinin ağır baskılarına ve ölüm tehditlerine dayanamayarak kalben inanmakla birlikte, diliyle müslüman olmadığını, Hz. Muhammed'in dininden çıktığını söylemiş, bu olay hakkında âyet-i kerîme inerek, Ammâr'ın mümin bir kimse olduğu belirtilmiştir: 'Kalbi imanla dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan kimse hariç, kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse ve kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır. Onlar için büyük bir azap vardır' (en-Nahl 16/106).
İmanın aslî unsuru kalbin tasdiki olmakla birlikte kalpte neyin gizli olduğunu insanlar bilemediği için, kalpteki inancın dil ile söylenip açığa vurulması, o kişinin de dünyada bu söz ve ikrarına göre bir işleme tâbi tutulması gerekmektedir. Bu sebeple ikrar, yani kalpte bulunan inancın dil ile ifade edilmesi, imanın bir parçası değil, âdeta onun dünyevî şartıdır.
Kalplerde neyin gizli olduğunu ancak Allah bilir. Bir kimsenin iman ettiği, ya kendisinin söylemesiyle veya cemaatle namaz kılmak gibi mümin olduğunu gösteren belli ibadetleri yapmasıyla anlaşılır. O zaman bu kimse mümin olarak tanınır, müslüman muamelesi görür, müslüman bir kadınla evlenebilir. Kestiği hayvanın eti yenir, zekât ve öşür gibi dinî vergilerle yükümlü tutulur. Ölünce de cenaze namazı kılınır, müslüman mezarlığına defnedilir. Eğer bir kimse inancını diliyle ikrar etmezse ona, müslümana özgü bu tür hükümler uygulanmaz.
İmanda ikrarın çok önemli olduğunu Peygamber Efendimiz şu hadisleriyle dile getirmişlerdir:
'Kalbinde buğday, arpa ve zerre ölçüsü iman olduğu halde Allah'tan başka Tanrı yoktur. Muhammed O'nun elçisidir diyen kimse cehennemden çıkar' (Buhârî, 'Îmân', 33; Tirmizî, 'Cehennem', 9; İbn Mâce, 'Zühd', 37).
'İnsanlar Allah'tan başka Tanrı yoktur. Muhammed O'nun elçisidir deyinceye kadar kendileriyle savaşmakla emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse can ve mal güvenliğine sahip olurlar. Ancak kamu hukuku gereği uygulanan cezalar bundan müstesnadır. İç yüzlerinin muhasebesi ise Allah'a aittir' (Buhârî, 'Cihâd', 102; Müslim, 'Îmân', 8; Ebû Dâvûd, 'Cihâd', 104).
Dil ile ikrar bu derece önemli olduğu için genellikle iman, 'Kalp ile tasdik ve dil ile ikrardır' şeklinde tanımlanmıştır. Fakat imanı bu şekilde tanımlamak, kalbi ile inanmadığı halde inandım diyenin mümin olmasını gerektirmez. Bu konuda bir âyet-i kerîmede, 'İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde Allah'a ve âhiret gününe inandık derler' (el-Bakara 2/8) buyurulmuştur.
Gönülden inanmadığı halde, diliyle inandığını söyleyen kişi -kalpteki inanç ve ikrarı bilinemediği için- dünyada müslüman gibi işlem görür. Fakat imanı bulunmadığı ve münafık olduğu için âhirette kâfir olarak işlem görecek ve cehennemde ebedî kalacaktır.
Bu bilgilerden de anlaşılacağı gibi kalbin tasdiki, imanın rüknü, olmazsa olmaz unsuru ve değişmez temelidir. Dilin ikrarı da, bu asıl ve gerçeğin tanınmasını sağlayan bir şarttır.
[8/2 23:05] Ömer Tarık Yılmaz: Biz: Ey Âdem! Sen ve esin (Havva) beraberce cennete yerlesin; orada kolaylikla istediginiz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin; sadece su agaca yaklasmayin Eger bu agaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zalimlerden olursunuz, dedik (BAKARA/35)
 
O, gökten su indirendir Iste biz her çesit bitkiyi onunla bitirdik O bitkiden de kendisinde üstüste binmis taneler bitirecegimiz bir yesillik; hurmanin tomurcugundan sarkan salkimlar; üzüm baglari; bir kismi birbirine benzeyen, bir kismi da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik Meyve verirken ve olgunlastigi zaman her birinin meyvesine bakin! Kuskusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardir  (EN'AM/99)
 
(Allah buyurdu ki) : Ey Adem! Sen ve esin cennette yerlesip dilediginiz yerden yeyin Ancak su agaca yaklasmayin! Sonra zalimlerden olursunuz  (A'RAF/19)
 
Derken seytan, birbirine kapali ayip yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu agaci sirf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladi, dedi  (A'RAF/20)
 
Böylece onlari hile ile aldatti Agacin meyvesini tattiklarinda ayip yerleri kendilerine göründü Ve cennet yapraklarindan üzerlerini örtmeye basladilar Rableri onlara: Ben size o agaci yasaklamadim mi ve seytan size apaçik bir düsmandir, demedim mi? diye nidâ etti  (A'RAF/22)
 
Görmedin mi Allah nasil bir misal getirdi: Güzel bir sözü, kökü (yerde) sabit, dallari gökte olan güzel bir agaca (benzetti)  (İBRAHİM/24)
 
Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparilmis, o yüzden ayakta durma imkâni olmayan (kötü) bir agaca benzer  (İBRAHİM/26)
 
Gökten suyu indiren O'dur Ondan hem size içecek vardir, hem de hayvanlarinizi otlatacaginiz bitkiler  (NAHL/10)
 
Rabbin bal arisina: Daglardan, agaçlardan ve insanlarin yaptiklari çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin  (NAHL/68)
 
Hani sana: Rabbin, insanlari çepeçevre kusatmistir, demistik Sana gösterdigimiz o görüntüleri ve Kur'an'da lânetlenen agaci, ancak insanlari sinamak için meydana getirdik Biz onlari korkuturuz da, bu onlara, büyük bir azginliktan baska bir sey saglamaz  (İSRA/60)
 
O, benim asamdir, dedi, ona dayanirim, onunla davarlarima yaprak silkelerim; benim ona baskaca ihtiyaçlarim da vardir  (TAHA/18)
 
Derken seytan onun aklini karistirip 'Ey Adem! dedi, sana ebedîlik agacini ve sonu gelmez bir saltanati göstereyim mi?'  (TAHA/120)
 
Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, günes, ay, yildizlar, daglar, agaçlar, hayvanlar ve insanlarin birçogu Allah'a secde ediyor; birçogunun üzerine de azap hak olmustur Allah kimi hor ve hakir kilarsa, artik onu degerli kilacak bir kimse yoktur Süphesiz Allah diledigini yapar  (HAC/18)
 
Tûr-i Sînâ'da da yetisen bir agaç daha meydana getirdik ki, bu agaç hem yag hem de yiyenlerin ekmegine katik edecekleri (zeytin) verir  (MÜ'MİNUN/20)
 
Allah, göklerin ve yerin nûrudur O'nun nûrunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yildiz gibidir ki, doguya da, batiya da nisbet edilemeyen mübarek bir agaçtan, yani zeytinden (çikan yagdan) tutusturulur Onun yagi, neredeyse, kendisine ates degmese dahi isik verir (Bu,) nûr üstüne nûrdur Allah diledigi kimseyi nûruna eristirir Allah insanlara (iste böyle) temsiller getirir Allah her seyi bilir  (NUR/35)
 
(Onlar mi hayirli) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? O suyla, bir agacini bile bitirmeye gücünüzün yetmedigi güzel güzel bahçeler bitirdik Allah'tan baska bir tanri mi var! Dogrusu onlar sapiklikta devam eden bir güruhtur  (NEML/60)
 
Oraya gelince, o mübarek yerdeki vâdinin sag kiyisindan, (oradaki) agaç tarafindan kendisine söyle seslenildi: Ey Musa! Bil ki ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'im  (KASAS/30)
 
Sayet yeryüzündeki agaçlar kalem, deniz de arkasindan yedi deniz katilarak (mürekkep olsa) yine Allah'in sözleri (yazmakla) tükenmez Süphe yok ki Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir  (LOKMAN/27)
 
Ama onlar yüz çevirdiler Bu yüzden üzerlerine Arim selini gönderdik Onlarin iki bahçesini, buruk yemisli, aci ilginli ve içinde biraz da sedir agaci bulunan iki (harap) bahçeye çevirdik  (SEBE'/16)
 
Simdi ziyafet olarak, cennet ehli için anilan bu nimetler mi daha hayirli, yoksa zakkum agaci mi?  (SAFFAT/62)
 
Yesil agaçtan sizin için ates çikaran O'dur Iste siz atesi ondan yakiyorsunuz  (YASİN/80)
 
Ve üstüne (gölge yapmasi için) kabak türünden genis yaprakli bir nebat bitirdik  (SAFFAT/146)
 
Süphesiz zakkum agaci,  (DUHAN/43)
 
Andolsun ki o agacin altinda sana biat ederlerken Allah, o müminlerden razi olmustur Kalplerinde olani bilmis, onlara güven duygusu vermis ve onlari pek yakin bir fetihle ödüllendirmistir  (FETİH/18)
 
Kullara rizik olmasi için birbirine girmis, küme küme tomurcuklari olan uzun boylu hurma agaçlari yetistirdik Ve o su ile ölü topraga can verdik Iste hayata yeniden çikis da böyledir  (KAF/10)
 
Bitkiler ve agaçlar secde ederler  (RAHMAN/6)
 
Meyveleri salkim salkim dizili muz agaçlari,  (VAKIA/29)
 
Elbette bir agaçtan, zakkum agacindan yiyeceksiniz  (VAKIA/52)
 
Onun agacini siz mi yarattiniz, yoksa yaratan biz miyiz?  (VAKIA/72)
 
Hurma agaçlarindan, herhangi birini kesmeniz veya oldugu gibi birakmaniz hep Allah'in izniyledir ve O'nun yoldan çikanlari rezil etmesi içindir  (HAŞR/5)
 
Iri ve sik agaçli bahçeler,  (ABESE/30)
[8/2 23:06] Ömer Tarık Yılmaz: CENNETİN SIFATI
 
5061 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
 
'Allah Teâla hazretleri ferman etti ki: 'Ben Azimu'ş-Şân, salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırladım.' Ebu Hureyre ilaveten dedi ki:
 
'Dilerseniz şu ayet-i kerimeyi okuyun. (Mealen): 'Yaptıklarına karşılık Allah katında onlar için göz aydınlığı olacak ne mükâfaatların saklandığını kimse bilemez' (Secde 17).
 
Buhari, Bed'ü'l-Halk 8, Tefsir, Secde 1, Tevhid 35; Müslim, Cennet 2, (2824); Tirmizi, Tefsir, (3195).
 
5062 - Buhari, bir diğer rivayetinde şu ziyadeyi kaydeder: 'Sehl İbnu Sa'd anlatıyor -deyip, hadisin aynısını kaydettikten sonra- der ki: 'Muhammed İbnu Ka'b dedi ki: 'Onlar Allah için ameli gizli tuttular. Allah da onların sevabını gizli tuttu. Kullar yanına gelince onları nimete boğacak.'
 
Hadis, bu muhtevada olarak Buhari'de mevcut değildir. Hâkim'in el-Müstedrek'inde mevcuttur (2, 413-414).
 
5063 - Yine Sa'd İbnu Sa'd radıyallahu anh anlatıyor: 'Ey Allah'ın Resûlü dedim, insanlar neden yaratıldı?'
 
'Sudan!' buyurdular.
 
'Ya cennet?' dedim, o neden inşa edildi?'
 
'Gümüş tuğladan ve altın tuğladan! Harcı da kokulu misk. Cennetin çakılları inci ve yakuttan, toprağı da zâferandır. Ona giren nimete mazhar olur, eziyet görmez, ebediyet kazanır, ölümle karşılaşmaz. Elbisesi eskimez, gençliği kaybolmaz.'
 
Aleyhissalâtu vesselâm sözlerine şöyle devam buyurdular: 'Üç kişi vardır duaları reddedilmez (mutlaka kabul edilir):
 
-Âdil imâm (devlet başkanı).
 
-İftarını yaptığı zaman oruçlu.
 
-Zulme uğrayanın duası.
 
Allah, (mazlumun) duasını bulutların fevkine çıkarır ve onlara sema kapıları açılır ve Allah Teâla Hazretleri:
 
'İzzetime yemin olsun! Vakti uzasa da, duanı mutlaka kabul edeceğim!' buyurur.'
 
Tirmizi, Cennet 2, (2528).
 
5064 - Hz. Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
 
'Gümüşten iki cennet vardır. Kapları ve içinde bulunan diğer şeyleri de gümüştendir. Altından iki cennet vardır, kapları ve içlerinde bulunan diğer eşyaları da hep altındandır. Adn cennetinde, cennetliklerle Rablerini görmeleri arasında Allah'ın veçhindeki rıdâu'l-kibriyadan (büyüklük perdesinden) başka bir şey yoktur.'
 
Buhari, Tefsir, Rahman 1, 2, Bedu'l-Halk 8, Tevhid 24; Müslim, İman 180, (296); Tirmizi, Cennet 3, (2530).
 
5065 - Yine aynı kaynaklarda şu rivayet gelmiştir: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
 
'Cennette, mü'min için, içi boş tek bir inciden bir çadır vardır. -Bir rivayette- Genişliği altmış mildir. Her köşesinde bir refikası bulunur, hiçbiri diğerini görmez, mü'min bunların herbirini dolaşır.'
 
Buhari, Bed'ü'l-Halk 8, Tefsir, Rahman 1, 2, Tevhid 24; Müslim, Cennet 23, (2838); Tirmizi, Cennet 3, (2530).
 
5066 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
 
'Cennette yüz derece vardır. Her iki derece arasında yüz yıl(lık yürüme mesafesi) vardır.'
 
Tirmizi, Cennet 4, (2531).
 
5067 - Ubâde İbnu's-Sâmit radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
 
'Cennette yüz derece vardır. Her bir derecenin diğer derece ile arası, sema ile arz arası kadar geniştir. Firdevs bunların en yukarıda olanıdır. Cennetin dört nehri buradan çıkar. Bunun üstünde Arş vardır. Allah'tan cennet istediğiniz vakit Firdevs'i isteyin.'
 
Tirmizi, Cennet 4, (2533).
 
5068 - Ebu Said radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
 
'Cennette yüz derece vardır. Bütün alemler bunlardan birinin içinde toplansalar, hepsini de kuşatır, istiab eder.'
 
Tirmizi, Cennet 4, (2534).
 
5069 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
 
'Cennette bir ağaç vardır ki, binekli bir kimse yüz yıl gölgesinde yürüse onu katedemez. İsterseniz şu ayeti okuyun: (Mealen) 'Daimi gölgededirler, çağlayıp duran su başlarındadırlar' (Vâkı'a 30-31).
 
Tirmizi, Tefsir, Vakıa, (3289), Cennet 1, (2525).
 
5070 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Cennette hiçbir ağaç yoktur ki gövdesi, altından olmasın.'
 
Tirmizi, Cennet 1, (2527).
 
5071 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
 
'Cennette, yay kadar bir yer, güneşin üzerine doğduğu veya battığı şeyden (dünyadan) daha hayırlıdır.'
 
Buhari, Bed'ü'l-Halk 8, Tefsir, Vakı'a 1; Müslim, Cennet 6, (2826); Tirmizi, Cennet 1, (2525).
 
Tirmizi, Hz. Enes'ten şu ziyadede bulunmuştur: 'Sizden birinizin yayı kadar veya kamçısı kadar cennetteki bir yer, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. Cennet ehlin

Sakarya'daki Türkiye'nin ilk hızlı tren fabrikasının yapımında yüzde 55 ilerleme sağlandı

İstilacı türlerle mücadelede yeni düzenlemeler devreye alınıyor

Dünyada 2025'te devreye giren güneş ve rüzgar enerjisi kapasitesi rekor kırdı

Dünya Ticaret Örgütü, Orta Doğu'daki krizin küresel ticareti yavaşlatacağı uyarısında bulundu

Borsa günü düşüşle tamamladı

Küresel piyasalarda altın ve gümüş fiyatları Fed faiz kararı sonrası geriliyor

Hazine ve Maliye, Tarım ve Orman ile Ticaret bakanlıklarına ilişkin atamalar Resmi Gazete'de

Borsa güne düşüşle başladı

Küresel piyasalar, artan jeopolitik riskler ve Fed'in faiz kararı sonrası negatif seyrediyor

Borsa günü düşüşle tamamladı

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 27 17 1 9 33 60
3.TRABZONSPOR A.Ş. 27 18 3 6 24 60
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 27 15 5 7 18 52
5.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 27 12 8 7 14 43
6.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 27 9 12 6 -9 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 27 8 10 9 -10 33
10.CORENDON ALANYASPOR 27 6 8 13 1 31
11.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
12.TÜMOSAN KONYASPOR 27 7 11 9 -8 30
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 27 6 14 7 -9 25
14.HESAP.COM ANTALYASPOR 27 6 14 7 -18 25
15.KASIMPAŞA A.Ş. 27 5 13 9 -15 24
16.ZECORNER KAYSERİSPOR 27 4 12 11 -27 23
17.İKAS EYÜPSPOR 27 5 15 7 -19 22
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 27 4 18 5 -23 17