Prof. Dr. Baran Yıldız


Günün yazısı


[12/2 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: HUNEYN GAZVESİ (6 Şevval 8 H./ 27 Ocak 630 M.)
 
 
And olsunki, Allah size birçok yerlerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği, fakat bir faydası da olmadığı, yeryüzünün bütün genişliğine rağmen size dar gelip de bozularak gerisin geriye döndüğünüz Huneyn gününde yardım etmişti.'
(et- Tevbe Sûresi, 25-26)
Huneyn, Mekke ile Tâif arasında, Mekke'ye yaklaşık 16 km. mesafede bir vâdidir. Câhiliyet devri Arap şâirlerinin şiir müsabâkası yaptıkları 'Zü'l-mecâz' panayırı da bu vâdi kanarında kurulurdu. Huneyn Savaşı, Mekke'nin fethinden on altı gün sonra (6 Şevval Cumartesi) bu vâdide Hevâzin Kabîlesi ve müttefikleriyle yapıldı.
a) Savaşın Sebebi
Hevâzin, Arabistan'ın en büyük kabîlelerinden biriydi. Mekke'nin güney-doğusundaki dağlarda yaşıyorlardı. Mekke müslümanlar tarafından fethedilmiş, Kâbe'deki bütün putlar kırılmıştı. Hevâzin kabîlesi bu durumdan endişeye düştü. Tedbir alınmazsa, aynı hâl bir gün kendi başlarına gelebilirdi. Kabîle başkanı genç şâir Avf oğlu Mâlik'in teşvikiyle hemen savaş hazırlığına başladılar. Tâif'te bulunan Sakîf Kabîlesi de bunlarla birleşti. Bu iki büyük kabîle (Peygamber Efendimizin süt annesi Halîme'nin mensup olduğu) Sa'd Oğulları gibi bazı küçük kabîleleri de ittifakları içine aldılar. Böylece 20 bin kişilik bir kuvvetle Huneyn Vâdisi'nde toplandılar. Bu harekâtı, ölüm-kalım savaşı sayıyorlardı. Bu sebeple kadınlarını, çocuklarını, bütün hayvanlarını ve kıymetli eşyalarnı da berâberlerinde getirdiler. Ya savaşı kazanıp, Müslümanlığı ortadan kaldıracaklar, yahut da bu uğurda hepsi öleceklerdi.
b) Düşman Üzerine Yürüyüş
Rasûlüllah (s.a.s.) Mekke'de şehrin idâresini düzenlemekle meşguldü. Düşmanın Huneyn'de toplandığını öğrenince, Mekke'de Esîd oğlu Attâb'ı kaymakam bırakarak, 12 bin kişilik bir kuvvetle derhal düşmana karşı harekete geçti. Bu kuvvetin l0 bini, Mekke'nin fethi için Medine'den gelen mücâhidler, 2 bini ise, Mekke'nin fethinden sonra müslüman olan Kureyşlilerdendi. Ayrıca bunlar arasında 80 kadar da henüz müslüman olmamış Mekkeli müşrik vardı. Ümeyye oğlu Safvân bunlardan biriydi.
Müslüman ordusu gerek sayı, gerek silâh ve teçhizat bakımından mükemmeldi. Şimdiye kadar hiç bu kadar mükemmel bir orduları olmamıştı. Bu durum müslümanların bir çoğunu gururlandırıyor, 'artık bu ordu yenilmez,' diyorlardı.(338)
İki ordu Huneyn vâdisinde karşılaştı. Müslüman ordusu Huneyn'e sabah karanlığında ulaşmış, vâdinin alçak kısımlarında yer alabilmişti. Düşman kuvvetleri ise buraya önceden gelmişler, yüksek kısımlara ve en elverişli yerlere yerleşerek pusu kurmuşlardı.
c) Pusaya düşünce
İslam ordusunun öncü kuvveti, yeni müslüman olan Mekke'lilerle Süleym Oğullarından meydana gelmişti. Velîd oğlu Hâlid'in komutasında sabah karanlığında pervasız ve tedbirsizce ilerlerken, pusuya düşdüler. Ansızın karşılaştıkları ok yağmuruyla dağılıp geri çekildiler. Alaca karanlıkta her taraftan düşman hücûma başladı. Öncü kuvvetlerdeki çekilme, gerideki birliklere de sirâyet etti. Müslümanlar daracık vâdide, yamaçları tutmuş olan düşmanın ok yağmuru altında neye uğradıklarını anlayamadılar. Şaşırıp birbirlerine girdiler. Umûmî bir panik başladı. Böylece o yenilmez sanılan mükemmel ordu, daha savaş başlamadan dağıldı, herkes kaçmağa başladı.
Ancak Rasûlüllah (s.a.s.) bindiği katırı düşmana doğru sürüyordu. Sağında amcası Abbâs, solunda amcazâdesi Hâris oğlu Ebû Süfyân, katırın dizginlerini tutarak, ilerlemesine engel olmağa çalışıyorlardı(339). Rasûlullah (s.a.s. ) etrafında, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Üsame...gibi, ashâbın ileri gelenlerinden ancak 80-100 kişi kalmıştı.
Bu âni bozgun, yeni müslüman olanlardan, henüz imânı zayıf kimselerin gerçek düşüncelerini ortaya çıkarıvermişti. Ebû Süfyan mânâlı bir tebessümle:
- Artık bu bozgunun denize kadar önü alınamaz, demişti. Kelede:
- Bugün sihir bozuldu, diye haykırmış, henüz müşrik olan kardeşi Safvân:
- Sus, ağzın kurusun, bana Hevâzinden biri hâkim olacağına Kureyş'den biri olsun, diyerek kardeşini azarlamıştı? Uhud Savaşında öldürülen Ebû Talha'nın oğlu Şeybe ise:
- Bugün Muhammed'den intikamım alınıyor, diyecek kadar ileri gitmişti. Mekke'de bile:
- Muhammed ölmüş, ordusu dağılmış, Arablar eski dinlerine dönecekler, diye söylentiler çıkmış, Rasûlüllah (s.a.s. ) kaymakam bıraktığı Attâb b. Esîd:
- Muhammed ölmüşse, Allah bâkidir, şerîatı duruyor, diye halkı teskine çalışmıştı.
d) Rasûlüllah (s.a.s. )'in Metâneti ve Düşmanın Hezîmeti
İşte böylesine tehlikeli bir anda Hz. Peygamber (s.a.s.), metânetle yerinde durup, kaçıp dağılan müslümanlara:
- Ey Allah'ın kulları! Buraya geliniz. Ben Allah'ın Peygamberiyim, bunda yalan yok! Ben Abdülmuttalib'in torunuyum, diyordu.(340)
Sonra Rasûlüllah (s.a.s. )'in emriyle Hz. Abbâs gür sesiyle haykırdı:
- 'Ey Akabe'de bîat eden ensâr! Ey, Şecere-i Rıdvân altında, geri dönmemek üzere bîat edip söz veren ashâb! Muhammed (s.a.s.) burada. O'na doğru gelin.
Abbâs'ın sesini duyanlar,, derhal 'Lebbeyk, lebbeyk' diyerek geri dönüp geldiler. Yâ Evs, Yâ Hazrec diye nidâ ederek bütün ensâr Rasûlüllah (s.a.s. )'in etrâfında yeniden toplandılar. Savaş bütün şiddetiyle yeniden başladı.(341)
Hz. Peygamber (s.a.s.), Cenâb-ı Hakk'a zafer ihsân etmesi için duâ ettikten sonra yerden bir avuç toprak alıp düşman üzerine savurdu. Düşmanlardan bu topraktan gözüne isâbet etmeyen hiç kimse kalmadı.(342) Cenâb-ı Hakk'ın yardımıyla düşman hezimete uğradı. Darmadağın olup, kadınlarını, çocuklarını, hayvanlarını bırakıp kaçmağa başladılar. Müslümanlar arkalarından kovalayıp, yetişebildiklerini öldürdüler veya esir ettiler. Savaşı kazanmak üzere olan düşman, mağlup oldu; yenilmek üzere olan Müslümanlar ise galip geldi. Savaşta müşriklerden ölenlerin sayısı 70'i buldu, müslümanlardan ise 4 şehid vardı.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu savaş şöyle anlatılmaktadır:
'(Ey mü'minler), şüphesiz Allah size (Bedir, Hendek, Hudeybiye, Hayber ve Mekke gibi) bir çok yerlerde ve Huneyn gününde yardım etti. O gün Çokluğunuz size gurûr vermiş, böbürlendirmişti. Fakat bu çokluğun hiç bir faydası olmamış, yeryüzü bütün genişliği ile başınıza dar gelmişti. Sonra gerisin geriye dönüp kaçmıştınız. Bu hezîmetten sonra Allah, Peygamberine ve mü'minlere sükûnet veren rahmetini indirdi, görmediğiniz askerler (melekler) gönderdi, inkâr edenleri azâba uğrattı. Kâfirlerin cezâsı işte budur.' (et-Tevbe Sûresi, 25-26)
(338) et-Tevbe, Sûresi, 25-26
(339) Müslim, 3/1398 (Hadis No: 1775)
(340) el-Buhârî, 5/99; Müslim, 3/1400 (Hadis No: 1776); Tecrid Tercemesi, 10/353
(341) Müslim, 3/1398-1399 (Hadis No: 1775); İbn Hişâm, 4/87
(342) Müslim, 3/1402 (Hadis No: 1ş)
[12/2 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.EBU SAİD EL-HUDRİ
(? - O. 47)
 
Ashâb-ı kirâmın fakihlerinden biri. Sa'd b. Mâlik b. Sinan b. Ubeyd, Adiyy b. Neccâr kabilesindendir. Babası, Medine'de İslâm'ın tebliği başladığında müslüman olmuş, Ebû Said müslüman bir ailede dünyaya gelmiştir.
 
Ebû Said el-Hudrî, Rasûlullah'ın hadislerinden binden fazla rivayet eden Ebû Hureyre, Abdullah b. Ömer, Enes b. Mâlik, Ümmü'l-Mü'minin Âişe, Abdullah b. Abbâs, Cabir b. Abdillah el-Ensârı, ile birlikte Muksirun adı verilen sahâbelerden biridir. Bu yedi sahâbî, onaltıbinden fazla hadis rivâyet etmiştir. Ebû Saîd el-Hudrî bin yüz yetmiş hadis rivâyet etmiştir. Bunlardan kırküç tanesi Buhâri ve Müslim'de yirmi altısı yalnız Buhâri'de, elliikisi yalnız Müslim'de, diğerleri öteki hadis kitaplarında bulunmaktadır (Ahmed Naim, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercüme ve Şerhi, I, 26 Mukaddime).
 
Ebû Saîd, Medine'de Mescid'i Nebevî'nin inşasına katılmış, Bedir gazasında küçük olduğundan bulunamamış, onüç yaşında Uhud gazasına babası ile katılmış ve bu savaşta babası Mâlik şehid olmuştur. Babasının ölümünden sonra ailesinin geçimi ona kalmış ve önceleri açlık çekmiş, karnına taş bâğlamıştır. Ailenin kadınlârı, 'Kâlk dâ Râsûlullâh'â git, ondan bir şey iste, herkes istiyor' dediklerinde önce gitmemiş, sonra Rasûlullah'ın huzuruna gittiğinde onun şu hutbeyi irâd ettiğini görmüştür: ''İstiğna gösteren ve iffeti muhâfaza eden insanları Cenâb-ı Hak âlemden müstağni kılar.' Bu sözü duyduktan sonra bir şey istemeye cesaret edemeden dönmüştür. Bunun sonrasını kendisi şöyle anlatır: 'Rasûl-i Ekrem'den bir şey dilemeyerek döndüğüm halde Cenâb-ı Hak bize rızkımızı gönderdi. İşimiz o kadar yoluna girdi ki, Ensar içinde bizden daha zengin bir kimse yoktu' (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 449)
 
Ebû Said, Benû Mustalik ve Hendek gâzâlarına da katılmış, seferlere çıkmıştır. Hudeybiye, Hayber, Mekke'nin fethi, Huneyn, Tebük gazalarında bulunmuştur. Rasûlullah'ın on iki gazasında yer almıştır (Sahîh-i Buhâri, II, 251). Hz. Ömer ve Osman devirlerinde Medine'de fetvâ vermiş, Hz. Ali devrinde Nehrevan savaşında bulunmuştur. Haricilere ilişkin şu rivâyeti vârdır:
 
Bir gün Rasûlullah bir şeyleri taksim ederken bir adam geldi ve ona: 'Yâ Râsûlullâh, âdalet üzere hareket et' dedi. Râsûlullâh, 'Ben adalet etmezsem kim eder?'' buyurdu. Hz. Ömer âdâmın kellesini uçurmak istedi. Rasûlullah buyurdu ki: 'Hayır bırak. Onun öyle arkadaşları olacak ki, onlar sizin namazlarınızı, oruçlarınızı beğenmeyecek, fakat onlar bir ok yayından nasıl çıkarsa dinden öyle çıkacaklar. Bunların içinde öyle bir adam bulunacak ki, memelerinden biri kadın memesi gibidir. Bunlar, insanlar bir fetret içinde iken zuhur edeceklerdir.' Ve o sıradâ bu adam hâkkında şu âyet nâzil oldu: ''Adamlar içinde öyleleri vardır ki, sen sadakayı dağıtırken seni kaşla gözle muâheze ederler.'', 'Sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Onlara verilirse hoşnut olurlar, verilmezse hemen öfkeleniverirler. Eğer onlar Allah ve Rasûlü'nün kendilerine vermiş oldukları şeylere razı olsalar ve 'Allah bize yeter; O ve Rasûlü bol nimetinden bize verecektir; doğrusu biz Allah'a gönül bağlayanlardanız' deselerdi daha hayırlı olurdu' (et-Tevbe, 9/58-59).
 
Ebû Said bu hadisi naklettikten sonra şöyle demiştir: 'Şehâdet ederim ki, Rasûl-i Ekrem bu sözleri söylemiş, yine şehâdet ederim ki, bu adamı Hz. Ali katletmişti. Bu adam teşhis olunurken vakta yerinde bulundum, onun Rasûl-i Ekrem'in tarif ettiği gibi olduğunu gördüm.' Hicretin 36. yılında olan bu olaydan sonrâ Ebû Sâid 60. yılda Kerbelâ faciasına şâhit olmuştur. 63. yılda Medine halkı isyan edince ve Yezid'e karşı çıkârak Abdullah b. Hanzala'yâ bey'at edince Ebû Said de bu harekete, kâtılmıştır Ancak Yezid'in kuvvetleri ile Medineliler çarpışırken iki tarafın da bu savaştan bezgin olması ve Ebû Said el-Hudri'nin silahını bırakması ve esir olarak Şam'â götürülerek orada Yezid'e bey'at etmesi, Abdullah b. Ömer ile arasının açılmasına yol açmıştır. Abdullah ona: 'Sen iki emire mi bey'at ettin?' demiş, İbn Ömer buna müteessir olmuş ve, 'Nass, bir emir etrafında toplanmadan iki emire bey'at doğru değildir' demiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 111, 29-30).
 
Ebû Said, H. 74 yılında seksenbir yaşında vefât etmiştir. Ashâbın fakih ve âlimlerinden olan Ebû Said'in Abdurrahman, Hâmza ve Sâîd adında üç çocuğu olmuştur. Ebû Saîd'in rivâyetlerini nakledenler arasında Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Abbâs, Enes b. Mâlik, İbn Ömer, Ebû Katâde, Ebû Tufâyl, Saîd b. el-Müseyyeb, Târık b. Şihâb, Atâ, Mücâhid... bulunmaktadır. Talebelerinden Kuz'a Ebû Saîd'e, Rasûlullah'ın namaz kılma şeklini sorduğunda Ebû Said şöyle demiştir: 'Rasûl-i Ekrem öğle namazına durdukları zaman birimiz kalkar, Baki'ye gider, ne işi varsa görür, ondan sonra evine gelir, abdestini tazeler, sonra mescide döner, Resul-i Ekrem'i birinci rekâtta bulurdu' (Ahmed b. Hanbel, a.g.e., 111, 35). Ebû Said'e, 'Siz bu hadisi bizzat Rasûl-i Ekrem'den mi duydunuz? ' diye soran Kuz'a'ya o şöyle cevap verir: 'Ben Rasûl-i Ekrem'den duymadığım şeyi nasıl naklederim? Evet, bizzat Rasûl-i Ekrem'den duydum.' Medine valisi Mervân'ın bir gün bayram namazında, namazdan evvel hutbe okumasına cemaatten biri 'sünnete muhâlefet ediyorsun' diye karşı çıkmış, Ebû Said de şöyle demiştir: 'Bu zat vazifesini ifa etmiştir. Rasûl-i Ekrem efendimizden duydum: 'İçinizden biri bir kötülüğü görür ve onu eliyle yok edebilirse hemen onu yok etsin; eliyle yok edemezse diliyle yok etsin, o da olmazsa kalbi ile yapsın. Bu da imanın en zayıfıdır' (Ahmed b. Hanbel, a.g.e., III, 10).
 
Ebû Saîd, Rasûlullah'tan her duyduğunu her zaman rivâyet etmemiş, ihtiyaç duyduğu zamanlarda, sünnetin yanlış uygulandığını gördüğünde hadis rivâyet etmiştir. O, yoksullara, öksüzlere yardım etmiş, onları evine alarak barındırmış ve terbiye etmiştir. Leys, Süleyman b. Amr bunlardandır.
 
Ebû Said el-Hudrî'nin rivayetlerinden bazıları:
 
'Üç mescidden başkasına ziyaret maksadıyla yola çıkılmaz. Mescid-i Nebevi, Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksâ. '
 
'Bir adam bir yere girmek için üç kere izin ister, ona izin verilmezse geri dönmelidir.'
 
'Hayırdan ancak hayır çıkar, hayırdan ancak hayır gelir. Hayır ancak hayır getirir, fakat hayrı hakkından alan berekete nâil olur, hayrı haksız yoldan alan bereketten mahrum olur. '
 
''Kalpler dört çeşittir; Temiz ve nurlu kalpler; perdeli ve karanlık kalpler; çarpık kalpler; karışık kalpler. Temiz kalpler mü'minlerin kalbidir; iman bu kalplerin çorağıdır. Perdeli ve karanlık kalpler kâfirlerin kalpleridir. Çarpık kalpler münâfıkların kalpleridir; bunlar hakkı tanır, fakat onu inkâr ederler. Karışık kalpler içinde hem iman hem nifak bulunan kalplerdir; bu kalplerde kan da var, irin de var. Bunların hangisi galebe çalarsa o kalp de, o hal ve mâhiyeti alır. '
 
'Dünya yemyeşil ve tatlıdır. Cenâb-ı Hak, sizi dünyaya halife yapıyor. Sizin ne yapacağınıza bakıyor, Allah'tan sakının dünyadan korkun İnsanların en hayırlısı, kolay kolay kızmayan, çabuk uyum sağlayandır. İnsanların en fenası çabuk kızan ve uyum sağlamayanıdır. Gaddarlığın en büyüğü bir yöneticinin emri altındakilere zulmetmesidir. Hakkı bilen bir kimse, sakın insanlardan korkarak ve çekinerek hakkı söylemekten çekinmesin. Cihadın en faziletlisi zâlim bir hükümdar karşısında söylenen sözdür. '
 
'Birtakım yöneticiler türeyecek, onların etrafını birtakım adamlar saracak, bunlar zulm edecekler, yalan söyleyecekler. Bunların yanına giren, onların yalanlarına inanan, onlara zulümlerinde yardım eden benden değildir, ben de ondan değilim. Bunlara karışmayın, bunların yalanlarına inanmayın; bunların zulümlerine yardım etmeyen kimse benden, ben de ondanım ' (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 6-24).
[12/2 00:10] Ömer Tarık Yılmaz: Mesnevi'ye Böyle Başlandı 
 
    Mevlâna, Çelebi Hüsameddin'de de Şems'i görüyor, bir gazelinde şöyle diyordu;
    'Tebrizli Şems'le Hak ziyası Hüsameddin , varlığın aslıdır. Onlar nokta olmuşlardır, başkaları onların çevresinde pergel gibi dönmededir.
    Şems, Seiahattin ve Hüsameddin, bunlar birer ad, varltklanysa tek...'
    Şems, Mevlâna'yı Mevlâna yapmış, O'nu ilâhî âşkın zirvesinden öteye aşırmış, Selâhaddin bu âşkın doruğunda, O'nu olgunlaştırmıştı.
    Şimdi Hüsameddin, olgunlaşan ve dolgunlaşan âşk meyvasını demet demet toplayacak, teşne gönüllere Mesnevi pınarlar akıtacaktı. Manen bununla vazifeliydi. Nitekim bu vazifesini yapmakta gecikmedi.
    Öyle ki Mevlâna Celâleddin. Şems'in ve Selâhaddin'in vefatından sonra, yavaş yavaş sükûn buluyor, coşkunluğu ve cezbesi fikir olgunluğuna doğru yöneliyordu. Âşk ve cezbeyle yanan, yakılan Mevlâna, simdi bu potada verime hazır bir haldeydi.
    O'nun bu halini yakından izleyen Çelebi Hüsameddin, canla gönülle bağlı olduğu pir'inin kemâlini yaymak bu âşk ve irfan güneşinin perdelerini sıyırarak, ışıklarıyla bütün bir âlemi nurlandırmak istemiş, kendini bununla vazifeli saymıştı. Bu sırada, Mevlâna'nın gazellerinin toplandığı Divân da büyümüş, Divân-ı Kebîr olmuştu.
    Şimdiyse, Mevlâna daha olgun, daha doyurucu bir eser verebilirdi. Bu eser, 'Mesnevi' tarzında olmalı, ihvan zevkle okumalı, feyz almalı, öğrenmeliydi. Mevlâna'nın geniş bilgisi, üslûbu, hele pek üstün şairliği, hattâ şiir söylerken, öyle uzun boylu vezin-kafiye telâşına düşmeden bir suyun akışı gibi rahat ve irticalen şiir söyleyiş kabiliyeti bu işe yeterdi. Bu fikrini Mevlâna'ya açmak için fırsat gözlüyordu.
    Bu fırsat gün gelip çatmıştı. Meram bağlarında, suların ışıl ışıl çağladığı bir bahçede Mevlâna, Çelebiyle geziyor, şiirler söylüyordu. Çelebi, tam zamanıdır diyerek fikrini açtı:
— Sultanım!. Gazel tarzında birçok şiirler tanzim buyurdunuz. Divân epeyce büyüdü. Eğer Hakîm Şenaî'nin İlâhinâme'si. Ferideddin Attar'ın Mantık'ut-Tayr'ı vezninde bir kitap yazacak olursanız, bu eseriniz, cümle âşıkların can yoldaşı olacaktır. Bundan sonra da, âşıklar, başkalarının sözleriyle değil, sizin eserinizle gönüllerini doyuracaklardır. Buna himmet, efendimizin pek bol olan lütuf ve inayetine kalmıştır.
    Mevlâna buna hazırdı zaten.. Tebessüm etti. Sarığının kıvrımları arasından bir kağıt çıkararak Çelebi Hüsameddin'e uzattı. Bu kâğıtta, müstakbel Mesnevinin ruhunu, özünü teşkil eden ilk onsekiz beyit yazılıydı. Çelebiye:
    — Oku, buyurmuşlardı. Çelebi Hüsameddin ilk beyti okudu:
    'Bişnev in ney çün şikâyet mikûned' 'Ez cüdayiha hikâyet mikûned' (Türkçesi:)
    'Dinle bu ney, nasıl, şikâyet ediyor, ayrılıklardan hikâyet ediyor.'
[12/2 00:11] Ömer Tarık Yılmaz: ÂLEM
 
Allahü teâlâdan başka her şey, Allahü teâlânın yarattığı şeylerin hepsi, kâinât, varlıklar. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki  Elbette Allahü teâlânın bu âlemlere hiç ihtiyâcı yoktur. (Ankebût sûresi  6) Bütün varlıklar, Allahü teâlânın varlığına alâmet (delîl) olduğu, O'nun varlığını gösterdiği için, mahlûkların (yaratılmışların) hepsine 'Âlem' denmiştir. Varlıkların aynı cinsten olanlarının her birine de, âlem, meselâ, insanlar âlemi, melekler âlem i, hayvanlar âlemi, cansız maddeler âlemi denir. (Teftâzânî, Seyyid Şerîf Cürcânî, Senâullah Pânî Pütî) Âlem sonradan yaratılmıştır. Çünkü devamlı değişikliğe uğramaktadır. Böyle her değişen şey sonradan var edilmiştir. Âlem de devâmlı değiştiği için, o da sonradan yaratılmıştır. (Reyhâvî) Cisimlerin, maddelerin, durmadan değişmeleri, birbirlerinden meydana gelmeleri sonsuz olarak gelmiş değildir. Yâni âleme, böyle gelmiş, böyle gider denilemez. Bu değişmelerin bir başlangıcı vardır. Değişmelerin bir başlangıcı var demek, âlemin var ol uşunun bir başlangıcı var demektir. Yâni âlem yok iken, hepsi yoktan yaratılmış ve yine yok olacaklardır demektir. Âlemi yoktan yaratan ise, hep var olan, hiç değişmeden, sonsuz var olan Allahü teâlâdır. (Ahmed Âsım Efendi) Mihneti kendine zevk etmektir âlemde hüner, Gam ve neşe insanda, böyle gelir böyle gider. (Seâdet-i Ebediyye)
[12/2 00:11] Ömer Tarık Yılmaz: İntihar ile ilgili dini yaklaşımı kısaca açıklar mısınız?
 
Hayat, Cenab-ı Hakk’ın bahşettiği en büyük nimet olup insana verilmiş bir emanettir. Emaneti ancak veren alır. Hiç kimsenin, Allah’ın koyduğu sınırları aşarak bu emanete kast etmeye hakkı yoktur. Bu sebeple cana kıymak büyük bir günah, büyük bir suçtur. Bu hususta Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Meşru bir hak karşılığı olmadıkça Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin.” (En’am, 6/151) “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür” (Maide, 5/32).
 
 Cana kıyma yasağı kişinin kendi canı konusunda da aynen geçerlidir. Hiç kimse, “Can benim, dilersem ona kıyar, intihar ederim” diyemez. Başkasının hayatına kıymak nasıl büyük bir günah ise, insanın kendini öldürmesi de böyle büyük bir günahtır. “Kendinizi helak etmeyin” (Nisa, 4/29) ayeti kişinin kendi canına kıymasını da yasaklamaktadır. Hz. Peygamber de (s.a.s.): “İntihar eden kişi ne ile intihar etmişse hesap günü onunla azap edilir.” (Buhari, Cenaiz 84; Müslim, İman 176, 177) buyurarak, intihar eden kişinin ahirette göreceği cezaya işaret etmiştir.
 
 İntihar edenin cenaze namazı kılınır. Müslümanların kabristanına defnedilir. Geride bıraktığı mallarına, oğul-kız, baba-ana, kardeşler vb. mirasçı olurlar. Normal şekilde ölen kimselere yapılan her işlem intihar edene de yapılır (Ramli, Nihayetü’l-muhtac, II, 432; Fetava-yı Hindiye, I, 163; İbn Abidin, Reddü’l-muhtar I, 584; krş. İbn Kudame, el-Muğni, II, 418.
 
 İntihar edenin ahirette affedilip affedilmeyeceğini ancak Allah bilir. Dilerse affeder, dilerse günahının cezasını verir. Bu takdirde günahı kadar ceza gördükten sonra cennete girer. Zira Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur” (Nisa, 4/48).
[12/2 00:12] Ömer Tarık Yılmaz: RAMAZAN VE ORUÇ
 
TARİH : 05/07/2013
 
Müminler! Cumanız mübarek olsun...
 
Beklenen bir geliş var... Manevi susuzlukların ırmak olduğu günlerimize, üç aylarda rahmete susamış gönüllerimize bir geliş var. Bir sultan gibi; bir ferman gibi... Rahmet rahmet üzerimize yağmak için; hasret hasret ufkumuza doğmak için bir geliş var...
Mü’minler!
O geliyor. Onu tanırsınız siz, iyi bilirsiniz... Bir yıl evvel yine böyle bir zamanda gelmişti. Onu tanırsınız; hani sevinçler ve müjdeler kânıydı; hani on bir ayın sultanıydı... Mü’minler, kararan ruhlarımızı nur ile doldurmak, ham gönüllerimizi sevap ile oldurmak için, sultan geliyor, mâh-ı gufrân geliyor.
Mü’minler!
Yıllar yılıydı... Kutlu zamanlarda saadet çağıydı... İnsanlık sancıdan, insanlar acıdan kurtulmadaydılar birer birer... Yaratılanların en şereflisine ayların en şereflisi verilmişti. Şifa diye, gufranımız, bağışlanmamız için; vefa diye biraz da aşkın ateşine yanmamız için... Çağlar vardı, zaman akmıştı ve sevgililerin en sevgilisine ayların en sevgilisi verilmişti. Kardeşliğimizi hatırlayalım, küskünsek barışalım diye; yoksula yardım edip meleklere karışalım diye... Selamımız salavatımız olsun diye; kurtuluşumuz beratımız olsun diye...
Mü’minler!
Sultan geliyor madem, usulünce karşılamak gerek; sultan gelince de sultanlar gibi yaşamak gerek... Gelin o halde, bu sene orucu oruç gibi tutalım ve mahyalarımızı gönüllerimize bağlayalım; gelin bu sene oruç ile çelişen günahlarımıza durmadan ağlayalım. Geceler ibadetimiz olsun, oruçlar hidayetimiz olsun gelin... Mazlumların ahını gidererek başlayalım imsaklara ve iftar için ellerimiz uzansın uzaklara, daha uzaklara... Gelin, uzakları yakın etsin oruçlarımız bu
sene; isyanlardan hidayete akın etsin oruçlarımız bu sene. Gelin, hayatı cadde cadde zarafetle buluşturalım; gelin, sokaklarda renk renk iftarlar oluşturalım.
Mü’minler!
Hak Teâlâ size, “Ey iman edenler” diyor, “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”1 Dikkat buyurunuz, “Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için” diyor bunu, “Allah’a karşı gelmekten sakınmamız için...”
Üç günlük yolda... Ve üç gün sonra... O geldiğinde efendiler, üç gün sonra üzerimize güneş doğduğunda... Sultan şehrin kapısından girdiğinde... Kalplerimizdeki zifiri karanlıkları yıkmak üzere, yâdıyla dudaklarımızı kanatan hasretleri yıkamak üzere... Kırın içinizdeki kötülük fincanlarınızı, ve asi iseniz ıslah edin canlarınızı. Pişmanlıklarımız gülümseyişlerle tutsun ellerimizden ve iftar sevinçlerine karışsın aminlerimiz; çoğaldıkça çoğalsın dualarımız. Her gece gülün yâdı gül dudaklarda okunsun, her akşam iyilikler desen desen dokunsun... İki sevinç arasında, bunda ve ötede, müjdelenen iki sevinç arasında bir alev gibi yansın ruhumuz, bir anda tutuşsun amel defterlerimizin kara sayfaları, inşallah tertemiz olsun.
Mü’minler!
Üç gün sonra o geliyor... Yüce Allah’ın gufranı, nebiler nebisinin fermanı ile geliyor. Hani “Oruç perdedir” demişti, sevgililer sevgilisi, hani “Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz sarfetmesin, bağırıp çağırmasın, oruç perdedir...”2 demişti.
Mü’minler! Gelin hakiki oruçlarla iftar açalım bu sene; gelin orucu perde edinelim de cümle kötü amellerden kaçalım bu sene. Gelin, camiler salavatlarla dolsun ve oruçlarımız gerçek oruçlardan olsun... Riya ve gösterişten arındırıp kendimizi Allah’ın gufranına erelim, nur elbiseler giyinip kutlu kapılardan girelim.
Rabbimiz! Ramazan’a ulaştır bizi, affına yaklaştır bizi... İftar dakikasında düğümlenen zamanı hayırla paylaştır bize; nefesi gül kokanın yolunda engelleri aştır bize. Sofralarımıza Halil İbrahim bereketleri dökülsün, dillerimizden münacatlar ve dualar dökülsün.
İlahi! On bir ayın sultanı hürmetine muradımızı ver bize, iyileştir içimizdeki yaraları, ağız tadı ver ülkemize.
İlahi! Orucu tuttur bize... İlahi, oruca tuttur bizi...
Mü’minler! Cumanız mübarek olsun, ramazanınız bayrama ersin...
 
1 Bakara, 2/183.
2 Müslim, Sıyâm, 163.
 
Hazırlayan: Prof. Dr. İskender PALA
[12/2 00:12] Ömer Tarık Yılmaz: Hudeybiye
 
Hudeybiye, Resûlullah (s.a.s.)’ın Mekke müşrikleri ile antlaşma yaparak İslâm davetinin önündeki en önemli en-gellerden birinin kalkmasını sağladığı yerdir.  Mekke-i Mükerreme’ye yaklaşık 17 km. mesafede yer alan Hudeybiye, şimdiki tanımlama ile Eski Cidde Yolu üzerindedir. Harem sınırının hemen dışında yer aldığı ve yol üzerinde bulundu-ğu için Hudeybiye Mekke-i Mükerreme’de ikamet edenlerin umre için ihrama girdikleri yerlerden biridir.
 
Yer olarak stratejik bir konumdadır. Mekke’den gelecekler uzaktan çok iyi görülebilir. Hudeybiye ile ilgili olarak ziya-retçiyi ilgilendiren en önemli şey, Hudeybiye kuyusu veya oralardaki birkaç tarihî kalıntı değildir. Buranın önemi, müs-lümanların burada Mekkeli müşriklerle yaptıkları Hudeybiye antlaşması ve sahabe-i kiramın Resûlullah (s.a.s.)’a hayatları-nı ortaya koyarak biat etmesi ve bu biatın Kur’an-ı Kerim’de yer almasıdır.Burada yapılan Hudeybiye antlaşması ile Mekkeli müş-rikler, Medine’de kurulmuş bulunan İslâm devletini resmen tanımış oldular. Hudeybiye’nin ziyaretçi açısından hatırlanması gereken en önemli hatırası, sahabe-i kiramın burada Allah resûlü (s.a.s.)’ne hayatlarını ortaya koyarak biat etmeleridir. Şöyle ki; Allah Resûlü (s.a.s.), sahabe-i kiram ile birlikte (yaklaşık 1400-1500 kişi) umre yapmak üzere Medine-i Münevvere’den Mekke-i Mükerreme’ye hareket etti. Müslümanlar umreye ni-yet etmişler ve yanlarına kurbanlık develeri almışlardı. Savaş amacı taşımadığı için yanlarına silah almadılar. Her zaman olduğu gibi Resûlullah (s.a.s.), bu yolculu-ğunda da gerekli tedbirleri almış ve yapılması gereken hiç-bir şeyi ihmal etmemişti. Bunun için Mekkelilerin durumu-nu öğrenmek üzere öncü birlik göndermiş, gerekli istihbarat faaliyetlerini yapmıştı. İstihbarat sonucu Resûlullah (s.a.s.), Mekkeli müşriklerin savaşmak için müttefiklerini topladıkla-rı haberini aldı. Bunun üzerine her ihtimale karşı Medine-i Münevvere’den silahlar yola çıkarıldı. Resûlullah (s.a.s.), ashabı ile Mekke-i Mükerreme’ye yak-laşık 80 km. uzaklıktaki Usfan’a ulaşınca, Halid b. Velid, Mekke’ye müslümanları engellemek için asker almaya gitti. Resûlullah (s.a.s.), gelişmeleri çok iyi takip ediyordu ve gerek-li istihbaratı kusursuz olarak gerçekleştiriyordu. Bu gelişme üzerine Allah Resûlü (s.a.s.), yönünü değiştirerek Usfan’dan Hudeybiye’ye geldi.
 
Hudeybiye’ye gelince Resûlullah (s.a.s.)’ın devesi kas-va, çökmüş ve yerinden kaldırılamamıştı. Allah (c.c.)’ın fili hapsettiği gibi kendi devesini de Harem’e gitmekten alıkoy-duğunu söyleyen Allah Resûlü (s.a.s.), burada konakladı ve Mekke’ye bir elçi gönderdi.   Elçiye çok kötü davranan Mek-kelilere ikinci defa Osman (r.a.) elçi olarak gitti. Kendisine ta-vaf yapıp ihramdan çıkması teklif edilen Osman (r.a.), Allah Resûlü (s.a.s.) ihramdan çıkmadan kendisinin de çıkmayaca-ğını söyleyince, Osman (r.a.)’ı hapsesettiler.Osman (r.a.)’ın gelmesi gecikti. Daha sonra Osman (r.a.)’ın şehit edildiği yolunda bir haber geldi. Bunun üzerine sahabe-i kiram, Kur’ân-ı Kerim’de övgüyle anlatılan meşhur biatı ger-çekleştirdi. Orada bulunan bir Semure ağacının altında Allah Resûlü (s.a.s.) ile birlikte ölene kadar savaşacaklarına dair söz verdiler. Orada bulunan 1400 kişinin bu meşhur biatı Kur’ân-ı Kerim’in ifadesinden hareketle Bey’atu’r-Rıdvan adını aldı. Bu biatı haber alan Kureyşliler, korkuya kapılarak Hz. Osman’ı hemen serbest bıraktılar ve Süheyl b. Amr başkanlığında bir heyet göndererek Müslümanlarla meşhur Hudey-biye antlaşmasını imzaladılar. Antlaşma metnini Hz. Ali (r.a.) kaleme aldı. Antlaşmaya göre, müslümanlar o sene umre yapmayacaklar, umreye ertesi sene gelecek ve Mekke’de üç gün kalacaklardı. İki taraf on yıl savaşmayacak, Müslüman olan bir müşrik Medine’ye giderse geri verilecek, fakat irtidat eden bir kâfir geri verilmeyecekti. Allah Resûlü (s.a.s.), ant-laşmayı kabul etti ve imzaladı. Daha sonra, kurbanlarını ke-sip ihramdan çıkan Allah Resûlü (s.a.s.) ve ashabı, 15- 20 gün Hudeybiye’de kaldıktan sonra geri dönmüşlerdir.Görünüşte müslümanların aleyhine olan bu antlaşma, o anda müslümanlara çok ağır geldi. Müslümanlar ihramdan çıkmakta ağır davrandılar. Eşiyle istişare eden Resûlullah (s.a.s.)’a, mü’minlerin annesi hemen ihramdan çıkmasını, bunu gören sahabenin de ihramdan çıkacağını söylemiş, Re-sûlullah (s.a.s.) burada eşinin tavsiyesi doğrultusunda hareket etmiş ve bu hareket sonucu sahabe-i kiram da derhal ihram-dan çıkmıştır. Burada kadının görüşüne Resûlullah (s.a.s.)’ın verdiği değerin fiilî bir uygulaması vardır. Hudeybiye antlaşmasının müslümanlar açısından nasıl büyük bir siyasî zafer olduğu daha sonra anlaşıldı. Çünkü bu antlaşma ile İslâm davetinin önündeki en önemli fiilî engel-lerden biri kaldırılmış ve İslâmiyet hızla yayılmıştır. Sonuç-ta henüz antlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre sonra Mekkeli müşrikler antlaşmanın ilk aşamada müslümanların aleyhine görünen bazı maddelerinin iptalini istemeye başla-dılar ve üzerinden iki sene bile geçmeden antlaşmayı bozdu-lar. Ancak bu süre zarfında İslâmiyet hızla yayılmış, Hayber fethedilmiş ve Medine’de kurulan İslâm Devleti büyük güç kazanmış ve kısa bir süre sonra da Mekke-i Mükerreme fet-hedilmiştir. Hudeybiye, Resûlullah (s.a.s.)’ın sabrının, ileri görüşlülü-ğünün ve stratejisinin fiilî göstergelerindendir. İslâm’ın tanın-ması, yayılması ve müşrikler tarafından bir güç ve kuvvet olarak görülmesi, Hudeybiye antlaşmasıyla olmuştur. Bu bakım-dan İslâm tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir.Ziyaretçi, Hudeybiye’de sahabe-i kiramın Resûlullah (s.a.s.)’a bağlılığının derecesini, fedakârlığı, sabrı, stratejiyi, kadının görüşüne verilen değeri, basireti görecektir.Hudeybiye. Çevrili alanın az ilerisi, Hudeybiye antlaşmasının yapıldığı yer. Çevrili alandan yola doğru uzanan ağaç sırasının sağında kuyu bu-lunmaktadır. Resûlullah (s.a.s.), Mekke’den gelenlerin çok rahatlıkla görü-lebileceği stratejik bir yer seçmiştir.
[12/2 00:13] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أَقَلُّ مَا يُوجَدُ فِي أُمَّتِي فِي آخِرِ الزَّمَانِ دِرْهَمٌ حَلَالٌ وَأَخٌ يُوثَقُ بِهِ. (فيض)
 
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Âhir zamanda ümmetimde bulunacak en az şey, helâl para ve kendisine güvenilecek (sadık din) kardeşidir.” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr)
 
11 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[12/2 00:13] Ömer Tarık Yılmaz: KÖTÜ KOKU İLE MESCİDE GİRMEMELİ
 
İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri şöyle buyurmuştur:
 
Sarımsak ve soğan gibi koku yapan yiyecekleri yiyen kimsenin, o kokuyu gidermeden mescide gitmesi kerih görülmüştür. Zira bunların kokusu insanlara ve meleklere eziyet verir. Sigara içen kimselerin onun kokusunu gidermeden mescide girmeleri de soğan ve sarımsak yiyenlerde olduğu gibi mekruhtur. Hattâ sigaranın kokusu, sarımsak ve soğanın kokusundan daha kötü olduğu için üzerinde sigara kokusu olan kimsenin mescide girmesi evleviyetle mekruhtur.
 
Sarımsak ve soğanın gıda cinsinden olduğu ve vücuda faydalı olduğu açıktır. Sigara ise onlar gibi değildir. Sigara içmek, kişinin ölümüne yol açacak hastalıklara sebep olur. Sigaranın çirkin görülmesi, tabiatının pis olmasındandır. Muhakkak selîm tabiatlı kimseler, onun çirkinliğini kabul ederler.
 
BİR MÜSLÜMANA LÂZIM OLAN İLK İLİM
 
Kişiye ilk olarak, mabudu olan Allâhü Teâlâ’yı tanıması, onun zâtî ve sübûtî sıfatlarını bilmesi, sonra ona ibadet etmesi lâzımdır. Hz. Allâh’ın zâtı ve sıfatları husûsunda Ehl-i Sünnet’e muhalif bir itikâda sahip olan kimsenin amelleri boşa gitmiş olur. İşte bu husûsta hak olan, Allâhü Teâlâ’nın, bütün kemâl sıfatlar ile muttasıf, bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu bilmektir. Yine şunu da bilmelidir ki; Hz. Allah (c.c.), Peygamber Efendimizi (s.a.v.), peygamber olarak göndermiştir.
 
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), dinin hükümlerini tamamıyla tebliğ ettiği gibi, kabir azâbı, Münker ve Nekir’in suâli, öldükten sonra dirilmek, mahşer meydanında toplanıp amellerden dolayı hesaba çekilmek, Mîzân (amellerin tartılması), Cehennem üzerine kurulmuş Sırat köprüsünden geçilmesi, Cennet, Cehennem, Havz ve şefaat gibi husûsları da hak üzere ümmetine bildirmiş, Allâhü Teâlâ’nın sâdık resûlüdür.
 
İşte bir Müslümanın, Ehl-i Sünnet itikâdını güzelce öğrenip inandıktan ve dinine ait lüzumlu bilgileri de sahih bir ilmihal kitabından öğrendikten sonra bu ilimlerle amel etmesi lâzımdır. Aksi takdirde kendisi ile amel edilmeyen o ilim, kişiye hiçbir fayda vermez. Muhakkak ki ilim ağaç, amel ise o ağacın meyveleri mesâbesindedir.
 
 
 
11 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[12/2 00:13] Ömer Tarık Yılmaz: Yaptığın hayırlı amele güvenerek, Allah’ın azabına uğrayacağından korkmuyorsan; helâk olanların arasında sayılırsın…  Huzeyfe el-Mar‘aşî [rahmetullahi aleyh]
 
Semerkand Takvimi
[12/2 00:13] Ömer Tarık Yılmaz: Hevâya Uymak Felakettir
 
Fahr-i Kâinat Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurur:  Hevâya uymaktan sakınınız. Çünkü hevâ, sağır ve kör eder. 
 
Açıklama: Hevâ, nefsin birtakım şehevî şeylere meyletmesidir ve nefsin her istediğine insanın uymasıdır ki, bu hal insanı uçuruma sevkeder. İnsanı havada uçan yaprak gibi yapar. Ayrıca insanı dünyada da ahirette de felaketlere uğratır. İnsan, nefsinin hevâsına tâbi olmamalıdır. Hal ve hareketlerini şer‘-i şerife göre güzelce tayin etmelidir. Nefsin her türlü isteklerine tâbi olarak kendisini tehlikelere atmamalıdır. İnsanlar, bir kere nefislerine mağlup olup da istikametlerini şaşırttılar mı, zihinlerinden Allah’ın büyüklüğü, ahiret endişesi ve sorumluluk duygusu gitti mi, artık o zihinler binlerce fena düşüncenin merkezi haline gelir. Artık insanlık duygularının bulunduğu kısımda ahlâkî faziletlerden, ulvî arzulardan bir eser kalmaz. Kendi nefislerinin hevâsı uğrunda bütün mukaddes değerleri feda etmekten ve her türlü rezillikleri işlemekten çekinmezler. Böyle bir yerde insanî hayat söner, şeref ve şan ayaklar altına alınır, birçok yüz kızartacak olay meydana gelir.
 
Semerkand Takvimi
[12/2 00:14] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?
 
(Mâide, 5/91)
[12/2 00:14] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
Ali b. Ebî Tâlib’in naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Cimri, yanında anıldığım hâlde bana salavât getirmeyen kimsedir.”
 
(Tirmizî)
[12/2 00:14] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
 
Beratımızı sağ elimize alarak Sıratı kolayca geçmeyi, sevdiklerimizle birlikte cennetine girmeyi bizlere nasip ve müyesser eyle Allah’ım!
[12/2 00:14] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
 
El-Ganiyy
 
Zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayan
[12/2 00:14] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
 
At Hırsızı
 
   Bir hırsız geceleri at çalıp satardı. Ömrünü böyle hebâ ederdi. Bir defâsında da, bulunduğu şehrin en büyük âlimi ve evliyâsının atını çalmak için ahırına girmişti. Tam atı çözüp götüreceği sırada, ahırın duvarı yarılıp, içeriye bir nûr yayıldı. Bu nûr içinde, iki nûr yüzlü zât gözüktü. Hırsız bu hali görünce, kendini hemen at gübrelerinin arasına atıp gizlendi. Korku ve telaş içinde boğazına kadar gübre içine gömüldü. Bu sırada yarılan ahırın diğer duvarından daha parlak bir nûr gözüktü. Bu nûr arasında da, o zamânın kutbu, en büyük velîsi olan ev sâhibi çıktı. Öncekiler onu görünce hürmet göstererek selâm verdiler.  
 
 Ev sâhibi diğerlerine niçin geldiklerini sorunca; 
 
 - Falan evliyâ arkadaşımız vefât etti. Onun yerine kimi tâyin edeceğiz? Size arzetmek istedik, dediler.  
 
 Atların sâhibi olan zât;  
 
 - Onun yerine, at hırsızını tayin ettik, dedi.  
 
 Soran iki zât da evliyâ olup ricâl-ül-gayb denilen velîlerden idiler. At hırsızlığı yapmaya gelen kimsenin, gübreler arasına gömülüp saklandığını biliyorlardı. Hemen yanına varıp, onu gübreler arasından çıkardılar, gönlünü alıp, tebrik ederek kucakladılar. Atların sâhibi ve zamânın kutbu evliyâ zâtın da yanına gelip, elini öptüler. Sonra hep birlikte vefât eden arkadaşlarının cenâzesini kaldırmaya gittiler. 
 
 Abdullah-ı İlâhî, sohbetinde bulunanlara bunu anlattıktan sonra şöyle dedi:  
 
 'Şimdi at hırsızlığı yapmaya giden kimse, nasıl bir çalışma yaptı da ricâl-ül-gayb denilen evliya arasına girdi? diye bir sûal hâtıra gelmesin. Çünkü o zavallının gübreler arasında mahcûbiyetinden ne kadar zorluk ve ne kadar pişmanlık çektiği bellidir. Kurtuluş yolu kalmadığını kesinlikle anlayınca, at çalmak üzere harama yönelişinden dolayı bütün kalbiyle pişmân olup, o zamana kadar yaptığı işlere öyle bir tövbe etti ki, işlediği kötü işlerden gönlü temizleniverdi. Allahü teâlâya yönelip riyâzet çeken kimseler, onun o anda yaptığı tövbeyi nice seneler yapamaz.'
[12/2 00:14] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Ebu Zerr (ra)
Biz bir sefer sırasında Resulullah (sav) ile beraberdik. Müezzinimiz öğle namazı için ezan okumak istedi. Resulullah (sav) ona: 'Serinlemeyi bekle!' dedi. Bir müddet geçince müezzin ezan okumak istemişti, yine ikinci ve hatta üçüncü defa: 'Serinlemeyi bekle!' dedi. (Bekledik), hatta tümseklerin (doğu cihetindeki) gölgelerini gördük. O zaman aleyhissalatu vesselam: 'Şiddetli hararet cehennemin bir kabarmasıdır. Öyleyse, hararet şiddetlenince öğle namazını (vakit) serinleyince kılın' dedi. 
 
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Buhari, Mevakit 9,10, Ezan 18, Bed'ü'l-Halk 10, Müslim, Mesacid 184, (616), Ebu Davud, Salat 4, (401), Tirmizi, Salat 119, (1, 58)
 
Hadisin Açıklaması:
Burada yolculuk sırasında da, sıcaklık sebebiyle öğle namazının tehiri mevzubahistir. Hadis tehirin nihâî hududu hakkında bir bilgi vermektedir. Aslında âlimler, bu meselede ittifak edecekleri kesin bir yorum yapamamışlardır. Bazıları: 'Öğle (zevâl) gölgesinden sonra gölgenin bir zîra olmasına kadar tehir edilir' demiştir. Diğer bazıları, gölge, eşyanın boyunun 'dörtte biri', 'üçte biri', 'yarısı... oluncaya kadar' -ve hatta başka şeyler- söylemişlerdir. Mâzirî, bu ihtilafın (aylara, yerlere göre) durumun farklı olmasından ileri geldiğini belirtir. Şurası muhakkak ki, nihâî noktayı tesbit edecek gölge miktarı, bulunulan ahvale göre değişse de şu kaide esastır: 'Hiçbir surette öğlenin nihâî vaktini taşıracak şekilde tehir câiz değildir.' Durum bu olunca, Buhârî'nin Kitâbu'l-Ezân'da, Müslim, İbnu İbrâhim'den kaydettiği 'Namazı, gölge tümseğe müsavi oluncaya kadar tehir etti' ibaresini te'vil gerekir. Zîra bunun zahiri, eşyanın gölgesi, eşyanın misli oluncaya kadar öğlenin tehirine cevaz vermektedir. İbnu Hacer der ki: 'Buradaki müsâvattan maksad, gölgenin tümseğin yanında, -hiç belli değilken- zuhur etmesidir. Yani miktarda değil, zuhurda eşit olması, maksud olması ihtimali var. Ancak şu da söylenebilir: 'Bu sefer sırasında söylenmiştir, muhtemeldir ki öğleyi, ikindi ile beraber kılmak (cem'etmek) üzere gölge eşyanın misli oluncaya kadar namazı tehir etmiştir.'
[12/2 00:15] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
 
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: 'Allah Teala hazretleri aklı yarattığı zaman ona: 'Gel!' dedi, o da geldi. Sonra 'Geri dön!' diye emretti. O da geri döndü. Bunun üzerine akla şunu söyledi: 'Ben, kendime senden daha sevgili olan başka bir şey yaratmadım. Seni, nezdimde mahlukun en sevgilisi olana bindireceğim.' [Rezin ilavesi]
 
Kaynak : Rezin
 
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[12/2 00:15] Ömer Tarık Yılmaz: وَفِى رِوَايَةٍ لَهُ: إن الشَّيْطَان يَحْضُرُ أَحَدَكُمْ عِنْدَ كُلِّ شَيْءٍ مِنْ
 
شَأن
هِ حَتَّى يَحْضُرَهُ عِنْدَ طَعَامِهِ, فَإذا سَقَطَتْ مِنْ أَحَدِكُمُ اللُّقْمَةُ,, فَلْيُمِطْ مَا كان بِهَا مِنْ أَذًى, ثُمَّ لِيَأْكُلْهَا وَلاَ يَدَعْهَا للشيطان .
165: Cabir (Allah Ondan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) parmakları yalamayı ve yemek kaplarını tertemiz yaparak silmeyi emretti ve: “Sizler gerçekten bereketin, yemeğin hangi parçasında olduğunu bilemezsiniz”, buyurdu. (Müslim, Eşribe 133)
 
* Müslim’in değişik bir rivayeti şöyledir: “Sizden birinizin lokması yere düştüğünde hemen onu alsın ve üzerine yapışanları silip temizledikten sonra o gıdayı şeytana bırakmasın, parmaklarını yalamadıkça elini mendile silmesin veya yıkamasın çünkü yemeğin bereketinin hangi parçasında olduğunu bilemez.” (Müslim, Eşribe 135)
 
* Yine Müslim’den başka bir rivayet de şöyledir: “Şüphesiz şeytan sizin her birinizin her işinde hazır olur. Hatta yemeği esnasında bile yanında bulunur. Sizin birinizin lokması yere düşerse onun üzerine yapışanları temizleyip yesin, lokmasını şeytana bırakmasın.” (Müslim, Eşribe 134)
 
166- عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِي الله عَنْهُمَا قال : قَامَ فِينَا رَسُولُ الله  بِمَوْعِظَةٍ فَقال : يَا أيها النَّاسُ، إنكُمْ مَحْشُورُونَ حُفَاةً, عُرَاةً, غُرْلاً, ثُمَّ قَرَأَ
 
:
كَمَا بَدَأنا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَا أنا كُنَّا فَاعِلِينَ . ألا وَإن اَوَّلُ الْخَلاَئِقِ يُكْسَى يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِبْرَاهِيمُ ألا وَإنهُ سَيُجَاءُ بِرِجَالٍ مِنْ اُمَّتِى فَيُؤْخَذُ بِهِمْ ذَاتَ الشِّمَالِ, فَأَقُولُ : يَا رَبِّ أَصْحَابي فَيُقال: إنكَ لاَ تَدْرِى مَا اَحْدَثُوا بَعْدَكَ, فَأَقُولُ كَمَا قال الْعَبْدُ الصَّالِحُ
:
وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي . إِلَى قَوْلِهِ
:
الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ . فَيُقال لِى : 'إنهُمْ لَمْ يَزَالُوا مُرْتَدِّينَ عَلَى اَعْقَابِهِمْ مُنْذُ فَارَقْتَهُمْ.'
166: İbn-i Abbas (Allah Onlardan razı olsun) şöyle demiştir: Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz vaaz etmek üzere doğrulup aramızda ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Sizler yalınayak, çırılçıplak ve sünnetsiz olarak Allah’ın huzuruna toplanacaksınız. (İlk defa yoktan varettiğimiz gibi yeniden yaratacağız. Bu bizim vadimizdir. Biz gerçekten bunu yapmaya muktediriz.) (21 Enbiya 104) Dikkat edin kıyamet günü ilk giydirilecek olan İbrahim (aleyhi sselam)’dır. Dikkat edin ümmetimden bir takım kimseler getirilip sol tarafa cehennem tarafına doğru yöneltilirler. Ben ey Rabbim, bunlar benim ashabımdır, derim. Bunun üzerine: Sen bunların senden sonra ne bidatler ortaya çıkarıp kötülükler yaptıklarını bilmezsin, denir. Bunun üzerine ben Salih kul İsa (aleyhi sselam)’ın dediği gibi derim: Ben onlara söylememi emrettiğin şeyden başkasını söylemedim. Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin, dedim ve onların arasında yaşadığım sürece onların üzerinde kontrolcu idim. Beni aralarından tutup aldığında üzerlerinde denetleyici sadece sen kaldın. Sen zaten her şeye yeterince şahitsin. Eğer onları azaba çarptırırsan onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın)ve
[12/2 00:15] Ömer Tarık Yılmaz: TARİH......... KİLİSEYE ÇEVRİLEN TÜRK ESERLERİ

Ayasofya ve Kariye câmiilerinin yeniden ibâdete açılmasına tepki gösteren Avrupa ülkelerinde yüzlerce câminin kiliseye dönüştürüldüğü tespit edildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altındaki topraklarda Türk mimari yapısına sâhip eserlerin izini 10 yıllık titiz bir çalışma ile sürdüren, Yüksek Mimar Mehmet Emin Yılmaz, 19 ülkede bulunan Türk mimarisine sâhip 277 câmi, birçok tekke, türbe ve benzeri yapıyı barındıran 344 eserin kiliseye dönüştürüldüğünü tespit ettiğini İhlas Haber Ajansı (İHA) muhabirine anlattı. 

 “Şehirlerin Osmanlı dönemine âit gravürleri, daha geç dönemdekilerin şehir haritaları, çoğu Sultan 2. Abdülhamid Hân döneminden olan fotoğraflar var. Fotoğraflar üzerinden zaten yapıyı tespit etmek kolay. Yahut, üzerinde yayın yapılan yabancı araştırmacıların yayın yaptığı; ‘Bu Türk eseridir.’ dediği yapılar da var. Hiçbir şekilde üzerinde yayın yapılmamış bilinmeyen yapılar da var.
Araştırma yaptığım bu 19 devlet şunlardır. Azerbaycan, Bosna Hersek, Bulgaristan, Cezâyir, Ermenistan, Güney Kıbrıs, Gürcistan, Hırvatistan, Karadağ, Kırım, Kosova, Macaristan, Makedonya, Moldova, Romanya, Sırbistan, Türkiye, Ukrayna ve Yunanistan’dır. 
Kiliseye dönüştürüldüğü tesbit edilen; câmi, mescit, çeşme, hamam, imâret, kervansaray, han, kule, medrese, mektep, minâre, namazgâh, saat kulesi, tekke ve türbe gibi çok farklı yapıdaki 334 Türk eseri, alfabetik sırayla; Kiliseye Çevrilen Türk Eserleri ismiyle yayınladığım bu kitapta yer almaktadır. Özellikle Midilli adasındaki köy câmileri ilk defa yayınlandı...”

 

ZEKÂ BULMACASI...........  KAÇINCI SIRADA

 

20 öğrenci birerli kol sıraya girmişler. Her öğrencinin sırtında sıra numarası yazılı. Arkadaşlarından biri sıradaki öğrencilerden Ali’ye kaçıncı sırada olduğunu soruyor. O da kendisine diyor ki:

- Benim sıram dâhil, önümdekilerin sıra numaralarının toplamı, benden sonra gelenlerin sırtlarındaki sıra numaralarının toplamına eşittir.       Ali kaçıncı sıradadır?        (Cevabı yarın)

 
 
11.02.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[12/2 00:15] Ömer Tarık Yılmaz: Nisa Suresi 93
Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır.
[12/2 00:16] Ömer Tarık Yılmaz: Ebu Davud,  Tirmizi
lülerinizin iyiliklerini zikredin, kötülüklerini zikretmeyin.
[12/2 00:16] Ömer Tarık Yılmaz: El-Hakem : Her işte hikmet ve adaletle hükmeden.
[12/2 00:16] Ömer Tarık Yılmaz: Günlük Hayatta Yapılacak Sünnetler  : Yemeye ve içmeye besmeleyle başlamak, sağ elle ve önünden yemek sünnettir.
 
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz yemekten sonra tabağı bir ekmek parçasıyla iyice sıyırır, böylece besin değeri olan şeyleri israf etmezdi.
 
Suyu tek nefeste içmeyip, üç defada içmek sünnettir.
 
Bir şey yiyip içtikten sonra “Elhamdülillah” demek sünnettir.
 
Vedalaşırken “Allahaısmarladık” demek veya “Tevekkeltü alellah” işlerimi Allah’a ısmarladım demek sünnettir.
 
İnsanlarımızın birbirlerinden ayrılırken “Allah’a ısmarladık” diyerek vedâlaşmaları, herhalde buradan kaynaklanmakta ve sünnet-i seniyyenin kültürümüzdeki müsbet izlerinden biri olmaktadır. Bu âdet, şuurlu bir şekilde ve ısrarla sürdürülmeli, “çav” veya “bay bay” gibi yabancı kelime ve ifadelerle asla değiştirilmemelidir.
 
Ayakkabı ve elbise giyerken sağdan başlamak, bir yere sağ ayağını atarak girmek, bir yere girerken çıkarken sağda bulunanlara öncelik hakkı tanımak sünnettir.
 
Resûl-i Ekrem Efendimize su veya süt gibi bir şey ikram edildiği zaman, hepsini içmez bir miktar bırakır, onu da sağ tarafında bulunana ikram ederlerdi.
 
Sağ yanındaki yaşça küçük biri ise, ondan izin almak sûretiyle sol yanındakilere ikram ederlerdi. O’nun sünneti böyle idi.
 
Selâm vermek sünnet, almak ise farzdır.
 
Birlikte oturulan bir cemaatin yanından kalkılacağı zaman da, gelindiğinde olduğu gibi selâm verilmesi gerekir.
 
Binitli olan yürüyene, yürüyen oturana, sayıca az olan çok olana selâm verir.
 
Çocuklara selâm vermesi Peygamber Efendimiz’in sünnetlerinden biridir.
[12/2 00:16] Ömer Tarık Yılmaz: Müslim
Ey kalpleri yönlendiren Allahım! Kalplerimizi sana itaate yönelt!”
[12/2 00:16] Ömer Tarık Yılmaz: Ev hayatı
Muhtelif zamanlarda Hazret-i Ayşe vâlidemize, Peygamber Efendimiz’in evde ne ile meşgul olduğu sorulduğunda şu cevapları vermiştir:
 
“Allah Resûlü evinde âilesinin işleriyle meşgul olurdu. Ezânı duyunca da hemen namaza çıkardı.” (Buhârî, Nafakât, 8)
 
“Resûlullah da bir beşerdi. Elbisesini diker, koyunlarını sağar, kendi işlerini yapardı.” (Ahmed, VI, 256)
 
“O, elbisesini dikip yamar, ayakkabısını tâmir eder, diğer insanların evlerinde yaptığı işleri yapardı.” (Ahmed, VI, 121, 106)
[12/2 00:16] Ömer Tarık Yılmaz: El-Mümtehine Süresi 1,2,3. Ayetler
1: Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri yakın dost, sırdaş ve işlerinize vekil edinmeyin! Siz onlara safça sevgi gösterisinde bulunuyorsunuz. Oysa onlar size gelen gerçeği inkâr etmiş ve sırf Rabbiniz olan Allah’a inandığınız için Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarmışlardır. Eğer siz gerçekten benim yolumda cihâd etmek ve rızâmı kazanmak maksadıyla yurdunuzu terk edip çıktıysanız, kâfirlere nasıl sevgi gösterip sır verebilirsiniz? Gerçek şu ki, sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da ben çok iyi bilmekteyim. Bundan böyle içinizden kim onlara sevgi besler ve sır verirse, kesinlikle dümdüz yoldan sapmış olur!
2: Eğer onlar sizi ele geçirecek olsalar, size karşı acımasız bir düşman kesilirler, ellerini ve dillerini size fenâlık yapmak için uzatırlar ve sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı cân ü gönülden isterler.
3: Kıyâmet günü ne yakınlarınızın size faydası olacaktır, ne de çocuklarınızın. Çünkü Allah o gün aranızı ayıracaktır. Allah, bütün yaptıklarınızı görmektedir.
 
Âyet-i kerîmelerin iniş sebebi olarak şu dikkat çekici hâdise nakledilir:
 
Resûlullah (s.a.s.), müşriklerin Hudeybiye anlaşmasının maddelerini bozmaları ve diğer tamamlayıcı şartların oluşmaya başlaması üzerine Mekke’yi fethetme hazırlıklarına başlamıştı. Fakat bunu son derece gizli tutuyor, niyetini kimseye açmıyordu. Ashâb-ı kirâmdan birkaç kişi haricinde bunu kimseye hissettirmemişti. Efendimiz (s.a.s.) ile beraber işin farkında olan ashâb-ı kirâm (r.a.), bu gizliliğe riâyet ederken, her nasılsa durumdan haberdar olan Bedir gâzîlerinden Hâtıb b. Ebî Beltaa, Mekke’ye durumu bildiren bir mektup yazmış ve bunu bir kadınla da gönder­mişti. Allah Teâlâ Peygamberimiz (s.a.s.)’e durumu bildirdi. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) Hz. Ali, Zübeyr ve Mikdâd (r.a.)’ı çağırdı. Kadının tam bulunduğu yeri haber vererek onu yakalayıp getirmelerini istedi. Kadın, Resûlullah (s.a.s.)’in işaret buyurduğu yerde yaka­landı. Üzerindeki mektup alınıp Resûlullah’a getirildi. Mektupta şunlar yazılıydı:
 
“Ey Kureyş! Allah’ın Rasûlü, sizin üzerinize öyle muazzam bir kuvvetle geliyor ki, gece karanlığı gibi korkunç olan bu ordu sel gibi akacaktır. Allah’a yemin ederim ki, Resûlullah üzerinize tek başına da gelse Allah, O’nu size gâlip kılacak, va’dini ye­rine getirecektir. Şimdiden başınızın çâresine bakın!” (İbn Kesîr, Bidâye, IV, 278)
 
Aslında bu ifadeler, ne gerçeğe aykırıydı ne de ihânetle doluydu. Fakat gizli kalması îcâb eden bir hakîkat düşmana ifşâ ediliyordu. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.s.), bu işi yapan Hâtıb’ı derhâl yanına çağırtıp: “Ey Hâtıb! Bunu niçin yaptın?” diye sordu. Bedir gâzîlerinden olan Hâtıb, büyük bir nedâmet içinde:
 
“–Yâ Resûlallah! Yanınızda bulunan muhâcirlerin Mekke’de âile ve mallarını koru­yacak kimseleri var. Benim ise kimsem yok. Ben de bu mektupla onlar arasında minnet­tarlık kazanarak, âilemi, çoluk çocuğumu korumak istedim. Yoksa vAllahi ben onların câ­susu değilim. Ben bu işi dînimden dönmek gibi bir fenâlıkla da işlemedim. müslüman ol­duktan sonra ben, aslâ küfre râzı olmam. Vallahi benim Allah ve Rasûlü’ne olan imanım sonsuzdur. Aslâ dînimi değiştirmiş değilim...” dedi. Bunun üzerine merhamet ummânı Efendimiz (s.a.s.):
 
“–Hâtıb kendisini doğru müdâfaa etti” buyurdu ve onu affetti.
 
Hâtıb’ın boynunu vurmak isteyen Hz. Ömer’e de Cenâb-ı Hakk’ın, Bedir savaşına katılanların yaptığı hatâları af buyurduğunu hatırlatarak şu mukâbelede bulundu:
 
“−Ama o Bedir seferine katıldı. Ne biliyorsun, belki de Allah Teâlâ Bedir ehlinin hâline muttalî oldu da: «Dilediğinizi yapın, sizleri bağışladım!» buyurdu.” (Buhârî, Meğâzî 9; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 161)
 
Fa
[12/2 00:16] Ömer Tarık Yılmaz: Hayber’in Fethi
Hayber’in fethi, Safer-Rabîulevvel 7/Haziran-Temmuz 628’de gerçekleşti.
Hayber Gazvesi, 628 yılında Müslümanlar ile Yahudiler arasında meydana geldi.
 
Yahudiler, Hendek Savaşı’nda Mekkeli müşriklerle ittifak yapıp Müslümanların aleyhine dönmüşlerdi. Ayrıca Mekke-Medine ve Şam ticaret yolu üzerinde tehlike oluşturuyorlardı. Bu durumu göz önünde blunduran Hz. Muhammed (s.a.v.) beraberinde bulunan 1.600 kişilik ordusu ile Hayber’i kuşattı. Hazırlıksız yakalanan Yahudiler, 10 günlük kuşatmadan sonra bazı rivayetlere göre Hz. Ali’nin kahramanlığı, hatta kale kapısını tek başına söküp atması üzerine teslim oldular. Hz. Muhammed (s.a.v.), elde edilen ürünlerin yarısını vergi olarak vermeleri koşulu ile Yahudilere topraklarını iade etti.
 
Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan Hudeybiye Muâhedesi’ni, görü­nüşteki durumuyla İslâm cephesinin kuvvetsizliğine hamleden münâfıkların bu tavrına Hayber[1] Yahûdîleri de katılmıştı. Bir müddet sonra da, daha önce sürgün edilen Yahûdî kabîlele­rinden aralarına sığınmış olanların körüklemesiyle Hayber’de büyük bir fesat ocağı tutuştu. Yahûdîler, Gatafân kabîlesine birlikte hareket etmeleri karşılığında bir yıllık mahsullerinin yarısını vermeyi taahhüd ettiler. Onlara Gatafân kabîlesi de dâhil olunca, hep birlikte kötü niyetlerini fiile dökmek için harekete geçtiler. Medîne’ye bir ordu göndermeyi plânladılar.[2]
 
Yahûdîlerin bu tavrı üzerine Allâh Resûlü, ashâbından Abdullâh bin Revâha’yı barış için Hayber’e gönderdi. Ancak gelen red cevâbı karşısında, ashâbına Hayber Gazâsı’na çıkılacağını îlân ederek:
 
“–Bizimle ancak cihâdı isteyenler gelsin!..” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 92, 106) Çünkü harp, kaçınılmaz olmuştu. Diğer taraftan Medîne, Hayber’le Mekke arasında idi. Dolayısıyla ne zaman müşriklerle bir harp yapılsa, Hayber, Müslümanların arkasında büyük bir tehlike arz ediyordu.
 
Emr-i Peygamberî’yi duyan ashâb-ı kirâm, seve seve gazâ dâvetine icâbet etti. Ancak Allâh Resûlü, bir taraftan ashâbını cihâda çağı­rırken, diğer taraftan da Hudeybiye’de bulunmayanları orduya kabûl etmedi. Çünkü daha önceki harplerde aralarına ganîmet maksadıyla sızan münâfıkların en zor anlarda yaptıkları ihânetler, îmân ordusu için çok yıpratıcı olmuştu. Şimdi de aynı kimseler, zengin Yahûdî­lerin göz kamaştıran servetlerinden pay alabilmek düşüncesiyle harbe iştirâk etmek is­tiyorlardı. Bunun için Hudeybiye’de bulunanların dışındakilerden sâdır olan harbe iştirâk talebi, geri çevrildi. Zâten Cenâb-ı Hakk’ın emri de bu is

Borsa günü yükselişle tamamladı

Antalya Havalimanı 2 ayda yaklaşık 2 milyon yolcuya hizmet verdi

Sakarya, yılın ilk 2 ayında 26 bin 314 aracı yurt dışına gönderdi

Küresel Para Haftası sunum ve panellerle devam ediyor

AB, Macaristan ve Slovakya'ya petrol akışını sağlamaya çalışıyor

Fitch: Orta Doğu'daki gerilimin kısa sürmesi halinde Türkiye'ye yönelik riskler yönetilebilir

Borsada bugünkü işlemlerin takası 23 Mart'ta yapılacak

Türkiye'den transit geçecek harp araç ve gereçlerine ilişkin esaslar düzenlendi

Konut Fiyat Endeksi şubatta yüzde 1,8 arttı

Safranbolu lokumu üreticileri bayram mesaisinde

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 27 17 1 9 33 60
3.TRABZONSPOR A.Ş. 26 17 3 6 23 57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 26 14 5 7 17 49
5.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 26 12 8 6 14 42
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 26 9 11 6 -4 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 27 8 10 9 -10 33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
11.CORENDON ALANYASPOR 26 5 8 13 -4 28
12.TÜMOSAN KONYASPOR 26 6 11 9 -9 27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 26 6 13 7 -8 25
14.KASIMPAŞA A.Ş. 26 5 12 9 -14 24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR 26 6 14 6 -18 24
16.İKAS EYÜPSPOR 26 5 14 7 -18 22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 26 3 12 11 -28 20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 26 4 17 5 -22 17