[14/3 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: 34 - Yıldızın Doğup Batmasile Yağmura Kavuştuk Diyenin Küfrünü Beyan Bâbı
240- Bize Yahya b. Yahya rivâyet etti.
Dedi ki: Bana Salih b. Keysan'dan gelen, onun da Ubeydullah b. Abdillâh b. Utbe'den, onun da Zeyd b. Hâlid-i Cühenî'den naklen rivâyet ettiği bir hadisi Bîâlik'e okudum. Zeyd Şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiyede bize sabah namazını geceleyin yağan yağmurdan sonra kıldırdı. «Namazdan çıkınca cemaata karşı döndü ve: Rabbınız ne buyurdu bilirmisiniz?» diye sordu. Cemaat — Allah ve Resûlü bilir; dediler. (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Allah: kullarımdan bazısı bana mü'min, bazısı da kâfir olarak sabahladı. Kim; Allahın fadlu rahmetîle yağmura kavuştuk dedi ise, işte o bana imân, yıldıza küfretmiştir. Kim, filân ve filân yıldızın doğması veya batmasile yağmura kavuştuk dedi ise; o da bana küfür, yıldıza imân etmiştir, buyurdu.» dedi.
Hadis müttefekun aleyhdir. Onu Buhârî: «Kîtâbü's-Sâlat» ile «Kitâbü'l- Meğâzi» de ve: «İstiska» Bâbında, Sünen sahiplerinden Ebû Dâvûd «Tıb» da. Nesâî de «Kitâbü's-Sâlat» da tahric etmişlerdir. Bu hadis-i şerif, kudsi hadislerden biridir. Onun için zamirleri Allah'a râc'idir.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: «Bilirmisiniz?» diye istifhamla söze başlaması, tenbih içindir. Hatta Nesâî'nin rivâyetinde: «işitmediniz mi Rabbiniz bu akşam ne buyurdu?» demiştir.
Mevzu-i bahis sabah namazı Hudeybiye'de kılınmıştır. Nitekim Buhârî'nin rivâyetinde sarahaten zikredilmiştir. Hudeybiye Mekkeye yakın bir köydür. Müşrikler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i oradan geri çevirmiş; Beytullahı ziyaretine müsaade etmemişlerdi.
Kur'ân-ı Kerîmde zikri geçen «Ağaç altındaki beyât-î ridvân» orada olmuştur.
Hudeybiye kelimesi meşhur ve muhtar olan kavle göre (ya) nin tahfifile Hudeybiye şeklinde okunur, İmâm Safi ile lügat ulemasının ve bazı eh-li hadisin kavilleri budur, İmâm Kısai ile İbn Vehb ve ekser-i muhaddisîne göre (yâ) nin şeddesile Hudeybiyye oku-Ci'râne'nin (râ) sı üzerinde de ayni şekilde ihtilâf olunmuştur.
Hadîsin ma'nası hususunda ulemâ iki kavil üzerine ihtilâf etmişlernur. dir.
Birinci kavle göre: filân yıldızın doğması veya batmasüe yağmura kavuştuk demek Allah'a küfürdür. Bu söz, sahibini dinden çıkarır; yalnız bu hüküm yıldızın yağmur yağdıracağına inanan kimselere mahsus-tuı. Nitekim câhiliyyet devrinde böyle i'tikad edilirdi. Buna inanan bir kimsenin kâfir olduğunda şüphe yoktur, Cumhûr-u ulemanın kavli bu olduğu gibi hadîsin zahirinden anlaşılan ma'nâ da budur. Şu hâlde yağmuru Allahü teâlâ yağdırdığına, yıldızın doğması veya batması ona ancak âdi bir alâmet olduğuna inanmak şartile bu sözü söylemek küfrü icâbet-mez. Çünkü: Bize filân vakit yağmur verildi, ma'nasına gelir. Maamafih esah olan kavle göre böyle demek yine de kerâhet-i tenzihiyye ile mekruhtur. Kerahete sebeb, ayni sözün bâzan küfür için bazen da başka ma'-nada kullanılması ve bu suretle söylenene su-i zann edilmesi; bir de avni sözün câhiliyyet devrinin ve onların yolundan gidenlerin şiarı olmasıdır.
İkinci kavle göre: Küfürden murâd: Allahın ni'metlerine karşı küf-randa bulunmaktır. Bu ma'na, yıldızın yağmur yağdırdığına inanmayana göredir. Bâbımız hadislerinin en sonuncusuda: «İnsanlardan bazısı şükrederek, bazısı da küfranda bulunarak sabahladı.» buyurulması, keza ondan evvelki rivâyette: «Allah gök yüzünden hiç bir bereket indirmemiştir ki, insanlardan bâzısı o berekete küfrând» bulunmasın.» denilmiş olması bu te'vili te'yid eder.
Nev': aslında yıldız demek değildir. Bu kelime: yıldız battı ve kayboldu ma'nasına masdardır. Bazıları, yıldız doğdu ma'nasına geldiğini söylemişlerdir. Çünkü ayın menzilleri diye bilinen, bütün sene doğdukları yerler ma'lum yirmisekiz yıldızdan biri her onüç ge
[14/3 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Rumi Yılbaşı
• Rûmi Takvimin Kullanılmaya Başlanması 1840
• Tıp Bayramı
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[14/3 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslam’a) sımsıkı yapışın parçalanmayın...”
Al-i İmran 103
[14/3 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Kim, ödemek arzusu ile insanların malını alırsa Allah onun borcunu öder (ödemesini kolaylaştırır).”
Buhâri, İstikrâz, 2
[14/3 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: TIP BAYRAMI
Tıp Bayramı, 14 Mart 1827’de, II. Mahmut döneminde, Hekimbaşı Mustafa Behçet’in önerisiyle ilk cerrahhanenin, Şehzadebaşı’daki Tulumbacıbaşı Konağı’nda Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adıyla kurulması, Türkiye’de modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edilir. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart, “Tıp Bayramı” olarak kutlanmaktadır.
İlk kutlama, 1919 yılının 14 Mart’ında işgal altındaki İstanbul’da gerçekleşmiştir. O gün, tıbbiye 3. sınıf öğrencisi Hikmet Boran’ın önderliğinde, tıp okulu öğrencileri işgali protesto için toplanmış ve onlara devrin ünlü doktorları da destek vermişti. Böylece tıp bayramı, tıp mesleği mensuplarının yurt savunma hareketi olarak başlamıştır.
1929-1937 yılları arasında 12 Mayıs günü Tıp Bayramı olarak kutlandı. Bu tarih, Bursa’daki Yıldırım Darüşşifası’nda ilk Türkçe tıp derslerinin başladığı tarih olarak kabul edildiği için Tıp Bayramı yapıldı. Ancak zamanla bu uygulamadan vazgeçildi ve yeniden 14 Mart Tıp Bayramı oldu.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[14/3 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: Ver ama başa kakma. Sonunda yine sen kazanırsın.[Sadi Şirazî]
[14/3 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: TECESSÜS
İnsanların dokunulmaz hak ve özgürlüklerinden biri de gizli yönlerinin araştırılmamasıdır. Dinimiz, insan onuruna yaraşır bir şekilde davranmayı emretmiş, onun şeref ve haysiyetine saldırılmasına asla izin vermemiştir. Casusluk kelimesi ile aynı kökten gelen ve başkalarının gizli ve özel hallerini, ayıp ve ku- surlarını araştırmak anlamına gelen tecessüs, dinimizin ya- sakladığı bir davranıştır. Çünkü dinimizde başkalarının ayıp ve kusurlarını ortaya çıkarmak değil; örtmek esastır. Bir ayette müminlere hitaben “...Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyet- lerini araştırmayın!...” (Hucurât, 49/12) buyrulmuş; Sevgili Pey- gamberimiz de tecessüsü yasaklayarak, İslam kardeşliğine zarar verecek her türlü davranıştan uzak durulmasını istemiş- tir (Buhârî, “Nikâh”, 46).
MÜDDESSİR SÛRESİ
Sûre adını, birinci âyette geçen ve 'bürünüp sarınan' anlamına gelen 'müddessir' kelimesin- den almıştır.
Mekke döneminde inmiştir. Mushaftaki sıralamada 74, iniş sırasına göre 4. sûredir. Ayet sa- yısı 56’dır.
Sûrede Hz. Peygamberin dini tebliğ görevini yerine getirmesi, inkarcıları uyarması ve bu ko- nuda karşılaşacağı sıkıntılara katlanması konu edilmiştir.
ÖZLÜ SÖZ
İşinde ve sözünde doğruluktan ayrılma. Hak doğruların yardımcısıdır. (Prof. Ali Fuat Başgil)
[14/3 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: Hamd edilen, övülen, övgüye layık bulunan, öven
Al-Hamid : The Praised One to whom all praise belongs, and who alone is lauded by the tongues of all creation.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'O'dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip-yayar. O, Veli'dir, Hamid'dir.' (Şura, 28)
Hamid, hamd edilmeyi hakeden, hamda layık olandır. Çünkü O, vardı ve bütün varlıkları ve insanı yoktan var etti. Sonra iki üstün nimeti akıl ve hayatı insanda topladı. sonra ona sayısız nimetler verdi ve onu, bütün varlıklara üstün kıldı. Ona çalışma izni verdi. O halde O2ndan başka kim hamd edilmeye hak eder? Kim O'nun kadar hamde layık olur? Hayır bütün övgüler ve hamdler sadece O'nadır, başkasına değil. Bütün bu minnet ve bağışlar başkasından değil sadece O'ndandır. (1)
Kainatta yaşayan tüm bitkiler ve hayvanlar, Allah'ın yeryüzünde kendilerini yerleştirdiği şekilde yaşarlar. Böylelikle Allah'ı tesbih edip O'nu yüceltirler. Denizin dibinde yaşayan bir balık da, çölde yetişen bir kaktüs de büyük bir teslimiyetle yaşamını sürdürür. Allah'ın kendileri için takdir ettiği şekilde yaşamaları, O'nun kurduğu düzeni asla bozmamaları tüm canlıların Allah'ı tesbih ettiklerini gösterir. Gökyüzündeki ve yeryüzündeki herşey, tonlarca suyun biraraya getirilmesiyle oluşan denizler, binlerce metreye uzanan dağlar ve gökyüzünde sürüklenen bulutlar, ardı ardına çakan şimşek ve gökgürültüsü de Allah'ı tesbih edip yüceltir. O'nun sonsuz ilmini ve gücünü insanlara gösterirler. Fakat iman etmeyenler onların bu tesbihlerini kavrayamazlar. İman edenler de Allah'ın yüceliğini ve büyüklüğünü kavrayarak Rabbimizi tesbih eder, büyüklüğünü ve yüceliğini kavrayarak, kendilerine lütfettiği nimetler için Allah'a şükrederler. Çünkü verilen her türlü nimet karşılığında kendilerinden istenen yalnızca şükredici, hamd edici birer kul olmalarıdır. (2)
Hamd, övmeyi ve hamd edileni sevmeyi gerektirir. O'nu seven ama O'nu övmeyen, O'na hamd etmiş olmaz. Her müslüman, mutlak hamd ve övgünün yalnız Allah'a ait olduğunu bilmeleridir. O, bütün övgüleri hak eden ve her övgüye layık olan tek varlıktır. Bize verdiği bütün nimetlere karşı O'na hamd ederiz. Nimet vermese de biz, her halükarda bilinen ve bilinmeyen her hamdle O'na hamd ederiz. Müslüman bu ismi bilmekle, Allah tarafından övülen davranışlar kazanmalı, çalışmalı ve kendisine üstün ahlak edinmeli, bunlarla çelişen davranışları terk etmeli, anlamsız ve faydasız şeylerden kaçınmalıdır. (3)
Kaynaklar
1) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
2) Allah'ın İsimleri, Harun Yahya, Vural Yayınları, 2000
3) El Camiu Li-Esmaillahil- Hüsna, Hamid ahmed Tahir El Besyuni, Çev. Mehmet Ali Kara
4) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985
[14/3 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: A) GENEL OLARAK
Kur'ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber'in sünneti, İslâm'ın dünya ve âhireti, fert ve toplum hayatını, inanç, ibadet, ahlâk ve hukuk konularını genel bir yaklaşımla veya özel bir ayrıntıyla kuşatan hükümlerinin kaynağını teşkil eder. Bu iki kaynakta hayatı geçmişiyle ve sonuyla aydınlatacak, ferdî mutluluğa ve sükûnete, toplumu huzur ve güvene kavuşturacak bütün ana prensipleri, açıklama ve yönlendirmeleri bulmak mümkündür. Hz. Peygamber dünya hayatına veda etmeden önce müminlere şu uyarıda bulunmuştu. 'Size iki emanet bırakıyorum ki onlara sıkı sarıldığınız sürece doğru yoldan sapmazsınız: Allah'ın kitabı ve resulünün sünneti' (İbn Mâce, 'Menâsik', 84; Ebû Dâvûd, 'Menâsik', 56). Ancak Kur'an ve Sünnet fert ve toplumlara takip edecekleri ana çizgiyi, koruyacakları temel değerleri, taşıyacakları mükellefiyet ve sorumlulukları göstermekle veya hatırlatmakla yetinir. Buna dinî literatürde, hidayetin bir türü olarak yol gösterici hidâyet (hidâyet-i mürşîde) denir. Bu iki kaynakta yer alan hükümleri ve gösterilen hedefleri kavrama, ondan amelî hayata ve tek tek her bir olaya ilişkin sonuç çıkarma tamamıyla Kur'an ve Sünnet'in muhatabı olan müslümanlara ait bir sorumluluktur. Bu sebeple de Hz. Peygamber'in vefatından sonra Kur'an ve Sünnet'in nasıl anlaşılacağı, bu iki kaynaktan nasıl istifade edileceği ve hangi ölçü ve usullere bağlı kalınarak hüküm çıkarılacağı hususu daima önemini korumuştur. Zaten tarihî süreç itibariyle ortaya çıkan farklı mezhep, ekol, temayül ve anlayışlar da bu zihnî ve beşerî çabanın birer örneği mesabesindedir. İslâm toplumlarının geleneği ve hukuk kültürü, çok zengin doktriner tartışmalarla dolu hacimli fıkıh literatürü de bu çaba sonucu ulaşılmış bilgileri yansıtır. Ayrıca, metinden (nas) hüküm çıkarma metodolojisini konu alan bir ilmin tarihte usûl-i fıkıh adıyla ilk defa müslümanlar tarafından kurulmuş olması da bu sürecin tabii bir sonucudur. Böyle olunca, amelî hayata ilişkin dinî hükümlerin aslî kaynağı (delil) Kur'an ve Sünnet olmakla birlikte, bu iki kaynaktaki lafızların anlaşılmasına yönelik aklî muhakeme ve yorum metotları da benzeri bir işlev yüklenmektedir.
B) DELİLLER
Fıkıh ve usûl-i fıkıh bilginleri sağlıklı bir zihinsel işlemde, araştırılan hususa dair hüküm vermeye ulaştıran veya bir hükmün kanıtlanmasını sağlayan vasıtaya, daha özel ifadeyle araştırılan hususta şer`î-amelî nitelikteki hükme ulaştıran vasıtaya delil derler. Delil, içerdiği bilginin kaynağı açısından aklî-naklî, ulaştırdığı sonuç hakkında karşı ihtimali ortadan kaldırıp kaldırmaması açısından kat`i-zannî ayırımına tâbi tutulabilir. Fıkıhta delil genelde, fıkhî bir hükmün dinî-hukukî dayanağı (edille-i şer`îyye, edilletü'l-ahkâm) anlamında kullanıldığından, hüküm kaynağı aslî deliller de, bu kaynaktan hüküm elde etmeye yarayan metotlar da çoğu zaman delil olarak adlandırılır. Bu sebepledir ki, Kur'an ve Sünnet'i anlamayı, naslarla çözümü beklenen olay arasında bağ kurmayı ve naslardan olayı aydınlatacak bir sonuç çıkarmayı hedefleyen aklî ve mantıkî metotların aynı zamanda şer`î (dinî-hukukî) delil olarak adlandırılması da bu sebepledir.
Şer`î deliller, üzerinde ittifak edilen-ihtilâf edilen deliller şeklinde bir ayırıma da tâbi tutulabilir. Naklî deliller sahibine aidiyeti (sübût) ve bir anlamı ifade ermesi (delâlet) yönüyle kat`î veya zannî olabilmektedir. Meselâ Kitap ve Sünnet bütün olarak alındığında üzerinde ittifak edilen naklî ve kat`î delil sayılabilirse de herhangi bir âyet veya hadis, belirli bir hükme delâlet yönüyle zannî, aklî-mantıkî öncüllere dayanması yönüyle de aklî delil olarak nitelendirilebilir. Nitekim Kur'an ve Sünnet ahkâmının şer`iyyât-hissiyât veya sem`iyyât-akliyyât şeklinde bir ayırıma tâbi tutulması
[14/3 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: Ey Israilogullari! Size verdigim nimetlerimi hatirlayin, bana verdiginiz sözü yerine getirin ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim Yalnizca benden korkun (BAKARA/40)
Elinizdekini (Tevrat'in aslini) tasdik edici olarak indirdigime (Kur'an'a) iman edin Sakin onu inkâr edenlerin ilki olmayin! Âyetlerimi az bir karsilik ile satmayin, yalniz benden (benim azabimdan) korkun (BAKARA/41)
(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katilasti Artik kalpleriniz tas gibi yahut daha da katidir Çünkü taslardan öylesi var ki, içinden irmaklar kaynar Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fiskirir Taslardan bir kismi da Allah korkusuyla yukardan asagi yuvarlanir Allah yapmakta olduklarinizdan gafil degildir (BAKARA/74)
(Evet Resûlüm ! ) Nereden yola çikarsan çik (namazda) yüzünü Mescid-i Haram'a dogru çevir Nerede olursaniz olunuz, yüzünüzü o yana çevirin ki, aralarindan haksizlik edenler (kuru inatçilar) müstesna, insanlarin aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delili bulunmasin Sakin onlardan korkmayin! Yalniz benden korkun Böylece size olan nimetimi tamamlayayim da dogru yolu bulasiniz (BAKARA/150)
Haram ay haram aya karsiliktir Hürmetler (dokunulmazliklar) karsiliklidir Kim size saldirirsa siz de ona misilleme olacak kadar saldirin Allah'tan korkun ve bilin ki Allah müttakîlerle beraberdir (BAKARA/194)
Hacci ve umreyi Allah için tam yapin Eger (bunlardan) alikonursaniz kolayiniza gelen kurbani gönderin Kurban, yerine varincaya kadar baslarinizi tiras etmeyin Sizden her kim hasta olursa yahut basindan bir rahatsizligi varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir (Hac yolculugu için) emin oldugunuz vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayina gelen bir kurban kesmek gerekir Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndügü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on gündür Bu söylenenler, ailesi Mescid-i Haram civarinda oturmayanlar içindir Allah'tan korkun Biliniz ki Allah'in verecegi ceza agirdir (BAKARA/196)
Hac, bilinen aylardadir Kim o aylarda hacca niyet ederse (ihramini giyerse), hac esnasinda kadina yaklasmak, günah sayilan davranislara yönelmek, kavga etmek yoktur Ne hayir islerseniz Allah onu bilir (Ey müminler! Ahiret için) azik edinin Bilin ki azigin en hayirlisi takvâdir Ey akil sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten) sakinin (BAKARA/197)
Sayili günlerde (eyyam-i tesrikte telbiye ve tekbir getirerek) Allah'i anin Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönmek isterse, ona günah yoktur Bunlar günahtan sakinanlar içindir Allah'tan korkun ve bilin ki hepiniz O'nun huzurunda toplanacaksiniz (BAKARA/203)
Kâfir olanlar için dünya hayati câzip kilindi (Bu yüzden) onlar, iman edenler ile alay ederler Oysa ki, (iman edip) inkârdan sakinanlar kiyamet gününde onlarin üstündedir Allah diledigine hesapsiz rizik verir (BAKARA/212)
Kadinlariniz sizin için bir tarladir Tarlaniza nasil dilerseniz öyle varin Kendiniz için önceden (uygun davranislarla) hazirlik yapin Allah'tan korkun, biliniz ki siz O'na kavusacaksiniz (Yâ Muhammed!) müminleri müjdele! (BAKARA/223)
Kadinlari bosadiginiz ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit ya onlari iyilikle tutun yahut iyilikle birakin Fakat haksizlik ederek ve zarar vermek için onlari nikâh altinda tutmayin Kim bunu yaparsa muhakkak kendine kötülük etmis olur Allah'in âyetlerini eglenceye almayin Allah'in sizin üzerinizdeki nimetini, (size verdigi hidayeti), size ögüt vermek üzere indirdigi Kitab'i ve hikmeti hatirlayin Allah'tan korkun Bilesiniz ki Allah, her seyi bilir (BAKARA/231)
Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, anneler çocuklarini iki tam yil emzirirler Onlarin örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi baba tarafina aittir Bir insan ancak gücü yettiginden sorumlu tutulur Hiçbir anne, çocugu sebebiyle, hiçbir baba da çocugu yüzünden zarara ugratilmamalidir Onun benzeri (nafaka temini) vâris üzerine de gerekir Eger ana ve baba birbiriyle görüserek ve karsilikli anlasarak çocugu memeden kesmek i
[14/3 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: HİLAFET VE EMİRLİĞİN AHKÂMI İMAMLAR KUREYŞ'TENDİR
1677 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: 'İnsanlar hayırda da şerde de Kureyş'e tâbidir.'
Müslim, İmâret 3, (1819).
1678 - Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'İnsanlar bu işte Kureyş'e tâbidirler. Müslümanları Müslüman olanlarına, kafirleri kafir olanlarına tâbidirler. İnsanlar madenler gibidir. Cahiliyede hayırlı olanlar fıkhı öğrenirlerse İslam'da da hayırlıdırlar. Bu işe en çok nefret edenleri insanların en hayırlısı bulacaksın. Onlar (rızaları hilâfına) içine düşmedikçe buna tâlib olmazlar.'
Buhârî, Menâkıb 1; Müslim, İmâret 2, (1818).
1679 - İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Bu iş (emîrlik) insanlardan iki kişi bâki kaldıkça Kureyş'te olmaya devam edecektir.'
Buhârî, Menâkıb 2, Ahkâm 2, Enbiya 1; Müslim, İmâret 4, (1820).
1680 - Sefine (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: 'Hilâfet, ümmetim arasında otuz yıl sürecektir. Bundan sonra saltanat gelecektir.' Said İbnu Cumhân dedi ki:
'Sonra ilâve etti: 'Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh)'in hilâfetine Hz. Ömer'in hilâfetini, Hz.Osman'ın hilâfetine Hz. Ali'nin hilâfetini (radıyallahu anhüm ecmain) ekle (parmaklarınla say) bak!' dedi. Bunları (sayınca hakikaten) otuz yıl bulduk.'
Sefine'ye: 'Emevîler, hilâfetin kendilerinde (devam ettiğini) zannederler'denmişti, şu cevabı verdi: 'Benî'z-Zerkâ yalan söylüyor. Onlar krallardır, hem de en kötü krallar.'
Ebû Dâvud, Sünnet 9 (4648, 4647); Tirmizî,Fiten 48, (2227).
1681 - Hz. Câbir İbnu Semüre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
'Bu din, hepsi Kureyş'ten gelecek olan on iki halifeye kadar aziz ve güçlü olacaktır. '
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a soruldu:
'Sonra ne olacak?'
'Sonra herc (fitne ve kargaşa) gelecek!' diye cevap verdi.'
Buharî, Ahkâm 51; Müslim, İmâret 5-9 (1821); Tirmizî, Fiten 46, (2224). Bu üç kitap, hadisin 'Kureyş'ten' kelimesine kadar kısmını: 'Ebû Dâvud da Medhi 1, (4279), 4280) tamamını tahric etmiştir.
İMAMLIGI VE EMİRLİGİ SAHİH OLANLAR
1682 - Ebû Saîd (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'İki halifeye birden biat edildi mi, onlardan ikincisini öldürüverin.'
Müslim, İmâret 61, (1852).
1683 - Arface İbnu Şureyh (radıyallâhu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Siz bir kişinin etrafında birlik halinde iken, bir başkası gelip, kuvvetinizi kırmak veya cemaatinizi bölmek isterse, onu öldürüverin. '
Müslim, İmaret 60, ( 1852).
1684 - Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Benî İsrail'i peygamberler (aleyhimusselâm) idâre ediyorlardı. Bir peygamber ölünce onun yerine ikinci bir peygamber geçiyordu. Ancak, benden sonra peygamber yok. Ama ardımdan halifeler gelecek ve çok olacaklar. '
Orada bulunanlar:
'(Onlar hakkında) bize ne emredersiniz?' diye sordular.
'Önceki biatınıza sadâkat gösterin. Onlara haklarını veriın. . Onlar üzerindeki haklarınızı (eda etmedikleri taktirde, kendilerinden değil) Allah'tan isteyin.Zîra Allah teâlâ, idareleri altındakilerin hukukunu onlardan soracaktır' buyurdu.'
Buharî, Enbiyâ 50;Müslim, İmaret 44, (1842).
1685 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), İbnu Ümmi Mektum'u, iki defa kendi yerine Medine'de halef bıraktı.'
Ebû Dâvud, Harâc 3, (2931).
1686 - Ebû Bekre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'tan işitmiş olduğum bir kelimenin Cemel Vak'ası sırasında Allah'ın izni ile faydasını gördüım. Şöyle ki bir ara, neredeyse ashâb-ı Cemel'e katılarak onların yan�
[14/3 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Enes, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle buyurduğunu anlatıyor:
'Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar: Allah ve Resûlünü bu ikisi dışında kalan herşeyden ve herkesten daha çok sevmek, bir kulu sırf Allah rızası için sevmek, Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm'ı nasib ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.'
Buhârî, İman 9, 14, İkrâh 1; Müslim, İman 67, (43); Tirmizî, İman 10, (2626); Nesâî, İman 3, (8, 96); İbnu Mâce, Fiten 23, (4033).
Nesâî'nin kaydettiği bir diğer rivayette 'bu ikisi dışında kalan' tabirinden sonra şu ziyâde vardır. 'Allah için sevmek, Allah için buğzetmek.'
[14/3 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Hayır, öyle değil! Kim “ihsan” derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
[Bakara Sûresi.112]
[14/3 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: “(Rabbim) Beni, naim cennetine girenlerden eyle!” (Şu’arâ, 26/85)
[14/3 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Allah birdir Peygamber Hak / Rabbül alemindir mutlak / Senlik benlik nedir bırak / Söyleyeyim geldi sırası[Aşık Veysel]
[14/3 22:31] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.ABBAS BİN ABDÜLMUTTALİB
Hz. Peygamber'in amcası. Künyesi Ebu'l-Fazl. Babası Abdulmuttalib, annesi Nuteyle'dir. Abbas Rasûlullah'tan bir iki yaş büyüktü.
Abbas, çocukluğunda kaybolmuştu. Annesi onu bulunca Kâbe'nin örtülerini ipeklilerle yenilemişti. Rasûlullah çocukken annesi ölünce dedesi Abdulmuttalib'in himayesine geçtikten sonra Abbas'la çocuklukları beraber geçti. Gençliğinde Hz. Abbas ticaretle uğraşıp, zengin oldu. Araplar arasında Kâbe'ye hizmet büyük bir şeref sayılırdı. Kâbe hizmetleri Kureyş'in ileri gelenleri arasında bölüşülmüştü. Hz. Abbas da sikâye görevini yapıyordu. Hac günlerinde Abbas ile kardeşleri Zemzem kuyusundan su çekerek hacılara dağıtırlardı. Hz. Abbas su dağıtma görevini İslâm'dan sonra da sürdürdü. Peygamberimiz Veda Haccı'nda Zemzem kuyusunun başına gelip Hz. Abbas'tan su istemiştir.
Hz. Abbas, Peygamberimiz (s.a.s.) İslâm'ı yaymaya başladığında tarafsız bir tavır takınmıştı. Ne iman etmiş, ne de karşı koymuştu. Hatta kabul etmemesine rağmen İslâm davetinde Hz. Peygamber'e yardımcı olmuştur. Medineliler Akabe'de Hz. Peygamber'e bey'at ettiklerinde Hz. Abbas da orada bulunmuştu. Bey'at sırasında Rasûlullah'ın elini tutmuş, Medinelilerle bey'atin gerçekleşmesinde önemli bir rol oynamıştır. Hz. Abbas, müslüman görünmese de, ticârî ve idârî nüfûzundan Hz. Peygamber'i yararlandırmıştır. Öte yandan hanımı Ümmü'l Fazl ise, ilk müslümanlardandır. Müşrikler Bedir'e giderken zorla Hz. Abbas'ı da götürdüler. Hz. Abbas'ın kerhen müşriklerle Bedir savaşına katılması üzerine Rasûlullah şöyle dedi:
'Abbas'a her kim rastgelirse sakın öldürmesin. O, müşriklerin zoru ile yurdundan gönülsüz çıkmıştır.' Fakat Hz. Abbas, Bedir'de esir düştü ve Rasûlullah'ın huzuruna çıkarıldı. Rasûlullah ona kendisi, kardeşleri ve müttefiki olan Utbe b. Amr için fidye vermesini söyledi. O ise yalnız kendisi için yüz, Akil için seksen ukiyye -takriben yedi bin dirhem-altın vermekle yetindi. Ötekiler kendi mallarından fidye verip kurtuldular. Abbas, fidyeleri verdikten sonra Rasûlullah'a şöyle dedi: 'Beni Kureyş'in fakiri dedirtecek hâle koydun. Hayatım boyunca ötekine berikine avuç açacak hâle getirdin.' Rasûlullah da cevaben: 'Peki Ümmü'l-Fazl'e emanet ettiğin mallar ne oldu? Buraya gelirken, 'Şayet kazaya uğrarsam işte bunları oğullarım Fazl, Abdullah ve Kusem için sakla, seni kendimden sonra zengin bırakıyorum' diyerek gösterip gömdüğün altınlar ne oldu?' buyurdu. Abbas şaşırdı ve 'Vallahi senin Rasûlullah olduğuna şehadet ederim. Bunu benden, bir de Ümmü'l- Fazl'dan başka hiçbir kimse bilmiyordu.' dedi ve o anda hemen iman etti. Daha sonra Hz. Abbas Mekke'ye döndü. Müslümanlığını gizledi ve Mekke'deki müslümanları korudu; Mekke ve müşriklerle ilgili Peygamberimize haberler yolluyordu. Hz. Abbas, Mekke'nin fethinden kısa bir süre önce Medine'ye hicret etti. Hatta yolda Mekke'yi fethe gelmekte olan Hz. Peygamber ile karşılaştığında Rasûlullah ona, 'Ben peygamberlerin sonuncusu, sen de muhacirlerin sonuncususun' demiştir. Abbas Mekke'nin fethinden sonra Peygamber'in yanında yer aldı; Huneyn'de İslâm ordusu dağılıp çok az kişi kalmışken Abbas, Peygamberimizin atının dizginlerini tutmuş ve çağrısıyla müslümanları çözülmekten kurtararak tekrar toplanmalarını sağlamış ve savaşın kazanılmasına sebep olmuştur. Böylelikle onun gür sesi sayesinde büyük bir bozgun önlenmiş oldu .
Hz. Peygamber, Vedâ Hutbesi'nde, 'fâizin her türlüsünün ayağı altında olduğunu ve ilk kaldırdığı fâizin amcası Abbas'a ait olan fâiz borçları olduğunu' söylemiştir. Hz. Abbas çok zengindi ve faizle borç para veriyor, yani tefecilik yapıyordu; ancak fâizin kaldırılmasından sonra bir daha fâiz alış-verişiyle uğraşmamıştır. Bizans seferlerinde müslüman orduların silah ve teçhizatının mâli kaynağını da Hz. Abbas karşılamıştır.
[14/3 22:31] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâna'nın Bir Mektubu
Bir gün Emîr Süleyman Pervane, Mevlâna'dan kendisine nasihat etmesi için ricada bulunmuştu. Mevlâna, bir zaman düşündükten sonra:
— Emîr Pervane, Kuran'ı ezberlediğini duyuyorum, doğru mu? Pervane:
— Evet.
— Ayrıca, Şeyh Sadreddin'den hadis ilmi okuduğunu da duydum.
— Evet. doğrudur.. Bunun üzerine Mevlâna şöyle buyurmuştu:
— Madem ki, Allah ve onun Peygamberinin sözlerini okuyorsun, o sözlerden nasihat alamıyorsan. hiçbir âyet ve hâdis'in emrine uyamıyorsan, benim nasihatimi nasıl dinler ve ona uyarsın? Pervane, bu sözler üzerine ağlayarak dışarı çıkmıştı.
Mevlâna, Emîr Muineddin Süleyman Pervaneyi hem çok seviyor, hem de onu tam bir ihlâsla 'insan-ı kâmil' yapabilmek için potasında pişiriyordu.
Emîr Pervanenin Mevlâna'ya olan yakınlığını O'nun sözünden dışarı çıkmayısın! bilen halk. türlü ihtiyaçları için Mevlâna'ya başvuruyor. Emîr'den yardım ve şefaat etmesi için rica ediyorlardı. Mevlâna, yazdığı mektuplarda halkın dileklerini Süleyman Pervaneye ulaştırıyor, O da gelen mektupları okuyup öptükten sonra, başına koyuyor, gereğini yerine getiriyordu. Mevlâna'nın devrin ünlü kişilerine yazdığı, 147 mektubu içine alan 'Mektubat-ı Mevlâna' adlı eserinde, bunun çeşitli örneklerini görmekteyiz. Bir keresinde Konyalı bir çiftçinin, saraydan kendisine yardım için verilen tohumluk buğdayının arttırılması talebiyle Emîr Pervaneye nasihat dolu uzun bir mektup yazmış ve mektubunu şöyle tamamlamıştı:
'..Duamızı, senamızı getiren bu zat, kapınıza kulluk için gelmede, bu mektubu getirmeyi de. bahanesiz, sebebsiz olarak da kaynayıp coşan lûtfunuza. ihsanınıza bir vesile kılmadadır. Alemde burun ihtiyaç sahipleri, bir umuda kapılarak ö kerem Kâbesine yüz tutuyorlar; o eşikten de ancak esenlikle ganimetler elde ederek, senine senine, sükrede sükrede dönüyorlar Kutlu hatırınıza apaçıktır ki. dünya devleti, dünya malı, ekin ekmek, tohum saçmak içindir. Bu ömür ve devlet tohumunu ekmek için vermişlerdi!, saklamak için değil, ekmek için verilen tohumu az verirler. O azıcık tohum da tanıklık eder ki. bana bunu ekmek için vermişlerdir, ambara koyup saklamak için değil Umarız ki. bu gelen kişi de, kapınızdan şükrederek döner. Sizin kabul edişinizi, yardımda bulunuşunuzu, akrânına karşı övünme, nazlanma silâhı olarak kullanır. O kerem gölgesinin kapısından nasıl döndün diye sordukları zaman, o yardımınız, onun dili haline gelir. Ebedi olarak ihsan ıssı olun, bağışlarda bulunun. Allah'tan öyle dilerim..'
Mevlâna mektuplarında, kendisi için kimseden hiçbir şey istememiş, yoksulların, gadre uğramışların, özü sözü doğruların daima yardımına koşmuş, onların koruyucusu olmuştur. 3u mektuplar aynı zamanda üslûp yönünden birer edebî şaheser olarak büyük önem ve değer taşımaktadır.
O çevresinin ışığı, güvenci ve dayanağı olarak, halkın gönlüne yerleşmişti.
[14/3 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: ÂL-İ İMRÂN
İmrân âilesi. Süleymân aleyhisselâmın evlâdından İmrân bin Mâsân'ın kendisi veya onun kızı hazret-i Meryem ile oğlu hazret-i Îsâ. Âl-i İmrân'ın, Yâkûb aleyhisselâmın evlâdından İmrân binYeshâr'ın kendisi veya oğulları Mûsâ ile Hârûn aleyhisselâmın ol duğu da bildirilmiştir. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki Gerçekten Allahü teâlâ, Âdem'i, Nûh'u, Âl-i İbrâhim'i, Âl-i İmrân'ı (peygamberlik, rûhî ve bedenî üstünlükler vermek sûretiyle kendi zamanlarındaki) âlemlerin üzerine mümtâz kıldı (seçti) . (Âl-i İmrân sûresi 33)
[14/3 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber (s.a.s.)’in isimleri hakkında bilgi verir misiniz?
Peygamberimiz (s.a.s.)’in pek çok ismi vardır. Bir hadislerinde kendine has beş adının bulunduğunu haber vererek; “Benim birtakım isimlerim vardır: Ben Muhammed’im! Ben Ahmed’im! Ben Mahi’yim ki, Yüce Allah, küfrü benimle yok edecektir! Ben Haşır’ım ki, insanlar, Kıyamet günü benim izimce haşr olunacaklardır! Ben Akıb’ım ki, benden sonra Peygamber yoktur!” (Müslim, Fezail, 124-126)
Anlamı bakımında Muhammed (s.a.s.) “övülmeye layık hasletleri çok olan”, Ahmed ise “en çok övülen veya en çok hamd ve şükür eden, ya da, bu hasletlerle anılan zat” manalarına gelir. Peygamberimiz’in (s.a.s.) yaygın adlarından biri de Mustafa olup anlamı “seçilen, seçilmiş olan” demektir. Peygamberimiz en çok Muhammed (s.a.s.) ismi ile anılmıştır.
[14/3 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: ARAFAT
Mekke'nin yaklaşık 25 km. güney doğusunda (yaya 6 saat mesafede) Harem sınırları dışında bir bölgenin adıdır. Haccın iki rüknünden biri olan 'Vakfe' Zilhicce'nin 9'uncu günü burada yapılır. 'Cebel-i rahme' denilen tepe de buradadır. Burada bulunan Nemire Mescidi'nin güney kısmı, Arafat bölgesinin dışında kalır.
[14/3 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَا بَأْسَ بِالْغِنَى لِمَنِ اتَّقَى وَالصِّحَّةُ لِمَنِ اتَّقَى خَيْرٌ مِنَ الْغِنَى وَطِيبُ النَّفْسِ مِنَ النَّعِيمِ. (هـ)
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Müttakî olan (Allah’tan korkup ona itaat eden) kimse için zenginlikte bir mahzur yoktur. Sıhhat ise müttakî olanlar için zenginlikten de hayırlıdır. Kalbin huzurlu olması da (Allâhü Teâlâ’nın ihsan ettiği) nimetlerdendir.” (Sünen-i İbn-i Mâce)
14 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[14/3 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: HAYAT SIHHATLE KÂİMDİR
Sıhhat, en mühim nimetlerdendir. Sıhhat bozulunca, diğer nimetlerin de ehemmiyet ve kıymeti kalmaz.
Sıhhati muhafaza etmek için lâzım gelen husûslara riâyette itina göstermemek veya bedeni kötüye kullanmak, sıhhati ihmal etmek ve bu husûsta tembel davranmak, bilerek kendini tehlikeye atmaktır. Hayat ise şu fânî âlemde bize bahşedilen bir emanettir. Takdir edilen zamana, yani ölüm anına kadar onu güzelce muhafazaya çalışmak, bozulmasına sebep olacak hâllerden tamamen kaçınmak hem Müslümanlığın hem de insanlığın bir icabıdır.
Sıhhatin bozulmasına sebep olmak, hayatın manasından gafil olunduğunu gösterir. Bu ise dünyadaki sıkıntılardan başka, âhirette de azâba sebep olur. Çünkü hayat, kişinin, öyle dilediği gibi yaşaması, hiçbir kayıt ve şarta tâbi olmayıp istediğini yapması, günün birinde de göçüp gitmesi için bahşedilmemiştir. Hayat, insana, emrolunan mühim kulluk vazifelerinin yerine getirilmesi, vaad edilen dünya ve âhiret nimetlerine ulaşılabilmesi için ihsan buyurulmuştur. Böyle olmasa insanın, diğer varlıklardan hiçbir farkı olmazdı. Bu sebeple her şeyden önce hayatın, sağlığın güzelce muhafazasına itina ve ihtimam göstermek lazımdır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:
“Lokman aleyhisselâm’ın, oğluna şöyle nasihat ettiği bana bildirildi, ‘Sıhhat gibi zenginlik, gönül huzuru gibi nimet yoktur.’
“İki nimet vardır ki insanların ekserîsi onlarda aldanmıştır; sıhhat ve boş vakit.”
Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.), mübarek amcaları Hazret-i Abbâs’a (r.a.), “Ey Abbâs! Allâhü Teâlâ’dan, dünya ve âhirette, sıhhat ve âfiyette olmayı iste.” buyurmuşlardır.
Velhâsıl her iş sıhhate bağlıdır. Sıhhat olmayınca ne din ne de dünya işleri tam yapılabilir. Ebu’l-Fârûk Süleyman Hilmi TUNAHAN (K.S.) (SİLİSTREVÎ) Hazretleri sıhhat ve sıhhate itina hakkında şöyle ikazda bulunmaktadır:
“Bedeni korumak, onun sıhhatini temin ve hıfzetmek akdem-i ferâizdendir.” Yani bedeni korumak, onun sıhhatine itina göstermek en önde gelen farzlardandır.
14 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[14/3 22:34] Ömer Tarık Yılmaz: • Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne’nin Açılması (1827)
• Rûmî Yılbaşı
• Tıp Bayramı
Semerkand Takvimi
[14/3 22:34] Ömer Tarık Yılmaz: Bu Devirde Tasavvuf
Bir şey asırlardır insanlığın gündeminde kalabilmişse, onun insan fıtratı ve toplum hayatıyla ciddi bir irtibatı mevcut demektir. Ortaya çıktığı günden itibaren gönüllerden ve gündemden hiç düşmeyen kavramların biri tasavvuf. Onu birileri tenkit ederek, diğerleri de tatbik ederek hep gündemde tuttular.
Tasavvufu dışarıdan tenkit edenler, onu insanın dünya ile ilişkilerini koparan bir miskinlik ve tembellik merkezi olarak görürken, içine girip yaşayarak tadanlar, insanı Kur’an ve Sünnet dairesinde terbiye eden ve ilâhî edeple süsleyen bir okul olarak tanıtıyorlar. Bu konuda kime kulak verilmelidir? Yolunca gidene ve bilene mi, hiç tatmadığı şeyi inkâr edene mi? Tasavvufu değerlendirirken yapılan temel yanlışlardan biri, ehil kaynaklara başvurmamak... Oysa, özellikle dinî konularda ehil kaynaklara başvurmak şarttır. Ayrıca dini anlamak için başvurulan kişinin ehil olmanın yanında, ârif ve zikir ehli olması da gerekiyor.
Dolayısıyla, tasavvufu anlamanın yolu, ilim ve zikir ehli kişilere başvurmaktır. Tasavvuf deyince Ehl-i sünnet ve’l-cemâat çizgisinde giden bir terbiye yolunun anlaşılması gerekiyor.
Semerkand Takvimi
[14/3 22:34] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
İman edip, salih ameller işleyen ve Rablerine gönülden bağlananlara gelince, işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
(Hûd, 11/23)
[14/3 22:34] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Kuvvetli kimse demek, güreşte başkalarını yenen değil, ancak hiddet ânında kendine hakim olandır.
(Al-Bukhari)
[14/3 22:34] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
Bize bu dünyada da iyilik, güzellik ve nimet yaz, ahirette de. Biz sana yöneldik.
(A’râf, 7/157)
[14/3 22:34] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Ganiyy
Zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayan
[14/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
İki Ekmek Eksik
Bir gün iki kişi, Râbia-tül Adeviyye'yi ziyârete geldiler. İkisi de açtı. 'Yemeği helâldir' diye içlerinden yemek yemek geçti. O anda kapıya biri gelerek, Allah rızâsı için bir şeyler istedi. Râbia hazretleri evdeki iki ekmeğini buna verdi. Gelen sevinerek gitti. Bir saat kadar sonra bir kişi kucağında bir yığın ekmekle geldi. Râbia hazretleri ekmekleri saydı. On sekiz ekmek vardı. Dedi ki:
-Ekmekler yirmi olsa gerektir.
Ekmeği getiren, ikisini saklamıştı. Çıkarıp iki ekmeği de verdi. Oradakiler hayretle sordular.
-Bu ne sırdır? Biz senin ekmeğini yemeye gelmiştik. Önümüze koyacağın ekmekleri kapıya gelene verdin. Ardından ekmek geldi. Eksik olduğunu söyledin.
Cevâbında şöyle buyurdu:
-Siz ikiniz gelince karnınızın aç olduğunu anladım. Önünüze koyacağım o iki ekmeği kapıya gelene verdim. Allahü teâlâdan bu ekmeklerin misâfirlerin karnını doyuramayacağını, bunun için bir yerine on vermesini istedim. Çünkü Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde (En'âm sûresi 160. ayet-i kerîmesinde) bire on vereceğini bildiriyor. Ben O'nun bu vâdine güvendim. İki ekmek yerine yirmi ekmek geleceğini bildiğim için de ekmeklerin noksan olduğunu söyledim.
[14/3 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Cabir (ra)
Aramızda bedevi ve gayr-ı Arapların da bulunduğu bir cemaatte Kur'an okuyorduk. Resulullah (sav) yanımıza geldi. 'Okuyun,' dedi. 'Her okuyuş güzeldir. Öyle kimseler gelecek ki, onlar, Kur'an'ın kelime ve lafızlarını, ok yapılacak çubuğun düzlenmesi gibi düzleyecekler. Ondan elde edilecek ücreti ahirete bırakmayıp dünyada alacaklar.'
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Ebu Davud, Salat 139, (830)
Hadisin Açıklaması:
Kur'ân-ı Kerim'i ezberlemek yeterli değildir. Onun unutulmaması için hususi gayret göstermek gerekmektedir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yukarıda kaydedilen ilk iki hadiste, insan fıtratının ezberlediği şeyleri çabuk unutmaya mütemâyil olduğunu, unutkanlığın insanlarda mühim bir zaaf olarak mevcudiyetine dikkat çekmekte, Kur'ân'ın unutulmaması için, bu zaafı bilerek hususi gayret gösterilmesini hatırlatmaktadır. Kur'ân'ın muhafazası onun sıkca tilâvet edilmesine bağlıdır; bırakılıvermesi, okunmamasıdır.
Kur'ân-ı Kerim'in muhafazası, ezberlerin korunması okumaya bağlı olunca, hatıra şu soru gelebilir: Okumaktan maksat güzel okumak mıdır, güzel okuyamıyorsak ne yapalım? Üçüncü hadis bu sorumuza cevap getirmektedir: 'Okuyun, her okuyuş güzeldir.' Yâni kusurlu da olsa, eksiği de bulunsa okumak, okumamaktan iyidir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), hadisin devamında, insanları hoşlandırmak kasdıyla Kur'ân-ı Kerim'in tilâvetini güzel yapmaya zorlanacak kimselerin zuhur edeceğini, ancak bunların Allah'ın rızası değil, insanların takdiri ve böylece elde edilecek madde kaygusuyla bu zorlanmaya, kıraatını güzel yapma gayretine girdikleri için ücretlerini peşin almış sayılarak, uhrevî sevaptan mahrum kalacaklarını belirtiyor. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu tebşiriyle günümüzde mevlüthanlık, hafızlık gibi hizmetleri 'san'atkârız' havası içinde yürütüp dinin tecviz etmediği bid'alara, haramlara giren şahısları mucizâne ihbâr etmektedir.
[14/3 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: 'Ariyet (sahibine) verilecektir. Kefil borçludur, borç ödenmelidir.'
Kaynak : Tirmizi, Büyu 39, Vesaya 5, (2121), (1265), Ebu Davud, Büyu 90, (3569)
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[14/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: ben onu ganimetten çaldığı bir hırka veya cübbeye bürünmüş olduğu halde cehennem içinde gördüm”, buyurdu. (Müslim, İmn 182)
219- عَنْ أبي قَتَادَةَ الحارث بن ربعي
عَنْ رَسُولِ اللَّهِ
أنهُ قَامَ فِيهِمْ فَذَكَرَ لَهُمْ أن الْجِهَادَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ , وَالإيمان بِاللَّهِ أَفْضَلُ ألاعْمَالِ , فَقَامَ رَجُلٌ فَقال : يَا رَسُولَ اللَّهِ أَرَأَيْتَ إن قُتِلْتُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ تُكَفَّرُ عَنِّي خَطَايَايَ ؟ . فَقال لَهُ رَسُولُ اللَّهِ
: نَعَمْ , إن قُتِلْتَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَأنت صَابِرٌ مُحْتَسِبٌ ,مُقْبِلٌ غَيْرُ مُدْبِرٍ . ثُمَّ قال رسولُ اللَّهِ
: كَيْفَ قُلْتَ؟. قال : أَرَأَيْتَ إن قُتِلْتُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ , أَتُكَفَّرُ عَنِّي خَطَايَايَ؟ فَقال رَسُولُ اللَّهِ
: نَعَمْ , وَأنت صَابِرٌ مُحْتَسِبٌ , مُقْبِلٌ غَيْرُ مُدْبِرٍ , إلاالدَّيْنَ فَإن جِبْرِيلَ قال لِي ذَلِكَ .
219: Ebu Katade Haris ibni Rib’i (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) ashabının arasında kalkarak onlara Allah yolunda cihadın ve Allah’a iman etmenin amellerin üstünü olduğundan bahsetti. Bunun üzerine bir kimse ayağa kalkıp: Ya Rasulallah eğer ben Allah yolunda öldürülürsem bu şehitlik benim günahlarıma keffaret olur mu ne dersiniz ? diye sordu. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem):
“Evet kaçmayıp sabrederek karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek Allah yolunda öldürülürsen günahlarına keffaret olur”, buyurdu. Sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem): “Nasıl demiştin?” diye sordu. Adam: Eğer ben Allah yolunda şehid olursam bu benim günahlarıma keffaret olur mu ne dersiniz? demiştim, dedi. Peygamberimiz de : “Evet sen kaçmadan sabrederek ecrini sadece Allahtan bekleyerek Allah yolunda öldürülürsen borçlarından başka bütün günahlarına keffaret olur. Bunu bana Cibril söyledi”, buyurdu. (Müslim, İmara 117)
220- عَنْ أبي هُرَيْرَةَ
أن رَسُولَ اللَّهِ
قال : أَتَدْرُونَ مَا الْمُفْلِسُ ؟ قالوا : الْمُفْلِسُ فِينَا مَنْ لاَ دِرْهَمَ لَهُ وَلاَ مَتَاعَ. فَقال : إنالْمُفْلِسَ مِنْ أُمَّتِي يَأْتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ , بِصَلاَةٍ وَصِيَامٍ وَزَكَاةٍ , وَيَأْتِي قَدْ شَتَمَ هَذَا , وَقَذَفَ هَذَا , وَأَكَلَ مَالَ هَذَا , وَسَفَكَ دَمَ هَذَا , وَضَرَبَ هَذَا , فَيُعْطَى هَذَا مِنْ حَسَنَاتِهِ , وَهَذَا مِنْ حَسَنَاتِهِ , فَإن فَنِيَتْ حَسَنَاتُهُ قَبْل أن يُقْضَى مَا عَلَيْهِ , أخذ مِنْ خَطَايَاهُمْ فَطُرِحَتْ عَلَيْهِ , ثُمَّ طُرِحَ فِي النَّارِ .
220: Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem): “Müflis kimdir biliyor musunuz?”, diye sordu. Ashab: Bizce müflis parası ve malı olmayan kimsedir,dediler. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem):
“Şüphesiz ki ümmetimin müflisi; kıyamet günü namaz, oruç ve zekat sevabıyla gelip fakat şuna sövmüş, buna zina isnad ve iftirası yapmış, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş ve şunu dövmüş olarak Allah’ın huzuruna gelir. Bundan dolayı onun sevaplarından falanca ve filanca kimselere alınıp verilir. Eğer üzerindeki
[14/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: YANLIŞ OLAN, 1983 VE SONRASI NAMAZ VAKİTLERİNİN AÇIKLAMASI
Yukarıda görüldüğü gibi, namaz vakitleri Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 1 Ocak 1983 gününden itibaren değiştirilmiştir. Yer küresi ile güneşte ve hareketlerinde, hiçbir değişiklik olmadığı hâlde, bir günde imsakta Ankara için 20 dakika ileri, yatsıda 9 dakika geri alınmak sûreti ile değiştirilmiştir. Bunun ilmî izahı yoktur. Aşırı temkin ile de alâkası yoktur. İlmen ve astronomik zaruretine binaen temkin müddetinin kullanılması şarttır. Kullanılmazsa yanlıştır. (Devamı yarın)
14.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[14/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: el-Meryem Suresi 18
Meryem: 'Ben senden Rahmân (olan Allah) a sığınırım. Eğer Allah'dan korkuyorsan (dokunma bana)' dedi.
[14/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: Tirmizi, Ebu Davud
Ariyet (sahibine) verilecektir. Kefil borçludur, borç ödenmelidir.
[14/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: El-Aliyy: Çok yüce. Pek yüksek olan.
[14/3 22:38] Ömer Tarık Yılmaz: Kabir Ziyareti ve Adabı : İslâmiyet’in ilk yıllarında Peygamber Efendimiz Câhiliye âdetlerinden dolayı kabir ziyaretini yasaklamıştı. Ölülere nasıl davranılması gerektiği konusunda İslâmiyet’in getirdiği emirler iyice benimsenip gönüllere yerleşince, bu yasak da kalktı.
Mezarlıkların ziyaret edilmesi, bu vesileyle ölümün hatırlanması ve orada yatanlardan ibret alınması dinimizin tavsiye ettiği hususlardandır. Kabir ziyaretinde bulunan kişi, ahireti hatırlamalı, dünyanın geçici olduğunu ve bir gün kendisinin de öleceğini düşünmelidir.
PEYGAMBERİMİZİN KABRİSTAN ZİYARETİNDE YAPTIĞI DUA
Peygamber Efendimiz sık sık Bakî mezarlığına gider, ölülere selâm verir, onlara dua ederdi. Biz de zaman zaman kabristana gitmeli, yarın kendilerine komşu olacağımız kimseleri ziyaret etmeliyiz.
Hz. Peygamber, geceleri Baki’ kabristanına gelir ve “Müminler yurdunun sakinleri, sizlere selam olsun. İnşaallah biz de size katılacağız. Bizler ve sizler için Allah’tan afiyet dilerim; Allah’ım, Baki’ kabristanında bulunanları bağışla.” (Müslim, Cenâiz, 102) diye dua ederlerdi.
Kabir ziyaretinde bulunan kişinin ölü için dua etmesi ve Kur’an okuyarak sevabını orada bulunanların ruhlarına bağışlaması uygun olur.
Ancak, kabir ve türbe ziyaretlerinde İslam’ın özüne ve tevhid anlayışına ters düşen, itikâdî bakımdan da zararlı olan tutum ve davranışlardan uzak durmak gerekir.
KABİR ZİYARETİNDE YAPILMAMASI GEREKENLER
Kabrin başında yüksek sesle ağlayıp gürültü yapmak, kabrin parmaklık ve taşlarını öpmek, onlara sarılıp ağlamak İslam ile bağdaşmaz.
Türbelerde yatan kişileri beşer üstü varlıklar olarak görmek; bu zatların duaları kabul ettiğine, ilâhi kudretlerinin olduğuna inanmak doğru olmadığı gibi, bir kısım ihtiyaç ve dilekleri onlara arz etmek, kendilerinden medet ummak, bu ziyaretleri dinî bir vecibe gibi telakki etmek; bez bağlamak, mum yakmak, kurban kesmek, şeker vb. yiyecek maddeleri dağıtarak onlardan yardım dilemek gibi davranışlarda bulunmak da, tevhid dini olan İslam’la bağdaşmaz. Ölen kişilerden medet ummak ve onlardan bazı şeyler beklemek iman açısından tehlikeli bir davranıştır.
İSLAM’DA KABİR ZİYARETİ VE ADABI
Bir kimse kabristana gittiği zaman, hadislerde görüleceği şekilde, önce kabir halkına selâm vermeli, onlara dua etmeli ve sonunda kendisinin de onlar gibi olacağını düşünmelidir. Kabrini ziyaret ettiği kimse sanki sağ imiş de onunla konuşuyormuş gibi yüzünü ona dönerek yanına yaklaşmalı ve rahatsız değilse ayakta durmalıdır. Sağlığında kendine çok yakın ise, yakınına varmalı, fazla yakın değilse uzakça durmalı, sonra da ona dua etmelidir. Kabirde yatan kimse ne kadar büyük olursa olsun, ondan asla bir şey istememelidir. Çünkü kendisinden bir şey istenecek olan sadece Allah Teâlâ’dır.
Cenabı Hak Kur’an-ı Kerimin de şöyle buyuruyor; Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (Ali İmran :185)
Sevgili Peygamberimiz bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor:
“Size kabir ziyaretini yasaklamıştım, (şimdi buna izin veriyorum.) Onları ziyaret ediniz. Çünkü bu ziyaret size âhireti hatırlatır.”(Ebu Davut cenaiz)
Kabir ziyareti yapanlara ölüleri şöyle selamlamaları ve dua etmeleri tavsiye edilmiştir:
“Ey müminler topluluğu! Allah'ın selamı üzerinize olsun. İnşallah biz de yakında size katılacağız.”(Müslim, cenaiz)
Sünnet olan kabirleri ayakta ziyaret etmek ve yine ayakta dua etmektir.
KISACA MEZAR-KABRİSTAN ZİYARETİNİN ADABI
Mezar ziyaretinde şu adaba dikkat etmek gerekir.
Mezar ziyareti esnasında abdestli olmaya özen gösterilmelidir.
Mezarlıkta sükuneti korumalı, fazla gürültü çıkarmalıdır.
Sonra mezarlıkta bulunan ölülere selam verilir
Onlar için hayır duada bulunulur.
Kuran-ı Kerim okunup sevabı onların ruhuna bağışlanır.
Mecbur kalmadıkça, asla mezarların üzerine basılmaz, üzerlerine oturulmaz.
Her insanın er-geç mezara gideceği düşünülerek ibret alınır.
Mezarlıkta bağırılmaz, ağlayıp feryat edilmez, orada kurban kesilmez, şenlik yapılmaz
Bunlar mezar ziyaretinin adabındandır.
KABRİSTAN ZİYARETİNDE NELER YAPILIR?
Merhum Ömer Nasuhi Bilmen Hocaefendi’nin 'Büyük İslâm İlmihali' adlı kitabının cenazelerle ilgili bölümünden aldığım bazı paragraflar:
KABİR ZİYARETİ NE ZAMAN YAPILMALI?
Kabirleri haftada bir gün, bilhassa cuma ve cumartesi günleri gidip ziyaret etmek erkekler için menduptur. Salih zatların kabirleri teberrük (bereketlenmek) için ziyaret edilir.
Velev ki, uzak bir yerde bulunmuş olsun, bu hususta yolculuk yapmak (yapılması uygun görülen davranıştır) menduptur. Yaşlı kadınlar da ibret almak, bereketlenmek için kabirleri ziyaret edebilirler. Bunda bir beis (sakınca) yoktur. Bir fitne korkusu olursa caiz olmaz.
KABİR ZİYARETİNDE HANGİ DUA OKUNUR?
Kabri ziyaret eden kişi ayakta kıbleye karşı veya ölünün yüzüne karşı durarak dua etmeli, şu mealdeki duayı okumalıdır:
'Essalamü aleyküm... Ey mü'minler yurdunun sâkinleri. Bizler de inşaallah sizlere kavuşacağız. Allahü Teâlâ'dan bizim ve sizin için afiyet, ahiretle ilgili korkulardan korunma ve selamet dilerim.'
Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) Baki' kabristanını ziyaret ettiğinde böyle selam verirlerdi.
KABİR ZİYARETİNDE KUR'ÂN OKUMAK
Kabrin yanında Kur'ân okuyacak kimsenin, mezarın kenarına oturmasında -muhtar olan kavle göre- kerahet yoktur. Kabrin kenarına oturup ' target='_blank' rel='noopener'>Yâsîn Suresi'ni okumak pek sevaptır.
Bu yüzden Allahü Teâlâ'nın ölülerimize kolaylık vereceği, okuyana da ölüler sayısınca hasenat (sevap) ihsan buyuracağı İmamı Ali'den ve Hazret-i Enes'ten (radiyallahu anhüma) rivayet olunmuştur.
Kabirlerin üzerinde oda veya kubbe gibi şeylerin yapılması veya yazı yazılması İmamı Ebu Yusuf'a göre tahrimen (harama yakın) mekruhtur.
Âmmeye (Müslüman topluma) vakf edilmiş olan veya ölüleri defn için terk edilip kimseye ait bulunmayan bir kabristanda kabirler üzerine bina yapıp başkalarının definlerine yarayacak yerleri işgal etmek haramdır.
Mamafih ulemadan, sülahadan, sâdattan bulunan zatların kabirlerinin kaybolmaması için yanlarına taş konulmasında ve isimlerinin yazılmasında bir beis yoktur.
MEZAR TAŞLARINA AYET-İ KERİME YAZILMAMALIDIR
Ölenlerin eserlerinin kaybolmaması, mezellete duçar olmamaları için başları ucuna birer taş dikip isimlerinin yazılmasında bir beis görmeyenler vardır. Her hâl ü kârda bu taşlara âyet-i kerime yazılmamalıdır. Daha sonra taşların kırılarak yerlere düşmesi mümkündür.
Mâlikîlere göre kabir üzerine Kur'ân yazılması haramdır. Ölünün adıyla ölüm tarihinin yazılması da mekruhtur. Şafiîlere göre bunlara yazı yazmak mutlak olarak (kesinlikle) mekruhtur. Meğer ki, bir âlimin, bir sâlihin kabri olsun. Bu takdirde adını ve kendisini temyiz edecek vasfını yazmak menduptur. Hanbelîlere göre de kitabet (Kabir taşına yazı yazmak) tafsile tâbi olmaksızın mekruhtur.
Bir şahsı öldüğü ev içinde bir yere defn etmek mekruhtur. Çünkü böyle bir defin, Peygamberlere (aleyhimüsselam) mahsustur.
KABİRLERLE İLGİLİ VAZİFELERİMİZ
Kabirleri ve kabristanları güzelce korumak, temiz tutmak, ağaçlar ile süslemek, yaşayanlar için bir vazifedir.
KABRİSTANLIKLARIN KORUNMASI
Bir kabristan ne kadar eski ve tarihî olursa olsun ve kendisine artık ölü defn edilmese bile yine kabristan olarak korunmalıdır.
Böyle bir kabristanı satıp veya üzerine herhangi bir müessese vücuda getirip içinde bulunan ölülerin kemiklerini, topraklarını başka bir mezarlığa nakl etmek caiz görülmemektedir.
Ölülerin hakları da dirilerin hakları kadar, belki ondan daha ziyade mahfuzdur (korunmuştur).
Bu haklara riayet edilmesi insaniyet için bir vazifedir. Atalarının ve dedelerinin hukukuna riayet etmeyen bir nesil, kendi evlat ve torunlarından ne yüzle riayet bekleyebilir.
KABİRDE MEKRUH OLAN DURUMLAR
Kabirlerin yanında uyumak, çevrelerini kirletmek, yaş otlarını yolmak, ağaçlarını koparmak mekruhtur. Kabristandaki otlar ve ağaçlar yaş bulundukça bir tür hayata (cana) sahip demektir. Bunlar hal lisanıyla (kendi dilleriyle) Hak Teâla'yı tesbih ederler. Bu vesile ile orada yatan iman sahibi ölülerin rahmet-i ilahiyeye nail olacakları umulur.
MEZARA ÇİÇEK KONULUR MU?
Kabirlerin üzerine birkaç parça gül, reyhan gibi yaş çiçekler konulabilir. Fakat bu konuda israf edilmemesi, solup gidecek çiçeklere beyhude yere birçok paralar verilmesi doğru görülmez.
Özellikle başka milletleri (başka din mensuplarını) taklid niyetiyle olursa asla caiz olmaz.
ÖLENİN ARDINDAN KÖTÜ KONUŞMAMALI
İslam insana hayatta olduğu gibi vefatından sonra da büyük değer vermiştir. Bu nedenle ölen kimsenin kötülüklerini, ayıplarını, suçlarını araştırmak ve hakkında dedikodu yapmak, sağlığındaki davranışlarına bakarak kınamak ve hakkında kötü sözler doğru değildir. O, artık ameliyle baş başa kalmıştır.
Hazreti Peygamber, “Sizler ölülere sövmeyiniz. Çünkü onlar önden göndermiş oldukları amellerinin karşılıklarına ulaşmışlardır” buyurmuştur.
Hadiste geçen 'sövmekten maksat', ölüyü çekiştirmek, kötülüklerini sayıp dökmek ve onun hayırsız bir kimse olduğunu söylemektir. Kimse hatasız ve günahsız değildir. İnsan, öldükten sonra amelinin karşılığını görecektir. Bize düşen ölenleri iyi ve güzel hasletleriyle anmaktır.
ÖLÜYÜ İYİLİKLERİ İLE ANMALI
Sevgili Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmuşlardır: “Ölülerinizin iyiliklerini anın ve kötülüklerini zikretmekten vazgeçin.”(Ebu Davut Edeb)
İnsan sağlığında yaptığı ibadet, iyilik ve hayırların karşılığını öldükten sonra göreceği gibi, geride kalan yakınlarının yapacakları duadan, hayır ve hasenatın da yararını görecektir. Peygamberimiz (a.s.)'ın şu hadisi bu gerçeği ifade etmektedir:
“İnsan öldüğü zaman ameli sona erer. Ancak üç sınıf insanın; sadaka-i cariye, kendisinden istifade edilen bir ilim ve kendisine hayır dua eden sâlih bir evlat bırakan kimseni ölümünden sonra da amel defterine sevap yazılır.”(Müslim vasiyet)