Prof. Dr. Baran Yıldız


Günün yazısı


[18/2 23:17] Ömer Tarık Yılmaz: 16- İslamın Fazilet Yarışmasını ve Hangi Umurunun Daha Faziletli Olduğunu Beyan Bâbı
 
169- Bize Kuteybetü'bnü Said rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Leys rivâyet eyledi. H.
 
Bize Muhammed b. Rumh b. el-Muhâcir rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Size Leys, Yezid b. Ebi Habib'den , o da Ebul-Hayr'dan o da Abdullah b. Amr'dan naklen haber verdi ki:
 
— Bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):e:
 
— İslâmın hangi hasleti daha hayırlıdır? diye sormuş. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«Yemeği yedirir ve tanıdığın tanımadığın herkese selâm verirsin.» buyurmuşlardır.
 
Bu hadîsi Buhari iman bahsinin müteaddid yerlerinde tahric ettiği gibi, Ebû Davûd Edeb bahsinde Nesai imanda, İbn Mâce et’ıme bahsinde rivâyet etmişlerdir. Bütün râvilerinin Mısırlı ve her birinin büyük birer İmâm olması ender rastlanan garâibdendir.
 
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e sual soran zâtın kim olduğu kat'iyetle ma'lûm değilse de Hazret-i Ebû Zerr el-Gıfârî olduğunu söyleyenler vardır.
 
İnsanların bir birlerini sevip saymaları islâmın bir nizamı ve şeriatın bir rüknü olduğu için Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) mezkûr nizamın sebebini teşkil eden yemek yedirme, selâmı ifşa ve birbirine hediyye gönderme gibi şeylere teşvik etmiş; Bunların zıddı olan ku-şuşme, tecessüs, kovuculuk ve iki yüzlülük gibi şeylerden nehi buyurmuştur. Burada yalnız iki şeyi zikretmesi, soran kimsenin onları hakkıyla ifâ etmediğini bildiğindendir. Çünkü Fahr-i Kâinat (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz anladığı şekilde cevap verirlerdi. Yoksa yemek yedirmekle herkese selâm vermek mutlak suretde hayır sayılamazlar. Hadîsin ikinci rivâyetinde:
 
«Elinden ve dilinden müslünıanların emin oldukları kimsedir.» şeklinde cevap vermesi de soranın hâline nazarandır.
 
170- Bize Ebu't-Tâhir Ahmed b. Amr b. Abdillâh b. Amr b. Şerh el-Mısri rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize İbn Vehb , Ami b. el-Hâris’den , o da, Yezid b. Ebi Habib'den, o da Ebû'l-Hayr'dan naklen haber verdiğine göre Ebû’l-Hayr Abdullah b. Amr b. Âs'i şöyle derken işitmiş:
 
— Bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: Müslümanların hangisi daha hayırlıdır? diye sordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem);
 
«Elinden ve dilinden müslümanların emin olduğu kimsedir.» buyurdular.
 
Bu hadîsi biraz ziyâde ile Buhârî, Ebû Dâvûd, Nesai İbn Hibban ve Hâkim tahric etmişlerdir.
 
Hadîsdeki (el)’den murad hakiki el de ma'nevi el de olabilir. Bir kimsenin malım haksız yere istilâ etmek onu ma'nen elinde bulundurmakdır. Hadîs-î şerif:
 
«Müslümanların en hayırlısı, bir müslümana sözle ve fiille eziyet vermeyen kimsedir.» ma'nasınadır. Elin zikredilmesi ekseri işler onunla görüldüğündendir.
 
Müslümandan murad da kâmil müslümandır. Yoksa bu sıfatta olmayan kimse müslümanlıktan çıkar demek değildir. Araplar:
 
«Âlim, Zeyddir; mal devedir.» derler. Bundan maksadları:
 
«Kâmil alim Zeyddir; makbul mal devedir.» demektir. Yani cümlede hasır değil tafdil vardır.
 
Bu hadîs dahi cevami'u'l-Kelimdendir. El ile dilin hassaten zikredilmeleri, çok kullanıldıkları içindir.
 
171- Bize Hasen el-Hulvânî ile Abd b. Huroeyd hep birden, Ebû Âsım'dan rivâyet ettiler. Abd dedi ki: Bize Ebû Âsim, İbn Cüreyc'den naklen haber verdi ki, İbn Cüreyc Ebû'z-Zübeyr'i şöyle derken işitmiş:
 
— Câbir'i dinledim: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’i: «Müslüman, elinden ve dilinden müsiürnanların emin olduğu kimsedir.» buyururken işittim diyordu.
 
172- Bana Said b. Yahya b. Said el-Emevi rivâyet etti.
 
Dedi ki: Bana babam rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Ebû Bürdete'bnü Abdillâh b. Ebi Bürdete'bni Ebî Mûsa, Ebû Bürde'den o da Ebû Mûa' dan naklen rivâyet eyledi. Ebû Mûsâ
 
Dedi ki:
 
— Ya Resûlallah! İslâm (a dahil olanlar)’ın hangisi daha hayırlıdır, dedim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«Elinden ve dilinden Müsl
[18/2 23:17] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
 
•  II. Mehmed İkinci Kez Tahta Çıktı 1451
•  Islahat Fermanı Yayınlandı 1856
•  Türkiye’nin NATO’ya Girişi 1952
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[18/2 23:17] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
“Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın. Bir kâtip onu aranızda adaletle yazsın...” 
 
Bakara 282
[18/2 23:17] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
“Kim bir kimsenin borcunu erteler veya hafifletir ise Allah da kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmayacağı mahşer gününde arşın gölgesi altında onu gölgelendirir.” 
 
Müslim, Zühd, 74
[18/2 23:18] Ömer Tarık Yılmaz: ARASTA
 
Farşça “ârâsten”den tü­re­tilmiş mekân ismi olup sıraya konulmuş, ha­zır­lanmış, tezyin olunmuş, bezenmiş, donanmış, düzenlenmiş, “Ordu Pa­zarı, Asker Çarşısı, Silah Çar­şısı, Sipahi Çarşısı” gibi an­lamlara gelir. Türkçe’de çarşı kelimesinin müteradifi olarak kullanılır. Bu­nunla birlikte diğer çarşılardan farklı olarak arastayı meydana getiren ve bir çeşit mal satan dükkânlar, düzenli olarak bir so­kağın iki yanında karşılıklı sıra halinde dizilir. So­kağın üstü ya örtülüdür veya dükkânların önü sa­çaklıdır.
Arastalar, bulunduğu çevreyi şenlendirmek amacıyla yapılan ve mektep, medrese, imaret, darüşşifa, hamam, han, tabhane gibi bölümleri içeren külliyelerin bitişiğinde, genellikle camilerin yakınında inşa edilirdi. 
Arastalar, haffaflar arastası, kürkçüler arastası, terlikçiler arastası, baharatçılar arastası gibi buradaki dükkânlarda oturan esnafların yaptıkları işe göre ad alıyordu. 
Bugün ayakta bulunan Osmanlı dönemi külliyelerinin hemen tamamında bir arasta bulunmakta ve çarşı olarak kullanılmaktadır. 
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[18/2 23:18] Ömer Tarık Yılmaz: İnkâr edenler, kendilerine kıyamet ansızın gelinceye, yahut da onlara kısır bir günün  azabı gelip çatıncaya dek o Kur’an’dan bir şüphe içinde kalırlar.
[Hac Sûresi.55]
[18/2 23:18] Ömer Tarık Yılmaz: BİLÂL-İ HABEŞİ
Habeş asıllı Rebâh ve Hamâme adlı köle çiftin çocuğu olarak Arabistan’ın batısında doğdu.
Mekke’de müslüman olduğunu açıkça söyleyen ilk yedi kişi- den biri olduğu için Ümeyye b. Halef öğlenin kızgın güneşi al- tında sırt üstü yatırır, büyük bir kayayı göğüs üzerine koydurur, sonra da Lât ve Uzzâ’ya tapmaya zorladı. Fakat o her defa- sında, “Rabbim Allah’tır; O birdir” derdi.
Hz. Ebû Bekir Bilâl’i satın alıp azat etti. Hz. Peygamber’in ilk müezzini olan Bilâl, uzun boylu, zayıf ve kuru yüzlü, kam- burca, gür ve kır saçlı, siyah tenliydi. H. 20 senesinde altmış küsur yaşında Dımaşk’ta vefat etti.
 
HUCURÂT SÛRESİ
Medine döneminde inmiştir. 18 âyettir. Sûre, adını 4. âyette geçen “Hucurât” kelimesin- den almıştır. Hucurât odalar demektir.
Burada Hz. Peygamber’in aile efradıyla birlikte ikamet ettiği odalar kastedilmektedir.
Sûrede başlıca, mü’minlerin, gerek Hz. Peygambere karşı, gerek kendi aralarında uyma- ları gereken bazı görgü ve ahlâk kuralları konu edilmek- tedir.
 
ÖZLÜ SÖZ
Can vermenin vehminden, Azrail'in zahmetinden, Şefkat olmasa senden, ne eylerim Allah'ım?
Can vermek işi zor, kolay eyle yâ Cebbar
Senden başka yok gam gideren, ne eylerim Allah'ım? (Ahmed Yesevî)
[18/2 23:19] Ömer Tarık Yılmaz: Yumuşak huyluluk sahibi
 
Al-Halim : The Forbearing who is Most Clement. 
 
 
Cenab-ı Hak buyuruyor:
 
'Şunu iyi bilin ki Allah gafûrdur, halîmdir.'  (Bakara, 235) 
 
'Allah, kesinlikle tam bir bilgi sahibidir, halîmdir.' (Hac 59)
 
'Şüphesiz O, halîmdir, çok bağışlayıcıdır.' (Fatır, 41)
 
'el-Halim' kelimesi Kur'an'ın 15 yerinde geçmekte olup bunlardan on birinde Allah'a izafe edilmiştir. 'el-Halim' kelimesi tek başına kullanılmayıp altı ayette 'bütün günahları bağışlayan' anlamındaki 'el-Gafûr', üç ayette 'hakkıyla bilen' anlamındaki 'el-Alim', bir ayette 'her şeyden müstağni olan, kendi dışındaki her şeyin O'na muhtaç olduğu varlık' anlamındaki 'el-Gani', bir ayette de 'az iyiliğe çok mükafat veren' anlamındaki 'eş-Şekür' ismiyle birlikte anılmıştır.
 
Halim, yumuşak ahlaklı, güler yüzlü demektir. Öfkesiz ve sabırlı demektir. Cenab-ı Hak ne kadar yumuşak bir kudrete sahiptir ki günah yapan ve sabahtan akşama kadar O'nu inkar etmekle uğraşan kullarına acele olarak azab etmiyor ve onlara mühlet veriyor. Bu da bizim için büyük bir nimettir. Belki aklımız başımıza gelir de tövbe ederiz. Rabbimiz de bizi bağışlar. (2)
 
Hâlim, günahları bağışlayan ve cezalandırmada acele etmeyen, öfkesine yenilmeyen, cahillerin ve asilerin isyanı  kendisini öfkelendirmeyendir. Halim ismi, gücü gücü olduğu halde bağışlayana verilir; gücü olmadan bağışlayana bu isim verilmez. (4)
 
Allah, Halim'dir. Cezaları erteleyen veya tamamen kaldırandır. Cezaların kaldırılması yalnızca, cezayı hak etmiş bazı müslüman günahkarlara yönelik olup, inkarcıların bununla bir ilgisi yoktur. 
 
O, cezayı hak edenleri  cezalandırmada acele davranmaz, tevbe etmeleri için onlara süre verir. Dilerse, acil ceza verilmesi gereken günahlar için anında cezalandırır. Ancak, O'nun hilmi, günahkarlara süre tanımayı  gerekli kılmaktadır. 
 
Cenab-ı Hak buyuruyor:
 
'Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları (hemen) cezalandırsaydı, yeryüzünde  hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor. Vakitleri gelince (gerekeni yapar). Kuşkusuz Allah, kullarını görrmektedir.' (Fatır, 45)
 
Yediği yemeğin suyunu mazlumların gözyaşından,  sosunu mağdurların kanından temin eden zalimlerin yaptığından haberdar olan. Zalimlerin yaptığından gafil olmayan, ancak onların azabını erteleyen O'dur. 
 
Bizler Halim Rabbimize iman edenler olarak  yumuşak huylu tatlı dilli, güler yüzlü, bal gibi  sözlü olacağız. Su, yumuşacık ama kayaları deliyor. Kuru  ağaçların tepesine çıkıp çiçeğe dönüşüyor. İbrahim'in yumuşaklığı Nemrut'un saltanatına son veriyor.'Allah kahretsin' dediklerimizi Allah yok etseydi, tek başımıza  kalırdık. 'Ya Halim' diyelim.
 
Bir müslüman ihlasla 'Ya Halim' diye bu  mübarek ismin zikrine devam ederse onun tecellisine, eserlerine vasıl olur. Ahlakı güzelleşir. Sinirleri yatışır. Afetlerden korunur. Kazancı artar. (3)
 
Tenbih: Rabb'inin isyan edenlere karşı Halim olduğunu bilen her müslümanın, emirlerine aykırı davrananlara ve kendisine karşı çıkanlara yumuşaklıkla davranması ve cezalandırmada acele etmemesi gerekir. Nasıl ki Rabb'inin sana yumuşak davranmasını istiyor ve seviyorsan, aynı şekilde sende elinin altında bulunalara yumuşak davran. Sen böyle davranmakla Rabb'inin hoşnutluğunu kazanır ve bol sevap alırsın. (4)
 
Cenab-ı Hak buyuruyor:
 
'Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez.' (Şura, 40) 
 
Bu ismi bilen, Allah'a daha fazla sevgi besler, sözüne bağlı kalır, vaadini yerine getirir. Gördüğü ayıpları örter, kimsenin hak ve hukukuna tecavüz etmez.
 
 
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985
2) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları
3) Yüce Allah' (c.
[18/2 23:19] Ömer Tarık Yılmaz: İslâm sözlükte, 'itaat etmek, boyun eğmek, bağlanmak, bir şeye teslim olmak, esenlikte kılmak' anlamlarına gelir. Terim olarak, 'yüce Allah'a itaat etmek, Hz. Peygamber'in din adına bildirmiş olduğu şeylerin hepsini kalp ile tasdik edip dil ile söyleyerek, inandıklarını yaşamak, sözleri ve davranışları ile kabul edip benimsediğini göstermek' demektir.
Kur'ân-ı Kerîm'de iman ile İslâm, bazan aynı bazan farklı anlamda kullanılmıştır. İman ile İslâm aynı anlamda kullanılırsa bu durumda İslâm kelimesi, İslâm'ın gerekleri olan hükümlerin dinden olduğuna inanmak, İslâm'ı bir din olarak benimsemek ve ona boyun eğmek mânasına gelir. İslâm çok geniş bir kavramdır ve teslimiyet demektir. Teslimiyet ise üç türlü olur. Ya kalben olur ki, bu kesin inanç demektir. Ya dille olur ki, bu da ikrardır. Ya da organlarla olur ki, bunlar da amellerdir. İşte İslâm'ın üç şeklinden biri olan kalbin teslimiyetine ve bağlılığına iman denilir. Şu âyette iman ile İslâm aynı anlamda kullanılmaktadır: '...Ancak âyetlerimize inanıp da teslim olanlara duyurabilirsin' (en-Neml 27/81). Eğer iman ile İslâm aynı anlamda kullanılırsa, o zaman her mümin müslimdir, her müslim de mümindir.
İman ile İslâm'ın farklı kavramlar olarak ele alınması durumunda her mümin, müslim olmakta, fakat her müslim, mümin sayılmamaktadır. Çünkü bu anlamda İslâm, kalbin bağlanışı ve teslimiyeti değil de, dilin ve organların teslimiyeti, belli amellerin işlenmesi demektir. Bu durumda İslâm daha genel bir kavram, iman daha özel bir kavram olmaktadır. Meselâ münafık, diliyle müslüman olduğunu söyler, buyrukları yerine getiriyormuş izlenimi verir, fakat kalbiyle inanmaz. Münafık gerçekte inanmadığı halde, dünyada müslümanmış gibi gözükebilir. Şu âyet-i kerîmede iman ile İslâm ayrı kavramlar olarak geçmektedir: 'Bedevîler inandık dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama boyun eğdik deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi...' (el-Hucurât 49/14).
[18/2 23:19] Ömer Tarık Yılmaz: Ey insanlar! Eger yeniden dirilmekten süphede iseniz, sunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (asilanmis yumurtadan), sonra uzuvlari (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmis canli et parçasindan (uzuvlari zamanla olusan ceninden) yarattik ki size (kudretimizi) gösterelim Ve diledigimizi, belirlenmis bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak disari çikaririz Sonra güçlü çaginiza ulasmaniz için (sizi büyütürüz) Içinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çagina kadar götürülür; ta ki bilen bir kimse olduktan sonra bir sey bilmez hale gelsin Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat biz, üzerine yagmur indirdigimizde o, kipirdanir, kabarir ve her çesitten (veya çiftten) iç açici bitkiler verir  (HAC/5)
 
Sonra nutfeyi alaka (asilanmis yumurta) yaptik Pesinden, alakayi, bir parçacik et haline soktuk; bu bir parçacik eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladik Sonra onu baska bir yaratisla insan haline getirdik Yapipyaratanlarin en güzeli olan Allah pek yücedir  (MÜ'MİNUN/14)
 
Sizi topraktan, sonra meniden, sonra alakadan (asilanmis yumurtadan) yaratan sonra bebek olarak çikaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çaga erismeniz, sonra da ihtiyarlamaniz -ki içinizden daha önce vefat edenler de vardir- ve belli bir vakte ulasmaniz için sizi yasatan O'dur Umulur ki düsünürsünüz  (MÜ'MİN/67)
 
Sonra bu, alaka (asilanmis yumurta) olmus, derken Allah onu (insan biçiminde) yaratip sekillendirmisti  (KIYAMET/38)
 
O, insani bir asilanmis yumurtadan yaratti  (ALAK/2)
[18/2 23:20] Ömer Tarık Yılmaz: NEFSİN (ŞAHSIN) DİYETİ
 
1874 - Amr İbnu Şuayb an ebihi an ceddihi (radıyallâhu anh) anlatıyor:
 
'Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki.: 'Kim hatâen öldürülürse, diyeti yüz devedir; bunlardan otuzu bintü mehâz (iki yaşına girmiş dişi deve), otuzu bintü lebün (üç yaşına girmiş dişi deve), otuzu hıkka (dört yaşına girmiş dişi deve), on tane de ibnu lebündur (üç yaşına girmiş erkek deve).'
 
Ebü Dâvud, Diyât 18, (4541); Tirmizi, Diyât 1, (1387); Nesâi, Kasâme 30, (8, 43).
 
Tirmizi'nin rivâyetinde şöyle denir: 'Kim taammüden (kasıtla) öldürürse, öldürülenin velilerine teslim edilir, dilerlerse öldürürler, dilerlerse diyet alırlar. Bu 30 hıkka (dört yaşına giren dişi deve): 30 cezea (beş yaşına girmiş dişi deve); 40 aded halife (hamile deve) dir. Ayrıca ne üzerine sulh yaptıysalar bu da onlarındır. Bu, diyetin şiddetini artırmaktır.'
 
1875 - İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Hataen öldürmede diyet olarak yirmi hıkka, yirmi cezea, yirmi bintu mehaz, yirmi bintu lebün ve yirmi benü lebün vardır.'
 
Ebü Dâvud, Diyât 18, (4545), Tirmizi, Diyât 1, (1386); Nesâi, Kasâme 32, (8, 43-44).
 
1876 - Hz. Ali (radıyallâhu anh) demiştir ki: 'Şibhu'l amd'in diyeti üç kısımdır. 33 adet hıkka, 33 adet cezea, 34 adet seniyye-bâzil arası devedir. (Seniyye altı yaşına, bâzil de dokuz yaşına basmış deveye denir.)'
 
Yine Hz. Ali şunu da rivâyet etmiştir: 'Hatâen öldürmede diyet dört kısımdır: 25 hıkka, 25 cezea, 25 bintu lebün, 25 bintu mehâz.'
 
Ebü Dâvud, Diyât 19, (4551, 4553).
 
AbduIIah İbnu Amr İbni'I-As (radıyallâhu anhümâ)'ın Ebü Dâvud ve Nesâi de merfu olarak kaydedilen bir rivâyetinde şöyle denmiştir: '(Cürüm sırasında) kamçı ve değnek kullanıldığı müddetçe hatâ, Şibhu'l amd'dir.'
 
Ebü Dâvud, Diyât 19, 20, (4547; 4565); Nesâi, Kasâme 42 (8, 40); İbnu Mâce, Diyât 5, (2627).
 
1877 - Amr İbnu Şuayb an ebihi an ceddihi (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Kadının diyeti, erkeğin diyetine, diyetin üçte bir miktarına kadar eşittir.'
 
Nesâi, Kasâme 34, (8, 44, 45).
 
1878 - Hz. İbnu Abbas (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalatu vesselâm) öldürülen mükâteb hakkında, âzad edilen miktarınca hür diyetine göre, geri kalan kısmı için de köle diyetine göre hesaplanmasına hükmetti.'
 
Ebü Dâvud, Diyât 22, (4581); Nesâi, Kasâme 36, (8, 45, 46); Tirmizi, Büyü' 35, (1259). (Metin, Nesâi'nin metnidir.)
 
1879 - Yine Amr İbnu Şuayb an ebihi an ceddihi (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Muâhedin diyeti hür kimsenin diyetinin yarısıdır.'
 
Ebü Dâvud, Diyât 23, (4583).
 
1880 - Hz. İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) Beni Âmir'den iki kişinin diyetini, Müslümanların diyet miktarına göre ödedi. (Müslümanlar tarafından hatâen öldürülen) bu iki kişi ile Resülullah (aleyhissalâtu vesselam)'ın muâhedesi (antlaşması) vardı.'
 
Tirmizi, Diyât 12, (1404).
 
1881 - Amr İbnu Şuayb an ebihi an ceddihi (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Ehl-i zimmetin diyeti, Müslümanların diyetinin yarısıdır. Ehl-i zimmet de Yahudi ve Hıristiyanlardır.'
 
Nesai, Kasâme 35, (8, 45).
 
1882 - Yine Amr İbnu Şuayb an ebihi an ceddihi (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: 'Kâfirin diyeti, mü'minin diyetinin yarısıdır.' 4Tirmizi,
 
Diyât 17, (1413).
 
GÖZ
 
1883 - Süleyman İbnu Yesâr (rahimehullah) anlatıyor: 'Zeyd İbnu Sâbit (radıyallâhu anh) derdi ki: 'Göz yerinde kalır, fakat nuru sönerse diyeti yüz dinardır.'
 
Muvatta, Ukül 9, (2, 857).
 
1884 - Amr İbnu Şuayb an ebihi an ceddihi (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) yerinde sâbit kalarak kör
[18/2 23:20] Ömer Tarık Yılmaz: Yahya İbnu Ya'mur haber veriyor: 'Basra'da kader üzerine ilk söz eden kimse Ma'bed el-Cühenî idi. Ben ve Humeyd İbnu Abdirrahmân el-Himyerî, hac veya umra vesîlesiyle beraberce yola çıktık. Aramızda konuşarak, Ashab'tan biriyle karşılaşmayı temenni ettik. Maksadımız, ondan kader hakkında şu heriflerin ettikleri laflar hususunda soru sormaktı. Cenâb-ı Hakk, bizzat Mescid-i Nebevî'nin içinde Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)'la karşılaşmayı nasib etti. Birimiz sağ, öbürümüz sol tarafından olmak üzere ikimiz de Abdullah (radıyallahu anh)'a sokuldu. Arkadaşımın sözü bana bıraktığını tahmîn ederek, konuşmaya başladım: 'Ey Ebu Abdirrahmân, bizim taraflarda bazı kimseler zuhur etti. Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'i okuyorlar. Ve çok ince meseleler bulup çıkarmaya çalışıyorlar.' Onların durumlarını beyan sadedinde şunu da ilâve ettim: 'Bunlar, 'kader yoktur, herşey hâdistir ve Allah önceden bunları bilmez' iddiasındalar.' Abdullah (radıyallahu anh): 'Onlarla tekrar karşılaşırsan, haber ver ki ben onlardan berîyim, onlar da benden berîdirler.' Abdullah İbnu Ömer sözünü yeminle de te'kîd ederek şöyle tamamladı: 'Allah'a kasem olsun, onlardan birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve hepsini de hayır yolunda harcasa kadere inanmadıkça, Allah onun hayrını kabul etmez.' 
Sonra Abdullah dedi ki: Babam Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh) bana şunu anlattı: 
'Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı: Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver! Haz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: 'İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir.' Yabancı: '-Doğru söyledin' diye tasdîk etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik. 
Sonra tekrar sordu: 'Bana iman hakkında bilgi ver?' 
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: 'Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır.' Yabancı yine: 'Doğru söyledin!' diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: 'Bana ihsan hakkında bilgi ver?' 
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: 'İhsan Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor.' 
Adam tekrar sordu: 'Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?' 
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu sefer: 'Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor!' karşılığını verdi. 
Yabancı: 'Öyleyse kıyametin alâmetinden haber ver!' dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamayı yaptı: 
'Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakir -Müslim'in rivayetinde fakir kelimesi yoktur- davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir.' 
Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. -Bu ifade Müslim'deki rivayete uygundur. Diğer kitaplarda 'Ben üç gece sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'la karşılaştım' şeklindedir- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben: 'Allah ve Resûlü daha iyi bilir' deyince şu açıklamayı yaptı: 'Bu Cebrail aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi.' 
Müslim, İman 1, (8); Nesâî, İman 6, (8, 101); Ebu Dâvud, Sünnet 17, (4695); Tirmizî, İman 4, (2613). 
Ebu Dâvud, bir başka rivayette 'Ramazan orucu'ndan sonra 'cünüblükten yıkanmak' maddesini de ilâve eder. 
Yine Ebu Dâvud'un bir başka rivayetinde şu ziyâde vardır: 'Müzeyne veya Cüheyne kabilesinden bir adam sordu: 'Ey Allah'ın Resûlü, hangi işi yapıyoruz, olup bitmiş (levh-i mahfuza kaydı geçmiş) bir işi mi, yoksa (henüz levh-i mahfuza geçmemiş) şu anda yeni başlanacak olan bir işi mi?' Resûlüllah (aleyhissalâtu vesselâm): 'Olup bitan bir işi' dedi. 
Adamcağız -veya cemaatten biri- yine sordu: Öyleyse niye çalışılsın ki? Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamada bulundu: 'Cennet ehli olanlara cennetliklerin ameli müyesser kılınır, ateş ehli olanlara da cehennemliklerin ameli müyesser kılınır.' 
Benzer bir hadisi, Buhârî (rahimehullah) Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)'den kaydeder. 
Bu hadise Tirmizî hâriç diğerlerinde de rastlanır. Mevzubahis rivayette, 'şehâdette bulunman' yerine 'Allah'a ibadet edip hiçbir şeyi ortak koşmaman' ifadesi de yer alır. 
Bu hadiste ayrıca 'Yalın ayak, üstü çıplak kimseler halkın reisleri olduğu zaman' ziyadesi de mevcuttur. 
Şu ziyade de mevcuttur: (Kıyametin ne zaman kopacağı), Allah'tan başka hiçkimse tarafından bilinmeyen beş gayıptan (mugayyebât-ı hamse) biridir buyurdu ve şu ayeti okudu: 'Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir. Rahimlerde bulunanı o bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiç kimse nerede öleceğini bilmez...' (Lokman, 34), 
Buhârî, İman 37. 
Bir başka rivayette 'üstü çıplaklar' tâbirinden sonra 'sağır ve dilsizler arzın melikleri (kralları) oldukları zaman' ziyadesi vardır. 
Nesâî'nin Sünen'inde şu ziyade mevcuttur: 'Dedi ki: Hayır, Muhammed'i hakikatle birlikte irşad ve hidayet edici olarak gönderen zât'a yemin olsun, ben o hususta (kıyametin ne zaman kopacağı hususunda) sizden birinden daha bilgili değilim. O gelen de Cibril aleyhisselamdı. Dıhyetu'l-Kelbî suretinde inmiştir.'
[18/2 23:20] Ömer Tarık Yılmaz: Hani, biz İsrailoğulları’ndan, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.
[Bakara Sûresi.83]
[18/2 23:20] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah’ım! Ey rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki, ilk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram ziyafeti ve senden bir işaret olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın.” (Mâide, 5/114)
[18/2 23:21] Ömer Tarık Yılmaz: Akıl dışında olan şeyler, keşif ve müşahedeyle kalp gözüyle anlaşılır. Akıl bunları anlayamaz. Nitekim, his uzuvları da aklın anladığı şeyleri anlamıyor.[Molla Camî]
[18/2 23:21] Ömer Tarık Yılmaz: İsâ Aleyhisselâm
 
İsâ Aleyhisselâmın Annesi Hz. Meryem´in Soyu, Doğuşu, Beytülmakdis Mescidine Adanıp Bırakılışı Ve Bazı Faziletleri:
 
 
Hz. Meryem´in babası İmran b.Mâsân olup Hub´um b.Süleyman Aleyhisselâ-mın soyundandı.[1]
 
Mâsân Hanedanı da, İsrail oğullarının Başkanlarından, Din Bilginleri ve Danış­manlarından idiler.[2]
 
Zekeriyyâ Aleyhisselâmla İmran b.Mâsân, iki kız kardeşle evli olup Zekeriyyâ Aleyhisselâmın zevcesinin adı Eşya´ (İşa´) bint-i Fâkud, İmran b. Mâsân´ın zev­cesinin adı da, Hanne bint-i Fakud idi.[3]
 
Hanne; İsâ Aleyhisselâmın annesi Hz. Meryem´in annesi idi.[4]
 
Hanne; yaşlanıp çocuk doğurmaktan âciz bulunduğu ve bir ağacın gölgesinde oturduğu sırada[5], bir kuşun, yavrusunun ağzına yiyecek verdiğini görünce, ken­disinde, bir oğlan çocuğu olması arzusu uyandı.[6]
 
Bir oğlan çocuğu ihsan etmesi için Allâha yalvardı.[7]:
 
'Ey Allâhım! Eğer, bana, bir erkek çocuğu ihsan edersen, onu, Beytülmak-dis´e vakfetmek, adak ve şükrâne olarak onun hizmetinde bulundurmak, üzeri­me, borç olsun!' dedi.[8]
 
Hanne´nin bu adağı, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:
 
'Hani, (İmran´in) karısı:
 
Rabb´im! Karnımdakini, âzâdlı bir kul olarak Sana adadım.
 
Benden olan bu (adağı) kabul et!
 
Şüphesiz, (niyazımı) hakkıyle işiten, (niyetimi) kemaliyle bilen Sensin Sen!' demişti.[9]
 
Adanılan çocuk; Mescid´in hizmetlerini görür, erginlik çağına basıncaya kadar, hizmetten ayrılmazdı.
 
Erginlik çağına girdikten sonra, orada kalmak veya ayrılıp gitmek hususunda serbest bırakılır[10], gitmek isterse, arkadaşlarından izin alırdı. Oradan çıkıp git­mesi, onların bilgisi dahilinde olurdu.[11]
 
Mescid hizmetine, erkek çocuklardan başkası, adanmazdı.
 
Kızlar, bununla mükellef tutulmazlar; Hayz görmeleri ve rahatsızlığa uğrama­ları sebebiyle, bu hizmete elverişli görülmezlerdi.[12]
 
Hanne; Hz.Meryem´e gebe olup ta, karnındakini, adayınca, kocası İmran 'Yazıklar olsun sana! Sen, bunu, ne diye yaptın?!
 
Eğer, karnındaki, kız olursa, kız da, bu hizmete elverişli bulunmadığına göre, şu yaptığın şeyi gördün mü?!' dedi.
 
İkisi de, üzüntüye düştüler.[13]
 
Hanne, Hz.Meryem´e gebe iken, İmran vefat etti.[14]
 
(Hanne) Kız çocuğunu doğurunca, Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilici iken,
 
'Rabb´im! Hakîkat, ben, onu, kız olarak doğurdum.
 
Erkek, kız gibi değildir.
 
Gerçek, ben, (onun) adını, Meryem koydum.
 
Onu da, zürriyetini de, o taşlanmış (koğulmuş) şeytandan, Sana sığınır (ısmar­larım!' dedi.[15]
 
Hanne; erkek, kız gibi değildir demekle, kızın, Mescid hizmetine ve orada iba­dete -Mahrem olması, za´fı, Hayzdan, nifasdan, rahatsızlanmaktan berî bulun­maması sebebiyle- erkek gibi, elverişli olmadığını söylemek istemişti.
 
Sonra, onu alıp bir beze sararak Mescid´e götürdü.
 
Hârûn Aleyhisselâm oğullarından olan[16] ve o zaman, Beytülmakdis Mescidin­de sayıları otuzu bulan[17] din bilginlerinin yanına koydu.[18]
 
Şeybe oğulları[19] Kabe işlerine baktıkları gibi, bu Bilginler de, Beytülmakdis Mescidinin işlerine bakarlardı.
 
Hanne, onlara;
 
'Şu önünüzdeki çocuk, bir adaktır!' deyince, namaz İmamları ve kurbanları­nın Vazifelisi İmran´ın kızı olduğu için, hepsi de, onu alıp bakma arzusuyla çe­kiştiler.
 
Zekeriyyâ Aleyhisselâm, onlara:
 
'Ben, buna bakmağa, sizden daha lâyık ve müstehak bulunuyorum: Çünkü, bunun Teyzesi, benim yanımda(zevcem)dır.' dedi.[20] Öteki Bilginler; Zekeriyyâ Aleyhisselâma:
 
'Böyle yapma! Eğer, o, kendisine, halkın en yakın ve en lâyık olanına bırakıla­cak olursa, onun, doğuran annesine bırakılması gerekir.[21]
 
Fakat, biz, onun hakkında kur´a çekelim.[22]
 
Kimin okuna çıkarsa, o, onun yanında kalsın!' dediler ve bunun üzerinde söz birliği ettikten sonra, on dokuz kişi[23], Car (Ürdün) ırmağına kadar gittiler.
 
Tevrat yazarken, kullandıkları kalemlerini, suyun içine attılar. Z
[18/2 23:21] Ömer Tarık Yılmaz: RASÛLÜLLAH (S.A.S.)'İN TERİKESİ
 
 
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, hayâtı boyunca son derece sâde yaşamıştır. Eline geçen her şeyi derhal yoksullara dağıtmış, günlük ihtiyacı dışında hiç bir mal edinmemiştir.(457) Bu sebeple, vefâtında mirascıları tarafından paylaşılacak hiç bir şey bırakmamıştır(458), Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in hanımlarından Hz. Cüveyriye'nin kardeşi Hâris oğlu Amr:
-Rasûlüllah (s.a.s.) vefâtında ne bir dirhem gümüş, ne bir dinar altın , ne bir köle, ne de başka bir şey bıraktı, Yalnızca (Mısır Mukavkısı'nın hediye gönderdiği) beyaz bir ester ile silahını ve bir de (sağlığında) vakfettiği (fedek ve Hayber'deki) arâzîyi bıraktı (459), demiştir.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'de:
-Vefâtımda vârislerim ne dinar, ne de dirhem paylaşacak. Bıraktığım (arâzînin) zevcelerimin nafakası ve işçinin ücretinden geri kalan irâdı vakıftır' buyurmuştur.(460)
Kur'ân-ı Kerîm'de, kâfirlerden savaş sonunda elde edilen ganimet malların beşte biri ile, savaş yapılmadan anlaşma yolu ile alınan 'fey' malların tasarrufunun Rasûlüllah (s.a.s.)'e aît olduğu beyân edilmiştir.(461) Bu sebeple, savaş yapılmadan alınan Benî Nadîr ve Fedek arâzîsinin tamamı ile savaş sonucu elde edilen Benî Kurayza ve Haybeyr arâzisinin beşte biri, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in tasarrufunda bulunuyordu.(462)
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz:
'Biz peygamberler cemaatine mirâscı olunmaz, bıraktığımız her mal sadakadır, vakıftır,' buyurmuştu.(463) Bu sebeple bu topraklar, Rasûlüllah (s.a.s.)'in vefâtından sonra mirâscıları arasında paylaştırılmadı. Her birine, Rasûlüllah (s.a.s.) hayatta iken yaptığı gibi, gelirlerinden hisse verildi. Rasûlüllah (s.a.s.) 'in mirâsçıları kızı Hz. Fâtıma ile amcası Hz. Abbâs ve hayatta olan zevceleriydi.
(457) Bir sefer dönüşünde, Uhud Dağı karşıdan görülünce:
Uhud Dağı benim için altına çevrilip tamâmen altın olsa, tek bir dinârdan fazlasının üç günden çok bende kalmasını istemezdim, hemen dağıtırdım. Bir dinarı da ancak borcum için hazırlardım, buyurmuştur. (bkz. el-Buhârî, 3/82, 7/178, 8/128; Müslim, 2/687 (Hadis No:991); Tecrid Tercemesi, 7/376 (Hadis No: 1075)
Yoksullara dağıttıktan sonra, bir kaç altın elinde kalmış, bunları Hz. Âişe'ye emânet etmişti. Hastalığında Hz. Ali'ye dağıttırdıktan sonra: 'İşte şimdi içim ferahladı, eğer Rabbına bu altınlar yanında iken kavuşsaydı, Muhammed'in hâli nice olurdu?' buyurmuştu. (Târih-i Din-i İslâm, 3/560)
(458) Satın aldığı 30 ölçek arpa borcu için vefât ettiğinde Rasûlüllah (s.a.s.)'in zırhı rehin bulunuyordu. (el-Buhârî, 5/145)
(459) el-Buhârî, 3/186 ve 144; Tecrid Tercemesi, 8/235 (Hadis No: 1167)
(460) el-Buhârî, 3/169; Tecrid Tercemesi, 8/273 (Hadis No :1173)
(461) Bkz. el-Enfâl Sûresi, 40 ve el-Haşr Sûresi, 6
(462) Tecrid Tercemesi, 8/274
(463) Bkz. el-Buhârî, 4/42-43, 5/23-25; Tecrid Tercemesi, 8/498 ve 10/177 (Hadis No: 1288 ve 1577)
[18/2 23:22] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.HAMZA İBN ABDULMUTTALİB
 
Hz. Peygamber'in amcası, Şehidlerin efendisi.
 
Künyesi; Ebn Ya'la veya Ebû Ammâre; Lakabı; Esedullah (Allah'ın Aslanı)dır. Babası Abdulmuttalib, annesi Hâle'dir.
 
Hz. Hamza, Peygamberimizin amcalarının en küçüğüdür. Doğumdan bir kaç gün sonra, Peygamberimizi emziren Ebû Lebeb'in câriyesi Süveybe daha önceleri Hz. Hamza'yı da emzirmiş olduğundan, Hamza Peygamberimizin süt kardeşi idi.
 
Hz. Hamza, orta boylu, güçlü kuvvetli, heybetli, onurlu bir sahabîdir. Hz. Hamza (r.a) iyi bir avcı, keskin nişancı, Kureyş'in en şereflilerindendir. Mazlumlara yardım etmeyi seven cesur bir savaşçıydı. Av dönüşü evine gitmeden Ka'be'yi tavaf edecek kadar kutsal kabul ettiği değerlere saygılı, karşılaştığı şahıslara selâm verip sohbet etmesini seven mürüvvetli bir insandı. Onun gençlik dönemine ait bilgilerimiz yok denecek kadar azdır (İbnu'l-Esîr, İsdit'l-Gâbe, II, 52).
 
Peygamberimiz yakınlarına İslâm'ı tebliğ etmiş olmasına rağmen, Hz. Hamza henüz müslüman olmamıştı. Ebû Cehil'in Peygamberimize yaptığı bir hakaret sonucunda müslüman olmuştur. Peygamberimiz bir gün Safâ tepesinde iken Ebû Cehil ve arkadaşları onun yanına gelirler. Ebû Cehil Peygamberimize hakaret eder. Abdullah b. Cüdâ'nın câriyesi bu olayı seyredin av dönüşü Kabe'ye uğramayı âdet edinen Hz. Hamza'ya anlatır. Hz. Hamza, eve gitmeden Ebû Cehil'in yanına uğrayarak elindeki yayı Ebû Cehil'in kafasına çalar, başını yaralar ve hakaret eder. Bir gün sonra da Allah Rasûlünün yanına giderek (Bi'set'ten iki yol sonra) müslüman olur.
 
Hz. Hamza'nın müslüman olması Peygamberimizi çok sevindirmiştir. Onun İslâm'a girmesiyle müslümanlar güçlendi. Müşrikler rahatsız oldular.
 
Mekke müşrikleri, hicretten sonra da rahat durmadılar. Peygamberimizin ve müslümanların Medine'den çıkarılması için Abdullah b. Übeyy, Hazreç ve Evs kabilesi müşrikleriyle ilişki kurdular. Müslümanların hac yollarını da kapadılar.
 
Müşriklerin gözlerini korkutmak, Şam ticaret yollarını keserek onları sıkıntıya düşürmek gerekiyordu. Peygamberimiz bu amaçla Hz. Hamza'yı Sifu'l-Bahr'a gönderdi. Otuz kişilik bir kuvvetle Hz. Hamza belirtilen yere vardı. Müşriklerin kervam Sifu'l-Bahra gelmişti. Kervanda Ebû Cehil de bulunuyordu. Üçyüz kişilik bir kuvvetleri vardı.
 
Hz. Hamza, müşriklerle çarpışmak istiyordu. Yanında bulunan müslümanlar da aynı duyguyu yaşıyorlardı.
 
Henüz müşrik olan Mecdi b. Amr b. Cühenî bu iki grubun arasına girdi. Hem müslümanlarla hem de müşriklerle görüştü. Sonunda iki tarafı çarpışmaktan vazgeçirdi.
 
Bundan Sonra Hz. Hamza'yı Bedir savaşında görüyoruz. Bedir savaşında Utbe, Vefid, Şeybe meydana çıktılar. Çarpışmak için er dilediler. Hz. Hamza, Şeybe ile çarpıştı. Bir hamlede Şeybe'yi öldürdü. Daha sonra Utbe'yi ve Tuayma b. Adiyy'i öldürdü.
 
Hz. Hamza, Bedir savaşında kahramanca savaştı. Allah ve Rasûlünün hoşnutluğunu kazandı.
 
Bedir savaşında Hz. Hamza (r.a)'nın etkinliği ileri boyutlara ulaştı ve müşriklere karşı amansız bir savaş verdi. Hârisû't-Temîmî, HzHamza'nın Bedir'deki durumunu anlatan bir rivayetinde şöyle diyor: 'Hamza b. Apdülmuttalib(r.a)'in, Bedir savaşında üzerinde, deve kuşu olan kim' diye sordu. 'Hamza b. Abdulmuttalib' diye cevap verildi. O müşrik: 'Ne yaptıysa O bize yaptı' diye mırıldandı' (M. Yusuf Kandehlevi, Hadislerle müslümanlık, ll, 553).
 
Hz. Hamza, Bedir Savaşını mütekaib Kaynukoğulları gazvesine katıldı.
 
Peygamber Medine'ye geldiğinde Yahudilerle anlaşma yapmıştı. Yahudiler, Bedir savaşını müslümanların kazanmasını hazmedemediler.
 
'Siz savaşın ne demek olduğunu bilmeyen adamlarla çarpıştınız' dediler. Savaş için fırsat kollamaya başladılar.
 
Kaynuka gazvesi'nin genel sebebi bir kadına karşı yapılan terbiyesizliktir. Kadıncağız bazı eşyalarını Kaynuka pazarında sattıktan sonra bir kuyumcuya giriy
[18/2 23:23] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâna, Resmini Yaptırıyor
 
   Emîr Süleyman Pervâne'nın karısı Gürcü Hatun da. Mevlâna'nın ilk kadın müridleri arasında ve başta geliyordu. Bir sultan kızı olan Gürcü Hatun. Mevlâna'nın sohbetlerinde pişmiş, uyanık, kültürlü bir hanımdı.
    Emîr Pervane, vazife ile Kayseri'ye nakledildiği zaman. Gürcü Hatun da kocası ile birlikte. Kayseri'ye gitmeye mecbur kalmıştı. Gönlü. Konya'dan, hele büyük mürşidi Hz. Mevlâna'dan ayrılmak istemiyordu. Mevlâna'nın birkaç poz resmini yaptırmak ve hiç olmazsa bunlarla hasret ve iştiyakını gidermek için, sarayın ünlü ressamı Aynüddevle'yi çağırmış, Mevlâna'nın birkaç poz tasvirini çizmesi için ricada bulunmuştu. Sanatının ehli olan Aynüddevle. bir tomar kağıt ve kalem alarak Mevlâna'nın Medresesi'ne gitmiş ve huzuruna destur alarak maksadını açıklamıştı. Mevlâna gülümseyerek:
    — Yapabilirsen ne âlâ... demiş ve ayak üzere poz vermişti.
    Kaleminden emin olan Aynüddevle. resmi çizmeye başlamıştı. Biraz sonra başını kaldırıp bir Mevlâna'ya bir de resme baktı. Hayret. olmamıştı. Yaptığı resim hiç te karşısında duran Mevlâna'ya benzemiyordu. İkinci bir tabaka kağıt alarak tekrar çizmeye başladı. Başını kaldırdı. Bu sefer de Mevlâna'yı değişik bir yüzle görmüştü. Üçüncü, dördüncü tabaka kâğıtlara başlamış, her defasında Mevlâna'yı başka görmüştü. Böylece bir tomar kâğıt harcamış, yaptığı resimlerin hiçbirisi Mevlâna'ya benzememişti. Hayretler içinde, naralar atarak kalemini kırmış. Mevlâna'nın dizlerine kapanmıştı. Bunun üzerine Mevlâna 'Ah, ben ne de renksiz ve belirsizim. Ben bile kendimi olduğum gibi göremem. Sırlarını ortaya koy diyorsun. Fakat, benim bulunduğum yerde bu sırları koyacak yer bile yok' diye bir gazele başlamıştı. Aynüddevle, perişan ve şaşkın huzurundan çıkmış, çizdiği resimleri Gürcü Hatun'a götürmüştü. Gürcü Hatun bu resimleri, beraberinde Kayseri'ye götürmüş, en değerli bir hatıra olarak, yıllarca sandığında saklamıştı.
    Mevlâna'nın Aynüddevle'ye:
    — Sen bizim suretimize değil, siyretimize (gidiş yolumuza) bak! dediği, o günden sonra da Aynüddevle'nin, Mevlâna'nın en sadık müridlerinden olduğu söylenir.
    Gerçekten de Mevlâna'nın Aynüddevle, Kaluyan, Bedreddin Yavaş, Şihabeddin. Alâeddin Süryânus gibi. ressam ve nakkaş, sanatçı müridleri vardı. Hattâ bunlardan Alâeddin Süryânus bir Rum genciyken Mevlâna'nın bir şefaatiyle dinini değiştirmiş, müslüman olmuştu. Şöyle ki:
    Bir gün Mevlâna, caddeden geçerken acı bir çığlıkla irkildi. Cellatlar, bir Rum gencini yaka - paça idam sehpasına sürüklüyorlardı. Mevlâna oradan geçen birisine, sürüklenen bu gencin suçunu sordu:
    — Şehrin zalim bir adamı vardı. Onu öldürmüş, şimdi cana can onu da öldürecekler.
    Bunun üzerine Mevlâna koştu, cellatlar Mevlâna'yı görünce durakladılar. Mevlâna sırtındaki cüppeyi gencin üzerine attı. Artık ona kimse el süremezdi. Durumu sultana anlattılar.Sultan:
    — Madem ki Mevlâna ona şefaat etti. Yapılacak bir şey yok. dedi. Mevlâna genci ölümden kurtarmıştı. Adını sordu, Genç:
    — Süryânus. cevabını verdi ve Mevlâna'nın ellerine kapanarak hemen müslüman oldu. Ondan sonra da Alâeddin Süryânus olmuş, Mevlâna'nın müridleri arasına katılmıştı.
[18/2 23:23] Ömer Tarık Yılmaz: ÂHİR (El-Âhiru)
 
Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Mahlûkâtın (varlıkların) yok olmasından sonra, bâkî olan (varlığı devâm eden) yalnız kendisi kalan, hiç yok olmayan. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki  O (Allahü teâlâ) her şeyin başlangıcıdır. (Hadîd sûresi  3) El-Âhiru ismi şerîfini söyliyenin gönlü temizlenir. Safâya kavuşur. Günde yüz defa söylenirse, Allahü teâlâdan başka her şeyin sevgisi kalbden çıkar. (Yûsuf Nebhânî)
[18/2 23:24] Ömer Tarık Yılmaz: Dinin haram saydığı yollarla kazanılan malın cami inşası ve tefrişi gibi hayri hizmetlerde kullanılması caiz midir?
 
Dinimize göre müslüman, kazancını dinin meşru saydığı yollarla elde etmekle yükümlüdür. Allah müslümanın malını nerelerde harcadığını soracağı gibi, nerelerden kazandığını da soracaktır. Dinin haram saydığı maddelerin ticareti, hırsızlık veya gasp, kumar, faiz ve fuhuş dinin yasakladığı kazanç yollarından bazılarıdır. Bu yollarla elde edilen kazanç haramdır. Müslüman’ın bu mallardan yararlanması caiz değildir. Bir kimsenin elinde bu yollardan birisi ile elde edilen bir mal varsa, onu; “haram yolla elde edilen kazancın sarf yeri yoksula vermektir” kuralı gereği, yoksullara vermesi gerekir. Ancak bundan bir sevap beklemek doğru değildir. Çünkü haram yolla elde edilen kazanç, kişinin malı olmaz. Malı olmayan bir şeyi hayri bir hizmette kullanması karşılığında sevap beklemesi de mümkün değildir.
 
 Haram kazançla satın alınan halı üzerinde veya inşaatına haram maldan da sarf edilen camide namaz kılındığında bu namaz sahihtir. Çünkü buradaki mahzur, namazın kendisi ile ilgili değil, onu çevreleyen başka bir husus ile ilgilidir. Bir mekanın veya elbisenin dinen meşru olmayan bir yolla kullanılması, namazdan ayrı bir husustur (Serahsi, Usulü’l-Fıkh, I, 81).
[18/2 23:24] Ömer Tarık Yılmaz: GENÇLİK VE DİNİ HAYAT
 
TARİH : 17.05.2013
İL      : İSTANBUL
 
Muhterem Kardeşlerim!
 
Kâinattaki her canlıda sürekli bir yenilenme vardır. Her gün milyonlarca hücre ölürken birçoğu yenilenmekte, varlığın en üstünü olan insan da bundan nasiplenmektedir. İnsanın hayatı çocukluktan gençliğe, gençlikten olgunluğa, sonra da yaşlılığa doğru devam etmektedir.
Gençlik hem insani hem de şeytani duyguların en kabarık olduğu, damardaki kanın kaynadığı delikanlılık dönemidir. Bu özellikleri iledir ki şeytan ve şer odakları genellikle gençleri hedef alırlar. Çünkü bu dönemde nefsî duyguların akla baskın gelme ihtimali fazladır.
Sevgili Müminler!
Nefsanî arzu ve isteklerini dengeleyen gençler, nice ilahi lütuflara mazhar olmuştur. Allah Teâlâ yüce kitabında Ashab-ı Kehf ve Hz Yusuf’un genç yaşlarda iman ve iffet mücadelelerini övmüş ve gelecek nesillere örnek göstermiştir. 
İslam’ın yeryüzüne yayılmasında gençlerin önemli bir payı vardır. Hz. Ali hicret esnasında Efendimiz’in yatağında yatarak büyük bir kahramanlık göstermiştir. Hz. Cafer b. Ebu Talib 25 yaşındayken Habeşistan’a giden muhacir heyetinin başkanlığını yapmış, Kral Necaşi’nin huzurunda İslam’ın ve onun peygamberinin güzelliklerini, etkin konuşmasıyla dile getirmiştir. Peygamber Efendimiz hicretten önce Medinelilere İslam’ı anlatmak ve öğretmek üzere genç Mus’ab b. Ümeyr’i göndermiştir. Hz Ayşe genç yaşında binlerce hadisi şerifi Efendimizden (s.a.s) öğrenerek gelecek nesillerin bilgilenmelerinde önder olmuştur. Gençleri hayırlı hizmetlerde görevlendiren Efendimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde, insana gençliğini hangi yollarda harcadığının da sorulacağına işaret etmiştir.
Aziz Kardeşlerim!  
Ruh dünyası imanî değerlerle donatılmayan gençlerin, gayrimeşru yollara sürüklenme ihtimali yüksektir. Buna karşılık gençlik döneminde, Allah ve Peygamberin isteğine uygun yaşamanın değeri de çok fazladır. Hz. Peygamber (s.a.s) Allah’ın başka bir gölgenin olmadığı kıyamet gününde, yedi sınıf insanı arşının gölgesinde gölgelendireceğini haber vermekte ve bunlardan birisinin de Allah’a ibadet ederek büyüyen genç olduğunu bildirmektedir.
Değerli Cemaatim!
Bizler, geleceğimizin teminatı olan gençlerimize sahip çıkmalı, onlarla gönül bağı kurarak dertlerine derman olmalı, onlara şefkat ve sevgiyle yaklaşmalıyız. İyi bir Müslüman olmaları için duayı da ihmal etmemeliyiz. Furkan suresinin 74. ayetinde Allah, iyi Müslümanların özelliklerini sayarken şöyle buyuruyor “Ve Onlar ‘Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl. Bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle’ diyenlerdir.” 
Çok değerli kardeşlerim!
Mübarek üç aylara girdiğimiz rahmet ve mağfiret iklimin başlangıcında Hatay Reyhanlı’da masum insanların hunharca katledilmesine ve yaralanmasına neden olan son derece elim bir saldırı vuku bulmuştur. Bütün Mümin yürekler bu saldırıyla manevi mevsimlerine yaralı girmiştir. Yine kan, yine gözyaşı ve yine acı bütün bir ülkemizi hüzne boğmuştur. Hutbemi bitirirken bu menfur olayı şiddetle kınıyor, Cenab-ı Haktan bu olayda hayatını kaybeden masum kardeşlerimize rahmet, yaralılarımıza da âcil şifalar diliyorum. 
Dr. Hüseyin Saraç
Galippaşa Camii İmam Hatibi/Kadıköy
 
 Tirmizi, Kıyamet, 1
 Buharî, Zekat 15
 Furkan 25/74
[18/2 23:25] Ömer Tarık Yılmaz: Hendek
 
Kureyş, Hayber, Gatafan, Fezare ve Esed Oğulları gibi müş-rik, Yahudi ve münafık gruplardan oluşan ve sayıları on bini bulan müttefik kuvvetlere karşı yapıldığı için “Ahzâb Savaşı”; Selman-i Fârisî’nin İran tecrübesiyle getirdiği teklif sonucu Medine’nin etrafına kazılan hendekten dolayı da “Hendek Savaşı” diye anılan bu savaş, Hicretin 5. yılında meydana gel-miştir. Bir süvarinin geçemeyeceği derinlik ve genişlikte ka-zılan, Medine’nin hurmalıklarla kaplı bulunmayan cephesini çevreleyen ve hayli uzun olan bu hendeğin kazılması birkaç hafta sürmüş, Hz. Peygamber de, ashabıyla beraber üstü başı toprak oluncaya kadar hendek kazmıştır. Hendek’ten çıkartı-lan toprak, Müslümanlar için siper olduğundan, ne karşıdan bir at geçebilmiş, ne atılan oklar isabet edebilmişti. Seksenli yıllara kadar bu hendekten bazı kesitler mevcut iken, maa-lesef günümüze kadar korunmamış ve üzerine asfalt dökül-müştür.
 
Müslümanlara Yüce Allah’ın yardımının somut bir şekilde ulaştığı yerlerden biri de bugün Yedi Mescitler olarak bilinen mescitlerin bulunduğu bu bölgedir. Hendek savaşının yapıl-dığı yerde Hz. Peygamberin ve ileri gelen sahabilerin namaz kıldıkları, dua ettikleri noktalara bu küçük mescitler yapıl-mıştır. Günümüzde birkaç tanesi hariç diğerleri kaldırılmış bulunmaktadır. Halen bu alana büyük bir cami yapılmıştır.
 
Savaş hazırlığını önceden haber alan Allah Resûlü (s.a.s.), sahabe-i kiram ile istişarede bulunmuş, Selman-ı Farisî’nin tavsiyesiyle müşriklerin Medine-i Münevvere’ye girmeleri-ne engel olmak ve müdafaa savaşı yapmak için, Medine’nin batısında bir hendek kazılmasına karar vermiştir.  Selman-ı Farisî’nin görüşü ile kazılan hendek, 5.5 km. uzunluğunda, 9 metre genişliğinde ve 4.5 m. derinliğinde idi. Hendek kazma işinde Allah Resûlü (s.a.s.) de bizzat ashabıyla beraber çalış-mış ve onları teşvik etmiştir. Kur’ân-ı Kerim’in otuz üçüncü sûresi olan Ahzâb sûresi adını bu savaştan almıştır.
 
Önceden kadınları ve çocukları muhkem yerlere yerleşti-rerek tedbir alan Müslüman ordusu, 3000 kişiden oluşuyordu.
 
Hendekle ilk defa karşılaşan müşrikler şaşkına döndüler. Hendek atlanamayacak kadar genişti. İslâm askerleri karşı-dan kontrol ediyordu. Hendek savaşı esnasında çok bunalan müslümanlara Allah’ın yardımı yetişmiş, Yüce Allah onları görünmeyen ordularla desteklemiştir. Sonunda uzun bir harp için hazırlıksız olan müşrikler, havanın soğuması, hayvanları-nın yemlerinin bitmesi ve Allah’ın müslümanlara olan yardı-mı neticesinde, bu işten vazgeçip muhasarayı kaldırarak geri dönmek zorunda kalmışlardır.
 
Şüphesiz Hendek Savaşı’nda da alınacak birçok dersler vardır. Hz. Peygamber her zaman olduğu gibi, burada da ted-biri elden bırakmamıştır. Gerekli stratejiye başvurmuş, öneri-len makul teklifi kabul etmiş, ashabıyla birlikte bizzat hendek kazmış, Yahudi kabilelerinin desteğini engellemeye çalışmış-tır. Bazı orduların alt taraftan, bazılarının üst taraftan geldi-ğini gören sahabenin, şaşkınlıktan gözlerinin kaydığı, korku-dan yüreklerinin ağızlarına geldiği, kötü zanlara kapıldıkları ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldıkları (Ahzâb, 10-12) 24 gün süren bu savaşta, şiddetli rüzgâr ve görünmez ordularından oluşan ilahî yardım yetişmiş ve yaklaşık bir ay boyunca hayli bunalan müslümanları kurtarmıştı. Rüzgâr ve kum fırtınası karşısında telef olma korkusuyla düşman geri çekilmiş, farklı gruplar dağılmış ve Hendek Savaşı en az zararla atlatılmıştı.
 
Hendek Savaşı’nın yapıldığı bu mekânlar ziyaret edilir-ken, dünyanın çeşitli ordularının daha güçlü ittifaklarla, İs-lâm dünyasının çeşitli bölgelerinde benzer savaşlar yaptığını, ancak ne o bölgelerdeki müslümanların, ne de diğer müslü-manların ilahî yar
[18/2 23:25] Ömer Tarık Yılmaz: عَنْ سَلْمَانَ رَضِىَ اللهُ عَنْهُ قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: رِبَاطُ يَوْمٍ وَلَيْلَةٍ خَيْرٌ مِنْ صِيَامِ شَهْرٍ وَقِيَامِهِ. (م)
 
Selmân-ı Fârisî’den (r.a.) şöyle rivâyet olundu: Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduklarını işittim: “(Allah yolunda) bir gün ve bir gece nöbet tutmak, bir ayı (gündüzünü) oruçlu ve gecesini ibadetle geçirmekten daha hayırlıdır.” (Sahîh-i Müslim)
 
18 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[18/2 23:25] Ömer Tarık Yılmaz: SELMÂN-I FÂRİSÎ (R.A.)
 
Silsile-i Sâdât’ın ikinci halkası olan Selmân-ı Fârisî (r.a.), Ashâb-ı Kirâm’ın büyüklerinden ve meşhurlarındandır. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sohbetleri şerefiyle en yüksek manevî derecelere kavuşmuştur. Ashâb-ı Kirâm arasında en hayırlı, en zâhid, en faziletli ve Peygamber Efendimize en yakın olanlardandı.
 
Aslen İranlı olup İsfahân yakınındaki Cey kasabasındandır. Müslüman olunca Peygamberimiz (s.a.v.) ona, “Selmân” ismini verdiler ve onu Ebu’d-Derdâ (r.a.) ile kardeş yaptılar.
 
Selmân-ı Fârisî Hazretlerinin bulunduğu bir mecliste herkes nesebini söylemiş, sıra Selmân-ı Fârisî Hazretlerine gelince o da, ‘Selmân ibnü’l-İslâm’ diye cevap vermiş ve ondan sonra Selmân ibnü’l-İslâm diye anılmıştır. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) tarafından kendisine “Selmânü’l-Hayr (Hayırlı Selmân)” lakabı bahşedilmiştir. Peygamber Efendimizin  mübarek saçlarını tıraş ettikleri için berberlerin pîri sayılmıştır.
 
Selmân-ı Fârisî (r.a.), Hicret’in beşinci yılına kadar köle olarak yaşamıştı. Bu sebeple Bedir ve Uhud harplerine katılamasa da Hendek ve sonraki bütün harplere iştirak etmiştir. Resûlullah Efendimizin (s.a.v.) irtihâlinden sonra da ihtiyar hâline rağmen Şam ve Irak fetihlerine katılmıştır.
 
Selmân-ı Fârisî (r.a.), çok kuvvetli biriydi. Hendek Harbi’nde Ashâb-ı Kirâm, Medîne etrafında Peygamberimiz (s.a.v.) ile beraber hendek kazarlarken Selmân-ı Fârisî (r.a.) de çalışıyor ve on kişinin yapacağı işi, tek başına yapıyordu. İmanındaki sadakati, o günlerdeki büyük hizmetleri ve samimiyeti, Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) ve Ashâbı arasında kendisine karşı pek derin bir alâka ve muhabbet uyandırmıştı. İstisnasız herkes Hz. Selmân’ı (r.a.) seviyordu. Ensâr, onu sahiplenerek, “Selmân bizdendir.” dediler. Bunun üzerine Muhâcirler, “Hayır, Selmân bizdendir.” demeye başladılar. Bunu işiten Resûlullah Efendimiz de (s.a.v.), “Selmân bizdendir, o, Ehl-i Beytimdendir.” buyurarak onu Ehl-i Beyt’ine dâhil etmiştir.
 
Selmân-ı Fârisî Hazretleri, uzun ömür yaşayanlardandır. Hazret-i Osman’ın (r.a.) halîfeliği devrinde hastalanmış, Hicretin 33. (M. 654) senesinde, Irak’ta, Medâin şehrinde âhirete irtihâl etmişlerdir. (Silsiletü’z-Zeheb, Fazilet Neşriyat)
 
 
 
18 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[18/2 23:25] Ömer Tarık Yılmaz: Bir kimse edep yollarını bilerek, nefsini ezmeyi başarırsa; işte ihlâs ile Allah Teâlâ’ya ibadet eden odur.  Ebû Muhammed eş-Şenbekî [rahmetullahi aleyh]
 
Semerkand Takvimi
[18/2 23:25] Ömer Tarık Yılmaz: Allah’ın [celle celâluhû] Zâtî Sıfatlarından  Vücûd  Sıfatı
 
Yüce Allah’ın mevcudiyeti, varlığı demektir. Allah vardır, varlığı başkasından değil, zatının gereğidir, varlığı zorunludur. Yüce Allah’ın diğer sıfatlarından bahsedebilmek ve hakkıyla kavrayabilmek için önce onun vücûd sıfatını anlamak ve bilmek gerekir. Allah’ın [celle celâluhû] varlığı yaratılmış olan bütün eşyada olduğu gibi bir sebebe bağlı değildir. O kendi zatı ile vardır, kendi zatıyla kâimdir, varlığı için bir başkasına muhtaç değildir. Zira muhtaç olan, ilâh olamaz. O’nun varlığı, yarattığı şeyler bakımından yaratıkların hepsinden daha açık ve zâhirdir. Çünkü yüce Allah olmasaydı, hiçbir şey olmazdı. Gerek bizim varlığımız ve gerekse herhangi bir şeyin varlığı, yüce Allah’ın varlığına birer şahittir. Allah Teâlâ’nın varlığını bilip tasdik etmek, her aklı başında olan insana farzdır. Aklı olan bir kimse, nerede ve ne zaman yaşamış olursa olsun aklı ile düşünerek Allah’ı [celle celâluhû] bulması ve tanıması mümkündür.
 
Semerkand Takvimi
[18/2 23:26] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helak etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.
 
(Nisâ, 4/29)
[18/2 23:26] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
İki (büyük) nimet vardır. İnsanların çoğu onlar hususunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.
 
(Al-Bukhari)
[18/2 23:26] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
 
Allahım! Her giriş ve çıkışımda senden hayır diliyorum. Allah'ın adıyla evimize girer, Allah'ın adıyla çıkarız ve Rabbimize dayanıp güveniriz.
 
(Ebû Dâvûd)
[18/2 23:26] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
 
Ez-Zahir
 
Varlığı her şeyden âşikâr olan, her şeye galip gelen her şeyden yüce olan
[18/2 23:26] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
 
İhlas Suresi ve Cennet
 
   Vakti zamanında Allah erenlerinden birinin bir gün oğlu vefat eder. Daha o gece rüyasında oğlunu Cehennemde azap çekerken bitmiş tükenmiş bir halde gören ermiş, derin bir üzüntüye boğulur. Ertesi akşam yine görür. Fakat bu defa oğlu Cennet köşklerinden birine kurulmuş neşe içinde yüzmektedir.   
 
 Merak içinde kalarak sorar.  
 
 'Ey oğlum, seni dün akşam Cehennemde, bu akşam da Cennette gördüm. Bu nasıl iş, bunun sebebi ne?  
 
 Babasının bu sorusunu oğlu, şu sözlerle cevaplandırır.  
 
 'Bugün mezarlığımıza muhterem bir mümin uğradı. Üç defa ihlâs sûresi'ni okuduktan sonra sevabını bütün yeryüzü ölülerinin, ruhlarına bağışladı. Benim payıma düşen sevapla işte gördüğün gibi Allah (c.c.) beni Cennetine koydu.'  

Antalya Havalimanı 2 ayda yaklaşık 2 milyon yolcuya hizmet verdi

Sakarya, yılın ilk 2 ayında 26 bin 314 aracı yurt dışına gönderdi

Küresel Para Haftası sunum ve panellerle devam ediyor

AB, Macaristan ve Slovakya'ya petrol akışını sağlamaya çalışıyor

Fitch: Orta Doğu'daki gerilimin kısa sürmesi halinde Türkiye'ye yönelik riskler yönetilebilir

Borsada bugünkü işlemlerin takası 23 Mart'ta yapılacak

Türkiye'den transit geçecek harp araç ve gereçlerine ilişkin esaslar düzenlendi

Konut Fiyat Endeksi şubatta yüzde 1,8 arttı

Safranbolu lokumu üreticileri bayram mesaisinde

Ticaret Bakanlığından tüketicilere "alışverişte raf ile kasa fiyatını karşılaştırın" uyarısı

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 26 16 1 9 30 57
3.TRABZONSPOR A.Ş. 26 17 3 6 23 57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 26 14 5 7 17 49
5.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 26 12 8 6 14 42
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 26 9 11 6 -4 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 26 8 9 9 -7 33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
11.CORENDON ALANYASPOR 26 5 8 13 -4 28
12.TÜMOSAN KONYASPOR 26 6 11 9 -9 27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 26 6 13 7 -8 25
14.KASIMPAŞA A.Ş. 26 5 12 9 -14 24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR 26 6 14 6 -18 24
16.İKAS EYÜPSPOR 26 5 14 7 -18 22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 26 3 12 11 -28 20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 26 4 17 5 -22 17