[19/2 21:18] Ömer Tarık Yılmaz: 17 - Kendileriyle Vasıflanan Kimsenin İmanın Tadını Bulduğu Hasletlerin Beyanı Bâbı
174- Bize İshâk b. İbrahim ile Muhammed b. Yahya b. Ebi Ömer ve Muhammed b. Beşşâr toptan Sekafî den rivâyet ettiler, İbn Ebî Ömer dedi ki: Bize Abdülvebhâb, Eyyûb'tan , o da Ebû Kılâbeden , o da Enes'den, o da Nebiy (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen rivâyet eyledi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Üç şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa o kimse imânın tadını bulur,
1- Bir kimseye Allah ve Resûlü, başkalarından daha sevgili olmak.
2- Bir kimse sevdiğini yalnız Allah için sevmek.
3 - Bir kimseyi Allah küfürden kurtardıktan sonra, tekrar küfre dön-mekden, ateşe atı İm ak dan tiksindiği gibi tiksinmek.» buyurmuşlar.
Hadîsin bir rivâyetinde (Küfre dönmekten) ibaresinin yerine:
Yanutl' veva hırîstiyan olmağa dönmekten...» buyurulmuştur.
Bu hadîsi Buhârî ile Müslim bilittif ak Muhammed b. el-Müsennâ'dan ayni isnadla tahric etmişlerdir. Buhârî onu müteaddid yerlerde az çok lâfız değişikliklerile rivâyet ettiği gibi ayni hadîsi Tirmizî ile Nesâî dahi tahric etmişlerdir.
İmâm Muhyiddin
Nevevî:
«Bu hadis-i şerif İslâmm esas kaidelerinden büyük bir kaidedir.» demiştir. Buhârî sarihlerinden Bedrüddin Ayni bu söze şunları ilâve etmektedir:
«Nasıl büyük bir kaide olmasın ki; bu hadîsde imanın aslını hattâ aynini teşkil eden Allah ve Resûlüllah sevgisi vardır. Hakikatte Allah ve Resûlüllah sevgisi, Allah'dan başkasını sevmemek ve küfre dönmekten tiksinmek: İmâm haddizatında kuvvetli, kalbi imana yatkın ve İmâm etiyle kanına karışmış olan kimselere müyesserdir. İşte imanın tadını bulacak dan ancak bunlardır.»
Ulema (rahimehumüllah): «İmanın tadından murâd, ibâdet ve tâatları lezzetli görmek, Allah ile Resûlü'nün rızalarını kazanmak için meşakkatlara tahammül göstermek; ve bunları dünya menfaatine tercih etmekdir.» diyorlar.
Kulun Allah'ını sevmesi, onun emirlerine uyarak ibâdet ve tâat-ta bulunması; muhalefet göstermemesi dir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i sevmek de öyledir. Onu sevmek şeriatını benimsemekle olur.
Bu bâbta Kâdî Iyâz şunları söylemiştir:
«Allah'ı sevmenin ma'nası, ona tâat hususunda istikaamet sahibi olmak ve her hususda emir ve nehiylerini benimsemektir. Maksad bu sevginin semereleridir. Çünkü sevginin aslı, sevgilinin arzusuna muvafık olan şeye meyletmektir. Halbuki Allahü teâlâ hazretleri meyletmek-den ve kendisine meyledilmekden münezzehdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’i sevmeye gelince: onda meyi caizdir. Zira insanın muvafakat gösterdiği şeye meyletmesi, ya beğendiği için olur; güzel şekil ile iştiha açıcı yemeklere meyli gibi, yahud aklıyla lezzet aldığı ahlâk ve ma'nalar olduğundandır. Zamanlarına erişmese bile ulemâ ve su-lehâyı sevmek gibi. Yahut da kendisince iyilikde bulunduğu ve zararını giderdiği içindir, ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında bütün bu ma'nalar mevcuddur. Yani onun zahir ve bâtını kâmildir. O bütün faziletleri şahsında toplamış, bütün müslümanları hidâyete kavuşturmak suretiyle kendilerine ihsanda bulunmuştur.
«İmanın tadını bulur,» ifadesinde kinaye suretiyle istiare vardır. Çünkü tad yalnız yenilen şeylerde olur. İman yenilen şeylerden değildir. Binaenaleyh burada mecaz vardır. Ve iman bala benzedilmiştir; aralarındaki vasf-ı müşterek ve vech-i şebeh lezzet duyma ve kalbin meylidir. Buna istiâre-i mekniyye derler. Müşebbeh zikredildikten sonra ona mü-şebbehün bihin levazımından olan tad, tehayyül suretiyle izafe edilmiş; ve bir îstiâre-i tahyiliyye meydana gelmiştir.
Cüneyd-i Bağdadi (rahimehullah): Geceleyin ibâdet edenler için ibâdet, eğlence sahipleri için eğlence yapmaktan daha lezzetlidir.» demiştir. İbrahim İbn Edhem (rahimehullah)’in dahi: «Vallahi biz öyle bir lezzet içerisindeyiz ki, bu lezzeti hükümdarlar bilmiş o
[19/2 21:19] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• M. Emin Saraç Hocaefendi’nin Vefatı 2022
• İbrahim b. Ethem Hazretleri’nin Vefatı 779
• Çanakkale Savaşı’nın Başlaması 1915
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[19/2 21:19] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“...Birbirinize bir emanet bırakırsanız, emanet bırakılan kimse emaneti sahibine versin ve (bu hususta ) Rabbi olan Allah’tan korksun...”
Bakara 283
[19/2 21:19] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Allah birtakım şeyleri haram kılmıştır, onlara el uzatmayın. Birtakım şeyler hakkında da unutmaktan değil, size rahmet olmak üzere susmuştur, artık onları araştırıp soruşturmayın!”
Dârakutnî, Sünen, IV, 298
[19/2 21:19] Ömer Tarık Yılmaz: CAN SIKINTISINI AŞMAK
Hayatımızda anlam yoksa can sıkıntısı vardır ve hepimizin malumudur ki insan derin bir anlam yoksunluğu çekmektedir.
İçinde yaşamaya çalıştığımız şehirler insana; doğasını, özünü ve güzelliğini kaybettirmiş ve bu kayıp insanı başkalaştırarak incinebilir, hayat karşısında ezilebilir bir konuma düşürmüştür.
Bu düşkünlük halini yaşamak zorunda kalan insan bir yandan da doğası gereği içgüdüsel olarak itiraz edip rahatsızlık hissetmektedir, bu rahatsızlık da hayatlarımıza can sıkıntısı olarak yansımaktadır.
Peki çıkış yolu nedir? Cevabı çok basit, bu anlamsızlığı; yeniden insan olarak kalmaya, kalp kırmamaya, hak yememeye, kötü söz konuşmamaya, düşküne el uzatmaya ve eğer başarabiliyorsak da sanatla aşabiliriz ancak.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[19/2 21:21] Ömer Tarık Yılmaz: OĞLUNA HASRET HZ. YAKUB (A.S.)
Yakup (a.s)'ın on iki oğlundan Hz.Yusuf ve Bünyamin bir an- neden, diğer oğulları ise başka bir anneden idi. Kıskançlık duygusuna kapılan kardeşleri Yusuf’u kuyuya attılar (Yusuf, 15/15) ve babalarının büyük bir üzüntü duymalarına sebep ol- dular.
Yaşadıkları karşısında sabır, metanet ve ümidini koruyan Hz. Yakub, Allah’a karşı derin teslimiyet örneği sergileyerek his- settiği hüzün ve kederini Yüce Allah’a arz edip sabretti (Yusuf, 15/86). Kullarının dua ve taleplerine cevap veren (Bakara, 2/186), onlara şah damarlarından daha yakın olan (Kaf, 50/16) Allah (c.c.), imtihanlarını en iyi şekilde başaran Hz. Yakup ve Yu- suf ’u birbirlerine kavuşturmak suretiyle (Yusuf, 15/99-100) ayrı- lık hasretlerini sona erdirdi.
KÂF SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 45 âyettir. Sûre, adını başın- daki “Kâf ” harfinden almış- tır.
Sûrede başlıca İslam inancı- nın temel esasları çerçeve- sinde, Allah’ın birliğinin delilleri, Peygamberlik, öl- dükten sonra dirilme ve geç- mişteki inkârcı milletlerin başlarına gelen felaketler, uğradıkları azaplar konu edilmektedir.
ÖZLÜ SÖZ
Akıllı ve uyanık bir kimse isen, dünyaya gönül bağlama. Şeytan seni kandırıp dünyaya meylettirirse, seni emri altına almış demektir. Bundan sonra felaketten felakete sürüklenirsin de hiç haberin olmaz. (Ahmed Yesevî)
[19/2 21:21] Ömer Tarık Yılmaz: Sonsuz azameti, büyüklüğü olan
Al-'Azim : The Magnificent who is Most Splendid.
Cenab-ı Hak buyuruyor.
'O, yücedir, büyüktür.' (Bakara, 255)
'Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O yücedir, uludur.' (Şura, 4)
Cenab-ı Hak azimdir. Fakat O'nun azameti ancak kendine malumdur. Kullar O'nun büyüklüğünü tam olarak anlayamaz. Her namazın tesbihini çekmeden evvel okuduğumuz ayetel kürsünün sonunda: 'Vehüvel aliyyül azim' diyoruz. İşte burada Allah'ın azameti, büyüklüğünün ne kadar sonsuz olduğunu düşünmemiz lazım. (2)
Bir toplumun büyüğü, kendisine karşı çıkılamayan ve emirleri üzerine hareket edilendir. Ancak böyle olmakla beraber bu kimse zaman gelip çeşitli nedenlerle zayıf düşer, aciz kalır, mağlup edilir, sahip olduğu saltanatından ortada eser kalmaz. Oysa Allah Teala, mutlak güç sahibidir ve hiçbir şey O'nu güçsüz kılıp aciz düşüremez. Karşı çıkılıp mağlup edilemez. O gerçek büyüktür. Bu ismin başkaları için kullanılması mecazi anlamdadır. Hakiki büyüklük Allah'a mahsustur.
O, her büyükten daha büyüktür. Bu yüzden hiçbir akıl, O'nun büyüklüğün kavrayamaz. Yaratılan bütün varlıklar O'ndan birçok ilimler öğrenmiş olsa bile, bu bilgiler sınırlı ve sonludur. Akılların, sonsuz nurunu kavramaktan aciz kaldığı, anlayışların izzetinin aydınlığında kaybolduğu Allah ne yücedir. Bütün her şey Allah'ın yüceliğine, büyüklüğüne ve kemaline göre bir hiç gibidir. O'nun azametinin başlangıcı, yüceliğinin sonu yoktur. (3)
Allah hiç bir şeye muhtaç değildir ve yarattığı her şeyde O'nun büyüklüğünü görmek mümkündür.
Allah'ın azametini tefekkür eden insan; O'nun büyüklüğü karşısında gafletten kurtulur, imanı kuvvetlenir; acz ve kusurlarını anlar. Alemin düzenliliğini, yaratılış gayesini, verilen nimet ve güzellikleri, dünyanın geçiciliğini, süt veren hayvanlardaki icazı, gece ve gündüzün dönüşümünü düşünen insan, Allah'u Tealâ'nın sonsuz ihsanlarıyla kullarını nasıl donattığı karşısında O'nun büyüklüğünü idrak eder.
Büyüklük ve ululuk yalnız ve yalnız Allah'a aittir. Bunların gerçekleri kavranılamadığı gibı mahiyetlerinede ulaşılamaz. Resülullah (s.a.v) buyurdular ki: 'Allah Teâla hazretleri şöyle dedi: 'Büyüklük benim örtümdür, ululuk da elbisemdir. Kim bu iki şeyde benimle çekişirse ona azab veririm.' (4)
Allah'ın büyüklüğü ve azameti kuşkusuz bir insanın kavrama sınırının çok üstündedir. Fakat insan yine de kendi aklının sınırları dahilinde Allah'ın ne kadar güçlü ve kudretli olduğunu görebilir, anlayabilir. Zira tüm kainat Allah'ın büyüklüğünü gösteren sayısız örnekle doludur. İnsanın yalnızca içinde yaşadığı dünyayı biraz incelemesi dahi, herşeyi yaratan Allah'ın azametini hissettirecektir.
Tonlarca ağırlıkta bulutları taşıyan gökyüzü, binlerce metre yükseğe uzanan dağlar, içlerinde milyonlarca çeşit canlının bulunduğu denizler, çakan şimşek ve onun ardından gelen gök gürültüsü ve Allah'a boyun eğmiş milyarlarca canlı... Bunlar ve burada sayılamayan sayısız detay Allah'ın büyüklüğünün açık delillerindendir.
Bir de dünyanın biraz dışına çıkıp düşünelim. Evren adını verdiğimiz sınırsız bir mekan içinde yaşıyoruz. Bugün bilim adamlarının ulaşabildikleri bilgi seviyesine göre bu evren, içinde milyarlarca galaksiyi barındırıyor. Peki bu galaksilerin içinde neler var? Yine bilimin bize bildirdiği, her galaksi içinde milyarlarca yıldız bulunduğu. Biz de içinde milyarlarca yıldız içeren milyarlarca galaksiden birinin içinde, Dünya ismi verilen ve saatte 1670 km. hızla hiç durmadan dönen bir gezegen üzerinde yaşıyoruz. Ve kuşkusuz bu rakamlarla düşünüldüğünde, kainat içindeki varlığımızın, bir toz zerreciğinin dünya içindeki varlığı ile dahi kıyaslanamayacak derecede olduğu anlaşılacaktır.
İşte insan, samimi olarak
[19/2 21:21] Ömer Tarık Yılmaz: Arapça'da kebîre (çoğulu kebâir) kelimesi ile ifade edilen büyük günah, bozgunculuğa sebep olan, hakkında tehdit edici bir nas (âyet ve hadis) bulunan, işleyenin dünyada veya âhirette cezalandırılmasına sebep olan büyük suçlar ve davranışlara denir.
Büyük günahların en büyüğü Allah'a şirk koşmak ve O'nu inkâr etmektir (küfür). Büyük günahların neler olduğu konusunda hadislerde çeşitli bilgiler vardır. Peygamberimiz bir hadisinde, 'Size büyük günahların en büyüklerinden haber vereyim mi? Onlar: Allah'a ortak tanımak, ana babaya itaatsizlik ve yalancı şahitliktir' (Buhârî, 'Edeb', 6; Müslim, 'Îmân', 38; Tirmizî, 'Tefsîr', 5) buyurmuş, bir başka hadislerinde 'Mahveden yedi günahtan sakınınız. Onlar: Allah'a ortak koşmak, sihir yapmak, haksız yere adam öldürmek, yetim malı yemek, ribâ (faiz), savaştan kaçmak, iffetli ve iman sahibi bir kadına zina iftirasında bulunmaktır' (Buhârî, 'Vesâyâ', 23; Müslim, 'Îmân', 38; Ebû Dâvûd, 'Vesâyâ', 10) diyerek, büyük günahların yedi tanesini zikretmiştir. Bir başka hadiste büyük günahların sayısı dokuz olarak belirtilmiş, ana babaya itaatsizlik ve Mescid-i Harâm'da yapılması yasak bir fiili işlemek de bunlara eklenmiştir (Ebû Dâvûd, 'Vesâyâ', 10).
Kalbinde inancı olduğu halde inancını diliyle söyleyen, fakat çeşitli sebeplerle ameli terkeden, dolayısıyla şirk ve küfür dışındaki büyük günahlardan birini işleyen (fâsık ve fâcir) kimse, işlediği günahı helâl saymıyorsa mümindir, kâfir değildir. Fakat büyük günah işlediği için ceza görecektir. Ancak bu kimse için tövbe kapısı açıktır. Yüce Allah böyle bir kimseyi âhirette dilerse affeder, şefaat olunmasına izin verir, dilerse günahı ölçüsünde cezalandırır. Neticede ise, kalbinde inancı bulunduğu için cennete girdirir.
Sahâbîlerden Ebû Zer el-Gıfârî'nin anlattığına göre, Hz. Peygamber: 'Allah'tan başka hiçbir Tanrı yoktur deyip de bu inancı üzere ölen kimse cennete girer' buyurmuş, Ebû Zer, 'O kişi zina yapsa, çalsa da mı?' diye sormuş, 'Evet, zina yapmış, hırsızlık etmiş de olsa cennete girer' cevabını vermiştir. Ebû Zer soruyu üç kez tekrar edip aynı karşılığı alınca, dördüncü sorusunda Allah elçisi, 'Ebû Zer bu durumdan hoşlanmasa bile o kimse cennete girer' buyurmuştur (Buhârî, 'Tevhîd', 33; 'Rikak', 16; Müslim, 'Îmân', 40; Tirmizî, 'Îmân', 18).
[19/2 21:22] Ömer Tarık Yılmaz: Zekeriyya: Rabbim! (Oglum olacagina dair) bana bir alâmet göster, dedi Allah buyurdu ki: Senin için alâmet, insanlara, üç gün, isaretten baska söz söylememendir Ayrica Rabbini çok an, sabah aksam tesbih et (AL-İ İMRAN/41)
O: Rabbim! dedi, (çocugum olacagina dair) bana bir isaret ver Allah: Sana isaret, sapasaglam oldugun halde üç gün insanlarla konusamamandir, buyurdu (MERYEM/10)
[19/2 21:22] Ömer Tarık Yılmaz: ECEL VE EMEL
147 - İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) birgün yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir hat çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından itibaren bu ortadaki hatta istinad eden bir kısım küçük çizgiler attı.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de müsibetlerdir. Bu musibet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer.
Buhârî, Rikak 3; Tirmizî, Kıyamet 23, (2456); İbnu Mace, Zühd 27, (4231).
148 - Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yere bir çizgi çizdi ve: 'Bu insanı temsil eder' buyurdu. Sonra bunun yanına ikinci bir çizgi daha çizerek: 'Bu da ecelini temsil eder' buyurdu. Ondan daha uzağa bir çizgi daha çizdikten sonra: 'Bu da emeldir' dedi ve ilâve etti: 'İşte insan daha böyle iken (yani emeline kavuşmadan) ona daha yakın olan (eceli) ansızın geliverir.'
Buhârî, Rikak 4; Tirmizî, Zühd 25, (2335); İbnu Mâce, Zühd 27, (4232).
149 - İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) omuzumdan tuttu ve: 'Sen dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol' buyurdu.
İbnu Ömer (radıyallahu anh) hazretleri şöyle diyordu: 'Akşama erdinmi, sabahı bekleme, sabaha erdinmi akşamı bekleme. Sağlıklı olduğun sırada hastalık halin için hazırlık yap. Hayatta iken de ölüm için hazırlık yap.'
Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, (2334).
Tirmizî'nin rivayetinde, 'yolcu gibi ol' sözünden sonra şu ziyade var: 'Kendini kabir ehlinden added.'
150 - Büreyde (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) elindeki iki çakıl(dan birini yakına, diğerini uzağa) atarak: 'Şu ve şu neye delalet ediyor biliyor musunuz?' dedi. Cemaat: 'Allah ve Resûlü daha iyi bilir' dediler. Buyurdu ki: 'Şu (uzağa düşen) emeldir, bu (yakına düşen) de eceldir. (Kişi emeline ulaşmak için gayret ederken ulaşmadan ölüverir)'.
Tirmizî, Emsâl 7, (2874).
151 - Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Ecelini altmış yaşına kadar uzattığı kimselerden Cenab-ı Hakk, her çeşit özür ve bahâneyi kaldırmıştır.'
Buhârî Rikak 4; Tirmizî, Da'vât 113, (3545), Zühd 23 (2332); İbnu Mâce, Zühd 27, (4236), Metin Buhârî'den alınmıştır.
Tirmizî'nin metni şu şekildedir: 'Ümmetimin vasatî ömrü 60-70 yaş arasıdır. Allah, kime ömründe 40'ına kadar mühlet verdi ise, ondan özrü kaldırmıştır.'
EMEL VE ECEL
7264 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: 'İhtiyar kimsenin kalbi iki şeyin sevgisinde daima gençtir: 'Hayat sevgisi, çok mal sevgisi.'
7265 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Eğer âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsaydı bir üçüncüsünü isterdi. Onun nefsini ancak toprak doldurur. Allah tevbe edenlerin tevbesini kabul eder.'
[19/2 21:23] Ömer Tarık Yılmaz: Enes İbnu Mâlik (radıyallahu anh) anlatıyor: Biz mescidde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'le birlikte otururken, devesine binmiş olarak bir adam girdi ve mescidin avlusuna devesini ıhıp bağladıktan sonra: 'Muhammed hanginizdir?' diye sordu. Biz: 'Dayanmakta olan şu beyaz kimse' diye gösterdik. -Nesâî'deki Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)'ın rivayetinde: 'Şu dayanmakta olan hafif kırmızıya çalan renkteki kimse' diye tasvîr mevcuttur.-
Adam: 'Ey Abdulmuttalib'in oğlu! diye seslendi.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): 'Buyur seni dinliyorum' dedi.
Adam: 'Sana birşeyler soracağım. Sorularımda aşırı gidebilirim, sakın bana darılmayasın' dedi.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Haydi istediğini sor!'
Adam: 'Rabbin ve senden öncekilerin Rabbi adına soruyorum: Seni bütün insanlara peygamber olarak Allah mı gönderdi?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Kasem olsun evet!'
Adam: 'Allahu Teâla adına soruyorum: Gece ve gündüz beş vakit namaz kılmanı sana Allah mı emretti?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Allah'a kasem olsun evet!'
Adam: 'Allah adına soruyorum, senenin şu ayında oruç tutmanı sana Allah mı emretti?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Allah'a kasem olsun evet!'
Adam: 'Allahu Teâla adına soruyorum: Bu sadakayı zenginlerimizden alıp fakirlerimize dağıtmanı Allah mı sana emretti?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Allah'a kasem olsun evet!'
Bu soru-cevaptan sonra adam şunu söyledi: 'Getirdiklerine inandım. Ben geride kalan kabîlemin elçisiyim. Adım: Dımâm İbnu Sa'lebe'dir. Benu Sa'd İbni Bekr'in kardeşiyim.' (Bunu beş kitap rivayet etmiştir. Metin Buhârî'den alınmıştır).
Müslim'in rivayetinde şöyle denir: 'Bir adam geldi ve şöyle dedi:
'Bize senin gönderdiğin elçi geldi ve iddia etti ki sen Allah tarafından gönderildiğine inanmaktasın.'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Doğru söylemiş' dedi.
Adam tekrar: 'Öyleyse semayı kim yarattı?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Allah!' dedi.
Adam: 'Peki bu dağları kim dikti ve içindekileri kim koydu?' dedi.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Allah!' dedi.
Adam: Peki semayı yaratan, arzı yaratan ve dağları diken Zât adına söyler misin, seni peygamber olarak gönderen Allah mıdır?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Evet!' dedi.
Adam: 'Elçin iddia ediyor ki biz gece ve gündüz beş vakit namaz kılmalıyız, bu doğru mudur?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Doğru söylemiştir!'
Adam: 'Seni gönderen adına doğru söyle. Bunu sana Allah mı emretti?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Evet!' dedi.
Adam sonra zekâtı, arkasından orucu, daha sonra da haccı zikretti ve bu şekilde sordu.
Râvi der ki: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de her sualde 'Doğru söylemiş' diye cevap veriyordu. Adam (son olarak) sordu: 'Seni gönderen adına doğru söyle. Bunu sana Allah mı emretti?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Evet!'
Adam sonra geri döndü ve ayrılırken şunu söyledi: 'Seni hakla gönderen Zât'a kasem olsun, bunlar üzerine hiç bir şey ilâve etmem, bunları eksiltmem de.'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Bu kimse sözünde durursa cennetliktir!' buyurdu.
Buhârî, İlm 6; Müslim, İman 10, (12); Tirmizî, Zekât 2, (619); Nesâî, Siyâm 1, (4, 120); Ebu Dâvud, Salât 23, (486).
[19/2 21:23] Ömer Tarık Yılmaz: Hani, “Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız” diye de sizden kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul etmiştiniz. Kendiniz de buna hâlâ şahitlik etmektesiniz.
[Bakara Sûresi.84]
[19/2 21:23] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey rabbimiz! biz kendimize zulm ettik. Eğer bizi bağışlamaz bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!” (A’râf, 7/23)
[19/2 21:23] Ömer Tarık Yılmaz: Akıl maddeyi, kalp manayı keşfeder.[Muhammed İkbal]
[19/2 21:25] Ömer Tarık Yılmaz: Fetret Devri
Fetret devri, Fetret çağı; Yüce Allah´ın gönderdiği Peygamberlerden iki Peygamber arasındaki -İsâ Aleyhisselâmla Muhammed Aleyhisselâm arasında olduğu gibi- Peygamberliğin, kesintiye uğradığı, Peygambersiz zaman, durgunluk zamanı demektir.[1]
Rivayete göre: İsâ Aleyhisselâmla Muhammed Aleyhisselâm arasındaki Fetret müddeti, altı yüz yıldır.[2]
Kur´ân-ı kerim´de, Fetret devri ile ilgili âyette şöyle buyrulur:
'Ey Ehl-i kitap! Peygamberlerin arası kesildiği bir zamanda, gerçekleri apaçık söyleyip duran Resulümüz (Muhammed) gelmiştir, ki, bize, ne (Cennetle) bir Müj-deleyici, ne de, (Cehennemle) bir Uyarıcı gelmedi! demeyesiniz diye, İşte, size, hem bir Müjdeci, hem bir Uyarıcı gelmiştir.
Allah, her şeye hakkıyle kadirdir.'[3]
Eshâb-ı kiramdan Ebû Hüreyre´nin rivayet ettiği bir Hadîs-i şerife göre: Muhammed Aleyhisselâm:
'Ben, dünyada da, Âhirette de, Meryem oğlu İsa´nın en yakınıyım!' buyurunca,[4] Eshab:
'Nasıl yâ resûlallâh?' diye sordular.[5] Muhammed Aleyhisselâm da: 'Peygamberler, Baba bir kardeştirler.
Anneleri, muhteliftir.[6] Fakat, dinleri birdir.
Benim aramla, O´nun arasında[7], yâni[8], benimle İsâ Aleyhiselâm arasında[9] Peygamber yoktur!' buyurmuşlardır.[10]
Fetret devri halkından olup ta, Peygamberimizi, çocukluğunda görüp kendisinin Peygamber olacağına inanan Hristiyan Rahiplerinden Bahîra gibi[11] veya gelmesi beklenen Peygamberimize kavuşmak ve bağlanmak arzusu ile Şamdan Medine´ye gelip yerleşen Yahudi Bilginlerinden İbn Heyyiban gibi[12], ya da, putlardan ayrılmakla kalmayıp Yahudilerin, Hıristiyanların ve bütün milletlerin dinlerine girmekten de, kaçınarak İbrahim Aleyhisselâmın Hanîf ve Tevhid dini olan dinini aramaktan geri durmayan[13] ve 'Ben, İbrahim´in Rabbına ibadet ederim.'[14] 'Ey Allah! Ben, Sana, nasıl ibadet edilmesini istediğini bilseydim, Sana, öyle ibadet ederdim!' diyen[15] Zeyd b.Amr, b.Nüfeyl gibi, Peygamberimizin Peygamberlik devrine erişmeden ölenler, Yüce Allah tarafından yarlıganır ve Cennet´e girerlerdir.
Nitekim, Zeyd b.Amr´ın oğlu Eshab-ı kiramdan Saîd b.Zeyd: 'Yâ Resûlallâh! Babam, gördüğün, işittiğin gibi idi.[16] Senin Peygamberlik devrine erişemedi. Eğer, erişmiş olsayldı, Sana iman eder, bağlanırdı.[17]
Onun yarlıganmasını, Allâh´dan dile!' demiş, Peygamberimiz Aleyhisselâm da 'Olur! Onun için Allâh´dan mağfiret dileyeyim![18]
Çünkü, o, Kıyamet gününde, tek başına bir ümmet olarak ba´s olunacaktır.[19] Allah, onu, yarlıgasın, ona, rahmet etsin!
Çünkü, o, İbrahimin dini üzerinde ölmüştür.[20]
'Cennet´e girdiğimde, Zeyd b. Amr, b.Nüfeyl´e aid iki ulu ağaç görmüşümdür.' [21]
'Onu, Cennet´te, eteklerini sürür bir halde gezer görmüşümdür!' buyurmuştur.[22]
[1] İbn.Esîr-Vennihâye c.3,s.408
[2] Buharî-Sahih c.4,s.27O, Taberî-Tefsir c.6,s.167, Hâkim-Müstedrek c.2,s.598, Zemahşerî-Keşşaf c.1,s.6O2, Fahrurrazi-Tefsirc.11,s.194, Kurtubî-Tefsir c.6,s.122, Nesefi-Medarik c.1,s.277, Ebülfida-Tefsir c.2,s.35, Beyzavi-Tefsir c.1,s.269, Hazin-Tefsir c.1,s.449, Ebüssuud Tefsir c.3,s.22, Suyuti-Dürrülmensur c.2,s.269
[3] Maide: 19
[4] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.541, Buharî-Sahih c.4,s.142, Müslim-Sahih c.4,s,1837, Deylemi-Elfirdevs c.1,s.48, Süyuti-Camiussaagîr c.1,s.1O8
[5] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.541, Müslim-Sahih c.4,s.1837
[6] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.541, Buharî-Sahih c.4,s.142, Müslim-Sahih c.4,s.1837, Suyuti-Camiussagîr c.1,s.1O8
[7] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.437, Buharî-Sahih c.4,s.142, Müslim-Sahih c.4,s.1837, Ebu Davud-Sünen c.4,s.117-118, Suyuti-Camiussagîr c.1,s.1O8
[8] Ebu Davud-Sünen c.4,s.118
[9] Ahmed b Hanbel-Müsned c.2,s.463-464, Müslim-Sahih c.4,s.1837, Ebu Davud-Sün .1 c.4,s.118
[10] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.437, 463, Buhari-Sahih c.4,s.142, Müslim Sahih *..4,s.1837, Eb
[19/2 21:25] Ömer Tarık Yılmaz: RASÛL-İ EKREM (S.A.S.)'İN ÜSTÜN AHLÂKI
'Allah'ım beni ahlâkın en güzeline yönelt. Kötü ahlâktan uzaklaştır'(464).
Rasûlüllah (s.a.s.)Efendimiz, simâca insanların en güzeli, ahlâk yönünden de insanların en üstünüydü(465). 'Sizin en hayırlınız, ahlâken en üstün olanınızdır.' (466) 'Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim'.(467) buyurmuştu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de 'Aziz Peygamberim, şüphesiz sen en üstün bir ahlak üzeresin', buyurulmuştur.(468)
Rasûlüllah (s.a.s.)'in yaşayışı, Kur'ân-ı Kerîm'in sanki canlı bir tablosuydu. Eşi Hz. Âişe'den Rasûlüllah (s.a.s.)'in ahlâkı sorulunca:
-'Siz Kur'ân-ı Kerîm okumuyor musunuz? O'nun ahlâk'ı Kur'ân'dan ibâretti'' diye cevâp vermişti.(469) Çünkü O'nun yaşayışı ve bütün davranışları Kur'ân-ı Kerîm'in insanlara gösterdiği hidâyet yolunun uygulanmasıydı. Nitekim, sâdece sözleriyle değil, yaşayışı, fiil ve davranışlarıyla da uyulması gereken en güzel örnek olduğunu Yüce Kitâbımız Kur'ân-ı Kerîm beyân etmektedir: 'Sizin için Allah Rasûlünde en güzel örnek vardır'.(470)
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) güler yüzlü, nâzik tabîatlı, ince ve hassas rûhlu idi. Katı yürekli, sert ve kırıcı değildi. Ağzından sert ve kaba hiç bir söz çıkmazdı. Kur'ân-ı Kerîm'de bu konuda: 'Allah'ın rahmeti eseri olarak, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi.'(471/1) buyrulmaktadır.
Rasûlüllah (s.a.s.) başkalarını tenkit etmez, kimsenin ayıbını yüzüne vurmazdı.(471/2) Yanlış ve hoşlanmadığı bir davranış görürse, 'içinizden bazı kimseler, şöyle şöyle yapıyorlar...' şeklinde, bu davranışları yapanların kim olduklarını belli etmeden ve hiç kimseyi kırmadan yanlış ve hataları düzeltirdi.(472) Kimsenin sözünü kesmez, konuşması bitinceye kadar dinlerdi. Tartışmayı sevmez, sözü gereğinden çok uzatmazdı. Kendini ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olmaz; kimsenin gizli hallerini araştırmazdı. Allah'a hürmetsizlik olmadıkça, şahsına yapılan kötülükleri, ne kadar büyük olursa olsun, bağışlar, eline imkân geçince öc almayı düşünmezdi. Ancak Allah'ın yasaklarını çiğneyenlere hak ettikleri cezâyı verirdi.(473) Nitekim, Mekke'nin fethedildiği gün, daha önce kendisine her türlü kötülüğü ve hakareti reva gören Mekke müşriklerine:
-'Bugün size geçmişten dolayı azarlama yok', (Yûsuf Sûresi, 92) serbestsiniz diyerek hepsini affetmişti.(474)
İffet ve hayâ yönünden, köşesinde oturan bâkire kızdan daha utangaçtı.(475) 'Hayâ imandandır'.(476) 'Hayâ ancak hayır getirir'(477) buyurmuştur. Bir şeyden hoşlanmadığı zaman açıkça söylemez, bu durum yüzünden anlaşılırdı.(478) Hiç bir yemeği beğenmezlik etmez, arzu etmezse yemezdi(479). Elini yıkamadan ve 'Besmele' çekmeden yemeye başlamaz. Allah'a hamdetmeden de sofradan kalkmazdı.
Bütün insanları eşit tutar, zengin-fakir, efendi-köle, büyük-küçük ayrımı yapmazdı. Mekke'nin fethi esnâsında Fâtıma adlı bir kadın hırsızlık yapmış, soylu bir âileden olduğu için bu kadına cezâ verilmemesi istenmişti. Bu olayla ilgili hutbesinde Rasûl-i Ekrem:
'Sizden önceki ümmetlerin helâk edilmeleri ancak şu sebepledir: Onlar, içlerinden zengin ve soylu bir kimse hırsızlık yaptığı zaman onu bırakırlar fakir ve zayıf bir kimse çaldığında ise ona cezâ verirlerdi. Allah'a yemin ederim ki, Muhammed (s.a.s.)'in kızı Fâtıma da çalmış olsaydı, muhakkak elini keser, cezâsız bırakmazdım' (480) buyurdu.
Her bakımdan kendisine güvenilirdi. Verdiği sözü mutlaka zamanında yerine getirirdi. Dürüslükten ayrıldığı, şaka bile olsa yalan söylediği hiç görülmemiştir. Bu yüzden O'na henüz Peygamber olmadan 'Muhammedü'l-emîn' denilmişti. Nitekim Peygamberliğini ilan ettiği zaman, iman etmeyenler bile O'na 'yalancı, yalan söylüyor', diyememiştir.(481) En yakın hısımlarını S
[19/2 21:25] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.HASSAN B. SÂBİT
Kâfirlere karşı İslâm ve Müslümanları şiirleriyle destekleyen, 'Rasûlullah'ın şâiri' diye bilinen Sahabî. Nesebi; Hassan b. Sâbit, b. Münzir b. Haram b. Amr b. Zeyd-i Menât b. Adiyy b. Amr b. Mâlik b. Neccâr b. Sa'lebe b. Amr b. Hazrec; künyesi, Ebu'l-Velid Ebû Abdurrahman ve Ebu'l-Hasan olarak bilinmektedir. Ünvânı; Şâir-i Rasûlullah'dır. Babası Sâbit, Annesi ise Furay'a bint-i Hâlid'dir. Soyu, Neccaroğulları kabilesinden gelip Kâhtanî Araplarına ulaşır. Peygamberimizden yedi veya sekiz yıl önce dünyaya gelen Hassan b. Sâbit, yüz yirmi yaşını geçkin olarak Muaviye döneminde Medine'de vefat etmiştir (682M). Onun vefatı ile ilgili ayrı ayrı tarihler verilmektedir (İbn Hacer el-Askalanî, el-İsabe, I, 326).
Hassan b. Sâbit, müslüman olmadan önce şiirleriyle tanınan ve sevilen şâirlerden olup, bu durum daha sonra da devam etmiş, Müslüman olduktan sonra da İslâm hakkında şiirler yazıp söylemeye başlamıştır. O, bulunduğu Gassânî sarayında Yahûdi bir din adamından duyduğu yeni bir peygamberin geleceğine dair sözler üzerine onu beklemeye koyulmuş, sonuçta Hazrec kabilesinden Medine'de yeni bir Peygamber'in geldiği haberini duymasıyla müslüman olmuştur. O sırada Hassan b. Sâbit'in ileri bir yaşta, yaklaşık altmış yaşlarında olduğu söylenmektedir (Ahmed Nedvî, Sâib Ensârî, Asr-r Saâdet, Türkçe çev. III, 367).
Hassan b. Sâbit (r.a) müslüman olduktan sonra peygamberimizin yanından ayrılmamış, ihtiyarlığına rağmen İbn Abbâs'a göre bizzat Peygamberimizin gazvelerine katılmıştır. Bedir savaşında yaşlılık ve bedenen zayıflık sebebiyle bulunamamış, ancak yazdığı ve söylediği şiirleri ile müşrikler üzerinde büyük te'sir yaparak müslümanları cihada teşvik etmiştir. Rasûlullah, Hassan b. Sâbit'in müşriklere karşı söylediği şiirler hakkında 'Hassan'ın beyitleri düşmana ok darbesinden daha etkilidir' buyurmuştur (İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Ğâbe, III, s. 26).
Hassan b. Sâbit (r.a) şiirleriyle; Rasûlullahı, İslâmiyeti ve müslümanları över, İslâm'ın yücelmesini ve cihâdı teşvik edici beyitler söylerdi. Ayrıca Kureyş kâfirleri ve diğer müşriklerin İslâm'a saldırılarına karşı onların yüzkaralarını ortaya koyucu şiirlerle ağızlarını sustururdu. Hz. Hassan bütün şâirlerin en üstünlerinden biri kabul etmiştir (İbn Rüşeyk, Kitabü'l-Umde, I, 56).
Medine'de Peygamberimiz Mecsid-i Nebevîde Hassan b. Sâbit'e ait bir minber yaptırmış, gerek ihtiyar olması ve gerekse o dönemin bir geleneği olan şiirin arab insanının üzerindeki te'sirini gözönüne aldığından İslâmî tebliğin yönünün sadece kılıçla değil aynı derecede söz ve yazıyla da gerçekleştirilmesinin önemine dikkat çekmiştir. Bu gün dahi bin dört yüz on yıldır yürütülen bu yolda; yazılı ve sözlü tebliğin önemi kat kat artarak devam edegelmiştir. 'Ey Hassan, müşriklerin, kâfirlerin yüz karalarını ortaya koy! Cebrâil seninledir. Ashabım silahla harbettikleri gibi sen de dilinle savaş' (Tehzibu't-Teshib, II, 247, Asr-ı Saadet, III, 372).
Hassan b. Sâbit (r.a), hayatı boyunca şiir sahasının önde gelen simâlarından biri olmuştur. Bedir savaşından sonra yahudi şair lideri Ka'b b. Eşref savaşta ölen Mekkeli müşrikleri için şiirler söylemişti. Çevrede te'sir uyandıran bu şiirlere karşı Peygamberimiz (s.a.s) de Hassan b. Sâbit'e şiirler yazmasını söylemiş Hassan b. Sâbit de Yahudi şaire karşı şiirler yazarak onun Mekkeli müşrikler arasında itibarının sarsılmasına neden olmuştur. Hicretin dokuzuncu yılında Temimoğulları kabilesinden bir heyet, esirlerini almak üzere Medine'ye gelmişti. Yanlarında en meşhur hatiblerinden de getirerek İslâm aleyhinde propaganda yapmayı düşünüyorlardı. Ancak Peygamberimiz Hassan b. Sâbit, Utarid adlı müşrik şâirin söylediği şiire karşı 'Kalk bunun konuşmasına karşılık ver' emriyle, Hassan b. Sabit oradaki
[19/2 21:26] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâna Ve Kadınlık - Ailesi
Mevlâna'nın yalnız Gürcü Hatun değil. Sultan Rükneddin'in karısı Gömeç Hatun, Fahrünnisa gibi, olgun, fazilet sahibi kadın müridleri vardı. Çoğu zaman Süleyman Pervâne'nin konağında, Gürcü Hatun, devrinin uyanık, kültürlü hanımlarını toplar, bu toplantılara Mevlâna da davet edilerek, onun irşadlarından feyz alırlardı.
Mevlâna Fîhi Mâ-fih adlı eserinde de ifade ettiği gibi, ileri görüşle, kadınlığa lâyık olduğu gerçek değeri vermiş, kadın ruhunun inceliklerini, bir psikolog gözüyle belirttikten sonra, ona mânâsız baskılar yapmaktan çok, onu anlayarak ve kendi yaradılışının icaplarına uyarak, hareket edilmesi lüzumunu misallerle anlatmıştır.
Fîhi-Mâ-fih'te der ki:
'Kadın nedir, dünya ne? ister söyle, ister söyleme; o neyse gene odur, bildiğinden şaşmaz. Söylemekle ona tesir edilemez, hattâ daha beter olur. Meselâ bir somun al koltuğunda sakla. Bunu kimseye vermeyeceğim, vermek şöyle dursun, göstermeyeceğim bile. Ekmek ucuzluğundan, bolluğundan sokaklara atılmış olsa, köpekler bile yemese, sen böyle görülmesine mani olmaya başlayınca, bütün insanlar onu görmek isteyecek, arkanda dolaşacaklar. (Biz sakladığın, göstermek istemediğin o ekmeği görmek istiyoruz) diyecekler, hattâ zor kullanacaklardır. Sen göstermemekte ne kadar ısrar edersen, insanların buna karşı ilgisi ve isteği o derece artar. Çünkü insanlar, menedildikleri şeye karşı haris olurlar. Sen, ne kadar kadına gizlen diye emredersen, onda kendini gösterme isteği o kadar artar. Halkta da, o kadın ne kadar gizlenirse, onu görmek isteği çoğalır. Su halde sen oturmuşsun, iki tarafın da isteğini kızıştırıyorsun. Sonra da bununla onu ıslah ettiğini sanıyorsun. Bu yaptığın şey bozgunculuğun ta kendisidir. Kadının mayasında kötülük yoksa, yapma desen de, demesen de iyi huyuna, temiz yaradılışına uyarak, ona göre hareket edecektir. Sen işkillenme, bırak. Yapma, etme, görünme demek isteği arttırmaktan başka bir şeye yaramaz. '-Bölüm: 20
Bütün ömrü boyunca tek kadınla evli kalan Mevlâna, Lârende'de evlendiği Lalasının kızı Gevher Hatun'u genç yaşında Konya'da toprağa vermişti. Gevher Hatun'dan, Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı oğullan dünyaya gelmiş, bunlar yetişkin birer delikanlı olmuşlardı.
Mevlâna, Gevher Hatun'un vefatından sonra, Konyalı İzzeddin Ali'nin dul kızı Kerrâ Hatun'la evlendi. Genç ve güzel Kerrâ Hatun iyi bir tahsil görmüş, tasavvuf terbiyesi almış, gönül sahibi bir hanımefendi idi. Mevlâna'nın Muzaffereddin Emîr Âlim Çelebi adındaki oğlu ile Melike Hatun adlı kızı bu hanımdan dünyaya gelmişlerdi. Mevlâna'nın Şemseddin Yahya adında, genç yaşında vefat eden bir de üvey oğlu vardı.
Muzaffereddin Emîr Alim Çelebi doğduğu zaman Mevlâna çok sevinmiş o gün: 'Gelin ey âşıklar, o ay yüzlü güzel geldi. Zevketmeye, neşelenmeye bel bağlayın, çünkü sevgili kucağa geldi...' mealindeki beyitle başlıyan gazeli söylemiş, semâ toplantıları yapmıştı. Her taraftan hediyeler geliyor, devrin ileri gelenleri, Mevlâna'yı tebrik ediyorlardı.
Melike Hatun'un doğumu da Mevlâna için bir mutluluktu. Kızının büyüdüğü sıralarda bir gün Melike Hatun'un, kölelerden birini azarladığını görmüş, yanına çağırarak:
— O'nu niçin incitiyorsun? Eğer sen hizmetçi, o hanım olsaydı, ne yapardın? İster misin ki, bütün cihanda köle, uşak, câriye yoktur diye fetva vereyim? buyurmuşlardı.
[19/2 21:26] Ömer Tarık Yılmaz: ÂHİR ZAMAN
Dünyânın son zamânı, son devresi. Genel olarak Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) teşriflerinden, özel olarak hicrî bin senesinden sonraki zaman. Âhir zamanda fitne ve belâ devâmlıdır. (Hadîs-i şerîf-Râmûz-ül-Ehâdîs) Âhir zaman yaklaştıkça, îmânın olmadığını gösteren hâller ve işler, bid'atler (dinde olmayıp, ibâdet maksadıyla yapılan şeyler) çoğalır. İslâmiyet unutulur. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki 'Bir zaman gelecek ki, ümmetimde (bana tâbi olanlarda, uyanlarda) müslümanlığın yalnız adı kalacak. Mü'min olanlar (inananlar) yalnız bir kaç İslâm âdetini yapacak. Îmânları kalmayacak. Kur'ân-ı kerîm yalnız okunacak, emirlerinden ve yasaklarından haberleri bile olmayacak. Düşünceleri yalnız yiyip içmek olacak. Alahü teâlâyı unutacaklar. Yalnız paraya tapınacaklar. Kadınlara köle olacaklar. Az kazanmak ile kanâat etmeyecekler. Çok kazanınca, doymayacaklar.' (Kurtubî, Mektûbât) Âhir zaman ümmetleri dünyâ fânî bilmezler Gidenleri görürler de ondan ibret almazlar. (Ahmed Yesevî)
[19/2 21:27] Ömer Tarık Yılmaz: Mezarlıktaki ağaç, ot vb. bitkileri kesmek caiz midir?
Mezarlıkta bulunan yaş ot ve ağaçları, bakım amaçlı olmadıkça yolmak ve kesmek mekruhtur. Zira buradaki yaş bitkiler kendilerine has bir şekilde Allah’ı zikretmektedirler. Bu zikir sebebiyle orada yatan müminlere, Allah Teala’nın rahmet edip azaplarını hafifletmesi umulur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) bir kabristanda bulunan iki kabir sahibinin azap içinde olduğunu anlamış, yanında bulunanlardan taze bir hurma dalı isteyerek, ikiye bölmüş ve her birini bir kabrin başına dikmiştir? “Ey Allah’ın Rasulü, niçin böyle yaptın” diye sorulunca, “Umulur ki bunlar yaş kaldıkları sürece (azabları) hafifler” (Buhari, Vudu, 55) buyurmuştur.
Mezarlıktaki kuru ot ve ağaçlar kesilmez veya toplanmazsa telef olacaklardır. Allah Teala ise yeryüzündeki nimetlerini insanlar yararlansınlar diye yaratmıştır. Bu itibarla mezarlıktaki kurumuş ot ve ağaçlar toplanıp kesilebilir. Ayrıca mezarlıkta bulunan meyveli ağaçların meyvelerinin yenmesinde de dinen bir sakınca yoktur (Fetava-yı Hindiyye, I, 167; İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, I, 606-607).
[19/2 21:28] Ömer Tarık Yılmaz: ÜÇ AYLAR VE REGAİB GECESİ
İL : İSTANBUL
TARİH : 10.05.2013
Muhterem Mü’minler!
Regaib, sözlükte “kendisine rağbet edilen şey, bol ve değerli bağış” anlamındaki rağibe kelimesinin çoğuludur. Regaib, geleceğe, istikbale yönelik arzu ve isteklerimizi, emel ve tutkularımızı gözden geçirme imkânı veren bir gecedir.
Yarın üç ayların ilki olan Receb’in birinci günü, önümüzdeki perşembeyi cumaya bağlayan gece de Regaib gecesidir. Receb, Şaban Ramazan ayları ve bunların içerisindeki mübarek Regaib, Mirac, Berat ve Kadir geceleri Rabbimizin bize sunduğu ikramlardır. Sevgili Peygamberimiz, Receb ayı girdiğinde: “Allah’ım, bize Receb ve Şaban ayını mübarek kıl ve Ramazan’da bize bereket ihsan eyle” diye dua ederdi.
Aziz Kardeşlerim!
Bazen tabiatımız gereği bir işe başlamak için uygun bir fırsat ararız. İşte Cenab-ı Allah bizlere üç aylarda ve mübarek zamanlarda, hayatımızda yeni bir sayfa açmak için imkân sunuyor. Ahirette pişman olup, keşke bize bir daha dünya hayatına dönme imkânı verilse dememek için bu kıymetli zamanları iyi değerlendirelim. Allah’ın verdiği bunca nimetler içerisinde yaşarken, O’na kulluk etmeyi ihmal etmeyelim.
Müslümanlar!
Bir insanın gönlünde Allah ve Peygamber sevgisi, kalbinde din ve iman duygusu, alnında secde izi olması onun varlığına değer katar. Amel defterimizin hasenatla dolu olması, Allahın huzurunda affa ve bağışlanmaya, Peygamber Efendimizin (s.a.v) şefaatine mazhar olmaya vesile olacaktır. Yaptığımız en küçük iyilik veya kötülüğün dahi melekler tarafından yazılıp, kayda geçirildiğine iman etmişiz. O halde hayatımızın her anını ibadet anlayışı ile değerlendirelim. Bu hayat gafletle heba edilecek kadar kıymetsiz değildir. Yüce Rabbimiz Ahzab Suresinde: “Ey İman edenler! Allah’ı çokça zikredin. O’nu sabah akşam tesbih edin ” buyuruyor.
Değerli Kardeşlerim!
Yüzyıllardır müminler bu gecenin feyiz ve bereketinden istifade etmeye çalışmışlardır. Bizler de, Kur’an-ı Kerim okuyarak, namaz kılarak, çok tövbe ederek, hayır ve hasenatta bulunarak, sevgili Peygamberimize içten bol bol salat ü selam getirerek gecemizi ihya edelim. Gönüllerimizi Allah ve Rasulü’nün sevgisiyle dolduralım. Kalplerimizi Rabbimiz’in zikriyle huzura erdirelim. Büyüklerimizin gönlünü alalım. Yoksul ve kimsesizleri gözetelim. Geçmişlerimize fatihalar gönderelim. Böyle zamanları ibadet etmek için bir fırsata dönüştürelim. Dargınlığa, küslüğe son verelim ki, dünyamız mutlu ve huzurlu, ahiretimiz de cennet olsun. Rabbimiz bu bereketli mevsimden yararlanmayı nasib eylesin.
Şaban Kurt
Tozkoparan C. İ.H./Güngören
TDV. İslam Ansiklopedisi, XXXIV,535
Ahmed bin Hanbel, Müsned, 1/259
Ahzab, 32/4142
[19/2 21:28] Ömer Tarık Yılmaz: Cuma Mescidi (Mescid-i Cumua)
Hicret esnasında Allah Resûlü (s.a.s.), Kuba’da ilk mesci-di bina etmiştir. Kuba’dan Medine-i Münevvere’ye giderken, Ranuna vadisine vardığı sırada Cuma vakti olmuş ve Allah Resûlü (s.a.s.), burada hutbe okuyup Cuma namazını kıldırmıştır. Daha sonra buraya yapılan mescide Mescid-i Cumua denilmiştir. Bu mescid, Kuba’dan Medine istikametine doğru yaklaşık bir km. uzaklıkta yer almaktadır. İlk yapılışından bu tarafa birçok defa yenilenmiştir.
[19/2 21:28] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: عَلَيْكَ بِمَجَالِسِ أَهْلِ الذِّكْرِ وَإِذَا خَلَوْتَ فَحَرِّكْ لِسَانَكَ مَا اسْتَطَعْتَ بِذِكْرِ اللّٰهِ وَأَحِبَّ فِي اللّٰهِ وَأَبْغِضْ فِي اللّٰهِ. (هب)
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “(Ey Ebû Rezîn) zikir ehlinin meclislerine devam et ve yalnız kaldığın zaman gücün yettiği kadar Allâhü Teâlâ’nın zikri ile lisânını hareket ettir. Allah için sev ve Allah için buğz et.” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân)
19 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[19/2 21:28] Ömer Tarık Yılmaz: MAHRUMİYETİN SEBEBİ
Bir kimse, İbrahim bin Edhem kuddise sirruh Hazretlerine: “Kalpler, Allâhü Teâlâ’yı zikretmekten niçin mahrum kalır?” diye sordu.
İbrahim bin Edhem (k.s.) şöyle cevap verdi:
“Bir kalp, Allâh’ın sevmediğini sevdiği zaman, Allâh’ın zikrinden mahrum kalır. Kalp, eğer dünyayı sever, aldanış, oyun ve eğlenceden ibaret olan dünyayı arzular, ebedî hayatın ve bitmez tükenmez nimetlerin olduğu âhiret için amel işlemeyi terk ederse, o vakit Allâhü Teâlâ’yı zikretmekten mahrum kalır.”
Yine buyurmuşlardır ki: “Bir şeyin ne derece üstün olduğunu bilmek istersen onu zıddıyla karşılaştır, o vakit, faziletinin derecesini anlarsın. Emaneti hıyânetle; doğruluğu, yalanla; imanı, küfür ile karşılaştır. İşte o zaman, sana verilen şeylerin fazilet ve kıymetini anlarsın.”
ŞÂBÂN-I ŞERÎF
Şâbân-ı şerîf ayı, Resûlullah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin ayıdır. Bu itibarla bu ayda salevât-ı şerîfeye devam etmek lâzımdır. Yine mümkün oldukça istiğfar ve İhlâs-ı şerîf okumalı, teheccüd ve tesbih namazları kılmalı ve hatm-i enbiyâ yapmalıdır.
Şâbân-ı şerîf ayı şerefli, ulvî, berâta erdirici, İlâhî ihsâna kavuşturucu, İlâhî nûra nâil eden ve müminlere rahmet, kâfirlere gazap olan bir aydır. Bu ayın birinci gecesinde, yani yarın, akşam namazından sonra, her rekâtte 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 Âyetü’l-Kürsî ile bir tesbîh namazı kılınır. (Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat)
ŞÂBAN AYI İCTİMÂI, RU’YET VE BAŞLANGICI
Hicrî-Kamerî 1444 yılı Şaban ayı ictimâı, 20 Şubat günü Türkiye saati ile 10.07’dedir. Ru’yet ise 20 Şubat, Türkiye saati ile 21.38’dedir.
Hilâl ilk olarak Afrika Kıtası’nın batısından, Güney Amerika Kıtası’nın tamamından, Kuzey Amerika Kıtası’nın güneyinden itibaren görülmeye başlayacaktır.
21 Şubat günü de Şâbân-ı şerîfin 1. günüdür.
19 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[19/2 21:28] Ömer Tarık Yılmaz: Allah için elde edilen ilim ve bu uğurda sarfedilen gayret, ibadetlerin en mükemmelidir. Ebû Bekir el-Kettânî [kuddise sırruhû]
Semerkand Takvimi
[19/2 21:29] Ömer Tarık Yılmaz: İnanç Esasları – İmanın Temeli
1. İmanın temeli kelime-i şehadet getirmektir. İmanın gereği ise bu sözün hakkını verecek şekilde yaşamaktır. Böyle olduğunda yalnızca bir söz olan kelime-i şehadet, manevi bir şahsiyete dönüşür. Can bulur, can verir.
2. İman eden kişi öncelikle namaz kılmalıdır. Beş vakit namaz, vücuttaki beş ana uzuv gibidir. Namaz kılmamak, manevi vücudun yani imanın yokluğunu beraberinde getirir. Eksiklerse bu vücudu sakatlar.
3. Yalnızca dil ile kelime-i şehadeti söylemek yetmez, kalp ile de kesin olarak onaylamak gerekir. Balık nasıl su olmadan yaşayamazsa, iman da kalp dışında bir yerde yaşayamaz.
4. İmanı tam olan kişinin sözü de doğru ve güzel olur. Nasıl ki bir çiçeğin kötü görünmesi kabul edilemez ise imanın kötü görünmesi de kabul edilemez. Doğru ve güzel söz imanın yüzüdür.
5. Her canlının bir lisanı, konuşma şekli vardır. Milletlerin de kendine özgü lisanları vardır. İmanın lisanı ise zikirdir.
6. Kur’ân-ı Kerîm, imanın ciğerleridir. Kur’an’ın bildirdiği emir ve yasaklarsa temiz havadır.
Semerkand Takvimi
[19/2 21:29] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından ortaya konacak bir (söz) değildir. Ancak kendinden önceki (vahyin) doğrulanması ve Kitab’ın açıklanmasıdır. Onda hiçbir şüphe yoktur ve âlemlerin Rabb’inden gelmiştir.
(Yûnus, 10/37)
[19/2 21:30] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
İnsanlardan kimileri iyiliğin anahtarı, kötülüğün kilidirler. Kimileri ise kötülüğün anahtarı, iyiliğin kilidirler. Ne mutlu Allah'ın iyiliğin anahtarlarını ellerine verdiği kimselere! Ne kötü Allah'ın kötülüğün anahtarlarını ellerine verdiği kimselere!
(Ibn Majah)
[19/2 21:30] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
Rabbim! Verdiğin rızıkla beni kanaatkâr kıl ve bana verdiklerini hakkımda hayırlı ve bereketli eyle. Elde edemediğim her hayırlı şeyin yerine daha iyisini nasip et.
[19/2 21:30] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Ganiyy
Zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayan
[19/2 21:30] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Gemideki Köle
Padişahlardan biri acemi bir köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz görmemiş, gemi yolculuğunun zahmetini tatmamıştı. Bağırıp çağırmaya başladı, korkusundan titriyordu. Ağıdını dindirmek için ne kadar uğraştılarsa boşa gitti. Kölenin bu hali padişahın da keyfini kaçırdı. Gemide bulunanların hiçbiri onu sakinleştiremedi.
Yolcular arasında bir hakîm vardı. Padişaha şöyle söyledi:
- Eğer müsaade ederseniz ben onu çabuk sustururum.
Padişah, “Lutfedersiniz” deyince, o bilgenin emriyle köleyi denize attılar. Köle, dalgalar arasında yuvarlanarak birkaç defa batıp çıktıktan sonra saçından tutup gemiye doğru çektiler. Gemiye yanaşır yanaşmaz iki eliyle dümene sarıldı, yukarı çıkarıldıktan sonra da bir köşeye oturdu ve sesi kesildi.
Bilgenin bu tedbiri padişahın çok hoşuna gitti ve bundaki hikmeti sordu. Bilge dedi ki:
- Önceden boğulmak acısını tatmadığı için gemideki selâmetin değerini bilmiyordu.
İşte bunun gibi, sıhhatin kıymetini de hastalığa tutulanlar bilir. Ey karnı tok kişi! Arpa ekmeği sana hoş gelmezse de bana nimettir. A’raf cennettekilere cehennem olsa da cehennemdekilere cennettir.
Yarini sinesine saran aşıkla, hasretle gözü yollarda kalan çaresiz kişi bir midir?
[19/2 21:30] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Kasım İbnu Muhammed (ra)
Hanımım vefat etmişti. Bana, Muhammed İbnu Ka'b el-Kurazi, ta'ziye (baş sağlığı dilemek) maksadıyla uğradı. Ve şunu anlattı: 'Beni İsrail'de fakih, alim, abid, gayretli bir adam vardı. Onun çok sevdiği bir karısı vefat etmişti. Onun ölümüne adam çok üzüldü, öyle ki, bir odaya çekilip kapıyı arkadan kapattı, yalnızlığa çekildi, kimse yanına giremedi. Onun bu halini, Beni İsrail'den bir kadın işitti. Yanına gelip: 'Benim onunla bir meselem var, kendisine bizzat sormam lazım' dedi. Halk oradan çekildi. Kadın kapıda kalıp: 'Mutlaka görüşmem lazım' dedi. Birisi adama seslendi: 'Burada bir kadın var, senden bir şeyler sormak istiyor, 'mutlaka bizzat görüşmem lazım, bizzat sormam lazım' diyor. Herkes gitti kapıda sadece o kadın var ve ayrılmıyor.' İçerdeki adam: 'O'na müsaade edin gelsin' dedi. Kadın yanına girdi. Ve: 'Sana birşey sormak için geldim' dedi. Adam: Nedir o? deyince kadın anlattı: 'Ben komşumdan iareten bir gerdanlık almıştım. Onu bir müddet takındım ve iareten kullandım. Sonra onu benden geri istediler. Bunu onlara geri vereyim mi?' Adam: 'Evet, vallahi vermelisin!' dedi. Kadın: 'Ama o epey bir zaman benim yanımda kaldı. (Onu çok da sevdim)' dedi. Adam: 'Bu hal senin, kolyeyi onlara iade etmeni daha çok haklı kılıyor, zira onu iare edeli çok zaman olmuş' demişti(ki, bu cevabı bekleyen kadın) atıldı: 'Allah iyiliğini versin! Sen Allah'ın sana önce iare edip, sonra senden geri aldığı şeye mi üzülüyorsun? O, verdiği şeye senden daha çok hak sahibi değil mi?' dedi. Adam bu nasihat üzerine içinde bulunduğu duruma baktı (ve kendine geldi). Böylece Allah, kadının sözlerinden adamın istifade etmesini sağladı.'
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Muvatta, Cenaiz 43, (1, 237)
Hadisin Açıklaması:
1- Hadis, âlimin de ilim bakımından kendisinden geri olacaklardan nasihat dinleyip istifâde edeceğine delil olmaktadır. Ayrıca, faziletçe üstün kişinin bile zaman zaman hata yapabileceğini, faziletçe geri olanın da bilakis, isabetli kararlar verebileceğini görmekteyiz.
2- Kadının uydurduğu kolye hikâyesi, maksadı ifade için başvurulan bir hiledir. Dinimizin emrettiği yalan sınıfına girmez. Görüldüğü üzere bunda bir aldatma ve buna bağlı bir suistimal mevcut değil, bilakis bir ıslah, bir hayır düşünülmüş ve muvaffak da olunmuştur. Bu düzmece hikaye sebebiyle kadın zemmedilemez, bilakis takdir edilir. Nitekim, önceki hadiste gördüğümüz üzere Ümmü Süleym (radıyallahu anhâ), buna yakın bir temsili Ebu Talha'ya anlatmış, bilahare Ebu Talha, Ümmü Süleym'in söylediklerini ve yaptıklarını Resûlullah'a anlatmış, Resûlullah da gecelerini tebrik etmiştir, Ümmü Süleym'i kınamamıştır
[19/2 21:31] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
Yahudiler, gök gürültüsünün ne olduğunu Hazreti Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den sordular: 'Bulutlara müvekkel olan melektir. Beraberinde ateşten kamçılar var. Bununla bulutları Allah'ın dilediği yere sevkeder' diye cevap verdi. Onlar tekrar sordular: 'Ya şu işitilen ses, o nedir?' 'Bu, bulutların istenen yere gitmeleri için onlara yapılan bir sevkdir' dedi. Yahudiler: 'Doğru söyledin. Şimdi de İsrail'in [Yakub (aleyhisselam)] kendisine haram kıldığı şey nedir onu söyle?' dediler. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 'Hazreti Yakub (ırku'n-nesa denen) uyluk mafsalından başlayıp dize, topuğa kadar inen bir ağrıdan muzdarib idi. Deve eti ve sütü dışında kendine uygun gelen (ne yiyecek, ne içecek) münasip bir şey yoktu. Bu sebeple o da bunları haram etti' dedi. Yahudiler: 'Doğru söyledin' dediler.
Kaynak : Tirmizi, Tefsir Ra'd, (3116)
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[19/2 21:32] Ömer Tarık Yılmaz: Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in huzuruna koştular. Peygamber efendimiz: “Ali İbn-i Ebu Talib nerede? Diye sordu. Sahabiler: -Ey Allah’ın Rasulü, o gözlerinden rahatsız, dediler. Bunun üzerine peygamberimiz: “Ona haber gönderecek birini gönderiniz, buyurdular. Ali derhal getirildi. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) onun gözlerini tükrüğüyle tedavi edip kendisine dua etti, hastalığın yeri iyileşti sanki hiç ağrı görmemiş gibi oldu. Peygamber sancağı ona verdi. Ali:
-Ya Rasulallah! Onlar da bizim gibi mü’min oluncaya kadar mı savaşacağım? dedi. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem):
“Yavaş ve sakin olarak onların yanına var, onları İslam’a çağır. Uymaları gereken Allah’tan olan yükümlülükleri kendilerine bildir. Allah’a yemin ederim ki senin vasıtanla Allah’ın bir kimseye hidayet vermesi senin için kırmızı develere sahip olmaktan daha hayırlıdır”, buyurdu. (Buhari, Fezailüs-Sahabe 9, Müslim, Fezailüs-Sahabe 34)
178- عَنْ أنس
أن فَتًى مِنْ أسلم قال : يَا رَسُولَ اللَّهِ, إني أُرِيدُ الْغَزْوَ وَلَيْسَ مَعِي مَا أَتَجَهَّزُ بِهِ. قال : ائْتِ فُلانا, فَإنهُ قَدْ كان تَجَهَّزَ فَمَرِض. َ فَأَتَاهُ, فَقال :أن رَسُولَ اللَّهِ
يُقْرِئُكَ السَّلاَمَ وَيَقُولُ : أَعْطِنِي الَّذِي تَجَهَّزْتَ بِهِ فقال : يَا فُلانةُ أَعْطِيهِ الَّذِي تَجَهَّزْتُ بِهِ وَلاَ تَحْبِسِي مِنْهُ شَيْئًا , فَوَاللَّهِ لاَ تَحْبِسِينَ مِنْهُ شَيْئًا فَيُبَارَكَ لَنَا فِيهِ
178: Enes (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Eslem kabilesinden bir delikanlı şöyle dedi:
-Ey Allah’ın Rasulü, ben savaşa katılmak istiyorum. Fakat harb için gereken techizatım yok. Bunun üzerine peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem):
-Falan kişiye git. O harbe gitmek üzere hazırlanmıştı, fakat hastalandı, buyurdu. Delikanlı o kişiye gitti ve:
- Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) sana selam ediyor. Harb için hazırladıklarınızı bana vermenizi emretti, dedi. Bunun üzerine adam hanımına:
- Hanım, hazırladığım harb malzemelerinin hepsini bu gence ver ve onlardan hiçbir şey bırakma, Allah hakkı için onlardan hiçbir şey bırakma ki hakkımızda hayır ve bereketlere nâil olabilelim. (Müslim, İmara 134)
BÖLÜM: 21
İYİLİK VE HAYIRLARDA YARDIMLAŞMA
قال الله تعالى : وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى .
[19/2 21:32] Ömer Tarık Yılmaz: ŞİİR......... DOYULMAYAN İNSAN (Enver Ören)
Bir tarafta tebessüm, diğer yanda pür edep,
İşte hidayetime olmuştur bu zât sebep!
Cânan Allaha âşık, canlar cânana âşık,
Bu, bir muhabbet yolu, rehberdir bize ışık.
Uçan kuş kanadında bir karınca olduk biz,
İslâmın ahlâkını yalnız onda bulduk biz.
En alçakdaki rûhlar çıktı da yükseklere,
Zîra, kavuşmuşlardı kâmil bir Rehbere!
Bütün güzel huyları topladı kendisinde,
Kabaran bir deryaydı, insanlık sevgisinde.
Yüzlerce sohbetleri, kalblere oldu şifâ,
Büyüklerden anlatıp, cedde gösterdi vefâ.
Onun kadar bahseden olmadı evliyâdan,
Tesirli sözlerinden, örnek hayatlarından.
Sohbetini dinlerdim, bakışını gözlerdim,
Her tebessüm ettikçe kalmazdı hiçbir derdim.