[17/3 18:56] Ömer Tarık Yılmaz: 36 - Taatların Noksanlığı Sebebile İmanın Azalmasını ve Küfür Lâfzının Hukuk ve Ni'mete Küfran Gibi Allahı İnkardan Başka Manada Kullanılabileceğini Beyan Bâbı
250- Bize Muhammed b. Rumh b. el-Muhâdr-i Mısrî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Leys, İbn'l-Hâd'dan, o da Abdullah b. Dinardan, o da Abdullah b. Ömer'den, o da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den işitmiş olmak üzere haber verdi. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Ey kadınlar cemâli! sadaka verin! istiğfarı da.,çok yapın! çünkü ben ekseriyetle cehennemliklerin sizlerden olduğunu gördüm.» buyurmuşlar.
Bunun üzerine o kadınlardan aklı başında biri:
— Yâ Resûlüllah! Aceb biz ne yapmışız ki cehennemliklerin ekserisi bizden olmuş? demiş. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Çünkü siz çok lâ'net eder; kocalarınıza karşı küfran-ı nimette bulunursunuz. Akıl ve dîni noksan olanlardan hiç birinin akıllı bir kimseye sizin kadar galebe çaldığını görmedim.» demiş. Kadın:
— Yâ Resûlüllah! Akıl ve dinin noksanlığı nedir? diye sormuş. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
— «Akıl noksanlığına gelince: iki kadının şahidliği bir erkeğin şahidliğine muâdildir. İşte aklın noksanlığı budur. Kadın günlerce namaz kılmaz; ramazanda (bii müddet) oruç tutmaz. Dinîn noksanlığı da budur.» buyurmuşlar.
251- Bana bu hadisi Ebû't-Tâhir de rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize İbn rehb, Bekir b. Mutlardan, o da İbn'l-Had'dan naklen bu isnadla bu hadisin mislini haber verdi.
252- Bana Hasen b. Aliy el-Hulvânî ile Ebû Bekir b. İshâk rivâyet ettiler, dediler ki: Bize İtmü Ebi Meryem rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Muhammed b. Ca'fer haber verdi.
Dedi ki: Bana Zeyd b. Eşlem, Iyâd b. Abdillâh'dan, o da Ebû Said-i Hudrî'den, o da Nebiy (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen haber verdi. H.
253- Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteybe ve İbn Hücr rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize İsmail —ki İbn Ca'ferdir— Amr b. Ebî Amr'dan, o da el-Makburî'den o da Ebû Hüreyre'den, o da Nebiy (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen, İbn Ömer'in Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen rivâyet ettiği hadis ma'nâsında bir hadis rivâyet etti.
Bu hadisi Müslim bir kaç yoldan rivâyet ettiği gibi Buhârî dahi: ilayız, Oruç, Bayram namazları bahislerinde; Nesâî Namaz bahsinde taline etmiştir. Onu İbn Mâce ile başkaları da rivâyet etmişlerdir.
Buhârî'nin rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kurban veya ramazan bayramı namazına giderken kadınlara rastlamış ve hadisde geçen sözleri kendilerine o zaman söylemiştir.
Ma'şer: cemaat demektir. Kavm. rant ve nefer kelimeleri de ayni ma'nâya gelirler. Bunların müfredleri yoktur. Sa'lebi: «Ma'şer kelimesi erkekler cemaatine mahsustur.» demişse de bu söz kabul edilmemiştir.
Nevevî: «Ma'şer, bir şeyde ortak olan cemaattir. Meselâ: insan bir ma'şer, cin ma'şer, kadınlar ma'şer, şeytanlar marşerdir; cem'i: meâşir gelir.» diyor.
Ekseriyetle cehennemliklerin kadınlar olduğu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e İsrâ gecesinde gösterilmiştir. Hâdiseyi anlatırken Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kadınlara hitabe: «sizi gördüm» demekten muradı muhatabı olan kadınlar değil, hemcinsleridir. Yani ekseriyetle cehennemlikler sizin sınıftandır; demek istemiştir. Cennetlikler hakkında vârid olan bir hadisde: «Onların her birerlerinin ikişer karısı olacak...» buyurulmuştur.
Bu hadis, kadınların erkeklerden çok olacağına delâlet ederse de el-Übbi'nin beyanına göre; kadınların o gün erkeklerden çok olması her zaman onlardan fazla olmalarını istilzam etmez. Yahut: kadınlar cehennemde erkeklerden çoktur; bir erkeğe iki kadın verilmesi ise cehennemden çiktıkdan sonra olacaktır.» denilir. Maama'fih bir erkeğe verilen iki kadının hurilerden olması ihtimâli de vardır. Nitekim Teâlâ Hazretleri ehl-i cennet erkekleri hurilerle evl
[17/3 18:57] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Niyazi Mısrî’nin Vefatı 1694
• Konya’nın İngiliz ve İtalyan İşgalinden Kurtuluşu 1920
• Dünya Denizcilik Günü
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[17/3 18:57] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“...İşler dönüp dolaşıp Allah’a varır.”
Al-i İmran 109
[17/3 18:57] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Sudaki balıklara varıncaya kadar yer ve gök ehli âlim kişinin bağışlanması için Allah’a yakarır.”
Tirmizî, İlim, 19
[17/3 18:57] Ömer Tarık Yılmaz: ÇANAKKALE ZAFERİ: BİR MİLLETİN YENİDEN DİRİLİŞİ
Şanlı tarihimiz kahramanlık destanlarıyla doludur. Ecdadımız, i’lâ-yi kelimetullah için nice beldeleri ve gönülleri fethetmiştir. İslam’ın izzetini, Müslümanların haysiyetini ve mukaddes değerlerini müdafaa etmek için canından, cananından, bütün varından vazgeçmiştir. Ancak tarihin hiçbir döneminde özgürlüğünden ve bağımsızlığından ödün vermemiştir. Zulme rıza göstermemiş, zalime boyun eğmemiştir.
Çanakkale Zaferi de, Rabbimizin lütuf ve inayeti, milletimizin iman, cesaret ve fedakârlığıyla verdiği eşsiz bir imtihanın, çetin bir mücadelenin adıdır.
Çanakkale, zulmün ve küfrün her türlü imkân ve silahına karşın, iman dolu yüreklerin kıyâm ettiği, yerin ve göğün “Allah-u Ekber” nidalarıyla inlediği bir şahlanıştır. Çanakkale, “Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor; Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!” dizelerinin vücut bulmuş hali, Allah yolunda cihad ve şehadet ruhudur. Çanakkale, Anadolu’nun her evinden, Rumeli’nin her bölgesinden, İslâm coğrafyasının her beldesinden imanı, gayesi ve duygusu bir olan müminlerin sıradağlar gibi omuz omuza vererek gösterdiği ümmet olma şuurudur.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[17/3 18:57] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah’ım! Bana öğrettiğin ilim ile beni faydalandır, bana fayda verecek ilmi bana öğret ve benim ilmimi arttır. Her hal üzere Allah’a hamd olsun. Cehennem ehlinin halinden Allah’a sığınırım.” (Tirmizi, Deavat, 130)
[17/3 18:57] Ömer Tarık Yılmaz: TEVÂZU
Türkçe’de, alçak gönüllülük, kibir ve gösterişten uzak olma an- lamlarına gelen tevâzu, bir müslümanın sahip olması gereken güzel hasletlerden birisidir. Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde, Cenabı Hakkın, böbürlenip büyüklük taslayanları sevmediği (Nisâ, 4/36; Nahl, 16/23; Lokman, 31/18) belirtilmiştir. Bizim için en güzel örnek olan sevgili Peygamberimiz de ömrü boyunca sade ve gösterişten uzak bir hayat sürmüştür. Daha iyi imkanlara sahip bulunduğu Medine döneminde bile bu mütevâzı yaşan- tısında bir değişiklik olmamıştır. Onun günlük yaşantısını merak edenlere Hz. Aişe’nin verdiği cevap şudur: “O da diğer insanlar gibi bir insandı. Sizden birinizin ailesi için yaptığı şey- leri o da yapar, ayakkabısını tamir eder, elbisesini diker, koyu- nunu sağar, kendi işini görürdü.” (İbn Hıbban, Sahih, 12/488)
MÜRSELÂT SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 50 âyettir.
Sûre, adını birinci âyette geçen “el-Mürselât” kelimesinden al- mıştır. Mürselât, gönderilenler demektir.
Sûrede başlıca, Allah’ın varlığı, birliği, kudreti, melekler, ahiret hayatı ve orada müminler için hazırlanmış olan nimetler, kıya- metin, hesap ve azabın gerçek- leşeceği, Allah’ın kudreti ve günahkârların akıbeti konu edilmektedir.
ÖZLÜ SÖZ
Bir kurtuluştur o an çağrılsa senin adın Sesin ne kadar sıcak sesin ne kadar yakın (Erdem Bayazıt)
[17/3 18:58] Ömer Tarık Yılmaz: Öldükten sonra tekrar dirilten
Al-Mu'id : The Restorer who recreates creatures after has annihilated them.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'Başlangıçta insanları yaratan O'dur. Mahşerde de yaratacak O'dur. 'Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak: Arzı, ölümünün ardından nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka diriltecektir. O, her şeye kadirdir.' (Rum, 50)
'Senin yeryüzünü kupkuru görmen de Allah'ın âyetlerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, harekete geçip kabarır. Ona can veren, elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir.' (Fussilet, 39)
'Ey kâfirler! Siz ölü iken sizi dirilten Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O'na döndürüleceksiniz.' (Bakara, 28)
Ölümlerinden sonra varlıkları yeniden dirilten, canlarını iade eden, yeniden yaratan. ikinci kez yaratılış, başka bir şekilde yaratılış değildir. Var olup yok olan bir şey,başka şekilde değil aynen yaratılacaktır. Dünyadaki insan nasıl ise, kıyamet gününde de aynı olacaktır. Her müslüman, Allah'ın ilk kez ve (âhirette) ikinci kez yaratan olduğunu bilmelidir. Yok olduktn sonra onları tekrar yaratacak olan O'dur. O'nun tekrar yaratması bir ihtiyaçtan değil, bir hikmet gereği kudretinin bir göstergesi içindir. (1)
Halbuki iş bu kadar değil, bunun ilerisi de var. O sizi öldürdükten sonra yine diriltir ve diriltecektir. Size önce verdiği gibi ve hatta ondan daha yüksek yine bir hayat verir ve verecektir. Ba'sü ba'de'l-mevt (öldükten sonra dirilmek) de haktır. Görmez misin olan yine olur. Eğer olmasaydı sen kâinatta hiçbir kanun göremezdin. Bir yaptığını bir daha yapamazdın. İlimden, sanattan hiçbir hissen olmazdı. Sen bu sayededir ki hangi şeyi iyi bilirsen onu bir daha ve bir daha yapabilirsin. Tohumlarını bu sayede eker, çiftlerini bu sayede sürer, hasılatını bu sayede kaldırırsın. (2)
Bir kimsenin ev halkından birisi yolda eğlense ve ondan bir haber gelsin, bir haberim olsun isterse, evdekiler uyuduktan sonra 'Ya Müid' ismini yetmiş kere okuyup evinini dört bir tarafına üflemelidir ve 'Ya Müid, filan kimseyi bana geri dönde veya haberini gönder' diye dua etmelidir. Umulur ki yakın bir zamanda o kaybolan veya eğlenen kimsenin ya kendisi ya da haberi gelir. (3)
Kaynaklar
1) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
2) Elmalı Tefsiri, Bakara,28
3 Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı) Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
4) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
[17/3 18:58] Ömer Tarık Yılmaz: Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyetinde, Hz. Peygamber'in hadislerinde ve örnek hayatında temizliğin önemi ve gerekliliği üzerinde ısrarla durulmuş, genel anlamda temizlik ve ibadet amaçlı temizlikle ilgili birtakım ilke ve ölçüler getirilmiş ve temizlik bazı ibadetler için ön şart sayılmıştır. Bu, İslâm dininin dünya hayatına hem âhirete uzanan bir köprü olması hem de insanın yaratılışından beklenen ulvî gaye ve hikmetlerin gerçekleşme alanı olması cihetleriyle önem vermesinin, insan hayatını maddî ve mânevî yönleriyle bir bütün halinde ele almasının ve neticede bu hayatı düzene koymada ferde yardımcı olmasının tabii bir sonucudur. Çünkü din, özü itibariyle mânevî kirlerden arınma, Allah'ı tanıma, O'na itaat ve ibadet etmeden ibaret gibi görünse de ruhun yücelişi ve insanın böyle mânevî bir bağlantı ortamına geçebilmesi için insanı çevreleyen fizik şartların da buna uygun olması gerekir. İbadet hayatıyla ve mânevî temizlenme ile beden ve çevre temizliği arasında sıkı bir bağın kurulması hatta Kur'an'da temizlikten, hem maddî hem de mânevî temizliği kapsayacak şekilde genel bir anlatımla söz edilmesi böyle bir anlam taşır. Öte yandan İslâm dini ferdin âhiret kadar dünya hayatında da her yönden mutlu ve huzurlu olmasını arzu ettiği, müslümanların sağlıklı ve güvenli bir toplum oluşturmasını dinî hayat için âdeta ön şart mesabesinde gerekli gördüğü için, başta beden temizliği olmak üzere maddî temizliği de dinî mükellefiyet kapsamında görmüş, bu konuda ferde bir dizi ödev ve sorumluluk yüklemiştir.
İslâm kültüründe genel anlamdaki temizlik ile ibadet amaçlı temizlik birbirini tamamlar ve birlikte bir anlam ifade eder. Bu sebeple İslâm bilginleri temizliği maddî temizlik, hükmî temizlik ve mânevî temizlik şeklinde üç safhalı bir faaliyet olarak görmüşlerdir. Beden, elbise ve çevre temizliği şeklinde ifade edilebilecek olan maddî temizliğin de, genelde ibadete hazırlık ve ön şart olarak, kimi durumda ibadet olarak değerlendirilmiş olması, ona, İslâm kültüründe bir ibadet içeriği kazandırıldığını gösterir. Abdest ve gusül, hükmî temizlik kademesidir. Üçüncü kademede ise kişinin uzuvlarını gıybet, yalan, haram yemek, mala hıyanet etmek gibi günahlardan, kalbini haset, kibir, gösteriş, hırs ve benzeri kötü huy ve hastalıklardan, hatta benlik ve bilincini Allah'ın gayrısından (mâsivâ) temizlemesi gelir. Müslümanın kademe kademe arınması ve temizlenmesi, Allah'ın huzuruna böyle bir safiyet ve arılıkla çıkması öğütlenir.
Maddî temizlik İslâm dininin fevkalâde önem atfettiği bir konudur. Kur'ân-ı Kerîm'de çevrenin ve ibadet yerinin temizliğinden söz edilir, Allah'ın temizlik konusunda titizlik gösterenleri sevdiği bildirilir (el-Bakara 2/125; et-Tevbe 9/108; el-Hac 22/26). Hz. Peygamber de 'Temizlik imanın yarısıdır' (Müslim, 'Tahâret', 1), 'Allah temizdir, temizliği sever' (Tirmizî, 'Edeb', 41), 'Namazın anahtarı temizliktir' (Ebû Dâvûd, 'Salât', 73; Tirmizî, 'Tahâret', 3) buyurmuş; değişik vesilelerle beden ve çevre temizliğini emretmiş veya tavsiye etmiş, bu konuda davranışlarıyla ashabına ve bütün müslümanlara örnek olmuştur. İslâm'ın bu ısrarlı takibi neticesinde temizlik müslümanların hayatına dinî yönü de bulunan bir kültür ve gelenek olarak yerleşmiş, fıkıh kitaplarının ilk bölümünü temizlik (tahâret) konusu teşkil etmiştir. Bu bölümde ibadetlere hazırlık mahiyetinde ve onların ön şartı olan abdest, gusül, teyemmüm gibi hükmî temizliğin yanı sıra suların temizliği, dinen ve maddeten pis (necis) sayılan şeyler, temizlenme usulleri gibi konuların da ayrıntılarıyla ele alındığı görülür. Görünür kir ve pisliklerin giderilmesi 'necâsetten tahâret', abdestsizlik durumunun kaldırılması ise 'hadesten tahâret' olarak adlandırılır. Her iki tür temizlik de ibadete hazırlık olmakla bi
[17/3 18:58] Ömer Tarık Yılmaz: Iman edip iyi davranislarda bulunanlara, içinden irmaklar akan cennetler oldugunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rizik olarak yedirildikçe: Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler Bu riziklar onlara (bazi yönlerden dünyadakine) benzer olarak verilmistir Onlar için cennette tertemiz esler de vardir Ve onlar orada ebedî kalicilardir (BAKARA/25)
Süphesiz iman edenler; yani yahudilerden, hiristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe hakkiyla inanip sâlih amel isleyenler için Rableri katinda mükâfatlar vardir Onlar için herhangi bir korku yoktur Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir (BAKARA/62)
Iman edip yararli is yapanlara gelince onlar da cennetliktirler Onlar orada devamli kalirlar (BAKARA/82)
De ki: Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz oldugu halde, O'nun hakkinda bizimle tartismaya mi girisiyorsunuz? Bizim yaptiklarimiz bize, sizin yaptiklariniz da size aittir Biz O'na gönülden baglananlariz (BAKARA/139)
Iman edip iyi isler yapan, namaz kilan ve zekât verenler var ya, onlarin mükâfatlari Rableri katindadir Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler (BAKARA/277)
Iman edip iyi davranislarda bulunanlara gelince, Allah onlarin mükâfatlarini eksiksiz verecektir Allah zalimleri sevmez (AL-İ İMRAN/57)
Inanip; iyi isler yapanlari da, içinde ebediyen kalmak üzere girecekleri, zemininden irmaklar akan cennetlere sokacagiz Orada onlar için tertemiz esler vardir ve onlari koyu (tatli) bir gölgeye koyariz (NİSA/57)
Iman eden ve iyi isler yapanlari, içinde ebedî kalmak üzere, zemininden irmaklar akan cennetlere koyacagiz Allah, (bu söylenenleri) hak bir söz olarak vâdetti Söz verme ve onu tutma bakimindan kim Allah'tan daha dogru olabilir? (NİSA/122)
Erkek olsun, kadin olsun, her kim de mümin olarak iyi isler yaparsa, iste onlar cennete girerler ve zerre kadar haksizliga ugratilmazlar (NİSA/124)
Iman edip iyi isler yapanlara (Allah) ecirlerini tam olarak verecek ve onlara lütfundan daha fazlasini da ihsan edecektir Kullugundan yüz çeviren ve kibirlenenlere gelince onlara aci bir sekilde azap edecektir Onlar, kendileri için Allah'tan baska ne bir dost ve ne de bir yardimci bulurlar (Kendilerini Allah'in azabindan kurtaracak bir kimse bulamazlar) (NİSA/173)
Allah, iman eden ve iyi seyler yapanlara söz vermistir; onlara bagislama ve büyük mükâfat vardir (MAİDE/9)
Iman edenler ile yahudiler, sâbiîler ve hiristiyanlardan Allah'a ve ahiret gününe (gerçekten) inanip iyi amel isleyenler üzerine asla korku yoktur; onlar üzülecek de degillerdir (MAİDE/69)
Iman eden ve iyi isler yapanlara, hakkiyle sakinip iman ettikleri ve iyi isler yaptiklari, sonra yine hakkiyle sakinip iman ettikleri, sonra da hakkiyle sakinip yaptiklarini, ellerinden geldigince güzel yaptiklari takdirde (haram kilinmadan önce) tattiklarindan dolayi günah yoktur (Önemli olan inandiktan sonra iman ve iyi amelde sebattir) Allah iyi ve güzel yapanlari sever (MAİDE/93)
Inanip da iyi isler yapanlara gelince -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz- iste onlar, cennet ehlidir Orada onlar ebedî kalacaklar (A'RAF/42)
Halbuki âyetlerimizi ve ahirete kavusmayi yalanlayanlarin amelleri bosa çikmistir Onlar, yapmakta olduklari amellerden baska bir sey için mi cezalandirilirlar! (A'RAF/147)
Hani seytan onlara yaptiklarini güzel gösterdi de: Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur, süphesiz ben de sizin yardimcinizim, dedi Fakat iki ordu birbirini görünce ardina döndü ve: Ben sizden uzagim, ben sizin göremediklerinizi (melekleri) görüyorum, ben Allah'tan korkuyorum; Allah'in azabi siddetlidir, dedi (ENFAL/48)
Digerleri ise günahlarini itiraf ettiler, iyi bir ameli diger kötü bir amelle karistirdilar (Tevbe ederlerse) umulur ki Allah onlarin tevbesini kabul eder Çünkü Allah çok bagislayan, pek esirgeyendir (TEVBE/102)
Medine halkina ve onlarin çevresinde bulunan bedevî Araplara Allah'in Resûlünden geri kalmalari ve onun canindan önce kendi canlarini düsünmeleri yakismaz Iste onlarin Allah y
[17/3 18:59] Ömer Tarık Yılmaz: KADININ YOLCULUĞU
2169 - Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Allaha ve ahiret gününe inanan bir kadına, bir gece ve gündüz devam edecek bir mesafeye, yanında bir mahremi olmadıkça gitmesi helâl değildir.'
Buhârî, Taksîru's-Salât 4; Müslim, Hacc 419, 422, (1339); Muvatta, İsti'zân 37, (2, 979); Ebü Dâvud, Menâsik 2, (1723-1725); Tirmizî, Radâ 15, (1170).
2170 - İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: 'Bir erkek, yanında mahremi bulunmayan (yabancı) bir kadınla yalnız kalmasın!'
Bunun üzerine bir adam kalkarak: 'Ey Allah'ın Resülü, kadınım hacc için yola çıktı, ben ise falan falan gazvelere yazıldım!' dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: 'Öyleyse git hanımına yetiş, onunla hacc yap!' diye emretti.'
Buhâri, Cezâu's-Sayd 26, Cihâd 140, 181, Nikâh 111; Müslim, Hacc 424, (1341).
[17/3 18:59] Ömer Tarık Yılmaz: Yine Hz. Enes (radıyallahu anh)'in rivayetine göre Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: 'Sizden biri, kendi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe gerçek imana eremez.'
Nesâî'nin rivayetinde '...hayır şeylerden' ziyâdesi mevcuttur.
Buhârî, İman 6; Müslim, İman 71, (45); Nesâî, İman 19, (3, 115); Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyamet 60, (3517); İbnu Mâce, Mukaddime 9, (66).
[17/3 19:00] Ömer Tarık Yılmaz: Doğu da, Batı da (tüm yeryüzü) Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
[Bakara Sûresi.115]
[17/3 19:00] Ömer Tarık Yılmaz: “(Rabbim) İnsanların diriltileceği gün ve Allah’a temiz bir kalple gelenler dışında malın da çocukların da fayda vermeyeceği gün beni mahçup etme!” (Şu’arâ, 26/87-89)
[17/3 19:01] Ömer Tarık Yılmaz: Allah birdir Peygamber Hak / Rabbül alemindir mutlak / Senlik benlik nedir bırak / Söyleyeyim geldi sırası[Aşık Veysel]
[17/3 19:01] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.ABDULLAH BİN EBUBEKİR
Hz. Abdullah, babası Ebû Bekr-i Siddîk'in da’vetiyle, küçük yaşta Müslüman oldu. Peygamber efendimiz ile babası Mekke’den Medîne’ye hicretlerinde, Sevr Mağarasına geldiklerinde, habercilik vazifesini yaptı.
Zekî ve kabiliyetli bir genç olduğundan, babasının emir ve direktiflerini harfiyen yerine getirirdi. Gündüzleri Mekke’de Kureyşliler arasında bulunup, onların Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir hakkında söylediklerini, akşam vakti Sevr Mağarasına gelerek haber verirdi. Geceyi orada geçirip, tanyeri ağarmadan Mekke’ye dönerdi. Bu hizmeti, onun adını İslâm tarihine geçirdi.
Muhâsarada yaralandı
Hz. Abdullah bin Ebî Bekr-i Siddîk; hicret-i Nebevî’den sonra, Mekke’den Medîne’ye geldi. Resûlullah ile hicretin 8. senesinde Mekke’nin fethinde bulundu. Atike binti Zeyd bin Amr ile evliydi. Mekke’nin fethinden sonra Huneyn Gazvesine katıldı. Huneyn’den kaçan Sakif ve Hevâzinlilerin toplanmalarına mâni olmak için, onların sığınıp, saklandıkları Tâif Kalesini muhâsara etti. Muhâsarada ok isâbet edip, yaralandı. Medîne’ye yaralı olarak döndü.
Hz. Abdullah bin Ebî Bekr-i Siddîk, Peygamber efendimiz için hazırlanan elbiseyi yedi altına satın almıştı. Sonra Resûlullahın tekfînine uygun görülmeyince, teberrüken kendine kefen için saklamıştı.
Rûhunu teslim edeceği sırada, 'Bunda, hayır ve bereket olsa idi, Resûlullah efendimiz tekfîn olunurdu' deyip, kendisine bunu kefen yaptırmadı.
Hz. Ebû Bekir’in hilâfetinin başlarında, hicretin onbirinci senesinin Şevvâl ayında Tâif’te aldığı yaranın iyileşmemesi sebebiyle vefât etti. Cenâze namazını Hz. Ebû Bekir kıldırdı. Kabrine ise, Hz. Ömer, Talha ve kardeşi Abdurrahman bin Ebî Bekir indirmişlerdir. Tâif şehîdlerinden sayılır.
Onun vefâtından bir müddet sonra, Hz.Ebû Bekir’e, Sakif heyeti geldi. O sırada Hz. Abdullah’ın ölümüne sebep olan ok, Hz. Ebû Bekir’in yanındaydı. Oku, heyettekilere göstererek sordu:
- İçinizde bu oku tanıyanınız var mı?
Ben yonttum
Aclân oğullarından Hz. Sa’d bin Ubeyd dedi ki:
- Bu oku ben yonttum; ucunu ben sivrilttim; tüyünü ben taktım; bunu atan da benim.
Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir buyurdu ki:
- Bu ok, Abdullah bin Ebî Bekir’i şehîd eden oktur. Senin elinle ona şehîdlik şerbetini içiren, onun eliyle seni öldürtmeyen Allaha hamdolsun. Allahın himâyesi geniştir.
Hz. Abdullah bin Ebî Bekr-i Siddîk, Eshâb-i kirâmdan olup, ilk Müslümanlardandır. Babası Ebû Bekr-i Siddîk, annesi Kâtile binti Abdiluzza’dır. Esmâ ile anne bir kardeştir. Doğum tarihi bilinmemektedir.
[17/3 19:02] Ömer Tarık Yılmaz: Alâeddin Çelebi Genç Yaşında Göçtü
Muzaffereddin Emîr Âlin; Çelebi, iyi bir tahsil gördükten sonra evlenmiş, Selçuklu sarayında önemli bir vazife alarak devlet hizmetine girmişti. Bu hizmeti almasında Emîr Süleyman Pervâne'nin delâleti olmuştu. Mevlâna ona yazdığı bir mektupta yardımını esirgememesini rica etmiş: 'Emîr Alim, güneş gibi her yana vuran, herşeyi ısıtan lütfunuza, ihsanınıza sığınmadadır' demiştir.
Bir gün huzuruna oğlu Emîr Âlim'i çağıran Mevlâna. ona (Kul hüvallahü)yü okutmuş, mânasını vermiş, sonra da:
— Görüyorsun ya. Allah ne doğmuştur, ne de doğurmuştur. Ne anası var, ne babası. Şu halde soyla sopla övünülmez, diyerek, asla. babası, dedesi ve ceddiyle övünmemesini, nasihat etmişti.
Emîr Âlim, her nasılsa bir gün Çelebi Hüsameddin'in gönlüne dokunmuş, onu biraz incitmiş olacak ki. Mevlâna oğluna yazdığı bir mektupta: 'Çok aziz. çok vefalı oğlumuz Hüsameddin'in, sende de bende de çok hizmet ve dostluk hakkı vardı. Hayrı ilk yapanın hakkı ödenmez, derler. Bu babanın gönlünü yapmak için onun gönlünü alman, hatırını yapman gere k. ..'diyordu. Gerçekten Emîr Âlim Çelebi, bir süre sonra devlet hizmetinden ayrılmış, gönül hazinesine kapanarak, babasının ocağında pişmiş, olgunlaşmıştı.
Bu günlerde. Meviâna'nın ortanca oğlu Alâeddin Çelebi de, Selçuklu Devleti'nin başveziri Sahip Ata Fahreddin Ali'nin kızı Kerra Hatun ile evlenmişti. Ne yazık ki, bu evlilik uzun sürmemiş, Alâeddin Çelebi 1262 yılı Ağustos ayında ateşli bir sıtmaya tutularak, pek genç yaşta göçmüş ve dedesi Bahaeddin Veled'in sağ tarafına defnedilmişti.
Başta Eflâkî olmak üzere, bazı Mevlevi kaynaklan, Şems'e muhalefet etmiştir diye, Mevlâna'nın oğlu Alâeddin Çelebiyi asla affetmediğini, cenaze namazında dahi bulunmadığını ifade ederler. Hattâ bir gün Mevlâna'nın eline hokka kalem alıp. Alâeddin Çelebinin mezarı üzerindeki sandukaya: 'Eğer senin merhametini yalnız iyilerin ümidetmesi lazımsa mücrimler kime gidip sığınsınlar? Ey kerim olan Allah! Eğer sen yalnız iyileri kabul ediyorsan, suçlular kime yalvarıp yakarsın?' anlamında beyitler yazdığını, sonra gayb âleminden Sems'in sesi geldiğini, Alâeddin'i affederek suçunu bağışladığını, şefaat ettiğini kaydederler. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Şems olayında Alâeddin Çelebinin doğrudan doğruya fena bir hareketi olmamış, adı dedikodulara karışmıştı.
Alâeddin Çelebinin mezarı basma şu kitabe yazılmıştı: 'Allah bâkî. Burası Hüseyin oğlu Muhammed'in oğlu, şeyhlerin şeyhi. Hak ve dinin celâli, bilginlerle ariflerin sultanı. Belhli Muhammed'in oğlu rahmetli bilgin Alâeddin Muhammed'in toprağıdır. Allah. Celâleddin'in bereketlerini müslümanlara saçsın, yaysın, oğlunu da fazlasıyla bütün iııayetlerine mazhar ederek mümtaz kılsın, altı yüz altmış yılı şevvalinin sonunda göçtü.'
Alâeddin Çelebi, Hak'kın rahmetine kavuşmuştu.
[17/3 19:02] Ömer Tarık Yılmaz: ÂLİM
Bilen, ilim sâhibi. 1. Her şeyi bilen mânâsına Allahü teâlânın sıfatlarından biri. Allahü teâlâ gizliyi de âşikar olanı da âlimdir. (Haşr sûresi 22) 2. Zamânın fen ve edebiyât bilgilerinde yetişmiş, Kur'ân-ı kerîmin ve yüzbinlerce hadîs-i şerîfin mânâsını ezberden bilen, İslâm'ın yirmi ana ilmi ve bunların kolları olan seksen ilminde mütehassıs (uzman), tasavvufun (evliyâlığın) en yüksek derecesi ne ulaşmış, yetişmiş ve yetiştirebilen müctehid. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. (Hadîs-i şerîf-Buhârî) Ümmetimin âlimlerine hürmet ediniz. Onlar yeryüzünün yıldızlarıdır. ( Hadîs- i şerîf-Künûz-ül-Hakâik) Âlimin yüzüne bakmak İbâdettir. (Hadîs-i şerîf-Künûz-ül-Hakâik) Âlimin uykusu, câhilin ibâdetinden hayırlıdır. (Hadîs-i şerîf-İhyâ-u ulûmiddîn) Âlimleri hafife alanların âhireti, ümerâyı (devlet başkanlarını) hafife alanların dünyâsı, dostlarını hafife alanların mürüvveti (insanlığı) yıkılır. (Abdullah bin Mübârek) 3. Bir ilim dalında yetişmiş mütehassıs kimse (uzman). Allahü teâlâ birine iyilik vermek isterse onu fıkıh âlimi yapar. (Hadîs-i şerîf-Buhârî) Fıkıh âlimleri kıymetlidir. Onlarla berâber bulunmak ibâdettir. (İbn-i Âbidîn) Âlimin kıymetini ancak âlim anlar. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî) 4. Öğreten, öğretici. Ya âlim, ya talebe, yâhut bunları dinleyici ol. Bu üçten olmazsan helâk olursun. (Hadîs-i şerîf-Ahmed ibni Hanbel) Âlimin bir nazarı bulunmaz hazînedir Bir sohbeti yıllarca bitmez kütüphânedir. (Seâdet-i Ebediyye)
[17/3 19:02] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimiz (s.a.s.)’e salavat getirmenin dini hükmü nedir?
Bilindiği gibi salavat, Hz. Peygamber (s.a.s.) için okunan ve Allah’ın rahmet ve selamının onun üzerine olması dileğini dile getiren dualara denir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’e sevgi, bağlılık ve desteği ifade eden Salavat, salat kelimesinin çoğuludur ve genellikle “Allahümme salli...” diye başlar. Kur’an-ı Kerim’de; “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salat ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin, selam edin.” (Ahzab, 33/56) buyurulmaktadır.
İslam alimleri genelde Hz. Peygamber (s.a.s.)’e Allahu Teala’nın salat etmesini rahmet etmesi; meleklerin salat etmesini. şanının yüceltilmesini dilemeleri; müminlerin salat etmesini ise dua etmeleri şeklinde açıklamışlardır.
Salavat, Allah’ın Hz. Muhammed (s.a.s.)’e bahşettiği rahmeti ifade ettiği için ona salavat getirmek bu rahmetten pay almayı dilemek demektir. Dolayısıyla, Hz. Muhammede’e (s.a.s.) salavat getirmeye bizim ihtiyacımız çoktur. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Yanında adım anılıp da bana salavat getirmeyen kimsenin burnu sürtülsün.” (Tirmizi, Daavat, 100) hadisini de bu çerçevede anlamak gerekir. Diğer taraftan Hz. Muhammed (s.a.s.)’den bahsederken daima saygı içinde olmak, bu saygının gereği olarak ona salat ve selam getirmek gerekir.
Sonuç olarak İslam alimleri Hz. Muhammed’e salat ve selam getirmenin sünnet olduğunu belirtmişlerdir. Esasen bizler ilgili ayet çerçevesinde (Ahzab, 33/56) ibadet hayatımızın bir parçası olarak Hz. Muhammed’e salat ve selam getirmeli, onun adı anıldığında ona olan saygımızın gereği olarak yine salat ve selam getirmekten geri durmamalıyız.
[17/3 19:03] Ömer Tarık Yılmaz: Ramazan; Rahmet ve Mağfiret Ayı
“Ramazan ayı, insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olan Kur’an’ın indirildiği aydır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçlu geçirsin.” (Bakara, 2/185)
Muhterem Müslümanlar!
Okuduğum ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ramazan ayı, insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olan Kur’an’ın indirildiği aydır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçlu geçirsin.”[1]
Okuduğum hadis-i şerifte ise Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Kim inanarak ve karşılığını yalnızca Allah’tan umarak Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.”[2]
Aziz Müminler!
Huzur ve bereketin müjdecisi, sonsuz ikramların habercisi Ramazan-ı şerifin manevi iklimine giriyoruz. Önümüzdeki Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece, ilk teravih namazlarımızı kılacağız inşallah. Ardından sahura kalkıp ilk oruçlarımıza niyet edeceğiz inşallah. Bizleri bu müstesna zaman dilimine ulaştıran Yüce Rabbimize sonsuz hamd-ü senâ, Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya salât ve selam olsun.
Kıymetli Müslümanlar!
Yaşadığımız afetle mahzun olan gönüllerimiz, bu ayın bereketiyle esenliğe kavuşacak. Ramazanın diriltici soluğu bizlere bir bahar serinliği bahşedecek. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s)’in günahlardan âzâd olma müjdesi, istikbalimize dair umutlarımızı yeniden yeşertecek. Bu şuur ve inançla diyoruz ki; Ey şehr-i Kur’an hoş geldin! Ey şehr-i sıyâm hoş geldin! Ey şehr-i rahmet ve ğufrân hoş geldin! Ey şehr-i Ramazan hoş geldin!
Muhterem Müminler!
Ayların sultanı Ramazan, hidayet rehberimiz olan Kur’an-ı Mübin’in nazil olduğu aydır. Yüce Mevla’mızın bize en büyük rahmeti olan Kur’an’la daha çok hemhal olacağız inşallah bu mübarek ayda. Okunan mukabelelerle Kur’an aşkımız ve şuurumuz pekişecek. Kur’an-ı Kerim’in manasıyla hayatımızı yeniden inşa edeceğiz. Kalplerimizi ve zihinlerimizi onunla daha çok mamur kılacağız inşallah.
Aziz Müslümanlar!
Ramazan, bizi takvaya ulaştıran oruç ayıdır. Oruç ibadeti ki, nice derin anlamlar, nice hikmetler taşır. Yeme-içmeden ve nefsani isteklerden uzak kalmak, orucun görünen yüzüdür. Hakkıyla tutulan oruçla nefsimizi terbiye eder, ruhumuzu arındırırız. Şuurla tutulan oruçla sabrı kuşanır, irademizi eğitiriz. Elimizi, dilimizi, gözümüzü, kalbimizi, zihnimizi hâsılı bütün varlığımızı haram ve günahlardan uzak tutma kararlılığımızı gösteririz.
Kıymetli Müminler!
Ramazan, birlik, beraberlik, paylaşma ve dayanışma ayıdır. Omuz omuza kılacağımız namazlarla daralan ruhlarımız feraha kavuşur. Dillerimizden dökülen, camilerimizin kubbelerinde yankılanan tekbirler ve salavatlarla gönüllerimiz huzur bulur. Zekât ve fitrelerimizle, infak ve sadakalarımızla nice kardeşlik köprüleri kurulur. Yoksulların, muhtaçların, gariplerin ve kimsesizlerin yüzü güler.
Aziz Kardeşlerim!
Hayatımızı gözden geçirmek, geçmişin muhasebesini yapmak, Rabbimize ve çevremize karşı sorumluluklarımızı hatırlamak için Ramazan-ı şerifi eşsiz bir nimet, emsalsiz bir imkân bilelim. Açalım kapılarımızı bu rahmet, bereket ve mağfiret mevsimine. Ardına kadar açalım gönüllerimizi, Rabbimizin davetine. Açalım ki O’nun affıyla ağarsın yüzlerimiz. Rahmân’ın gönderdiği aziz misafiri, ona layık bir şekilde ağırlayalım. Şehr-i Ramazanı kendimizden razı ederek, Cenâb-ı Hakkın rızasına nail olalım. Ve nihayet, Rabbimizin mümin kullarına vadettiği cennet bahçelerinde, ebedi bayram sevincine kavuşalım.
Kardeşlerim!
Yarın Çanakkale zaferimizin 108. yıldönümünü idrak edeceğiz inşallah. Bundan bir asır önce kahraman ecdadımız, bütün dünyaya “Çanakkale Geçilmez” diye haykır
[17/3 19:03] Ömer Tarık Yılmaz: CEM-İ TAKDÎM
İkincisinin henüz vakti girmeden, iki vakit namazı birlikte kılmaktır. Hac'da Arafe günü Arafat bölgesinde, öğle ile ikindi namazını, öğle vakti içinde birlikte kılmak sünnettir.
[17/3 19:03] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: مَنْ صَامَ يَوْمًا فِي سَبِيلِ اللهِ بَعَّدَ اللهُ وَجْهَهُ عَنِ النَّارِ سَبْعِينَ خَرِيفًا. (خ)
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Her kim Allah yolunda (sırf Allah rızâsı için) bir gün oruç tutarsa Allâhü Teâlâ, onun vücudunu yetmiş yıl(lık mesafe) Cehennem’den uzaklaştırır.” (Sahîh-i Buhârî)
17 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[17/3 19:03] Ömer Tarık Yılmaz: ORUCUN FARZ OLMASININ HİKMETİ
Oruç, İslâm’ın şartlarından olup farz olan bir ibadettir. Bakara Sûresi’nin 183. âyet-i celîlesi, oruç tutmaktaki başlıca hikmetin, kalplerimizde şefkat, merhamet, takvâ ve Allah korkusu gibi yüksek duyguların tecellisini temin etmek için olduğunu bize bildirmiştir.
Oruç, dinin en büyük ibadetlerindendir. Günah ve kötülüğe olan hırslar bununla teskin edilir. Oruç, kalbin bir ameli olup bütün gün yiyecek ve içecek gibi nefsânî isteklerden kendini alıkoyarak yapılan mukaddes bir mücâhededir. Nefs-i emmâre, oruç ile terbiye edilir. Oruç tutanlar, akıl ve iradelerine hâkim olurlar. Kendilerini zapt etmeyi ve nefislerini de lüzumuna göre kullanmayı bilirler. Bunun için Peygamber Efendimiz (s.a.v.), nefislerine sahip çıkamayacaklar hakkında, “Oruç tutsunlar, çünkü orucun güzel bir tesiri vardır.” buyurmuştur.
Oruç tutmayan; sabretmesini bilmez, nefsini zapt edemez, hele refah içinde yaşayanlar bir gün aç kalmakla hemen ölüvereceğiz zannederler ve bu zan ile orucu zararlıymış gibi telakki ederler. Hâlbuki oruç, gerek fertler ve gerek cemiyet hakkında büyük bir rûhî terbiyeyi sağlar. Aynı zamanda midenin ve bedenin istirahatini temin ettiğinden vücuda sıhhî ve tıbbî faydaları da vardır. Orucun bu cismânî, rûhî, ictimaî ve ahlâkî faydaları, orucun farz olmasının asıl sebep ve hikmeti değildirler.
Orucun farz olmasının asıl hikmeti, Allâh’ın emrine boyun eğmek ile kulluk zevkini tatmak ve ruhu, riyâ eserinden temizleyerek ihlâsın kuvvetini artırmak, kendini bizzât Allâhü Teâlâ’nın korumasına teslim etmek için nefsiyle mücahede etmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir hadîs-i kudsîde, “Oruç, benim içindir ve onun mükâfatını ancak ben veririm.” buyurmuştur.
İşte zor ve güç gibi görünen oruç bu kadar güzel bir ibadettir. Oruç, “Yemin olsun ki biz, sizi biraz korku ve biraz açlıkla imtihan edeceğiz…” (Bakara Sûresi’nin 155.) âyet-i kerîmesinde işaret buyurulan “biraz açlıktan” bir hissedir ki bu sayede uzun uzadıya âhiret açlıklarının önüne geçilecek ve sabredenlere verilen büyük müjdelere erişilecektir.
17 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[17/3 19:04] Ömer Tarık Yılmaz: • Berdü’l-acûz Soğuklarının Bitmesi
'Veli olmaktan maksat, keramet sahibi olmak değildir. Bilakis müşahede halini kazanmaktır. Müşahede hali, hayır ve şerrin ne olduğunu anlayabilmektir.' Eşrefoğlu Rûmî [kuddise sırruhû]
Semerkand Takvimi
[17/3 19:04] Ömer Tarık Yılmaz: Nikâhın Gerektirdiği Haklar
Nikâh akdi, itaati gerekli kılar. Bu akidle kurulan yuvada erkek aile reisi, kadın ise onun destekçisidir. Kadının bu reisin haram olmayan emir ve taleplerine gücü nispetinde uyma görevi vardır. Bu emir ve isteklerin başında kocanın cinsel ihtiyacı gelir. Sonra namusunu ve edebini muhafaza, evini, malını ve çocuklarını koruma, izinsiz evden dışarı çıkmama, istenmeyen kimseleri eve almama gibi görevler gelir. Bu itaate karşılık erkek de aynı hassasiyetle kadının cinsî ihtiyacını ve diğer haklarını korumakla görevlidir. Koca haktan sapar, harama dalar ve kadından haram işleri isterse, sözü dinlenmez.
Nikâh, mahremiyet oluşturur. Bu akidle erkek ve kadın için bazı evlenme yasakları meydana gelir. Buna sıhrî hısımlık denir. Bir kadınla evlenen erkek, artık o kadının annesi ve nineleri, evlendiği kadının önceki kocadan olan kızı veya torunları ile de evlenemez. Kadın da evlendiği kocasının babası, dedeleri, oğul ve torunları ile evlenemez. Karı ve kocanın evliliği boşanma veya ölüm ile bitse bile bu yasaklar devam eder.
Semerkand Takvimi
[17/3 19:04] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
De ki: Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.
(İsrâ, 17/88)
[17/3 19:04] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Allahım! Seni anmak, sana şükretmek, sana güzelce kulluk etmekte bana yardım et.
(Abu Dawud)
[17/3 19:04] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
Ey görünen ve görünmeyeni bilen, gökleri ve yeri yaratan, her şeyin Rabbi ve sahibi olan Allah’ım! Ben tanıklık ederim ki Senden başka ilâh yoktur. Nefsimin şerrinden, şeytanın ve ortaklarının şerrinden sana sığınırım.
(İbn Hıbbân, İbn Ebî Şeybe)
[17/3 19:04] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Berr
İyilik eden, çok lütüfkâr, çok merhametli, çok şefkatli
[17/3 19:04] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Başını Vermeyen Şehit
Yüz kişilik Osmanlı mücahit gücünün savunduğu Girijkal kalesi (1555 yıllarında) bini aşkın düşmanın saldırısına uğramıştı. Bu savaşta şehit düşen Deli Mehmed isimli bir dervişin macerası da o savaşta bulunan Girijgal kadısı tarafından bir destanla anlatılmıştır. Yaşanmış gerçeği anlatan bu destanın yüz beyit kadarı da Peçevî Tarihi’nde yer almıştır. Usta hikâyeci Ömer Seyfettin ise (ö.1920) bu tarihî hadiseyi Peçevî’den alarak “Başını Vermeyen Şehit” adıyla on beş sayfalık güzel bir hikâye şekline çevirmiştir. Bu dokunaklı hikâyenin can alıcı kısmı özetle şöyledir:
“… Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Girijgal gazileri Allah Allah naralarıyla müthiş bir umman tuğyanı gibi fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birine Deli Hüsrev, birine Deli Mehmed baş olmuştu. Deli Mehmed’le Deli Hüsrev’in takımları düşmanı kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kuru Kadı cübbesini atmıştı. Elinde kılıç, gazilerin arkasında yürüyordu…
Kuru Kadı’nın gözleri Deli Mehmed’i aradı. Bakındı, bakındı, göremedi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere uzanmıştı. Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu uzanmış vücuda saplıyordu… Şövalye atından inmiş, kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bir anda bu kestiği baş elinde, yine bir ifrit gibi şahlanan atına sıçradı. Kaçacaktı. Kuru Kadı bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken baktı ki solu ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak avazı çıktığı kadar bağırıyor:
– Mehmed, Mehmed!.. Canını verdin başını verme Mehmed!..
Kuru Kadı: “Vah, Deli Mehmedmiş!” diye olduğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an kırk adım kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını gördü. Nefesi tutuldu, şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki, lâin hemen yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden düştü. Deli Mehmed’in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi, yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı’dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu.”
[17/3 19:05] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Ebu Hüreyre (ra)
Bir adam Resulullah (sav)'a gelerek: 'Ben açlıktan bitkinim!' dedi. Aleyhissalatu vesselam derhal hanımlarından birine (adam) gönderip yiyecek istedi. Ama kadın: 'Seni hak ile gönderen Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun yanımızda sudan başka bir şey yok' diye cevap verdi. Aleyhissalatu vesselam bunun üzerine diğer bir kadına gönderdi. O da aynı şeyi söyledi. Aleyhissalatu vesselam sonunda: 'Bu (bitkin) açı kim misafir edip (doyurursa) Allah ona rahmet edecektir!' buyurdu. Ensardan Ebu Talha (ra) denen birisi kalkıp: 'Ey Allah'n Resulü! Ben misafir edeceğim!' buyurdu ve onu evine götürdü. Evde hanımına: Yanında yiyecek bir şey var mı?' diye sordu. Hanım: 'Hayır, sadece çocukların yiyeceği var!' dedi. Bunun üzerine hanımına: 'Sen onları bir şeylerle avut, sonra da uyut. Misafirimiz girince, ona sanki yiyormuşuz gibi görünelim. Yemek için elini tabağa uzatınca lambayı düzeltmek üzere kalk ve onu söndur!' diye tenbihatta bulundu. Kadın söylenenleri yaptı. Beraberce oturdular. Misafir yedi. Karı-koca geceyi aç geçirdiler. Sabah olunca Aleyhissalatu vesselam'a geldiler. Resulullah (sav), Ebu Talha'ya: 'Dün gece misafirinize olan davranışınız sebebiyle Allah Teala Hazretleri taaccüp etti (ve güldü)!' buyurdu ve şu ayet-i kerime nazil oldu. (Mealen): '...Ve kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, onları kendi nefîslerine tercih ederler' (Haşr 9).
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Buhari, Menakıbu'l-Ensar 10, Tefsir, Haşr 6, Müslim, Eşribe 172, (2054)
Hadisin Açıklaması:
1- Bu hâdise, fetihlerin başlamadığı ilk yıllarda cereyan etmiş olabilir. Çünkü İslâm'ın ilk yıllarında fukaralık fazla idi. Başta Resûllah (aleyhissalâtu vesselâm) olmak üzere, Ashâb'tan birçoğunun yiyecek ve hatta giyecek yönüyle darlık çektiklerini ve hatta karınlarına taş bağladıklarını biliyoruz.
2- Buradaki Ebu Talha'nın şahsiyeti hususunda şârihler ihtilâf etmiştir. Bazıları, bunun Sâbit İbnu Kays İbnu Şemmâs (radıyallahu anh) olduğunu ileri sürmüştür. Çünkü benzer bir hâdisede ismi geçmektedir. ancak İbnu Hacer bunu hâdisenin taaddüdüne hamleder.
Bazıları bunun, Ebu Talha Zeyd İbnu Sehl olduğunu söylemiştir. Hatibu'l-Bağdâdî, bunun meşhur olduğunu, dolayısıyla hakkında 'Ebu Talha denen bir Ensarînin...' tabirini kullanılmasının makul olmayacağını, bir de Zeyd İbnu Sehl'in, en çok malı olanlar arasında yer alması sebebiyle böyle bir vak'anın başından geçmesinin düşünülemeyeceği mülahazasıyla, hadisteki Ebu Talha'nın Zeyd İbnu Sehl olmaması gereğine hükmetmiş olmalıdır. Fakat İbnu Hacer bu gerekçeleri zayıf bulur. Keza İbnu Beşkevâl de herhangi bir rivayete dayanmaksızın bunun İbnu Abdullah İbnu Ravâha olduğunu söylemiştir. Hadisi rivayet eden Ebu Hüreyre'nin kendisi olduğunu söyleyen de olmuştur. İbnu Hacer buradaki Ebu Talha'nın kim olduğu hususunda açık bir beyanda bulunmaz ise de, Zeyd İbnu Sehl olduğu kanaatını ihsas eder.
3- Hadiste ifade edilen 'Allah'ın taacüb etmesi ve gülmesi' mecâzidir. Allah'a nisbet edilen bu iki bereşrî hal ile kastedilen şey, karıkocanın yaptığından Allah'ın râzı olduğunu belirtmektir.
4- Âyet-i kerimenin nüzûlüne sebep olan hâdisenin zikredilen vak'a olduğu umumiyetle kabul edilmiş olmakla beraber, İbnu Merduye bir başka hâdise daha kaydeder: İbnu Ömer'in anlattığına göre, bir adama bir koyun başı hediye edilir. Adam bunu, kardeşim falanca, buna benden daha muhtaç diye bir başkasına hediye eder. O da aynı düşünce ile bir başkasına hediye eder. Böylece kelle tam yedi el değiştirdikten sonra birinci adama geri gelir. Bunun üzerine âyet nâzil olur. İbnu Hacer, âyetin bu sebeplerin hepsi için nâzil olmuş olabileceğini belirtir.
5- Ebu Talha'ya gelince: Bu zât Zeyd İbnu Sehl İbni'l-Esved İbni Harâm el-Ensârî el-Hazrecî'dir. Akabe ve Bedr'e iştirak etmiştir. Nakib' dir. Annesi Ubâde Bintu Mâliktir. Künyesi ile meşh
[17/3 19:05] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
Ebu Rezin anlatıyor: 'Resulullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) buyurdular ki: 'Rabbimiz, sıkıntılı durumun değişeceği zaman yakın olmasına rağmen kullarının ümitsizliğe düşmesine güldü.'Ebu Rezin devamla der ki: 'Ey Allah'ın Resulü dedim hiç Rab Teala güler mi?''Evet!' buyurduar. Ben de:'Öyleyse gülme vasfı bulunan bir Rabb'ten bize hayır eksik olmayacaktır!' dedim.'
Kaynak : İbnu Mace Sünen (181) - Hds :(6035)
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[17/3 19:06] Ömer Tarık Yılmaz: 227- عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ
قال : قَبَّلَ رَسُولُ اللَّهِ
الْحَسَنَ بْنَ عَلِيٍّ, وَعِنْدَهُ الأقْرَعُ بْنُ حَابِسٍ فَقال الأقْرَعُ : إن لِي عَشَرَةً مِنَ الْوَلَدِ مَا قَبَّلْتُ مِنْهُمْ أَحَدًا فَنَظَرَ إِلَيْهِ رَسُولُ اللَّهِ
ثُمَّ قال : مَنْ لاَ يَرْحَمُ لاَ يُرْحَمُ .
227: Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir: Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) torunu Hasan’ı öpmüştü. O sırada Akra ibni Habis, peygamberimizin yanında bulunuyordu. Akra: Benim on tane çocuğum var onlardan hiç birini öpmedim, dedi. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) de bu adama hayretle bakıp: “Merhamet etmeyen kimseye merhamet olunmaz,” buyurdular. (Buhari, Edeb 18, Müslim, Fezail 65)
228- عَنْ عَائِشَةَ رضي اللهُ عَنْهَا قالت : قَدِمَ نَاسٌ مِنَ الأعْرَابِ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ
فَقالوا : أَتُقَبِّلُونَ صِبْيَانكُمْ؟ فَقال : نَعَمْ , فَقالوا : لَكِنَّا وَاللهِ مَا نُقَبِّلُ , فَقال رَسُولُ اللَّهِ
: اَوَ أملك إن كان اللَّهُ نَزَعَ مِنْ قُلُوبِكُمُ الرَّحْمَةَ!.
228: Aişe (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir: Çölde yaşayan bazıları Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in yanına geldiler ve : Siz çocuklarınızı öpüyor musunuz? diye sordular. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem): Evet, buyurdu. Onlar: Fakat biz Allah’a yemin ederiz ki onları öpmüyoruz, dediler. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem): “Allah kalplerinizden merhameti çekip aldıysa ben ne yapayım, buyurdu. (Buhari, edeb 18, Müslim, Fezail 164)
229- عَنْ جَرِيرِ بْنِ عَبْدِ اللهِ
قال : قال رسولُ الله
: مَنْ لاَ يَرْحَمِ النَّاسَ لاَ يَرْحَمْهُ اللهُ.
229: Cerir ibni Abdullah (Allah Ondan razı olsun)’den bize aktarıldığına göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu. “İnsanlara merhamet etmeyen kimseye Allah’da merhamet etmez.” (Buhari, Edeb 18, Müslim, Fezail 66)
230- عَنْ أبي هُرَيْرَةَ
أن النبي
قال : إذا صَلَّى أَحَدُكُمُ لِلنَّاسِ فَلْيُخَفِّفْ , فَإن فِيهِمُ الضَّعِيفَ وَالسَّقِيمَ وَالْكَبِيرَ ، وَإذا صَلَّى اَحَدُكُمْ لِنَفْسِهِ فَلْيُطَوِّلْ مَا شَاءَ . وفي رواية : و ذا الحاجة .
230: Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Sizden biriniz insanlara namaz kıldırdığı zaman hafif tutsun(acele kıldırsın), çünkü cemaat arasında zayıf, hasta ve yaşlılar vardır. Herhangi biriniz kendi başına namaz kıldığında ise dilediği kadar uzatsın. Başka bir rivayette : iş güç sahbi olanı vardır.” (Buhari, İlim 28)
231- عَنْ عَائِشَةَ رضي اللهُ عَنْهَا قالت : إن كان رَسُولَ اللَّهِ
لَيَدَعُ الْعَمَلَ , وَهُوَ يُحِبُّ أن يَعْمَلَ بِهِ , خَشْيَةَ أن يَعْمَلَ بِهِ النَّاسُ فَيُفْرَضَ عَلَيْهِمْ
[17/3 19:06] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET................. İCTİMÂ VAKTİ
Ay, yer küresi etrafında, doğuya doğru hareket ederken, Dünya ile Güneş arasına girip, üçü de aynı hizâya gelir. Bu hâle, İctimâ (Conjunction-Kavuşma) denir. Ayın, Dünya’ya bakan yüzü Güneş’ten ışık alamayınca, karanlık olur ve görülmez. Bu vakit, takvimimizde her ay için yazılmıştır.
Ay, hareketine devam ederken, ictimâ hâlinden 80 ayrılınca (takriben 14 saat geçince), Güneş’in batışından sonra ufuktan 50 yüksekte iken, Ay’ın 57 dakika ihtilâf-ı manzarından dolayı yeni ayın hilâli görülemez. İctimâdan kurtulduğu vakit, Güneş hangi memlekette batmakta ise, yalnız o boylam derecesindeki memleketlerde görülebilir. Sonraki saatlerde veya gecede ise, bunların batısındaki memleketlerde de, Güneş battıktan sonra, 45 dakika içerisinde batı ufuk hattı üzerinde yeni ayın hilâli görülebilir. Semada, Ramazan-ı şerîf hilâlini aramak, bir ibâdettir.
Meselâ; bu senenin Ramazan ayının ictimâ vakti, 21 Mart Salı günü Türkiye saatine göre 20.23’dür. Ramazan ayının hilâli, ictima vaktinden 80 geçmeden evvel, hiçbir zamanda, hiçbir yerde görülemez. Bu sene Ramazan hilâli, 22 Mart Çarşamba günü ilk defa, Avustralya’nın kuzeydoğusu ve Brezilya’nın doğusundan itibaren görülmeye başlayacaktır. Dolayısıyla, 23 Mart Perşembe günü Ramazan ayının ilk günüdür.
FIKRA............... NASIL BECERDİN
Adam karısına şöyle yakınır:
- Komşunun tavukları bizim salatalıkları talan etmişler... Komşuya, aradaki duvardaki deliği tâmir et, diye rica etmiştim. Oralı olmadı.
- Sen o işi bana bırak.
Gerçekten de ertesi sabah adam, duvarın tâmir edildiğini görüp, karısına sorar:
- Bu işi nasıl becerdin?
- Çok basit. Bakkaldan aldığım iki yumurtayı salatalıkların arasına sakladım. Komşu bakarken de, tekrar bahçeye inip oradan aldım!..
17.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[17/3 19:06] Ömer Tarık Yılmaz: Enam Suresi 88
İşte bu, Allah'ın doğru yoludur. Kullarından dilediğini o doğru yola iletir. Eğer onlar Allah'a ortak koşsalardı, yaptıkları bütün amelleri boşa giderdi.
[17/3 19:06] Ömer Tarık Yılmaz: Muvatta
Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetce asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitab'ı ve Resûlünün sünneti
[17/3 19:06] Ömer Tarık Yılmaz: El-Vekil: İşlerini kendisine bırakanların işini düzelten ve her şeyin iyisini temin eden.
[17/3 19:07] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnetin Terki İslam’ın Çökmesidir : İslâm vücudunun, hem sağlık hem de hastalık zamanında yönelebileceği, bünyesine sindirerek organlarının tam mânâsıyla kuvvetlenmesini ve hayat imkânı kazanmasını temin edeceği tek ilâç, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) sünnetidir.
Sünnet, on üç asırdan fazla bir zaman içinde vâki İslâmî diriliş ve gelişmeyi anlamanın anahtarı olmuştur; şimdiki çöküş ve çözülüşümüzü anlamanın da anahtarı niçin olmasın?
Resûlullah’ın (s.a.v.) sünnetini uygulamak, İslâm’ın varlığını ve ilerlemesini korumak demektir. Sünnetin terki ise, İslâm’ın çökmesidir.
Sünnet, İslâm binasını tutan çelik iskelet idi. Sen, herhangi bir binanın iskeletini yok edince, kâğıttan bir baraka gibi onun çökmesine şaşar mısın?
VAHYİ TEBLİĞ EDENE UYMADIKÇA KUR'ÂN'IN HAKKINI ÖDEMİŞ OLAMAYIZ
Biz burada “sünnet” kelimesini, “Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.), yapma ve söyleme şeklinde ortaya koyduğu örnek” diye en geniş mânâsıyla kullanıyoruz. Onun şâyân-ı hayret olan hayâtı, Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği esasların tefsîri ve canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kur’ân’ın hakkını ödemiş olamayız.
İslâm’ı diğer sistemlerden ayıran esaslar içinde bizce en önemlisi, insan hayâtının rûhî ve maddî tarafları arasında kurduğu tam âhenktir. İslâm’ı, altın çağında, her girdiği yerde zafere ulaştıran âmillerden biri de işte budur! İslâm, âhirette kurtulmak için dünyayı küçümsemeyi şart görmeyen yepyeni bir dâvetle gelmiştir.
Risâleti, insanlığa doğru yolu gösterme hikmetini taşıyan Peygamberimiz’in (s.a.v.), insan hayâtının maddî-rûhî her iki cephesine de niçin önem verdiğine, İslâm’ın bu açık özelliği ışık tutmaktadır. Resûlullah’ın (s.a.v.) şu hadîs-i şerifi de bunu teyit eder: “Ebedî yaşayacakmışsın gibi dünyan için, yarın ölecekmişsin gibi âhiretin için amel et (çalış).”
Birimizin kalkıp da Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in sırf rûhî ve teabbüdî (ibadet sayılan) alan ile ilgili emirleriyle günlük hayâtımıza ve sosyal meselelere âit emirlerini uygunlaştırmaya teşebbüs etmesi İslâm’ı bilmemesinden ileri gelir. Bunun gibi, birinci neviden olan emirlere uymaya mecbur olduğumuz, ikinci kısım emirlere ise uymaya mecbur bulunmadığımız şeklindeki görüş de sathîdir ve özünde İslam’a karşı direniştir. “Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinden bazılarının, yirminci asırda yaşayan biz -ileri zekâlılar- için değil, vahyin indiği asırda yaşayan Araplar için gelmiş olduğu” şeklindeki anlayış da böyledir (İslam’a aykırıdır). Bu, Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) taşıdığı ve temsil ettiği nurun kadir ve kıymetini inkâr mânâsı taşır.
Bir Müslümanın hayâtının, onun rûhî ve bedenî varlığı arasında tam ve mutlak bir dayanışma üzerinde durması nasıl gerekli ise, Peygamberimiz’in yolunun da hayâtımızı bir bütün olarak (en derin ahlâkî, amelî, şahsî ve ictimaî davranışların tümünü) kucaklaması gereklidir. İşte, sünnetin en derin mânâsı budur!
BUGÜNKÜ MÜSLÜMAN NESLİN YABANCILAŞMASI
Hadîsi kıymetten düşürmek isteyen tenkitçiler, kendilerine ve çevrelerine ait kusurları meşrû göstermek için sünnete uymanın kaçınılmaz bir esas olduğunu inkâra yelteniyorlar. Çünkü onlar bunu yapınca, Kur’ân-ı Kerîm’in öğrettiği esasları -her biri kendi meyline ve şahsî düşünüşüne göre- istediği gibi tevil etmek ve anlamak imkânını elde edecektir. Fakat İslâm’ın, ahlâkî ve amelî, ferdî ve sosyal bir nizam olarak sahip bulunduğu mümtaz durum, o yolu çıkmaz kılmaktadır.
İslâm âleminde, Garb medeniyetinin tesirinin arttığı şu günlerde, bu mesele (sünnete uymak) karşısında, münevver adını verdiğimiz kimselerin aldıkları garip durumun yeni bir sebebi daha vardır; bu da onların şu sözlerinde ifadesini bulur: Aynı zamanda, hem sünnete uymamız hem de Garb’ın hayat yoluna ayak uydurmamız mümkün değildir.
Ayrıca bugünün Müslüman nesli, sırf yabancı olduğu, parlak ve maddî bakımdan kuvvetli bulunduğu için Garb’a ait olan her şeyi büyütmeye ve yabancı her medeniyete tapınmaya hazır bulunmaktadır. İşte bu yabancıya ve garblılığa özenme, Resûlullah (s.a.v.)’ın hadislerinin ve onlara bağlı olan sünnet nizamının kabul görmemesinin en kuvvetli sebebi olmaktadır.
Sünnet, Garb medeniyetinin dayandığı fikrî temellere açıktan açığa karşıdır. İkincisinin (Garb medeniyyetinin) câzibesine kapılanlar, bu müşkül durumdan kurtulmak için -mevsûk olmayan hadislere dayanması sebebiyle- Müslümanlara sünnete uymanın gerekli olmadığını söylemekten başka bir çare bulamıyorlar.
İşte bu vecîz (!) muhâkemeden s