Dinimizin kıymet verdiği mübârek üç aylardan Recep ayı tevbe, hürmet ve ibâdet; Şaban muhabbet ve hizmet; Ramazan ise yakınlık ve nîmet ayıdır. Allahü teâlâ, Şaban ayını, Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” mahsus kılmıştır. Bu ay ile ilgili hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
Prof. Dr. Baran Yıldız
Günün yazısı
[21/2 22:42] Ömer Tarık Yılmaz: 19- Bir Kimse Kendisi İçin Hayır Namına Neyi Arzu Ediyorsa Müslüman Kardeşi İçin de Onu Arzu Etmenin İman Hasletlerinden Olduğuna Delil Bâbı
179- Bize Muhammed b. el-Müsennâ ile İbn Beşşar rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Muhammed b. Câ'fer rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Şu' be rivâyet etti.
Dedi ki: Katâde'yi Enes b. Mâlik'den, o da Nebiy (sallallahü aleyhi ve sellem)'den işitmiş olarak rivâyet ederken dinledim. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Sizden hiç biriniz kendi nefsi için dilediğini (dinî kardeşi için de — Yahut komşusu için de — dilemedikçe (tam) îman etmiş olamaz.» buyurmuşlar.
Bu hadis Sahih-i Müslim ile Abd b. Humeyd’in «Müsned»in-de ve Nesai'nin bir rivâyetinde şek ile tesbit edilmiş; ve «Din kardeşi için de yahud komşusu içinde dilemedikçe...» denilmiştir. Başka muhad-disler onu seksiz olarak; (Din kardeşi içinde) şeklinde rivâyet ederler.
Hadîsi Buhârî Tirmizî Nesai Abd b. Humeyd, Ebû Bekir İsmâîli, İbn Mendeh ve İbrii Hibbân dahi tahric etmişlerdir.
Ulema-i Kiramın beyanına göre hadîsin manası: Kendisi için dilediğini din kardeşi için de dilemedikçe tam îman etmiş olamaz, demektir. Yoksa asl-ı îmân' kendinde bu sıfat bulunmayanda da vardır. Maksad; din kardeşi için tâat ve mubah olan şeyleri dilemektir. Nitekim Nesai’ nin rivâyetinde bu cihet tasrih edilmiştir.
Ebû Amr İbn Salâh diyor ki:
«Kendisi için dilediğini din kardeşi için de dilemek adetâ imkânsız derecede güç sayılan şeylerdendir. Halbuki mesele öyle değildir. Çünkü hadîsin ma'nası; İslâmda sizden biriniz kendisi için dilediği şeyin (aynini değil) mislini din kardeşi için de dilemedikçe tanı îman etmiş olmaz demektir. Bunu yapmak, kendine verilen ni'metten hiç bir şey noksan kalmamak ve kendine verilene dokunmamak şartı ile din kardeşine de böyle bir nimetin verilmesini istemekle olur. Bu kalb-i selim sahibi olan bir kimse için kolaydır. Yalnız bozuk kalbli olana güç gelir. Allah bize ve bilcümle din kardeşlerimize afiyetler versin.»
İbn Salah’ın imkânsız derecede güç saydığı şey; kendisi için dilediği bir şeyin aynısını din kardeşi için de dilemektir. Bu ister hissî ister ma'nevi şeylerde olsun hemen'hemen imkânsızdır. Çünkü bir insan kendine nasib olan bir ni'metin kendinden alınarak başkasına verilmesini kolay kolay istemez. Ayni ni'metin hem kendinde kalmasına hem başkasının olmasına ise imkân yoktur. Zira bir cevher veya arazın ayni zamanda iki yerde bulunması imkânsızdır.
Hadîs-i şerifde bahsedilen îmandan murâd, iman-ı kâmil olduğuna göre şöyle bir suâl vârid olmaktadır; Şu halde kendisi için dilediği şeyleri din kardeşi için de dileyen kimse dînin sair erkânım yapmasa bile mü' min-i kâmil olmak icâbeder. Cevap: Bu söz bir mübâlegadir. Onun için burada dilek sanki imanın en büyük rüknü imiş gibi gösterilmiştir. Ya-hud bu dilek imânın diğer rükünlerini de istilzam eder.
Kâmil îman sahibi olmak için kendine dilediği şeylerin mislini din kardeşine dilemek lâzım geldiği gibi bunun zıddı yani kendisi için kötü gördüğü şeyleri din kardeşi için de kötü görmek imanın kemâlindendir. Ancak dilemekle kötü görmek birbirinin zıddı oldukları ve biri zikredilince derhal öteki de hatıra geleceği için hadisde iki zıddan birinin zikriy-le iktifa edilmiştir.
Ebû Abdillâh el-Übbî, bu hadîsin dünya umuru hakkında vârid olduğunu, âhiret umuru hakkında ise Teâlâ hazretlerinin
«Bu hususta yarışçılar müsabaka yapsın!
(Mutaffifin: 26)» buyurduğunu söylerken âhiret hususunda din kardeşinden daha üstün mertebe dilemenin caiz olduğuna işaret etmiştir.
180- Bana Züheyr b. Harb rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Yahya b. Said, Hüseyn el-Muallim'den , o da Katâde'den, o da Enes'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen rivâyet eyledi. Efendimiz:
«Nefsim Kabza-i Kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, hiç bir kul ken
[21/2 22:42] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Piyale Paşa’nın Vefatı 1578
• DNA Molekülünün Yapısının Keşfi 1953
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[21/2 22:42] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer de) kendinedir.”
Bakara 286
[21/2 22:43] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Mü’min, bir nimetle karşılaştığında şükreder; bu onun için hayır olur. Bir musibetle karşılaştığında ise sabreder; bu da onun için hayır olur.”
Müslim, Zühd, 64
[21/2 22:43] Ömer Tarık Yılmaz: MÜSLÜMANLIĞI BİR VAROLUŞ HALİNE GETİRMEK
Sadece psikolojik Müslümanlık, sadece sosyolojik Müslümanlık veya sadece tarih içi Müslümanlık yetmez. Her Müslüman önce, kendi iç dünyasında Müslüman olmalı, fakat ondan ayrılmaz bir şekilde toplum içinde ve toplum halinde de Müslüman olmayı idrâk etmeli. Ve nihayet bu psikolojik ve toplumsal muhtevaya mutlaka tarih şuurunu da eklemeli. Ancak bu şartla, Müslümanlığı temel anlamda eksiksiz bir bütünlüğe kavuşmuş olur.
Bir başka anlatımla, Müslüman, kendini Müslüman bilmek veya saymakla Müslüman olamaz. Müslümanlığı bir varoluş haline getirmek borcundadır. Oluştan varoluşa geçmek, bu geçişi sürekli olarak geliştirmek ve verimlendirmek, bu varoluşun şuur ve sorumluluğuyla dolup taşmak kaygısını taşımalıdır o.
Bu varoluşun muhtevasını araştırdığımız zaman, bir yandan insan psikolojisinin alanına gireriz, bir yandan da sosyolojinin ve tarihin.
Müslümanlar ilkin İslâm’ın zaman ve tarih sorumluluğunu yitirdiler, daha sonra da toplum borçlarına olan duyarlıkları zayıfladı. En sonunda da günümüzde, ne yazık ki, şeytanın ve İslâm düşmanlarının saldırıları her birimizin iç benliğine doğru sarkmağa başladı. Artık en büyük savunma savaşımızı içimizde veriyoruz.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[21/2 22:43] Ömer Tarık Yılmaz: Bilmez misin ki, kuşkusuz Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Kuşkusuz bunların hepsi bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da)dır. Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır.
[Hac Sûresi.70]
[21/2 22:43] Ömer Tarık Yılmaz: GÜZEL AHLAK
“İman bakımından müminlerin en olgunu, ahlakı en güzel olup, aile bireylerine karşı en yumuşak ve lütufkâr davranandır.” (Tirmizi, “İman”, 6) Hadisin ifadesine göre, imanın olgunluk derecesine ulaşması, ki- şinin güzel ahlak sahibi olmasına bağlıdır. Güzel ahlaka sahip olan kimse, en başta eşi, çocukları, anne ve babası olmak üzere bütün aile bireylerine sonra da bütün insanlara karşı yumuşak davranır. Güzel ahlak sahibi olmak, kişiyi iman bakımından olgunlaştırır ve onu içinde yaşadığı toplumun saygın bir üyesi haline getirir.
Güzel ahlakın tezahürlerini bütün söz ve davranışlarında ortaya koyan bir Müslüman, çevresinde örnek ve numune bir insan haline gelir. Bu yaşantısı sayesinde çevresindeki insanlara örnek olan insan karanlığa karşı mum yakmış gibi insanların hayatlarına huzur ışık- ları saçar. Böylece ahlaklı kişi hem Rabbinin rızasını kazanır, hem de bireysel ve toplumsal barışa katkı sağlamış olur.
TÛR SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 49 âyettir. Sûre, adını birinci âyette geçen “et-Tûr” kelime- sinden almıştır.
Tûr, dağ demektir.
Burada Hz. Mûsâ’ya ilk vahyin geldiği, Sina Yarımadası’nın güneyindeki Sina dağı kaste- dilmektedir.
Sûrede başlıca, ahiret halleri, kâfirlerin karşılaşacakları ceza, mü’minlerin mükâfatları konu edilmekte ve müşriklerin Hz. Peygamber hakkındaki batıl iddiaları reddedilmektedir.
ÖZLÜ SÖZ
Gönlünde Allahü tealanın aşkını taşıyanlar dünya ile tamamen alakalarını kes- mişlerdir. Bunlar halk içinde Hak ile olurlar. Bir an Allahü tealayı unutmazlar. (Ahmed Yesevî)
[21/2 22:43] Ömer Tarık Yılmaz: Yapılan görevlere karşı bol karşılık veren
Ash-Shakur : The Rewarder of thankfulnes who gratefully rewards good deeds.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'Eğer Allah'a güzel bir borç verecek olursanız, onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr'dur, Halim'dir. ' (Teğabün, 17)
Şükür; teşekkür etmek, insanlık kurallarına uyarak nankörlük etmemek anlamlarına gelir. Şükretmeyen, verilen nimetlerin kimler tarafından verildiğini farketmeyn insan nankör bir insandır.
Şekûr, şükrü devam eden ve büyük-küçük ibadet ayrımı yapmaksızın şükrü bütün itaat edenleri kapsayandır.
Gerçek şükür, nimet verene şükretmekle eksikliğini itiraf etmektir. Bu yüzden Yüce Allah,
'Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın' (Sebe, 13) buyurunca,
Hz.Davud a.s.:
'Ey Rabb'im! Sana nasıl şükredeyim ki? Benim şükrüm bile senin bir nimetindir' demiş,
Yüce Allah da şöyle cevap vermiştir:
'İşte şimdi Beni tanıdın ve Bana şükrettin ey Davud! Çünkü şükretmenin de Benim bir nimetim olduğunu bildin'.
Nimete şükürle karşılık vermek, nimetlerin daha da artmasına vesile olur.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'...Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım..' (İbrahim,7)
Şükrün üç temel şartı bulunmaktadır:
1. Nimet verenin verdiği nimeti kabul edip bunu ikrar etmek.
2. Verilen bu nimeti Allah'a itaat etmede kullanmak.
3. Allah'ın dilemesiyle bu nimetin ulaşmasına vesile olanlara teşekkür etmek.
Cenab-ı Hak şükrü kabul eder ve karşılıksız bırakmaz. Şükrü şükürle ve ondan daha fazlasıyla cevaplandırır. Böylece iyiliklerin çoğalmasına yol açar.
Kullarına, onlar tarafından şükrü ifade edilen nimetleri artıracağına dair Allah'ın kesin vaadi vardır. Şükür yolunu tutanlar; kendilerine gelmiş olan nimetleri, sebeplerden, vasıtalardan değil, ancak Allah'tan olduğunu itiraf ederler. Çünkü onlar hediyeyi getiren uşaklara değil, gönderen efendiye bakarlar. Gönüllerinden inanmışlardır ki, nimeti yaratan, kısmet eden, gönderen, onunla meşgul olacak kuvvetleri, sebepleri veren, tertib eden ancak Allah'tır.
Bazı Allah dostlarına:
'Şükür nedir' diye sorulduğunda;
'Allah'ın verdiği nimetlerle O'na isyan etmemendir' şeklinde cevap vermişlerdir. (2)
Her müslüman,mutlak Şekûr (Şükredilen)un Allah olduğunu, âlimlerin ittifakıyla O'na şükretmenin farz olduğunu ve Allah'ın azı da çoğu da kabul ettiğini bilmesi gerekir.
Bil ki, her aza ve organın kendisine has bir şükrü vardır.Nasıl ki dil şükür sözcükleriyle Rabb'ine şükrediyorsa, diğer organlarda kendilerine göre Rablerine şükretmelidir. Her aza ve organın şükrü, yaratılış amacına göredir. Her organ, Allah'ın emrine uymada ve yasağından kaçınmakta kullanılmalıdır. Buna göre:
Bedenin şükrü, organları Allah'a itaatin dışında kullanmamandır.
Kalbin şükrü, onu Allah'ı anma ve bilme dışında şeylerle meşgul etmemektir.
Dilin şükrü, onu Allah'tan başka kimseleri övme ve methetmede kullanmamandır.
Malın şükrü, Allah'ın sevdiği ve hoşnut olduğu yerlerin dışında harcamamandır.
Allah'a şükretme konusunda bunları bildikten sonra müslüman, insanlar arasında kendisine iyilik yapanlara teşekkür etmeli ve şu hadis-i şerif-i unutmamalıdır:
'İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a şükretmez' (4)
İhlasla 'Yâ Şekûr' diye bir müslüman bu isme devam etse, iyi ameller yapmak nasip olur.
Kaynaklar
1) Esmaül Hüsna Şerhi İmam-ı Gazali, Mütercim M.Ferşat, Ferşat Yayınları, 2005, Mütercim ilavesi
2) Kurtubi, Ebu Abdullah Muhammed b.Ahmed, El-Câmiu li Ahkâmi-l Kur'an
3) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
4) Tirmizi, 1955
5) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
[21/2 22:44] Ömer Tarık Yılmaz: Küfür kelime olarak 'örtmek' demektir. Dinî literatürde ise Hz. Peygamber'i Allah'tan getirdiği şeylerde yalanlayıp, onun getirdiği kesinlikle sabit dinî esaslardan bir veya birkaçını inkâr etmek anlamına gelir.
Sözlükte 'ortak kabul etmek' anlamına gelen şirk, terim olarak Allah Teâlâ'nın tanrılığında, isim, sıfat ve fiillerinde, eşi, dengi ve ortağı bulunduğunu kabul etmek demektir. Müşrikler Allah'ın varlığını inkâr etmezler. O'ndan başka ilâh olduğunu kabul edip, onlara da taparlar veya isimleri, sıfatları, irade ve otorite sahibi olması açısından Allah'a eşdeğer güç ve varlıklar tanırlar.
Şirk ile küfür birbirine yakın iki kavramdır. Aralarındaki fark, küfrün daha genel, şirkin ise daha özel olmasıdır. Bu anlamda her şirk küfürdür, fakat her küfür şirk değildir. Her müşrik kâfirdir, fakat her kâfir müşrik değildir. Çünkü şirk sadece Allah'a, zât, isim ve sıfatlarına ortak tanıma sonucu meydana gelir. Küfür ise, küfür olduğu bilinen birtakım inançların kabulü ile gerçekleşir. Küfür olan inançlardan biri de Allah'a ortak tanımadır. Meselâ Mecûsîlik'te olduğu gibi iki tanrının varlığını kabul etmek şirk olduğu gibi aynı zamanda küfürdür. Halbuki âhiret gününe inanmamak küfürdür, ama şirk değildir.
Allah'a şirk koşmak günahların en büyüğüdür. Şirk dışındaki günahları, Allah'ın dilediği kimse için bağışlayacağı bir âyette şöyle ifade edilir: 'Allah kendine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır' (en-Nisâ 4/116).
Kur'an'a göre, göklerde ve yerde hâkimiyetin yegâne sahibi Allah'tır. Yaratma O'na mahsustur. Her şey O'na -istese de istemese de- boyun eğmiştir. Her şeyde O'nun hükmü geçerlidir. Yaratma ve hükümranlıkta hiç kimse O'na ortak olamaz.
K) İMAN ile KÜFÜR ARASINDAKİ SINIR
İman, Hz. Peygamber'in getirdiklerinin hepsini tasdik, küfür de inkâr etmektir. Buna göre, iman ile küfrü belirleyen başlıca ayıraç kalbin tasdikidir. Ancak kalbin tasdiki, insanlar tarafından bilinemediğinden, ikrar ve ikrarı gösteren dinî görevleri yerine getirmek, yani amel, kalpteki imanın varlığının göstergesi olarak kabul edilmiştir.
Küfrün en belirgin alâmeti, dinin temel esaslarından birini veya tamamını reddetmek yahut onları beğenmemek, önemsememek ve değersiz saymaktır.
Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin, bu dünyada mümin kabul edilmesi ve İslâm toplumundan dışlanmaması gerekir. Çünkü dünyada dış görünüşe ve ikrara göre işlem yapılır. İçten inanıp inanmadığını tesbit ise Allah'a mahsus ve âhirete ilişkin bir meseledir: '...Size selâm verene dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, sen mümin değilsin demeyin...' (en-Nisâ 4/94) buyurularak buna işaret edilir. Hz. Peygamber de imanda ikrarın önemini vurgulamak ve kelime-i tevhidi söyleyenin, müslüman kabul edilmesi gereğine işaret etmek için şöyle buyurmuştur: 'İnsanlar Allah'tan başka Tanrı yoktur, Muhammed O'nun elçisidir deyinceye kadar kendileriyle savaşmakla emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse, can ve mal güvenliğine sahip olmuş olurlar...' (Buhârî, 'Cihâd', 102; Müslim, 'Îmân', 8; Ebû Dâvûd, 'Cihâd', 104). Bu sebeple imanını diliyle ikrar ettiği veya davranışlarına yansıttığı sürece herkesin İslâm toplumunun tabii bir üyesi olarak görülmesi, can ve mal güvenliğine sahip olması, dünyevî-dinî ahkâm, sosyal ve beşerî ilişkiler bakımından da müslümanın sahip olduğu bütün statü, hak ve sorumluluklara muhatap olması gerekir.
[21/2 22:44] Ömer Tarık Yılmaz: Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdigi ve kendisini seven müminlere karsi alçak gönüllü (sefkatli), kâfirlere karsi onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kinayanin kinamasindan korkmazlar (hiçbir kimsenin kinamasina aldirmazlar) Bu, Allah'in, diledigine verdigi lütfudur Allah'in lütfu ve ilmi genistir (MAİDE/54)
Onlari esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: 'Rabbim! Küçüklügümde onlar beni nasil yetistirmislerse, simdi de sen onlara (öyle) rahmet et!' diyerek dua et (İSRA/24)
Biz, her ümmete -(Kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden kendilerine rizik olarak verdiklerimiz üzerine Allah'in adini ansinlar diye- kurban kesmeyi gerekli kildik Imdi, Ilâhiniz, bir tek Ilah'tir Öyle ise, O'na teslim olun (Ey Muhammed!) O ihlâsli ve mütevazi insanlari müjdele! (HAC/34)
Rahmân'in(has) kullari onlardir ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attiginda (incitmeksizin) 'Selam!' derler (geçerler); (FURKAN/63)
[21/2 22:44] Ömer Tarık Yılmaz: ENSARIN FAZİLETİ
4465 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: ''Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Şayet Ensar bir vadiye veya geçide sülûk etse ben de mutlaka Ensar'ın gittiği vadiye ve geçide sülûk ederim. (Eğer hicret olmasaydı ben Ensâr'dan biri olurdum.)'
Ebu Hüreyre der ki: 'Ona annem ve babam feda olsun. (Bu sözüyle haddi aşmış, Ensarın hakkından fazlasını onlara vererek) zulmetmiş değildir. (Zira) onlar O'nu barındırdılar ve O'na yardım ettiler veya bir başka kelime (ile ifade edilecek) yardımlar yaptılar. Mallarıyla kendisine ve Ashabına muâvenette bulundular.'
Buhari, Menakıbu'l-Ensar 2, Temenni 9.
4466 - Ebu Said radıyallahu anh anlatıyor: ''Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Benim kendisine sığındığım sırdaşım ehl-i Beyt'imdir, dayanağım da Ensar'dır. Öyleyse onların (Ehl-i Beyt ve Ensâr'ın) kusurlularını affedin, faziletli olanlarına da sarılın.'
Tirmizi, Menakıb, (3900).
4467 - İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: ''Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Allah'a ve ahirete iman eden kimse Ensâr'a buğzetmesin.'
Tirmizi, Menakıb, (3903).
4468 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: ''Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Ensar dayanağımdır, sırdaşımdır. İnsanlar sayıca artarken onlar azalacaklar. Öyleyse onların iyilerine yapışın, kusurlularını da affedin.'
Buhari, Menakıbu'l-Ensar 11; Müslim, Fezailu's-Sahabe 176, (2510); Tirmizi, Menakıb, (3901).
Buhari, İbnu Abbas radıyallahu anhüma'nın kaydettiği bir diğer rivayette: 'Onlar azalacaklar' lafzının peşinde şu ziyadeye yer verir: '... Öyle ki yemekteki tuz gibi olacaklar.'
ENSÂR
5993 - Sehl İbnu Sa'd radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Ensâr iç gömlek, insanlar da dış gömlek (mesabesinde)dirler. Eğer insanlar, bir vadiye veya bir koyağa (dağlardaki düzlük) yönelirken Ensar da bir başka vadiye yönelecek olsa ben, Ensar'ın gittiği vadiyi takip ederdim. Eğer hicret olmasaydı ben Ensar'dan bir kimse olurdum.'
5994 - Amr İbnu Avf radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm: 'Allah, Ensarı, Ensarın oğullarını, Ensarın oğullarının oğullarını rahmetine bandırsın' buyurdular.'
[21/2 22:45] Ömer Tarık Yılmaz: Enes İbnu Mâlik (radıyallahu anh) anlatıyor: Biz mescidde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'le birlikte otururken, devesine binmiş olarak bir adam girdi ve mescidin avlusuna devesini ıhıp bağladıktan sonra: 'Muhammed hanginizdir?' diye sordu. Biz: 'Dayanmakta olan şu beyaz kimse' diye gösterdik. -Nesâî'deki Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)'ın rivayetinde: 'Şu dayanmakta olan hafif kırmızıya çalan renkteki kimse' diye tasvîr mevcuttur.-
Adam: 'Ey Abdulmuttalib'in oğlu! diye seslendi.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): 'Buyur seni dinliyorum' dedi.
Adam: 'Sana birşeyler soracağım. Sorularımda aşırı gidebilirim, sakın bana darılmayasın' dedi.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Haydi istediğini sor!'
Adam: 'Rabbin ve senden öncekilerin Rabbi adına soruyorum: Seni bütün insanlara peygamber olarak Allah mı gönderdi?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Kasem olsun evet!'
Adam: 'Allahu Teâla adına soruyorum: Gece ve gündüz beş vakit namaz kılmanı sana Allah mı emretti?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Allah'a kasem olsun evet!'
Adam: 'Allah adına soruyorum, senenin şu ayında oruç tutmanı sana Allah mı emretti?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Allah'a kasem olsun evet!'
Adam: 'Allahu Teâla adına soruyorum: Bu sadakayı zenginlerimizden alıp fakirlerimize dağıtmanı Allah mı sana emretti?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Allah'a kasem olsun evet!'
Bu soru-cevaptan sonra adam şunu söyledi: 'Getirdiklerine inandım. Ben geride kalan kabîlemin elçisiyim. Adım: Dımâm İbnu Sa'lebe'dir. Benu Sa'd İbni Bekr'in kardeşiyim.' (Bunu beş kitap rivayet etmiştir. Metin Buhârî'den alınmıştır).
Müslim'in rivayetinde şöyle denir: 'Bir adam geldi ve şöyle dedi:
'Bize senin gönderdiğin elçi geldi ve iddia etti ki sen Allah tarafından gönderildiğine inanmaktasın.'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Doğru söylemiş' dedi.
Adam tekrar: 'Öyleyse semayı kim yarattı?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Allah!' dedi.
Adam: 'Peki bu dağları kim dikti ve içindekileri kim koydu?' dedi.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Allah!' dedi.
Adam: Peki semayı yaratan, arzı yaratan ve dağları diken Zât adına söyler misin, seni peygamber olarak gönderen Allah mıdır?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Evet!' dedi.
Adam: 'Elçin iddia ediyor ki biz gece ve gündüz beş vakit namaz kılmalıyız, bu doğru mudur?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Doğru söylemiştir!'
Adam: 'Seni gönderen adına doğru söyle. Bunu sana Allah mı emretti?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Evet!' dedi.
Adam sonra zekâtı, arkasından orucu, daha sonra da haccı zikretti ve bu şekilde sordu.
Râvi der ki: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de her sualde 'Doğru söylemiş' diye cevap veriyordu. Adam (son olarak) sordu: 'Seni gönderen adına doğru söyle. Bunu sana Allah mı emretti?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Evet!'
Adam sonra geri döndü ve ayrılırken şunu söyledi: 'Seni hakla gönderen Zât'a kasem olsun, bunlar üzerine hiç bir şey ilâve etmem, bunları eksiltmem de.'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Bu kimse sözünde durursa cennetliktir!' buyurdu.
Buhârî, İlm 6; Müslim, İman 10, (12); Tirmizî, Zekât 2, (619); Nesâî, Siyâm 1, (4, 120); Ebu Dâvud, Salât 23, (486).
[21/2 22:45] Ömer Tarık Yılmaz: 'Ama siz, birbirinizi öldüren, içinizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşarak; size haram olduğu hâlde onları yurtlarından çıkaran, size esir olarak geldiklerinde ise, fidye verip kendilerini kurtaran kimselersiniz. Yoksa siz Kitab’ın (Tevrat’ın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.'
[Bakara Sûresi.85]
[21/2 22:45] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine garkeyle! Sen merhametlilerin en merhametlisisin” (A’râf, 7/151)
[21/2 22:45] Ömer Tarık Yılmaz: Akıl yaşta değil baştadır fakat aklı başa yaş getirir.[Cenap Şahabettin]
[21/2 22:46] Ömer Tarık Yılmaz: GÜLER YÜZLÜYDÜ VE GÜLER YÜZLÜ OLMAYI TAVSİYE EDERDİ
Peygamber Efendimiz, üzerindeki ağır sorumluluğa ve karşılaştığı türlü zorluklara rağmen, son derece tevekküllü, teslimiyetli ve huzurlu bir insandı. Hayatının her anında imanın neşesi ve şevki içindeydi. Hem bu imani neşesi, hem de güzel ahlakı nedeniyle daima güler yüzlü ve candan bir tavrı vardı. Sahabeler, Peygamberimiz (sav)'in bu halini şöyle anlatmaktadırlar:
Hz. Ali (ra): 'Onun güler yüzlü oluşu ve herkese nazik davranışı adeta onu halka bir baba yapmıştı. Herkes onun katında ve nazarında eşit idi.'156
Allah Resulü daima güler yüzlü, yumuşak huylu idi...157
'Allah Resulü... halkın en çok gülümseyeni ve en neşelisi idi.'158
Peygamberimiz (sav) ashabına da güler yüzlü olmalarını tavsiye etmiş ve şöyle demiştir:
'Sizler insanları mallarınızla memnun edemezsiniz, onları güzel yüz ve güzel huyla hoşnut edersiniz.'159
'Allah Teala kolaylık gösteren ve güler yüzlü kişiyi sever.'160
[21/2 22:46] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.MUS'AB İBN UMEYR
(v.3/625 m).
Ashab-ı kirâm'ın ileri gelenlerinden Künyesi Ebâ Muhammed'tir. Mekke'nin zengin ailelerinden olup, yakışıklı ve güzel giyinen bir gençti. Anne ve babası onun üzerine titrerdi. Özellikle, Mekke'nin en zenginlerinden sayılan annesi, oğluna güzel elbiseler giydirir ve güzel kokular sürerdi. Mekkeliler de onu hayranlıkla seyrederlerdi. Bir defasında Hz. Peygamber de onun hakkında şöyle buyurmuştu: 'Mekke'de Mus'ab b. Umeyr'den daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde yüzen başka bir genç görmedim' (İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, 116).
Mus'ab, Mekke'de o günün şartlarına göre zenginlik ve ihtişam içinde yaşarken, Hz. Peygamber(s.a.s)'in insanları İslâm'a davet ettiğini öğrendi. Fazla vakit kaybetmeden Hz. Peygamber'e giderek iman edip müslüman oldu. O sırada Mekkeliler, müslümanlara yoğun bir baskı uyguladığından, Hz. Mus'ab müslüman olduğunu ailesinden gizlemek zorunda kalmıştı. Ama o, Peygamberimizi gizlice ziyaret etmeyi de ihmal etmezdi. Ne var ki Osman b. Talha, Mus'ab'ın namaz kıldığını görüp durumu annesi ile akrabalarına bildirmişti. Bunun üzerine akrabaları yakalayıp hapsettiler. Mekke'nin bu nazlı ve zengin genci için artık çile dolu zor günler başlamıştı.
Habeşistan'a hicret eden ilk kafileye katılıncaya kadar hapiste tutulan Hz. Mus'ab, hicret imkanı çıkınca, dinini daha rahat bir şekilde yaşayabilmek için Habeşistan'a hicret etti. Habeşistan dönüşünde Hz. Mus'ab'ın durumu tamamen değişmiş ve bu nazlı delikanlının yerini, kalbi İslam ve imanla dopdolu iradesi güçlü kuvvetli, metin bir genç almıştı. Annesi ondaki bu kararlılık ve metaneti görünce, üzerindeki baskısını biraz hafifletmek zorunda kaldı.
Bu sırada Birinci Akabe Beyatı olmuş ve Medinelilerden bir grup İslâm'ı kabullenmişti. Kendilerine İslâm'ı anlatmak ve diğerlerine de tebliğ yapmak için Rasulullah'tan bir öğretici istediler. Hz. Peygamber de bu önemli görev için Hz. Mus'ab b. Umeyr'i görevlendirdi. Hz. Mus'ab onlara hem namaz kıldıracak, hem Kur'an öğretecek, hem de diğer insanlara İslâm'ı anlatacaktı ve yeni kimseleri İslâm'a davet edecekti.
Böylece Medine'ye ilk hicret eden sahabi Mus'ab b. Umeyr oluyordu. Medine'de ilk cuma namazını da Mus'ab b. Umeyr kıldırdığı kaynaklarda ifade edilir (İbn Sa'd, a.g.e., III, 118).
Bir yıl sonra Mekke'ye, hac mevsiminde yanında yetmiş kişi ile gelen Mus'ab b. Umeyr, Hz. Peygamber (s.a.s)'e İslâm'ın Medine'deki hızlı yayılışının müjdesini verirken şöyle demişti: 'İslâm'ın girmediği ve konuşulmadığı ev kalmadı.' Başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün müslümanlar bu habere çok sevindiler. Oğlunun Mekke'ye döndüğünü haber alan annesi onu tekrar hapsetmek istedi. Ancak Mus'ab bütün bunlara karşı olgun bir müslüman tavrını takınarak imanında direndi ve annesini bundan vazgeçirdi. Onun annesini İslâm'a daveti bir sonuç vermediği gibi annesi de Mus'ab'ı yolundan döndürememişti.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında iki ay kadar kalan Mus'ab b. Umeyr, Hicretten on iki gün önce Medine'ye vardı. Hz. Peygamber (s.a.s) onu Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a) ve Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) ile kardeş ilan etmişti (İbn Sa'd a.g.e., III, 120).
Bedir savaşında muhacirlerin sancağı onun elindeydi. 'Rasûlullah'ın bayraktarı' olarak ün yapmıştı. Uhud savaşında da sancak yine onun elindeydi. Savaş esnasında müslümanların gerilediğini gören Mus'ab b. Umeyr, atını sağa sola doğru sürüyor ve yüksek sesle şu ayeti okuyordu: 'Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamberler gelip geçmiştir' (Alu İmrân, 3/144). Bu ayetin Uhud gününe kadar nazil olmadığı ve o gün giderildiği rivayeti, Hz. Mus'ab'ın Allah katındaki değerini ifade eder (İbn Sa'd, a.g.e., III,120,121). Uhud Gazvesinde İslâm ordusunun sancağını taşıyan Mus'ab b. Umeyr'in önce sağ kolu kesildi. Hemen sancağı sol eline a
[21/2 22:47] Ömer Tarık Yılmaz: Ercesine Çalışmak Sultanlığı
Mevlâna'ya saygı ve sevgi besleyenler arasında, başta Selçuklu sultanları olduğu halde Sahip Ata Fahreddin Ali, Süleyman Pervane, Çelâleddin Karatay, Bedreddin Gevhertaş, Alâmeddin Kayser. Çacaoğlu Nureddin, Fahreddin Atabek, Tâceddin Mu'tez gibi devletin ileri gelen vezir ve emirleri de vardı. Mevlâna bunlarla görüştükçe, kendilerine iyilik ve doğruluktan bahsediyor, devlet vazifelerinin sorumluluğunu, hak ve adaletten ayrılmamalarını anlatıyordu. Bir gün. Sultan İzzeddin Kevkâvus II. maiyeti ile birlikte 'baba' diye hitabettiği Mevlâna'yi ziyarete gelir, nasihat ister, Mevlâna:
— Ne diyeyim sana, çoban ol demişler, kurt oluyorsun. Bekçilik et demişler, hırsızlığa kalkıyorsun. Rahman seni padişah yapmış, sen tutuyor, şeytana uyuyorsun.. diyerek, birçok hatalarını yüzüne vurur. Bu acı sözler, sultana çok dokunmuş, huzurundan ağlayarak çıkmıştı.
Buna rağmen Mevlâna 'oğlum' dediği padişaha yazdığı mektuplarda onu ululamakta ve devletine dualarda bulunmaktadır. Çelebi Hüsameddin 'in adamlarını, valinin incitmesi üzerine padişaha yazdığı bir mektubuna şöyle başlamaktadır:
'Allah kuvvetini büyük ve ulu etsin, burhanını ebedi kılsın; padişahlar, hizmetinin dizinden ayrılmasınlar; kutlu kişiler, bayrağının gölgesi altında dönüp dolaşsınlar: âlemin tek padişahının adalet ve ihsan gölgesi, sonu gelmeyen yıllar boyunca, âlemdekilerin başına yayılıp dursun. Allah, devletini büyük ve ulu etsin, âlemin tek padişahına şeyhlerin şeyhi, asrın Bâyezid'i. zamanın Cüneyd'i, kalblerin emini, Hüsameddin'in damadı olar; ve bu babasının, bugün, gönlünün ve gözünün ışığı ve aydınlığı bulunan kulunuzun halini arzedıyorum...'(Mektubat: 80)
Padişah, kendisini birkaç kere, Antalya'deki sarayına davet etmiş, fakat Mevtana Konya'dan ayrılmak istememiştir. Aslında Mevlâna'ya göre. padişahtık ve beylik adı, hakikatte ölümdür, derttir, can vermedir. Mevlana: 'Kul ol da yeryüzünde ar gibi yürü. Cenaze gibi kimsenin omuzuna binine.. Allah nimetine küfranda bulunan herkes, ister ki. kendisini yüklensinler de ölüyü mezara götürür gibi götürsünler. Rüyada kimi tabuta binmiş, götürülüyor görürsen, yüce mertebeli, büyük mevkili bir adam olur. Çünkü o tabut, halkın boynuna bir yüktür. Bu büyükler de halkın boynuna yük olur. yük korlar. Yükünü, herkese yükleme, kendine yükle.Baş olmayı az ise. gönül yoksulluğu daha iyidir' der.
Mevlâna, kimseden birşey istemiyor, kimseye yük olmuyordu. Verdiği fetvalara karşılık, aldığı birkaç mangırla geçiniyor, bazı kereler, evinde bir dilim ekmek bile bulunmuyor, o zaman:
— Evimiz bugün ne mutlu. Peygamber evine döndü... diye mutluluk duyuyordu.
— Bize almayı değil, vermeyi öğrettiler... diyerek, eline ne geçerse etrafına dağıtıyordu Mevlâna...
Kendine mürid olanlarıma, birer sanatı vardı. Ellerinin emeği ile geçiniyorlardı. 'Bir lokma, bir hırka' diyerek tevekküle boyun eğme, halka yük olma yoktu. İnsanlar çalışmalıydılar. Dünyası ve ahiretleri için.. Bu iki yönlü çalışma mutlu kılardı insanı. Başkasından birşeyler beklemek, ayıptı, günahtı. Çünkü Allah, kol, kafa, akıl vermişti. Ercesine çalışmak ve dürüst kazanç. Buydu iyi insan.
[21/2 22:47] Ömer Tarık Yılmaz: ÂHİR ZUHUR
Cumâ namazının dört rekat son sünneti ile iki rekat vaktin sünneti arasında kılınan dört rekatlık namaz. Şehirde bir kaç câmide Cumâ namazı kılınabilir. Fakat Hanefî mezhebinin bâzı âlimleri ile üç mezhebin çoğunluğu bir câmiden fazla yerdeCumâ kılınmaz dedi. Bunun için şehir olduğu ve Cumâ'nın kabûl olması şüpheli bulunan yerlerde 'Üzerime son farz ola n kılmadığım öğle namazını kılmaya' diye niyyet ederek âhir zuhur kılmalıdır. (Abdülhak-ı Dehlevî)
[21/2 22:47] Ömer Tarık Yılmaz: Kürtaj yapmanın ve yaptırmanın dini hükmü nedir?
İnsan hayatının korunması, İslam dininin beş temel ilke ve amacından biri olduğu gibi insanın en şerefli varlık olduğu, insanın saygınlığı ve dokunulmazlığı da İslam’ın ısrarla üzerinde durduğu ana fikirlerden biridir. İnsanın yaşama hakkı, erkek spermi ile kadın yumurtasının birleştiği ve döllenmenin başladığı andan itibaren Allah tarafından verilmiş temel bir hak olup artık bu safhadan itibaren anne baba da dahil hiçbir kimsenin bu hakka müdahale etmesine izin verilmemiştir.
Ayet ve hadislerde yer alan genel prensipler ve özel hükümler, anne karnındaki ceninin dinen meşru sayılan haklı bir gerekçe olmadan düşürülmesine, aldırılmasına ve gebeliğe son verilmesine müsaade etmez. “Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin.” (En’am 6/151; İsra 17/31) ayeti, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kasten çocuk düşürenin veya buna sebep olanın maddi tazminat ödemesine hükmetmesi (Buhari, Diyat, 25-26), anne karnındaki çocuğun hayat hakkını da güvence altına almaktadır. Diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu tavrı, söz konusu fiili, cinayet olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Bu itibarla İslam, annenin hayatını doğrudan etkileyecek tıbbi bir zaruret bulunmadıkça anne karnındaki çocuğun düşürülmesini veya aldırılmasını kabul etmemektedir.
Cenine karşı bir cinayet işlenmesi halinde “gurre” denilen bir ceza-tazminat ödenir. Gurrenin miktarının, sünnetteki tatbikat örneğinden (Ebu Davud, Diyat, 19; Tirmizi, Diyat, 15) yola çıkarak beş deve, -altın ve gümüşün o asırdaki değerine göre- 200, 5 gr. altın olduğu görülmektedir. Gurre ceninin mirası kabul edilir ve düşmesine sebep olan kimse hariç, varisleri arasında paylaştırılır. Gurrenin ödenmesi için çocuk düşürmenin kasten veya hata ile olması, anne veya baba tarafından işlenmesi fark etmez.
Sonuç olarak denilebilir ki, gebeliği önleyici tedbirlere başvurarak doğumu kontrol altında bulundurmak, istenmeyen durumlarda gebeliğe engel olmak caiz ve mümkündür. Ancak gebelikten sonra, annenin hayati tehlikesi gibi haklı ve kesin bir zaruret olmaksızın, düşürmek veya kürtaj yolu ile aldırmak caiz değildir (Kasani, Bedai’u’s-sanai, VII, 325-327; Fetavay-ı Hindiyye, VI, 34; İbn Abidin, Reddu’l-muhtar, Riyad, 2003, X, 250 vd. ).
[21/2 22:48] Ömer Tarık Yılmaz: PEYGAMBERİMİZ VE ÇOCUKLAR
TARİH : 26.04.2013
İL : İSTANBUL
Değerli Müslümanlar!
Üsame b. Zeyd anlatıyor: “Hz. Peygamber bir dizine beni, bir dizine de torunu Hasan’ı oturtur ve ikimizi birden bağrına basarak ‘Ey Rabbim! Bunlara rahmet eyle. Ben de bunlara karşı merhametliyim’ derdi.” Asr-ı saadetin çocukları onun dizlerinde, omuzlarında, seccadesinde, mescidinde büyüdüler. Asırlara ışık tutan altın nesil o rahmet pınarından beslendi. Titiz bir terbiye ve nebevi bir eğitimden geçtiler. Kendilerine önem veren, onların kişiliklerinin gelişmesine özen gösteren Allah’ın elçisi idi. Onlar Kur’an-ı Kerim’in ifadesi ile dünya hayatının süsüydüler.
Değerli Kardeşlerim!
Çocuklara bakışımız ve ilgimiz peygamberimizden bize intikal etmiştir. Onlar bizim geleceğimiz olmanın yanında Resul-i Ekrem’in çoklukları ile övüneceği ümmetin fertleridirler. O nedenle önemlidirler. Geleceklerini teminat altına almak isteyen toplumlar çocuklarına önem verirler. Bizler de onların eğitimleri konusunda hassas olmalıyız. Onlara örnek alabilecekleri şahsiyetler gösterip tanıtmalı, onları kötü örneklerden, yanlış alışkanlıklardan uzak tutmalıyız. Bu konuda en güzel örnek Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir (s.a.v). Nitekim Allah Teâlâ; “And olsun ki sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü arzu eden ve Allah’ı çok zikreden kimseler için, Allah’ın Elçisi en güzel örnektir” buyurmaktadır.
Değerli Kardeşlerim!
Hz. Peygamber (s.a.v)’in insan ilişkilerinde çocukların özel bir yeri bulunmaktadır. Efendimiz çocuklara anlayabilecekleri dilde hitap eder, onlarla şakalaşır ve hatta bazen oyunlarına iştirak ederdi. O sevgiyi ve şefkati hayatın merkezine koyan, bunu çocuklara söyleyen ve hissettiren, söyledikleriyle yaptıkları asla çelişmeyen, hiç yalan söylemeyen, çocuklara değer ve güven veren merhamet sahibi bir eğitimciydi.
Peygamber Efendimizin yeni yetişen nesillere yaklaşımını doğru bir şekilde tespit etmek, çocuklarımızı bu doğrultuda yetiştirmek, Müslüman toplumların öncelikli görevi olmalıdır. Zira Efendimiz (s.a.v) de “Ben ancak ve ancak Muallim olarak gönderildim” buyururken bir başka hadis-i şerifte de “Hiçbir baba evladına güzel terbiyeden daha kıymetli bir bağışta bulunmamıştır” ifadeleriyle terbiyenin, eğitimin önemine dikkat çekmiştir. Eğitim ve terbiyesine ihtimam gösterilen çocuk ailesi için dünya ve ahiret saadetidir. Çünkü “İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır. Sadaka-i cariye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat” buyuran Hz. Peygamber (s.a.v)’de bu konuya dikkat çeker.
Değerli Kardeşlerim!
İster ebeveyn, ister akraba veya komşu olalım, çocuklara yaklaşırken hoşgörülü ve affedici olup, sesi yükselterek kalplerini kırmamaya dikkat edelim. Çocukla oynayabilmeyi, kucaklayıp öperek sevgi göstermeyi ve hayır dua etmeyi ilke edinelim. Ancak onların doğru alışkanlıklar edinmeleri için dikkatli ve ısrarlı bir takip ve yönlendirmeyi de, asla ihmal etmeyelim.
Hutbemi Hz. Peygamber (s.a.v)’in “Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir” sözleriyle bitiriyorum.
Şaban CİVELEK
Yeni Mh. Şeref Yıldız Camii İmam-Hatibi
BEYKOZ
Buhari, Edep 22
Kehf, 18/46
Ahzap ,33/21
Tirmizi, Menakib, 31
İbni Mace, Mukaddime, 17
Tirmizi, Bir ve Sıla,33
Tirmizi, Bir ve Sıla,15
Tirmizi, Bir ve Sıla,15
[21/2 22:49] Ömer Tarık Yılmaz: Mescid-i Nebevî ile İlgili Bazı Bilgiler
Allah Resûlü (s.a.s.), Medine-i Münevvere’ye geldikten sonra ilk iş olarak bir mescit yaptı. Bu kutlu mescidin yapı-mında bizzat kendileri de çalışmışlardır. Bu mescit, İslâm toplumunun şekillenmesinde ve devletin kurulmasında her türlü, dinî ve sosyal faaliyetin en önemli merkezi olmuştur.
Fazilet sıralamasında Mekke’deki Mescid-i Haram’dan son-ra, fakat Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan öncedir. Bu üç mescit, aynı zamanda yeryüzünde doğrudan ziyaret amacıyla gidile-bilecek olan mescitlerdir.
Allah Resûlü (s.a.s.), Hicret sırasında Kuba’dan ayrılıp Me-dine-i Münevvere’ye gelince bindiği deveyi serbest bırakmış, devenin çöktüğü arazi, üzerine mescit yapılmak amacıyla bu-ranın sahibi olan iki yetimden parası ödenerek satın alınmış-tır. Allah Resûlü (s.a.s.) de mescit tamamlanana kadar Eyyub el-Ensarî’nin evine misafir olmuştur.
Mescidin ilk binası yapılırken duvarlar, taş ve kerpiç ile örülmüş, direkleri hurma ağaçlarından yapılmış, üzeri de hurma dalları ile kapatılmıştır.Mescidin doğu tarafına da Allah Resûlü (s.a.s.)’nün kala-bileceği odalar yapılmıştır. Mü’minlerin annelerinden her biri için bir oda eklenmiştir. Bunlar mescidin duvarına bitişik ola-rak yapılmışlardır.Mescid-i Nebevî’nin ilk genişletilmesi bizzat Peygamber Efendimiz zamanında olmuştur. Bu genişletme için Hz. Os-man (r.a.), kendi parasıyla mescidin çevresindeki bazı evleri satın alarak mescide bağışlamıştır. Bundan sonraki ilk geniş-letme ve yenileme Hz. Ömer zamanında yapılmış, Hz. Os-man zamanındaki genişletme ve yenileme ise daha kapsamlı olmuştur.
Daha sonra tarih boyunca Müslüman hükümdarlar tarafın-dan pek çok defa genişletme ve yenileme faaliyeti olmuştur. Sultan Abdülmecid’e kadar Osmanlı sultanları da pek çok yenileme faaliyetinde bulunmuşlardır. Sultan Abdülmecit zama-nında ise en önemli genişletme ve yenileme gerçekleştirilmiştir. Mescid-i Nebevî’de Osmanlı döneminde yapılan harika mimarî ve süsleme sanatı örnekleri göz kamaştırıcı güzelliğiyle hâlâ bugünkü mescidin orta ön kısmında varlığını sürdürmektedir.
Suudlular döneminde ilk genişletme ve yenileme kral Ab-dülaziz zamanında olmuş, mescidi bugünkü hâline getiren en büyük genişletme ise kral Fehd zamanında gerçekleştirilmiş-tir. Bu genişletme faaliyeti 1984-1994 yılları arasında gerçek-leştirilmiştir.
Allah Resûlü (s.a.s.)’nün ikameti için mescidin bitişiğine, mescit ilk defa yapılırken iki oda yapılmıştı. Birisi, annele-rimizden Sevde (r.a.) için, diğeri de Hz. Âişe validemiz için. Allah Resûlü (s.a.s.), Hz. Âişe (r.a.) validemizin odasında Rabbine kavuştu ve orada defnedildi. Çünkü Peygamberler, Allah’a kavuştukları yere defnedilmektedir. Böylece burası Hücre-i Saadet adını aldı. Peygamber Efendimizin halen kab-rinin bulunduğu yer işte bu odadır. Daha sonra bu hücreye Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a.) de defnedilmiştir. Hücre-i Saadet tarih boyunca halifeler, sultanlar ve emirler tarafından yenilenmiş, tamir edilmiş ve tezyin edilmiştir. Halife Velid zamanında bu hücreler yıktırılarak Mescid’e dâhil edilmiş-tir. Halife Ömer b. Abdülaziz zamanında hücre yenilendi ve Mescid’in içerisinde kaldı.
Allah Resûlü (s.a.s.), başlangıçta bir hurma kütüğüne da-yanarak hutbe okuyordu. Daha sonra üç basamaklı bir min-ber yapılmıştır. Bugün Resûlullah’ın minberinin olduğu yerde bulunan güzel işlemeli ve kubbeli mermer minber Osmanlı Sultanı III. Murad tarafından gönderilmiştir.
Allah Resûlü (s.a.s.)’nün namaz kıldığı yer bilinmektedir. Fakat onun zamanında burada mihrap yoktu. Buraya ilk mih-rap Ömer b. Abdülaziz zamanında yapılmıştır. Tarih boyun-ca bu mihrap yenilenmiş, süslenmiş ve korunmuştur. Birçok defa yenilenen bu mihrap da halen yerinde durmaktadır.
Peygamber Efendimiz zamanında Mescid-i Nebevî’de mi-n
[21/2 22:49] Ömer Tarık Yılmaz: سُئِلَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أَيُّ الصَّوْمِ أَفْضَلُ بَعْدَ رَمَضَانَ؟ فَقَالَ :شَعْبَانُ لِتَعْظِيمِ رَمَضَانَ. (ت)
Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’e “Ramazan ayı orucundan sonra en faziletli oruç hangisidir?’ diye suâl olundu. Peygamberimiz (s.a.v.) ‘Ramazan ayına tâzim için Şâban ayında tutulan oruçtur.” buyurdular. (Sünen-i Tirmizî)
21 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[21/2 22:50] Ömer Tarık Yılmaz: ŞÂBÂN-I ŞERÎFTE AMEL İŞLEMEYE GAYRET
Mümin kimse, sadaka vermek, nâfile oruç tutmak, teheccüd namazı kılmak gibi ibadetlerle devamlı Rabb’ine yaklaşmaya çalışmalıdır. Bilhâssa üç aylarda (Receb-i şerîf, Şâbân-ı şerîf, Ramazân-ı şerîf aylarında) daha fazla gayret göstermelidir.
Evliyâdan Ebû Bekir el-Varrâk (rah.) demiştir ki: “Kulun, Receb-i şerîfte işlediği her bir haseneyi Cenâb-ı Hak on hasene olarak yazdırır. Şâbân-ı şerîfte işlenen her bir hasene ise yetmiş hasene olarak yazılır. Ramazân-ı şerîfte işlenen her bir hasene ise bin hasene olarak yazılır.”
Ebû Ümâme el-Bâhilî’den (r.a.) rivâyet olunan hadîs-i şerîfte buyurulmuştur ki: “Her kim Şâban ayına hürmet eder, Allâhü Teâlâ’dan korkar, tâatlere sarılır ve masiyetlerden sakınırsa Allâh, o kimsenin günahlarını bağışlar. O sene, hoşnut olmayacağı hâllerden ve bütün kötülüklerden, bela ve hastalıklardan onu muhafaza eder.”
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), Şabân-ı şerîf ayı girdiği zaman şöyle buyururlardı: “Bu ayda, (günahları terk edip) nefislerinizi temizleyerek Ramazân-ı şerîfe hazırlık yapın, niyetlerinizi düzeltin. Zira Şâbân-ı şerîfin diğer aylar üzerine fazileti, benim, sizin üzerinize olan faziletim gibidir.”
“Şâbân-ı şerîf ayı, Cehennem’den koruyan bir kalkandır. Her kim, Cennet’te bana kavuşmayı isterse, bu ayda -velev ki üç gün olsun- oruç tutsun.”
SALEVÂT-I ŞERÎFE
Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’e salevât-ı şerîfe getirmek, bize bir ibadet olarak ve sevap kazanmamız için emrolunmuştur.
En kısa salevât-ı şerîfe şudur: “Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.” Daha birçok salevât-ı şerîfe naklolunmuştur ve her birinin ayrı ayrı faziletleri vardır.
Salevât-ı şerîfedeki “Salli alâ Muhammed”; “Dünyada onun şerîatini kuvvetlendirerek ismini ve âhirette de ümmetine şefaatçi kılarak şânını yüce kıl.” manasına gelir.
21 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[21/2 22:50] Ömer Tarık Yılmaz: Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar. Hadis-i Şerif
Semerkand Takvimi
[21/2 22:50] Ömer Tarık Yılmaz: Kötülüğü Düzeltmeye Nereden Başlanır?
Ebû Said el-Hudrî’den [radıyallahu anh] rivayet olunduğuna göre Resûl-i Ekrem Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: Sizden biri, bir kötülük gördüğünde onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir. Yani bu kadarı iman ehlinin yapacağı en düşük olanıdır. Bazı âlimler, kötülüğü el ile düzeltmek idarecilerin, dil ile düzeltmek âlimlerin ve kalp ile buğzetmek halkın görevi olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da, her kim bir kötülükle karşılaşırsa, hadis-i şerifte belirtilen hangi durumlarla düzeltmeye gücü yetiyorsa, onunla düzetmeye mükellef olduğunu söylemişlerdir. Fakih [rahmetullahi aleyh] der ki: İyiliği emretme vazifesinde bulunan kişi, bu işi yaparken öncelikle dinin izzetini ve Allah’ın rızasını gözeterek işe başlamalıdır. Böyle yapan kişiye Allah yardımcı olur, onu muvaffak kılar. Fakat bunu nefsini tatmin için yaparsa, Allah onu rezil rüsva eder.
Semerkand Takvimi
[21/2 22:51] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.
(Âl-i İmrân, 3/134)
[21/2 22:51] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Doğru sözlü ve güvenilir tüccar (ahirette) peygamberler, sıddîkler ve şehitlerle beraber bulunacaktır.
(Al-Tirmidhi)
[21/2 22:51] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
...Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azâbından koru.
(Mü'min, 40/7)
[21/2 22:51] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
Eş-Şekur
İbadet eden kullarının mükâfatlarını bolca veren, az çok her itaati ödüllendiren
[21/2 22:51] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Sarhoş ve Müezzin
Sarhoş'un biri, şarabın tesiriyle bir camiye girer ve dua etmeye başlar:
- Yarabbi! Beni Cennetine koy, bana köşklerini ver, bana kevseri ver...
Bu yakarmaları işiten müezzin, sarhoşun yakasından tutarak:
- Ey akıldan, dinden gafil, senin camide işin ne? Sen ne yaptın ki, Allah'tan hem de bu sarhoş halinle istiyorsun? Hiç yakışıyormu?
Sarhoş bu sözleri işitince başlar ağlamaya ve:
- Müezzin efendi, müezzin efendi... ben sarhoşum, yakamdan elini çek, bana ilişme, dokunma bana, incitme beni, kırma kalbimi. Unutma, bilmiyorsan bil. Cenab-ı Hakk'ın rahmetinden lütfundan günahkar kullarıda ümitlenir. Benim sana sözüm yok, ben senden mi istiyorum. Tevbe kapısı açıktır. En büyük yardımcı Allah'dır. Öyle lütuf sahibidirki, O'nun lütfunun, rahmetinin büyüklüğü yanında kendi günahımı büyük görmeye utanıyor, günahıma büyüklük veremiyorum.
[21/2 22:52] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Huzeyfe (ra)
Biz Resulullah (sav)'ın yanında yemeğe oturunca, Resulullah (sav) yemeye başlamadıkça, kesinlikle elimizi yemeğe vurmazdık. Bir seferinde yine O'nunla yemeğe oturmuştuk. Derken bir cariye (küçük kız çocuğu) geldi, sanki arkasından bir iteni var gibi hemen elini yemeğe soktu. Resulullah (sav) elinden tuttu. Arkadan bir bedevi geldi, sanki onun da arkasından iten biri vardı, alelacele o da elini yemeğe soktu. Aleyhissalatu vesselam onun da elinden tuttu. Ve şunu söyledi: 'Şeytan, üzerine Allah'ın ismi zikredilmeyen yemeği kendine helal addeder. Nitekim, sayesinde yemeğimizi kendine helal kılmak için bu cariyeyi getirdi. Ben de elinden tuttum. Bunun üzerine şu bedeviyi getirip onunla yemeği kendine helal kılmak istedi, ben onun da elinden tuttum. Nefsim elinde olan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun şeytanın eli o ikisinin eliyle birlikte avucumdadır.' 'Resulullah (sav) bunları söyledikten sonra besmele çekip yemeye başladık.
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Müslim, Eşribe 102, (2017), Ebu Davud, Et'ime 16, (3766)
Hadisin Açıklaması:
1- Yukarıda kaydedilen altı rivayetin hepsi de yemek sırasında Tesmiye'nin gereğini belirtmektedir. Tesmiye, 3869. hadiste tarif edildiği üzere, bismillah demektir. Nevevî'ye göre efdal olanı bismillahirrahmanirrahim demektir. Ancak zikri geçen hadis bismillah demenin kifayet edeceğini, bu kadarının da sünnete uygun olduğunu ifade eder. Dilimizde zaten tesmiye kelimesinden ziyade besmele'yi kullanırız ve bunla bismillahirrahmanirrahim demeyi kastederiz. Rivayetlerden besmele ile ilgili olarak şu âdâbları tesbit edebiliriz:
* Besmele, yemeğe başlarken çekilmelidir.
* Unutulduğu zaman, hatırlanılan yerde besmeleye yer verilmelidir. Sonradan çekilen besmelenin bismillahi evvelehu ve ahirehu şeklinde olması müstehabtır. Evveli ile ilk yarısı, ahiri ile ikinci yarısının kastedilmiş olduğu söylenmiştir.
* Besmele yemeğe bereket katmakta, yiyenlerin doymalarına katkıda bulunmaktadır.
* Besmele çekilmeyince yemeğe şeytan da ortak olmakta, yemeğin bereketi kaçmaktadır.
* Yemek imkan nisbetinde cemaat halinde yenmelidir. Aile ferdleri yemekte bir araya gelmeli, ayrı ayrı yememelidirler. Âyet-i kerimede gelen 'Beraber veya ayrı ayrı yemenizde bir beis yoktur' (Nur 61) denmiş olması, ruhsata, kolaylığa hamledilmiştir: 'Kişi evde yalnızsa tek başına da yiyebilir...' ma'nâsında. İnsanların dünya telaşı, televizyon gibi sebeplerle, birbirlerine yabancılaştıkları günümüz şartlarında; sofrada bari bir araya gelmek daha da ehemmiyet kazanmıştır. Bu sünnet, şuurla ihya edilmelidir.
* Eve girerken ve yemeğe başlarken çekilen besmele şeytanın evdeki nasibini kesmekte, gecelemesini önlemektedir.
* Cemaat halinde yemek yerken, en azından ilk başlayanın besmele çekmesi gerekir. Aksi takdirde ilk başlayan besmeleyi terketse, şeytan o yemekten yeme imkanına kavuşmaktadır. Onun yemeği istihlal etmesi (kendine helal addetmesi), yeme imkanına kavuşması demektir. Nevevî cemaatten ilk başlayanlar besmele çektiği takdirde, terkedenler de olsa şeytanın o yemekten yemeye muktedir olmayacağını söyler. Nitekim 3868 numaralı hadisin sonundan, Resûlullah'ın henüz yemeye başlamadan kız çocuğunun ve bedevînin besmelesiz girişiverdikleri anlaşılmaktadır.
2- Şeytan'ın Yeyip İçmesi
Hadiste geçen, şeytanın yiyip içme meselesi hususunda âlimler bazı farklı yorumlara yer vermişlerdir. Konunun açıklığa kavuşması için kaydetmemizde fayda var: Türbüştî, sonradan çekilen besmele sebebiyle şaytanın yediğini kusması (3872. hadis) ile ilgili olarak der ki: 'Yani, şeytanın lehine olan hissesi besmele ile elinden alınarak aleyhine bir vebale dönüşmüş oldu.' Tîbî der ki: 'Bu te'vil, şeytanın yemekteki bereketi götürme hususunda bir nasibi olduğuna hamledilir. Bu babta gelen hadisler, yemek için besmele çekmenin meşruiyyetine ve unutan kimsenin yemek esnasında bismillahi evvelehu ve a
[21/2 22:52] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
Bu yıldızlar üç maksatla yaratıldı: 1- Allah onları semaya zinet (ve süs) kıldı. 2- Şeytanlara atılacak taş kıldı. 3- Geceleri istikamet tayin etmede işaretler kıldı. Kim yıldızlar hakkında bunlar dışmda bir te'vil ileri sürerse (kendi ilave ettiği) hissesinde hataya düşer, nasibini kaybeder, manasız bir yükün altına girer ve hakkında bilgisi olmayan, peygamberler ve meleklerin bile bilmekte aciz kaldıkları bir şeye burnunu sokmuş olur. Allah'a yeminle söylüyorum: Allah hiç kimsenin ne hayatını, ne rızkını, ne de ölümünü herhangi bir yıldızla irtibatlı kılmamıştır. (Aksini iddia edenler) Allah hakkında yalan söyleyerek iftira ediyorlar...' [Rezin ilavesidir. Ancak, ('hakkında bilgisi olmayan') ibaresine kadar olan kısmı, Buhari, Bed'ül-Halk'da (3. bab) senetsiz olarak kaydetmiştir.]
Kaynak : Rezin
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[21/2 22:53] Ömer Tarık Yılmaz: -Sizler kimlersiniz? diye sordu. Onlar da:
-Biz müslümanlarız, ya sen kimsin? diye sordular. Peygamberimiz:
-Ben Allah’ın Rasulüyüm, dedi. İçlerinden bir kadın küçük bir çocuğu kaldırarak:
-Bu çocuğun haccı olur mu? diye sordu. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’de:
-Evet senin için de sevap vardır, buyurdu. (Müslim, Hacc 409)
182- عَنْ أبي مُوسَى
عَنِ النَّبِيِّ
قال : الْخَازِنُ الْمُسْلِمُ الأمين الَّذِي يُنْفِذُ مَا أمر بِهِ فَيُعْطِيهِ كَامِلاً مُوَفَّرًا طَيِّبًا بِهِ نَفْسُهُ فَيَدْفَعُهُ إِلَى الَّذِي أمر لَهُ بِهِ أَحَدُ الْمُتَصَدِّقَيْنِ.
182: Ebu Musa el Eş’ari (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem), şöyle buyurmuştur: “Kendisine güvenilen ve harcamaya yetkili kılınan kimse harcaması emredilen şeyleri gönül hoşluğu ile emr olunan kimseye eksiksiz verirse sevap bakımından sadaka veren iki kimseden biridir.”(Müslim)
BÖLÜM: 22
NASİHAT İKAZ VE HATIRLATMA
قال الله تعالى : إنما الْمُؤْمِنُونَ إخوة .
“ Bütün mü’minler kardeştirler.” (49 Hucurat 10)
قال الله تعالى : وَأنصَحَ لَكُمْ .
“Allah Nuh (a.s.)’dan haber vererek şöyle buyuruyor: “... Ben size öğütler veriyorum.” (7 Araf 62)
قال الله تعالى : وَأنا لَكُمْ نَاصِحٌ أمين .
“... Size dürüst ve güvenilir öğütler veriyorum.” (7 Araf 68)
183- عَنْ تَمِيمٍ الدَّارِيِّ . أن النَّبِيَّ
قال : الدِّينُ النَّصِيحَةُ , قُلْنَا : لِمَنْ ؟ قال: لِلَّهِ وَلِكِتَابِهِ , وَلِرَسُولِهِ , وَلاَِئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ , وَعَامَّتِهِمْ .
183: Ebu Rukayye Temim İbn-i Evs ed-Dârî (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre peygamber (sallallahu aleyhi vesellem): “Din nasihattır”, buyurdu. Biz de kendisine :
-Kimin için nasihattır? dedik. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’de:
[21/2 22:53] Ömer Tarık Yılmaz: BUGÜN............ ŞABAN AYI BAŞLADI
(Şaban, öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gâfil olurlar. Bu ayda ameller, âlemlerin Rabbine arz edilir. Ben de amelimin oruçluyken arz edilmesini isterim.) [Nesaî]
(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Şaban ayında tutulan oruçtur.) [Tirmizî]
(Şaban-ı şerîf, benim kendime mahsus bir aydır. Hak teâlâ hazretleri Arş-ı âlânın meleklerine azamet-i şâniyle buyurur ki: “Ey benim meleklerim, gördünüz mü? Benim kullarım, sev&
LİG TABLOSU
Takım
O
G
M
B
Av
P
1.GALATASARAY A.Ş.
26
20
2
4
44
64
2.FENERBAHÇE A.Ş.
27
17
1
9
33
60
3.TRABZONSPOR A.Ş.
26
17
3
6
23
57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş.
26
14
5
7
17
49
5.GÖZTEPE A.Ş.
26
11
5
10
10
43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ
26
12
8
6
14
42
7.SAMSUNSPOR A.Ş.
26
8
7
11
-2
35
8.KOCAELİSPOR
26
9
11
6
-4
33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş.
27
8
10
9
-10
33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş.
26
7
10
9
-4
30
11.CORENDON ALANYASPOR
26
5
8
13
-4
28
12.TÜMOSAN KONYASPOR
26
6
11
9
-9
27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ
26
6
13
7
-8
25
14.KASIMPAŞA A.Ş.
26
5
12
9
-14
24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR
26
6
14
6
-18
24
16.İKAS EYÜPSPOR
26
5
14
7
-18
22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR
26
3
12
11
-28
20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK
26
4
17
5
-22
17


