[25/2 19:50] Ömer Tarık Yılmaz: 22 - Münkeri Nehyetmenin İmandan Olduğunu, İmanın Artıp Eksildiğini, İyiliği Emir ve Kötülükden Nehyin Vacib Olduklarını Beyan Bâbı
186- Bize Ebû Bekir b. Ebi Şeybe rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Ve-ki' Süfyân'dan rivâyet etti. H.
Bize Muhammed b. el-Müsennâ dahi rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Muhammed b. Ca'fer rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Şu'be rivâyet etti. (Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Muhammed b. el-Müsennâ) ikisi birden Kays b. Müslim'den , o da Târik b. Şihâb'dan rivâyet ettiler. Bu hadis Ebû Bekir'indir.. Ebû Bekir şöyle dedi:
— Bayram günü ilk defa işe namazdan evvel hutbe ile başlayan Mer-vân'dır. Bir adam ayağa kalkarak ona:
— Namaz hutbeden öncedir; demiş. Mervân:
— Oradaki terkedilmiştir; cevabını vermiş. Bunun üzerine Ebû Saîd:
— Ama şu zât hakikaten kendisine düşeni yaptı. Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i:
«Sizden her hangi biriniz bir kötülük görürse onu hemen eliyle değiştirsin: Eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle değiştirsin; ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle değiştirsin. İmanın en zaifi de budur.» buyururken işittim; demiş.
Bu hadisin müttefekun aleyh bir rivâyeti vardır ki Şeyhayn onu Bayram namazı bahsinde tahric etmişlerdir. Meali şudur:
«Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ve Kurban bayramlarında namazgaha çıkardı; ve (Yapmağa) başladığı ilk iş namaz olurdu. Sonra namazı bitirerek cemaata karşı ayakta durur; cemaat, saflarında otururlardı. Böylece onlara va'zeder, tavsiyede bulunur; ve emrederdi. Şayed bir ordu ayırmak isterse onu ayırır, yahut orduya müteâllik ,bir şey emretmek isterse emreder; sonra (Medine'ye doğru) çekilir giderdi. Ebû Said diyor ki:
— Halk bu minval üzere devam edegeldi. Nihayet ben Medine enjıîri Mervân ile bir Kurban veya Ramazan bayramında namazgaha çıktım. Oraya varınca ne göreyim, karşımda Kesir b. es-Salt'ın yaptığı bir minber!... Bir de baktım Mervân namazı kılmadan ona çıkmak istiyor!... Hemen elbisesinden çektim. O da beni çekti ve (minbere) çıktı; namaz lan Önce hutbeyi okudu. Ben kendisine:
«Vallahi sünneti değiştirdiniz!» dedim. Mervân:
«Yâ Ebâ Said! Senin bildiğin geçti.» dedi.
«Vallahi benim bildiğim (şekil) bilmediğimden daha hayırlıdır» dedim.
«Cemaat namazdan sonra bizi dinlemeye oturmuyorlar da onun için hutbeyi namazdan önceye aldım.» dedi.
Bu hadisden açıkça anlaşılıyor ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında minber yoktu. Bayram namazları sahrada kılınır; namazdan sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cemaata karşı ayağa kalkarak hutbesini okurdu. Kendileri son derece mütevazı oldukları için minber yaptırmaya lüzum görmemişlerdi.
Kâdi Iyâz'ın beyanına göre ilk defa hutbeyi namazdan evvel kimin okuduğu ihtilaflıdır. Bazıları bunun Hazret-i Osman (radıyallahü anh) olduğunu söylemiş; bir takımları, cemaat bayram namazım kıldıktan sonra hutbeyi dinlemeden dağıldığı için bunu Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'ın yaptığını iddia etmişlerdir. Hattâ Ömer (radıyallahü anh)’ın bunu cemaat dağılıyor diye değil, geç kalanlar namaza yetişsin diye yaptığını ileri sürenler vardır,
«Hutbeyi ilk defa namazdan önce okuyan Muâviye (radıyallahü anh) dır» diyenlerle Abdullah b. Zübeyr (radıyallahü anh) olduğunu söyleyenler de vardır.
Fakat bütün bu söylentilere rağmen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Alî (radıyallahu anhüm) hazerâtından sabit olan: namazı hutbeden Önce kıldıklarıdır. Umumiyetle fukahanm kavli de budur. Hatta bu hususta icmâ' bulunduğunu iddia edenler de vardır. Bunlar icmâı ya hilaftan sonra iddia etmiş, yahut asr-ı Seâdetle Hulefa-i Râşidin zamanlarında meselenin ittifakı olmasına bakarak Beni Ümeyye'nin hilafını nazar-i i'tibâra almamışlardır. Ebû Said-i Hudri (radıyallahü anh)’in bir çok zevat huzurunda: «Amma şu zât hakikaten kendisine dü�
[25/2 19:51] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Türk Bilim İnsanları Tarafından Antarktika’ya Geçici Bilim Üssü Kuruldu 2019
• Varşova Paktı’nın Feshi, 1991
• Çoruh İlinin İsmi Artvin Olarak Değiştirildi 1954
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[25/2 19:52] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur. O’ndan başka ilah yoktur. O mutlak güç ve hikmet sahibidir.”
Al-i imran 6
[25/2 19:52] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Doğru sözlülük iyiliğe, iyilik de Cennete götürür.”
Buhâri, Edeb 69
[25/2 19:52] Ömer Tarık Yılmaz: DİJİTAL PAZARLAMAYI ÖĞRENMEK
Özel hayatımızdan iş hayatımıza kadar her alanda bugün dijital dünya ile iç içeyiz. Teknolojiden faydalanarak yemek siparişi veriyor, hastane randevusu alıyor, fatura ödüyor, oturduğumuz yerden bir dünya işi tamamlayabiliyoruz. Dolayısıyla dijital pazarlama özellikle iş sahipleri için oldukça ehemmiyet arz eden bir konu bugünlerde. Bununla ilgili dijital pazarlama devi Google, Dijital Atölye adında herkese açık bir eğitim programını kullanıma sundu. Dijital pazarlamada online fırsatların neler olduğu ve nasıl değerlendirileceği, arama motorlarında markanın nasıl üst sıralara yükseltilebileceği, müşterileri cezbetmek için başarılı web sitelerinin nasıl oluşturulacağı, sosyal medyada marka değerinin nasıl artırılacağı ve daha birçok başlıkta eğitimlerin olduğu Dijital Atölye, tüm konuları tamamlayanlara sertifika dahi veriyor.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[25/2 19:52] Ömer Tarık Yılmaz: Güneş ışıkları ile bütün dünyayı kaplamıştır. Hangisi diyen, onu hissetmeyen kişi ne kadar kördür.[Mevlâna]
[25/2 19:52] Ömer Tarık Yılmaz: AFFEDİCİLİK
Güzel ahlak esaslarından biri de affediciliktir. Affetmek, kişi- nin kendisine haksızlık yapana gücü yettiği halde misilleme yapmayıp onu bağışlamasıdır. Bu erdeme sahip olanlar Kur’an-ı Kerîm’de övülmüşlerdir: “Öfkelerini yenerler, insan- ları affederler. Allah iyilik edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 3/ 134)
Sevgili peygamberimiz de öfkeye hâkim olmayı, gerçek kah- ramanlık olarak tanımlar: “ Yiğit dediğin güreşte rakibini yenen kimse değildir. Asıl yiğit kızdığı zaman öfkesini yenebilendir.” (Bu- hârî, “Edeb”, 76)
Bizler yalnızca kendimize karşı yapılan kötülükleri affedebi- liriz. Buna karşılık dinî ve millî değerlerimiz, birliğimiz ve dir- liğimiz ile insanlığa karşı yapılan kötülükler karşısında son derece duyarlı olmak mecburiyetindeyiz.
VÂKI’A SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 96 âyettir.
Sûre, adını birinci âyette geçen “el-vâkı’a” kelimesinden almış- tır. Vâkı’a, gerçekleşen, mey- dana gelen olay demektir.
Burada kıyameti ifade etmek- tedir. Sûrede başlıca, kıyametin kopmasından önceki ve sonraki dehşetli haller ve insanların amellerine göre içinde yer ala- cağı gruplar konu edilmekte cennet ve cehennem tasvirleri yapılmaktadır.
ÖZLÜ SÖZ
Âdem oğlu ölesi, yer altına giresi, / Kim iyidir kim kötü, orada malum olası.
Burada özünü bilenler, Hakk’a kulluk kılanlar, / Hak yoluna girenler, aydınlık yüzlü olası. (Ahmed Yesevî)
[25/2 19:52] Ömer Tarık Yılmaz: Bütün canlıların gıdasını veren
Al-Muqit : The Nourisher who gives every creature it's sustenance.
Gıdalandıran, besleyen, bakıp gözeten, muktedir olan, her şeyin karşılığını veren, gözetici ve şahit.
Herkese uygun olarak gıdalarını yaratan O'dur.
Çalışmanın, sebeplere sarılmanın ibadet olduğunu bildiğimiz için çalışacağız, çalışırken Rabbin rızasını isteyeceğiz. Bize uygun gıdamız bizim gölgemiz gibi bizi takip eder. Gölgenin peşinden gidenler sonuna varamadan öldüler.
Midemizi helal ve temiz gıdayla, aklımızı şeriat ve tabiat ilimleriyle, gönlümüzü Allah sevgisiyle gıdalandıralım.
Tenbih: Müslüman Allah'tan başka kulların ihtiyaçlarını karşılayan, işlerini düzenleyip yürüten, onlara azık ve rızık veren olmadığını ve en üstün rızkın akıl nimeti olduğunu bilmelidir. Müslüman, gücü yettiğince yakın-uzak ve güçlü zayıf ayrımı yapmaksızın muhtaç insanların ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmalıdır. Önce yakınlarını tercih etmeli yoksa başkalarına yönelmelidir. (1)
Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: ' Azık isteyene vermemek, kişiye günah olarak yeter.' (2)
Kötü huylu çocuğu olan bir kimse 'Ya Mukît' ismini 7 kere bir boş kaba okusa ve o kabı su ile doldurup o kötü huylu çocuğuna içirse Allah'ın izniyle o çocuğun huyu güzelleşir. (3)
Bu ismi şerifi 550 kere okuyanın malında bereket hasıl olur. (Allahulalem)
Kaynaklar
1) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
2) Muslim
3) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı) Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
4) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
[25/2 19:53] Ömer Tarık Yılmaz: Tekfir, müslüman olduğu bilinen bir kişiyi, inkâr özelliği taşıyan inanç, söz veya davranışından ötürü kâfir saymak demektir. İrtidad ise müslümanın dinden çıkması anlamına gelir. Dinden çıkana mürted denilir. Bu itibarla tekfir bir şahsın başkaları tarafından küfrüne hükmedilmesi, irtidad ise kişinin kendi irade ve ifadesiyle İslâm'dan ayrılması ve hukuk düzeni tarafından da mürted sayılması demektir.
Bir müslümanın kâfir olduğuna hükmedilmesi onu pek ağır dünyevî sonuçlara, müeyyide ve mahrumiyetlere mahkûm etmek anlamına geldiğinden, tekfir konusunda çok titiz davranmak gerektiği açıktır. Bu, bireysel bir isnat ve iddia anlamındaki tekfir için de toplumsal bir yargı anlamındaki irtidad için de böyledir. Gelişigüzel tekfir iddialarına dayanılarak irtidad hükümleri uygulanamaz.
İslâm kültüründeki tekfir ve irtidad kavramları, din ve vicdan hürriyetinin sınırlandırılması ve tehdit altında tutulması değil, toplumun ortak değerlerine ve dinî inançlarına karşı alenî saygısızlık ve saldırganlığı önleme, toplumda gerekli olan huzur ve sükûnu güvence altına alma, nesilleri inkârcılığın olumsuz etkilerinden koruma, tekfir edilen şahsa gerekli yaptırımların uygulanmasıyla da kamu vicdanı açısından adaleti gerçekleştirme gibi gayelere mâtuf bir tedbir ve toplumsal sağduyu refleksi niteliğindedir.
Yersiz yapılan tekfir, fert açısından ağır sonuçlar doğurmasının yanında toplum hayatında kapatılamayacak yaraların açılmasına, birlik ve bütünlüğün zedelenmesine ve parçalanmaya sebep olur. Çünkü bu durumdaki bir kimse, gerçek durumunu Allah bilmekle birlikte, toplumda müslüman muamelesi görmez, selâmı alınmaz, kendisine selâm verilmez, kestikleri yenilmez. Müslüman bir kadınla evlenmesine müsaade edilmez. Öldüğünde cenaze namazı kılınmaz. Müslüman kabristanına gömülmez. Tekfir bu denli ağır sonuçlar doğurduğu içindir ki, Hz. Peygamber Medine toplumunda, münafıkların varlığını bildiği halde onları küfürle itham etmemiş, temelleri hoşgörüye bağlı bir İslâmlaştırma siyaseti izlemiş, pek çok hadiste de 'Ben müslümanım' diyeni küfürle suçlamaktan sakınmayı tavsiye etmiştir. Bir hadiste 'Kim bir insanı kâfir diye çağırırsa, yahut öyle olmadığı halde ey Allah düşmanı derse söylediği söz kendisine döner' (Buhârî, 'Ferâiz', 29; Müslim, 'Îmân', 27) buyurulurken, bir başka hadiste de şöyle denilmiştir: 'Bir insan müslüman kardeşine ey kâfir diye hitap ettiği zaman, ikisinden biri bu sözü üzerine almış olur. Şayet söylediği gibi ise küfür onda kalır, değilse söyleyene döner' (Buhârî, 'Edeb', 73; Müslim, 'Îmân', 26).
Hadislerden de anlaşılacağı gibi bir kimseyi küfürle itham ederken göz önünde bulundurulması gereken husus, o kimsenin küfür olan bir inancı gönülden benimsediğinin iyi tesbit edilmesidir. Muhatap küfrü açıkça benimsemiyorsa, onun inanç, söz veya davranışı ile küfre girdiğini söyleme konusunda temkinli olmak gerekir. Hz. Peygamber'in anılan tavsiyelerini göz önünde bulunduran bilginler 'ehl-i kıbleden olup da günah işlemiş bulunan bir kimseyi bundan dolayı tekfir etmemeyi' Ehl-i sünnet'in temel prensipleri arasında zikretmişlerdir.
[25/2 19:53] Ömer Tarık Yılmaz: (Seytan) onlara söz verir ve onlari ümitlendirir; halbuki seytanin onlara söz vermesi aldatmacadan baska bir sey degildir (NİSA/120)
Ve o zaman, münafiklar ile kalplerinde hastalik (iman zayifligi) bulunanlar: Meger Allah ve Resûlü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuslar! diyorlardi (AHZAB/12)
Bilin ki dünya hayati ancak bir oyun, eglence, bir süs, aranizda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteginden ibarettir Tipki bir yagmur gibidir ki, bitirdigi ziraatçilerin hosuna gider Sonra kurur da sen onun sapsari oldugunu görürsün; sonra da çer çöp olur Ahirette ise çetin bir azap vardir Yine orada Allah'in magfireti ve rizasi vardir Dünya hayati aldatici bir geçimlikten baska bir sey degildir (HADİD/20)
[25/2 19:54] Ömer Tarık Yılmaz: CENABETTEN GUSÜL
3706 - Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselam) buyurdular ki: 'Erkek, kadının dört uzvu arasına çöker ve kadına mübâşeret ederse gusül vacib olur.''
Bir rivâyette de şu ziyade var: '. . . İnzal olmasa bile. ''
Ebu Dâvud'un rivayetinde dört uzvu kelimesinden sonra '. . .hitana (sünnet mahalli) hitanı kavuşturursa, gusül vacib olur' denmiştir.
3707 - İmam Mâlik'in Hz. Aişe'den kaydettiği bir rivayette: 'Hitân, hitanı geçince gusül vacib olur, ben ve Resulullah böyle yaptık ve yıkandık '' denmiştir.
Buhari, Gusl 28; Müslim, Hayz 87, (348); Muvatta, Tahâret 71, (1, 45, 46); Ebu Davud, Taharet 84, (216); Nesâi, Tahâret 129, (1, 110, 111); İbnu Mâce, Tahâret 111, (610).
3708 - Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ensâr'dan birine adam göndererek, yanına çağırttı. . Ensâri, başından sular damlaya damlaya geldi. Aleyhissalatu vesselam:
'Herhalde sana acele ettirdik?'' buyurdu. Ensâri:
'Evet ey Allah'ın resulü!'' deyince:
'Acele ettirilir veya inzal olmazsan gusletmen gerekmez. Sadece abdest gerekir'' buyurdular.''
3709 - Müslim'in bir diğer rivayetinde: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselam): 'Suyu (yıkanmayı), su (meninin gelmesi) gerektirir' buyurdu '' denmiştir.
3710 - Nesai'nin Ebu Eyyub (radıyallahu anh)'den kaydettiği bir rivayette de Resulullah: 'Su, sudan dolayıdır' buyurmuştur.
Buhâri, Vudü 34, Müslim Hayz 81-83, (343-345); Ebu Dâvud, Tahâret 84, (217); Nesâi, Tahâret 132, (1, 115).
3711 - Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Su, sudan gerekir' hükmü İslam'ın bidayetinde bir ruhsattı. Sonra bundan nehyedildi.'' Übeyy ilaveten der ki: 'Su, sudan gerekir' hükmü ihtilâm hakkında muteberdir.''
Ebu Dâvud, Tahâret 84, (214, 215); Tirmizi, Tahâret 81, (110, 111).
3712 - Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: 'Resulullah'a, 'bir kimse elbisesinde ıslaklık bulsa, ancak ihtilam olduğunu hatırlamasa (yıkanması gerekir mi?)'' diye sorulmuştu.
'Evet, yıkanmalıdır!' diye cevap verdi. Sonra, ihtilam olduğunu görüp de, yaşlık göremeyen kimseden soruldu:
'Ona gusül gerekmez' dedi. Ümmü Süleym (radıyallahu anhâ) sordu:
'Bunu kadın görecek olursa, kadına gusül gerekir mi?'' Buna da:
'Evet! Kadınlar, erkeklerin emsalleridir!'' diye cevap verdi.''
Ebu Dâvud, Tahâret 95, (236); Tirmizi, Tahâret 82, (113).
3713 - Yine Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: 'Ümmü Süleym (radıyallahu anhâ) Resulullah (aleyhissalâtu vesselam)'a 'Rüyasında, erkeğin gördüğünü gören kadın hakkında sorarak, gusül gerekip gerekmiyeceğini öğrenmek istedi. Aleyhissalatu vesselam:
'Evet! suyu görürse!' cevabını verdi. Aişe (radıyallahu anhâ) (Ümmü Süleym''e yönelip:)
'Allah hayrını versin (neler söylüyorsun)? '' diye ayıpladı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (Aişe'ye yönelerek):
'Ey Aişe, bırak onu, (dilediğini sorsun!) Öyle olmasa (çocuklarda anne tarafına) benzerlik olur mu? Kadının suyu erkeğin suyuna üstün gelirse, çocuk dayılarına benzer; erkeğin suyu kadınınkine üstün gelirse, çocuk amcalarına benzer '' buyurdular.''
MüsIim, Hayz 33, (314); Muvatta, Tahâret 84, (1, 51); Ebu Dâvud, Tahâret 96, (237); Nesâi, Tahâret, 131, (1,112, 113).
3714 - Müslim'in bir diğer rivayetinde şu ziyade var: '. . .Erkeğin suyu koyu ve beyazdır. Kadının suyu sarı ve akışkandır. Bunlardan hangisi üstün olur veya öne geçerse, benzerlik hâsıl olur.'
Müslim, Hayz 30, (311); Buhari, Menâkıbu'l-Ensâr 49.
3715 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: 'ResuIuIIah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Her bir kılın dibinde cünüblük vardır. Saçları yıkayın, deriyi paklayın.''
Ebu Dâvud, Taharet 98, (248); Tirmizi, Tahâret 78, (106).
3716 - Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Kim, yıkamadan tek bir saç kılının dibini kuru bırakırsa, ateşte nice nice aza
[25/2 19:54] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Ali (kerremallahu vechehu) diyor ki: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: 'Kişi dört şeye inanmadıkça mü'min olmuş sayılmaz: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah'ın kulu ve elçisi Muhammed olduğuma, beni (bütün insanlara) hakla göndermiş bulunduğuna şehâdet etmek, ölüme inanmak, tekrar dirilmeye inanmak, kadere inanmak'
Tirmizî, Kader 10, (2146).
[25/2 19:54] Ömer Tarık Yılmaz: Her kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mîkâil’e düşman olursa bilsin ki, Allah da inkâr edenlerin düşmanıdır.
[Bakara Sûresi.98]
[25/2 19:54] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbimiz! Şüphesiz ki sen gizlediğimizi de açıkladığımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiç bir şey Allah’a gizli kalmaz.” (İbrâhim, 14/38)
[25/2 19:54] Ömer Tarık Yılmaz: Akıllıların âdeti sûkût, cahilin âdeti unutkanlıktır.[Feriduddin Attar]
[25/2 19:55] Ömer Tarık Yılmaz: ÇOCUKLARA OLAN İLGİSİ VE ŞEFKATİ
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in tüm insanlığa örnek olan şefkati, merhameti ve müminlere olan düşkünlüğü, çocuklara olan tavrında da çok yoğun olarak görülmektedir. Peygamberimiz (sav) hem kendi çocukları ve torunları hem de ashabının çocukları ile çok yakından ilgilenmiş, doğumlarından isimlerinin konmasına, sağlıklarından ilimlerinin artmasına, giyimlerinden oynadıkları oyunlara kadar onlar için tavsiyelerde bulunmuş, hatta bizzat yol göstermiş, ilgilenmiştir.
Örneğin, Peygamber Efendimiz, kızı Hz. Fatıma (ra)'ya, her iki torununun doğumundan hemen önce'Doğum olunca bana haber vermeden çocuğa hiçbir şey yapmayın'181 diye tembihlemiştir. Bebeklerin doğumundan sonra ise onların beslenmelerini, bakımlarını ve nasıl korunacaklarını bizzat göstererek anlatmıştır.
Peygamberimiz (sav) ayrıca, yeni doğan bebeklere, çocuklarına, torunlarına ve ashabının çocuklarına hep dua etmiştir. Onları severken ya da onların oyunlarını izlerken, onlar için Allah'tan hayırlı ve uzun bir ömür, ilim, hikmet ve iman istemiştir. Örneğin torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e her vesilede dua etmiş ve bu duasının, Hz. İbrahim'in Hz. İshak ve Hz. İsmail için ettiği dua olduğunu belirtmiştir.182
Ashabından İbn-i Abbas (ra) çocukken Peygamberimiz (sav)'in kendisine 'Allah'ım buna hikmeti öğret' diye dua ettiğini aktarır. Ashabından Enes (ra)'e ise çocukluk döneminde, Allah'ın mal ve evladını çok ve ömrünü uzun kılması ve verdiklerinin Enes (ra) hakkında hayırlı ve mübarek olması için dua etmiştir.183
Peygamber Efendimiz çocukların oyununa da çok önem vermiş, hatta zaman zaman onlarla oyun oynayarak ilgilenmiştir. Hz. Peygamber (sav), 'Çocuğu olan onunla çocuklaşsın'184 diyerek, anne babalara çocuklarını bizzat eğlendirmelerini tavsiye etmiştir. Peygamberimiz (sav) çocukların yüzme, koşu, güreş gibi oyun ve sporlarla meşgul edilmelerini de tavsiye etmiş, hatta torunlarını ve çevresindeki çocukları buna teşvik etmiştir.
Birçok sahabe, Peygamber Efendimizin çocukları nasıl sevdiğini, onlarla nasıl ilgilendiğini ve oyunlar oynadığını aktarmıştır. Bunlardan bazıları şöyledir:
Hz. Enes (ra):
'Resulullah aleyhissalatu vesselam çocuklarla şakalaşmada insanların en önde olanıydı.'185
El Bera (ra):
'Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellemi Hasan omuzunda iken gördüm.'186
'Peygamberimiz (sav) kızı Hz. Fatıma (ra)'ya şöyle derdi: 'Haydi şu oğullarımı (Hasan ve Hüseyin) çağır bana!' Ondan sonra o ikisini göğsüne basar, koklardı.'187
Ya'la İbnu Mürre (ra) Peygamberimiz (sav)'in çocuklara olan sevgisine, onlarla nasıl şakalaştığına dair şunları anlatmıştır:
'Bir grup ashab, Resulullah ile birlikte aleyhissalatu vesselam'ın davet edildiği bir yemeğe gittiler. Yolda torunu Hüseyin'e rastladılar, çocuklarla oynuyordu.
'Resulullah (sav) çocuğu görünce ilerleyip cemaatin önüne geçip onu tutmak için ellerini açtı. Çocuk ise sağa sola kaçmaya başladı. Resulullah da onu takliden sağa sola koşarak, tutuncaya kadar peşinde koştu. Yakalayınca ellerinden birini çenesinin altına diğerini de ensesine koyup öptü ve 'Hüseyin bendendir. Ben de Hüseyindenim. Kim Hüseyin'i severse Allah da onu sevsin. Hüseyin sıbtlardan bir sıbttır (torun)' buyurdu.'188
Hz. Enes (ra)'in bildirdiğine göre Resulullah (sav), 'dünyadaki iki reyhanım' dediği torunları Hasan ve Hüseyin'i sık sık yanına çağırtıp onları koklar ve bağrına basardı.189
İbnu Rebi'ati'ibni'l Haris (ra) diyor ki:
'Babam beni, Abbas (ra)'da oğlu el-Fadl (ra)'ı Resulullah'a gönderdi. Huzurlarına girdiğimiz zaman bizi sağlı sollu oturttu ve bizi öylesine sıkı kucakladı ki daha kuvvetlisini görmedik.'190
Resulullah (sav)çocuklara olan sevgisini gösterirken sıkça onların başlarını okşardı ve onlara hayır duaları ederdi. Örneğin Yusuf İbni Abdillah İbni Selam (ra), 'Hz. Peygamber (
[25/2 19:55] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.TALHA B. UBEYDULLAH
Talha b. Ubeydullah b. Osman b. Amr b. Sa'd b. Teym b. Mürre b. Katb b. Lüeyy b. Gâlib el-Kuraşî et-Teymî. Künyesi, Ebu Muhmmed'dir.
Talha, Cennetle müjdelenen on kişiden biri, İslâm'a giren ilk sekiz kişiden ve Hz. Ebubekir aracılığıyla müslüman olan beş kişiden biridir. Ayrıca, halife seçimini gerçekleştirmeleri için oluşturulan altı kişilik Ashab-ı ,Surâ arasında yer almış meşhur bir sahâbdir. Annesi, es-Sa'be bint Abdillah b. Mâlik el-Hadramiyye'dir (İbn Hişam, 'es-Sîretü'n-Nebeviyye', I, 251, Mısır 1955; el-Askalânî, 'el-İsâbe fî Temyîzi's-Sahâbe', III, 290;İbnü'l-Esîr, 'Üsdü'l-Ğâbe fî Ma'rifeti's-Sahâbe', III, 85 vd. 1970).
Rivayete göre, Talha b. Ubeydullah, Busra panayırında bulunduğu bir sırada, oradaki bir manastırın rahibi: 'Sorun bakayım, bu panayır halkı arasında, ehl-i Harem'den bir kimse var mı?' diye seslenir. Talha da: 'Evet var! Ben Mekke halkındanım' diye cevap verir. Bunun üzerine rahip: 'Ahmed zuhur etti mi?' diye sorar. Talha: 'Ahmed de kim?' der. Rahip: 'Abdullah b. Abdulmuttalib'in oğludur. Bu ay O'nun çıkacağı aydır. O, peygamberlerin sonuncusudur. Haremden çıkarılacak; hurmalık, taşlık ve çorak bir yere hicret edecektir. Sakın O'nu kaçırma' der.
Rahibin söyledikleri Talha'nın kalbine yer eder. Oradan alelacele ayrılarak Mekke'ye döner ve yakında herhangi bir olayın meydana gelip gelmediğini sorar. Abdullah'ın oğlu Muhammedü'l-Emîn'in peygamberliğini ilan etmiş oldûğunu ve Ebubekir'in de O'na tabi olduğunu öğrenir. Hemen Ebubekir'in yanına vararak rahibin anlattıklarını haber verir. Sonunda her ikisi birlikte Resulullah (s.a.v.)'a giderler. Talha oracıkta müslüman olur. (İbn Sa 'd, 'et- Tabakâtü'l Kübrâ', III, 215, Beyrut; el-Askalânî, a.g.e., III, 291).
Birçok müslüman gibi, Talha b. Ubeydullah da İslam'a girdikten sonra müşriklerin eziyetlerine maruz kalmış, ama yolundan dönmemiştir. İslam'ın azılı düşmanlarından Nevfel b. Huveylid, Talha'nın müslüman olduğunu duyunca, Ebubekir'le onu bir iple biribirlerine bağlamış, uzun süre iplerini çözmemiş, Teymoğulları da bu duruma seyirci kalmışlardır. (İbn Hişam, a.g.e., I, 709; el-Askalânî, a.g.e., III, 291; İbnü'l-Esîr, a.g.e., III, 86).
Talha ile Zübeyr müslüman olunca, Resulullah (s.a.v.) onları kardeş ilan etti. Hicretten sonra da Medine'de, Talha ile Ubeydullah b. Ka'b'ı, başka bir rivayete göre ise Talha ile Saîd b. Zeyd'i kardeş ilan etmişti.
Talha, Bedir savaşına iştirak etmemesine rağmen Resulullah (s.a.v.) kendisine ganimetten pay vermiştir. Kimi rivayetlere göre, bu sırada ticaret için Şam'da bulunuyordu. Akla daha yatkın olan bir başka rivayete göre ise, Kureyş kervanı hakkında bilgi toplamak üzere, Resulullah (s.a.v.) tarafından Şam yoluna gönderilmişti. Nitekim, dönüşte Talha'nın ganimetten pay istemesi bunu gösteriyor (İbn Sa'd, a.g.e., III, 216; İbnü'l-Esîr, a.g.e., III, 86).
Bedir'den sonraki birçok savaşa katılmıştır. Uhud günü Peygamber (s.a.v.)'i kahramanca müdafaa etmiş, O'na bir şey olmasın diye atılan oklara, indirilen kılıç darbelerine karşı vücudunu siper etmiştir. Sonuçta birçok kılıç ve ok yarası almış, aldığı yara neticesi bir kolu çolak kalmış, yine Resulullah'ı müdafaadan geri durmamıştır (İbn Hişam, a.g.e., II, 80; İbnü'l Esîr, a.g.e., III, 86; el-Askalânî, a.g.e., III, 291).
Hz. Osman'ın şehid edilmesinden sonra, müslümanların büyük bir kısmının Hz. Ali'ye bey'at ettiğini biliyoruz. Bu bey'atte bulunanlardan biri de Talha b. Ubeydullah'tır. Ancak, bey'atten kısa bir süre sonra, Talha ile Zübeyr ibnü'l-Avvam'ın, Hz. Ali'ye karşı çıkan Hz. Âîşe'nin yanında yer almışlardır. Neticede ez-Zübeyr, Hz. Ali'ye karşı çıktığına pişman olarak savaş meydanını terketmiştir. Talha ise mücadeleye devam etmiş, nihayet Cemel günü (h. 36), Mervan b. Hakem tarafından öldürülmüştür. Vefat ettiği zaman tahminen 60-64
[25/2 19:56] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâna'da Doyumsuz Sevgi
O, âşk, cezbe, sohbet ve irfan yolunda mesafeler alıyor, çevresine iyilik, doğruluk ve güzellik nurları saçıyordu. Bir gün, iki kişinin kavga ettiğini görmüştü. Kavgacılardan biri, ötekine:
— Bana bir söyle, benden bin işitirsin...
demişti. Bunu duyan Mevlâna, yanlarına gitti, o adama:
— Ne söyleyeceksen bana söyle, benimle kavga et. Bana bin söyle, benden bir bile işitemezsin.
deyince, kavgacılar hemen susmuşlar, barışmışlar, büyük adamın önünde saygıyla eğilmişlerdi. O, dostluğun da, sulhun da temelini, insanların karşılıklı sevgisinde buluyordu. Kötülüklerden arınmanın yolu sevgide idi. Bir gün oğlu Sultan Veled'e şu nasihatta bulunmuştu. 'O'nun hayrını ve iyiliğini söyle, göreceksin ki o düşman senin en yakın dostun olacaktır. Çünkü gönülden dile. dilden de gönüle yol vardır.'
Sevmek, herşeyi. her yaratığı sevmek, ruhu olgunlaştırır, insana huzur verir. Bu sevginin kapıları Allah sevgisiyle açılır. Allah'ı seven, Allah'ın birliğine inanan kişi, kulluğunu sevgiyle gösterir. Bir rubaîsinde sevgili Allah'ına şöyle seslenir:
'Sevgilim, sana yakın olmanın sebebi hep sevgidir. Ayağını nereye basarsan, biz oranın toprağıyız. Aşk mezhebinde reva mıdır ki. âlemi seninle gördüğümüz halde seni görmeyelim.' Yine şöyle der:
— Seviyoruz ve hayatımızın güzelliği o yüzden. Bu sevgi insanı 'kemâl'e ulaştıran. Allah'a yakınlaştıran ve Allah vuslatını tattıran 'gerçek' aşka. Allah arkına götürürdü. Yalnız gerçek aşkı. dünyevi aşktan ayırmak lâzımdı. Mevlâna, dünyevî askı, Mecnun'un devesine benzeterek. Mesnevisinde şu hikâyeyi anlatmada:
Mecnun, Leylâsına kavuşmak için devesine biner, ileri sürer. Devenin arkasında çok sevdiği yavrusu (daylak) vardır. Mecnun deveyi rnahmuzladıkça, yavrusu geride kalır. Yular gevşeyince de deve geriler. Mecnun, deveyi sürdükçe deve ileri, yular gevşeyince de deve geri..
Bir süre sonra da. Mecnun kendine gelir. Bir de bakar ki, ne görsün. Bulunduğu yerden bir adım öte gidememiş. O zaman Mecnun:
— A deve!. İkimiz de âşığız. Ben Leylâ'ya, sen daylağa.. Biz birbirimize yoldaş olamayız. Çünkü birbirimizin yolunu vuruyoruz, der.
Gerçek âşık, ten devesine binen değil, cân devesine binendir. Cân ve bekâ âlemine kanat açandır.'
Gerçek âşık Mevlâna'dır. Mevlâna'yı yaşayandır. Gerçek âşk ta yalnız Allah'dır.
Öteki değil!
Âşk ve sevgi bahsinde kalem durmadan yazar, dil durmadan söyler. gönül coşar da coşar. Bu âşk Mevlâna'ya koca bir Divân, cilt cilt Mesnevi, kucak kucak kitap yazdırdı aziz okuyucu!
Biz. Cenâb-ı Mevlâna'mızın O'nun pek bol olan lûtfuna sığınarak, kırık-dökük cümlelerimizle hayat hikâyesini izlerken, tekrar bu konulara dönersek hoşgörünüz. Çünkü O, âleme açılmış bir sevgi bayrağı, kükreyen, fokurdayan, lavlar saçan koca bir âşk dağıdır. Hem de yedi yüz yıldan beri..
O güzellik güneşinden, o doğruluk durağından, o iyilik pınarından söz ederken 'Fîhi Mâ-fih' adlı eserindeki su cümlesini de kaydetmeden geçemeyeğiz:
— Her kim ki bizi hayırla yâd ederse, onun da dünyada, yâdı hayırla olsun. Eğer bir kimse başka biri hakkında iyi şeyler söylerse, o hayır. o iyilik, kendisinin olur. gerçekte kendisini övmededir. Bu övünçle yine onun hayat hikâyesine dönelim:
[25/2 19:56] Ömer Tarık Yılmaz: Âhiret Âlimi
Dünyâlığa, mala, mevkiye kıymet vermeyen, ilim ile dünyâlık elde etmeye çalışmayan, âhireti dünyâya tercih eden, ilmiyle amel eden, işi sözüne uyan, ibâdet ve tâate teşvik eden, ilmi âhiretine faydalı olan tevâzu sâhibi âlim. Denildi ki, şunlar Âhiret âlimlerinin alâmetlerindendir Haşyet (Allah korkusu), tevâzu (alçak gönüllülük), güzel ahlâk ve zühd (dünyâya rağbet etmemek). (İmâm-ı Gazâlî)
[25/2 19:57] Ömer Tarık Yılmaz: Tüp bebek yöntemi ile çocuk sahibi olmak caiz midir?
İster kadın, ister erkekteki bir kusur sebebiyle, tabii ilişkiyle gebeliğin gerçekleşmesi mümkün olmadığı takdirde, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 05. 01. 2002 tarihli Kararına göre:
a) Döllendirilecek yumurta ve sperm, her ikisinin de nikahlı eşlere ait olması, yani bunlardan herhangi biri yabancıya ait olmaması;
b) Döllenmiş olan yumurta, başka bir kadının rahminde değil de yumurtanın sahibi olan eşin rahminde gelişmesi;
c) Bu işlemin, gerek anne, babanın; gerek doğacak çocuğun maddi, ruhi ve akli sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisinin olmayacağı tıbben sabit olmak şartıyla tüp bebek yöntemine başvurmakta bir sakınca yoktur.
Fiilen nikahlı olmayan kişiler arasında başlayıp sonuçlamayan tüp bebek uygulaması, insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurlarını taşıması sebebiyle caiz değildir.
[25/2 19:57] Ömer Tarık Yılmaz: SOKAĞIN YETİMLERİ: ÇOCUKLARIMIZ
İLİ : İSTANBUL
TARİH : 29/03/2013
Kardeşlerim!
Yetim kalan Beşir b. Akrabe, babasını kaybettiği için sürekli ağlıyordu. Kimse onu teselli edemiyordu. Bunu duyan Peygamber Efendimiz (s.a.s), Beşir’in yanına gitti. Onu teselli etmeye çalıştı. Ancak nafile. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, “Ben senin baban olayım, Âişe senin annen olsun, istemez misin?” dedi. Hiç düşünmeden “Evet, çok isterim.” dedi Beşîr. Efendimiz, mübarek eliyle Beşîr’in saçlarını okşadı, onu kucakladı, bağrına bastı. Alıp Hz. Aişe’ye götürdü. O da Beşir’i güzelce yıkayıp temizledi. Saçlarını tarayıp ona yeni elbiseler giydirdi.
İşte böyle sahip çıkıyordu Efendimiz yetimlere, öksüzlere. Ve: “Müslümanlar arasında en hayırlı ev, içinde kendisine iyi davranılan bir yetimin bulunduğu evdir. Müslümanlar arasında en kötü ev ise içinde kendisine kötü davranılan bir yetimin bulunduğu evdir.” sözleriyle müminlerin dikkatini çekiyordu yetimlere. Annesiz-babasız büyümüş Allah Resûlü’nden daha iyi kim anlayabilirdi ki onları… Günümüzde de nice Beşir’ler, kendilerine sevgi ve şefkat kanatlarımızı açmamızı bekliyor bizlerden.
Kardeşlerim!
Bugün toplumda sadece yetim ve öksüz kalmış çocuklar yok. Bir de hayatlarını sokaklarda devam ettirmek zorunda kalan ‘sokağın çocukları’ var. Anadan babadan ayrı kalmış, anne-babası tarafından ihmal edilmiş ya da sokağa terk edilmiş çocuklardır onlar. Sokağın çocuklarıdır, sokağın yetimleridir onlar. Sıcacık aile ortamından mahrum kalmışlardır. Okulla ilişkileri kopmuştur. Toplum tarafından da dışlanmışlardır onlar. Hepsi sevgiye, ilgiye, şefkate, korunmaya ve güven duygusuna ne kadar da muhtaçtır aslında…
Değerli Kardeşlerim!
Sokak çocukları, ne yazık ki madde, alkol ve tiner bağımlılığı, sigara ve kumar gibi zararlı alışkanlıklar ile şiddet, kaçırılma, istismar, fuhuş, suça zorlanma, çeşitli hastalıklara yakalanma, yaralanma ve öldürülme gibi pek çok tehlikeyle karşı karşıyadırlar. Fiziksel ve ruhsal sağlıkları tehlike altındadır. Onlar genellikle terk edilmiş binalar, parklar, tren garları, köprü altları gibi yerlerde yaşam mücadelesi vermektedirler. Böyle bir durumda, onların sokak çetelerine karışmaları, uyuşturucu bağımlısı olmaları, dilencilik, yankesicilik, gasp, hırsızlık gibi kötü yollarla geçinmeye çalışmaları, daha da kötüsü yaralanma veya ölümle sonuçlanan şiddet olaylarına neden olmaları ihtimali söz konusudur.
Kardeşlerim!
Sokak çocukları sorununun en önemli nedenlerinden biri, aile kurumunun modern zamanlarda büyük yara almış olmasıdır. Ailede yaşanan huzursuzluklardır. Parçalanan, dağılan ailelerdir. Giderek artan boşanmalardır. Anne-babadan, aile ortamından kopmuş çocuklar, terk edilmişliğin ve güvensizliğin girdabında sokağa ve suç ortamına itilmekte ve kötü alışkanlıklara yönelmektedirler. Bu yüzden ailevi sorunların en büyük bedelini çocuklar ödemektedir.
Sokak çocukları sorunu, aslında çocuk haklarının ihlâlinden kaynaklanmaktadır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) “Allah’ım! Ben iki zayıfın: yetim ve kadının hakları konusunda insanları şiddetle uyarıyorum. Onların haklarına el uzatılmasını yasaklıyorum.” buyurmuştur.
Kıymetli Kardeşlerim!
Bizler, henüz dünyaya gelmeden yetim, 6 yaşında iken de öksüz kalan ve Yüce Rabbimizin “O, seni yetim bulup barındırmadı mı?... Öyleyse sakın yetimi ezme!” hitabına muhatap olan Gönüller Sultanı Efendimizin ümmetiyiz. Unutmayalım ki Rahmet Peygamberi, hayatı boyunca hep yetimleri, öksüzleri, şehit yakınlarını, dulları, kimsesizleri ve fakirleri gözetmiş ve: “Müslümanlar arasında kim bir yetimi yiyecek ve içeceğini üstlenecek şekilde sahiplenirse Allah onu mutlaka cennete koyar. buyurmuştur.
Kardeşlerim!
Sağlıklı ve huzurlu bir toplum için sokağ
[25/2 19:57] Ömer Tarık Yılmaz: 3. Şavt
“Bismillahi Allahü ekber! Allahım! Sana inana- rak, kitabını tasdikleyerek, sana verdiğim sözü tuta- rak ve Peygamberinin sünnetine uyarak işte burada- yım.
Allah, her türlü noksandan uzaktır. Hamd Al- lah’a mahsustur. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Allah büyüktür. Bütün güç ve kuvvet, şanı yüce olan Allah’a aittir.
ِِِِِ
Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrarız.
Rabbimiz! Biz iman ettik, bizi bağışla ve bize merhametet.Seneniyimerhametedensin.
Rabbimiz!Nurumuzu tamamla.Bizibağışla, şüphesiz senin her şeye gücün yeter.
Allahım! Haccımızı kabul eyle. Günahlarımızı bağışla. Çabamızı karşılıksız bırakma.
Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, âhirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru. İyilerle birlikte cennete koy. Ey mutlak güç sahibi! Ey gü- nahları çok bağışlayan! Ey âlemlerin Rabbi!”
[25/2 19:58] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ اللّٰهُ تَعَالَى: فَمَنْ تَابَ مِنْ بَعْدِ ظُلْمِهِ وَاَصْلَحَ فَاِنَّ اللّٰهَ يَتُوبُ عَلَيْهِ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ. (سورة المائدة، 39)
Allâhü Teâlâ şöyle buyurdu -meâlen-: “Fakat her kim de yaptığı zulümden (hırsızlıktan) sonra tevbe eder ve hâlini ıslah ederse (bir daha böyle bir harekette bulunmamaya azmederse) elbette Allâhü Teâlâ, onun tevbesini kabul eder. Şüphe yok ki Allâhü Teâlâ Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Mâide Sûresi, âyet 39)
25 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[25/2 19:58] Ömer Tarık Yılmaz: HIRSIZLIK, BÜYÜK BİR GÜNAHTIR
Hırsızlık, dinimizde büyük günahlardandır. Bu günah, yalnız mallara tecavüzle sınırlı kalmayıp çoğu defa masum hayatlara da zulümle, son vermekle neticelenir, ocakların sönmesine sebep olur. Binâenaleyh bunun dünyevî ve uhrevî cezası da o nispette büyüktür.
Allâhü Teâlâ, zulüm ve fesada râzı değildir; insana, hayır ve hakka çalışmak için güç-kuvvet ihsan etmiş, takvâyı, vesile aramayı, mücâhedeyi emretmiştir. Fakirleri korumak, darda olanları gözetmek, düşkünlere yardım etmek hakkında âyet-i kerîmeler ve hükümler indirmiştir. İnfâk, zekât, sadaka ve yardımlaşma hükümleriyle, gücü olanlara vazifeler farz kılmış, zenginlerin mallarından isteyenlere, mahrumlara belli bir hak vermiştir.
Allâhü Teâlâ’dan korkmayarak, nefsinin isteklerine sabredemeyerek başkasının haklarına gizlice el uzatmak, kendisinin hiçbir hakkı olmayan bir malı, Cenâb-ı Hak görmüyormuş gibi çalmaya cüret etmek, elbette Allâhü Teâlâ’nın izzetine ve yüceliğine bir hıyanet ve ona gizliden gizliye bir harptir, yani büyük bir günahtır.
Hırsızlık, gasp, başkasının malını izinsiz almak veya telef etmek, kul haklarındandır. Bunun tevbesi, aldığı malı iâde ederek hasmını râzı edip helâllik istemektir. Eğer hak sahibini bulamazsa onun vârislerinden helallik ister. Onu da bulamazsa yahut hak sahibini bilemezse, haksız aldığı malı yahut bedelini, kıyamet günü sahibine ulaştırmak üzere fakirlere sadaka olarak vererek Allâhü Teâlâ’ya emânet eder.
FIKRA: SONUNDA KABRİSTANA GELECEK
Bir gün pazarda, Nasreddin Hoca’nın çuvalını hırsız çalmış. Hoca, çuvalını aramayıp, doğruca mezarlığa giderek hırsızı beklemeye başlamış. Bunu görenler:
- Hocam, hırsızı aramayıp mezarlıkta ne yapıyorsunuz? diye sormuşlar.
- Arayıp da niye zahmet edeceğim, en sonunda o da mezarlığa gelecek ya, diye cevap vermiş.
25 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[25/2 19:58] Ömer Tarık Yılmaz: 'Eğer onlardan biri (anne baba) ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf!’ bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.' (İsrâ 17/23)
Semerkand Takvimi
[25/2 19:58] Ömer Tarık Yılmaz: Allah’ın [celle celâluhû] Zâtî Sıfatlarından Bekâ Sıfatı
Ebediyet, sonu bulunmamak sıfatıdır. Sonu olana fâni , sonu olmayana da bâki denir. Yüce Allah bekâ sıfatı ile vasıflanmıştır; çünkü ebedîdir, bâkidir, varlığının sonu yoktur. O’nun yok olacağı bir zaman düşünülemez. Sonradan meydana gelen bütün varlıklar, Allah’ın kudretiyle meydana gelmişlerdir. Yine Allah’ın kudretiyle yok olurlar, yine var olurlar ve binlerce değişikliklere uğrayabilirler. Fakat yüce Allah bâkidir, değişiklikten ve yok olmaktan berîdir. Zira O, başkasının kudret eseri değildir ki onun kudretiyle yokluğa gitsin veya değişikliğe uğrasın. Aksine bütün varlıklar O’nun kudretinin birer eseridir. Onun için yüce Allah’ın şanında yokluk ve değişiklik nasıl düşünülebilir? Her şey yok olmaya mahkûmdur; ancak azamet ve ikram sahibi Allah’ın varlığı kalıcı ve süreklidir (Rahmân 55/26-27).
Semerkand Takvimi
[25/2 19:58] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
Rablerini inkar edenlerin durumu şudur: Onların işleri, fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu küle benzer. (Dünyada) kazandıkları hiçbir şeyin (ahirette) yararını görmezler. İşte bu derin sapıklıktır.
(İbrahim, 14/18)
[25/2 19:58] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Allahım! Cehenneme götüren fitneden, Cehennemin azabından, zenginliğin ve fakirliğin şerrinden sana sığınırım.
(Abu Dawud)
[25/2 19:59] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
Allahım! Hz.İbrahim ve ailesine salât ve selam eylediğin gibi, Hz. Muhammed ve ailesine de salât ve selam eyle! Sen övgüye layıksın,şanı yüce olansın.
[25/2 19:59] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
Er-Rahim
Ahirette, sadece müminlere acıyan, merhamet eden
[25/2 19:59] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Böceğin Rızkı
Hazret-i Süleymân (a.s.) bir gün, deniz kenârında oturmuşlar idi. Bir karıncanın geldiğini gördü. Ağzında bir yeşil yaprak tutardı. Deniz kenârına ulaştı. Sudan bir kurbağa çıkdı. O yaprağı karıncadan alıp, denize döndü. Karınca geri döndü.
Karıncadan sordular ki,
- Bunun hikmeti nedir.
Karınca cevâb verdi ki,
- Bu deryânın ortasında, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bir taş halk etmişdir. O taşın içinde bir böcek halk etmişdir. Beni onun rızkına sebeb etmişdir. Ben her gün o nesneyi, ona yetecek kadar rızkı getiririm. Deniz kenârına ulaşdırırım. Allahü teâlâ hazretlerinin, kurbağa sûretinde yaratdığı bir meleği o rızkı benden alır, o böceğe verir. O böcek, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kudreti ile, fasîh dil ile söyler ki;
-Sübhânallah ki, beni halk etdi, deniz ortasında ve taş arasında bana mekân verdi. Benim rızkımı unutmadı. İlâhî, ümmet-i Muhammedi ümîdsiz etme!
[25/2 19:59] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Amr İbnu Şuayb an ebihi an ceddihi (ra)
Resulullah (sav) mescidde alış-veriş yapmayı, yitik ilan edilmesini, şiir okunmasını, yasakladı. Keza cuma günü namazdan önce (ilim, vaaz) halkası teşkil edilmesini de yasakladı.
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Ebu Davud, Salat 220, (1079), Tirmizi, Salat 240, (322), Nesai, Mesacid 22, 23, (2, 47, 48)
Hadisin Açıklaması:
null
[25/2 20:00] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
Hayır, Allah'a kasem olsun Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Hazreti İsa'nın kızıl çehreli olduğunu söylemedi. Ancak şunu söyledi: 'Ben bir keresinde uyumuştum. Rüyamda Beytullah'ı tavaf ediyordum. O sırada düz saçlı, kumral benizli, başından su akar vaziyette iki kişiye dayanıp ortalarında gitmekte olan birisini gördüm. 'Bu kim?' dedim. 'Meryem'in oğlu!' dediler. Bunun üzerine daha yakından görmek için ilerledim. Kızıl, iri, kıvırcık saçlı, sağ gözü kor, gözü üzüm gibi pörtlek bir adam daha vardı. 'Bu kim?' dedim. 'Bu Deccal'dir dediler. İnsanlardan en çok ona benzeyeni İbnu Katan'dı.' Zühri der ki: 'İbnu Katan, cahiliye devrinde vefat eden Huzaalı bir kimseydi.'
Kaynak : Buhari, Ta'bi 33, 11, Enbiya, 42, Libas 68, Fiten 26, Müslim, İmam 275, (169), Muvatta, Sıfatu'n-Nebi 2, (2, 920)
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[25/2 20:00] Ömer Tarık Yılmaz: Akıllıların âdeti sûkût, cahilin âdeti unutkanlıktır.[Feriduddin Attar]
[25/2 20:03] Ömer Tarık Yılmaz: durumu aynen şöyledir: Bir gemideki yerlerini almak üzere bir toplum aralarında kur’a çektiler. Bunlardan bir kısmı geminin alt katına(ambar kısmına) bir kısmı da üst katına(güverteye) yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar hissemize düşen alt kattan bir delik açsak da üst katımızda oturanlara su almak için eziyet etmemiş olsak, dediler.
Eğer üstte oturanlar bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa hepsi birlikte batar helak olurlar. Eğer buna mani olurlarsa hem kendileri kurtulur hem de onları kurtarmış olurlar.” (Buhari, Şirket 6)
190- عَنْ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ اُمِّ سَلَمَةَ هند بنت أبي أمية رضي الله عنها زَوْجِ النَّبِيِّ
عَنِ النَّبِيِّ
أنهُ قال : إنهُ يُسْتَعْمَلُ عَلَيْكُمْ أمراءُ فَتَعْرِفُونَ وَتُنْكِرُونَ, فَمَنْ كَرِهَ فَقَدْ بَرِئَ , وَمَنْ أنكَرَ فَقَدْ سَلِمَ , وَلَكِنْ مَنْ رَضِيَ وَتَابَعَ .قالوا : يَا رَسُولَ اللَّهِ ألا نُقَاتِلُهُمْ ؟ قال : لا, مَا أقَامُوا فِيكُمُ الصَّلاَةَ .
190: Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme Hind binti Ebu Ümeyye (Allah Ondan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Gerçek şu ki sizin üzerinizde bir takım idareciler(kaymakamlar, valiler, başbakanlar, cumhurbaşkanları v.s...)getirilecek ki onların dine uygun olan işlerini takdir eder, uygun olmayanlarını ise hoş karşılamaz tenkid edersiniz. Kim hoş karşılamaz(eliyle ve diliyle yapılan kötülüğü alıkoymaya gücü yetmeyip sadece kalbiyle)tenkid ederse günahtan korunmuş olur. Kim de tenkid eder onların kötülüklerine engel olmaya(gücü yeterse)çalışırsa kurtuluşa erer. Fakat kim de bu gayri meşru işlere razı olup onlara uyarsa günahkardır, azaptan kurtulamaz.” Ashap şöyle dediler: Ya Rasulallah onlarla savaşmayalım mı? Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem): “Aranızda namaz kıldıkları sürece hayır”, buyurdu. (Müslim, İmare 63)
191- عَنْ اُمِّ الْمُؤْمِنِينَ اُمِّ الْحَكَمِ زَيْنَبَ بِنْتِ جَحْشٍ رضي الله عنها أن رَسُولَ اللَّهِ دَخَلَ عَلَيْهَا فَزِعًا يَقُولُ : لاَ إِلَهَ إلا اللَّهُ وَيْلٌ لِلْعَرَبِ مِنْ شَرٍّ قَدِ اقْتَرَبَ , فُتِحَ الْيَوْمَ مِنْ رَدْمِ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مِثْلُ هَذِهِ , وَحَلَّقَ بِإِصْبعَيْهِ الإبْهَامِ وَالَّتِي تَلِيهَا . فَقُلْتُ : يَا رَسُولَ اللَّهِ أَفَنهْلِكُ وَفِينَا الصَّالِحُونَ؟ قال : نَعَمْ إذا كَثُرَ الْخُبْث.ُ
191: Mü’minlerin annesi Ümmül hakem Zeyneb bint-i Cahş (Allah Ondan razı olsun)’nın anlattığına göre peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) korkudan onun yanına titreyerek girdi ve: “Allah’tan başka gerçek ilah yoktur. Yaklaşan şerden dolayı vay Arabın haline. Bugün Ye’cüc ve Me’cüc seddinden şu kadar yer açıldı”, buyurdu ve başparmağı ile şehadet parmağını birleştirerek halka yaptı. Bunun üzerine ben: Ey Allah’ın Rasulü, içimizde iyiler de olduğu halde felakete uğrar mıyız? dedim. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’de: “Kötülükler ve fenalıklar çoğaldığı vakit evet”, buyurdu. (Buhari, Fiten 4, Müslim, Fiten 1).
[25/2 20:03] Ömer Tarık Yılmaz: TARİH......... TEK BAŞINA BİR GEMİYİ ALAN GENÇ
Cezâyirli Hasan Paşa, daha genç fakat heyecanlı bir levent iken, hep bir deniz cengini düşünürmüş. Yalvarmış, yakarmış reisine; aldırmış kendisini gemisine... Düşman kadırgaları görününce, bizim Hasan’ı almış bir sevinç...
“Hele bir rampa olalım!” diye yerinde duramıyormuş. Önce kancalar atılmış, gemi tutulmuş, sonra halatlar bağlanacakmış ki... O da ne? Talihsizlik! Dalgalar iki gemiyi de salıncak gibi sallıyor. Kancalar kurtulmuş. Gemiler ayrılmış. Arkadaşlarının ardından gelmesini bekleyen Hasan, tek başına düşman gemisinde kalmış. Durumu farkettiğinde iş işten geçmiş. Cesaretini kaybetmemiş. Kılıcını döndüre, döndüre sallamış. “Bre çakallar, işte yek başımayım! Savulun Bre!..”
20 düşmana karşı tek başına vuruşmuş. Birkaç yerinden yaralanmış, ama aldırmamış. Korkunç kılıç kullanıyor, düşmanı yıldırıyor, bezdiriyormuş.
Reis, uzaktan düşman kadırgasını gözlerken, kürekçilere kürekbaşı yaptırmış ama, istenilen çabuklukta hareket edemedikleri için Hasan’dan ümidini kesmişti.
“Ah, Hasan’ım!..” diyerek şehîd oluşuna çok ağlamış.
Nihayet ayrıldıkları gemiye yaklaşabiliyorlar. Fakat o da ne!.. Hasan güverteden el sallıyor, avaz avaz bağırıyor:
“Kadırga bizim oldu, Reis baba! Bir halat atın da limana çekelim!..”
Prof. Mim Kemâl Öke
TÜRKİYE GAZETESİ
ZEKÂ BULMACASI.........DÖRT SAAT
Dördüncü saat yanındaki soru işâretine, hangi sayı yazılması lâzımdır?
(Cevabı yarın)
25.02.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[25/2 20:03] Ömer Tarık Yılmaz: el-A`râf Suresi 3
(Ey insanlar) Rabbinizden, size indirilene uyun ve O'ndan başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!
[25/2 20:04] Ömer Tarık Yılmaz: Tirmizi
İslam şehirlerinden en son harap olacak olan Medine'dir.
[25/2 20:04] Ömer Tarık Yılmaz: El-Vâhid: Tek olan.
[25/2 20:04] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Hiç Terk Etmediği Sünnet : Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, günün en bereketli ânı olan seher vakitlerinde, âdeta farklı bir âleme girer, bambaşka bir hâlet-i rûhiyeye bürünürdü. Zira Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekrem’ine, gecelerin feyizli ikliminden istifâde etmesi için şöyle buyurmuştu:
“Gecenin bir kısmında, sadece Sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüde kalk (Kur’ân, namaz ve zikirle meşgul ol)! Umulur ki Rabbin Sen’i Makâm-ı Mahmûd’a (övülmeye lâyık makâma, şefâat makâmına) eriştirir.” (el-İsrâ, 79)
Teheccüd, Peygamber Efendimiz’e nübüvvetle birlikte emredilmişti. Kâinâtı, insanı ve Kur’ân’ı Allâh’ın adıyla okumayı emreden âyetlerden sonra namaz[1] ve teheccüd emri geldi. Bu âyet-i kerîmelerde teheccüdün zamanı, keyfiyeti ve hikmetleri tafsîlâtıyla îzah ediliyordu.
EFENDİMİZ'E GELEN SEHER VAKTİNDE İBADET EMRİ
Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
“Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)! Birazı hâriç, geceleyin kalk, namaz kıl! (Gecenin) yarısını (kıl) veya bunu biraz azalt, ya da çoğalt ve Kur’ân’ı tertîl ile tâne tâne oku! Çünkü Biz Sen’in üzerine (mes’ûliyeti) ağır bir söz vahyedeceğiz. Şüphesiz gece kalkışı, hem daha tesirli (ihlâslı ve huzurlu) hem de ifâde ve idrâk açısından daha sağlamdır. Gündüz ise Sen’in için uzun bir meşgûliyet vardır. Rabbinin ismini zikret ve mâsivâdan kesilerek bütün varlığınla O’na yönel! O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse sadece O’na güven ve O’nun himâyesine sığın! O (inançsızların) söylediklerine sabret ve onların yanından güzellikle ayrıl!” (el-Müzzemmil, 1-10)
Bundan sonra Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gecelerin en feyizli anları olan seherlerde namaz kılmayı, istiğfarda bulunmayı, zikretmeyi, Kur’ân okumayı ve duâ etmeyi hiç terk etmedi. Öyle ki, hastalandığı ve ayağa kalkamayacak kadar tâkatsiz kaldığı zamanlarda dahî, oturarak da olsa seherlerini ihyâ etti. (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 18/1307)
RASULULLAH GECE KALKINCA ÖNCE DÖRT REKAT NAMAZ KILARDI
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle haber verir:
“…Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gece kalkınca önce dört rekât bir namaz kılardı ki, onların güzelliğini ve uzunluğunu hiç sorma! Sonra dört rekât daha kılardı ki, onların da güzelliğini ve uzunluğunu hiç sorma! Sonra üç rekât daha kılardı…” (Buhârî, Teheccüd 16, Terâvih 1; Müslim, Müsâfirîn 125)
Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Bir gece Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile beraber namaza durdum. Bakara Sûresi’ni okumaya başladı. Ben içimden; «Yüzüncü âyete gelince rükûya varır herhâlde.» dedim. Yüzüncü âyete geldikten sonra da okumaya devam etti. «Herhâlde bu sûre ile iki rekât kılacak.» diye zihnimden geçirdim. Okumasına devam etti. «Sûreyi bitirince rükûya varır.» diye düşündüm. Ancak yine bitirmedi, Nisâ Sûresi’ni okumaya başladı. Bitirince de Âl-i İmrân Sûresi’ne geçti.[2] Ağır ağır okuyor; tesbih âyetleri geldiğinde « سُبْحَانَ اللّٰهِ» diyor, duâ âyeti geldiğinde duâ ediyor, istiâze âyeti geldiğinde de Allâh’a sığınıyordu. Sonra rükûya vardı, « سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ» demeye başladı. Rükûu da kıyâmı kadar sürdü. Sonra, « سَمِعَ اللّٰهُ لِمَنْ حَمِدَهُ رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ» diyerek (doğruldu). Rükûda kaldığına yakın bir müddet kıyamda durdu. Sonra secdeye vardı. Secdede, « سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلٰى» diyordu. Secdesi de kıyâmına yakın uzunlukta sürdü.” (Müslim, Müsâfirîn, 203)
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e hizmet eden Rebîa bin Kâ‘b -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in kapısının yanında geceler, ona abdest suyunu verirdim. (Namaza durduktan) uzun bir müddet sonra; «سَمِعَ اللّٰهُ لِمَنْ حَمِدَهُ» dediğini duyardım. Gece uzun bir müddet de; «اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ» dediğini duyardım.” (Ahmed, IV, 57; İbn-i Sa‘d, IV, 313)
TEHECCÜD NAMAZLARINI HUŞÛ VE HUZUR İÇİNDE UZUN UZUN KILARDI
Bu rivâyet, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in teheccüd namazını ne kadar derin bir huşû ve huzur içinde ve uzun uzun kıldığını açıkça ifâde etmektedir.
Rebîa -radıyallâhu anh- diğer bir rivâyette de şunları anlatır:
“…Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- akşam evine girdiğinde, «Belki bir ihtiyacı olur.” diye kapısında beklerdim. Efendimiz’in durmadan «سُبْحَانَ اللّٰهِ، سُبْحَانَ اللّٰهِ، سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ» dediğini işitirdim. Nihâyet yorulur ve geri dönerdim veya gözlerime uyku basardı da yatıp uyurdum.” (Ahmed, IV, 59)
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemizden rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılardı.
Âişe -radıyallâhu anhâ-:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Allah sizin geçmiş ve gelecek hatâlarınızı[3] bağışlamış olduğu hâlde niçin böyle yapıyorsunuz (neden bu kadar meşakkate katlanıyorsunuz)?” dedi.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Çok şükreden bir kul olmayı istemeyeyim mi?” buyurdu. (Buhârî, Tefsîr, 48/2; Müslim, Münâfikîn, 81)
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın şu sözleri de, Allah Rasûlü’nün ibadet aşkını ne güzel ifâde etmektedir:
“…İyi biliyorum, Bedir günü Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hâriç hepimiz uyumuştuk. Rasûl-i Ekrem Efendimiz ise sabaha kadar bir ağacın altında namaz kılıp gözyaşı dökmüştü.”[4]
Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle buyurur:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- rahatsızlık gibi bir sebeple gece namazı kılamadığında, ertesi gün on iki rekât namaz kılardı.” (Müslim, Müsâfirîn, 140)
GECENİN SON KISMINDA ALLAH'I ZİKREDENLERDEN OLMAK
Amr bin Abese -radıyallâhu anh- der ki:
“Bir gün:
«−Ey Allâh’ın Rasûlü! Allâh’a, biri diğerinden daha yakın olan saat var mıdır?» dedim.
«−Evet, Rabbin kula en yakın olduğu vakit, gecenin son kısmının ortasıdır. Eğer o saatte Allâh’ı zikreden kimselerden olmaya gücün yeterse ol!...» buyurdular.” (Ebû Dâvûd, Salât, 299/1277)