[20/3 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: 39 - Şirkin Günahların En Çirkini Olduğunu ve Ondan Sonraki Günahların En Büyüğünü Beyan Bâbı
267- Bize Osman b. Ebi Şeybe ile İshâk b. İbrahim rivâyet ettiler. İshâk: Bize Cerir haber verdi dedi. Osman ise: Bize Cerir, Mansur'dan , o da Ebû Vâil'den, o da Amr b. Şurahbil' den, o da Abdulfah'dan naklen rivâyet etti, dedi, Abdullah şunları söylemiş:
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e
— Allah ındinde en büyük günah nedir? dedim.
«Seni yaratmış okluğu hâlde Allaha şirk koşmandır.» buyurdu.'
— Bu gerçekten pek büyük; bundan sonra nedir? dedim.
«Seninle beraber yemek yiyeceğinden korkarak evlâdını öldürmendîr.» dedi.
— Ondan sonra nedir? dedim.
«Ondan sonra komşunun helâliyle zina etmendir.» buyurdular.
268- Bize Osman b. Ebî Şeybe ile İshâk b. İbrahim Cerirden rivâyet ettiler. Osman: Bize Cerir, A'meş'den, o da Ebû VâiTflen, , o da Amr b. Şurahbil'den naklen rivâyet etti; dedi. Abdullah Şöyle dedi: Bir adam:
— Yâ Resûlüllah! Allah ındinde hangi günah en büyüktür? dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Seni yaratmış olduğu halde Allah'ın bir naziri bulunduğuna kail olmandır.» buyurdu. O zât:
— Sonra hangisidir? diye sordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Seninle beraber yemesinden korkarak evlâdını öldürmendir.» dedi.
— Ondan sonra hangisidir? deyince:
«Komşunun helâliyle zina etmendir.» Allah (azze ve celle) bunları tasdik için: 'Allahın hâlis kullan o kimselerdir ki, Allah'la beraber başka bir tanrıya duâ etmezler; Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmezler meğer ki hakla ola! Zina da etmezler. Her kim de bunları yaparsa ağır cezaya çarpar' âyet-i kerimesini indirdi.
Bu iki rivâyetin bütün râvilerinin Kûf e'Ü olması garib ve lâtif bir tesadüftür.
İbn Mes'ud hazretlerinin buradaki suali hakkında El-Übbi şunları söylemektedir: Amellerin en faziletlisi hususundaki suâlin vechi yukarıda geçti. Günahların en büyüğüne gelince: Bütün günahlardan sakınmayı te'min için bu suali sormamak daha muvafık olurdu... denilemez; çünkü bu suâlin vechi dahi: o günahdan daha çok korunmak için sorulmuş olmasıdır.»
Nidd: misil demektir. Ahfeş'den rivâyet edildiğine göre; nidd; zıd ve benzer ma'nâlarına gelir. El-Übtai'ye göre nidd, misilden de ehass'dir. Çünkü; nidd, çağınîan muhalif misildir. Bu takdirde Allaha — haşa— muhalif olmayan misil iddiası yasak değilmiş gibi bir ma'nâ hasıl olursa da El-Übbi buna cevaben: Bu söz:
«Senin Rabbın kullarına zulmeden değildir.» âyeti kabilindendir, diyor. Yani sığası mübalağalı ismi fail olsa da âyetten mubeleğa murâd edilmemiştir demek istiyor.
«Seni yaratmış olduğu halde...» cümlesinden murâd, Allah ile Ona nazir sayılan şey arasındaki farkı beyân ve bu inancı takbihtir. İmâm Ebû'l-Hasen Eş'ari Allahü teâlâ'nın ehass-ı vasfı kudret olduğuna bununla istidlal etmiştir.
«Seninle beraber yemesinden korkarak evlâdını öldürmendir.» cümlesindeki evlâd kaydı, katlin pek çirkin bir şey olduğunu anlatmak içindir. Çünkü; bu fiil babaların tabiatına tevdi' buyurulan şefkat ve merhamete zıddır. Binaenaleyh onu ancak canavar tabiatlı beyinsizler yapar. Bu cümle Teâlâ Hazretlerinin:
'Fakirlik korkusu ile evlâdınızı öldürmeyin!' âyet-i kerimesine işarettir.
Filhakika arapların en çirkin âdetlerinden biri, fakirlik ve açlık korkusu ile çocuklarını Öldürmeleri idi. Hatta büyürse, bir namussuzluk eder endişesiyle kız çocuklarını doğar doğmaz diri diri mezara gömerlerdi. Böyle diri diriye mezara gömülen kızlara mev'ûde denilir. Bu tüyler ürpertici çirkin âdet Kur'ân-ı Kerim'de:
'Diri diriye mezara gömülen kıza, hangi suçundan dolayı öldürüldüğü sorulduğu vakit...' âyet-i kerimesiyle takbih olunmuştur.
«Esâm»: günaha girmek ma'nasına ise de âyet-i kerimede ondan murad; günahın cezasıdır. Nitekim lügat ulemasından Halil b. Ahmed'le Sibeveyh'i
[20/3 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Tunus, Fransa’dan Bağımsızlığını Kazandı 1956
• ABD, Irak İşgaline Başladı 2003
• Hamsin’in Sonu
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[20/3 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Allah’a ve Resulüne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.”
Al-i İmran 132
[20/3 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Cennete giren hiçbir kimse yoktur ki bütün dünyaya mâlik olacak olsa dahi tekrar dünyaya dönmeyi arzu etsin.”
Buhârî, Cihâd 21
[20/3 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: İSLAMİ FİNANS SİSTEMİ NASIL ÇALIŞIR?
İslami finansın temel kurallarından biri, riba (faiz) içeren tüm işlemlerin bertaraf edilmesidir. Paranın prim yapması ya da sermaye üzerinden para kazanma anlayışı ile ilerleyen faaliyetlere izin verilmez. Çünkü İslami finans çerçevesinde tek başına paranın bir değeri yoktur. Para, bir mübadele aracı olarak görev yapmalıdır. Ayrıca ticaret hayatında da risk paylaşımı esas olması gerektiğinden faize izin verilmez.
Bu bağlamdan hareketle, katılım finansta faizli kredi cinsinden alacaklı ve borçlu ilişkisi de söz konusu değildir. Taraflar, finansmana konu olan yatırımın kâr ve zararını paylaşacakları bir ortaklık kurmak durumundadır. Başka bir deyişle, taraflar risk paylaşımı yapar. Ancak sadece ortaklık yoktur, alım satıma dayalı finansmanlar da söz konusudur.
İslami finansta belirsizliğe yer yoktur. İslami finansın temel prensiplerinden biri olan “Gharar” da belirsizlik yasağını tanımlar. Sözleşmelerde fiyat, şartlar, konu ve süre gibi tüm unsurlar mutlak şekilde belirlenmek durumundadır.
Detaylar Kuveyt Türk Blog’da…
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[20/3 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah’ım! Senden bütün hayırlı işlerde sebat etmeyi ve doğruda kararlı olmayı istiyorum. Senden nimetlerine şükretmeyi ve sana en güzel biçimde ibadet etmeyi istiyorum.” (Hakim, Deavat, No:1872)
[20/3 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: İNFAK VE SADAKA
Allah’ın rızasını kazanmak için; elinde ki imkânları muhtaçlara vermektir. (Bir kudsi hadiste) Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Ey adem oğlu! İnfak et ki, bende sana infak edeyim.” (Müslim, “Zekat”, 11)
Peygamberimiz (a.s.) “yarım hurma ile de olsa cehennem ateşinden korununuz” buyurarak; Müslümanları sadaka vermeye teşvik et- mektedir.
Verdiğimiz sadakaları kıymetli şeylerden, gösterişten uzak, ren- cide etmeden başa kakmadan vermeniz gerektiğini Kur’an bize öğütlüyor. (Bakara, 2/261-265) “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda har- camadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Al-i İmran, 3/92)
ABESE SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 42 âyettir.
Sûre, adını birinci âyetteki “abese” fiilinden almıştır.
“Abese”, “yüzünü ekşitti” de- mektir.
Abdullah İbn-i Ümmî Mek- tûm olayını hatırlatan ayetlerle başlayan sûrede daha sonra, iti- kat, peygamberlik, Allah’ın kudreti ve kıyamet halleri konu edilmektedir.
ÖZLÜ SÖZ
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm (Erdem Bayazıt)
[20/3 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: Her zaman diri
Al-Hayy : The Ever Living One. The living whoknows all things and whose strength is sufficient for everything.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'Ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güvenip dayan. ' (Furkan, 58)
'Bütün yüzler, diri ve her şeye hakim olan Allah için eğilip boyun bükmüştü.' (Taha, 111)
'O daima diridir.' (Mümin, 65)
'Hay ve kayyûm olan Allah'tan başka ilâh yoktur.' (Ali İmran, 2)
Hay, her yönleriyle tam bir hayata sahip olan demektir. İşitme, görme, güçlü ve irade sahibi olmanın yanında diğer zati sıfatlara da sahip olan ve eksiksiz bir hayatın bütün anlamlarını kendinde toplayan kimsedir. (3)
Ve (sen) o ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güvenip dayan; onların kötülüklerinden kurtulmak, verecekleri karşılıklardan gönlü tok olmak için, yalnız o ölmez diriye dayan, ölümden kurtulamayacak olan fâniler yıkılır, dayananları kaybolur gider. Ve O'nu hamdiyle tesbih et. Nimetlerine şükür için her türlü yüce sıfatlarıyla saygı göstererek, noksan sıfatlardan uzak olduğunu kabul et. Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter! Hiç kimse bilmese de, onun bilmesi yeterlidir. Hiç bir haberciye ihtiyaç duymaksızın açığı ve gizliyi bilen, O herşeyden haberdar olan Allah cezalarını verir. Başka hiçbir ceza vermeyecek olsa bile, yalnız bilmesi bir ceza olarak yeterlidir. (2)
'Ya Hay Ya Kayyûm' bu iki isimle Allah'tan yardım dileyen, sanki bütün isim ve sıfatları ile Allah'tan yardım dilemiştir. Bu nedenle Allah'tan bu iki isimle yardım dilemek sıkıntılardan, dert ve kederlerden, zorluk ve darlıklardan kurtulmak ve isteklere kavuşmakta daha etkilidir. (3)
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985
2) Elmalı Tefsiri, Furkan, 58
3) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
[20/3 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: Sözlükte gusül (gasl ve gusl) 'bir şeyi su ile yıkamayı', fıkıh ilminde ise 'bütün vücudun temiz su ile yıkanması şeklinde yapılan hükmî temizlik işlemi'ni ifade eder. Fıkıhta abdeste küçük temizlik, abdest almayı gerektiren hallere küçük kirlilik (hades-i asgar), gusle büyük temizlik, guslü gerektiren hallere de büyük kirlilik (hades-i ekber) denilir. Guslün Türkçe'deki bir başka adı da boy abdestidir.
Kur'an'da 'Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin' (el-Mâide 5/6) buyurularak cünüplük halinden kurtulmak için guslün gerekliliği bildirilmiş, ayrıca hayzın (ay hali) kadınlar için mazeret hali olduğu belirtilerek gusledip temizleninceye kadar onlarla cinsel ilişki kurulması yasaklanmıştır (el-Bakara 2/22). Cünüplük hali ile kadınların hayız ve nifas kanlarının kesilmesi halinde guslün gerekli olduğu ve bunun nasıl yapılması gerektiği hususuna Hz. Peygamber'in söz ve uygulamaları da önemli açıklamalar getirmiştir.
Abdest gibi gusül de esasen hükmî-dinî temizlenme ve arınma vasıtasıdır. Böyle olmakla birlikte bunların maddî temizlenmeyi de sağladığı, ayrıca birçok tıbbî yararlar içerdiği de inkâr edilemez. Guslün insan sağlığı açısından önemi ve yararı Doğulu ve Batılı ilim adamlarınca ayrı ayrı dile getirilmiş, boy abdesti temizliği müslüman milletlerin belirgin özelliği, İslâm medeniyetinin beden temizliğine ve sağlığına verdiği önemin âdeta simgesi olmuştur. Gusül ile, hayız, nifas ve cünüplük halinin vücutta bırakabileceği maddî bir kalıntı ve bulaşıklar iyice temizlenmiş olur. Ayrıca gusül, cünüplük halinin vücutta yol açacağı yorgunluk ve gevşekliği giderme, bedende yeni bir denge kurma, kan dolaşımını düzene koyma ve kişiyi hükmî kirlilikten kurtararak ibadet atmosferine hazırlama gibi beden ve ruh sağlığı açısından birçok yararı içinde barındırır. Buna ilâve olarak, bilinebilen veya bilinemeyen birçok hikmet ve fayda taşıdığı inancıyla Allah'ın bu emrini yerine getiren mümin Allah'a kayıtsız şartsız itaat etmenin haz ve sevabına kavuşur.
A) GUSLÜ GEREKTİREN DURUMLAR
Esasen hükmî-dinî temizlenme ve arınma vasıtası olan guslün sebebi hükmî kirliliktir. Bu sebeple hükmî kirlilik hali sayılan cünüplük, hayız ve nifas halleri guslü gerektiren üç temel sebeptir. Ancak bu üç durumun dinî literatürde büyük kirlilik olarak anılması, bu durumdaki kimselerin dinen necis sayıldığı anlamına gelmez. Mümin necis olmaz. Hatta müşriklerin necis olduğu meâlindeki âyet de (et-Tevbe 9/28) onların hükmî kirliliklerine işaret olarak anlaşılmıştır. Bu sebepledir ki, cünüp olan, hayız ve nifas gören kimselerin hükmî kirliliği, onların namaz, tilâvet secdesi, Kâbe'yi tavaf, Kur'an'ı eline alma ve Kur'an okuma, mescide girme gibi belirli ibadetleri veya ibadetle yakından ilgili fiilleri yapmak için gerekli ruhî ve mânevî hazırlığa sahip olmadıkları anlamına gelir. Bundan dolayı cünüp kimsenin oruca devam etmesi veya namaz vaktine kadar yıkanmayı geciktirmesi günah sayılmayıp namazın kılınabileceği son vakit öncesinde gusletmesi farz görülmüştür. Diğer bir anlatımla gusül, hükmî kirliliği sona erdirip belirli ibadetleri yapmayı mümkün hale getiren bir hükmî temizlenme usulünden ibarettir.
a) Cünüplük
Fıkıh dilinde cünüplük (=cenâbet), cinsî münasebet veya şehvetle meninin gelmesi (inzal) sebepleriyle meydana gelen ve belirli ibadetlerin yapılmasına engel olan hükmî kirlilik halinin adıdır. Meni gelsin veya gelmesin cinsî münasebet sonunda kadın da erkek de cünüp olur. Cünüplüğe yol açan cinsî münasebetin ölçüsü ve başlangıç sınırı, erkeklik organının sünnet kısmının girmiş olmasıdır. Erkek veya kadından şehvetle (cinsî zevk vererek) meninin gelmesi cünüplüğün ikinci sebebidir. Meninin uyku halinde veya uyanıkken, iradî ya da gayri iradî gelmesi sonucu değiştirmez. Şâfiîler hariç fakihlerin
[20/3 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: O gün tarti haktir Kimin (sevap) tartilari agir gelirse, iste onlar kurtulusa erenlerdir (A'RAF/8)
Kimin de tartilari hafif gelirse, iste onlar, âyetlerimize karsi haksizlik ettiklerinden dolayi kendilerini ziyana sokanlardir (A'RAF/9)
Biz, kiyamet günü için adalet terazileri kurariz Artik kimseye, hiçbir sekilde haksizlik edilmez (Yapilan is,) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz Hesap gören olarak biz (herkese) yeteriz (ENBİYA/47)
Artik kimlerin (sevap) tartilan agir basarsa, iste asil bunlar kurtulusa erenlerdir (MÜ'MİNUN/102)
Kimlerin de tartilari hafif gelirse, artik bunlar da kendilerine yazik etmislerdir; (çünkü onlar) ebedî cehennemdedirler (MÜ'MİNUN/103)
O gün kimin tartilan ameli agir gelirseIste o, hosnut edici bir yasayis içinde olur (KAARİ'A/6-7)
Ameli yegni olana gelinceIste onun anasi (yeri, yurdu) Hâviye'dir (KAARİ'A/8-9)
[20/3 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: KASÂME
4950 - İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Cahiliye devrinde görülen ilk kasâme hadisesi, biz, Beni Hâşim içinde cereyan etmişti. Beni Hâşim'dan (Amr İbnu Alkame İbni'l-Muttalib İbni Abdi Menâf adında) bir erkeği, Kureyş'in bir başka koluna mensup (Hıdâş İbnu Abdillah İbni Ebi Kays el-Amiri adında) bir adam ücretle tutmuştu. (Amr) develerle birlikte (Hıdâş'la) yola çıktı. Beni Haşim'den bir kimse ona uğradı. Bu adamın deri çuvallarının ipi kopmuştu.
'Bana yardım et, ip ver de şu çuvallarıma bağlayayım, develer ürkmesin!' dedi, o da ona bir ip verdi ve onunla çuvalları bağladı. Konakladıkları vakit bir tanesi hariç bütün develer bağlandı. Onu ücretle tutan patron:
'Bu deve niye bağlanmadı?' diye sordu. Öbürü: 'Bunu bağlayacak ip yok!' dedi.
'Pekiyi onun bağı nerede?' diye sordu ve efendi hizmetçiye bir sopa fırlattı. Meğerse onun eceli bu değnekte imiş. (Adam yaralanır, fakat daha ölmeden) Yemenli bir zâz kendisine uğrar. Yemenliye sorar:
'Sen hacc mevsiminde Mekke'de hazır bulunur musun?'
Adam: 'Bazan bulunurum, bazan bulunmam' der. Yaralı ona:
'Benim için bir elçilik yapar mısın?' diye ilave eder. Adam:
'Evet yapar (istediğinizi duyururum)' der. Yaralı:
'Sen hacc mevsiminde hazır bulunduğun zaman: 'Ey Kureyşliler!'
diye bağır. Sana 'Buyur!' ettikleri vakit: 'Ey Hâşimoğulları!' de.! Onlar: 'Buyur!' edince Ebu Tâlib'i sor. Ona: 'Benni falancanın bir ip sebebiyle öldürdüğünü haber ver!' der.
Bunu söyledikten sonra o işçi vefat eder.
Onu ücretle tutan patron, (Mekke'ye) dönünce Ebu Talib yanına gelerek (öleni) sorup: 'Arkadaşınıza ne oldu?' der. O da:
'Hastalandı, (tedavisi için) elimizden geleni yaptık. (Ama maalesef) öldü, defin işini de ben üzerime aldım!' diye cevap verir. Ebu Talib:
'O, senin bu alâkanı hak etmişti' der. Aradan bir müddet geçer.
Sonra ölen ücretlinin vasiyette bulunduğu Yemenli zât hacc mevsiminde gelir ve:
'Ey Kureyşliler!' diye seslenir. (Kureyşliler toplanıp):
'İşte biz Kureyşlileriz!' derler. Bu sefer adam:
'Ey Hâşimoğulları!' der. Onlar:
'İşte biz Benî Hâşimiz!' derler. Adam bu sefer de:
'Ey Ebu Tâlib!' der. Kendisine: 'İşte şu Ebu Tâlib'tir!' derler. Adam:
'Bana falan kimse, size bir elçilik (yapmamı, bir haber) tebliğ etmemi söylemişti. O da şu: Onu falan kimse bir ip yüzünden öldürmüş' der. Bunun üzerine Ebu Tâlib ona gidip:
'Bizden üç şeyden birini seç: İstersen yüz deve öde, zira sen bizim adamımızı öldürdün. (Bu iddiamızı inkar edecek olursan), dilersen, kavminden elli kişi senin öldürmediğine dair yemin etsinler. Bunlara itiraz edecek olursan, biz de seni onun sebebiyle öldüreceğiz.!' der. Adam kavmine gelip durumu haber verir.
'Yemin edelim!' derler. Onlardan bir erkeğe nikâhlı olup, doğum da yapmış olan Benî Haşimli bir kadın gelip:
'Ey Ebu Tâlib! Benim şu oğlumu o elli kişiden bir adam yerine tutmanı, fakat ona, (yeminlerinin yaptırıldığı Ka'be rüknü ile
Makam-ı İbrahim arasında) yemin ettirilmemesini talep ediyorum!' der. Ebu Talib bu kadının dilediği şekilde hareket eder. Derken onlardan bir başka adam gelir ve:
'Ey Ebu Talib! Sen yüz deveye bedel elli kişinin yemin etmesini diledin. Bu durumda her adama iki deve düşüyor. al şu iki deveyi benim hesabıma kabul et, yeminlerin yapıldığı yerde bana yemin ettirme!' der. ebu Tâlib bu iki deveyi kabul eder. Kırksekiz kişi de gelip yemin ederler.
İbnu Abbas radıyallahu anhüma der ki:
'Nefsimi kudret eliyle tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, yeminleri üzerinden bir yıl geçmeden o kırksekiz kişiden hiçbir kımıldayan göz kalmadı (hepsi helâk oldu).'
Buhari, Menakıbu'l-Ensâr 26; Nesai, Kasame 1, (8, 2-4).
4951 - Ebu Seleme İbnu Abdirrahman ve Süleyman İbnu Yesar, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bir sahabisinden naklen anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, kasâmeyi cahiliye devrindeki şekliyle takrir edip kabul etti. Hatta, Hayb
[20/3 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Ubade İbnu's-Sâmit el-Ensarî (radıyallahu anh) hazretleri demiştir ki: 'Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: 'Kim Allah'tan başka ilâh olmadığına Allah'ın bir ve şeriksiz olduğuna ve Muhammed'in onun kulu ve Resûlu (elçisi) olduğuna, keza Hz. İsâ'nın da Allah'ın kulu ve elçisi olup, Hz. Meryem'e attığı bir kelimesi ve kendinden bir ruh olduğuna, keza cennet ve cehennemin hak olduğuna şehâdet ederse, her ne amel üzere olursa olsun Allah onu cennetine koyacaktır.'
Buhârî, Enbiya 47; Müslim, İmân 46, (28); Tirmizî, İmân 17, (2640).
Müslim'in bir başka rivayetinde şöyle buyrulmuştur: 'Kim Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet ederse Allah ona ateşi haram kılacaktır.'
[20/3 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız.
[Bakara Sûresi.21]
[20/3 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey rabbimiz! biz kendimize zulm ettik. Eğer bizi bağışlamaz bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!” (A’râf, 7/23)
[20/3 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Akıl maddeyi, kalp manayı keşfeder.[Muhammed İkbal]
[20/3 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.ABDULLAH BİN SELAM
Abdullah bin Selâm hazretleri, Eshâb-ı kirâmdan olup, Ensârın büyüklerindendir. Medîne'deki Yahûdî Benî Kaynuka kabîlesinden idi. Soyu Hz.Yûsüf'e dayanıyordu. Asıl ismi Husayn idi. Müslüman olunca Resûlullah efendimiz ona Abdullah ismini verdi.
Îmân etmeden önce, Yahûdî âlimlerinden idi. Müslüman olması çok ibretlidir. Müslüman oluşunu kendisi şöyle anlatır:
Âhir zaman peygamberi
'Babam Yahûdîlerin ileri gelen âlimlerinden idi. Bana Tevrat'ı okutur, dindar yetişmem için elinden geleni yapardı. Bir gün âhir zaman Peygamberinin alâmetlerini ve yapacağı işleri anlatarak dedi ki:
- Eğer âhir zaman Peygamberi, Hârûn aleyhisselâmın neslinden ya'nî kendi kavmimizden gelirse inanırım, başka kavimden gelirse inanmam! Sen de inanma!
Resûlullah efendimiz Medîne'ye hicret etmeden önce babam vefât etti.
Resûlullah efendimiz Medîne'ye hicretinden önce, Mekke'de Peygamberliğini açıkladıktan sonra, sıfatlarına ve yaptığı işlere baktım, tıpa tıp babamın anlattıklarına uyuyordu. Fakat, kavmimizin ileri gelenleri, sırf Arab kavminden geldi diye Resûlullaha karşı çıkıyorlardı. Tevrat'ta bildirilen alâmetler gâyet açıktı.
Bir gün Yahûdîlerin hurma bahçelerine gittim. Kendi aralarında, 'Arabların adamı geldi!' diye konuşuyorlardı. Bu sözü duyunca beni bir titreme tuttu. Elimde olmadan 'Allahü Ekber' diye bağırdım. Benim tekbîr getirdiğimi gören halam Hâlide binti Hâris bana kızıp dedi ki:
- Allah seni umduğuna kavuşturmasın, elini boşa çıkarsın? Vallahi sen Mûsâ bin İmrân'ın geleceğini işitmiş olsaydın bundan fazla sevinmezdin.
Ben de ona şöyle karşılık verdim:
- Ey hala! Vallahi O, Hz. Mûsâ gibi Peygamberdir. Mûsâ aleyhisselâmın tevhîd dînindendir. Buna niçin karşı çıkıyorsunuz?
- Ey kardeşimin oğlu! Yoksa o Kıyâmete yakın gönderileceği bize bildirilen Peygamber midir?
- Evet.
- Öyleyse sevinmekte haklısın.
Dayanamayıp, Resûlullahı görmek için bulunduğu yere gittim. Daha ilk gördüğümde kendi kendime, 'Bu güzel yüzün sâhibi yalan söyliyemez!' dedim. Resûlullah insanlar arasına oturmuş, onlara nasîhat ediyordu. İlk işittiğim hadîs-i şerîf şuydu:
- Selâmı aranızda yayınız, aç kimseleri doyurunuz, sıla-i rahm yapınız, yakın akrabalarınızı ziyâret ediniz! İnsanlar uykuda iken namaz kılınız! Böylece Cennete selâmetle girersiniz.
Allah birdir
Sonra bana dönüp sordu:
- Sen Medîne âlimi İbni Selâm değil misin?
- Evet
- Ey Abdulah, Allah için söyle! Tevrat'ta benim vasıflarımı okuyup öğrenmedin mi?
- Evet, öğrendim. Yâ Resûlallah cenâb-ı Hakkın sıfatlarını söyler misin?
Resûlullah efendimiz bana İhlâs sûresini okudu.
'De ki: O Allah birdir. Hiçbir şey O'nun dengi değildir!' meâlindeki âyet-i kerîmeyi işitince:
- Şehâdet ederim ki, Allahtan başka ilâh yoktur. Sen O'nun kulu ve resûlüsün, diyerek îmân ettim.
Abdullah bin Selâm Müslüman olduktan sonrasını şöyle anlatıyor:
Müslüman olduktan sonra Resûlullaha dedim ki:
- Yâ Resûlallah! Yahûdîler kadar, yalancı, inatçı, zâlim kimse yoktur. Hiçbir iftirâdan çekinmezler. Şimdi benim Müslüman olduğumu öğrenirlerse olmadık iftirâ ederler, bunu açıklamadan önce onlara beni sorunuz!
Çok büyük âlimimizdir
Sonra ben bir perdenin arkasına saklandım. Resûlullah bir grup Yahûdîyi çağırdı. Onlara sordu:
- Aranızdaki Husayn [Abdullah] bin Selâm nasıl bir kimsedir?
- Çok büyük bir âlimimizdir. Onun gibi hayırlı birisi az bulunur. O doğru sözlüdür.
- Eğer o Müslüman olduysa siz ne dersiniz?
- Allah onu böyle birşeyden korusun!
Sonra saklandığım yerden çıkıp dedim ki:
- Ey Yahûdî topluluğu, Allahtan korkunuz! Size geleni kabûl ediniz! Allaha yemîn ederim ki, siz Resûlullahın hak Peygamber olduğunu biliyorsunuz. Çünkü alâmetleri Tevrat'ta açık olarak yazılıdır. Başka kavimden geldiği için inadınızdan îmân etmiyorsunuz. Ben �
[20/3 22:31] Ömer Tarık Yılmaz: Kadı Kemâleddin'de Mevlâna'nın Halkasına Girdi
Devrin tanınmış bilginlerinden Kadı Kemâieddin-i Kâbî. Selcuklu Sultanı İzzeddin Keykâvus'la görüşmek üzere. 125S yılında Konya'ya gelmişti. Şemseddin-i Mardinî. Zeyneddin-i Razî, Şemseddini- Malatî gibi Konya'nın şöhretli bilginleri. Kadı Kemâleddin'e Mevlâna'yı ziyaret etmesi tavsiyesinde bulunmuşlardı. Kadı Kemâleddin de tavsiyeye uyarak Mevlâna'yı ziyaret etmişti. Hikâyenin bundan somasını kendisinden dinleyelim:
'O güne dek Mevlâna'nın ulu şöhretini, şuradan buradan duymuştum. Fakat, mevkiimin yüksekliği, servet arttırma hırsım ve maneviyata olan itikatsızlığım, o ulu kişiyi arayıp sormama manî oldu. Sonunda. Allah'ın, takdiri, canımın yoldaşı oldu. Ben de tam bir istek ve içten yelen bir cezbeyle o toplulukla birlikte Mevlâna Hazretlerini ziyaret etmek şetefine eriştim. Dostlarımız da Mevlâna'nın yanında idiler. Mübarek medresesinin kapısından içeriye adım atar atmaz Mevlâna'nın, biz kullarını karşılamak üzere geldiğini gördüm. Mübarek yüzüne sadece bir nazar attım, akhm başımdan gitti. Öylece hepimiz birden baş koyduk. Mevlâna o arada ben kulunu yanına çekti ve 'Gördün mü seni nasıl buldum', ey seçkin dost. Gördün mü seni nasıl buldum, ey gönül, ey gönül sahibi.' diye bir gazele başladı. Ondan sonra; 'Allah'ya hamdolsun. bizim Kcmâleddin. celâl Kemaline doğru yüz çevirdi. Dinin en olgun kişilerinden bin oldu'dedi ve kendi içindeki 'ilm-i ledün'den öyle bir bahsetti ki, 'Böyle bir bahsi, bütün ömrümde, hiçbir bilginden işitmemiş, hiçbir kitapta da okuyamamışıım. Kendi anlayışım ve gücüm ölçüsünde onun yüceliğine vâkıf o/unca samimiyetle hâlis rnüridleri arasına katıldım.'
Bundan sonra. Kadı Kemâleddin oğlu Kadı Sadeddin ve Necmeddin Atabey'i de Mevlâna'ya nuirid yapmıştı. Kendisi de. Karatay Medrese si'nde bir semâ töreni hazırlayarak semâ a girmişti. Renk renk çinilerle süslü, Karatay Medresesinin geniş kubbesi altındaki mermer havuzda şerbet yapılmış, basta Sultan İzzeddin Keykâvus olduğu halde, şehrin ileri gelenleri çağrılmıştı. Mevlâna o gün. dervişleri ile birlikte geç saat'ere kadar semâ etmiş, şu gazeli söylemişti 'Aşk nedir, bilmiyorsan gecelere sor şu sapsarı yüzlere şu kupkuru dudaklara sor.
Su nasıl yıldızı, ay'ı aksettirirse bedenler de canı, aklı bildirir gösterir.
Gökyüzünde, yıldızlar arasında parlak ay nasıl görünürse, âşık da yüzlerce kişi arasında öyle görünür. O görüdümü söner.'
Ve o gün Mevlâna. semâdayken. 'Açıkçasına tez. hızlı ateşli bir halde heyecanla geldi. Hakikaten onun ruhu gül bahçesinden bir koku almıştı. Bugün Kâb kaçlısı ab-ı hayatı aramak yolunda bütün kadıları geçti..' anlamındaki rubâisini de okumuş, Kemâleddin-i Kâbi'yi dostça kucaklamıştı.
Mevlâna'ya uyanlar, onun sözleriyle yüreklerini serinletenler. ondan feyz alabilmek için eşiğine yüz sürenler gittikçe çoğalıyordu. İlk günlerde Mevlâna'yı kıskananlar, yakın dostlarını çekemeyenler, şimdi etrafında toplanmışlardı.
[20/3 22:31] Ömer Tarık Yılmaz: ÂMÎ
İlmi olmayan kimse. Mukallid. Çoğulu avâm'dır. (Bkz. Avâm)
[20/3 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: Hicret ne demektir; Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Mekke’den Medine’ye hicreti nasıl gerçekleşmiştir?
Hicret kelimesi sözlükte terk etmek, ayrılmak, bir yeri terk ederek başka bir yere göç etmek anlamına gelir. Terim olarak ise genelde, gayr-i müslim bir ülkeden İslam ülkesine göç etmeyi ifade eder. Hz. Peygamber’le (s.a.s.) bağlantılı olarak ise Hicret onun ve Mekkeli Müslümanların Medine’ye göç etmesi demektir.
Hicrete izin verilince, Hz. Peygamber (s.a.s.) derhal Hz. Ebu Bekir’in evine gitti, Allah’ın kendisine Hicret için izin verdiğini bildirdi. Hz. Ebu Bekir beraber yolculuk yapıp yapmayacaklarını sordu. “Evet” cevabını alınca sevincinden ağladı. Uzun süreden beri beslediği develerden birisini Hz. Peygamber (s.a.s.)’in emrine tahsis ettiğini bildirdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) ise deveyi ancak parasını ödemek suretiyle kabul edebileceğini söyledi ve bu develerden birisini aldı. Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Hz. Ebu Bekir, yol kılavuzluğu ile ünlü Abdullah b. Üreykıt adlı kişiyi kılavuz olarak kiraladılar. Hz. Ebu Bekir kılavuza develeri teslim etti. Üç gün sonra Sevr Dağı’nın eteğinde buluşmak üzere sözleştiler. Abdullah b. Üreykıt henüz İslam’ı kabul etmemişti, ama maharetli bir kılavuz olmasının yanında güvenilir bir kimseydi. Aslen Dil kabilesindendi; Kureyş’in de Sehm kolunun antlaşmalısı idi.
Hz. Peygamber (s.a.s.) hemen evine döndü. Üzerinde bulunan emanetleri Hz. Ali’ye bırakarak sahiplerine vermesini ve peşlerinden gelmesini söyledi. Müşrikleri yanıltmak için gece kendi yatağında onun yatmasını istedi. Gece yarısı Hz. Ebu Bekir’in evine gitti. Her ikisi de gece vakti evin arka kapısından çıkıp, yaya olarak Mekke’nin beş kilometre güneybatısında bulunan Sevr Dağı’ndaki gizlenmeye elverişli mağaraya gittiler. Medine kuzeyde olduğu halde, güneye doğru gitmeleri hedef şaşırtmak içindi. Mağarada üç gün üç gece kaldılar. Bu süre zarfında Hz. Ebu Bekir’in azatlısı Amir b. Füheyre koyunları bu bölgede otlatarak mağaranın yakınına getiriyor, onlar da sağıp taze süt içiyorlardı. Hz. Ebu Bekir’in kızı Esma mağaraya yiyecek getiriyor, gündüzleri Mekke’de geçiren oğlu Abdullah da geceleri mağaraya gelerek şehirde olup bitenleri haber veriyordu. Abdullah sabaha yakın şehre giderken Amir b. Füheyre de koyunları onun peşi sıra sürerek ayak izlerini ortadan kaldırıyordu. Müşriklerin sıkı takibi dolayısıyla mağarada sıkıntılı anlar yaşandı.
Öte yandan Kureyşliler sabah olup Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yatağında Hz. Ali’nin yattığını görünce hayal kırıklığına uğradılar; suikastin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine hiddetlendiler. Hz. Ali’yi önce Harem-i Şerif’e götürüp hapsettiler; fakat daha sonra serbest bıraktılar. Bu arada Resul-i Ekrem’i öldüren veya esir eden kimseye yüz deve ödül vereceklerini Mekke’nin her tarafında ilan ettiler. Ayrıca kendileri de derhal onu aramaya koyuldular. Aralarında Ebu Cehil’in de bulunduğu bir grup, Hz. Ebu Bekir’in evine gelerek Esma’yı sorguya çekti. Esma’nın babasının nerede olduğunu bilmediğini söylemesi üzerine Ebu Cehil ona bir tokat vurdu ve küpelerini yere düşürdü. Müşrikler Hz. Ebu Bekir’i de evinde bulamayınca, Resul-i Ekrem’in onunla birlikte gittiği kanaatine vardılar. Derhal Medine yolunu tuttular. Mekke’yi karış karış aradılar. Bir grup, izlerini takip ederek Sevr Dağı’na geldi ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in saklandığı mağaranın ağzına kadar vardı. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir endişelendi. Hz. Peygamber (s.a.s.) ona endişelenmemesini söyledi ve müşriklerin kendilerine zarar veremeyeceğini bildirdi. Müşrikler mağaranın ağzına kadar geldikleri halde içeriye bakmamışlar, onları başka yerlerde aramaya koyulmuşlardır. Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Hz. Ebu Bekir mağaraya girdikten sonra ve müşriklerin gelmesinden önce bir örümceğin mağaranın girişine ağ ge
[20/3 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: CİNÂYET
Hac'da cezâyı gerektiren fiil ve davranışlara 'cinâyet' denir.
[20/3 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: مَنْ ضَارَّ أَضَرَّ اللهُ بِهِ وَمَنْ شَاقَّ شَاقَّ اللهُ عَلَيْهِ. (د)
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Kim (bir mümine) zarar verirse, Allâhü Teâlâ da o kimseye zarar verir, kim de (bir mümine) meşakkat verirse, Allâhü Teâlâ da ona meşakkat verir.” (Sünen-i Ebû Dâvûd)
20 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[20/3 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: İNSANLARI ALDATAN KİMSENİN KABİRDEKİ HÂLİ
İbn-i Abbâs radıyallâhü anhümâ’nın yanına bir topluluk geldi ve “Biz, haccetmek için yola çıktık. Yanımızda bir arkadaşımız da vardı. Beraberce Zâtü’s-Sıfâh denilen mevkiye ulaştığımızda o arkadaşımız orada öldü. Onu yıkayıp, kefenledik. Defnetmek için bir kabir kazdığımızda kabrin içinde lahdi dolduracak kadar büyük, siyah bir yılan gördük. Kazdığımız yeri bırakıp başka bir kabir daha kazdık, onun içinde de aynı hâlde siyah bir yılan gördük. Orayı da bırakıp üçüncü bir kabir kazdık fakat orada da aynı şekilde siyah bir yılan olduğunu görünce her şeyi bırakıp, size geldik.” dediler.
İbn-i Abbâs radıyallâhü anhümâ, “Gördüğünüz o yılan, arkadaşınızın işlemiş olduğu kötü amelleridir. Kazdığınız kabirlerden herhangi birine arkadaşınızı defnedin. Yemin ederim ki bütün yeryüzünü de kazsanız o yılanı göreceksiniz. Arkadaşınızın bu hâlini, kavminize de haber veriniz (ki ibret alsınlar).” dedi.
O topluluk, arkadaşlarını defnedip beldelerine döndüler. Ölmüş olan arkadaşlarının eşyalarını vermek ve onun hâlini anlatmak için ailesinin yanına gittiler. Hanımına, “Ne iş ile meşgul olurdu, bunun sebebi ne olabilir?” diye suâl ettiler. Hanımı, “O, buğday satardı. Her gün buğday çuvallarının içerisinden bir miktar buğday alır, aldığı belli olmasın diye de çuvalların boşalan kısmına saman doldururdu. Böylece insanları aldatırdı.” diye cevap verdi.
RAMAZAN AYI İCTİMÂI, RU’YET VE BAŞLANGICI
Hicrî-Kamerî 1444 yılı Ramazan ayı ictimâı, 21 Mart günü Türkiye saati ile 20.24’tedir. Ru’yet ise 22 Mart Türkiye saati ile 10.05’tedir.
Hilâl ilk olarak Avustralya Kıtası’nın kuzeyinden, Asya Kıtası’nın güneyinden itibaren görülmeye başlayacaktır.
23 Mart günü de Ramazân-ı şerîf ayının 1. günüdür.
İSİMLERİMİZ: Erkek: Yusuf, Kız: Yasemin
20 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[20/3 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: • Hamsin Soğuklarının Sonu
'Kalbini ve diğer latifelerini tanımayan, çalıştırmayan, manevi kirlerden arındırmayan ve Allah’ın zikriyle mamur hale getirmeyen kimse veli olamaz.' İmâm-ı Rabbânî [kuddise sırruhû]
Semerkand Takvimi
[20/3 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: Allah’ın Cilaladığı Ayna Gibiyim
Ebû Cehil bir gün Peygamber Efendimiz’e [sallallahu aleyhi vesellem] dedi ki:
- Hâşimoğulları sülalesinde senden daha çirkin suratlı biri gelmemiştir!
Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] buyurdu ki:
- Haddini aştın ama yine de doğru söyledin.
Biraz sonra Hz. Ebû Bekir [radıyallahu anh] Peygamber Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] yanına gelince,
- Ey güneş yüzlü resûl! Senden daha güzel, daha parlak bir yüz görmedim, dedi. Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] bunun üzerine,
- Ey aziz dost, ey değersiz dünya kaydından kurtulan, doğru söyledin, dedi.
Orada bulunanlar,
- Ey yüce Peygamber! Bu ikisi birbirine zıt şeyler söylediler, sen her ikisine de ‘doğru söyledin’ buyurdun. Bunun sebebi nedir, diye sordular.
Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem],
- Ben Allah’ın cilaladığı bir ayna gibiyim, bana bakan kendini görür buyurdu. Herkesin hareketi bulunduğu yerdendir, herkesi kendi varlık çemberinden görür. Mavi cam, güneşi mavi gösterir ve kırmızı cam kırmızı gösterir. Camlar renklerden arınırsa beyaz olur. Bütün diğer camlardan daha doğru söyler ve mihenk olur.
Semerkand Takvimi
[20/3 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
Yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler. Onlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler. İşte bunlar varis olanların ta kendileridir. Onlar Firdevs cennetlerine varis olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
(Mü’minûn, 23/8-11)
[20/3 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Müslüman olan, kendisine yeteri kadar rızık verilen, Allah’ın kendisine verdiği nimete kanâat eden kimse şüphesiz kurtuluşa ermiştir.
(Muslim, Al-Tirmidhi, Ibn Majah)
[20/3 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
Allah’ım! Acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, ihtiyarlıktan, kabir azabından sana sığınırım. Allah’ım! Huşû duymayan kalpten, doymayan nefisten, fayda vermeyen ilimden ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım.
[20/3 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Mukaddim
Öne alan
[20/3 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Hayırlısını Ver Allahım
Kim Allâh'tan korkarsa, Allâh ona bir çıkış yolu ihsân eder ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allâh'a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allâh emrini yerine getirendir. Allâh her şey için ölçü koymuştur.' (Talak, 2-3)
Fatma hanım, sırtına ekin destesini aldı ve düşünceyle ilerlemeye başladı. Birden kayınvâlidesinin sesiyle kendine geldi:
'-Kız Fatma çabuk buraya gel. Sarı inek doğuruyor, yardım et!..'
Can havliyle sırtındaki destesini indirdi ve ahıra koştu.
Aman Yâ Rabbi… Hayvan da olsa, ne kadar acı çekiyordu. Fatma hanım, kayınvâlidesiyle birlikte hayvanın doğum yapmasına yardım ediyordu. Kayınvâlidesi:
'-Bir hayli zor olacak galiba!..' dedi.
'-Evet zora benziyor. Dana toplu herhâlde.' diye mırıldandı Fatma hanım da…
Fatma, hayvan acı çekmesin diye şifâ âyetlerini, ardından bildiği bütün sûreleri okumaya başladı. Kayınvâlidesi:
'-Deli kız, ineğe de okunur mu?' dedi. Fatma ise:
'-Ana bak, çok acı çekiyor, yüreğim dayanmıyor.' diye cevap verdi, gözyaşlarıyla... Bir saat zorlu bir çabanın ardından, sarı kızın bir tosunu oldu. Sarı kız hemen şefkatle onu yalayıp kokladı.
Fatma'nın bütün merhameti, sanki gözlerinden yaşlarla ılık ılık akıyordu. Kayınvâlidesi:
'-Bak, ineğin bile yavrusu oldu. Dört senedir bu kapıdasın, bir torun veremedin kucağımıza!' dedi. Fatma ise:
'-Allâh hayırlı evlat versin, ana.' dedi. Kayınvâlidesi ise:
'-Hayırlı, hayırsız!.. Bir evlâdın olsun. Bizi ele güne dil ettin ya!..' dedi öfkeyle…
Fatma, ikindi namazından sonra duâ için secdeye vardı ve:
'Rabbim dört yıldır senden hayırlı evlâd istiyorum. Olmuyor Rabbim! Hep hayırlı istiyorum, ben âciz hâlimle nasıl hayırsız bir evlâtla baş edebilirim. Ben kendimi ıslâh edemezken onu nasıl ıslâh edeyim.' diye gözyaşlarıyla yıkanan, salavâtlarla taçlanan duâsını bitirdi.
Dört kez hâmile kalmış, ama hepsini kaybetmişti. Ve ısrarla 'hayırlı evlat ver' diye duâ etti, etti. Birkaç ay sonra rüyasında bir ses:
'-Kızım, hayırlı bir kız evlâdın olacak, adını Hediye koy.' dedi. O, yine hep 'hayırlısını' istedi. Nihâyet Allâh'ın lutf u keremiyle yavrucuğuna kavuştu. İsmini, Ayşe Hediye koydu.
Yalnız Ayşe durmadan hasta oluyor, her gece doktora götürüyorlardı. Fatma hanım, geceleri nefes alıyor mu diye sürekli onu dinliyordu. Uyku nedir bilmez oldu. Bir gece yine doktora götürdüler. Doktor:
'-Kızım, sen bu çocuğa köyün zor imkânlarında bakamazsın, bünyesi çok zayıf ve hassas, ölür! Benim de yıllardır çocuğum olmuyor onu bana ver!' dedi.
Fatma'yı bu teklif iyice bunalttı ve:
'-Aslâ!' dedi. Ve çocuğuyla birlikte eve döndüler. O gece, iki rekat hâcet namazı kıldıktan sonra Rabbine yalvardı, duâ etti:
'-Rabbim, bu evlât hayırlı olacaksa onu bana nasip edip sevindir. Bende büyüsün, bir yetimle evlendirip onu sevindireyim.' diye duâ etti. Seccâdesini toplarken:
'-Veren de O, alan da O, bize sadece duâ düşer.' dedi.
Ayşe, günden güne iyi oluyordu ve gün geçtikçe büyüdü, şirin bir kız oldu. Allah, Fatma hanıma ardı ardına dört evlat daha ihsân etti. O, hep:
'-Hayırlı olursa nasip et, hayırsızsa ben nasıl onu ıslâh ederim, ben kendimi bile ıslâh edememişken!..' diye duâ etmeye devam etti.
Ayşe, ilkokulu bitirince Kur'ân Kursuna verdiler. Orada çok başarılıydı. Edebiyle, ahlâkıyla, çalışkanlığıyla kendini sevdirmişti hocalarına. Hocaları hâfızlığa başlatmak için ısrar ediyorlardı. Çünkü hıfzı çok kuvvetliydi. Ayşe ise 'ya onun hakkını veremezsem, Rabbimin huzûruna nasıl çıkarım' diye iç hesapları yapıyordu. Ve nasiptir, bu düşünce sebebiyle hıfzına başlamadı.
16 yaşındaydı, güzelliği ve edebi onu akranlarından ayırıyordu. Yaşı küçüktü, ama çok tâlibi vardı. Bir gün bir genç talip oldu, âi
[20/3 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Ali (ra)
Resulullah (sav) kadınların başlarını traş etmelerini yasakladı.
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Nesai, Zinet 4, (8,130), Tirmizi, Hacc 74, (914)
Hadisin Açıklaması:
Hz. Âişe ve Hz. Abdullah İbnu Ömer (radıyallâhu anhüm)'den de gelen rivayetler kadınlara traş olmayı yasaklamaktadır. Hacc sırasında onlar taksîrde bulunurlar, yani saçlarının ucundan bir miktar keserler. Sadedinde olduğumuz hadis mutlak gelmiştir, hacc sırasındaki traşa da, onun dışındaki traşa da şâmildir. Ulemâ hacc dışında da traşın onlar hakkında mekruh olduğunu söylemekte ihtilaf etmezler
[20/3 22:34] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
Nevvas İbnu Sem'an el-Kilâbî anlatıyor: 'Resulullah (Aleyhissalâtu Vesselâm)'ı işittim. Dedi ki:'Rahman'ın iki parmağı arasında olmayan bir kalp yoktur. Allah dilerse onu doğru yola sevkeder, dilerse şaşırtır!'Resulullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) şöyle dua ederdi:'Ey kalpleri tesbit eden Rabbimiz! Kalplerimizi dinin üzerine tesbit et.'Resulullah yine derdi ki: 'Mizan (terazi) Rahmanın elindedir. Kıyamete kadar bazı kavimleri yükseltir, bazı kavimleri de alçaltır.'
Kaynak : İbnu Mace Sünen (199) - Hds :(6038)
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[20/3 22:34] Ömer Tarık Yılmaz: 238: Enes (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olamaz.” (Buhari, İman 7, Müslim, İman 71)
239- وَعَنْهُ قال : قال رسولُ اللَّهِ
: انصُرْ أخاكَ , ظَالِمًا أَوْ مَظْلُوماً. فَقال رَجُلٌ: يَا رَسُولَ اللهِ ، أنصُرُهُ إذا كان مَظْلُومًا , اَرَاَيْتَ إن كان ظَالِمًا كَيْفَ أنصُرهُ؟ قال : تحْجُزُوهُ –اَوْ تَمْنَعُهُ- مِنَ الظُّلْمِ ، فَإن ذلِكَ نَصْرُهُ.
239: Enes (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Din kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa ona yardım et.” Bir adam: Ya Rasulallah kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim ama zalimse ona nasıl yardım edebilirim söyler misiniz? Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’de: “Zalimi zulüm yapmaktan alıkorsun, zulmüne engel olursun, işte bu ona yardım etmektir.” buyurdu. (Buhari, Mezalim 4)
240- عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ
قال :أن رَسُولَ اللَّهِ
قال : حَقُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ خَمْسٌ : رَدُّ السَّلاَمِ , وَعِيَادَةُ الْمَرِيضِ , وَاتِّبَاعُ الْجَنَائِزِ , وَإِجَابَةُ الدَّعْوَةِ, وَتَشْمِيتُ الْعَاطِسِ.
وَفِى رِوَايَةٍ لِمُسْلِمٍ: حَقُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ سِتٌّ : إذا لَقِيتَهُ فَسَلِّمْ عَلَيْهِ , وَإذا دَعَاكَ فَأَجِبْهُ, وَإذا اسْتَنْصَحَكَ فَانصَحْ لَهُ, وَإذا عَطَسَ فَحَمِدَ اللَّهَ فَسَمِّتْهُ, وَإذا مَرِضَ فَعُدْهُ , وَإذا مَاتَ فَاتَّبِعْهُ .
240: Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selam almak, hastayı ziyaret etmek, cenazeye iştirak etmek, davete icabet etmek, aksıran kimseye yerhamukallah demek.” (Buhari, cenaiz 2)
Müslim’in başka bir rivayeti şöyledir: “Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı altıdır. Karşılaştığın zaman ona selam ver, seni davet ederse davetine git, nasihat isterse nasihat et, aksırır da Allah’a hamdederse yerhamukallah de, hastalandığında onu ziyaret et, vefatında cenazesinin ardından git.” (Müslim, Selam 5)
241- عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ رضي اللهُ عَنْهُمَا قال : أمرنَا رَسُولُ اللَّهِ
بِسَبْعٍ, وَ
نَهَانا
عَنْ سَبْعٍ : أمرنَا بِعِيَادَةِ الْمَرِيضِ , وَاتِّبَاعِ الْجَنَازَةِ , وَتَشْمِيتِ الْعَاطِسِ, وَإِبْرَارِ الْقَسَمِ أَوِ الْمُقْسِمِ, وَنَصْرِ الْمَظْلُومِ , وَإِجَابَةِ الدَّاعِي, وَإِفْشَاءِ السَّلاَمِ, وَ
نَهَانا
عَنْ خَوَاتِيمَ أَوْ عَنْ تَخَتُّمٍ بِالذَّهَبِ , وَعَنْ شُرْبٍ بِالْفِضَّةِ , وَعَنِ الْمَيَاثِرِ الْحُمْرِ , وَعَنِ الْقَسِّيِّ , وَعَنْ لُبْسِ الْحَرِيرِ وَالاسْتَبْرَقِ, وَالدِّيبَاجِ .
[20/3 22:34] Ömer Tarık Yılmaz: 2023 İSTANBUL İÇİN İMSÂKİYE
Not: Diğer şehirlerimizin namaz vakitleri ve imsakiyeleri,
http://www.namazvakti.com adresinde vardır.
Kadir Gecesi: 17 Nisan’ı 18 Nisan’a bağlayan gecedir.
Bayram Namazı: 21 Nisan Cuma günü saat: 06:59
20.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: el-Rum Suresi 1/4
Elif, Lâm, Mim.
Rumlar yenildi.
(Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde onlar, bu yenilgilerinin ardından mutlaka galib geleceklerdir.
(Bu da) birkaç yıl içinde (olacaktır). Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da emir Allah'ındır ve o gün müminler, sevineceklerdir.
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: Buhari, Müslim
Ademoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata karşı hırs
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: el-hamid: Her türlü hamd ve övgüye layık olan.
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis Okumanın Faydaları : Peygamberimiz’in (s.a.s.) bize en güzel örnek olduğunu bildiren ayet-i kerîme, onu kendimize model almamızı tavsiye etmektedir. Resul-i Ekrem Efendimiz evinde nasıl yaşardı? Sokağa nasıl çıkardı? Yolda nasıl yürürdü? Gördüğü insanlara nasıl davranırdı? Mescide vardığı zaman ne yapar, nasıl ibadet ederdi? İslamiyeti nasıl öğretirdi? Henüz Müslüman olmayanlara karşı tutumu ve onlara İslam'ı tebliğ şekli nasıldı? İnsanlar bir yana, hayvanlara, hatta eşyaya karşı nasıl bir tavır takınırdı? Bütün bunları ve daha başka hususları öğrenmemiz, İslamiyet'i doğru şekilde yaşayabilmemiz Allah'ın Rasûlü'nü tanımamıza, Allah'ın Rasûlü'nü tanımamız da hadislerdeki İslam'ı öğrenmemize bağlıdır.
HADİSLERİ OKUDUKÇA DOĞRUYU YANLIŞI FARK EDERİZ
Hadisleri okuyup öğrendikçe, mükemmele doğru giden yolda mesafeler almaya başlarız. Doğruyu yanlışı tanırız. Davranış bozukluğumuzu farkeder, kusurlarımızı kolayca yakalarız. İşte o zaman kendimizi hesaba çeker, hatalı davranışlardan uzak durmaya çalışırız.
Hadislerle ilgimiz arttıkça, insanlarla olan ilişkilerimizin eskiye nisbetle daha güzelleştiğini farkederiz. Tıpkı Rasûlullah Efendimiz gibi karşımızdaki insanlara değer vereceğimiz, onlarla güzel geçineceğimiz için onların da bize değer verdiklerini, bize daha sıcak ve samimi davrandıklarını görürüz. İşte o zaman Peygamber ahlakının mükemmelliğini, vazgeçilmezliğini, insanları birbiriyle nasıl kaynaştırıp kucaklaştırdığını anlarız.
Peygamber Efendimiz'i ve onun sünnetini bilmediğimiz veya sünnete uygun bir şekilde yaşamadığmız için zaman zaman garip durumlara düşer, insana yakışmayan davranışlar sergileriz.
Hadisler, bize dargın durmanın kötülüğünü, dargınları barıştırmanın nafile namaz kılmaktan, nafile oruç tutup sadaka vermekten daha hayırlı olduğunu[1] öğretir. Dünyada hatasız, kusursuz insan bulunmadığını herkes bilir. Peygamber Efendimiz'in 'Kim dünyada Müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da ahirette onun ayıbını gizleyip kapatır' buyurduğunu duymuş veya okumuş olanlar, kendilerine karşı yapılan hataları daha bir kolaylıkla bağışlarlar.
HADİS OKUDUKÇA GÖNLÜMÜZ GENİŞLER, HOŞGÖRÜ KAZANIRIZ
Hadisleri okudukça, dünyalar kadar geniş bir gönül, derin bir anlayış, büyük bir hoşgörü kazanırız. İnsanı sevmeyi, anlamayı ve onu bağışlamayı öğreniriz. Anlayışsız, görgüsüz, hatır gönül dinlemeyen biriyle karşılaştığımız zaman, Şefkat Pınarı Efendimiz'in kaba ve katı bedevilerin haşin davranışlarına nasıl katlandığını ve onlara kızıp bağırmadığını hatırlayarak kabarmakta olan öfkemizi teskine gayret ederiz. İnsanları hoş görmenin onun sünneti olduğunu düşünerek rahatlamaya çalışırız. Kötüyle kötü olmadığımızı, cahile uymadığımızı görenler, bizim davranışımızın güzelliğini ve asilliğini farkeder, öfkesini yutmanın korkaklık değil, cesaretin ve asaletin en belirgin nişanı, Rasûl-i Kibriya'nın ahlakı olduğunu kavramaya başlar.
Kur'an-ı Kerîm bir anayasa ise, hadis ve sünnet bu anayasayı açıklayan ve onun kolayca uygulanmasını sağlayan kanun, tüzük ve yönetmelik hükmündedir. Kur'an-ı Kerîm'de yeterince açıklanmayan konular hadislerde genişçe açıklanır.
İSLAM'IN NASIL YAŞANACAĞINI KEŞFEDERİZ
Peygamber Efendimiz'in muhtelif tatbikatlarıyla fikhi konular iyice öğrenilir Mesela Kur'an 'namaz kılın' der; ama namazı nasıl kılacağımızı anlatmadığı için bunları sünnetten öğreniriz. Kur'an bize 'zekât verin' der; zekâtı hangi mallardan, ne kadar vereceğimizi sünnetten ve hadisten öğreniriz. Kur'an 'haccedin' der; nasıl haccedeceğimizi, bu farzı zekât gibi yılda bir değil; ömürde bir defa yapacağımızı hadisten ve sünnetten öğreniriz.
Sözün kısası, Hadisler olmasaydı, İslamiyet’i tam manasıyla öğrenemezdik. Ben müslümanım diyen kimse, İslamiyet'i, onu getiren Peygamber gibi yaşamaya gayret edeceğine göre, öncelikle Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in hadislerini ve sünnetlerini öğrenmeye gayret etmelidir. Her gün en azından bir, iki hadis, şayet varsa onların açıklamalarını okuyarak dünyaya Peygamber gözüyle bakmaya çalışmalıdır.
[1] Ebu Davûd, Edeb, 50
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: (Tirmizî, 'De’avât', 114; İbn Hıbbân, 'Ed’ıye', No: 947; İbn Ebî Şeybe, 'Dua', 42, No: 29381)
Rabbim! Tövbemi kabul et, günahımı temizle, duamı kabul buyur, delilimi sabit kıl, dilimi doğru yap, kalbime hidayet ver, göğsümün kin ve hasedini çıkar.
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: Son derece cömertti
Hz. Peygamber, son derece cömertti. Kendisinden bir şey istendiği zaman ona çok ihtiyacı da olsa verirdi. Bir defasında yamaçta yayılan koyun sürüsünü görüp birkaç koyun isteyen bedevîye bütün sürüyü vermişti. (Buhârî, “Cenâiz”, 28; “Edeb”, 39)
Düşmanları bile Resûl-i Ekrem’in üstün şahsiyetini övmek zorunda kalırdı. Ebû Süfyân, ticaret için gittiği Suriye’de Bizans İmparatoru Herakleios’un Peygamber hakkındaki sorularına cevap verirken onun en belirgin özelliklerinin doğruluk, iffet, ahde vefa ve emanete riayet olduğunu söylemişti. (Buhârî, Bedü’l-vaĥy, 7)
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: El-Mümtehine Süresi 1,2,3. Ayetler
1: Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri yakın dost, sırdaş ve işlerinize vekil edinmeyin! Siz onlara safça sevgi gösterisinde bulunuyorsunuz. Oysa onlar size gelen gerçeği inkâr etmiş ve sırf Rabbiniz olan Allah’a inandığınız için Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarmışlardır. Eğer siz gerçekten benim yolumda cihâd etmek ve rızâmı kazanmak maksadıyla yurdunuzu terk edip çıktıysanız, kâfirlere nasıl sevgi gösterip sır verebilirsiniz? Gerçek şu ki, sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da ben çok iyi bilmekteyim. Bundan böyle içinizden kim onlara sevgi besler ve sır verirse, kesinlikle dümdüz yoldan sapmış olur!
2: Eğer onlar sizi ele geçirecek olsalar, size karşı acımasız bir düşman kesilirler, ellerini ve dillerini size fenâlık yapmak için uzatırlar ve sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı cân ü gönülden isterler.
3: Kıyâmet günü ne yakınlarınızın size faydası olacaktır, ne de çocuklarınızın. Çünkü Allah o gün aranızı ayıracaktır. Allah, bütün yaptıklarınızı görmektedir.
Âyet-i kerîmelerin iniş sebebi olarak şu dikkat çekici hâdise nakledilir:
Resûlullah (s.a.s.), müşriklerin Hudeybiye anlaşmasının maddelerini bozmaları ve diğer tamamlayıcı şartların oluşmaya başlaması üzerine Mekke’yi fethetme hazırlıklarına başlamıştı. Fakat bunu son derece gizli tutuyor, niyetini kimseye açmıyordu. Ashâb-ı kirâmdan birkaç kişi haricinde bunu kimseye hissettirmemişti. Efendimiz (s.a.s.) ile beraber işin farkında olan ashâb-ı kirâm (r.a.), bu gizliliğe riâyet ederken, her nasılsa durumdan haberdar olan Bedir gâzîlerinden Hâtıb b. Ebî Beltaa, Mekke’ye durumu bildiren bir mektup yazmış ve bunu bir kadınla da göndermişti. Allah Teâlâ Peygamberimiz (s.a.s.)’e durumu bildirdi. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) Hz. Ali, Zübeyr ve Mikdâd (r.a.)’ı çağırdı. Kadının tam bulunduğu yeri haber vererek onu yakalayıp getirmelerini istedi. Kadın, Resûlullah (s.a.s.)’in işaret buyurduğu yerde yakalandı. Üzerindeki mektup alınıp Resûlullah’a getirildi. Mektupta şunlar yazılıydı:
“Ey Kureyş! Allah’ın Rasûlü, sizin üzerinize öyle muazzam bir kuvvetle geliyor ki, gece karanlığı gibi korkunç olan bu ordu sel gibi akacaktır. Allah’a yemin ederim ki, Resûlullah üzerinize tek başına da gelse Allah, O’nu size gâlip kılacak, va’dini yerine getirecektir. Şimdiden başınızın çâresine bakın!” (İbn Kesîr, Bidâye, IV, 278)
Aslında bu ifadeler, ne gerçeğe aykırıydı ne de ihânetle doluydu. Fakat gizli kalması îcâb eden bir hakîkat düşmana ifşâ ediliyordu. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.s.), bu işi yapan Hâtıb’ı derhâl yanına çağırtıp: “Ey Hâtıb! Bunu niçin yaptın?” diye sordu. Bedir gâzîlerinden olan Hâtıb, büyük bir nedâmet içinde:
“–Yâ Resûlallah! Yanınızda bulunan muhâcirlerin Mekke’de âile ve mallarını koruyacak kimseleri var. Benim ise kimsem yok. Ben de bu mektupla onlar arasında minnettarlık kazanarak, âilemi, çoluk çocuğumu korumak istedim. Yoksa vAllahi ben onların câsusu değilim. Ben bu işi dînimden dönmek gibi bir fenâlıkla da işlemedim. müslüman olduktan sonra ben, aslâ küfre râzı olmam. Vallahi benim Allah ve Rasûlü’ne olan imanım sonsuzdur. Aslâ dînimi değiştirmiş değilim...” dedi. Bunun üzerine merhamet ummânı Efendimiz (s.a.s.):
“–Hâtıb kendisini doğru müdâfaa etti” buyurdu ve onu affetti.
Hâtıb’ın boynunu vurmak isteyen Hz. Ömer’e de Cenâb-ı Hakk’ın, Bedir savaşına katılanların yaptığı hatâları af buyurduğunu hatırlatarak şu mukâbelede bulundu:
“−Ama o Bedir seferine katıldı. Ne biliyorsun, belki de Allah Teâlâ Bedir ehlinin hâline muttalî oldu da: «Dilediğinizi yapın, sizleri bağışladım!» buyurdu.” (Buhârî, Meğâzî 9; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 161)
Fa
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: Kadisiye muharebesi
Müslümanlara Kuzey Irak ve İran'ın kapılarını açan meydan savaşı (15/636).
Kaynaklar savaşın sebebi olarak Sâsânîlerin, imparatorluğu içine düştüğü buhrandan kurtaracağı umuduyla genç III. Yezdicerd'i tahta çıkardıktan sonra öncelikle Müslü