[22/3 21:01] Ömer Tarık Yılmaz: 41 - Kibrin Tahrimi ve Beyanı Bâbı
275- Bize Muhammed b. el-Müsennâ ile Muhammedi b. Beşşâr ve İbrahim b. Dînâr toptan Yahya b. Hammâd'dan rivâyet ettiler. İbn'l-Müsennâ dedi ki: Bana Yahya b. Hammâd rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Şu'be, Ebân b. Tağlib'den , o da Fudayl-i Fukaymi'den, o da İbrahim-i Nehai'den, o da Alkame'den, o da Abdullah b. Mes'ud'dan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den nakletmiş olmak üzere haber verdi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Kalbinde zerre mikdari kibir olan kimse Cennete giremez.» buyurmuş. Bir zât:
— «İnsan elbisesinin güzel, ayakkabının güzel olmasını istiyor?» demiş. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Şüphesiz ki Allah güzeldir; güzelliği sever, Kibir; hakkı inkâr ve insanları tahkir etmektir.» buyurmuşlar.
276- Bize Mincâb b. el-Hâris et-Temîmi ile Süveyd b. Said ikisi de Aliy b. Müshir'den rivâyet ettiler. Mincâb dedi ki: Bize İbn Müs-hir, A'meş'den, o da İbrahim'den: o da Alkâme'den, o da Abdullah'dan nakletmiş olmak üzere haber verdi. Abdullah
Dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Kalbinde hardal datıesi kadar iman olan hiç bir kimse cehenneme girmez; kalbinde hardal danesi kadar tekebbür bulunan hiç bir kimse de cennete giremez.» buyurdular.
277- Bize Muhammed b. Beşşâr rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Ebû Dâvûd rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Şu'be, Ebân b. Tağlib'den, o da Fu-dayl'den, o da İbrahim'den, o da Alkame'den, o da Abdullah'dan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den nakletmiş olarak rivâyet eyledi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Kalbinde zerre mikdarı kibir bulunan kimse cennete giremez.» buyurmuşlar.
Bu hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizî, Ahmed b. Hanbel, İbn Asakîr ve Bey haki dahi tahriç etmişlerdir. İsnadında üç dane tabiînin yani A'meş, İbrahim ve Alkâme hazerâtının bir birlerinden rivâyette bulunmaları ve keza bu üç zatla Mincâb’ın ve Abdullah b. Mes'ud (radıyallahü anh)’in hep Kûfe'li olmaları nâdir tesadüf edilen letâiftendir.
«Kalbinde zerre mikdarı kibir olan kimse cennete giremez» ibaresinin te'vili hususunda ulema ihtilâf etmişlerdir.
Ebû Süleyman Hattâbi bu ibareyi iki vecihle te'vil etmiştir:
1 - Kibirden rmirad: imandan tekebbür etmek yânî iman etmemektir. Bu hâlde ölen bir kimse asla cennete giremez,
2 - Maksad: cennete giren bir kimsenin kalbinde oraya girerken kibir bulunamaz demektir. Nitekim Teâlâ hazretleri:
«Biz onların kalblerîndeki kin ve hasedi çıkaracağız.» buyurmuştur. Ancak Hattabî'nin bu te'villerini İmâm Nevevî beğenmemiş; hadisin ma'ruf olan kibirden yani kendini başkalarından yüksek görerek onları tahkir ve hakkı bertaraf etmekden nehi için vârid olduğunu söylemiş; binaenaleyh bu te'villere hamledilerek matiub olan ma'nadan çıkarılmaması gerektiğini bildirmiştir.
Kâdi Iyâz ile sair muhakkikine göre hadisin ma'nâsı: cezasız cennete giremez demektir. Nevevî'de bu kavli ihtiyar etmiştir. Bazıları: «Evet ceza verilirse ma'na budur; fakat Cenab-ı Hakk’ın lütfü keremiyle o kimseyi affetmesi de caizdir. Binaenaleyh bütün mii'-minler ya doğrudan doğruya yahud da büyük günah işlemekde ısrar hâlinde ölen günahkârlardan bazıları azâb gördükden sonra mutlaka cennete gireceklerdir demişlerdir. Hadisden murad kibirlilerin cennete ilk giren takva sahipleriyle birlikde giremeyeceklerini beyândır.» diyenler de vardır.
Hadisin ikinci rivâyetinde: «Kalbinde hardal dânesi kadar iman olan hiç bir kimse cehenneme girmez.» ifadesinin ma'nası da kâfirler gibi cehenneme ebedî olarak girmez demektir.
«İnsan elbisesinin güzel, ayakkabının güzel olmasını istiyor?» diyen zâtın ismi Mâlik b. Murara' dır. Kâdi Iyâz ile İbn Abdilberr buna kail olmuşlar sa da hafız Halef İbn Beşküvâl'in beyanına göre bu zatın kim olduğu ihtilaflıdır. İbnül-A'râbî'ye göre Ebû Reyhâne Şem'un'dur. Ali'yyü'b-nü'l Medînî «Tabakat» nâmındaki e
[22/3 21:01] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Bu Gece Teravih Namazı Başlıyor
• Çaldıran Zaferi 1514
• Dünya Su Günü
• “Mart Dokuzu” Soğuğu ve Fırtınası
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[22/3 21:01] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp gühahlarından dolayı hemen tövbe ve istiğfar ederler...”
Al-i İmran 135
[22/3 21:01] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Ölmek üzere olanlarınıza ‘Lâ ilâhe illallah’ demeyi telkin ediniz!”
Müslim, Cenâiz 1, 2
[22/3 21:01] Ömer Tarık Yılmaz: ORUCA NİYET NE ZAMAN ve NASIL YAPILMALIDIR?
Her türlü oruç için mümkün oldukça, sabah vakti girmeden önce veya geceden niyet etmek en faziletli olanıdır. Böylece niyet, oruç ibadetine başlama sırasında bulunmuş olur. Bununla birlikte, Ramazan orucuna, nafile oruçlara ve tutulacağı gün ve tarih belirtilmiş olan adak oruçlarına, güneşin batımından itibaren ertesi gün kuşluk vaktine hatta öğle namazı vaktinin girmesinden az öncesine kadar niyet edilebilir. Fakat güneşin, tepe noktasından batıya yönelmesinden itibaren akşama kadar artık hiçbir oruca niyet edilemez. Bu konuda mukim ile yolcu veya hasta ile sağlam kimse arasında bir fark yoktur.
Ancak bu gibi oruçlara öğleden önceye kadar niyet edilebilmesi, ikinci fecirden itibaren yiyip içmek gibi oruca engel bir şeyin bulunmamasına bağlıdır. Bununla birlikte kaza ve kefaret oruçları ile mutlak adak orucuna, güneşin batışından en geç imsak vakti girinceye kadar niyet edilmesi gerekir.
Fakihlerin çoğunluğuna göre Ramazan’ın her günü için ayrı ayrı niyet etmek gerekir. Çünkü her bir günün orucu kendi başına bir ibadet olup, başka günlerde tutulan veya tutulacak olan oruçla aynı değildir. Nitekim bir günün orucu bozulsa, öteki günlerin orucu bundan etkilenmez.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[22/3 21:06] Ömer Tarık Yılmaz: Çok konuşanın hatası çok olur.[Hz. Ali]
[22/3 21:06] Ömer Tarık Yılmaz: SEMA’ NEDİR?
Sema’ sözlükte işitmek, dinlemek demektir. Terim olarak ise mu- siki nağmelerini dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir. Kaynaklardaki bilgilere göre Mevlana zama- nında belli bir nizama bağlı kalmaksızın dinî bir coşkunluk içinde icra edilen sema, Sultan Veled zamanından başlayarak tam bir di- siplin içine alınmış, icrası öğrenilir ve öğretilir olmuştur. Sema, varlığın oluşumunu, insanın alemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya aşk ile harekete geçişini ve kulluk bilincine ulaşıp “insan-ı kâmil”e doğru yönelişini sembolize eder. Esasen ilk dönemlerden itiba- ren mistik gelenek içinde değişik şekillerde icra edilen sema Mev- lana ile birlikte yaygınlık kazanmıştır. Toplu halde gerçekleştirilen sema, “dinî, mistik” nitelikli bir çeşit ziyafet halini almıştır. Öte yandan sema edene “semazen” denilmiştir.
İNFİTÂR SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 19 âyettir.
Sûre, adını birinci âyetteki “in- fetarat” fiilinin mastarından al- mıştır.
İnfitâr, yarılmak demektir.
Sûrede kıyamet koparken ev- rende meydana gelecek olan değişim ve bazı dehşet verici olaylar yer almaktadır.
ÖZLÜ SÖZ
O dirildi, o dirildi diye birden çalkalanan sokaklar Ölüm ki sonsuza açılan bir kapıydı, hiç unutmadım (Erdem Bayazıt)
[22/3 21:07] Ömer Tarık Yılmaz: İstediği an arzu ettiğini bulan
Al-Wajid : The Finder who finds what wishes when wishes.
Vâcid kelimesi, bulan, vücuda getiren, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan anlamına gelir. Yüce Allah istediği şeyi, istediği canlıyı istediği zaman bulur, hükmünü infaz eder. Bir şeyi bulmak için, meydana getirmek için O'nun zamana, mekana, plana veya başka bir şeye ihtiyacı yoktur. Hiçbir canlı O'ndan gizlenemez. Hiçbir şey O'ndan kaçamaz. O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Her şey O'na muhtaçtır. (1)
Cenab-ı Hakk'ın, herhangi bir şeyi ele geçirmek için; zaman kollamaya bunu sağlamak amacıyla önlem almaya ihtiyacı yoktur. Herşey daima O'nun huzurundadır. Dilediği an hükmünü infaz eder ve bunda da O'nun için hiçbir zorluk söz konusu olmaz. Ne lütfunu hemen kullarına ulaştırmada, ne de cezasını yerine getirmekte O'nun için bir güçlük bulunmaz.
Kişi ihtiyacı olmayan bir şeyi kayıp ettiği zaman, fakid (yitiren) sayılmaz. Zatına ve zâtının kemaline bağlantılı olmayan bir şey elde ettiği zaman da kendisine Vacid denilmez. Vacid, ilahi sıfatlar babında mutlaka bulunması gereken hususlara ihtiyaç duymaksızın kendisinde bulunan demektir. İşte bu, Allah için mevcuttur. Allah bu itibarla Vacid olunmuştur. Hem de Vacid-i Mutlak. Ondan başkası, bazı ahlaki faziletler ve kemalatlar elde edebise bile de ona Vacid denilemez. Çünkü o bunun yanında elde edemediği bir çok şeyler kaybetmiştir. Bir şeyler elde edebilse, dahi olmayan kişilere nisbeten bir şeyler elde etmiştir. (2)
Kaynaklar
1) Esmâ-ül Hüsna, Rauf Pehlivan, İstanbul Dağıtım A.Ş., 2002
2) Esma'ül Hüsna Şerhi İmam-ı Gazali, Mütercim M.Ferşat, Ferşat Yayınları, 2005
3) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
4) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları
[22/3 21:07] Ömer Tarık Yılmaz: Kadınların fizyolojik yapılarından kaynaklanan özel durumlar, temizlenme başta olmak üzere fıkhın çeşitli alanlarını ilgilendiren ayrı hükümlerin sevkedilmesini gerekli kılmıştır. Bu fıkhî hükümlerin bilinmesi mükellefleri yakından veya şahsen alâkadar ettiğinden, ilmihal bilgileri arasında yer alır.
İlmihal dilinde, kadınlara mahsus haller denince hayız, nifas ve istihâze terimleriyle ifade edilen üç durum kastedilir. Yetişkin bir kadının cinsel organından üç türlü kan gelir. Birincisi yaratılışları gereği belirli yaşlar arasında ve belirli periyotlarla gelen hayız kanıdır. İkincisi doğumdan sonra belirli bir süre gelen nifas (loğusalık) kanıdır. Üçüncüsü ise bu ikisi dışında kalan ve genelde bir hastalıktan kaynaklanan istihâze (özür) kanıdır. Bu üç durum, temizlik, namaz, oruç, Kur'an okuma, hac, cinsî münasebet, boşanma gibi birçok hükümle irtibatlı olduğundan fıkıh kitaplarında önemle ele alınır ve ayrıntılı biçimde incelenir.
Kadınlar hakkında ibadet temizliği ve ibadetlere ilişkin bazı özel düzenlemelerin bulunması, bu cinsin ayrıcalıklı, muaf veya ikinci derecede kabul edilmesi anlamında olmayıp bunlar cinsin fıtrî ve fizyolojik özellikleri göz önünde bulundurularak konmuş hükümlerdir. Hayız, nifas ve istihâze durumlarıyla ilgili özel hükümler, bu durumdaki kadınlar için getirilen muafiyet veya yükümlülükler de böyledir.
A) HAYIZ
Fıkıh ilminde hayız, ergenlik çağına giren sağlıklı kadının rahminden düzenli aralıklarla akan kanı ifade eder. Kadınlarda ergenlikten menopoza kadar görülen bu fizyolojik olaya da hayız hali (mensturasyon, regl), âdet görme, âdet kanaması, aybaşı hali gibi isimler verilir. Hayız hali, kadında döl yatağının (rahim) iç yüzünü kaplayan zarın, yumurtanın döllenmeyip ölmesi ve hormon salgısının kesilmesi üzerine parçalanarak kanla birlikte dışarı atılmasından ibarettir. Hayız kanının kesilmesiyle kadının temizlik dönemi başlar. İki hayız kanı arasındaki süreye de temizlik süresi denilir. Döllenme meydana geldiğinde ise yumurta rahmin iç zarına tutunarak gelişmeye başlar ve âdet kanaması kesilir. Hamile kadının âdet görmemesi bu sebepledir.
Tarih boyunca âdet kanaması birçok toplumda çok ters yorumlanmış, çeşitli kültürlerin ve yanlış inanışların etkisiyle âdet gören kadın toplumdan ve beşerî ilişkilerden dışlanmıştır. İslâm dini bu yanlışlıkları düzeltmiş, hayız gören kadını günlük hayattan, özel ve sosyal ilişkilerden uzak tutmamış, âdet kanamasının fıtrî ve tabii bir hadise olduğunu belirtmiş, kadını ruhen ve bedenen rahatsız eden bu özel durumda ona karşı gayet normal davranılmasını, bu durumun onun günlük yaşantısını ve beşerî ilişkilerini etkilememesini istemiştir.
İlk âdet kanaması genç kızlarda şok etkisi yapabilir, bazan hayat boyu sürecek bir gerginliğe ve huzursuzluğa sebep olabilir. Bu konuda ailelere önemli bir görev düşmekte, bunun fizyolojik bir olay olduğu, kadınlık ve annelik sorumluluğunun başlangıcı sayılması gerektiği, bazı dinî muafiyet ve yükümlülükler getirdiği anlatılmalıdır. Konunun ilmihal kitaplarında öncelikle ele alınmakta olmasının bir sebebi de bu eğitim ve bilgilendirmeye yardımcı olmaktır.
Hayız hali, İslâm dininde bazı ibadetlerin yapılmasına engel olan hükmî kirlilik (hades) olarak nitelendirilmiş ve bununla ilgili bazı fıkhî hükümler konmuştur. Kur'an'da, hayızın bir nevi sıkıntı ve rahatsızlık hali olduğu, bu dönemde kadınlarla cinsî münasebetten uzak durulması gerektiği (el-Bakara 2/222), boşanmış kadınların üç hayız/temizlik süresi iddet bekleyeceği (el-Bakara 2/228), hayızdan kesilen veya henüz hayız görmeyen kadınların iddetinin ise üç ay olduğu (et-Talâk 54/4) belirtilir. Hadis kitaplarında hayızın tanımı ve mahiyeti, hayız süresinin alt ve üst sınırı, hayız gören kadının dinî
[22/3 21:07] Ömer Tarık Yılmaz: Gaybin anahtarlari Allah'in yanindadir; onlari O'ndan baskasi bilmez O, karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi disinda bir yaprak bile düsmez O yerin karanliklari içindeki tek bir taneyi dahi bilir Yas ve kuru ne varsa hepsi apaçik bir kitaptadir (EN'AM/59)
Âmâya güçlük yoktur; topala güçlük yoktur; hastaya da güçlük yoktur (Bunlara yapamayacaklari görev yüklenmez; yapamadiklarindan dolayi günahkâr olmazlar) Sizin için de, gerek kendi evlerinizden, gerekse babalarinizin evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeslerinizin evlerinden, kiz kardeslerinizin evlerinden, amcalarinizin evlerinden, halalarinizin evlerinden, dayilarinizin evlerinden, teyzelerinizin evlerinden, veya anahtarlarini uhdenizde bulundurdugunuz yerlerden, yahut dostlarinizin evlerinden yemenizde bir sakinca yoktur Toplu halde veya ayri ayri yemenizde de bir sakinca yoktur Evlere girdiginiz zaman, Allah tarafindan mübarek ve pek güzel bir yasama dilegi olarak kendinize (birbirinize) selâm verin Iste Allah, düsünüp anlayasiniz diye size âyetleri böyle açiklar (NUR/61)
Karun, Musa'nin kavminden idi de, onlara karsi azginlik etmisti Biz ona öyle hazineler vermistik ki, anahtarlarini güçlükuvvetli bir topluluk zor tasirdi Kavmi ona söyle demisti: Simarma! Bil ki Allah simariklari sevmez (KASAS/76)
Göklerin ve yerin anahtarlari (mutlak hükümranligi) O'nundur Allah'in âyetlerini inkâr edenler var ya, iste onlar hüsrana ugrayanlardir (ZÜMER/63)
Göklerin ve yerin anahtarlari O'nundur Diledigine rizki bol verir, dilediginden de kisar O, her seyi bilendir (ŞURA/12)
[22/3 21:08] Ömer Tarık Yılmaz: KEBAİR
5192 - Ebu Bekre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm: 'Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?' buyurmuş ve bunu üç kere tekrar etmişlerdi. Biz: 'Evet!' deyince:
'Allah'a şirk koşmak, anne ve baba haklarına riayetsizlik, cana kıymak!' buyurdular. Bu sırada dayanmış durumda idi, yere oturup:
'Haberiniz olsun! Yalan söz, yalan şahidlik!' dedi ve bunu o kadar tekrar etti ki, 'Keşke kesse artık!' temennisinde bulunduk.'
Buhâri, Şehâdât 10, Edeb 6, İsti'zân 35, İstitâbe 1; Müslim, İmân 143, (87); Tirmizi, Şehâdât 3, (2302).
5193 - Ubeyd İbnu Umeyr babası radıyallahu anh'tan anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir adam kebâirden sormuştu, şöyle cevap verdiler:
'Onlar dokuzdur!' buyurdular ve saydılar: 'Şirk, sihir, insan öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadınlara iftirada bulunmak, anne ve babaya haksızlık, kıbleniz olan Beytu'l-Haram (da masiyet işlemey)i sağlığınız veya ölümünüzde helal addetmek.'
Ebu Dâvud, Vesâya 10, (2875); Nesâi, Tahrim 3, (7, 89).
5194 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: 'Dedim ki: 'Ey Allah'ın Resûlü! Allah nezdinde en büyük günah hangisidir?'
'Seni yaratmış olan Allah'a eş koşmandır!' buyurdular.
'Sonra hangisidir?' dedim.
'Seninle birlikte yiyecek diye, evladını öldürmendir!' buyurdular. Ben yine:
'Sonra hangisidir?' dedim.
'Komşunun helalliği ile zina etmendir!' buyurdular.'
Buhâri, Tefsir, Bakara 3, Furkân 3, Edeb 20, Muhâribin 20, Diyât 1, Tevhid 40, 46; Müslim, İman 141, (3181, 3182), Tefsir, Furkân; Nesâi, Tahrim 4, (7, 89, 90); Ebu Dâvud, Talâk 50, (2310).
5195 - İbnu Amr İbni'I-As radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resulûllah aleyhissalâtu vesselâm:
'Kişinin anne ve babasına sövmesi büyük günahlardandır!' buyurmuşlardı. Orada bulunanlar:
'Hiç kişi anne ve babasına söver mi?' dediler.
'Evet! Kişi, bir başkasının babasına söver, o da babasına söver; annesine söver, o da bunun annesine söver!' buyurdular.'
Buhâri, Edeb 4; Müslim, İmân 146, (90); Tirmizi, Birr 4, (1903); Ebu Dâvud, Edeb 129, (5141).
[22/3 21:08] Ömer Tarık Yılmaz: Ebu Sa'îd İbnu Mâlik İbni Sinân el-Hudrî (radıyallahu anh) hazretleri demiştir ki: 'Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: 'Kalbinde zerre miktarı iman bulunan kimse ateşten çıkacaktır.'
Ebu Sa'îd der ki: 'Kim (bu ihbarın ifade ettiği hakikatten) şüpheye düşerse şu ayeti okusun: 'Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz...' (Nisa, 40).
Tirmizî Sıfatu Cehennem 10, (2601).
Tirmizî hadis için 'sahihtir' demiştir.
[22/3 21:08] Ömer Tarık Yılmaz: 'İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!” diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.'
[Bakara Sûresi.25]
[22/3 21:08] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine garkeyle! Sen merhametlilerin en merhametlisisin” (A’râf, 7/151)
[22/3 21:08] Ömer Tarık Yılmaz: Akıl yaşta değil baştadır fakat aklı başa yaş getirir.[Cenap Şahabettin]
[22/3 21:09] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.ABDULLAH BİN SÜHEYL
Abdullah bin Süheyl ilk Müslüman olanlardandır. İkinci Habeşistan hicretine kadar Müslümanlığını gizledi. Sonra Habeşistan’a hicret eden kâfileye o da iştirak etti. Habeşistan’dan dönüşünde, babası tarafından hapsedilip, işkence yapılmış, Müslümanlıktan vazgeçmeye zorlanmıştı. Bu yüzden çok şiddetli eziyet ve sıkıntılara mâruz kaldı. Çâresiz kalarak babasının sözüne uymuş gibi göründü. Aslında, istemiyerek îmânını gizlemişti.
Peygamberimizin ve Müslümanların çoğunluğu Medîne’de bir araya gelmişler, gün geçtikçe güçlenmekte ve durumları iyiye doğru gitmekteydi.
İşine yaramıştı
Mekke müşrikleri bunu bir türlü hazmedemiyorlar ve en kısa zamanda, Müslümanları ve İslâmiyeti yok etmek istiyorlardı. Bu yüzden Bedir Muharebesine büyük bir intikam hırsıyla hazırlanmışlardı. Bu Abdullah bin Süheyl’in işine yaramıştı. Bedeni müşrikler arasında ama, rûhu Resûlullah ve Müslümanlarla beraberdi. Şirk ve küfür ordusu arasında bulunmak istemiyordu ama, Resûlullaha kavuşmak için bir müddet sebredecekti.
Bu arada, babası kendisini zaman zaman kontrol ediyor, fakat Abdullah bin Süheyl, iç dünyasında olup bitenleri, rûhunda yaşadığı ve tattığı lezzeti, babasına ve etrafındakilere aslâ hissettirmiyordu. Günler böyle geçti. Babası, onda anormal bir durum, İslâmiyete dâir bir belirti görmediğinden, artık onun hakkında şüphesi kalmamıştı.
Hâlbuki o, onların kirli ve insanlıktan uzak dünyasından, Resûlullahın Cennet misâli huzûrlarına, onun mübârek sohbetlerine, Müslümanların o saâdet ve mutluluk dünyasına nasıl kavuşacağının plânlarını yapmaktaydı.
Abdullah bin Süheyl, sanki başka âlemde yaşamakta, müşriklerden çok çok uzaklarda bulunmaktaydı. Onun durumundan, kimsenin haberi yoktu. Müşriklerin, Müslümanlardan birkaç misli fazla olan küfür ve şirk ordusu, Bedir’e varmış, bütün techizatı yerleştirmiş, muharebeye hazır duruma gelmişti. Karşılıklı tek tek vuruşmalar bitmiş, iki ordu birbirine girmişti. Harp iyice kızışmıştı.
Hakkımda hayırlı kıldı
Abdullah bin Süheyl için tam zamanı idi. İslâm ordusu saflarına geçebilirdi. Fırsatı kaçırmadı ve Müslümanların saflarına katıldı. Böylece, günlerden beri hayâli ile yaşadığı dünyanın içine girmişti. Şimdi başka bir hava teneffüs etmeye başlamıştı. Bu, rûhlara hem gıda ve hem de şifâ olan bir hava idi. O, Allahü teâlânın sevgilisinin yanında, onunla yan yana cihâd ediyordu. Ne büyük saâdetti. Kıyâmete kadar hayırla, duâ ile anılacakların arasına girmişti.
Babası Süheyl, onun bu hareketine çok kızmış ve ağır laflar söylemişti. Abdullah ise babasına, “Allahü teâlâ bunu benim hakkımda çok hayırlı kıldı” diye cevap verdi. Abdullah bu esnâda 27 yaşında idi.
Abdullah bin Süheyl artık yerinde duramıyordu. Aslanlar gibi, şirk ordusunun üzerine atıldı. Sanki önceki Süheyl değildi. Diğer Sahâbe-i kirâm gibi o da kahramanca savaştı. Sonunda müşriklerin şirk ordusu perişan oldu. Abdullah’ın babası da esîr düşmüş, daha sonra fidye ile kurtulmuştu.
Abdullah bin Süheyl, Bedir’den sonra Uhud ve Hendek gazâlarına katılmış, Hudeybiye antlaşmasında da hazır bulunmuştur. Fakat bu antlaşma sırasında gördüğü manzara, onun kalbine bir hançer gibi saplanmış ve çok üzülmüştü. Çünkü bu antlaşmada, Mekkeli müşrikleri, babası Süheyl temsil etmiş ve antlaşmaya “Allahın Resûlü” ifâdesinin yazılmasına itiraz ederek demişti ki:
- Biz senin Resûlullah olduğunu kabûl etseydik seninle savaşmazdık.
Müslümanları üzmüştü
Onun bu kaba hareketleri Abdullah’ı çok üzmüştü. Resûlullah efendimiz, onun bütün şartlarını kabûl etmişti. Antlaşma imzalanmadan önce olan bir olay da, bütün Müslümanları üzmüş, Resûlullah efendimiz de mahzûn olmuştu.
Çünkü, Abdullah bin Süheyl�
[22/3 21:09] Ömer Tarık Yılmaz: ÂMİL
İş yapan. 1. İslâmiyet'in emirlerini yapıp, yasaklarından sakınan. Allahü teâlâ sizden ilmi almak için, ilmiyle âmil olan âlimleri kaldırır, câhiller kalır. (Bunlar) dinden suâl edenlere, kendi akılları ile cevâp verip insanları doğru yoldan ayırırlar. (Hadîs-i şerîf-Buhârî) Kıyâmet gününde, Resûller minberler üzerindedirler. Her bir Resûlün minberi kendi mertebesi miktârıncadır. Ulemâ-i âmilîn, yâni Ehl-i sünnet îtikâdında olan ve bildikleri ile amel eden âlimler dahi nûrdan kürsîler üzerinde olurlar. (İmâm-ı Gazâlî) 2. Herhangi bir bölgenin zekât, harac, öşr ve ganîmetlerinin tahsîli (toplanması) için, halîfe, sultan, melik veya emir tarafından vazîfelendirilen ve yerine göre dînin emirlerini öğreten me'mur. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki Sadakalar (zekâtlar), Allahü teâlâdan bir farz olarak, ancak fakirlere, miskinlere, âmillere kalbleri müslümanlığa ısındırılmak istenilenlere, (efendisinden kendisini satın alıp, borcunu ödeyince âzâd olacak) kölelere, borçlulara, cihâd ve hac yolunda olup, muhtaç kalanlara, (kendi memleketinde zengin ise de, bulunduğu yerde yanında mal kalmamış ve çok alacağı varsa da alamayıp muhtaç düşen) yolda kalmışlara mahsûstur. (Tevbe sûresi 60) Halka zulmeden âmiller Cennet'e giremez. (Hadîs-i şerîf-Kitâb-ül-Emvâl) Hazret-i Ömer, bir gün cemâate şöyle hitâb etti 'Ey mü'minler! Allahü teâlâya yemîn ederim ki, âmilleri sâdece zekâtlarınızı toplamaları için göndermiyorum. Onları size; dîninizi öğretmeleri, rehberlik etmeleri için gönderiyorum. Allahü teâlâ şâhid, kime bunun hâricinde muâmele yapılırsa bana haber versin. Onun hakkını alıp, gerekeni yaparım. Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bir âmil halktan birisini dövse, ondan dövdüğü kimsenin hakkını alırım...' (Ebû Ubeyd bin Sellâm)
[22/3 21:10] Ömer Tarık Yılmaz: Suffe ve suffe ehli hakkında bilgi verir misiniz?
Suffe, Mescid-i Nebevi’nin bitişiğinde üzeri hurma dallarıyla örtülü, fakir, kimsesiz ve barınacak yeri olmayan Müslümanlar için yapılmış gölgelikti. Burada kalanlara Suffe Ehli, Suffe Ashabı denilirdi. Suffe Ehli, kimsesiz muhacirler, bekarlar, Arap kabilelerinden Müslüman olup Medine’ye göç edenler ile ilim tahsil etmek isteyen sahabilerden oluşuyordu. Bunlar genellikle yoksul kimselerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.), Suffe’de kalan sahabilerin yeme ve içme gibi ihtiyaçlarıyla yakından ilgilenirdi. Bazı iyiliksever sahabiler, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in tavsiyesi üzerine bunları birer-ikişer evlerine davet ederek iaşelerini temin ederlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) zengin Müslümanları bunlara yardım etmeye teşvik ederdi. Ensar, hurma salkımlarını getirerek Mescid-i Nebevi’ye bırakırlardı. Suffe Ashabı arasında çeşitli işlerde çalışanlar da vardı. Suffe’de Hz. Peygamber (s.a.s.)’in dışında okuma-yazma ve Kur’an öğretmek üzere öğretmenler de görev yapıyordu. Ubade b. Samit bunlardan biridir. Burada toplanan öğrenciler esas itibarıyla kendilerini Kur’an öğrenimine vakfetmişlerdi; Kur’an ayetlerini aralarında müzakere ederler ve geceleri ilim tahsili ile meşgul olurlardı. Bu sebeple bunlardan yetmiş kişiye “kurra” adı verilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine dışına irşad ve İslam’ı anlatmak için bir kimse veya ekip göndereceği zaman Suffe Ashabı arasından seçerdi. Bunlardan orduya katılanlar, diplomatik faaliyetlerde görevlendirilenler ve müezzinlik yapanlar da vardı.
[22/3 21:11] Ömer Tarık Yılmaz: FEVÂT
Süresi içinde Arafat vakfesine yetişememek, vakfenin vaktini kaçırmak demektir.
[22/3 21:12] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنَّ اللهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى فَرَضَ صِيَامَ رَمَضَانَ عَلَيْكُمْ وَسَنَنْتُ لَكُمْ قِيَامَهُ فَمَنْ صَامَهُ وَقَامَهُ إِيمَانًا وَاحْتِسَابًا خَرَجَ مِنْ ذُنُوبِهِ كَيَوْمِ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ. (ن)
Resûlullah (s.a.v.) buyurdular: “Muhakkak Allâhü Tebârake ve Teâlâ, Ramazan orucunu size farz kıldı. Ben de gecelerinde kıyamı (terâvihi) size sünnet kıldım. Kim inanarak ve karşılığını yalnız Allah’tan bekleyerek bu ayın orucunu tutar, geceleri de (terâvih, teheccüd kılarak) kâim olursa, annesinin onu dünyaya getirdiği günkü gibi günahlarından temizlenir.” (Sünen-i Nesâî)
22 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[22/3 21:12] Ömer Tarık Yılmaz: TERÂVİH NAMAZI NASIL KILINIR?
Terâvih namazı, Ramazân-ı şerîf ayına mahsus, yirmi rekâtten ibaret, sünnet-i müekkede olan bir namazdır. Terâvih namazını Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem kılmışlar ve dört halifesi de bu namaza devam etmişlerdir. Terâvihin cemaatle kılınması da sünnet-i kifâyedir. Mescitlerde terâvih namazı cemaatle kılındığı hâlde, bir özrü olmaksızın cemaati terk edip evinde kılan kimse, fazileti terk etmiş olur. Bu kimse, evinde cemaatle kıldığında cemaat sevabını alsa da mescitteki cemaatin faziletine erişemez.
Terâvih namazını, her iki rekâtte bir selam vererek on selam ile bitirmek daha faziletlidir. Dört rekâtte bir selam verilerek de edâ edilebilir. (Cemaatte Şâfiî Mezhebi’nden olan varsa iki rekâtte bir selam verilerek kılınmalıdır.)
Terâvih namazı, iki rekâtte bir selam verilince akşam namazının iki rekât sünneti gibi kılınır. Dört rekâtte bir selam verilerek kılınacak olursa yatsı namazının dört rekât sünneti gibi kılınır.
Cemaatle kılındığı takdirde, cemaat hem terâvihe hem de imama uymaya niyet eder, imam da âşikâre kırâat eder (sesli okur). Terâvih namazında; sesi güzel olan ve hızlı okuyan değil, kırâati düzgün olan imam tercih edilmelidir.
Bir kimse, imamın yatsı namazını kıldırıp terâvihe başladığı sırada mescide gelse, önce yatsı namazını kılar, sonra terâvih namazı için imama uyar. Cemaatle terâvih namazını kıldıktan sonra noksan rekâtleri tamamlar. Sonra da vitir namazını kendi başına kılar. Evlâ olan budur. Bununla beraber, vitir namazını imam ile beraber kıldıktan sonra terâvih namazını tamamlaması da câizdir.
Terâvih namazını imam ile kılmayan kimse, vitir namazını imam ile kılabilir.
Hem imam hem de cemaat, yatsı namazını cemaatle kılmamışsa sadece terâvih namazını cemaatle kılamazlar. Çünkü terâvih namazının cemaati, farz namazın cemaatine tâbidir.
Terâvih namazı, orucun değil, vaktin (Ramazân-ı şerîf ayının) sünnetidir. Mazeretinden dolayı oruç tutamayanlar da terâvih namazını kılmalıdırlar.
22 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[22/3 21:12] Ömer Tarık Yılmaz: • Mart Soğukları (Mart Dokuzu Soğuğu ve Fırtınası)
'Söz, yüce bir şeydir. Zamanında ve yerinde olmalıdır.' Ubeydullah Ahrâr [rahmetullahi aleyh]
Semerkand Takvimi
[22/3 21:13] Ömer Tarık Yılmaz: Oruç İbadeti
İslâm’ın şartlarından, en büyük erkânından biri de ramazan orucudur. Bizden evvelki ümmetlere farz kılındığı gibi bize de sayılı günlerde oruç tutmak farz kılınmıştır. Müslümanlardan her kim ramazan ayında hazır bulunursa o ayı oruçlu geçirecektir. Her kim hastalanır yahut yolcu olur da oruç tutamazsa, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde oruç tutacaktır; Allah bizim için kolaylık göstermiş, güçlük göstermemiştir. Oruç, hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır. Oruç, tan yeri ağarmaya başladığı zamandan güneş batıncaya kadar yemek içmek ve cinsî muamelede bulunmak gibi şeylerden ibadet niyetiyle nefsi alıkoymaktır. Oruç, mideyi dinlendirir, temizler, sıhhat ve afiyet verir... Peygamberimiz [sallallahu aleyhi vesellem], Oruç tutun ki sıhhat bulasınız... buyurmuştur. Oruç, insanı nefsin arzularına karşı koymaya alıştırır. Oruç, gizli ve pek faziletli bir ibadettir. Allah Teâlâ, Oruç, benim içindir ve onun mükâfatını da ancak kendim vereceğim buyurmuştur. Oruçlunun uykusu ibadet, susması tesbih sayılır; ameli kat kat, duası makbul olur. Oruç, delilere, kendilerini bilme çağına ermemiş çocuklara ve müslüman olmayanlara farz değildir.
Semerkand Takvimi
[22/3 21:13] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
De ki: Rabbim ancak, açık ve gizli çirkin işleri, günahı, haksız saldırıyı, hakkında hiçbir delil indirmediği herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.
(A’râf, 7/33)
[22/3 21:13] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Allah, sizden birinizin yaptığı işi, ameli ve görevi sağlam ve iyi yapmasından hoşnut olur.
(Al-Tabarani, Al-Bayhaqi)
[22/3 21:13] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
Rabbimiz! Şüphesiz sen, gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.
(İbrahim, 14/38)
[22/3 21:13] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
Er-Rezzak
Bol nimet, maddî ve manevî rızık veren
[22/3 21:13] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Altıyüz Dirhemlik İp
Bağdat. Dul bir kadın. Altı öksüz çocuğu ve bir de ihtiyar ana. Kadın geçimi sağlamak üzere, hafta boyu el emeği verir, göz nuru döker iplik eğirir, pazara çıkar ve anası ile çocuklarının rızkını temin etmeye çalışırdı.
Vakti tamam olunca bu dul kadın vefat eder, çocukların bakımı ise ihtiyar kadına kalır. Kadın pazara her hafata çıkamıyor, ip eğiriyordu. Bir zaman baktıki altıyüz dirhem kadar ip eğirmişti, pazara götürmeye karar verdi.
- Ya Rabbi! Bu öksüzlerin, yetimlerin rızkını ver, diyerek sabah erkenden pazarın yolunu tuttu. Yolda giderken Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. Onu görünce durakladı. Şeyh mürüdleriyle sabah namazından çıkmıştı, yaşlı kadını görünce duraklayarak:
- Hoş geldin bacı, nereye gidiyorsun?
- Bir miktar ipliğim var, pazara götürüp satacağım.
- Ver bakalım. Benden altıyüz dirhem ip isteniyor, bunu ver de ben satayım.
- Memnuniyetle, lütuf buyurmuş olursunuz, efendim dedi ve ipi verdi.
Abdülkadir Geylani Hazretleri eline aldığı ipi şaka yollu mescidin damına atınca hemen nereden geldiği belli olmayan büyük bir kuş gelip, ipi kapıp gider. Kadın bu nebiçim şaka diye kendi kendine söylenmeye başlayınca, müritler kadına itiraz etmemsi için işaret ettiler, kadında daha fazla bir şey demedi.
Hazreti Şeyh kadına dönerek.
- Hatun canını sıkma, ipliği satmaya gönderdim, parası gelsin ne kadar ettiyse alırsın.
- Pekala, diyerek gider, ertesi gün gelir.
- İpilik satıldı mı?
Abdülkadir Geylani Hazretleri:
- İplik satıldı, fakat parası henüz gelmedi. Bir hafta hadar bir zaman içinde gelir.
Kadın bir hafta sonra gelir, para henüz gelmemiştir, kadına:
- Yarın gel, paranı al.
Kadın, pazara niye gitmedim, şimdi param elimde olurdu hayıflana hayıflana evine gitmek üzere iken, Mürütler:
- Bir gün daha sabret bakalım mevla ne gösterecek, derken bu işin sade bir şaka olmadığının farkında idiler.
Ertesi gün oldu. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin huzuruna o ana kadar görülmeyen bir heyet geldi. Bin altın takdim ettiler. Müritler heyete bu kadar paranın ne olduğunu, niçin Şeyhe takdim ettiklerini sordular. Gelenler tüccar olduklarını belirterek:
- Altınlar Hazreti Şeyhindir. Denizde yolculuk yaparken fırtına sebebiyle geminin yelkeni delindi, yol alamaz olduk, denizin ortasında kalacaktık. Kaptana bir çaresi yok mu diye sorduğumuzda:
- Altıyüz dirhem ip olsa geminin yelkenini onarır, yolumuza devam ederdik ama, şu anda nerede bulacağız, dedi.
Biz ellerimizi kaldırarak Allaha dua ettik ve duamızda:
- Ya Sultanul Arifin bize altıyüz dirhem kadar ip gönder, sana bin altın vereceğiz diye yalvardık. Bir de baktık ki, bir kuş gelip altıyüz dirhem ipliği geminin güvertesine bırakıp uçtu gitti. Şimdi o adağımızı yerine getirdik, dediler.
Tüccarlar ayrıldıktan bir müddet sonra, ihtiyar kadın gelip sordu.
- Para geldi mi efendim?
Şeyh bin altını kadına verirken:
- Benim satışım seninki kadar kârlı olmuş mu?
Kadın bir anda zengin olmuştu. Abdülkadir Geylani Hazretleri'ne teşekkür ederek huzurdan ayrıldı.
[22/3 21:14] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Muaz İbnu Cebel (ra)
Resulullah (sav) buyurdular ki: Gazve iki çeşittir: Birincisi kişinin Allah'ın rızasını aramak için yaptığı gazvedir. Bu maksadla gazve yapan imama da itaat eder, en kıymetli şeyini harcar, ortağına kolaylık gösterir, fesaddan kaçınır. Bunun uykusu da uyanıklığı da tamamen kendisi için ücret olur. Bir de övünmek, riyakarlıkta bulunmak ve kendini satmak için savaşan, imama isyan eden, arzda fesad çıkaran kimse vardır. Böyle gazveden asgari ücreti bile elde edemez.'
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Ebu Davud, Cihad 25, (2515), Nesai, Cihad 46, (6, 49), Muvatta, Cihad 18 (2, 466)
Hadisin Açıklaması:
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) cihada her katılan mücâhid için vâdedilen yüksek ücrete ulaşamayacağını belirtmekte, gerçek mücâhidin sırf 'Allah rızası' için savaşması gerektiğini bildirmektedir. Hatta bu da yetmemekte, komutanlara itaatkâr olmaya, savaş sırasında başta canı olmak üzere, nazarında kıymetli olan her şeyi harcamakta cömert olmaya, arkadaşlarıyla iyi geçinip huzursuzluk çıkarmamaya dikkat etmesi gerekmektedir.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu ve benzeri beyanları, mücâhidlerin tâbi olmaları gereken iç disiplini ortaya koymaktadır. Bu çeşit açıklamalar, yapılan amelin 'cihad' sayılabilmesi için uyulması gereken ciddî esaslar olduğunu ifade ederler. Bunlara uyulduğu takdirde asker, gerçek mücahid olacak, sadece mukâtele ânı değil, uyku ve istirahat anları da Allah indinde büyük ücret vesilesi olacaktır.
İkinci çeşit gazinin vasıfları da sayılmıştır; dünyevî maksadlarla savaşmak, itaatsizlik, geçimsizlik vs. Bu da ücretsiz dönecek veya ölecek ama şehid olmayacaktır.
Hadis, Allah rızası için savaşırken, disiplinsizlik yapanları, geçimsizlik çıkaranları ciddi şekilde uyarmaktadır. Demek ki, sâdece niyyet yeterli olmuyor, bunun gereği olan iyi amellerle niyetin ikmal edilmesi gerekmektedir
[22/3 21:15] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
Ebu'd-Derda (Radıyallahu Anh) Resulullah (Aleyhissalâtu Vesselâm)'ın: 'Allah her an iş başındadır' (Rahman ) ayeti ile ilgili olarak: 'Bir günahın affı, bir sıkıntıyı gidermesi, bir kavmi yükseltip, bir başkalarını alçaltması O'nun işlerindendir' buyurduğunu nakletmiştir.'
Kaynak : İbnu Mace Sünen (202) - Hds :(6040)
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[22/3 21:15] Ömer Tarık Yılmaz: işleyip sonra Allah onun bu ayıbını gizlemişken sabahleyin Ey falan dün gece şöyle şöyle yaptım demesi, günahını açığa vurmasıdır. Halbuki o kişi Rabbi kendisinin kötülüğünü örttüğü halde geceyi geçirmişti. Fakat o Allah’ın örttüğünü kaldırarak sabahlamış bulunuyor.” (Buhari, Edeb 60, Müslim, Zühd 52)
244- وَعَنْهُ عَنِ النَّبِىِّ
قال : إذا زَنَتْ أَمَةُ أَحَدِكُمْ فَتَبَيَّنَ زِنَاهَا فَلْيَجْلِدْهَا الحد , وَلاَ يُثَرِّبْ عَلَيْهَا , ثُمَّ إن زَنَتْ الثانية فَلْيَجْلِدْهَا الحد وَلاَ يُثَرِّبْ عَلَيْهَا , ثُمَّ إن زَنَتِ الثَّالِثَةَ فَتَبَيَّنَ زِنَاهَا , فَلْيَبِعْهَا وَلَوْ بِحَبْلٍ مِنْ شَعَرٍ
3/244: Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Bir cariye zina eder ve zina yaptığı kesinleşirse sahibi ona cezasını uygulasın fakat suçunu açığa vurup başına kakmasın. Sonra ikinci defa zina yaparsa aynı şekilde ona cezasını uygulasın fakat yine de suçunu yüzüne vurup kötü sözle kınamasın. Sonra bu cariye üçüncü defa zina ederse efendisi onu kıldan bir ip bedeline bile olsa elden çıkarıp satsın.” (Buhari, Itk 17, Müslim, Hudud 30)
245- وَعَنْهُ قال : أُتِيَ النَّبِيُّ
بِرَجُلٍ قَدْ شَرِبَ خَمْرًا. قال : اضْرِبُوهُ. قال أَبُو هُرَيْرَةَ: فَمِنَّا الضَّارِبُ بِيَدِهِ , وَالضَّارِبُ بِنَعْلِهِ , وَالضَّارِبُ بِثَوْبِهِ , فَلَمَّا انصَرَفَ قال بَعْضُ الْقَوْمِ : أَخْزَاكَ اللَّهُ. قال : لاَ تَقُولُوا هَكَذَا ,لاَ تُعِينُوا عَلَيْهِ الشَّيْطَان.
245: Yine Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edilmiştir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in huzuruna içki içmiş bir adam getirdiler. Peygamberimiz ona: “Had cezasını vurunuz”, buyurdu. Ebu Hüreyre der ki: Bizden eliyle ayakkabısıyla ve elbisesiyle vuranlar oldu Cezasını çekip dönüp giderken topluluktan bir kısmı:Allah seni rezil etsin dediler.Bunun üzerine peygamber (sallallahu aleyhi vesellem):“Böyle demeyiniz, onun aleyhine şeytana yardım etmeyiniz”, buyurdular. (Buhari, Hudud 4)
BÖLÜM: 29
MÜSLÜMANLARIN İHTİYAÇLARINI KARŞILAMAK
قال الله تعالى : وَافْعَلُوا الْخَيْرَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ.
(
“... Ey mü’minler hayır işler işleyin ki kurtuluşa eresiniz.” (22 Hacc 77)
246- عَنِ بْنَ عُمَرَ رَضِي الله عَنْهُمَا أن رَسُولَ اللَّهِ
قال : الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ, وَلاَ يُسْلِمُهُ, وَمَنْ كان فِي حَاجَةِ أخيهِ كان اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ , وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ
[22/3 21:15] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET............ ORUCUN FARZLARI
Orucun farzı üçtür: 1- Niyet etmek, 2- Niyeti, ilk ve son vakitleri arasında yapmak, 3- İmsak vaktinden Güneş batıncaya kadar orucu bozan her şeyden sakınmak.
Birgün evvel güneş batmasından, oruç günü dahve vaktine (öğleden bir saat önce) kadar, Ramazan orucuna kalb ile niyet etmek farzdır. Dahve-i kübra vakti: Buna kaba kuşluk da denir. Oruç müddetinin yarısıdır, bu da öğleden bir saat kadar önceki vakittir. Meselâ bir şehirde, imsak 05.00’de, akşam vakti de 17.00’de oluyorsa, oruç müddeti 12 saat eder. Bunun yarısı 6 saattir. İmsak vaktinden 6 saat sonraya kadar, yâni saat 11.00’e kadar niyet edilebilir.
İmsaktan önce niyet ederken, “Niyet ettim yarın oruç tutmaya”, imsaktan sonra niyet ederken de, “Niyet ettim bugün oruç tutmaya” denir. Yanılıp yanlış söylense de mahzuru olmaz. Her gün ayrı niyet etmek lâzımdır. Belli gün olan adak orucunun ve nâfile orucun niyet zamanı da böyledir. Kazâ ve keffâret orucuna ve zamanı belli edilmeyen adak oruçlarına, imsaktan sonra niyet edilmez.
SOHBET................ SAHUR YEMEĞİ
Sahur yemeği çok faziletlidir. Özürsüz terk etmemelidir. İftarı acele etmek ve sahuru, imsak vaktinden önce olmak şartı ile geciktirmek sünnettir.
(Oruç açarken, iftar vaktinin girdiğinden emin olduktan sonra orucu açmalı. Sonra akşam namazını kılmalı, sonra da yemek yemelidir.)
Sahura kalkmadan oruç tutmak günah değildir. Ancak sahura kalkmak çok sevaptır. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Sahura kalkın, sahurda bereket vardır.” [Buhari]
“Sahura kalkmak, Allahın size bağışladığı berekettir, bunu kaçırmayın!” [Nesai]
“Yedikleri helâl olmak şartıyle, hesaba çekilmeyecek üç kişi; oruçlu, sahur yemeği yiyen ve Allah yolunda nöbet tutandır.” [Nesai]
“Müminin sahurunun hurmayla olması ne güzeldir.” [Ebû Davud]
22.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[22/3 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: el-Yûnus Suresi 57
Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüller derdine bir şifa, müminlere bir hidayet ve rahmet geldi.
[22/3 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: Buhârî, Vasâyâ, 23, Tıbb, 48; Müslim, Îmân, 144.
(İnsanı) helâk eden şu yedi şeyden kaçının. Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine: Allah'a şirk koşmak, sihir, Allah'ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, suçsuz ve namuslu mümin kadınlara iftirada bulunmak buyurdu.
[22/3 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: El Müheymin: Gözeten ve koruyan.
[22/3 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: Nâfile Namaz : Nafile namazların kılınışı şu şekildedir:
Nafile Namaz ile İlgili Hadis-i Şerif:
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
“Müslüman bir kimse, her gün Allâh rızâsı için farzların dışında nâfile olarak on iki rekât namaz kılarsa, Allâh Teâlâ ona cennette bir köşk hazırlar.” buyurmuştur. (Müslim, Müsâfirîn, 103)
***
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle haber vermiştir:
“Kıyâmet gününde kulun hesaba çekileceği ilk amel, namazdır. Eğer namazı düzgün olursa, işi iyi gider ve kazançlı çıkar. Namazı düzgün değilse, kaybeder ve zararlı çıkar. Şâyet farzlarından bir şey noksan olursa, Azîz ve Celîl olan Rabbi:
«Kulumun nâfile namazları var mı, bakınız?» der. Farzların eksiği nâfilelerle tamamlanır. Sonra diğer amellerinden de bu şekilde hesaba çekilir.” (Tirmizî, Salât, 188)
Nafile Namaz Kaç Rekattır: Nafile Namaz 2 rekat olarak kılınabilir.
Nafile Namaz Ne Zaman Kılınır: Namaz kılmanın mekruh olduğu kerahat vakitler haricinde her zaman kılınabilir.
[22/3 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: İbn Hıbbân
Allah’ım! Yaratılışımı güzel yaptın, ahlâkımı da güzelleştir.
[22/3 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: Günlük Hayatı
Hz. Peygamber, Mekke’de önce dedesinin, ardından amcasının himayesinde büyümüştü. Bir ara çobanlık yapmış ve ticaretle uğraşmış, nihayet zengin bir hanım olan Hz. Hatice ile evlenmişti. Medine’ye hicret ettiğinde herhangi bir mal varlığı yoktu. Diğer muhacirler gibi o da bir süre ensarın yardımıyla geçindi. Bedir Gazvesi’nden sonra nâzil olan ve ganimetlerin beşte birinin Allah’a, Allah’ın Resulüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara ait olduğunu bildiren âyet (el-Enfâl 8/41)
Peygamber ailesinin başlıca geçim yolunu belirlemiş oldu. Resûl-i Ekrem’e büyük hayranlık duyan, Uhud Gazvesi’nde Mekkeliler’e karşı onun yanında savaşan, bu savaşta ölmesi halinde Benî Nadîr arazisindeki hurma bahçelerinin tasarrufunu Resûlullah’a bıraktığını bildiren Yahudi din âlimi, mühtedî sahâbî Muhayrîķ en-Nadrî, Uhud Gazvesi’nde ölünce bahçelerinin geliri Resûl-i Ekrem’e kaldı. Mekkelilerle gizli bir anlaşma yapan Benî Nadîr Yahudilerinin Medine’den sürgün edilmesi üzerine Hz. Peygamber ailesinin yıllık geçimine yetecek kadar miktarı onların topraklarında yetişen ürünlerden almaya başladı. (Buhârî, Meġāzî, 14; Nafaķāt, 3)
“Fey” denilen bu tür gelirlere fethedilen yerlerden alınan bazı mallar, Hayber ve Fedek arazilerinden gelen yıllık ürünün belli bir miktarı da ilâve edildi.
[22/3 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: El-Fâtiha Suresi / 2
Fâtiha sûresi baştan sona bir duadan ibarettir. Kul bu sûreyi okuyarak Rabbine yalvarır, O’na istek ve ihtiyaçlarını arz eder. Fakat kulun bu isteklerini dile getirirken güzel bir girizgâhla söze başlaması gerekir. En güzel girizgâh ise, sınırsız kudreti karşısında boyun büküp el açarak yalvardığı zâtın yüceliğini, güzelliğini ve nimetlerini dile getirmektir. Bu sebeple Fâtiha sûresi, “Elhamdülillâh” diyerek âlemlerin Rabbi Allah’a hamdle başlar. Bu dua, kulun Allah’ın yüceliğini kabul ettiğini ve O’nun lütfettiği sayısız nimetlere şükrettiğini gösteren büyük bir tâzim ifadesidir. Bu bakımdan cennetliklerin en son duası da “Elhamdülillâh” olacaktır. (bk. El-Yûnus 10/10) Zira bu dua, hamd muhtevasına girebilecek bütün övgü, senâ ve yüceltmelerin gerçek mânada sadece Allah’a mahsus olduğunu bildirmektedir..
اَلْحَمْدُ (hamd); sözlükte övmek, senâ etmek, şükretmek ve methetmek gibi mânaları içine alır. Fakat tarif edildiklerinde bu kelimeler arasında bir kısım anlam farklarının bulunduğu görülür.
“Hamd”; hür iradesiyle verdiği nimetler ve yaptığı iyilikler karşılığında birini övmek, bütün iyiliklerin sahibi olması sebebiyle de ona gönülden teşekkür etmektir. Yani birinin hamde layık olması için, yaptığı iyilik ve güzelliklerin rastgele değil, irade ve istekle hâsıl olması gerekir. Hamd ederken, hamdettiğimiz varlığın iyilik ve nimetlerinin bize ulaşıp ulaşmaması önemli değildir. Önemli olan o şahsın böyle bir hamde liyakatidir. Dolayısıyla Allah’a hamd; Cenâb-ı Hakk’ın fiillerini ve eserlerini görüp O’nu yüceltmek, kemâli karşısında hayretlere düşüp hayranlık secdesine kapanmak, cemâli karşısında sevgiyle coşup taşmak ve sonsuz lutufları karşısında yüzü yerlere sürmektir.
Hamd; söz, fiil ve hâl ile olur. Sözlü hamd, dille yapılan övgüdür. Hak Teâlâ’yı, kendini övdüğü ve nasıl övülmek istiyorsa o şekilde senâ etmektir. Fiille hamd, Allah’ın rızâsını umup O’nun yüce katına yönelerek ibâdet, hayır ve hasenat kabilinden bedenî amelleri yerine getirmektir. Bu da ancak her azanın yaratılış hikmetine uygun biçimde kullanılmasıyla mümkün olur. Halle hamd ise kalbî duygularla gerçekleşir; ilmî ve amelî olgunlukla bezenmek ve üstün ahlâkî vasıflarla donanmak sûretiyle kazanılır.
“Şükür”, bize ihsan edilen nimetlerin ve iyiliklerin sahibine yapılan teşekkürdür. Bu, yalnız nimete karşı olur. Hamdde olduğu gibi şükür de hem dil, hem fiil hem de kalple yapılır. “Sana şükürler olsun Rabbim” demek dille, “namaz kılmak” fiille, Cenâb-ı Hakk’ın nimetleri karşısında eziklik duyarak kalbin teşekkür hissiyle dolması ise kalple şükre örnek teşkil eder. Her şeyin şükrü kendi cinsinden olur. Maddi imkânlarımızı Allah yolunda harcamak da en güzel şükürdür.
“Medih” de bir iyilik ve güzellik karşısında yapılır. Fakat hamdde olduğu gibi, sahibinin bu iyilik ve güzelliklerde iradesinin ve tesirinin olup olmaması şart değildir. Örneğin kişi, boyunun uzunluğu, yüzünün güzelliği gibi kendi iradesinin eseri olmayan meziyetleri sebebiyle övülebildiği gibi, cömertlik, fedakârlık, şecâat ve cesareti gibi iradesiyle sahip olduğu faziletleri sebebiyle de övülebilir.
Görüldüğü üzere hamdin sebebi, sadece hamd edene ulaşan nimet ve ihsanlar değil, hamde layık olan varlığın irade ve ihtiyara dayalı bütün güzellikleri, ihsanları ve iyilikleridir. Bu mânada hamd, yalnız Allah Teâlâ’ya mahsustur. Çünkü bütün iyilik ve güzellikleri yoktan yaratan sadece O’dur. Hür iradesiyle bunları var etmiştir. Başkalarına ait iyilik ve güzelliklerin de yaratıcısı O’dur. İnsanların kendi isteklerine bağlı iyilik ve güzelliklerde de Allah’ın mutlak iradesinin tecellileri vardır. Onların irade ve isteklerine bağlı olmayan her türlü iyilik ve g�
[22/3 21:17] Ömer Tarık Yılmaz: Kadıİ'l-Kudat
Kadılar kadısı, başkadı, kadıların başı.
İslâm'ın, gerek Kur'ân, gerekse Hz. Peygamberin hadisleri vasıtasıyla üze rinde ehemmiyetle durduğu konulardan biri de adalettir. İnsanlar arasında adalet dağıtıcısı olarak vazife alacak olanların bu prensibe titizlikle riayet etmeleri gerektiğini birçok İslâmî emirde görmek mümkündür. Gerçekten Allah, adalete uygun davranmamızı, her türlü iş ve davranışımızda bu prensibe riayet etmemizi emreder (en-Nahl, 16/90).
İnsanlığın başlangıcından bu yana, devam edegelen anlaşmazlıkların çözülmesi ve ihtilafların ortadan kaldırılması için kurulan bir müessese vardır, buna kadılık diyoruz. Hangi isim ve şekil altında olursa olsun her toplumda bunu görmek mümkündür. Öyle ki bu teşkilâtın tarihini insanlık tarihine kadar uzatmamız mümkündür. Çünkü insan, varoluşundan itibaren kendisi ile başkaları arasında meydana gelen anlaşmazlıkları çözecek başka bir insana daima ihtiyaç hisseder olmuştur. Bu bakımdan, tarihin uzak dönemlerinden beri, insanlar arasındaki ihtilafları halleden dirayetli kimseler vardır.
İslâm gelince, anlaşmazlıklarda yargılama görevini bizzat Hz. Peygamber yürüttü. O, dinin emirlerini tebliğ ederken aynı zamanda kadılık görevini de yerine getiriyordu. Bununla beraber İslâm ümmetinin bu dönemdeki sadeliği ve sınırların dar olması sebebiyle Hz. Peygambere fazla dava intikal etmiyordu.
Fakat zamanın geçmesi ve İslâm topraklarının genişlemesi, İslâm ülkesinde de birçok anlaşmazlığın meydana gelmesine sebep oldu. Bu yüzden her büyük şehre birer kadı tayin edildiği görülmektedir. Gerek Hulefâ-i Râşidîn, gerekse Emevîler döneminde bu şekilde devam eden kadı tayinleri, Abbasîler döneminde bir merhale daha katederek kadıların bir reise bağlanması sağlandı.
Abbasî dönemi adliye teşkilâtının en önemli gelişmelerinden biri de günümüz 'Adliye Bakanlığı'na benzeyen ' Kadi' l-Kudât 'lık müessesesinin kurulmuş olmasıdır. Kadi'l-Kudât, merkezde oturup diğer kadıları tayin ederdi. Bu dönemde ilk defa bu müessesenin başına getirilen, Halîfe Harun Reşid'in kendisine büyük bir saygı duyduğu ve İmam Azam Ebû Hanîfe'nin talebesi olan Ebû Yusuf'tur. Endülüs Emevî Devleti'nde bu vazifeyi gören kimseye 'Kadi'l-Cemaa' ünvanı verilmekteydi (Hasan İbrahim Hasan-Ali İbrahim Hasan, en-Nuzum el-İslâmiyye, Kahire (ty) s. 273).
Başlangıçta her vilayete bir kadı tayin ediliyordu. Daha sonra ülke sınırları genişleyince her yere bir kadı tayin etmek ve hatta büyük şehirlere birkaç kadı birden tayin etmek icab etti. Abbasî halîfesi Harun Reşid zamanında Bağdad büyük bir şehir haline geldi. Ebû Yusuf, halîfenin kendisine son derece hürmet ettiği bir kimse olarak ilk defa (kadi'l-kudât) ünvanı ile vazifeye getirildi. Kendisine tevcih edilen bu makama büyük hizmetleri dokunan Ebû Yusuf, ilk defa bilginler (ulema) için özel bir kıyâfetin tahsis edilmesini sağladı. Ebû Yusuf'tan sonra gelen kadi'l-kudâtlar, önce Bağdad kadılarını daha sonra da bütün memleket kadılarını tayin etmeye başladılar. Gerek Abbasî dönemi, gerekse onlardan sonra gelen devletler, Abbasîlerin bu uygulamasına aynen uydular (Corci Zeydan, Medeniyet-i İslâmiye Tarihi, trc. Zeki Megamiz, İstanbul 1328, I, 217).
Abbasîlerden sonra kurulan diğer müslüman devletlerde de kadıların tayin ve idaresinden sorumlu bir 'kâdi'l-kudatlık' müessesesi vardı. Nitekim Memlûklularda Sultan Baybaros zamanında aynı müessesenin bulunduğunu ve başında Bedreddin es-Sincarî adında bir kimse getirildiğini biliyoruz. Bu kurum Osmanlılarda 'Kazaskerlik' şeklini almıştır (Geniş bilgi için bk. Kadı maddesi).
[22/3 21:17] Ömer Tarık Yılmaz: 'Şüphesiz biz (orada) saf duranlarız.' - Sâffât - 165. Ayet
[22/3 21:17] Ömer Tarık Yılmaz: Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iki budu arasındaki (üreme) organını koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm. - Buhârî, Rikak,23
[22/3 21:17] Ömer Tarık Yılmaz: “Bizi dosdoğru yola ilet; nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların yoluna da, doğrudan sapmışların yoluna da değil!” - Fâtiha, 1/6-7
[22/3 21:17] Ömer Tarık Yılmaz: Allah Teala, Hz. Yusuf’un hayatını anlatan kıssayı “kıssaların en güzeli” olarak nitelendirir. Bir rüya ile başlayan bu kıssa, o rüyanın gerçekleşmesiyle sona erer.##Bu kıssanın en güzel kıssa olmasının sebebi, sadece onu bize anlatanın Allah (c.c.) olması, kerem sahibi bir peygamberden bahsetmesi veya Kur’an-ı Kerim’de geçmesi değildir. Hz. Yusuf’un kuyudan saraya yükselişini anlatan bu hikâye, günümüz insanları için pek çok öğütler barındırmaktadır:##Evladından ayrılan Hz. Yakub’un sabrı ve tevekkülü; Hz. Yusuf’un kardeşlerinin kıskançlıkları ve pişmanlıkları; hasedin kurbanı olup kuyuya atılan, sonra iftiraya maruz kalan ve suçsuz olduğu hâlde hapse giren fakat ihlası, sabrı ve Rabbinin lütfu sayesinde hapisten kurtulup makam sahibi olan Hz. Yusuf’un iffeti, sadakati ve iradesi…##Alınacak en güzel öğüt ise Hz. Yakub’un oğullarına yaptığı vasiyette özetlenebilir: “Oğullarım! Allah, sizin için bu dini (İslam’ı) seçti. Siz de ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Bakara, 2/132). - KISSALARIN EN GÜZELİ: Hz. YUSUF KISSASI
[22/3 21:18] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnetleri
42- Farz haccın sünnetleri şunlardır:
1) İhrama girerken gusletmek veya abdest almak. Bu yıkanma, yalnız temizlik maksadı iledir. Bundan dolayı hac için ihrama girecek bir kadın adet görmekte veya lohusa ise, temizlik için yıkanması sünnettir.
2) İhramın sünneti niyetiyle iki rekât namaz kılmak. Bu namazın ilk rekâtında 'Kâfırûn' sûresinin ve ikinci rekâtında 'İhlâs' sûresini okumalıdır.
3) İhram için beyaz ve temiz iki parçadan ibaret örtüye burünmek. Bunların yenisi ve beyaz renklisi, yıkanmışından ve başka renklerden daha iyidir.
4) İhramdan önce gülyağı gibi hoş koku sürünmek.
5) İhramdan sonra her seher vaktinde, her namaz kılışta, her yokuşa çıkışta ve inişte, her yolcu kafilesi ile karşılaşmada orta bir sesle üç defa Telbiye getirmek (Lebbeykallahümme Lebbeyk... demek).
6) Telbiyelerden sonra, Peygamber Efendimize çokça salât ve selâm okumak.
7) Salât ve selâmdan sonra Yüce Allah'a yalvarmak ve özellikle