Türkiye Takvimi’ndeki, internette de neşredilen oruc ve namaz vakitleri, Osmanlı âlimlerinin en yüksek makamı olan Meşîhat-i İslâmiyye’nin hazırladığı 1916 senesi İlmiyye Sâl Nâmesi ismindeki takvimden ve İstanbul Üniversitesi Kandilli Rasathanesi’nin 1958 tarih ve 14 sayılı Türkiye’ye Mahsûs Evkât-ı Şer’iyye kitabından alınmıştır. Aynı vakitler için, 1926 senesindeki Takvim-i Ziya’da diyor ki: “İşbu takvim, Diyanet İşleri Riyaseti Heyet-i Müşâveresi tarafından tetkik edilip, riyaset-i celîlenin tasdiki ile tab’ edilmiştir.”
Prof. Dr. Baran Yıldız
Günün yazısı
[15/3 22:53] Ömer Tarık Yılmaz: 34 - Yıldızın Doğup Batmasile Yağmura Kavuştuk Diyenin Küfrünü Beyan Bâbı
240- Bize Yahya b. Yahya rivâyet etti.
Dedi ki: Bana Salih b. Keysan'dan gelen, onun da Ubeydullah b. Abdillâh b. Utbe'den, onun da Zeyd b. Hâlid-i Cühenî'den naklen rivâyet ettiği bir hadisi Bîâlik'e okudum. Zeyd Şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hudeybiyede bize sabah namazını geceleyin yağan yağmurdan sonra kıldırdı. «Namazdan çıkınca cemaata karşı döndü ve: Rabbınız ne buyurdu bilirmisiniz?» diye sordu. Cemaat — Allah ve Resûlü bilir; dediler. (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Allah: kullarımdan bazısı bana mü'min, bazısı da kâfir olarak sabahladı. Kim; Allahın fadlu rahmetîle yağmura kavuştuk dedi ise, işte o bana imân, yıldıza küfretmiştir. Kim, filân ve filân yıldızın doğması veya batmasile yağmura kavuştuk dedi ise; o da bana küfür, yıldıza imân etmiştir, buyurdu.» dedi.
Hadis müttefekun aleyhdir. Onu Buhârî: «Kîtâbü's-Sâlat» ile «Kitâbü'l- Meğâzi» de ve: «İstiska» Bâbında, Sünen sahiplerinden Ebû Dâvûd «Tıb» da. Nesâî de «Kitâbü's-Sâlat» da tahric etmişlerdir. Bu hadis-i şerif, kudsi hadislerden biridir. Onun için zamirleri Allah'a râc'idir.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: «Bilirmisiniz?» diye istifhamla söze başlaması, tenbih içindir. Hatta Nesâî'nin rivâyetinde: «işitmediniz mi Rabbiniz bu akşam ne buyurdu?» demiştir.
Mevzu-i bahis sabah namazı Hudeybiye'de kılınmıştır. Nitekim Buhârî'nin rivâyetinde sarahaten zikredilmiştir. Hudeybiye Mekkeye yakın bir köydür. Müşrikler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i oradan geri çevirmiş; Beytullahı ziyaretine müsaade etmemişlerdi.
Kur'ân-ı Kerîmde zikri geçen «Ağaç altındaki beyât-î ridvân» orada olmuştur.
Hudeybiye kelimesi meşhur ve muhtar olan kavle göre (ya) nin tahfifile Hudeybiye şeklinde okunur, İmâm Safi ile lügat ulemasının ve bazı eh-li hadisin kavilleri budur, İmâm Kısai ile İbn Vehb ve ekser-i muhaddisîne göre (yâ) nin şeddesile Hudeybiyye oku-Ci'râne'nin (râ) sı üzerinde de ayni şekilde ihtilâf olunmuştur.
Hadîsin ma'nası hususunda ulemâ iki kavil üzerine ihtilâf etmişlernur. dir.
Birinci kavle göre: filân yıldızın doğması veya batmasüe yağmura kavuştuk demek Allah'a küfürdür. Bu söz, sahibini dinden çıkarır; yalnız bu hüküm yıldızın yağmur yağdıracağına inanan kimselere mahsus-tuı. Nitekim câhiliyyet devrinde böyle i'tikad edilirdi. Buna inanan bir kimsenin kâfir olduğunda şüphe yoktur, Cumhûr-u ulemanın kavli bu olduğu gibi hadîsin zahirinden anlaşılan ma'nâ da budur. Şu hâlde yağmuru Allahü teâlâ yağdırdığına, yıldızın doğması veya batması ona ancak âdi bir alâmet olduğuna inanmak şartile bu sözü söylemek küfrü icâbet-mez. Çünkü: Bize filân vakit yağmur verildi, ma'nasına gelir. Maamafih esah olan kavle göre böyle demek yine de kerâhet-i tenzihiyye ile mekruhtur. Kerahete sebeb, ayni sözün bâzan küfür için bazen da başka ma'-nada kullanılması ve bu suretle söylenene su-i zann edilmesi; bir de avni sözün câhiliyyet devrinin ve onların yolundan gidenlerin şiarı olmasıdır.
İkinci kavle göre: Küfürden murâd: Allahın ni'metlerine karşı küf-randa bulunmaktır. Bu ma'na, yıldızın yağmur yağdırdığına inanmayana göredir. Bâbımız hadislerinin en sonuncusuda: «İnsanlardan bazısı şükrederek, bazısı da küfranda bulunarak sabahladı.» buyurulması, keza ondan evvelki rivâyette: «Allah gök yüzünden hiç bir bereket indirmemiştir ki, insanlardan bâzısı o berekete küfrând» bulunmasın.» denilmiş olması bu te'vili te'yid eder.
Nev': aslında yıldız demek değildir. Bu kelime: yıldız battı ve kayboldu ma'nasına masdardır. Bazıları, yıldız doğdu ma'nasına geldiğini söylemişlerdir. Çünkü ayın menzilleri diye bilinen, bütün sene doğdukları yerler ma'lum yirmisekiz yıldızdan biri her onüç ge
[15/3 22:53] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Talat Paşa’nın Katli 1921
• Kırlangıçların Gelme Zamanı
• Dünya Tüketiciler Günü
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[15/3 22:54] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
Al-i İmran 104
[15/3 22:54] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Kim telef etmek niyetiyle halkın malını alırsa Allah onun malını dünyadayken telef eder.”
Buhâri, İstikrâz, 2
[15/3 22:54] Ömer Tarık Yılmaz: TÜKETİCİ HAKEM HEYETLERİ
Tüketici hakem heyetleri, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a göre tüketici işlemleri ve tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara çözüm bulmak amacıyla kurulan heyetlerdir. Tüketici hakem heyetlerinin görev alanını belirleyen başvuru sınırları tüketici uyuşmazlıklarının değerleri açısından her yıl Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından ilan edilen yeniden değerleme oranında tekrar belirlenmektedir.
Tüketici hakem heyetlerine nasıl başvuru yapılır?
Şahsen veya avukat aracılığıyla; elden, posta yoluyla veya elektronik ortamda e-Devlet kapısı üzerinden Tüketici Bilgi Sistemi (TÜBİS) ile tüketici hakem heyetlerine başvuru yapılabilir. Bu itibarla, tüketici hakem heyetlerine sözlü başvuru yapılamamaktadır. Başvurular, uyuşmazlık konusunu içeren dilekçenin, varsa delil oluşturan ilgili belgelerle birlikte tüketici hakem heyetine verilmesiyle yapılır. Başvurular, tüketicinin yerleşim yerinin bulunduğu veya tüketici işleminin yapıldığı yerdeki tüketici hakem heyetine yapılabilir.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[15/3 22:54] Ömer Tarık Yılmaz: Her ne olursa olsun barış her zaman savaştan iyidir. Sulh hayırdır.[Sadi Şirazî]
[15/3 23:10] Ömer Tarık Yılmaz: KAMU MALI-KAMU HAKKI
Özel mülkiyet dışındaki bütün menkuller ve gayr-ı menkuller –hazinedeki paradan, dağdaki ormanlardan devlet dairelerindeki kağıtlara, parklardaki banklara kadar – kamu malıdır. Bunlar o toplumda yaşayan her bir ferdin hizmetine sunulmuş emanetlerdir. Onlar üzerinde bütün insanların hakkı bulunduğu düşünülerek amacı dışında ve kaçak kullanılmamasına, israf edil- memesine özen gösterilmelidir. “Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle ye- meyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile haram yollardan yemek için onları hâkimlere (rüşvet olarak) vermeyin.” (Bakara, 2/188) Bir kamu malında gelecek nesillerin de hakkı vardır. Dolayısıyla doğal kaynaklar ve çevre ço- cukların bir emaneti olarak korunup tertemiz bir şekilde onlara bırakılma- lıdır.
Hz.Ömer şöyle dedi: Hayber Gazvesi günü idi. Peygamber’in (s.a.s.) asha- bından bir grup geldi ve “Falan kimse şehittir, filan kimse şehittir.” dediler. Sonra bir adamın yanından geçtiler, “Falanca da şehittir.” dediler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.): “Hayır! Ben onu, ganimetten çaldığı bir hırka -veya bir aba- içinde cehennemde gördüm.” buyurdu. (Müslim, “İman”, 182)
KIYÂME SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 40 âyettir.
Sûre, adını birinci âyetteki “el- Kıyâme” kelimesinden almıştır.
Sûrede başlıca, öldükten sonra dirilme ve ceza, ölüm sırasında insanın durumu ve kâfirlerin ahirette karşılaşacağı zorluklar kıyamet koparken evrende meydana gelecek olaylar, ahire- tin varlığını ispatlayan deliller üzerinde durulmaktadır.
ÖZLÜ SÖZ
Dost ol. Tâ ki sana da dost olsunlar. (Prof. Ali Fuat Başgil)
[15/3 23:10] Ömer Tarık Yılmaz: Her şeyin sayısını bilen.
Al-Muhsi : The Appraiser who knows the number of every single thing in existence, even to infinity.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'(Allah) onların nezdinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır.' (Cin, 28)
Muhsi, insanların ilimlerinin kuşattığı ve kuşatamadığı bütün olayların sayısını ve miktarını bilendir. O, canlıların alıp verdiği her nefesi, rızkı, insanların itaat ve günahlarını, yakınlığını, yağmur ve kum tanelerinin sayısını, bütün bitkileri, hayvan türlerini, ölüleri ve canlıları bilendir. Kısaca Allah, bütün varlıkların sayısını kalanları ve yok olanları bilendir. Bu sıfat Allah'ın insanlar gibi çoklukları nedeniyle varlıklarıların sayılarını idrak etmekten aciz olmadığını ispatlamaktadır. O, bütün varlıkları ve sayılarını bilendir.
Kaynaklar
1) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
2) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985
[15/3 23:11] Ömer Tarık Yılmaz: İslâmî terminolojide mükellefiyet, kişinin dinin hitabına muhatap olması halini ifade eden bir terimdir. Mükellef de, dinî hitapla yükümlü tutulan, düşünce, söz ve davranışlarına birtakım dünyevî-uhrevî, dinî-hukukî sonuçlar bağlanan aklî melekeleri yerinde (âkıl) ve ergin (bâliğ) olan insan demektir. Mükellefiyetin temel şartı ehliyet, yani kişinin dinî-hukukî sorumluluk taşımaya elverişli olmasıdır. Ancak böyle bir ehliyetin mevcudiyeti için ne gibi şartların aranacağı hususu, iman, ibadet, toplumsal ödevler ve sorumluluklar gibi farklı alanlarda bazı farklılıklar gösterebilir.
A) EHLİYET
Ehliyet, kişinin dinî ve hukukî hükme konu (muhatap) olmaya elverişli oluşu demektir. Kur'an'da yerin ve göğün taşımaktan çekindiği emaneti insanın yüklendiği belirtilerek (el-Ahzâb 33/72) diğer bütün varlıklar arasında sadece insanın ehliyet ve sorumluluk taşıdığına işaret edilir. İnsanın dinin hitabına ehil olması akıl denilen anlama, düşünme ve ona göre davranma kabiliyetine sahip bulunması sebebiyledir. İnsanın bu anlamdaki ehliyet ve sorumluluğuna İslâm âlimleri ehliyyetü'l-hitâb derler. Bundan maksat insanın dinin davetini anlayacak konum ve kıvamda olması demektir. Bu tür dinî sorumluluk için aklın tek başına yeterli olup olmadığı veya ne gibi ilâve şartlar arandığı özellikle kelâm ve usul âlimleri arasında geniş tartışmalara konu olmuştur.
İslâm hukukunda ehliyet kavramı, kişinin hak ve borçlarının sabit olması, dinî ödevlerle mükellef tutulması, hukukî işlem ve davranışlarının geçerliliği, toplumsal ve cezaî sorumluluk taşıyabilmesi gibi farklı kademelerdeki hak ve yükümlülükleri kapsadığından ehliyetin buna uygun bazı ayırım ve kademelendirmelere tâbi tutulması kaçınılmaz olmaktadır. Çünkü bu kademelerden her biri, farklı seviyede aklî ve bedenî yetişkinliği gerektirir. Bunun için de ehliyet, kişinin anlama, düşünme ve yapabilme kabiliyetinin inkişaf seyrine bağlı olarak tedrîcen gelişme gösteren itibarî bir sıfat olarak algılanmıştır. Diğer bir ifadeyle, ehliyetin belirlenmesinde kişinin konumu kadar karşılaşılan hak ve borcun, dinî ve hukukî fiil ve işlemin mahiyeti de önem arzeder. Bunun sonucu olarak İslâm hukukunda ehliyet 'vücûb ehliyeti' ve 'edâ ehliyeti' şeklinde iki ana safhaya, insan hayatı da cenin, çocukluk, temyiz, bulûğ ve rüşd şeklinde devrelere ayrılmıştır.
Vücûb ehliyeti, kişinin haklara sahip olabilme ve borç altına girebilme ehliyetidir. Vücûb ehliyetinin temelini zimmet ve hukukî kişilik teşkil eder; bu ehliyetin yaş, akıl, temyiz ve rüşd ile alâkası yoktur. Aklî ve bedenî gelişimi ne durumda olursa olsun yaşayan her insanın bu tür ehliyete sahip olduğu kabul edilir. Ceninin sağ doğması kaydıyla miras, vasiyet, vakıf ve nesep haklarının bulunduğu bu sebeple de eksik vücûb ehliyetine sahip olduğu belirtilir. Edâ ehliyeti ise, kişinin dinen ve hukuken muteber olacak tarzda davranmaya ve hukukî işlem yapmaya elverişli oluşu demektir. Edâ ehliyetinin temelini akıl ve temyiz gücü teşkil eder. Akıl ve temyiz gücü tam olduğunda tam edâ ehliyetinden, eksik olduğunda ise eksik edâ ehliyetinden söz edilir.
Kişinin iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ana hatlarıyla olsun ayırabilmesi demek olan temyiz, edâ ehliyetinin başlangıcıdır. Temyiz çağına gelmeyen çocuğun, akıl hastasının ve bu hükümde olan kimselerin edâ ehliyeti yoktur, haklarını kanunî temsilciler vasıtasıyla kullanırlar. Bunların dinen ve hukuken geçerli niyet ve iradeleri bulunmadığından imanla ve ibadetlerle mükellef tutulmazlar, fiilleri sebebiyle cezaî sorumluluk da taşımazlar. Sözleri, hukukî fiil ve işlemleri hukuken geçersiz olup yok hükmündedir.
Henüz bulûğa ermemiş fakat temyiz çağına gelmiş çocuklar ise eksik edâ ehliyetine sahiptir. Kişiler yaklaşık olarak yedi yaşından bulûğa kadar mümeyyiz sayılır. Mümeyyizle
[15/3 23:11] Ömer Tarık Yılmaz: Nefsanî arzulara, (özellikle) kadinlara, ogullara, yigin yigin biriktirilmis altin ve gümüse, salma atlara, sagmal hayvanlara ve ekinlere karsi düskünlük insanlara çekici kilindi Bunlar, dünya hayatinin geçici menfaatleridir Halbuki varilacak güzel yer, Allah'in katindadir (AL-İ İMRAN/14)
Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onlarin hiçbirinden -fidye olarak dünya dolusu altin verecek olsa dahi- kabul edilmeyecektir Onlar için aci bir azap vardir; hiç yardimcilari da yoktur (AL-İ İMRAN/91)
Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve râhiplerden birçogu insanlarin mallarini haksiz yollardan yerler ve (insanlari) Allah yolundan engellerler Altin ve gümüsü yigip da onlari Allah yolunda harcamayanlar yok mu, iste onlara elem verici bir azabi müjdele! (TEVBE/34)
'Yahut da altindan bir evin olmali, ya da göge çikmalisin Bize, okuyacagimiz bir kitap indirmedigin sürece (göge) çiktigina da asla inanmayiz' De ki: Rabbimi tenzih ederim Ben, sadece beser bir elçiyim (İSRA/93)
(Onlarin mükâfati), içine girecekleri Adn cennetleridir Orada altin bilezikler ve incilerle süslenirler Orada giyecekleri elbiseleri de ipektir (FATIR/33)
'Ona altin bilezikler verilmeli veya yaninda ona yardimci melekler gelmeli degil miydi?' (ZUHRUF/53)
Onlara altin tepsiler ve kadehler dolastirilir Orada canlarinin istedigi, gözlerinin hoslandigi her sey vardir Ve siz, orada ebedî kalacaksiniz (ZUHRUF/71)
[15/3 23:11] Ömer Tarık Yılmaz: KADERE İMAN
4795 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Kul, hayrıyla, şerriyle kadere inanmadıkça, kendine (hayır ve şerden) isabet edecek şeyi atlatamayacağını, (hayır ve şerden) kaçacak olan şeyi de yakalayamayacağını bilmedikçe iman etmiş olmaz.'
Tirmizi, Kader 10, 2145.
4796 - Ubâde İbnu's-Sâmit radıyallahu anh oğluna ölümü sırasında demiştir ki: 'Oğulcuğum, başına gelecek olan şeyin asla atlatılamayacağını, kaçırdıklarını da yakalayamayacağını bilmedikçe sen, imannın hakikatının tadını asla bulamazsın. Zira ben, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim:
'Allah'ın ilk yarattığı şey kalemdir. Kalemi yarattı ve: 'Kıyamete kadar olacak şeylerin miktarlarını yaz!' dedi.'
'Oğulcuğum, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan şunu da işittim:
'Kim bu inanç dışında olarak ölürse benden değildir.'
Ebu Davud, Sünnet 17, (4700); Tirmizi, Kader 17, (2156).
KADERLE AMEL
4797 - İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, elinde iki kitap olduğu halde yanımıza geldi ve:
'Bu iki kitap nedir biliyor musunuz?' buyurdular. Cevaben:
'Hayır, ey Allah'ın Resûlü! bilmiyoruz. Ancak bildirmenizi istiyoruz!' dedik. Bunun üzerine sağ elindekini göstererek:
'Bu Rabbülâlemin'den (gelmiş) bir kitaptır. İçerisinde cennet ehlinin isimleri mevcuttur. Hatta onların babalarının ve kabilelerinin isimler de mevcuttur ve sonunda da icmal yapmıştır. Bunlara asla ne ilave yapılır, ne de onlardan eksiltmeye yer verilir. Hiç değişmeden ebedi olarak sabit kalır' buyurdular. Sonra sol elindekini göstererek:
'Bu da Rabbülâlemin'den bir kitaptır. Bunun içinde de ateş ehlinin isimleri, onların atalarının isimleri ve kabilelerinin isimleri vardır. En sonda da icmâllerini yapmıştır. Bunlara asla ne ziyade yapılır, ne de eksiltmeye yer verilir!' buyurdular. Ashabı sordu:
'Öyleyse ey Allah'ın Resûlü, niye amel ediliyor? Madem ki her şey önceden olmuş bitmiş, yazılmış ve artık yazma işinden fariğ olunmuş (bir daha yapma gayreti de niye)?'
Resûlullah şu cevabı verdi:
'Siz amelinizle doğruyu ve istikameti arayın! İtidali koruyun, Zira, cennetlik olan kimsenin ameli, cennet ehlinin ameliyle sonlanır; (daha önce) ne çeşit amel yapmış olursa olsun. Keza cehennemlik olanın ameli de cehennem ehlinin ameliyle sonlanır, hangi çeşit amel ile amel etmiş olursa olsun!'
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, sonra elindeki kitapları atıp, elleriyle işaret ederek dedi ki:
'Rabbiniz kullardan artık fariğ oldu, birkısmı cennetlik, birkısmı da cehennemliktir.'
Tirmizi, Kader 8, (2142).
4798 - Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: 'Biz bir cenaze vesilesiyle Baki'u'l-Ğarkad'da idik. Derken yanımıza Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm çıkageldi ve oturdu. Biz de etrafında (halka yapıp) oturduk. Elinde bir çubuk vardı. Çubuğuyla yere birşeyler çizmeye başladı. Sonra:
'Sizden kimse yok ki, şu anda cennet veya cehennemdeki yeri yazılmamış olsun!' buyurdular. Cemaat:
'Ey Allah'ın Resûlü, dedi. Öyleyse hakkımızda yazılana itimad edip ona dayanmayalım mı?'
'Çalışın, buyurdular. Herkes kendisi için yaratılmış olana erecektir. Cennetlik olanlar, saadet(e götüren) amelde (muvaffak) olacaktır. Şekâvet ehli olanlar da şekâvet(e götüren) amelde (muvaffak) olacaktır!'
Sonra şu ayeti tilavet buyurdular. (Mealen): 'Kim bağışta bulunur, günahtan kaçınır ve dinin en güzelini tasdik ederse, biz de ona hayır ve kolaylık yolunu kolaylaştırırız' (Leyl 5-7).
Buhari, Tefsir, Leyl, Cenaiz 83, Edeb 120, Kader 4, Tevhid 54; Müslim, Kader 6, (2647); Ebu Davud, Sünnet 17, (4694); Tirmizi, Kader 3, (2137), Tefsir, Leyl, (3341).
4799 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: 'Süraka İbnu Malik İbnu Cu'şem radıyallahu anh gelerek sordu:
'Ey Allah'ın Resûlü! Bize dinimizi açıkla. Sanki yeni yaratılmış gibiyiz. Şimdi amel
[15/3 23:12] Ömer Tarık Yılmaz: Yine Hz. Enes (radıyallahu anh) bildiriyor; Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: 'Sizden biri, beni, babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş sayılmaz'
Buhârî, İman 8; Müslim, İman 70, (44); Nesâî, İman 19,(8,114, 115).
Nesâî'nin bir rivayetinde '...malından ve ailesinden daha sevgili...' denmektedir.
[15/3 23:12] Ömer Tarık Yılmaz: Doğu da, Batı da (tüm yeryüzü) Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
[Bakara Sûresi.115]
[15/3 23:12] Ömer Tarık Yılmaz: “(Rabbim) İnsanların diriltileceği gün ve Allah’a temiz bir kalple gelenler dışında malın da çocukların da fayda vermeyeceği gün beni mahçup etme!” (Şu’arâ, 26/87-89)
[15/3 23:13] Ömer Tarık Yılmaz: Allah birdir Peygamber Hak / Rabbül alemindir mutlak / Senlik benlik nedir bırak / Söyleyeyim geldi sırası[Aşık Veysel]
[15/3 23:13] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.ABDULLAH BİN ATİK
Medîne’de, hicretten önce Hz. Es’ad bin Zürâre’nin ve Peygamberimiz tarafindan oraya Kur’ân-ı kerîmi ve İslâmiyeti öğretmek için gönderilen Hz. Mus’ab bin Umeyr’in tebliğ hizmetleri sebebiyle birçok kimse îmân etmişti. Daha Peygamberimizin hicreti gerçekleşmeden Müslüman olmakla sereflenenlerden biri de Hz. Abdullah bin Atîk idi.
Hz. Abdullah bin Atîk, Bedir ve Uhud harplerinde, Resûlullahın yanında birçok hizmetlerde bulunmuştur. 627 yılında Medîne’nin savunulması için yapılan Hendek harbine de katılmıştır.
Mekke’de müşriklerin zulmünden kurtulmak için Peygamberimiz ve Müslümanlar Medîne’ye hicret etmişlerdi. Burada yaşayan Evs ve Hazrec kabîlelerinin tamamı İslâmiyeti kabûl etmişler, Resûlullaha her hususta yardımcı olmuşlardı.
Öteden beri bunlara düşman olan Yahûdilerin kini, İslâm düşmanlığı ile birleşmişti. Resûlullah efendimize düşmanlıkta çok ileri gidenlerden biri de, Hayber Yahûdilerinin reisi olan Ebû Râfi Selâm bin Ebû Hukayk idi.
Hayber Yahûdilerinin reisi olan Ebû Râfi, azılı İslâm düşmanı birisi idi. Sık sık Resûlullahı rahatsız ettiği gibi, Eshâbını da rahat bırakmıyor, fırsat buldukça onlara eziyet ediyordu. Müslüman olmayanları, İslâma karşı düşmanlıkta bir araya topluyor, devamlı onları kışkırtıyordu.
Zengin olduğu için, Resûlullahın düşmanlarına dünyalık yardım da yapıyordu.
Eshâb-i kirâm, kendilerine yapılan sıkıntıya katlanıyor, fakat Resûlullaha verilen rahatsızlığa bir türlü râzı olamıyorlardı. Bunun için kendi aralarında toplanıp, bunun bir çâresini aradılar. Sonunda
Ebû Râfi’yi öldürmeye karar verdiler. Beş kişi bu iş için izin almak üzere Resûlullaha gittiler.
Peygamber efendimiz izin vererek, başlarına Hz. Abdullah bin Atîk’i emîr tâyin etti. Sâdece Ebû Râfi’nin öldürülmesini, kadınlara, çocuklara dokunulmamasını emretti.
Ebû Râfi’nin kendisine âit muhkem bir kalesi vardı. Buradan dışarı çıkmazdı.
Kaleye yaklaştıklarında, Hz. Abdullah arkadaşlarına dedi ki:
- Siz burada kalın, kaleye yaklaşmayın! Ben kalede kalan birisiymiş gibi, içeri girmeye çalışayım.
Kale kapısına iyice yaklaştığında, kapılar kapanmak üzere idi. Kapının yakınındakilerin arasına girip, onlardan biri gibi birşeylerle oyalanmaya başladı. O sırada, kapıcı seslendi:
- Herkes içeri girsin, kapıları kapatıyorum, sonra dışarıda kalırsınız!
Bu fırsatı iyi değerlendiren Hz. Abdullah, hemen içeri girdi. Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatır:
İçeri girince, ahıra girip saklandım. Saklandığım yerden kapıcıyı tâkip ettim. Kapıyı kilitledi, anahtarları direğe asıp gitti. Anahtarları alıp, her tarafı dolaştım. Baktım en üst katta, Ebû Râfi arkadaşları ile sohbet ediyordu.
Ebû Râfi’nin, sohbet ettiği yerden ayrılmasını bekledim. Sohbet dağılıp yattıktan sonra, harekete geçtim. Birçok kapıdan geçtim. Her kapıyı açtıkça, kapıyı iç tarafından sürgülüyordum. Bunu, eğer Ebû Râfi’nin adamları beni farkederlerse, adamı öldürünceye kadar, bana yeteri kadar zaman kazandırsın, diye yapıyordum. Bu suretle Ebû Râfi’nin yattığı odaya kadar vardım.
Odası karanlık olduğu için, yatanlardan hangisinin olduğunu anlayabilmek için, “Yâ Ebâ Râfi” diye seslendim. “Kim o?” diye yatağın birinden ses geldi. Hemen sesin geldiği tarafa fırlayıp, kılıcımı indirdim. Fakat kılıç tam isâbet etmemişti.
“Yetişin, birisi beni öldürmek istiyor!” diye bağırdı. O arada hemen dışarı çıkıp, değişik bir sesle dedim ki:
- Yâ Ebâ Râfi, birşey mi istediniz?
- Canı Cehenneme! Sen seslenmeden önce birisi gelip, beni oda içinde kılıçla yaraladı!
Artık hedefimi tam tesbit etmiştim. İyi bir kılıç darbesi daha indirdim. Yine yıkılmadı. Bu defa kılıcımı karnına soktum. Yere yıkılınca, odadan çıkıp merdivenleri birer ikişer
[15/3 23:13] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâna, Resmini Yaptırıyor
Emîr Süleyman Pervâne'nın karısı Gürcü Hatun da. Mevlâna'nın ilk kadın müridleri arasında ve başta geliyordu. Bir sultan kızı olan Gürcü Hatun. Mevlâna'nın sohbetlerinde pişmiş, uyanık, kültürlü bir hanımdı.
Emîr Pervane, vazife ile Kayseri'ye nakledildiği zaman. Gürcü Hatun da kocası ile birlikte. Kayseri'ye gitmeye mecbur kalmıştı. Gönlü. Konya'dan, hele büyük mürşidi Hz. Mevlâna'dan ayrılmak istemiyordu. Mevlâna'nın birkaç poz resmini yaptırmak ve hiç olmazsa bunlarla hasret ve iştiyakını gidermek için, sarayın ünlü ressamı Aynüddevle'yi çağırmış, Mevlâna'nın birkaç poz tasvirini çizmesi için ricada bulunmuştu. Sanatının ehli olan Aynüddevle. bir tomar kağıt ve kalem alarak Mevlâna'nın Medresesi'ne gitmiş ve huzuruna destur alarak maksadını açıklamıştı. Mevlâna gülümseyerek:
— Yapabilirsen ne âlâ... demiş ve ayak üzere poz vermişti.
Kaleminden emin olan Aynüddevle. resmi çizmeye başlamıştı. Biraz sonra başını kaldırıp bir Mevlâna'ya bir de resme baktı. Hayret. olmamıştı. Yaptığı resim hiç te karşısında duran Mevlâna'ya benzemiyordu. İkinci bir tabaka kağıt alarak tekrar çizmeye başladı. Başını kaldırdı. Bu sefer de Mevlâna'yı değişik bir yüzle görmüştü. Üçüncü, dördüncü tabaka kâğıtlara başlamış, her defasında Mevlâna'yı başka görmüştü. Böylece bir tomar kâğıt harcamış, yaptığı resimlerin hiçbirisi Mevlâna'ya benzememişti. Hayretler içinde, naralar atarak kalemini kırmış. Mevlâna'nın dizlerine kapanmıştı. Bunun üzerine Mevlâna 'Ah, ben ne de renksiz ve belirsizim. Ben bile kendimi olduğum gibi göremem. Sırlarını ortaya koy diyorsun. Fakat, benim bulunduğum yerde bu sırları koyacak yer bile yok' diye bir gazele başlamıştı. Aynüddevle, perişan ve şaşkın huzurundan çıkmış, çizdiği resimleri Gürcü Hatun'a götürmüştü. Gürcü Hatun bu resimleri, beraberinde Kayseri'ye götürmüş, en değerli bir hatıra olarak, yıllarca sandığında saklamıştı.
Mevlâna'nın Aynüddevle'ye:
— Sen bizim suretimize değil, siyretimize (gidiş yolumuza) bak! dediği, o günden sonra da Aynüddevle'nin, Mevlâna'nın en sadık müridlerinden olduğu söylenir.
Gerçekten de Mevlâna'nın Aynüddevle, Kaluyan, Bedreddin Yavaş, Şihabeddin. Alâeddin Süryânus gibi. ressam ve nakkaş, sanatçı müridleri vardı. Hattâ bunlardan Alâeddin Süryânus bir Rum genciyken Mevlâna'nın bir şefaatiyle dinini değiştirmiş, müslüman olmuştu. Şöyle ki:
Bir gün Mevlâna, caddeden geçerken acı bir çığlıkla irkildi. Cellatlar, bir Rum gencini yaka - paça idam sehpasına sürüklüyorlardı. Mevlâna oradan geçen birisine, sürüklenen bu gencin suçunu sordu:
— Şehrin zalim bir adamı vardı. Onu öldürmüş, şimdi cana can onu da öldürecekler.
Bunun üzerine Mevlâna koştu, cellatlar Mevlâna'yı görünce durakladılar. Mevlâna sırtındaki cüppeyi gencin üzerine attı. Artık ona kimse el süremezdi. Durumu sultana anlattılar.Sultan:
— Madem ki Mevlâna ona şefaat etti. Yapılacak bir şey yok. dedi. Mevlâna genci ölümden kurtarmıştı. Adını sordu, Genç:
— Süryânus. cevabını verdi ve Mevlâna'nın ellerine kapanarak hemen müslüman oldu. Ondan sonra da Alâeddin Süryânus olmuş, Mevlâna'nın müridleri arasına katılmıştı.
[15/3 23:14] Ömer Tarık Yılmaz: Âl-i İmrân Sûresi
Kur'ân-ı kerîmin üçüncü sûresi. Âl-i İmrân sûresi, Medîne-i münevverede nâzil olmuştur (inmiştir). İki yüz âyet-i kerîmedir. Otuz üçüncü âyet-i kerîmede geçen Âl-i İmrân kelimesi sûreye isim olmuştur. Sûrede, Allahü teâlânın birliği, yüce sıfatları bildirilmekte, bütün peygamberler in tasdîk edilmesi emredilmekte, onların hepsinin Allahü teâlânın kulları olduğu, bâzısını inkâr etmenin bâzısını ilah edinmenin yanlışlığı açıklanmakta, müslümanlara, Allahü teâlânın maddî ve mânevî ihsanları hatırlatılarak, bir hikmetten dolayı zaman zaman karşılaştıkları zahmetlere, musîbetlere sabretmeleri tavsiye edilmekte ve daha başka hususlar bildirilmektedir. (İbn-i Abbâs, Kurtubî) Âl-i İmrân sûresinde meâlen buyruldu ki Rabbinizden mağfiret istemeğe ve Cennet'e girmeğe koşunuz. Bunun için çalışınız. Cennet'in büyüklüğü gökler ve yer kadardır. Cennet, Allahü teâlâdan korkanlar için hazırlandı. Bunlar, az bulunsa da, mallarını Allah yolunda verirler. Öfkelerini belli etmezler. Herkesi af ederler. Allahü teâlâ, iyilik edenleri sever. (Âyet 133-134) Kıyâmet gününde Kur'ân-ı kerîm ve onunla amel edenler getirilirler. Kur'ân-ı kerîmin önünde, (en uzun oldukları ve en çok hüküm kendilerinde olduğu için) Bekara ve Âl-i İmrân sûreleri bulunacaktır. Bu iki sûre sanki iki bulut yâhut aralarında bir nûr bulunan iki siyah gölgelik veya sâhiblerini müdâfaa eden (savunan) saf bağlamış uçan iki kuş topluluğu gibi olacaklardır. (Hadîs-i şerîf-Müslim)
[15/3 23:14] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber (s.a.s.)’in isimleri hakkında bilgi verir misiniz?
Peygamberimiz (s.a.s.)’in pek çok ismi vardır. Bir hadislerinde kendine has beş adının bulunduğunu haber vererek; “Benim birtakım isimlerim vardır: Ben Muhammed’im! Ben Ahmed’im! Ben Mahi’yim ki, Yüce Allah, küfrü benimle yok edecektir! Ben Haşır’ım ki, insanlar, Kıyamet günü benim izimce haşr olunacaklardır! Ben Akıb’ım ki, benden sonra Peygamber yoktur!” (Müslim, Fezail, 124-126)
Anlamı bakımında Muhammed (s.a.s.) “övülmeye layık hasletleri çok olan”, Ahmed ise “en çok övülen veya en çok hamd ve şükür eden, ya da, bu hasletlerle anılan zat” manalarına gelir. Peygamberimiz’in (s.a.s.) yaygın adlarından biri de Mustafa olup anlamı “seçilen, seçilmiş olan” demektir. Peygamberimiz en çok Muhammed (s.a.s.) ismi ile anılmıştır.
[15/3 23:14] Ömer Tarık Yılmaz: BEDEL
Başkası adına hacceden, vekîl olarak hacca gönderilen kimse demektir.
[15/3 23:15] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: صُومُوا تَصِحُّوا. (طس)
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Oruç tutun ki sıhhat bulasınız.” (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Evsat)
15 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[15/3 23:15] Ömer Tarık Yılmaz: ORUCUN KAZAYA KALMASINI MÜBAH KILAN ÖZÜRLER
Yolculuk: Ramazân-ı şerîfte dînen sefer sayılacak yani en az üç günlük (90 km) bir yere gidecek olan kimse, geceden oruca niyet etmeyip o gün oruç tutmayabilir. Lâkin tutması daha faziletlidir. O gün oruç tutmazsa Ramazân-ı şerîften sonra, bir gün kaza eder. Bir kimse de oruca niyet ettikten sonra gündüz yolculuğa çıkarsa orucunu tamamlar. Bozarsa sadece kazâ gerekir.
Hastalık: Bir hasta; öleceğinden, aklının gitmesinden, hastalığının artmasından veya uzamasından korkacak olursa oruç tutmayabilir veya tutmuş olduğu orucu açabilir. Bunda, sadece korku kâfî değil, hastanın tecrübesi veya görülen alâmetlerden kâfî kanaati bulunmalı veya Müslüman bir mâhir doktorun tavsiyesi olmalıdır. Sonradan iyileşince, tutamadığı günleri kazâ eder.
Şiddetli açlık ve susuzluk: Oruçlu bir kimse, açlıktan veya susuzluktan dolayı ölmesinden, aklına bir noksanlık gelmesinden korkarsa bir tecrübe, bir alâmet veya Müslüman bir mâhir doktorun tavsiyesi ile -orucunu sonra kazâ etmek şartıyla- açabilir.
Hâmilelik, sütannelik: Hâmileliği, Ramazân-ı şerîfe denk gelen, kendisinin veya başkasının çocuğunu emziren bir kadın, açlık sebebiyle kendisine veya çocuğa zarar gelmesinden korkarsa, sonra kazâ etmek şartıyla orucunu açabilir.
Hayız ve nifas hâli: Bir kadın, Ramazân-ı şerîfte gündüz âdet görmeye başlarsa veya çocuk doğurursa, orucu bozulmuş olur. Artık âdet günlerinde ve lohusalık müddetinde oruç tutması câiz olmaz, tutamadığı oruçları kazâ eder.
Ziyafet: Ziyafet vermek veya bir ziyafete davet olunmak, nafile oruçları açmak için bir özür sayılabilir. Bunun için kişi, nafile oruç tutarken vereceği veya çağrıldığı bir ziyafetten dolayı, sonradan kazâ etmek şartıyla, orucunu açabilir.
Yaşlılık: Vücudu artık oruç tutamayacak kadar tâkatsiz olan çok yaşlı ve güçsüz kimse oruç tutmayabilir. Böyle bir kimse için Ramazân-ı şerîfin her gününün orucuna bedel olarak bir fidye vermesi gerekir. Bu fidye, Ramazan-ı şerîfin evvelinde veya daha sonra, bir veya daha fazla fakire verilebilir. (B. İslâm İlmihâli)
15 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[15/3 23:15] Ömer Tarık Yılmaz: • Muhammed Diyâüddin Hazretlerinin Vefatı (1923)
'Nefsinin razı olduğu şeylerle meşgul olmak, cehennem ateşinin yoludur. Muhalefetiyle uğraşmak cennetin yoludur.' Şeyh Muhammed Diyâüddin [kuddise sırruhû]
Semerkand Takvimi
[15/3 23:15] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Nebze Tefekkür…
Zerreden kürreye evrendeki her varlığın kendisini ifşa eden bir yüzü olduğunu inkâr edebilir miyiz? Her şeyi Allah Teâlâ yarattığına göre, yarattığı her şeye bir yüz giydiren de O’dur. Yüzsüz varlık, eksik yaratılış anlamına geleceğinden düşünülmesi bile muhaldir.
Her şeyin bir yüzü vardır. Bu yüz o şeyin hem dışa açılan kapısıdır hem de o varlığın bâtınına gireceğimiz bir kapısı... Ne olduğumuz, nereden geldiğimiz, nereye gittiğimiz, kulluğumuzun derecesi, iyiliklerimiz, kötülüklerimiz hep yüzümüzdedir. Yani bizler, yüzümüzde var olanlar kadarız.
Seyyid Lokman Çelebi’nin Kıyafetnâme’sini bilenler veya herkesin bildiği Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin Mârifetnâme’sini okumuş olanlar, yüzümüzün konuşan dilini anlayabilirler. Günümüzde beden dili tanımlamasıyla ortaya konan yaklaşımlar, geleneğimizdeki ilm-i kıyafetin veya ilm-i simanın belki kıyısına yaklaşmış olabilir. Ancak insanı ve insan yüzünü anlamak, Allah’ın sonsuz ilmi ve nuru ile desteklenen kutlu kişilere nasip olmaktadır.
Semerkand Takvimi
[15/3 23:15] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm var ya, o mutlaka size ulaşacaktır. Sonra gaybı da, görünen âlemi de bilen Allah’a döndürüleceksiniz de, o size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.
(Cuma, 62/8)
[15/3 23:16] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Hâris b. Hişâm bir gün Allah Resûlü’ne, “Yâ Resûlallah, sana vahiy nasıl geliyor?” diye sordu. Allah Resûlü (sav) şöyle buyurdu: “Bazen zil/çan sesi gibi geliyor ki, bana en ağır geleni de budur. (Uğultu) kesildiğinde (vahyin bana) söylediklerini tam olarak kavramış ve ezberlemiş oluyorum. Bazen de melek bana insan şeklinde görünüyor, benimle konuşuyor ve ben de onun dediklerini kavramış ve ezberlemiş oluyorum.”
(Buhârî)
[15/3 23:16] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
Rabbimiz! Bize bol sabır ver. Yolunda ayaklarımızı sabit kıl ve inkârcı toplumlara karşı bize yardım et.
(Bakara, 2/251)
[15/3 23:16] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Hayy
Yaşayan, diri, canlı, ölümsüz, ezelî ve ebedî olan
[15/3 23:16] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Zalimin Hasmı Bizzat Hz. Allah'tır!
Erzurum'un büyük velîsi İbrahim Hakkı (k.s.) hazretlerini çocukken İsmâil Fakîrullah (k.s.) hazretlerine teslim ederler. İyi bir terbiye alması için çocukluğunun mühim bir devresini Fakîrullah hazretlerinin yanında geçiren İbrahim Hakkı hazretleri, bir gün eline aldığı bir testiyle çeşmeye gider, doldururken oraya gelen bir atlı:
-Çekil bakayım önümden be çocuk! diye İbrahim Hakkı hazretlerini azarlayarak atını çeşmeye sürer. O da testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, onu bir köşeye sıkıştırır. Testisini bırakıp kendisini kurtarmak zorunda kalır İbrahim Hakkı hazretleri... Bu esnada at da üzerine basıp testiyi kırar. Ağlayarak hocasının huzuruna gelir ve:
-Çeşmeden su alırken atını koşturarak gelen biri, atını üzerime sürdü. Can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken testimi de tepeletip kırdı! der. Hocası sorar:
-Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?
-Hayır, der, hiçbir şey söylemedim.
-Çabuk git ve o adama bir-iki laf söyle, der.
İbrahim Hakkı hazretleri gider, çeşmenin başında atını tımar etmeye başlayan adamın yanına varıp bekler. Fakat bir türlü terbiyesini bozup da:
-Benim testimi niye kırdın zâlim adam?! diyemez.
Dönüp geldiğinde hocası Fakîrullah hazretleri sorar:
-Ona bir şeyler söyleyebildin mi?
-Söyleyemedim efendim; niyetlendim, lâkin bir türlü dilimi çevirip de ağır bir söz sarf edemedim! Hocası bağırır:
-Sana diyorum, çabuk git ve o adama bir şeyler söyle, mukabele et! Yoksa sonu felâket!..
İbrahim Hakkı hazretleri bu defa kararlı olarak koşup çeşmenin başına gelir. Bir de bakar ki, testisini kıran adamı, kendi atı, attığı çiftelerle çeşmenin havuzuna yuvarlamış, ölüsü yatmaktadır! Koşarak gelip, hocası İsmâil Fakîrullah hazretlerine bu vahim vaziyeti anlatır. Hocası bu hâle üzülür:
-Vah vah! Bir testiye bir adam! Üzüldüm buna doğrusu! der. Huzurundakiler bundan bir şey anlamadıklarını söyleyince, büyük velî şöyle îzah eder: 'O atlı adam, İbrahim Hakkı'ya zulmetti. Zulme uğrayan da tek kelimeyle olsun mukabelede bulunmadı, zâlimi Allâh'a havâle etti. Allâh Teâlâ'nın da gayretine dokunup zâlimi cezâlandırdı. Şayet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona bir şeyler söyleseydi, ödeşeceklerdi. Fakat İbrahim, büsbütün mazlum oldu. Bense ödeştirmek için uğraşıyordum, maalesef muvaffak olamadım!'
[15/3 23:16] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Süveyd İbnu Hanzala (ra)
Resulullah (sa)'a gitmek üzere yola çıkmıştık. Beraberimizde Vail İbnu Hucr radıyallahu anh da vardı. Yolda onu, bir düşmanı yakaladı. Herkesi yemin etmeye zorladılar. Ben, 'o, kardeşimdir' diye yemin ettim. Bunun üzerine onu serbest bıraktılar. Resulullah'a gelince olup biteni anlattım. '(Önümüzü kesen) grup herkesi yemine zorladı, ben de onun kardeşim olduğuna yemin ettim' dedim. 'Doğru söylemişsin, Müslüman Müslümanın kardeşidir!' buyurdular.
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Ebu Davud, Eyman 8, (3256), İbnu Mace, Keffarat 14, (2119)
Hadisin Açıklaması:
Tevriye, gizleme demektir. Yeminde asıl maksadı gizlemeye de tevriye denmiştir. Kişi muhatabını aldatarak hakiki maksadını gizleyecek bir muhtevada yemin edebilir. Bu çeşit bir yemin câiz midir, câizse hangi şartlarda caizdir? Ulemâ meseleyi rivayetlere dayanarak tahlil etmiştir. Önceden de belirttiğimiz gibi bunun caiz olduğu yer vardır. Nevevî der ki: 'Elhasıl, yemin kâdı veya naibinin kendisini ilgilendiren bir davada talep ettiği yemin dışındaki bütün hallerde yemin edenin niyetine göre değerlendirilir'. Nevevî devamla tevriye için der ki: 'Tevriye ile kişi her ne kadar hânis olmaz ise de, yemin talep edenin hakkını iptal edecek ise böyle bir tevriyeyi yapmak caiz değildir. Bu hususta ulemâ icma etmiştir.' Kadı İyâz şu hususta da icma vaki olduğunu kaydeder: 'Yemin talep edilmediği ve yeminine bir hak taalluk etmediği halde yemin eden kimse için niyeti esastır, sözü de kabul edilir. Ancak, üzerinde bir başkasının hakkı varsa, talep üzerine veya kendiliğinden yaptığına bakılmaksızın yeminin zahiri ile hükmedilir, bu hususta ihtilaf yoktur
[15/3 23:17] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: 'Başkasına sütünden istifade etmesi için verilecek bir hayvan olarak, sütlü deve ve bol sütlü koyun ne muvafıktır. Sabah bir kap, akşam bir kap süt verir.'
Kaynak : Buhari, Hibe 35, Eşribe 14, Müslim, Zekat 73, (1019)
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[15/3 23:17] Ömer Tarık Yılmaz: borç ödenmeden önce sevapları tükenirse haksızlık ettiği o kimselerin günahlarından da alınarak o kimseye yükletilir. Sonra da o kimse cehenneme atılır. İşte gerçekten iflas eden bu kimsedir.” (Müslim, Birr 59)
221- عَنْ أُمِّ سَلَمَةَ رَضِي الله عَنْهَا أن رَسُولَ اللَّهِ
قال : إنما أنا بَشَرٌ, وَإنكُمْ تَخْتَصِمُونَ إِلَيَّ , وَلَعَلَّ بَعْضَكُمْ أن يَكُونَ أَلْحَنَ بِحُجَّتِهِ مِنْ بَعْضٍ , فَأَقْضِي لَهُ نَحْوِ مَا أَسْمَعُ , فَمَنْ قَضَيْتُ لَهُ بحَقِّ أخيهِ , فَإنما أَقْطَعُ لَهُ قِطْعَةً مِنَ النَّارِ .
221: Ümmü Seleme (Allah Ondan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:
“Ben ancak sizin gibi bir insanım, sizler benim yanıma gelip birbirinizi dava ediyorsunuz. Bir kısmınız haksız olduğu halde delil getirmekte diğerinizden daha inandırıcı olabilir. Ben de dinlediğime göre onun lehine hükmedebilirim. Böylece kimin lehine kardeşinin hakkını alıp hüküm vermişsem ona cehennemden bir parça ayırmış olurum.” (Buhari Şehadet 27, Müslim Akdiye 4)
222- عَنِ بْنِ عُمَرَ رضي اللهُ عَنْهُمَا قال : قال رسولُ الله
: لَنْ يَزَالَ الْمُؤْمِنُ فِى فُسْحَةٍ مِنْ دِينِهِ , مَا لَمْ يُصِبْ دَمًا حَرَامًا.
222: İbni Ömer (Allah Onlardan razı olsun)’den bildirildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Haksız yere adam öldürüp haram kan akıtmadıkça, mü’min kişi için dininde ümid sahası açık olup Allah’ın rahmetini umması devam eder.” (Buhari, Diyet 1)
223- وعَنْ خَوْلَةَ الأنصاريةِ , وهي امرأة حمزة
وعَنْهَا , قالت : سَمِعْتُ النَّبِيَّ
يَقُولُ : إن رِجَالا يَتَخَوَّضُونَ فِي مَالِ اللَّهِ بِغَيْرِ حَقٍّ فَلَهُمُ النَّارُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ .
223: Hamza’nın eşi Havle binti Samir el-Ensariye (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir: Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu işittim: “Şüphesiz ki haksız olarak Allah’ın malını yani İslam devletinin hazinesinden veya kamu yararına olan vakıf mallardan herhangi birini kullanan veya tasarrufta bulunan kimseler kıyamet günü cehennemi hak ederler.” (Buhari, Humus 7)
BÖLÜM: 27
MÜSLÜMANLARIN HAKLARINA SAYGI GÖStERMEK
قال الله تعالى : وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّهِ..
“... Her kim Allah’ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse bu Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır.” (22 Hacc 30)
قال الله تعالى : وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَائِرَ اللهِ فَإنهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ..
[15/3 23:17] Ömer Tarık Yılmaz: DOĞRU OLAN, 1982 VE EVVELİ NAMAZ VAKİTLERİNİN AÇIKLAMASI (1)
Doğru namaz vakitlerinin değiştirilmemesi hususunda, Elmalılı Hamdi Yazır, Sebîl-ürreşâd Mecmuası’nın 22. cildinde tafsilâtlı malumat vermiştir. 1983’e kadar, Türkiye’de temkin zamanını ve imsakta güneşin ufuktan yükseklik açısını kimse değiştirmemiş, bütün âlimler, velîler, şeyhülislâmlar, müftüler, bütün Müslümanlar, asırlar boyunca namazlarını bu şer’î vakitlerinde kılmışlar ve oruçlarına bu vakitlerde başlamışlardır. Takvimimizde temkin zamanı ve güneşin imsakta ufkun altındaki yükseklik açısı değiştirilmemiş, namaz ve oruç vakitleri, doğru olarak bildirilmiştir.
İmsak vakti: Dört mezhebte de şer’î gecenin sonunda, fecr-i sâdık denilen beyazlığın ufuk hattının bir noktasında görülmesi ile, yâni, Güneş ufuk hattına -19 derece yaklaşınca başlar. Oruç da, bu vakitte başlar.
İslâm alimleri ve İslâm astronomi mütehassısları, 1982 senesi ve evvelinde, imsak vaktinde güneşin ufkun altında (-19) derece olduğunda ittifak, yâni söz birliği etmişlerdir. Bu ittifak, hem Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan, 1982 senesine kadar muhtelif yazılarında ve hâlen yayında olan sitelerinde de bildirilmiştir. Meselâ; 1958 senesinde bir köşe yazarına verilen cevap yazısında, 13.08.2010 tarihinde bir okuyucusunun sualine cevabında, 17.07.2013 tarihindeki “Basın Açıklaması”nda açıkça bu söz birliği ifade edilmektedir. 1400 seneden beri de, imsak vakti hesabında, ufkun altında (-19) derece uygulanagelmiştir. T.C. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi’nin 08.07.1992 tarih ve 1354 sayılı yazısı ile de, bu söz birliği teyid ve ifade edilmiştir. 1983 ve daha sonraki senelerde, imsak vakti hesabında (-18) derece kullanılmış ve temkinsiz imsak ve yatsı vakitleri verilmiştir. Öğle ve ikindi vakitlerinde de, zaruri olan temkin müddeti azaltılmıştır. Bu şekilde verilen vakitlerin hepsi yanlıştır. 1898 senesinde Maarif nezaretince bastırılan, Muhtasar İlm-î Heyet isimli kitapda, “Güneş, ufka -19 derece yaklaşınca, fecirden temkin çıkarılmakla imsak bulunur.” denmektedir. (Devamı yarın)
15.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[15/3 23:18] Ömer Tarık Yılmaz: el-Mü`minûn Suresi 9
Ve onlar ki, namazlarını muhafaza ederler,
[15/3 23:18] Ömer Tarık Yılmaz: Tirmizi
Cuma gecesi veya cuma günü vefat eden hiçbir müslüman yoktur ki, Allah onu kabir fitnesinden korumamış olsun.
[15/3 23:18] Ömer Tarık Yılmaz: El Kebir: Büyüklüğünde hudut olmayan.
[15/3 23:18] Ömer Tarık Yılmaz: Gusulden önce Abdest almak : Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedip topuklara kadar ayaklarınızı da (yıkayın)! Eğer cünüp olduysanız boy abdesti alın! Hasta yahut yolculuk hâlinde bulunursanız veya biriniz tuvaletten gelirse ya da kadınlara dokunmuşsanız (cinsî münasebette bulunmuşsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin! Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (el-Mâide, 6)
“Ey îmân edenler! Sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de -yolcu müstesnâ- gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın! Eğer hasta olur yahut s
[15/3 23:18] Ömer Tarık Yılmaz: Tirmizi, nubnu Mace
Allah’ım! Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin. Beni bağışla!
[15/3 23:18] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Ahlaki Özellikleri
Muhaddisler O’nun yüce ahlâkını şu şekilde tasnif etmişlerdir:
Açıkta ve gizlide Allah’tan korkmak.
Rızâ (hoşnutluk) ve gazab (kızgınlık) hâllerinde dahî adâletten ayrılmamak.
Zenginlikte ve fakîrlikte iktisâdı ve îtidâli elden bırakmamak.
Akrabâ, alâkasını kesse bile, onlarla alâkayı kesmemek.
Kendisini mahrum edene dahî ihsân etmek.
Kendisine zulmedene bile af ile muâmele etmek.
Sükûtunun tefekkür olması,
Konuşmasının zikir (Allâh’ı anmak) olması,
Nazarının ibret olması... (İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, XVI, 252/5838)
GÜZEL AHLAK İLE İLGİLİ HADİSLER
Allah Resûlü’nün kılıcı üzerinde şu ibâreler yazılı idi:
“Sana zulmedeni affet, seninle ilgilenmeyen akrabâna yardım et, sana kötülük yapana iyilikle mukâbele et, aleyhine de olsa doğruyu söyle.”
Hazret-i Huzeyfe’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Efendimiz buyuruyorlar ki:
“«İnsanlar iyilik yaparsa biz de iyilik yaparız, şâyet zulmederlerse biz de zulmederiz.» diyerek her hususta başkalarını taklid eden şahsiyetsiz kişiler olmayınız! Lâkin kendinizi, insanlar iyilik yaparsa iyilik yapmaya, (zıddına sizlere) kötülük yaparlarsa mukâbele etmemeye alıştırınız!” (Tirmizî, Birr, 63/2007)
Yine buyururlar ki:
“Kardeşinin uğradığı felâketi sevinçle karşılama! Allah onu rahmetiyle kurtarır da seni derde mübtelâ kılar.” (Tirmizî, Kıyâmet 54/2506)
[15/3 23:18] Ömer Tarık Yılmaz: El-Fâtiha Suresi / 2
Fâtiha sûresi baştan sona bir duadan ibarettir. Kul bu sûreyi okuyarak Rabbine yalvarır, O’na istek ve ihtiyaçlarını arz eder. Fakat kulun bu isteklerini dile getirirken güzel bir girizgâhla söze başlaması gerekir. En güzel girizgâh ise, sınırsız kudreti karşısında boyun büküp el açarak yalvardığı zâtın yüceliğini, güzelliğini ve nimetlerini dile getirmektir. Bu sebeple Fâtiha sûresi, “Elhamdülillâh” diyerek âlemlerin Rabbi Allah’a hamdle başlar. Bu dua, kulun Allah’ın yüceliğini kabul ettiğini ve O’nun lütfettiği sayısız nimetlere şükrettiğini gösteren büyük bir tâzim ifadesidir. Bu bakımdan cennetliklerin en son duası da “Elhamdülillâh” olacaktır. (bk. El-Yûnus 10/10) Zira bu dua, hamd muhtevasına girebilecek bütün övgü, senâ ve yüceltmelerin gerçek mânada sadece Allah’a mahsus olduğunu bildirmektedir..
اَلْحَمْدُ (hamd); sözlükte övmek, senâ etmek, şükretmek ve methetmek gibi mânaları içine alır. Fakat tarif edildiklerinde bu kelimeler arasında bir kısım anlam farklarının bulunduğu görülür.
“Hamd”; hür iradesiyle verdiği nimetler ve yaptığı iyilikler karşılığında birini övmek, bütün iyiliklerin sahibi olması sebebiyle de ona gönülden teşekkür etmektir. Yani birinin hamde layık olması için, yaptığı iyilik ve güzelliklerin rastgele değil, irade ve istekle hâsıl olması gerekir. Hamd ederken, hamdettiğimiz varlığın iyilik ve nimetlerinin bize ulaşıp ulaşmaması önemli değildir. Önemli olan o şahsın böyle bir hamde liyakatidir. Dolayısıyla Allah’a hamd; Cenâb-ı Hakk’ın fiillerini ve eserlerini görüp O’nu yüceltmek, kemâli karşısında hayretlere düşüp hayranlık secdesine kapanmak, cemâli karşısında sevgiyle coşup taşmak ve sonsuz lutufları karşısında yüzü yerlere sürmektir.
Hamd; söz, fiil ve hâl ile olur. Sözlü hamd, dille yapılan övgüdür. Hak Teâlâ’yı, kendini övdüğü ve nasıl övülmek istiyorsa o şekilde senâ etmektir. Fiille hamd, Allah’ın rızâsını umup O’nun yüce katına yönelerek ibâdet, hayır ve hasenat kabilinden bedenî amelleri yerine getirmektir. Bu da ancak her azanın yaratılış hikmetine uygun biçimde kullanılmasıyla mümkün olur. Halle hamd ise kalbî duygularla gerçekleşir; ilmî ve amelî olgunlukla bezenmek ve üstün ahlâkî vasıflarla donanmak sûretiyle kazanılır.
“Şükür”, bize ihsan edilen nimetlerin ve iyiliklerin sahibine yapılan teşekkürdür. Bu, yalnız nimete karşı olur. Hamdde olduğu gibi şükür de hem dil, hem fiil hem de kalple yapılır. “Sana şükürler olsun Rabbim” demek dille, “namaz kılmak” fiille, Cenâb-ı Hakk’ın nimetleri karşısında eziklik duyarak kalbin teşekkür hissiyle dolması ise kalple şükre örnek teşkil eder. Her şeyin şükrü kendi cinsinden olur. Maddi imkânlarımızı Allah yolunda harcamak da en güzel şükürdür.
“Medih” de bir iyilik ve güzellik karşısında yapılır. Fakat hamdde olduğu gibi, sahibinin bu iyilik ve güzelliklerde iradesinin ve tesirinin olup olmaması şart değildir. Örneğin kişi, boyunun uzunluğu, yüzünün güzelliği gibi kendi iradesinin eseri olmayan meziyetleri sebebiyle övülebildiği gibi, cömertlik, fedakârlık, şecâat ve cesareti gibi iradesiyle sahip olduğu faziletleri sebebiyle de övülebilir.
Görüldüğü üzere hamdin sebebi, sadece hamd edene ulaşan nimet ve ihsanlar değil, hamde layık olan varlığın irade ve ihtiyara dayalı bütün güzellikleri, ihsanları ve iyilikleridir. Bu mânada hamd, yalnız Allah Teâlâ’ya mahsustur. Çünkü bütün iyilik ve güzellikleri yoktan yaratan sadece O’dur. Hür iradesiyle bunları var etmiştir. Başkalarına ait iyilik ve güzelliklerin de yaratıcısı O’dur. İnsanların kendi isteklerine bağlı iyilik ve güzelliklerde de Allah’ın mutlak iradesinin tecellileri vardır. Onların irade ve isteklerine bağlı olmayan her türlü iyilik ve g�
[15/3 23:18] Ömer Tarık Yılmaz: İlk Ezan
Namaz vaktini cemaate duyurmak için önceleri yalnızca “Namaza, namaza!” ifâdeleri söylenirdi. Daha sonra ise ezân-ı Muhammedî lutfedildi.
Allâh Resûlü, halkı namaza dâvet şeklinin nasıl olması gerektiği husûsunu ashâbıyla istişâre ediyordu.
Bâzısı; “Namaz vakti geldiği zaman bir sancak dikelim, Müslümanlar onu gördüklerinde birbirlerine haber versinler.” dedi. Fakat Peygamber Efendimiz bu teklifi beğenmedi.
Yahûdî borusu çalınması teklif edildi, onu da beğenmedi: “Bu, Yahûdîlerin âletidir.” buyurdu.
Çan çalınmasından bahsedildi. Peygamber Efendimiz: “O da Hıristiyanların işidir.” buyurdu.
İLK EZAN NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR?
Resûlullâh’ın derdiyle dertlenen, O’nun kaygısı ile kaygılanan Abdullâh bin Zeyd[1] (r.a.) oradan ayrılıp gitti. Uyku ile uyanıklık arasında iken kendisine ezân-ı Muhammedî lutfedildi. Hemen Resûlullâh’ın yanına giderek:
“−Ben uyku ile uyanıklık arasında iken biri gelip bana ezânı öğretti.” dedi.
Hz. Ömer de aynı rüyâyı görmüştü. Bunun üzerine Allâh Resûlü:
“−Ey Bilâl kalk ve Abdullâh bin Zeyd’in söylediklerini tatbîk et!” buyurdu.
Bilâl (r.a.) de Abdullâh’ın söylediklerini aynen tatbîk etti ve ezân okudu. (Ebû Dâvûd, Salât, 27/498)
Böylece ezân, vâcib derecesinde kuvvetli bir sünnet oldu. Çünkü o hem sâdık rüyâ, hem sünnet-i Nebî, hem de vahy-i ilâhî ile sâbittir. Âyet-i kerîmede:
“Onları namaza çağırdığınız zaman...” (el-Mâide, 58) buyrulmaktadır.
Ezânın teşrîinde her ne kadar vâsıta Abdullâh bin Zeyd (r.a.) ise de vahye ve gaybî feyze mazhar olan, her zaman için Varlık Nûru Efendimiz idi. Ezân, O’nun tasdîki ile meşrû kılındı ve insanlar câmiye, cemaate çağrılmaya başlandı. Bilâl-i Habeşî, ilk ezânı okuduğu zaman Medîne’nin bir ucundan diğer bir ucuna bu yüce dâvet ulaştı. Ezân sadâsıyla semâlar yankılandı. Mü’minler, büyük bir neş’e içinde mescide koştular.
Varlık Nûru’na namaza dâvet için muhtelif yollar teklif edildiği hâlde O bunların hiçbirinden hoşlanmamış, ezânı ise büyük bir memnûniyetle kabûl etmiştir. Çünkü ezân, İslâm’ın Allâh, peygamber, ibâdet ve hayat anlayışını veciz bir sûrette hulâsa eder ve aralarında sağlam bir bağ kurar. Dolayısıyla Allâh Resûlü, namaza dâvet konusunda en ideal yolu tercih buyurmuştur.
Ezân, âyet ve hadislerle sâbit olup bin dört yüz küsur senedir mü’minler için ulvî bir dâvet olarak devâm etmektedir. Cihanşümûl ve beynelmilel bir namaz çağrısıdır. Bu sebeple aslî ve orijinal şekli dışında okunamaz. O, âdeta semâların lâhûtî bir nağmesidir.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Ezânı işittiğiniz zaman müezzinin söylediğini (kelime kelime) aynen tekrarlayın. Sonra bana salât ü selâm getirin. Zîrâ kim bana salât ü selâm getirirse Allâh da ona on misliyle rahmet eder. Sonra benim için Vesîle’yi taleb edin. O, cennette bir makamdır ki, mutlakâ Allâh’ın kullarından birinin olacaktır. Ona erişecek kimse olmayı ümîd ediyorum. Kim benim için Allâh’tan Vesîle’yi taleb ederse, şefaatim kendisine vâcib olur.” (Müslim, Salât, 11; Ebû Dâvûd, Salât, 36/523)
Yine Allâh Resûlü diğer bir hadîs-i şerîfte, müezzinle birlikte ezânı tekrarlayan kimsenin cennete gireceğini haber vermiştir.[2] Ezândan sonra yapılacak duâ hakkında ise şöyle buyurmuştur:
“Kim ki ezânı işittiği zaman:
«Ey bu eksiksiz dâvetin ve kılınan namazın Rabbi! Hz. Muhammed’e (s.a.v.) vesîleyi ve fazîleti ver. O’nu va’dettiğin Makâm-ı Mahmûd üzere haşret!» derse, ona kıyâmet günü mutlakâ şefaat ederim.” (Buhârî, Ezân, 8; Ebû Dâvûd, Salât, 37/529)
EZANIN FAZİLETİ
İlâhî bir sadâ olan ezânın fazîleti hakkında pek çok hadîs-i şerîf vârid olmuştur. Bunlardan birkaçı şöyledir:
“İki duâ vardır, aslâ reddedilmez veya çok nâdir reddedilir: Ezân esnâsında yapılan duâ ile Allâh yolunda cihâd ederken insanların birbirine girdikleri andaki duâ.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 39/2540)
“İnsanlar ezân okumanın ve namazda ilk safta bu
LİG TABLOSU
Takım
O
G
M
B
Av
P
1.GALATASARAY A.Ş.
26
20
2
4
44
64
2.FENERBAHÇE A.Ş.
27
17
1
9
33
60
3.TRABZONSPOR A.Ş.
26
17
3
6
23
57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş.
26
14
5
7
17
49
5.GÖZTEPE A.Ş.
26
11
5
10
10
43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ
26
12
8
6
14
42
7.SAMSUNSPOR A.Ş.
26
8
7
11
-2
35
8.KOCAELİSPOR
26
9
11
6
-4
33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş.
27
8
10
9
-10
33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş.
26
7
10
9
-4
30
11.CORENDON ALANYASPOR
26
5
8
13
-4
28
12.TÜMOSAN KONYASPOR
26
6
11
9
-9
27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ
26
6
13
7
-8
25
14.KASIMPAŞA A.Ş.
26
5
12
9
-14
24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR
26
6
14
6
-18
24
16.İKAS EYÜPSPOR
26
5
14
7
-18
22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR
26
3
12
11
-28
20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK
26
4
17
5
-22
17


