Prof. Dr. Baran Yıldız
Günün yazısı
[17/2 16:23] Ömer Tarık Yılmaz: 15- İslamın Vasıflarını Toplayan Hadis Bâbı
168- Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize İbn Nümeyr rivâyet etti. H.
Bize Kuteybetü'bnü Said ile İshâk b. İbrahim dahi hep birden Cerir'den rivâyet ettiler. H.
(Yine) Bize Ebû Küreyb rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Ebû Üsâme rivâyet eyledi. Bunların hepsi Hişâm b. Urve'den o da babasından, o da Süfyan b. Abdillahi's-Sekafi'den naklen rivâyet etti Süfyân Şöyle dedi:
— Dedim ki Ya Resûlüllah! İslâm hakkında bana öyle bir söz söyle ki, onu senden sonra hiç bir kimseye sormayayım. Ebû Üsâme hadîsinde: senden başkasına (sormayayım) şeklindedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Allah'a îman ettim de, ve dosdoğru ol!» buyurdular.
Yukarıdaki hadîs hakkında Kâdî Iyâz şunları söylemiştir.
«Bu hadîs Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Cevamiil-kelim (az sözle çok ma'na ifâde eden) sözlerindendir. Hadîs, Teâlâ Hazretlerinin
'Rabbimiz Allah'dır, dedikten sonra istikamet yolunu tutanlar...' yani Allah'ı tevhid ile ona iman ettikten sonra istikamet yolunu tutan, ve ölünceye kadar Teâlâ Hazretlerine tââtı iltizam ederek tevhidden sapmayanlar... Fussilet: 30 âyet-i kerimesine uygundur. Ashâb-ı kirâmın ekseri müfessirleri ile onlardan sonraki müfessirler zikrettiğimiz bu kavli iltizâm etmişlerdir. Hadîsin ma'nası da inşAllahü teâlâ budur.
Sultanu'l-Müfessirin İbn Abbâs (radıyallahü anh)
'Sen hemen emrolunduğun vecihle müstakim ol.' Hûd: 112: âyet-i kerimesi hakkında şöyle dediler:
— Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e bütün Kur'ân'da, bu âyetten daha şiddetli ve meşakkatli bir âyet daha nâzil olmamıştır. Bundan dolayıdır ki, ashâb-ı kirâm: (sana ihtiyarlık çabuk geldi.) dedikleri vakit. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
— Beni hûd süresiyle arkadaşları ihtiyarlattı.» buyurmuşlardı.
Üstâd Ebû'l-Kâsım el-Kuşeyri, risalesinde istikameti şöyle ta'rif etmiştir: İstikâmet bir derece olup, her şeyin kemâli ve tamamı onunladır. Hayır ve hasenatın husul bulması ve nizamı onun vücuduna bağlıdır. Hâl-ü tavrında müstakim olmayan kimsenin çalışıp çabalaması boşunadır. Derler ki: istikâmet sahibi olmaya ancak büyükler takat getirebilirler. Çünkü istikâmet ma'hud harc-ı âlem şeylerin dışına çıkmak, rusûm ve âdetlerden ayrılarak doğruluğun hakikati ile Allahü teâlâ’nın divânına durmaktır. Bundan dolayıdır ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); «İstikâmet sahibi olun ama onu layıkiyle beceremezsiniz.» buyurmuştur. Bu hadîsi Tirmizî de rivâyet etmiştir. Onda şu ziyade de vardır.
«Ya Resûlallah! Benim için en ziyade korktuğun şey nedir? dedim.» Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dilini tutarak:
«Şudur.» buyurdular.
Evet hadîs-i şerif Kâdı îyâz (rahimehüllah)’ın dediği gibi cevâmi'u'l-kelimdendir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 23 senede bütün tafsilatıyla anlattıklarım bunda hulâsa etmiştir. İstikâmetin iman üzerine sümme ile atfedilmesi onun derecesinin ikrar derecesinden uzak olduğuna işaret içindir. Ancak buradaki uzaklık zaman itibariyle değil rütbe farkı itibariyledir; ve istikâmetin rütbesi daha yüksektir. Zira istikâmet, taatlere ve sadâkata devamdır.
Bazıları buradaki uzaklığı zamana hamlederek kâfirlerin fürü-i imanla yani amellerle muhatab olmadıkları hükmünü çıkarırlar. Çünkü hadîsde evvelâ iman sonra istikâmet emredilmiştir.
[17/2 16:23] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Miraç Kandili
• Türk Medenî Kanunu’nun Kabulü 1926
• Kosova Bağımsızlığını İlân Etti 2008
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[17/2 16:23] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Eğer (borçlu) darlık içinde ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu sadakaya (veya zekata) saymak sizin için daha hayırlıdır.”
Bakara 280
[17/2 16:24] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Müminler, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir bedene benzer. Öyle ki, bir uzvu rahatsızlandığında diğer uzuvları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıya ortak olur.”
Müslim, Birr, 66
[17/2 16:24] Ömer Tarık Yılmaz: İSRÂ VE MİRAÇ
Yüce Rabbimiz İsrâ suresinin ilk ayetinde şöyle buyurur: “Kendisine ayetlerimizden bir kısmını göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, görendir.”
Bu sureye adını veren İsrâ, Sevgili Peygamberimizin bir gece, Mekke’deki Mescid-i Harâm’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya yolculuğudur. Miraç ise Resûl-i Ekrem’in (s.a.s) Allah’ın kudret ve azametine şahit; rahmet, mağfiret ve müjdesine nail olduğu kutlu yükseliştir.
Miracın ilk durağı, Mescid-i Aksâ’dır.
Mescid-i Aksâ’nın bulunduğu mukaddes belde Kudüs, bir İslam beldesidir. “Darü’s-selâm” yani barış ve selamet yurdudur. Kudüs, tarih boyunca Müslümanların himayesinde özgürlüğün, adaletin ve huzur içinde birlikte yaşamanın sembolü olmuştur.
Rabbimizin İsrâ suresinde yer alan öğütlerinden bazılarına kulak verelim: Yalnızca Allah’a kulluk et. Anne-babana iyi davran, yaşlanıp sana muhtaç hâle geldiklerinde onlara kol kanat ger, “öf!” bile deme. Akrabaya, yoksula ve darda kalana yardım et. Cimrilikten ve israftan kaçın. Zinaya yaklaşma. Haksız yere cana kıyma, asla kan davası gütme. Yetimin malına el uzatma. Ahde vefa göster. Ölçü ve tartıda hile yapma. Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[17/2 16:24] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbimiz! Şüphesiz sen, hakkında şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz Allah va’dinden dönmez.”
[Ali İmran Sûresi.9]
[17/2 16:25] Ömer Tarık Yılmaz: İLAHİ ÇAĞRI: EZAN
Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberli- ğini duyurmak anlamına gelen ezan; namaza dâvet, kurtuluşa çağrıdır. Ezan, Müslümanlığın şiarı, okunduğu ülkede İsla- mın varlığının sembolüdür.
Gönülleri huzurla dolduran ezan, ruhlara güven verir, imanın tazelenip güçlenmesini sağlar.
Ezan; sünnet-i müekkede olup hicretin birinci yılında meşru kılınmıştır. Beş vakit namaz ile Cuma namazı için ezan oku- mak sünnettir. Namaz vakti girmeden ezan okunmaz; eğer okunmuşsa vakit girdikten sonra iade edilmesi gerekir.
Ezan okuyan kimsenin Müslüman, erkek ve akıllı olması şart- tır. Ezan; yüksek bir yere çıkılarak, kıbleye karşı, ayakta, yük- sek sesle, kelimeler ağır ağır ve aralıklı olarak okunur.
FETİH SÛRESİ
Medine döneminde inmiştir. 29 âyettir. Sûre, adını 1, 18 ve 27. âyet- lerde geçen “fetih” kelimesinden al- mıştır.
Sûrede başlıca, hicretin altıncı yı- lında Hz. Peygamber ile Mekke’li müşrikler arasında gerçekleşen Hu- deybiye antlaşması, cihad, savaştan geri kalan münafıklar ve Mekke’nin fethedileceği müjdesi konu edil- mektedir. Hz. Peygamber “Bu gece bana, üzerne güneşin doğduğu, her şeyden daha değerli ve güzel bir sûre gönderildi” (Buharî, “Tefsir”, 48/1) bu- yurarak Fetih Sûresni okumuşlar- dır.
ÖZLÜ SÖZ
Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen; / Öyle mazlum yolda kalsa, hemdem ol sen; Mahşer günü dergâhına mahrem ol sen; / Ben-sen diyen kimselerden geçtim işte. (Ahmed Yesevî)
[17/2 16:25] Ömer Tarık Yılmaz: Herşeyden haberdar olan
Al-Khabir : The All-Aware who has knowledge of the inner, most secret aspects of all things.
Cenab-ı Hak Buyuruyor:
'Allah bilendir, hikmet sahibidir.' (Enfal,71)
'O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır'. (Enam, 18)
'Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.' (Mülk, 14 )
'Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.' (Haşr Suresi, 18)
Yerde ve gökte daha bilmediğimiz birçok alemlerde ne kadar varlıklar varsa onların bütün hareketlerinden Hz.Allah haberdardır. O'nun haberi olmadık hiçbir şey mevcut değildir. (6)
Herşeyi O yaratmıştır. Yaratan yarattığını bilmez mi? Bir duygu duyan, bir şey düşünen, bir niyet eden, bir söz söyleyen, kasıtlı olarak bir iş yapan, onu yaparken ne kadar gizlemek istese kendinden gizleyemez, vicdanında onu o anda duyabilir. O halde onu ve bütün göğüslerin hakikatini, bütün mahlukatı yaratan yaratıcı daha önce ve daha mükemmel şekilde bilir. O göğüsler, o nefisler, o düşünceler, o kuvvetler, o fiiller ve o duygular bilgiyle, hep Allah'ın yaratmasıyladır. O yaratmayınca kimsenin ne eli oynar ne dili, ne hissi yürür ne fikri, ne vicdanı kalır ne kendisi. Bakarsın bir an içinde el çolak olmuş, dil tutulmuştur. Fikir durmuş, akıl boğulmuştur. Gönül kendinden geçmiş, ben böyle yaparım diyen nefis yerle bir olmuştur. Yaratıcının yeni bir yaratma ile imdadı yetişmezse hiçbir yaratık onu kendine getiremez ve o yaratmayı işletemez. Çünkü bir zerre, bir şuur, bir şey yaratmanın dayandığı teferruatı bilemez. O, bütün sebepler silsilesini kuşatan olgun bir ilim ve kudretin eseridir. Yaratıkların, yaratıcıdan bir şey gizlemesine imkân yoktur. Bir yaratık kendinde sonradan meydana gelen bilgiyi ve onun mânâsını ondan önce onu ve onda o bilgiyi bütün hakikatiyle yaratan yaratıcının ilmine borçludur. Mahlûkta herhangi bir hadise meydana gelir de onu, yaratan Allah bilmez olur mu? O, latif ve habirdir.. (5)
Allah'ın bu ismi, O'na imanı olan kullarının yalandan, hilekarlıktan ve edeb dışı hallerden sakındırır.
O'na karşı gizliliğin mümkün olmadığını hatırlatır. Ayrıca da onu; bizzat dua ve ibadet etmek yerine, ihtiyaçlarından doğrudan doğruya haberi olmaz zannıyla kendisine dileklerini sunmak için vasıta ve aracılara başvurmak gibi cahilane davranışlara meyletmekten de alıkoyar.
O, kullarının bütün ihtiyaç ve hallerine, şüphesiz tamamen, her an ve vasıtasız olarak vakıftır.
Tenbih: Kul, bildiklerine aldanıp büyüklenmemeli ve şeytanın oyununa gelmemelidir. Daima güzel ahlakla donanmalı, araştırmalı ve ilmin artırmaya çalışmalıdır. Bütün amellerinde, sözlerinde ve gizli hallerinde Mevla'sından haya ederek O'na isyan etmekten kaçınmalıdır. Allah'ın sıfatlarını, hükümlerini, helal ve haramını öğrenmeli, kendisini O'na yaklaştıracak ve mertebesini yükseltecek şeylerle uğraşmalıdır. (3)
Bir müslüman ihlasla 'Ya Habîr' diye bu mübarek ismin zikrine devam ederse onun tecellisine mazhar olur. Kötü ahlaktan kurtulur. Zihni açılır. (4)
Kaynaklar
1) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı) Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
2) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985
3) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
4) Esmâ-ül Hüsna, Rauf Pehlivan, İstanbul Dağıtım A.Ş., 2002
5) Elmalı Tefsiri, Mülk Süresi, 14
6) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları
[17/2 16:25] Ömer Tarık Yılmaz: İmanın geçerli olabilmesi ve sahibini âhirette ebedî kurtuluşa erdirebilmesi için şu şartları taşıması gerekir:
1. İmanın dünyada hür iradeye dayalı bir tercih olması, baskı, tehdit veya dünya hayatından ümit kesme (ye's) durumunda gerçekleşmemiş bulunması gerekir. Daha önce mümin olmayan bir kimsenin, hayattan ümidini kestiği son nefesinde uğrayacağı azabı farkedip 'iman ettim' demesi halinde, onun bu imanı geçerli olmaz. Bir âyette 'Artık o çetin azabımızı gördükleri zaman `Allah'a inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik' derler. Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Allah'ın kulları hakkında süregelen kanunu budur. İşte kâfirler burada hüsrana uğramışlardır' (el-Mü'min 40/84-85) buyurulmuştur.
2. Mümin, iman esaslarından birini inkâr anlamına gelen tutum ve davranışlardan kaçınmalıdır. Meselâ Allah Teâlâ'yı ve bütün peygamberleri tasdik edip de Hz. Muhammed'in peygamberliğine inanmayan yahut farz veya haram olduğu kesin olarak bilinen bir hükmü, meselâ namazın farz, şarap içmenin haram olduğunu kendi hür iradesiyle inkâr eden, yahut alaya alan, puta, haça vb. şeylere tapan bir kimseye mümin denilemez.
3. Mümin Allah'ın rahmetinden ne ümitsiz ne de emin olmalıdır. Korku ile ümit arasında bulunmalıdır. Müminin 'Nasıl olsa imanım var, o halde muhakkak cennete giderim' düşüncesiyle kendinden emin olması veya 'Çok günah işledim, ben muhakkak cehennemliğim' diye Allah'ın rahmetinden ümit kesmesi imanını kaybetmesine sebep olabilir. Bu konuda Kur'an'da şöyle buyurulur: 'Doğrusu kâfirlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez' (Yûsuf 12/87), 'Fakat büyük zararı göze alanlar topluluğundan başkası Allah'ın azabından (azabının olmayacağından) emin olmaz' (el-A`râf 7/99).
[17/2 16:26] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktiyle biz, Israilogullarindan: Yalnizca Allah'a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakin akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz almis ve 'Insanlara güzel söz söyleyin, namazi kilin, zekâti verin' diye de emretmistik Sonunda aziniz müstesna, yüz çevirerek dönüp gittiniz (BAKARA/83)
Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarini soruyorlar De ki: Maldan harcadiginiz sey, ebeveyn, yakinlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalidir Süphesiz Allah yapacaginiz her hayri bilir (BAKARA/215)
Iyilik, yüzlerinizi dogu ve bati tarafina çevirmeniz degildir Asil iyilik, o kimsenin yaptigidir ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanir (Allah'in rizasini gözeterek) yakinlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmislara, dilenenlere ve kölelere sevdigi maldan harcar, namaz kilar, zekât verir Antlasma yaptigi zaman sözlerini yerine getirir Sikinti, hastalik ve savas zamanlarinda sabreder Iste dogru olanlar, bu vasiflari tasiyanlardir Müttakîler ancak onlardir! (BAKARA/177)
Birinize ölüm geldigi zaman, eger bir hayir birakacaksa anaya, babaya, yakinlara uygun bir biçimde vasiyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur (BAKARA/180)
Ana-babanin ve yakinlarin biraktiklarindan erkeklere bir pay vardir; ana-babanin ve yakinlarin biraktiklarindan kadinlara da bir pay vardir Gerek azindan, gerek çogundan belli bir hisse ayrilmistir (NİSA/7)
(Mirastan payi olmayan) yakinlar, yetimler ve yoksullar miras taksiminde hazir bulunursa bundan, onlari da riziklandirin ve onlara güzel söz söyleyin (NİSA/8)
Allah size, çocuklariniz hakkinda, erkege, kadinin payinin iki misli (miras vermenizi) emreder (Çocuklar) ikiden fazla kadin iseler, ölünün biraktiginin üçte ikisi onlarindir Eger yalniz bir kadinsa yarisi onundur Ölenin çocugu varsa, ana-babasindan her birinin mirastan altida bir hissesi vardir Eger çocugu yok da ana-babasi ona vâris olmus ise, anasina üçte bir (düser) Eger ölenin kardesleri varsa, anasina altida bir (düser Bütün bu paylar ölenin) yapacagi vasiyetten ve borçtan sonradir Babalariniz ve ogullarinizdan hangisinin size, fayda bakimindan daha yakin oldugunu bilemezsiniz Bunlar Allah tarafindan konmus farzlardir (paylardir) Süphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir (NİSA/11)
(Erkek ve kadindan) her biri için, ana, baba ve akrabanin biraktigindan (hisselerini alacak olan) vârisler kildik Yeminlerinizin bagladigi kimselere de paylarini verin Çünkü Allah her seyi görmektedir (NİSA/33)
Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir seyi ortak kosmayin Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakin komsuya, uzak komsuya, yakin arkadasa, yolcuya, ellerinizin altinda bulunanlar (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranin; Allah kendini begenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez (NİSA/36)
Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendini, ana-babaniz ve akrabaniz aleyhinde de olsa Allah için sahitlik eden kimseler olun (Haklarinda sahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakindir Hislerinize uyup adaletten sapmayin, (sahitligi) eger, büker (dogru sahitlik etmez), yahut sâhidlik etmekten kaçinirsaniz (biliniz ki) Allah yaptiklarinizdan haberdardir (NİSA/135)
Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip çatinca vasiyet esnasinda içinizden iki adalet sahibi kisi aranizda sahitlik etsin Yahut seferde iken basiniza ölüm musibeti gelmisse sizden olmayan, baska iki kisi (sahit olsun) Eger süpheye düserseniz o iki sahidi namazdan sonra alikor, 'Bu vasiyet karsiliginda hiçbir seyi satin almayacagiz, akraba (menfaatine) de olsa; Allah (için yaptigimiz) sahitligi gizlemiyecegiz, (aksini yaparsak) bu takdirde biz elbette günahkârlardan oluruz' diye Allah üzerine yemin ettirirsiniz (MAİDE/106)
De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kildigini okuyayim: O'na hiçbir seyi ortak kosmayin, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarinizi öldürmeyin -sizin de onlarin da rizkini biz veririz-; kötülüklerin açigina da gizlisine de yaklasmayin ve Allah'in yasakla
[17/2 16:26] Ömer Tarık Yılmaz: DİLİN AFETLERİ
5872 - Ebu Sa'idi'l-Hudri radıyallahu anh, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan anlatıyor:
'Ademoğlu sabaha erdimi, bütün azaları, dile temenna edip: 'Bizim hakkımızda Allah'tan kork. Zira biz sana tabiyiz. Sen istikamette olursan biz de istikâmette oluruz, sen sapıtırsan biz de sapıtırız!' derler.'
Tirmizi, Zühd 61, (2409).
5873 - Süfyan İbnu Abdillah radıyallahu anh anlatıyor: 'Ey Allah'ın Resûlü dedim, uyacağım bir amel tavsiye et bana!' şu cevabı verdi:
'Rabbim Allah'tır de, sonra doğru ol!'
'Ey Allah'ın Resûlü dedim tekrar. Benim hakkımda en çok korktuğunuz şey nedir?' Eliyle dilini tutup sonra: 'İşte şu!' buyurdu.'
Tirmizi Zühd 61, (2412).
5874 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Allah'a ve ahiret gününe inanan kimse ya hayır koşuşsun ya da sussun.'
Tirmizi, Kıyamet 51, (2502).
Tirmizi'nin İbnu Ömer radıyallahu anh'tan yaptığı diğer bir rivayette Resûlullah: 'Kim susarsa kurtulur' buyurmuştur.
5875 - Ali İbnu'l-Huseyn, Ebu Hureyre radıyallahu anh'tan naklediyor:
'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Kişinin mâlâyâni şeyleri terki İslâm'ının güzelliğinden ileri gelir.'
Tirmizi, Zühd 11, (2318, 2319); Muvatta, Hüsnü'l-Hulk 3. (2, 903).
5876 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Bir adam ölmüştü, diğer biri, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın işiteceği şekilde onun için şöyle söyledi: 'Cennet mübarek olsun!' Resülullah aleyhissalâtu vesselâm sordu:
'Nereden biliyorsun? Belki de o mâlâyâni konuştu veya kendisini zengin kılmayacak bir miktarda cimrilik etti!'
Tirmizi, Zühd 11, (2217).
5877 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki:
'Kul (bazan), Allah'ın rızasına uygun olan bir kelamı, ehemmiyet vermeksizin sarfeder de Allah onun sebebiyle cennetteki derecesini yükseltir. Yine kul (bazan) Allah'ın hoşnutsuzluğuna sebep olan bir kelimeyi ehemmiyet vermeksizin sarfeder de Allah, o sebeple onu cehennemde yetmiş yıllık aşağıya atar.'
Buhâri, Rikak 23; Müslim, Zühd 49, (2988); Muvatta, 4, (2, 985); Tirmizi, Zühd 10, (2315).
5878 - Kays İbnu Ebi Hâzım rahimehullah anlatıyor: 'Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh, Zeyneb adında Ahmesli bir kadının yanına girmişti. Onun hiç konuşmadığını gördü: 'Nesi var, niye konuşmuyor?' diye sordu. Oradakiler:
'Hiç konuşmadan hacc yapıyor!' dediler. Hz. Ebu Bekr kadına:
'Konuş. Zira bu yaptığın helal değil, bu cahiliye işidir' dedi. Kadın da konuşmaya başladı. Önce:
'Sen kimsin?' diye sordu. Hz. Ebu Bekr:
'Muhacirlerden biriyim!' dedi.
'Hangi muhacirlerdensin?'
'Kureyş'ten.'
'Kureyş'ten kimlerdensin?'
'Oo! Sen çok soru sordun! Ben Ebu Bekr'im.'
'Allah'ın cahiliyeden sonra bize lutfettiği bu güzel din üzerine ne kadar baki kalacağız?'
'İmamlarınız müstakim (doğru yolda) oldugu müddetçe bakisiniz.
'İmamlar ne demek?'
'Kavmindeki reisler ve eşraflar var ya, halka emrederler halk da onlara itaat eder?'
'Evet!'
'İşte onlar imamlardır.'
Buhâri, Menakıbu'l-Ensâr 26.
5879 - Hz. Büreyde radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Münafığa 'efendi' demeyin. Zira eğer o, seyyid olursa Allah'ı kızdırırsınız.'
Ebu Dâvud, Edeb 83, (4977).
5880 - Ümmü Habibe radıyallahu anha anlatıyor: 'Resulullah Aleyhissalatu vesselam buyurdular ki:
'Ademoğlu'nun, emr-i bi'l-ma'ruf veya nehy-i ani'l-münker veya Allah Teâla hazretlerine zikir hariç bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir.'
Tirmizi, Zühd 63, (2414).
5881 - İbnu Amr İbni'l-Âs radıyallahu anhümâ anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Allah Teâla hazretleri, insanlardan, sığırların dilleriyle toplamaları gibi, dilleriyle toplayan belâgat sahiplerine buşzeder.'
Tirmizi, Edeb 82, (2857).
5882 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'
[17/2 16:26] Ömer Tarık Yılmaz: Abdullah İbnu Ömer İbni'l-Hattâb (radıyallahu anh)'ın anlattığına göre, bir adam kendisine: Gazveye çıkmıyor musun?' diye sorar. Abdullah şu cevabı verir: 'Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i işittim, şöyle buyurmuştu: 'İslâm beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kâbe'ye haccetmek, Ramazan orucu tutmak'.
Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22 (....); Nesâî, İman 13, (9, 107-108); Tirmizî, İman 3, (2612).
[17/2 16:27] Ömer Tarık Yılmaz: İman edip salih ameller işleyenler ise cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
[Bakara Sûresi.82]
[17/2 16:27] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabimiz! Peygamberlerin aracılığı ile bize vaat ettiklerini ver bize; kıyamet gününde bizi rezil etme. Sen asla sözünden caymazsın.” (Âl-i İmrân, 3/194)
[17/2 16:27] Ömer Tarık Yılmaz: Ahmak kimsenin ahmaklığı, zeki ve akıllı kimselere çabuk geçer.[Zernuci]
[17/2 16:28] Ömer Tarık Yılmaz: Zekeriyyâ ve Yahya Aleyhisselâmlar
Zekeriyyâ Aleyhisselâmın Soyu Ve Mesleki:
Zekeriyyâ b.Berahyâ[1] Aleyhisselâmın soyu, Süleyman b.Dâvûd Aleyhisse-lâmlara[2],
Süleyman b.Dâvûd Aleyhisselâmların soyu da, Yehûza b.Yâkub Aleyhisselâ-ma dayanır. [3]
Zekeriyyâ Aleyhisselâm, böyle Enbiyâ oğullarından olduğu için, Beytülmakdis´-te, vahiy yazardı.
Zâten, Enbiyâ oğullarından[4] veya İsrail oğullarıyla onların bilginlerinden[5] olup ta[6], kendisin[7] veya neslini Beytülmakdisin hizmetine vakf ve habs etmeyen bir kimse yoktu ki. [8]
Zekeriyyâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarının hem Peygamberi, hem de, Din Bilginleri ve Danışmanları Başkanı idi.[9] Kendisi, marangozdu da.[10]
Zekeriyyâ Aleyhisselâmın Peygamberliği:
İsrail oğullarına en son gönderilen Peygamberler: Dâvûd Aleyhisselâm Hanedanından:
Zekeriyyâ,
Yahya b.Zekeriyyâ,
İsâ b.Meryem Aleyhisselâmlardı. [11]
Bu hususta Kur´ân-ı kerimde şöyle buyrulur:
'Biz, ona (İbrahim´e) İshak ile Yâkub´u ihsan ettik, ve her birini, Hidâyete (Nübüvvete) erdirdik.
Daha önce de, Nuh´u ve onun neslinden Davud´u, Süleyman´ı, Eyyûb´u, Yûsuf´u, Musa´yı ve Harun´u da, Hidayete (Nübüvvete) kavuşturduk.
Biz, iyi hareket edenleri, işte, böyle mükâfatlandırırız.
Zekeriyyâ´ya, Yahya´ya, İsa´ya ve İlyas´a da (böyle Hidayet, Nübüvvet) verdik.
Onların hepsi, Sâlihlerdendi. [12]'
Zekeriyyâ Aleyhisselâmın Allâh´dan Bir Oğul Dileyişi Ve Yahya Aleyhisselâmla Müjdelenişi:
Zekeriyyâ Aleyhisselâm; 92[13] veya 99[14], ya da, 120 yaşında, zevcesi de, 98 yaşında bulunduğu sırada[15] idi ki, ne zaman Hz.Meryem´in Mesciddeki odasına uğrasa, onun yanında, kış mevsiminde yaz meyvası, yaz içinde de, kış mey-vası bulur[16], ona:
'Ey Meryem! [17] Bu, sana, nereden geliyor?' diye sorar, o da: 'Bu, Allah tarafından!' diye cevap verirdi. [18]
Zekeriyyâ Aleyhisselâm, Hz. Meryem´e, böyle, kış mevsiminde yaz meyvası, yaz içinde de, kış meyvası ihsan edildiğini görünce:
'Meryem´e, bunu, yapan, benim zevcemi de, doğum yapmağa elverişli yapmağa kadirdir!' diyerek kendisine bir oğul ihsan buyurması için Yüce Allah´a dua etti. [19]
Bu husus, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:
'Zekeriyyâ´yı da (an!):
Hani, o, Rabb´ine:
Rabbim! Beni, yalnız başıma bırakma!
Sen, Vârislerin, en hayırlısısın! diye niyaz etmişti.
Biz, onu(n)da, (bu duasını) kabul ve kendisine, Yahya´yı, ihsan ettik.
Zevcesini, (doğurmaya) sâlih (elverişli) kıldık.
Hakikat, (bütün) bunlar (bu Peygamberler) hayr işlerinde yarışırlar, umarak ve korkarak bize düa ederlerdi.
Onlar, bizim için, derin saygı gösterenlerdendi[20]'
'(Bu) Kulu Zekeriyyâ´ya, Rabbinin rahmetini anışıdır:
O, Rabbine, gizlice niyaz ettiği zaman:
Ey Rabb´im! Hakîkatan. ben... Benim, kemiğim yıpradı.
Başımın saçı, tutuştu (saçlarım ağardı, ihtiyarladım)
Rabb´im! Ben, Sana, ne düa etmişsem, bedbaht (ve mahrum) olmadım.
Hakikatan, ben, kendimden sonra, yerime gelecek akrabamdan endişeye düştüm. Zevcem de, kısırdır.
Binâen aleyh, bana, tarafından (ve kendi sulbümden) bir oğul ihsan et! ki, bana da, mirasçı olsun, Yâkub Hanedanına da, mirasçı olsun.
Rabbim! Sen, onu rızana kavuştur! demiştir. [21]
Orada, Zekeriyyâ, Rabb´ına:
Rabb´im! Bana, Senin tarafından, çok temiz bir zürriyet ihsan et!
Muhakkak, Sen, duayı hakkıyle işitensin! diye dua etti.
O, Mihrabda durup namaz kılarken, Melekler, ona (şöyle) seslendi:
'Gerçekten, Allah, sana, Kendisinden bir Kelime´yi (Kün emrile yaratılan İsa´yı) tasdik edici bir Efendi, nefsine hâkim ve Şilinlerden bir Peygamber olmak üzre Yahya´yı, müjdeler!´[22]
'(Allah):
Ey Zekeriyyâ! Hakikatan, sana, Yahya adında bir oğul müjdeleriz ki, bundan önce, biz, ona, hiç bir (kimseyi) adaş yapmamıştık!' buyurdu. [23] (Zekeriyyâ):
Rabb´im! Benim nasıl bir oğlum olabilir ki? Zevcem, bir kısırdır. Ben ise, ihtiyarlığın son hadd
[17/2 16:29] Ömer Tarık Yılmaz: RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN VEFÂTININ ASHÂB-I KİRÂM ÜZERİNDEKİ TESİRİ
Rasûlüllah (s.a.s.)'in vefât ettiği hemen duyuldu. Bu haber, ashâb-ı kirâm üzerinde derin üzüntü meydana getirdi. Daha sabahleyin ayağa kalkmış halde görmüşler, iyileşiyor diye sevinmişlerdi. Beklenmedik acı haber, herkesi şaşkına çevirdi. Yola çıkmak için hazırlanan Üsâme ordusu da ordugâhtan döndü, kumandanlık sancağı Rasûlüllah (s.a.s.)'in kapısı önüne dikildi. Hicrette Rasûlüllah (s.a.s.)'in Medine'ye girdiği gün, en büyük bayram sevinci yaşanmıştı. Bugün en büyük acı ve mâtem yaşanıyordu. Münâfıklar ise, 'Muhammed hak peygamber olsaydı, ölmezdi...' gibi küstahça sözler söylemişler, ortalığı bulandırmışlardı. Bu duruma sinirlenen Hz. Ömer, kılıcını çekerek:
-Rasûlüllah (s.a.s.) ölmemiş, bayılmıştır. Kim Muhammed öldü derse, boynunu vururum, diyordu. Böyle bir hengâmede metânetini muhâfaza edebilen sâdece Hz. Ebû Bekir oldu.(450) Acı haberi öğrenen Hz. Ebû Bekir, kimseye bir şey söylemeden, doğru kızı Hz. Âişe'nin odasına girdi. Rasûlüllah (s.a.s.)'in yüzündeki örtüyü kaldırdı, iki gözünün arasını hürmetle öpüp ağladı.(451)
-Anam, babam sana fedâ olsun. Allah'ın sana takdir ettiği ölüm geçidini geçtin. Fakat Allah sana ikinci bir ölüm tattırmayacaktır, dedi. Sonra, âilesini teselli edip ayrıldı.
Ömer halka hâlâ 'Rasûlüllah ölmedi, öldü diyenin boynunu uçururum' diye hitâbediyordu. Hz Ebû Bekir minbere çıktı. Halk, Hz. Ömer'i bırakıp, Hz. Ebû Bekir'in etrâfında toplandı. Ebû Bekir Cenâb-ı Hakk'a hamd ve senâ ettikten sonra:
-Sizden her kim Muhammed (s.a.s.)'e tapıyorsa, iyi bilsin ki, Muhammed (s.a.s.) öldü. Her kim Allah'a kulluk ediyorsa, iyi bilsin ki, Allah bâkîdir, asla ölmez,' dedi. Sonra şu anlamdaki âyetleri okudu.
'Muhammed ancak bir peygamberdir. O'ndan önce de nice peygamberler geçti. Eğer o ölür, veya öldürülürse geri mi döneceksiniz. Her kim geri dönerse, Allah'a hiç bir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükâfatını verecektir.' (Âl-i İmrân Sûresi, 144)
'Ey Muhammed, şüphesiz sen de öleceksin, onlar (müşrikler) de ölecek.' (ez-Zümer Sûresi, 30)
Ashâb, o derece şaşkınlık içindeydi ki, bu âyetleri sanki önceden hiç duymamışlar, ilk defa Hz. Ebû Bekir'den işitiyorlardı. Hz.Ebû Bekir'in sözlerini ve âyetleri dinleyince herkes kendine geldi.(452) Evet, peygamber de olsa herkes ölecekti. İşte, iki cihânın serveri, peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammad (s.a.s.)'de ölmüştü.
4- HZ. EBÛ BEKİR'İN HALÎFE (DEVLET BAŞKANI) SEÇİLMESİ
Hz. Ebû Bekir'i dinledikten sonra, ashâbın heyecânı yatıştı. Aynı gün Benî Saide sofasında toplandılar. Hz. Ebû Bekir'i halife seçtiler. (1 Rabiulevvel 11 H./ 27 Mayıs 632 M.)
5- RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN TEÇHÎZ VE DEFNİ
Rasûlüllah (s.a.s.)'in cenâzesi, halîfe seçimi yapıldıktan sonra, salı günü yıkanıp hazırlandı. Bu vazîfeyi en yakın akrabası yaptı. Son hizmetinde bulunabilmek isteyen herkes, Hz. Âişe'nin odası önünde toplanmıştı. Bu yüzden Hz. Ali odanın kapısını kapattı, içeriye kimseyi almadı. Yalnızca ensar adına Bedir mücâhidlerinden Havlî oğlu Evs içeri alındı.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in mübârek vücûdu, bir sedir üzerine konuldu. Dış elbisesi soyuldu. Yıkama işini bizat Hz. Ali yaptı. Amcası Abbâs ile oğulları Abdullah, Fazl ve Kusem, cesedin çevrilmesine yardımcı oldular. Üsâme ile azadlı kölesi Şukran da su döktüler. İç gömleği çıkarılmayıp vücûdu üzerinden oğulduğu için Hz. Ali'nin eli Rasûlüllah (s.a.s.)'in mübârek vücûduna dokunmamıştır.(453)
Cenâzelerde genellikle görülen koku ve nahoş şeylerden hiçbiri O'nda yoktu. Bu yüzden Hz. Ali:
-Hayâtında da pâksın, ölümünde de pâksın, diyerek yıkadı. Sonra üç parça beyaz pamuk bezi ile kefenleyip(454) odanın kapısı açıldı.
Rasûlüllah (s.a.s.)'in mübârek cesedi, sedirin üzerine konulmuş
[17/2 16:30] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.HÂLİD B. VELÎD
Hz. Peygamberin, hakkında 'ne güzel kul' diye buyurduğu sahabî.
Nesebî, Hâlid b. Velid b.Muğire b. Abdillah b. Amr b. Mahzum. Annesinin ismi Lübâbe olur. Hz Meymune'nin yakın akrabasıdır. Hz. Hâfid'in lakabı Seyfullah (Allah'ın Kılıcı)'dır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Mute savaşındaki başarısından ötürü onu Allah'ın kılıcı diye övmüştür. Künyesi Ebû Süleyman'dır. Yedinci hicrî yılında müslüman oldu (İbn Hacer, el-İsâbe, I, 413)
Hz. Hâlid (r.a.)'ın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Mekke'nin şerefli ve itibarlı ailelerinden biri olan mahzum oğullarındandır. Ordu komutanlığı Hz. Hâlid'in ailesinin bir imtiyazıydı. Uhud savaşında ve Hudeybiye sulhu esnasında Hâlid b. Velid, Kureyş ordusunun komutânlarından birisiydi.
Hudeybiye anlaşmasından sonra Hz. Peygamber umre için Mekke'ye gidince Hâlid'in daha önce müslüman olan kardeşi Velid'e Hâlid'i sordu. Hz. Peygamber Halid gibi bir insanın müşriklerin içinde kalmasının şaşılacak bir durum olduğunu belirtti. Velid kardeşi Halid'e Peygamber (s.a.s)'in bu iltifatını bildiren bir mektup gönderdi. Bunun üzerine Hz. Halid müslüman olmak için Mekke'den yola çıkınca, yolda Amr b. el-Âs ile karşılaştı ve beraberce Mekke'den Medine'ye gelip müslüman oldular. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 158).
Hz. Hâlid hicrî sekizinci yılda yapılan Mute savaşına bir nefer olarak katıldı. Ordu komutanlarının sırayla şehîd olması üzerine Ashab istişâre ederek komutayı Hz. Hâlid'e vermiş. Hz. Peygamber Medine'de olup bitenleri haber verip komutanların şehid düşmesini anlattıktan sonra komutayı Allah'ın kılıçlarından birinin aldığını söylemiştir.
Bu olaydan sonra Hz. Hâlid Seyfullah (Allah'ın Kılıcı) diye anıldı. Halid (r.a.) komutasına aldığı orduyu kalabalık düşman karşısında bozguna uğratmandan Medine'ye getirmeyi başardı (İbn Hacer, el-İsâbe, I, 413).
Hz. Hâlid, Mekke fethinde süvarilerin komutanı idi. Ordunun sağ kanadını kontrol ediyordu. (Müslim, Sahih, II,103). Mekke fethinde müslümanlara karşı çıkan küçük gruplarla Hz. Hâlid çarpışmıştır.
Huneyn savaşında Hâlid büyük cesaret ve yararlılık göstermiştir. Hatta bu savaşta yaralanınca Hz. Peygamber ziyaretine geldi, dua etti. Hâlid şifa.buldu (İsdü'l-Gâbe, II, 103).
Mekke fethinden sonra Hz. Peygamber Nahle'deki Uzza putunu kırmaya Halid b. Velid'i gönderdi. Hâlid Uzza putunu kırıp geri döndü.
Taif kuşatmasına katıldı. Hz. Peygamber (s.a.s.) Dumetu'l-Cendel'in hristiyan emiri Ukeydir'in üzerine Halid'i gönderdi. Hz. Halid Ukeydir'i yaban sığırı avlarken yakaladı ve esir aldı; teslim olmayan kardeşini öldürdü. Diğer kardeşi ve Ukeydir'i esir alarak ganimetlerle birlikte Hz. Peygamber'e getirdi.
Hicrî onuncu yılda Necrân'a Hârisoğullarım İslâm'a davet etmek için gönderildi. Onları üç gün müddetle İslâm'a davet etti. Necrânlılar müslüman oldular.
Hz. Ebû Bekir Hâlife olunca Hz. Hâlid'i komutan olarak yalancı Peygamberlerin üzerine gönderdi. Yalancı Peygamber Tulayh b. Huvaylid'i Buzaha'da mağlup etti sonra Temimoğulları üzerine yöneldi ve Mâlik b. Nuveyra'nın komutasındakilerle karşılaştı. Mâlik'i silah bırakmasına rağmen esir etti ve öldürdü. Hz. Ömer, Hâlid'i bu olayda hatalı davrandığı gerekçesiyle kınamıştır.
Daha sonra Museylemetu'l-Kezzâb'a karşı sefere çıktı ve onu Yemâme sınırında Akraba denilen yerde mağlub etti ve öldürttü.
Yalancı Peygamberlerle olan mücadelesinden sonra zekat vermeyen kabileler üzerine gönderildi. Onları da sindirdi. Daha sonra Hicrî oniki yılında Irak'a İranlılara karşı gönderildi. İki ay zarfında Iran Sâsânî, ordularını bozguna uğratarak Hire'yi zabtetti ve Fırat çevresini hâkimiyeti altına aldı.
Suriye sınırında Bizanslıların ordu hazırladıkları haberi gelince hilâfet merkezinden Hz. Hâlid'e Irak bölgesinin komutanlığını Müsenna'ya bırakarak Şam
[17/2 16:30] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâna'nın Bir Mektubu
Bir gün Emîr Süleyman Pervane, Mevlâna'dan kendisine nasihat etmesi için ricada bulunmuştu. Mevlâna, bir zaman düşündükten sonra:
— Emîr Pervane, Kuran'ı ezberlediğini duyuyorum, doğru mu? Pervane:
— Evet.
— Ayrıca, Şeyh Sadreddin'den hadis ilmi okuduğunu da duydum.
— Evet. doğrudur.. Bunun üzerine Mevlâna şöyle buyurmuştu:
— Madem ki, Allah ve onun Peygamberinin sözlerini okuyorsun, o sözlerden nasihat alamıyorsan. hiçbir âyet ve hâdis'in emrine uyamıyorsan, benim nasihatimi nasıl dinler ve ona uyarsın? Pervane, bu sözler üzerine ağlayarak dışarı çıkmıştı.
Mevlâna, Emîr Muineddin Süleyman Pervaneyi hem çok seviyor, hem de onu tam bir ihlâsla 'insan-ı kâmil' yapabilmek için potasında pişiriyordu.
Emîr Pervanenin Mevlâna'ya olan yakınlığını O'nun sözünden dışarı çıkmayısın! bilen halk. türlü ihtiyaçları için Mevlâna'ya başvuruyor. Emîr'den yardım ve şefaat etmesi için rica ediyorlardı. Mevlâna, yazdığı mektuplarda halkın dileklerini Süleyman Pervaneye ulaştırıyor, O da gelen mektupları okuyup öptükten sonra, başına koyuyor, gereğini yerine getiriyordu. Mevlâna'nın devrin ünlü kişilerine yazdığı, 147 mektubu içine alan 'Mektubat-ı Mevlâna' adlı eserinde, bunun çeşitli örneklerini görmekteyiz. Bir keresinde Konyalı bir çiftçinin, saraydan kendisine yardım için verilen tohumluk buğdayının arttırılması talebiyle Emîr Pervaneye nasihat dolu uzun bir mektup yazmış ve mektubunu şöyle tamamlamıştı:
'..Duamızı, senamızı getiren bu zat, kapınıza kulluk için gelmede, bu mektubu getirmeyi de. bahanesiz, sebebsiz olarak da kaynayıp coşan lûtfunuza. ihsanınıza bir vesile kılmadadır. Alemde burun ihtiyaç sahipleri, bir umuda kapılarak ö kerem Kâbesine yüz tutuyorlar; o eşikten de ancak esenlikle ganimetler elde ederek, senine senine, sükrede sükrede dönüyorlar Kutlu hatırınıza apaçıktır ki. dünya devleti, dünya malı, ekin ekmek, tohum saçmak içindir. Bu ömür ve devlet tohumunu ekmek için vermişlerdi!, saklamak için değil, ekmek için verilen tohumu az verirler. O azıcık tohum da tanıklık eder ki. bana bunu ekmek için vermişlerdir, ambara koyup saklamak için değil Umarız ki. bu gelen kişi de, kapınızdan şükrederek döner. Sizin kabul edişinizi, yardımda bulunuşunuzu, akrânına karşı övünme, nazlanma silâhı olarak kullanır. O kerem gölgesinin kapısından nasıl döndün diye sordukları zaman, o yardımınız, onun dili haline gelir. Ebedi olarak ihsan ıssı olun, bağışlarda bulunun. Allah'tan öyle dilerim..'
Mevlâna mektuplarında, kendisi için kimseden hiçbir şey istememiş, yoksulların, gadre uğramışların, özü sözü doğruların daima yardımına koşmuş, onların koruyucusu olmuştur. 3u mektuplar aynı zamanda üslûp yönünden birer edebî şaheser olarak büyük önem ve değer taşımaktadır.
O çevresinin ışığı, güvenci ve dayanağı olarak, halkın gönlüne yerleşmişti.
[17/2 16:31] Ömer Tarık Yılmaz: ÂHİR (El-Âhiru)
Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Mahlûkâtın (varlıkların) yok olmasından sonra, bâkî olan (varlığı devâm eden) yalnız kendisi kalan, hiç yok olmayan. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki O (Allahü teâlâ) her şeyin başlangıcıdır. (Hadîd sûresi 3) El-Âhiru ismi şerîfini söyliyenin gönlü temizlenir. Safâya kavuşur. Günde yüz defa söylenirse, Allahü teâlâdan başka her şeyin sevgisi kalbden çıkar. (Yûsuf Nebhânî)
[17/2 16:31] Ömer Tarık Yılmaz: Kadın mahremi olmayan bir erkeğe selam verebilir mi; halini hatırını sorabilir mi?
Kur’an-ı Kerim’de: “Yabancı erkeklere çekici bir eda ile konuşmayın, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Güzel söz söyleyin.” (Ahzab, 33/32) buyurulmaktadır. Bu, yabancı bir erkeğe muhatap olma durumunda kalan bir kadının edep, ciddiyet, ağır başlılık ve utanma hasletlerini koruyarak konuşması gerektiğini ihtar etmektedir.
Peygamberimiz (s.a.s.)’inve sahabenin uygulamalarından anlaşıldığına göre, herhangi bir fitne korkusu ve yanlış anlaşılmanın söz konusu olmadığı hallerde kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara selam verip almalarında, ihtiyaç halinde konuşmalarında bir sakınca yoktur (İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, I, 406; Zekeriya el-Ensari, Esne’l-metalib, I, 176).
Ebu Talib kızı Ümm-ü Hani, kendisinin sadece sesini duyan ve göremediği için de kim olduğunu bilemeyen Peygamberimiz’e (s.a.s.) selam vermiş, Peygamberimiz (s.a.s.) de selama karşılık verip, kim olduğunu sorup öğrenince: “Hoş geldin ey Ümmü Hani” diyerek kendisine iltifat etmiştir (Buhari, Gusül 21; Salat 4; Müslim, Hayız, 70-71, Salatü’l-müsafirin 81-82; Tirmizi, İsti’zan 34).
Esma Binti Yezid de, kadınlarla birlikte otururken, Peygamberimiz (s.a.s.)’in yanlarına uğradığını ve kendilerine selam verdiğini (Ebu Davud, Edeb 137; Tirmizi, İsti’zan 9) anlatmıştır.
[17/2 16:31] Ömer Tarık Yılmaz: İSTANBUL’UN FETHİ
İL : İSTANBUL
TARİH : 24.05.2013
Değerli Müminler!
İstanbul'un fethi'nin 560. yıldönümünün sevinç ve heyecanını yaşıyoruz. Peygamber Efendimiz'in 'İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.' müjdesi üzerine nice sahabi, bu kutlu haberin muhatabı olabilmek için harekete geçmiş, ağır ve zor şartlara göğüs gererek İstanbul surlarına kadar dayanmışlardı. Aynı zamanda İstanbul’umuzun bir semtine adını veren “Eyüp Sultan” yani Halid b. Zeyd el-Ensârî Hazretleri de o güzide insanlardan biridir ve bir inci gibi şehrin bağrında yatmaktadır.
Her fetih, fatihiyle destanlaşır. Halid b. Velid’i Mûte'den, Alparslan'ı Malazgirt'ten ayrı düşünemeyeceğimiz gibi, İstanbul'u da Sultan Fatih olmadan anmamız imkansızdır. Hz. Peygamber’in kutlu müjdesine kavuşma şerefi, bu genç Osmanlı hükümdarına ve onun şanlı ordusuna nasip olmuştur.
Aziz Cemaat
Her fethin ardında manevî bir fatih, her başarının arkasında Hakka açılan eller vardır. Fatih Sultan Mehmed'in de sırtını dayadığı bir Akşemseddin'i vardı. Kendini yetiştirmiş bir ilim adamı, gönlü zengin bir mâna eri, genç Fatih'in manevî ve ahlaki eğitimini tamamlayarak onu topluma hediye eden bilge bir kişilikti o. Akşemseddin şu gerçeğin farkındaydı: Gerçek fetih, insanın gönlündeki fetihtir. Yâni insanın Hakk'a, doğruya ve güzele kapalı olan gönlünün nefse esâret kelepçesinden kurtarılmasıdır. İşte onun Fâtih'in şahsında gerçekleştirdiği fetih bundan başka bir şey değildi.
Muhterem Kardeşlerim!
Savaşların, yıkımların ve işgallerin gündemden düşmediği günümüz dünyasında, İslam fethinin yani fetih ruhunun anlamı daha da önem kazanıyor. Fetih, bir işgal olayı değildir. Allah’ın mülkünde Allah’ın adının yüceltilmesi, kalplerin Allah’ın rahmetine ve adaletine açılması çabasıdır. Asıl olan kalplerin fethidir. Bu sebeple tarih boyunca fetihlerin kalıcı olduğunu, zulüm aracı olan işgallerin ise gönüllere baskı uyguladıkları için uzun sürmediğini görürüz.
29 Mayıs günü şehre giren Sultan Fatih ulvî bir gayenin gereği olarak geldiğini İstanbul halkına ve dünyaya göstermek için şehir halkına şöyle hitap ederek yüreklerine su serpti: “Bugünden itibaren artık hayatınız ve hürriyetiniz için endişe etmeyiniz”. Böylece onların dinlerine, örflerine, âdetlerine, geleneklerine müdahale edilmeyeceğini ve inançlarının gereğini yaşayabileceklerini açıkça ilan etmiş oluyordu.
Sevgili Peygamberimiz ve ondan sonra gelen müslüman fâtihler, fetihlerin Yüce Allah’ın bir lütfu olduğunun farkında olarak şu ayetin anlamını çok iyi kavramışlardı: “ Hiç şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır ve orada dilediği kullarını hakim ve varis kılar.”
Kıymetli Kardeşlerim !
Aslında fetih ruhu Peygamber Efendimiz’den müminlere kalan bir mirastır. Zira Yüce Resul, önce insanların gönüllerini fethetti daha sonra bağrında Beytullahı barındıran Mekke şehrini… Resul-i Ekrem’in Mekke fethinin ardından ortaya koyduğu uygulamalar, sonraki dönemlerde İslam fâtihlerine, komutanlarına ve askerlerine örnek oldu. Kainatın Efendisi Mekke’ye girerken devesinin üzerinde Fetih Suresi’ni yüksek sesle okuyor, tevazudan başı öne eğik vaziyette gözlerinden yaşlar süzülerek “ Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır!” niyâzında bulunuyordu. Bu tavrın bir benzerini Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’un fethinden sonra hocası Akşemseddin’le birlikte şehre girişinde görmek mümkündür.
Sultan Fatih’in İstanbul’la birlikte bize bıraktığı miras arasında, iman, kararlılık, başarıya kilitlenme, ilme önem verme, hakka bağlılık gibi değerler de vardır. Fethi kutladığımız şu günlerde, bu manevî mirası canlı tutmayı ihmal etmemeliyiz.
Bu vesileyle fethi gerçekleştiren şerefli komutan Sultan Fatih�
[17/2 16:32] Ömer Tarık Yılmaz: Uhud
“Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.”(Bakara sûresi, âyet: 154)
Medine’de ziyaret edilecek en önemli yerlerden biri de, Medine’nin 5 km. kuzeyinde yer alan Uhud’dur. Bedir Savaşı’ndan sonra sahabenin yaptıkları ikinci büyük savaş burada vuku bulmuştur. Bedir’de bozguna uğrayan müşrik-ler, intikam almak üzere çıkmışlardı bu savaşa. Hz. Peygam-ber gördüğü bir rüya üzerine Medine’yi içerden savunmak istemekteydi. Ancak Bedir Savaşı’na katılmamış bazı gençle-rin ısrarı üzerine düşmanla dışarıda karşılaşmak durumunda kaldı ve Uhud’a çıktı.
Uhud Savaşı’nda Resûlullah, Abdullah b. Cubeyr komuta-sında bir okçu birliğini, stratejik önemi bulunan bir boğazın yamacına yerleştirmiş ve onlara, “Bizim onları yendiğimizi gör-seniz bile yerinizden ayrılmayın! Yenildiğimizi görseniz dahi bize yardıma koşmayın!” diye sıkı sıkı tembihlemişti. Buna rağmen, müşriklerin bozguna uğradığını gören bu okçuların birçoğu “Ganimet! Ganimet!” diye bağırmaya başlamışlar, Abdullah b. Cubeyr, onlara Hz. Peygamber’in emrini hatırlatmışsa da, dinlemeyip savaş meydanına inmişlerdi. Arkadan dolanan düşman süvari birliğince etrafı sarılan sahabe, iki taraftan da sıkıştırılarak hezimete uğramıştı. Kur’an’da anlatıldığı üzere onlar, arzuladıkları galibiyeti gördükten sonra za’fa düştüler, (Peygamber’in verdiği) emir konusunda birbirleriyle çekişip isyan ettiler. Kimi dünyayı istiyordu, kimi de ahireti istiyor-du. (Âl-i İmran sûresi, âyet: 152)
Hz. Peygamber’in, bu okçu birliğine kesinlikle yerlerini terk etmemeleri direktifini vermesine rağmen, onların çoğu, ganimet sevdasıyla, her şeyin bittiğini, maksadın hâsıl oldu-ğunu zannederek bu emri ihlal etmişler, kazanılmış bir zaferin kaçırılmasına, yetmiş kişinin şehit olmasına sebep olmuşlar-dır. Oysa komutanları Abdullah ile birlikte yerlerinde sebat eden okçular ise, “Biz Allah’ın Resûlü’ne itaat edip, yerlerimizde durur, onun emrini terk etmeyiz” diyerek emre itaati, ahireti ve şehitliği tercih etmişlerdir.
İşte Uhud, sahabe için büyük bir imtihan, büyük bir dersti. İki zırh birden giymiş olmasına rağmen, Hz. Peygamber bu savaşta yaralanmış, mübarek dişi kırılmıştı. Komutanlarıyla birlikte sebat eden bu şehitlerin yanı sıra, Hz. Peygamber’in amcası Hamza’nın şehit edilmekle kalmayıp, vücudunun da parçalanması, kulaklarının kesilmesi, kalbinin dahi çıkar-tılması; Mekkeli zengin bir ailenin çocuğu olan ve Hz. Pey-gamber tarafından Medine’ye muallim olarak görevlendirilen Mus’ab b. Umeyr’in orada şehit olduktan sonra vücudunu baştan aşağıya kadar örtecek bir örtünün dahi bulunmaması Uhud’un acı hatıralarındandı.
Ve bütün bu acı hatıralara rağmen Hz. Peygamber: “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u” diyerek düşman saldırılarından do-layı sığındığı ve âdeta bir şahsiyet gibi gördüğü bu kayalık dağa vefa gösteriyor, cansız varlıklarla dahi bir tür sevgi-hür-met ilişkisi kuruyordu.
Uhud dağına müslümanların gözünde ayrı bir özellik ka-zandıran husus, Allah Resûlü (s.a.s.)’nün zikrettiğimiz hadis-i şerifleri ile müslümanların Uhut savaşında bu dağa sığınmış olmalarıdır. Diğer taraftan Peygamber Efendimizin amcası ve İslâm ordusunun en yiğit kahramanlarından Hz. Hamza (r.a.) ve diğer Uhud şehitleri Uhut şehitliğinde medfun bulunmak-tadır.
Allah Resûlü (s.a.s.), Uhud şehitlerini ziyaret ederdi. Hz. Fatma (r.a.) da Uhud’da şehit olan amcası Hz. Hamza (r.a.)’yı sık sık ziyaret ederdi.
[17/2 16:38] Ömer Tarık Yılmaz: عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ: ...فَأُعْطِيَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ثَلَاثًا أُعْطِيَ الصَّلَوَاتِ الْخَمْسَ وَأُعْطِيَ خَوَاتِيمَ سُورَةِ الْبَقَرَةِ وَغُفِرَ لِمَنْ لَمْ يُشْرِكْ بِاللهِ مِنْ أُمَّتِهِ شَيْئًا اَلْمُقْحِمَاتُ. (م)
Abdullah bin Mes’ûd (r.a.) dedi ki: “…(Mîraç Gecesi’nde) Resûlullah sallallâhü aleyhi ve sellem’e üç şey verildi: Beş vakit namaz, Bakara Sûresi’nin son iki âyeti (Âmenerrasûlü...) ve ümmetinden, hiçbir şeyi Allâh’a şirk (ortak) koşmayanların büyük günahlarının bağışlanacağı (müjdesi).” (Sahîh-i Müslim)
17 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[17/2 16:38] Ömer Tarık Yılmaz: MÎRAÇ MUCİZESİ
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), Hicret’ten bir buçuk sene evvel Receb ayının 27. gecesi Burak ile Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya götürüldü. Sonra mîraç (bir nevi asansör) ile Sahre’den (Mescid-i Aksâ’daki büyük kayadan) dünya semâsına çıkarıldı. Semâ katlarının her birinde peygamberlerden biriyle görüştü. Onlarla selamlaşıp konuştuktan sonra Sidre-i Müntehâ’ya ulaştı. Oradan da Refref’e bindi ve huzur-ı İlâhî’ye vardı. Kendisine, Allâhü Teâlâ’nın melekûtünden birçok acâyibât gösterildi.
Huzûr-ı İlâhî’ye varınca “Ettehıyyâtü lillâhi vessalevâtü ve’t-tayyibât” diyerek Cenâb-ı Hakk’ı övdü. Allâhü Teâlâ tarafından kendisine ikrâmla “Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtühû” diye hitâb olundu. Ve bu selâmın şerefine Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, ümmetini de dâhil edip “Esselâmü aleynâ ve alâ ıbâdillâhi’s-sâlihîn” dedi. Bir gece ve gündüzde elli vakit namaz emrolunmuşken Resûlullah Efendimizin tekrar tekrar yalvarması ile beş vakte hafifletildi. Geri dönerken bütün dereceleri ile Cennetleri ve bütün derekeleri ile Cehennem’i gördüler.
Beytü’l-Makdis’e gelip Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola çıkınca, Kureyş kervanını gördü. Sabah olunca yaşanan hâdiseleri insanlara haber verdi. Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’e Beytü’l-Makdis’ten ve Kureyş kervanının hâlinden suâl ettiler. Sordukları şeylerden birer birer açıkça haber verince, Allâh’ın yardımına mazhar olanlar tasdik ettiler; imandan nasibi olmayanlar ise inkâr ettiler.
Sabah mescide çıkıp Kureyş’e haber verdi. Şaşkınlık ve inkârdan kimi el çırpıyor, kimi elini başına koyuyordu. İman etmiş olanlardan bazıları, dinden döndüler. İçlerinden bir kısmı Hazret-i Ebûbekr’e (r.a.) koştu. Hz. Ebûbekir, “Eğer bunu o söylediyse şüphesiz doğrudur.” dedi. “Onu, bunda da mı tasdik ediyorsun?” dediler. “Ben onu bundan daha ötesinde de -yani peygamberliğini tasdik ediyorum!” dedi. Bunun üzerine “Sıddîk” diye isimlendirildi.
17 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[17/2 16:38] Ömer Tarık Yılmaz: • Mi‘rac Kandili
Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Harâm’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. (İsrâ 17/1)
Semerkand Takvimi
[17/2 16:39] Ömer Tarık Yılmaz: Mi‘rac Nedir?
Mi‘rac kelime anlamı olarak, yukarı çıkmak, yükselmek anlamına gelir. Peygamber Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] göğe yükselerek Cenâb-ı Mevlâ’nın huzuruna kabul edildiği geceye Mi‘rac gecesi denmiştir. Bu gece İsrâ sûresinin ilk âyetinde şöyle ifade edilmektedir: Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir (İsrâ 17/1).
Mi‘rac gecesi, ulvî bir gecedir. Bu mübarek geceyi gaflet içerisinde geçirmemeli, ibadetle Allah’a karşı şükran borçlarımızı ödemeliyiz. Namaz kılmalı, Kur’an okumalı, Allah’tan af ve bağışlanma dilemeliyiz. Ayrıca ailemize de bu gecenin anlam ve önemini öğretmeliyiz. Çevremizdeki yoksullara ve kimsesiz çocuklara yardım elimizi uzatmalıyız. Annemizi, babamızı ve büyüklerimizi ziyaret edip dualarını almalıyız. Ebediyete intikal etmiş olanlarımızı rahmetle anarak ruhlarını şâdetmeliyiz. Dostlarımızla tebrikleşmeli, sevgi ve saygı duygularımızı perçinlemeliyiz.
Semerkand Takvimi
[17/2 16:39] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere davet ettiğinde, Allah ve Resûlü’nün çağrısına uyun!
(Enfâl, 8/24)
[17/2 16:39] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir.
(Muslim)
[17/2 16:39] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
Allahım! Öyle içten bir tövbe nasip et ki onu bir daha ebediyen bozmayayım ve bana öyle bir istikamet ver ki ebediyen bu doğrultudan sapmayayım.
[17/2 16:39] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Muhsi
İnsanların bütün yaptıklarını, olup biten her şeyi bilen ve koruyan
[17/2 16:39] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Namaz Kılan Adam ile Köpek
Vaktiyle mescidin birinde bir adam konuklamıştı. Din yolunda gayreti kendisine azık edinmişti. O aşık adam, bir gece sabaha kadar namazdan başka bir şeyle meşgul olmamak niyetiyle mescide gitmişti.
Fakat gece olup etraf kararınca bir ses duyuldu. Namaz kılan adam,kemal sahibi birinin mescide geldiğini sandı. Gönlünden,
''Böyle bir insan mescide ancak ibadet etmek için gelir. İyi oldu. Böylece kamil bir adam namazımı görüp, ibadetimi duyacak!'' diye geçirdi.
Bütün gece sabaha kadar ibadette bulundu, bir an bile ibadeti bırakmadı. Bir hayli dua etti,ağlayıp inledi. Kah tövbe etti, kah istiğfar....
Müstehap ve sünnetleri yerine getirdi. Kendisini adam akıllı iyi gösterdi.
Tan yeri ışıyıp etraf ağarınca mescid aydınlandı. Adam bir de baktı ki, mescidin köşesinde bir köpek yatmış uyuyor. Bu dertle canı yandı, kanı kurudu... Gözyaşları yağmur gibi kirpiklerinden damlamaya başladı... Gönlü utanç ateşiyle öyle bir yandı ki; içinden çıkan ahlarla dili de yandı, damağı da....
Ve kendi kendine dedi ki:
''A edepsiz! ALLAH seni bu gece şu köpekle terbiye etti. Bütün gece şu köpek için ibadette bulundun.
Ne olurdu, bir gecelik de ALLAH için uyanık kalsaydın. Senin, bir gece bile ALLAH için riyasızca ibadet ettiğini görmedim...
Ey riyakar insan! Nice köpekler var ki senden daha iyi. Bir bak kendine! köpek nerede sen neredesin?
Utanmazlığın yüzünden riyalara gark oldun. ALLAH 'tan utanmaz mısın sen? Kendi kadrini, mevki ve dereceni gördün ya! Bu şekilde muvaffak olmaktan artık ümidini kes! Bu alemde, bu halinle bir senin elinden bir iş gelmez.Gelse bile ancak köpeklere layık bir iş olur bu. Bilmem ki, neden şeytana eş olursun? Niçin nakşa kapılıp sersemleşirsin?''
Şeytanın şu zulüm yuvasından kaç artık. Şu şaşkınlıklarla dolu zindandan geç. Şu deccal sesli adamlardan ne istersin. Şu kendilerini mehdi gösterenlerden ne umarsın?
[17/2 16:39] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Enes (ra)
Resulullah (sav) namaz kılarken nefes nefese bir adam geldi ve: 'Allahu ekber, Elhamdülillahi hamden kesiran tayyiben mubareken fihi. (Allah büyüktür, çok temiz ve mübarek hamdler Allah'adır!)' dedi. Resulullah (sav) namazı bitirince: 'Şu kelimeleri hanginiz söyledi?' diye sordu. Cemaat bir müddet sessiz kaldı, Resulullah (sav): '(Kim söylediyse çekinmesin, benim desin), Zira fena bir şey söylemiş değil' dedi. Bunun üzerine adam: 'Ben, ey Allah'ın Resulü!' dedi. Resulullah (sav) da: 'Ben on iki melek gördüm. Her biri, bu kelimeleri (Allah'ın huzuruna) kendisi yükseltmek için koşuşmuşlardı.'
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Müslim, Mesacid 149, (600), Ebu Davud, Salat 121, (763), Nesai, İftitah 19, (2,132, 133)
Hadisin Açıklaması:
Bu hadisler, namazda tahrîme (veya iftitah tekbirin)den sonra Kur'ân kıraatine geçmeden önce istiftah duasının okunacağını ifâde ederler. Bu, Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ahmet İbnu Hanbel ve Cumhur'a göre müstehabtır. İmam
LİG TABLOSU
Takım
O
G
M
B
Av
P
1.GALATASARAY A.Ş.
26
20
2
4
44
64
2.FENERBAHÇE A.Ş.
26
16
1
9
30
57
3.TRABZONSPOR A.Ş.
26
17
3
6
23
57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş.
26
14
5
7
17
49
5.GÖZTEPE A.Ş.
26
11
5
10
10
43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ
26
12
8
6
14
42
7.SAMSUNSPOR A.Ş.
26
8
7
11
-2
35
8.KOCAELİSPOR
26
9
11
6
-4
33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş.
26
8
9
9
-7
33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş.
26
7
10
9
-4
30
11.CORENDON ALANYASPOR
26
5
8
13
-4
28
12.TÜMOSAN KONYASPOR
26
6
11
9
-9
27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ
26
6
13
7
-8
25
14.KASIMPAŞA A.Ş.
26
5
12
9
-14
24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR
26
6
14
6
-18
24
16.İKAS EYÜPSPOR
26
5
14
7
-18
22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR
26
3
12
11
-28
20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK
26
4
17
5
-22
17


