Sovyet uçağı ile, Esenboğa’dan yükseldikten sonra, bir yolcu selâm verip, müsade alarak yanıma oturdu. İsmi Cuma ve Rusya’nın Canbul şehrinden olduğunu söyledi. Ona sordum:
Prof. Dr. Baran Yıldız
Günün yazısı
[25/3 15:42] Ömer Tarık Yılmaz: 43 - «Allahdan Başka İlah Yoktur» Dedikten Sonda Kafiri Öldürmenin Haram Kılınması Bâbı
284- Bize Kuteybetü'bnü Said rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Leys rivâyet etti. H.
Bize Muhammed b. Rumh dahi rivâyet etti, lâfızlar bir birine yakındır.
(Dedi ki): Bize Leys, İbn Şihâb'dan , o da Atâ' b. Yezid' el-Leysi'den, o da Ubeydullah b. Adiy b. el-Hiyârdan, o da el-Mikdâd b. el-Esved'den işitmiş olmak üzere Mikdâd'ın şöyle dediğini haber verdi:
— Yâ Resûlüllah! Ne buyurursun? Ben küffardan bir adama rastlasam da benimle mukaatele etse ve ellerimden birine kılıçla vurarak onu kesse sonra benden (kaçıp) bir ağaca sığınsa da: Ben Allah'a teslim oldum dese bu sözü söyledikten sonra onu öldürebîlirmiyim ya Resûlüllah? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Onu öldürme!» buyurdu. Ben:
— Ama o (evvelâ) benim elimi kesti; ondan sonra bu sözü söyledi Yâ Resûlüllah! Şu halde onu öldüreyim mi? dedim.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem);
«Onu öldürme: Çünkü öldürürsen, o senin onu öldürmezden önceki vaziyetine geçer; sen de onun söylediği sözünden önceki vaziyetinde olursun.» buyurdular.
285- Bize İshâk b. İbrahim ile Abd b. Humeyd rivâyet ettiler.
Dediler ki: Bize Abdurrezâk haber verdi.
Dedi ki: Bize Ma'mer haber verdi. H.
Bize İshâk b. Mûse'l-Ensâri de rivâyet eyledi.
(Dedi ki): Bize el-Velid b. Müslim, Evzâî'den rivâyet etti. H.
Bize Muhammed b. Râfi de rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Abdürrezzâk rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize İbn Cüreyc haber verdi. Bu râvilerin hepsi Zühri'den bu isnadla rivâyet ettiler. Evâzî ile İbn Cüreyc hadislerinde Leys'in hadisinde dediği gibi:
«Allah'a teslim oldum dese...» cümlesi vardır. Ma'mer'e gelince: onun hadisinde de:
«Onu öldürmek için üzerine çullandığım zaman: La ilahe illallah dese...» ibaresi vardır.
286- Bana Harmeletü'bnü Yahya rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize İbn Vehb haber verdi.
Dedi ki: Bana Yunus, İbn Şihâb'dan naklen haber verdi.
Dedi ki: Bana Atâ' b. Yezil et-Leysi sonra Cündaî rivâyet eyledi; ona da Ubeydullah b. Adîy b. el-Hiyâr haber vermiş ki, Zühre oğullarının müttefiki ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikde Bedir'e iştirak edenlerden biri olan Mikdâd b. Amr b. el-Esved el-Kindi Şöyle dedi:
-Yâ Resûlüllah, Şayed ben kâfirlerden bir kimse ile karşılaşırsam ne buyurursun?. Bundan sonra Ubeydullah Leys hadisinin mislini zikretmiştir.
Bu hadisi imâm Buhârî «Megâzî» ve «Diyât» bahislerinde Ebû Dâvud «Cihâd» da, Nesâî «Siyer- de Kuteybe'den tahric etmişlerdir. Kuteybe rivâyetinde üç dane tabiinin yani İbn Şihâb, Atâ' ve İbn’l-Hıyar’ın bir birinden rivâyet etmesi nâdir tesadüf edilen letâîftendir.
Ekseri nüshalarda bu hadisin rivâyeti: şeklinde şart cümlesi halindedir. Hazret-i Ebû Zerr'in bir rivâyetinde ise ;
«Ben rastladım» şeklinde mâzî sigasiyledir. Bu rivâyete göre Hazret-i Mikdâd hadd-i zâtında olmuş bir vak'anm hükmünü sormuş oluyor. Ekser rivâyetlere göre ise suâl vuku' bulmuş bir hâdise dolayısiyle değil, ileride böyle bir şey va'ki' olursa ne hüküm verilir düşüncesiyle sorulmuştur.
Hadisde geçen «Ben Allaha teslim oldum...» sözünün ma'nasi müslüman oldum demektir. Bazılarına göre sırf bu sözü söyleyerek başka bir şey katmayan bir kâfir müslüman sayılırsa da bunların kavli reddedilmiş; ve hadisin Ma'mer rivâyetinde «lâ ilahe İllallah dese...» ifadesi vardır; Binaenaleyh müslüman sayılmak için kelime-i şehâdeti getirmek şarttır, denilmiştir.
Hattâbî'ye göre:
«Çünkü öldürürsen senin onu Öldürmezden önceki vaziyetine geçer. Sen de onun söylediği sözünden Önceki vaziyetinde olursun.» sözünün mânâsı şudur: (Müslüman oldum) demezden önce kâfirin kanı hederdir; yani onu Öldürmekle bir şey lâzım gelmez. Ama bu kelimeyi söyledikten sonra onun tıpkı bir müslüman gibi öldürülmesi haram olur. Binaenaleyh o hald
[25/3 15:43] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Türk Ocaklarının Kuruluşu 1912
• Muhsin Yazıcıoğlu’nun Vefatı 2009
• Kalp Haftası 25-31 Mart
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[25/3 15:43] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Yoksa Allah içinizden cihat edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?”
Al-i İmran 142
[25/3 15:43] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Rabbinize karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, mallarınızın zekatını verin, yöneticilerinize itaat edin. (Böylelikle) Rabbinizin cennetine girersiniz.”
Tirmizî, Cum’a, 80
[25/3 15:43] Ömer Tarık Yılmaz: SAHURU NASIL YAPMALI?
Sahurda, gündüz acıkmamak niyetiyle, mideyi tıka-basa doldurmak doğru değildir. Çok yiyenler, daha çabuk acıkacaklarını bilmelidirler. Sahurda hafif, ancak tok tutan, gün içindeki ihtiyaçlara cevap verecek, bir yeme tarzı geliştirilmelidir.
Mesela süt, hurma, yoğurt, bal, pekmez, yumurta, peynir, kepekli ekmek ve meyve iyi bir tercihtir. Kabızlığı önlemek için kafeinli içeceklerden kaçınmalı ve bol su içilmelidir. Yağlı kızartmalar, hamur işleri, pişiler; tok tutsun diye tercih edilen ağır yemeklerdendir. Bunları yedikten sonra hazım için kanda yükselen bazı hormonlar, kan şekerini düşürerek hâlsizlik, bitkinlik, uyku hâli ve baş dönmesine sebep olurlar. Mide, hazım için ifrâzâtını arttırır. Kalp, daha fazla atarak mideye yardımcı olmaya çalışır. Karaciğer, ağır yemeklerden sonra faaliyetini arttırır. Kısacası; oruca başlarken sahurun ağır yemeklerden oluşması, bünyeyi yormaktadır. Hafif yendiği takdirde ise; vücutta bir zindelik olacak, imsâktan sonraki kıymetli vakit de uyku ile hebâ edilmeyecektir.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[25/3 15:43] Ömer Tarık Yılmaz: Kendilerine, “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiği zaman, “Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Şeytan, kendilerini cehennem azabına çağırıyor olsa da mı?
[Lukman Sûresi.21]
[25/3 15:44] Ömer Tarık Yılmaz: TUTUMLU OLMAK
Doğada var olan değerlerin ölçülü ve yerinde kullanılması İslami ve insani bir görevdir. Bazen hava, su, toprak, zaman, para ve sağlık gibi hayatımız için önemli olan şeyler ölçüsüz ve insafsızca harcanabilmektedir. Oysa iyi düşünüldüğünde, küresel ısınmanın yaşandığı çağımızda israfın ne kadar kötü bir davranış, tasarrufun da ne kadar önemli olduğu çok daha iyi an- laşılmaktadır.
Dünyanın bir tarafında açlık ve susuzluktan insanlar ölürken; diğer taraf- tan çöpe atılan ekmek ve boşa akıtılan suların izahı mümkün değildir. Bu itibarla yüce dinimiz İslam her zaman ölçülü davranmayı, tutumlu olmayı emretmiş, ihtiyaç sınırını aşmayı, aşırı harcamalarda ve ölçüsüz davranış- larda bulunmayı yani israfı yasaklamış, '...Yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.' (A'râf, 7/31) buyurmuştur.
Nitekim, 'Ayağını yorganına göre uzat', 'Ak akçe kara gün içindir.', 'Sakla samanı, gelir zamanı' gibi atasözleri de tutumlu olmanın önemini belirtir.
BÜRÛC SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 22 âyettir.
Sûre, adını birinci âyetteki “el- Bürûc” kelimesinden almıştır.
Bürûc, burçlar demektir.
Sûrenin ana konusu kendile- rine “ashâbû’l-uhdûd” (hendek ehli) denilen inkârcıların, mü- minlere verdikleri sıkıntılar ve müminlerin inançları uğrunda gösterdikleri sabır ve metanet konu edilmektedir.
ÖZLÜ SÖZ
Ebedi masum çocuklar zamanın solmayan çiçekleri İstemişlerdi de ezan okumuştu Bilal bir sabah, unutmadım (Erdem Bayazıt)
[25/3 15:44] Ömer Tarık Yılmaz: Varlıkların ihtiyaçlarının varacağı ve bitirileceği yer
As-Samad : The Eterna who is the only recourse for the ending of need and the removal of affliction.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
' De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir.' (İhlas, 1-2)
Samed ismi, Kur’ân’ın göğsüne tek sıra dizilmiş inci taneleri gibi duran İhlas ayetleri içinde bir “dürr-ü yekta”dır, eşsiz bir incidir. İhlas’ı Kur’ân içinde özel yapan sır her ne ise, Samed’i İhlas’a özel kılan sır da o olmalıdır. Çünkü, Kur’ân’da Samed ismi sadece İhlas Sûresinde geçer. İhlas Sûresi, içinde Samed ismi olduğu için “İhlas” olmuş olmalı. Samed ismi de, “İhlas”ın içinde yer aldığı için anlamını bulmuş olmalı. (5)
Tüm evrende gerçek güç sahibi olan yalnızca Allah'tır. İnsanın karşılaştığı her türlü sıkıntıyı, zorluğu, ihtiyacı giderebilecek olan da ancak O'dur. İnsanlar kimi zaman kendilerini yaratanı unutup O'ndan başka veliler edinir; gücü, onuru ve yardımı onların yanında bulmaya çalışırlar. Oysa bu insanlar bir aldanış içindedirler; çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah'tan başka güç sahibi yoktur. O dilemedikçe hiçkimsenin bir başkasına faydası veya zararı dokunamaz. İnsan için her türlü sıkıntıdan kurtulmanın tek yolu 'bütün kuvvet ve onur'un sahibi olan Yaratıcısı'na sığınmaktır. Çünkü O, sıkıntı ve ihtiyaç içinde olup kendisine yönelen samimi kullarına icabet eder ve onların üzerindeki zorlukları, sıkıntıları kaldırır. (2 )
Hak Teâlâ katında her şeyin mutlaka hazineleri vardır ve bundan dolayı da O Samed'dir. Lakin o hazineler değişmez bilgilerden ibarettir. Çünkü onlar O'nun katında sabittir. O, onları bilir ve görür ve bütün içindekileri de görür, bildiği ve gördüğü içindir ki onlardan dilediğini vücuda getirir, açığa çıkarır, dilediğini de bırakır. Onlar O'nun hazinelerinde olmakla sonlu ve sınırlı değildir, sonsuzdurlar. Varlıkların hepsi Allah'ın elindedir. Ondan hiçbir şey ait olduğu hazinenin dışına indirilmez, hepsi Allah'ın indinde koruma altındadır. Bütün hazineler ve hazine bekçileri Allah'ın olduğu için gerçekte âlem onun içinden hiçbir şeyin dışarıya çıkmadığı bir tek hazine durumundadır. Çünkü hepsi de Allah'ın elinde ve O'nun katındadır. Bundan dolayıdır ki, her konuda iltica olunacak ve başvurulacak Samed ancak O'dur. Kimi Allah'a tevekkül eder, kimi de sebebe tevekkül eder. Şu kadar var ki, sebepler kendilerine sarılan ve sığınanlara çok kere hainlik eder. Hak Teâlâ ise kendisine sığınıp işlerini ısmarlayanı muhakkak selâmete çıkarır. Bütün hazineler O'nun katında olduğu, senin de o hazinelerden biri olarak yine O'nun mülkü bulunduğunu bilirsen kalbin O'na güvenmiş olacağı için O senin yanında, sen O'nun yanındasın demektir. (3)
Her müslüman, Allah'tan başka Samed olmadığını bilmelidir. O'nun tek ve bir olduğunu bilerek yalnız O'na yönelmelidir. Bütün ihtiyaçlarını O'ndan istemeli, her sıkıntıdan O'na sığınmalıdır.İnsanlardan veya başka varlıklardan herhangi bir aracı olmadan direkt Allah'tan talepte bulunmalıdır. Her türlü anlaşmazlık durumunda Allah'ın dinine başvurmalı ve yalnız O'nun yasalarını hakem kabul etmelidir. Başına gelen bütün olaylarda tek başvuru kaynağı allah'ın dini olmalı, sıfat ve nitelikleri üstün olanın indirdiği Kitab'a ve peygamberin sünnetine daima müracaat etmelidir. (4)
Bütün sıkıntıların halledileceği yer, Cenabb-ı Hak'tır. Maddi ve manevi sıkıntıların önleneceği makam orasıdır. O'nun halledemiyeceği ve huzura kavuşturamıyacağı hiç bir şey yoktur. Onun için Allah Samed'dir. Samed'in manası çok daha geniştir. Kısacası her mahlukun son müracaat ve yalvarış yeri demektir. (5)
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985
3) Allah'ın İsimleri, Harun Yahya, Vural Yayınları, 2000
3) Fütuha
[25/3 15:44] Ömer Tarık Yılmaz: Kur'an'da bizim Peygamberimiz'den önceki peygamberlerin namaz kılmakla emrolundukları değişik vesilelerle belirtilmektedir (bk. el-Bakara 2/83; Yûnus 10/87; Hûd 11/87; İbrâhim 14/37, 40; Meryem 19/30-31, 54-55; Tâhâ 20/14; el-Enbiyâ 21/72-73; Lokmân 31/17). Bundan anlaşıldığına göre namaz ibadeti sadece Muhammed ümmetine has olmayıp önceki dinlerde de bulunmaktaydı.
Siyer kitaplarındaki mevcut bilgilere göre, ilk vahyin sonrasında Hz. Peygamber'e risâlet yüküne dayanmasını, sabretmesini öneren âyetler gelmiş ve bunu izleyen fetret döneminden sonra namaz farz kılınmıştır. Namazın daha önceki dinlerde de emredilmiş olduğu hatırlanınca, namazın güçlüklere direnç göstermede bir fonksiyonu bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bir âyette 'Ey inananlar sabır ve namaz (salât) ile yardım isteyin' (el-Bakara 2/153) buyurulmaktadır. Namaz farz kılınınca Cibrîl, Hz. Peygamber'e gelerek onu vadi tarafına götürmüş, orada fışkıran su ile önce Cibrîl sonra Hz. Peygamber abdest almış ve beraberce iki rek`at namaz kılmışlardır. Hz. Peygamber mutlu bir biçimde eve gelmiş, eşi Hatice'nin elinden tutarak oraya götürmüş ve aynı şekilde Hatice ile birlikte abdest alıp iki rek`at namaz kılmışlardır. Kimi bilginlere göre İsrâ sûresindeki 'Namazda yüksek sesle okuma' (el-İsrâ 17/110) âyeti, bu gizli namaz dönemiyle ilgilidir.
İslâm'ın başlangıç yıllarında namaz, sabah ve akşamleyin kılınan ikişer rek`attan ibaret iken, yaygın kabul gören görüşe göre, Mi`rac olayından sonra beş vakit namaz farz kılınmıştır. 'Kendi nefsinde bir yakarış ve ürperiş için-de ve pek yüksek olmayan bir sözle sabah ve akşam Rabbini an; gafillerden olma' (el-A`râf 7/205) âyeti namazın başlangıçtaki durumuyla ilişkili görülmektedir. Yine yaygın kabule göre, Cibrîl'in Hz. Peygamber'e Kâbe'de, namazın vakitlerini göstermek üzere imamlık etmesi Mi`rac olayının ertesi günü olmuştur.
Her din, yaratıcı kudret karşısında boyun eğmek ve kutsal ile bağlantı kurmak temeli üzerine kurulur ve her dinde bunu sağlamak üzere öngörülen merasimler bulunur. İslâm dininde yüce yaratıcı Allah'a yaklaşmanın yolu, ona yükselmenin basamağı ve bu bakımdan en parlak ve önemli ibadet, namaz ibadetidir. Bu özelliğinden dolayı namaz diğer bütün ibadetlerin özü ve özeti sayılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber bir hadislerinde 'Namaz dinin direğidir' (Tirmizî, 'Îman', 8; Müsned, V, 231, 237; Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, I, 31-32) buyurmuş, secdeyi de kulun Allah'a en yakın olduğu hal olarak nitelendirmiştir (Müslim, 'Salât', 215; Nesâî, 'Mevâkýt', 35).
Kelime-i şehâdetten sonra İslâm'ın en önemli rüknü olan namaz, günde beş ayrı zaman diliminde olmak üzere kadın ve erkek her müslüman için bir görevdir. Esasen namaz ibadetinin hiçbir amaç ve hikmeti olmasa bile, diğer ibadetlerde olduğu gibi, namaz ibadetini sırf inanılan dinin bir gereği, yüce yaratıcının bir emri olduğu için, hiç değilse bunun için yerine getirmelidir.
İbadetler, akla aykırı olmamakla birlikte, yapı ve muhtevaları itibariyle akıl yoluyla kavranabilir, açıklanabilir konular dışında yer alırlar. Fakat namazın, salt emredilmiş şekillerden ibaret anlamsız bir şey olmayıp amaç ve hikmetlerinin bulunduğuna işaret eden âyet ve hadisler bulunmaktadır. Bir kere, namaz diye tercüme ettiğimiz salât kelimesi, Arapça'da 'dua etmek, övmek, tâzim etmek' gibi anlamlara gelmektedir. İlgili âyet ve hadislere göre namazın farz kılınmasındaki hikmetlerden biri de, namaz kılan kimsenin Cenâb-ı Allah'ın kudret ve kuvvetini, azabını, rahmetini, hayal ve hâfızasına nakşederek nefsini tehzip etmesi ve bu suretle kendisini her türlü fenalıklardan, hatalardan, suçlardan alıkoymasıdır. Allah düşüncesi ve kalbi Allah'a bağlama, insanı her türlü fenalıktan alıkoyar. Namaz da Allah'ı sürekli hatırlamanın en büyük vesilesidir. Nitekim âyette 'Beni hatırlamak/anmak i�
[25/3 15:45] Ömer Tarık Yılmaz: Her kim, vasiyet edenin haksizliga yahut günaha meyletmesinden endise eder de (alâkalilarin) aralarini bulursa kendisine günah yoktur Süphesiz Allah çok bagislayan hem de esirgeyendir (BAKARA/182)
Yeminlerinizden dolayi Allah'i (O'nun adini), iyilik etmenize, O'ndan sakinmaniza ve insanlarin arasini düzeltmenize engel kilmayin Allah isitir ve bilir (BAKARA/224)
Eger kari-kocanin aralarinin açilmasindan korkarsaniz, erkegin ailesinden bir hakem ve kadinin ailesinden bir hakem gönderin Bunlar baristirmak isterlerse Allah aralarini bulur; süphesiz Allah her seyi bilen, her seyden haberdar olandir (NİSA/35)
Onlarin fisildasmalarinin birçogunda hayir yoktur Ancak bir sadaka yahut bir iyilik yahut da insanlarin arasini düzeltmeyi isteyen (in fisildasmasi) müstesna Kim Allah'in rizasini elde etmek için bunu yaparsa, biz ona yakinda büyük bir mükâfat verecegiz (NİSA/114)
Eger müminlerden iki gurup birbirleriyle vurusurlarsa aralarini düzeltin Sayet biri ötekine saldirirsa, Allah'in buyruguna dönünceye kadar saldiran tarafla savasin Eger dönerse artik aralarini adaletle düzeltin ve (her iste) adaletli davranin Süphesiz ki Allah, âdil davrananlari sever (HUCURAT/9)
Müminler ancak kardestirler Öyleyse kardeslerinizin arasini düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz (HUCURAT/10)
[25/3 15:45] Ömer Tarık Yılmaz: KESİM ADABI VE YASAKLARI
1923 - Şeddâd İbnu Evs (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: 'AIIah Tealâ hazretleri, her şeyde iyiliği emretmiştir. Öyleyse öldürdüğünüz zaman öldürmeyi iyi yapın. Kesecek olursanız kesmeyi iyi yapın. Bıçağın ağzını bileyin. Hayvana (zahmet vermeyin) rahat ettirin.'
Müslim, Sayd 57, (1955); Tirmizi, Diyât 14, (1409); Ebü Dâvud, Edâhi 12, (2815); Nesâi, Dahâya 22, (7, 227); İbnu Mâce, Zebâih 3, (3170).
1924 - Ebu Hüreyre ve İbnu Abbâs (radıyallâhu anhüm) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalatu vesselâm) şeytan kurbanından (şerita) men etti.' Dendi ki şerita, boğazından sâdece deri kısmının kesilip, boyun damarı kesilmeden ölmeye terkedilen (kurbanlık) hayvandır.'
Ebü Dâvud, Edâhi 17, (2826).
1925 - İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) demiştir ki: '(Hayvanı keserken) besmele çekmeyi bir kimse unutmuşsa bunun bir mahzuru yoktur. Ancak kasden terketmiş ise, kesilen yenilmez.'
Rezin'in ilâvesidir.
1926 - İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor. 'Resulullah (aleyhissalatu vesselâm) buyurdular ki: 'Haksız yere bir kuş veya daha küçük bir hayvan öldüren insana Allah mutlaka onun hesâbını soracaktır.' Kendisine: 'Onun hakkı da nedir?' diye sorulunca:
'Onu keser ve yer. Başını kesip atmaz!' diye cevap verdi.'
Nesâi, Sayd 34, (7, 239).
1927 - Ebü Vâkıd (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'ResüIuIIah (aleyhissalâtü vesselam) Medineye geldiği zaman, Medineliler, (diri olan) devenin hörgücünü kesiyorlar ve koyunların da kuyruklarını koparıyorlar ve bunIarı yiyorlardı.
Bu durum üzerine Resülullah (aleyhissalâtü vesselâm): 'Hayvan diri iken ondan her ne kesilmiş ise, bu meyte (lâşe) hükmündedir, yenilmez' dedi.'
Tirmizi, Et'ime 4, (1480); Ebü Dâvud, Sayd 3, (2858); İbnu Mâce, Sayd 8, (3216).
KESİŞ ŞEKLİ VE YERİ
1928 - Ebu'l- Uşerâ Üsâme İbnu Mâlik İbnu Kahtam bâbasından anlatıyor: 'Ey Allah'ın Resülü, dedim, kesme işi sâdece boğazdan ve gırtlaktan (lebbe) değil midir, (hayvanın başka yerinden de olur mu?)'
Şu cevabı verdi: '(Mızrağını hayvanın) dizine saplarsan sana o da kifâyet eder.' Tirmizi: 'Bu, zarüret haline mahsustur' der.
Ebü Dâvud da: 'Bu, (yüksekten) düşen bir hayvanın kesimiyle ilgilidir' demiştir.
Tirmizi, Et'ime 5, (1481); Ebü Dâvud, Edahi 16, (2825), Nesâi, Dahâyâ 25, (7, 228).
1929 - İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) buyurdular ki: 'Elinde (tasarrufunda) olduğu halde (normal kesişten) seni aciz bırakan şey av gibidir.'
(Yine İbnu Abbâs), kuyuya düşen bir deve hakkında: 'Neresinden gücün yeterse kes!' demiştir. Hz. Ali, İbnu Ömer ve Hz. Âişe (radıyallâhu anhüm) de bu görüşte idiler.
İbnu Abbâs, İbnu Ömer ve Enes (radıyallâhu anhüm): 'Boğazdan kesmeye başlayınca (acele sebebiyle) başı kopuverse bunda bir beis yok. Ancak, ense tarafından kesilmişse yenmez, baş kopsa da kopmasa da farketmez' demiştir.
Buhâri, Zebâih 23, (Bir bâbın başlığında zikretmiştir).
1930 - El-Hudri (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtü vesselam)'a sorularak dendi ki: 'Biz deve, sığır ve davarı, karınlarında cenin olduğu halde boğazlıyoruz. Cenini yiyelim mi, atalım mı?'
Şu cevabı verdi:
'Dilerseniz yiyin. Zira onların tezkiyesi (temiz ve helal olmaları) annelerinin tezkiyesine tâbidir.'
Ebü Dâvud, Edâhi 18, (2827); Tirmizi, Et'ime 2, (1476).
1931 - Hz. İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) buyurmuştur ki: 'Bir deve kesildiği zaman karnındaki yavrunun tezkiyesi, devenin tezkiyesine tâbidir, yeter ki yavrunun hilkati (bütün uzuvlarının çıkmasıyla) tamamlanmış, tüyleri de bitmiş olsun. Yavru annenin karnından çıkınca (yine de hemen) kesilir, tâ ki içteki kan çıksın.'
Muvatta, Zebâih 8, (2, 490).
KESME ÂLETİ
1932 - Râfi' İbnu Hadic (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Bir seferde Resülullah (aleyhissalâtü vesselâm) ile birlikte idik. (Bu esnâda) bir deve huysuzluk edip ka
[25/3 15:45] Ömer Tarık Yılmaz: Yine Ebu Sa'îd (radıyallahu anh) hazretleri der ki: 'Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: 'Kim: 'Rab olarak Allah'ı, din olarak İslâm'ı, Resûl olarak Hz. Muhammed'i seçtim (ve onlardan memnun kaldım)' derse cennet ona vâcip olur'.
Ebu Dâvud, Salât 361, (1529).
[25/3 15:46] Ömer Tarık Yılmaz: O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.
[Bakara Sûresi.29]
[25/3 15:46] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey rabbim! Ben, senden hakkında bilgi sahibi olmadığım bir şeyi istemekten yine sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, kaybedenlerden olurum!” (Hûd, 11/47)
[25/3 15:46] Ömer Tarık Yılmaz: Akıllı ve uyanık bir kimse isen, dünyaya gönül bağlama. Şeytan seni kandırıp dünyaya meylettirirse, seni emri altına almış demektir. Bundan sonra felaketten felakete sürüklenirsin de hiç haberin olmaz.[Ahmed Yesevî]
[25/3 15:46] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.ÂMİR BİN FÜHEYRE
Âmir bin Füheyre hazretleri, Tufeyl bin Abdullah’ın çobanıydı. Nice yıllar herşeylerini kaybedip, insanlıklarını unutmuş kimselere hizmet etti. Ama bütün hizmetlerinin karşılığı, sadece karın tokluğuydu. Belki karınlar toktu, fakat rûhlar açtı.
Günler böyle ızdıraplar içinde geçip gitti. Nihâyet beklenen İslâm güneşi, Mekke’de doğdu ve etrafa yavaş yavaş ışıklarını saçmaya başladı. İslâmla müşerref olanlar, Onun ma’nevî lezzetini tattılar.
Önem vermedi
Tadını alan bir daha onu bırakamadı. İnsan, kalbe giren bu İlâhî aşktan ayrılabilir miydi? Bu İlâhî aşka tutulanlardan biri de Âmir bin Füheyre hazretleriydi. Fakat köleydi ve sözde efendisi vardı. Kalbinde duyup, vücudunun bütün zerrelerinde hissettiği îmân lezzetini açıklayamazdı.
Âmir, “Bu vücut mutlaka birgün toprak olacak, nefsin elinde bir oyuncak olan bu beden mutlak çürüyecek, öyleyse bu dünyada bu kadarcık işkenceye dayanıversin” diye düşündü. Bu düşünce zinciri akıp gitti. Artık Âmir bin Füheyre hazretleri, yüce dînin emirlerini yerine getirmeye başladı. Kınayanın kınamasından; kızanın kızmasından çekinmedi. Bu yüzden çeşitli işkencelere mâruz kaldı.
Bilâl-i Habeşî ile birlikte ağır işkencelere uğratılmış, kızgın güneş altında saatlerce bekletilmişti. Bütün bu işkencelere rağmen îmânından zerre kadar ta’vîz vermemiş, hak dînden geri dönmemişti. Bilâhare Hz. Ebû Bekir, onu satın alarak âzâd etti.
Bu sırada müşrikler iyice azıttılar. Müslümanlara her türlü işkenceyi, ezâ ve cefâyı yapmaktan geri durmadılar. Nihâyet İlâhî izin geldi. Allahü teâlânın Resûlü, en yakını Hz. Ebû Bekir ile Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye hicret edeceklerdi. Bu emirle iki sâdık dost yola çıktılar. Sevr mağarası önüne geldiklerinde Mekke çalkalanmakta, her taraf aranmaktaydı. Resûlullaha yardımcı olanın canı tehlikedeydi.
Bütün bunlara mukâbil Âmir bin Füheyre hazretleri, Hz. Ebû Bekrir'e âit sütlü davarları uygun vakitlerde mağaranın önüne getirdi. Peygamber efendimiz ve Hz. Ebû Bekir’in yiyecek ve içeceğini temin etti. Böylece onlarla beraber hicret etme şerefine de kavuştu.
Resûlullah efendimiz, Mekke’den Medîne’ye hicret eden Müslümanları birbirine kardeş yaptığında, Âmir bin Füheyre’yi de Ensâr’dan Hâris bin Evs ile kardeş yaptı.
Bedir eshâbından oldu
Hicretten sonra, Medîne’de bir araya gelen Müslümanlar, gittikçe artarak kuvvetlenmekteydi. Bu vaziyet, müşrikleri iyice endişelendirdi. Nihâyet Müslümanlarla müşrikler arasında Bedir ve Uhud gibi savaşlar oldu.
Âmir bin Füheyre hazretleri bu savaşların her ikisine katılmak saâdetine kavuştu. Her iki savaşta da Müslümanlar az olmasına rağmen, kendilerinden kat kat fazla olan düşmanı mağlûb ettiler. Bununla beraber müşrikler boş durmadılar.
Hicretin dördüncü senesi, Necd Şeyhi Ebû Berâ, Medîne’ye gelip, Resûlullaha mürâcaat etti. Kabîlesine dînî bilgileri öğretmesi için muallimler istedi. Yetmiş kişilik bir heyet hazırlanıp gönderildi.
Yetmiş kişilik muallimler heyeti, Bi’r-i Maûne’de kuşatıldılar. Müslümanlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca kılıçlarına sarıldılar. Ancak düşman çok kalabalıktı. Ebû Berâ’nın kardeşinin oğlu Âmir’in tertiplediği bu alçakça hareket netîcesinde, Ümeyye oğlu Amr’ın dışında oradaki Müslümanların hepsi şehîd oldu.
Vaziyeti bir başkaydı
İslâma hizmet etmek için giderken, uğradıkları saldırıda, şehîd olanlar arasında yer alan, Âmir bin Füheyre’nin vaziyeti daha bir başkaydı.
Şehîd edilişi sırasındaki gördükleri hâdiseyi, müşriklerin, kısa akıllarıyla anlamaları, kavramaları zordu. Azgın müşriklerin, sırtından saplamış oldukları mızrak, göğsünü yarıp çıkmıştı. Kanlar fışkırmaktaydı. Bu kan, alelâde bir insan kanı değil, Resûl-i
[25/3 15:47] Ömer Tarık Yılmaz: Dinle Ney'den
Ney, sazlıkta biten alelade bir kamış değildir. Ney. âşığın elinde ateştir, gönüldür. Allah sırrıdır.
Derler ki. Peygamber Davut, bir gün bir sazlıktan geçiyormuş. Bu sırada hafif bir rüzgâr esmeye başlamış. Kamışlar başlamış ötmeye.. Ama ne ötüş! Hazreti Davud olduğu yerde çivilenmiş kalmış. Bu ses, ne ilâhî ses, ne içten terennüm.. Bir tanesini koparmış, dudaklarına götürmüş, başlamış üflemeye.. Bundan sonra Allah'a olan âşk ve muhabbetini bu kamışla dile getirmiş. Bu kamış O'nun elinde kamış olmaktan çıkar, âşk haline gelirmiş. Davud'un ilâhîleri ve pek meşhur davudî sesi, terennümleriyle yanık nefesi ve sesiyle, feryad eden bir âşk misali ney ile ilgili olsa gerek.
Yine söylenir ki. Hazredi Muhammed (S.A.V). Allah sırrını yalnız can yoldaşı Hz. Ali'ye söylemiş, kimseye ifşa etmemesini sıkı sıkıya tenbih etmişlerdi. Hz. Ali, bu ilâhî sırrı, bir süre içinde gizlemiş, fakat sırrın ateşine, ağırlığına dayanamamış, yüreği parça parça olmuş, çöllere düşmüştü. Bir gün, perişan sahrada dolaşırken, kör bir kuyuya rastlamış. içini yakan, kavuran ilâhî sırrı bu kuyuya boşaltmış, ferahlamıştı. Kısa bir süre sonra, kuyudan, âb-ı hayat gibi sular taşmış, vâha haline gelmiş, ağaçlar, kamışlar bitmişti. Ney bu sazlıkta biten bir kamıştı. Erbabının elinde bu kamış dile geliyor, ilâhi sırları ifşa ediyordu. İşte birçokların meyhane sazı haline getirdiği ney. böyle ilâhi bir sırrın davetçisi olarak tanınıyordu.
Alevden nefesi ile hıçkıran, yanık ve perişan ney.. İlâhî bir selsebil aşkla dolu gönül. Mevlâna'nın, 'Benim sırrım, feryadımdan uzak değil; fakat gözde, kulakta o nur yok. Ten candan, can da tenden gizli değil. Lâkin canı görmek için izin yok..' diye dile getirdiği âşk sembolü.. Ney için Mevlâna der ki:
Gizli sırlarını söylemede cihanın O yanık ney, o yanık ney, yanık ney,. Ney nedir? O busesi güzel cananın, Öptüğü şey, öptüğü şey, öptüğü şey.
İşte rebab ve neyin sesi, âşk evinin temel harcıydı. Bu seslerden nasibini alan âşık, vecde gelir, semâa girerdi. Gezegenler ve yıldızların, güneşin çevresindeki dönüşleri gibi, ilâhî sevgilinin manevî çevresinde döne döne.
Mevlâna, 'Semâ, ilâhî vuslata erişmek içindir' der. Bu vuslat yolunun zevkini alan âşık, zaman ve mekân kayıtlarından kurtulur. Mesnevi'de, 'zamandan, zaman kaydından kurtuldun mu, keyfiyet kalmaz. Keyfiyetsiz Allah'a mahrem olursun.' (c: 3, b. 2775) denir. Bu anda 'Demirle mıknatıs neyse âşıkla maşuk da odur' Mesnevi, (c: 3 b. 3152). Mevlâna'mızın. 'Semâ ederken, ne neyden haberimiz olur, ne teften..' buyurdukları gibi âşığın cezbe hali, onu, o anda dünya kayıtlarından sıyırır. Bu hal bir süre devam eder. Sonra, yavaş yavaş sükûna varır. Allah'ın mutlak cemaline ve celâline hamdeder: 'Artık öyle bir makama ulaşmıştır ki, orada ne zikir,ne zikreden, ne de zikredilen vardır'. Bunun için Mevlâna, 'Semâ, aşıkların gıdasıdır. Çünkü onda canana vuslatın hayali vardır' demektir. Tebrizli Şems 'Hak'kı isteyen ve ona âşık olanlar, semâ ettikleri zaman, aşkları ve manevî halleri çoğalır' diyerek, Mevlâna'yı daima semâ etmeğe teşvik etmiştir.
[25/3 15:47] Ömer Tarık Yılmaz: TERAVİH
Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
'Faziletine inanarak ve mükâfatını umarak Allah rızası için Ramazan gecelerini ibadetle geçiren (teravih namazını kılan) kimsenin geçmiş günahları bağışlanır.'
Teravih namazı Ramazan gecelerine mahsus bir namazdır. Orucun değil Ramazanın sünnetidir. Hastalık, yolculuk gibi mazeretleri sebebiyle oruç tutmayanların da teravih namazını kılmaları sünnettir. Hem erkekler, hem de kadınlar için sünnet-i müekkededir. Cemaatle kılınması sünnet-i kifâyedir ve sevabı çoktur. Evde de, tek başına veya cemaatle kılınabilir.
Ramazanda teravih namazında Kur'an-ı Kerim'i hatmetmek, yani hatimle teravih namazı kılmak da sünnettir.
Peygamber Efendimiz:
Cemaatle kılınan namazın faziletinin tek başına kılınan namazdan yirmiyedi kat fazla olduğunu' bildirmiştir.
Teravih namazını evde cemaatle kılanlar cemaatin sevabını kazanırlar, ancak camideki cemaatın faziletini elde edemezler.
Teravih, Arapça tervîha kelimesinin çoğulu olup 'rahatlatmak, dinlendirmek' gibi anlamlara gelir. Ramazan ayına mahsus olmak üzere yatsı namazından sonra kılınan sünnet namazın her dört rek`atının sonundaki oturuş, tervîha olarak adlandırılmış, sonradan bu kelimenin çoğulu olan terâvih kelimesi ramazan gecelerinde kılınan nâfile namazın adı olmuştur.
Teravih, sünnet-i müekkededir. Kadın ve erkek için orucun değil ramazan ayının sünnetidir. Teheccüt namazı 12 rek`atı geçmediği halde, teravih namazı yirmi rek`attır. Yatsı namazı kılındıktan sonra ve vitirden önce kılınır. Teravihin cemaatle kılınması kifâî sünnettir. Teravih on selâm ile kılınır ve beş tervîha (dinlenme) yapılır. Yani her iki rek`atta bir selâm verilip, her dört rek`atta bir istirahat edilir. Beşinci tervîhadan sonra yine cemaatle vitir namazı kılınır.
Peygamberimiz ramazan gecelerini ihyaya daha fazla önem vermiş olmakla birlikte, rivayetlerden anlaşıldığına göre bu, o gecelerde Peygamberimiz'in daha çok sayıda nâfile namaz kıldığı anlamına değil, gecenin her zamankine göre daha büyük bir bölümünü ibadetle geçirdiği anlamına gelmektedir.
Teravih namazının 20 rek`at olduğu çoğunluk tarafından kabul edilmekle ve müslümanlar arasında yerleşik teamül de bu yönde olmakla birlikte, zaman zaman bunun 20 rek`at kılınmasının sünnete aykırı olduğu, 8 rek`at kılınmasının daha doğru olacağı iddiaları gündeme gelmektedir. Bu sebeple teravihin rek`at sayısını tesbit amacıyla teravih uygulamasının tarihçesine bir göz atmak istiyoruz.
Hz. Peygamber, teravih namazını birkaç gece dışında sürekli olarak tek başına kılmış ve arkadaşlarını 'Kim ramazan namazını (teravih) inanarak ve sevabını Allah'tan bekleyerek kılarsa onun geçmiş günahları bağışlanır' diyerek bu namaza teşvik etmiştir (Buhârî, 'Salâtü't-terâvîh', 1; Müslim, 'Salâtü'l-müsâfirîn', 174).
Bu husustaki rivayetlerden birisi şöyledir: Hz. Peygamber ramazanda Mescid-i Nebevî'de itikâf için hasırdan bir hücre edinmişti. Ramazanın son on gününde birkaç gece (Âişe'nin rivayetine göre iki veya üç gece) buradan çıkıp cemaatle hem yatsı namazını hem de teravih namazını kılmıştı. İnsanların yoğun ilgisini görünce bir gece yatsı namazını kıldırıp hücresine çekilmiş ve teravihi kıldırmak için çıkmamıştı. İnsanlar Hz. Peygamber'in çıkacağını umdukları için beklemişler, hatta uyuduysa uyansın diye öksürmeye başlamışlardı. Hz. Peygamber (sabah namazı vaktinde) dışarı çıkıp, orada bekleyenlere şöyle demiştir: 'Sizin teravih kılmak hususundaki arzunuzun farkındayım, bu namazı size kıldırmam için bir engel de yoktur, fakat teravihin size farz kılınmasından endişe ettiğim için çıkıp kıldırmadım. Şayet farz kılınacak olsa bunu hakkıyla yerine getiremezsiniz. Haydi evlerinize gidiniz. Farz namazlar dışında, kişinin kıldığı en faziletli namaz evinde kıldığı namazd�
[25/3 15:47] Ömer Tarık Yılmaz: ÂRİF
Bilen, tanıyan, ilim ve irfân sâhibi. 1. Allahü teâlânın rızâsını kazanmış, O'ndan başkasının sevgisini kalbinden çıkarmış, tasavvufta yetişip, kemâle ermiş velî zât. Ârif-i billah da denir. Her şeyin kaynağı vardır. Takvânın (Allahü teâlâdan korkarak haramlardan, günâhlardan sakınmanın) kaynağı âriflerin kalbleridir. (Hadîs-i şerîf-Künûz-ül-Hakâik) Ârif olan kimsenin alâmeti; susması, tefekkürü (Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünmesi), gördüklerinden ibret (ders) alması ve Allahü teâlânın râzı olduğu (beğendiği) şeyleri istemesidir. (S üleymân bin Cezâ)) Resûlullah efendimizin sünnetini terk edeni ve O'ndan gelen edebleri gözetmekte gevşeklik göstereni ârif zannetme. (Cüneyd-i Bağdâdî) Ârif boş yere konuşmaz. Devamlı Allahü teâlânın rızâsını kazanmayı düşünür. (Bâyezîd-i Bistâmî) Âriflerin kalbleri Hak teâlânın azâmet ve kibriyâsına (büyüklük ve ululuğuna) hayrandır. (İmâm-ı Rabbânî) Ârif kendini herkesten aşağı bilir. (İmâm-ı Rabbânî) 2. Mütehassıs olduğu ilmi, zorlanmadan tatbik eden, kullanabilen kimse. Âlim ile ârif arasında fark vardır. Meselâ Arabî nahv ilminin, dil bilgisinin küllî kâidelerini bilen, bu ilmin âlimidir. Fakat bu bilgiyi yerinde zorlanmadan kullanabilen ise âriftir. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)
[25/3 15:48] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Peygamber (s.a.s.) kimlere İslam’a davet mektupları göndermiştir?
Hz. Peygamber (s.a.s.) Bizans hükümdarına, Habeşistan hükümdarına, İran Kisrasına, İskenderiye hükümdarı Mukavkıs’a, Gassan Kralı Haris b. Ebu Şemir’e; Yemame hakimi Hevze b. Ali’ye İslam’a davet mektupları gönderdi. Bunların dışında Arabistan’ın kuzeyinde ve güneyinde bulunan çeşitli kraliyet ailelerinin bakiyelerine, Arap kabile başkanlarına, ünlü ve nüfuzlu kişilere, Hristiyanlara, Yahudilere ve Mecusilere de mektuplar yolladı.
[25/3 15:48] Ömer Tarık Yılmaz: HAC
Belirli zamanda Kâbe'yi ve etrafındaki bir kısım kutsal yerleri usûlüne uygun olarak ziyâret etmek ve buralarda yapılması gereken diğer menâsiki yerine getirmektir.
[25/3 15:48] Ömer Tarık Yılmaz: عَنْ عَلِيٍّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ: مَا أَنْفَقْتَ رِيَاءً أَوْ سُمْعَةً فَذٰلِكَ حَظُّ الشَّيْطَانِ. (هب)
Hazret-i Ali radıyallâhü anh’den rivayet olundu, buyurdular ki: “Riyâ ve süm‘a (yani insanlar görsünler ve işitsinler) kastı ile yaptığın infâk var ya, işte o, Şeytan’ın nasibidir.” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân)
25 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[25/3 15:48] Ömer Tarık Yılmaz: İYİLİĞİ YAP DENİZE AT, BALIK BİLMEZSE HÂLIK BİLİR
Bakara Sûresi’nin 262. âyet-i kerîmesinde -meâlen-: “O kimseler ki, mallarını Allah yolunda infâk ederler. Sonra da o infâk ettiklerine bir minnet, bir ezâ yüklemezler. İşte onlar için Rableri nezdinde mükâfat vardır. Ve onların üzerine bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîmede, Allâhü Teâlâ’nın kabul buyuracağı sadaka ve zekâtın nasıl olacağı bildirilmektedir ki şöyle tefsir edilmiştir:
Allah yolunda infâkın ecri çok yüksektir. Fakat her infâka da bu ecir verilmez. Bunun için mallarını Allah yolunda sarf edenler, sonra da infaklarına minnet ve ezâ karıştırmayanlar, gururlanmayan, nefret ettirmeyenler; Allah indinde ancak onların ecirleri vardır. Ve yalnız Allah’tan korkup ve ancak O’ndan ecir beklediklerinden dolayı bunlara ne başka bir korku gelir, ne de mahzun olurlar. Kat kat mükâfat alırlar.
Minnet, ihsan ettiği kimseye karşı ihsanını bir şey saymak ve az çok ihsanıyla öğünmektir ki ihsanın kıymetini eksiltir veya keser.
Eza ise nefret ettirmek, iyiliği dolayısıyla bir kusur yüzünden şikâyet etmek, iyiliği yüzüne vurmak, başa kakmaktır.
Hâsılı; bir kimse, iyiliği bir vazife diye yapmalı ve sonra unutmalıdır. Yaptığı bir iyiliğe göz dikmemeli, onu kendi yapmamış farz etmelidir. Ecir ise niyete bağlıdır. Binâenaleyh, “İyiliği yap denize at, balık bilmezse Hâlık (her şeyi yaratan Cenâb-ı Hak) bilir.” denilmiştir.
Bu âyet-i kerîmenin, Tebük Gazvesi için hazırlanan ordunun techîzine Hazret-i Osman ile Abdurrahman bin Avf Hazretlerinin verdikleri sadakalar üzerine, onları taltîfen nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. İşte bu zâtlar, bir minnet, bir ezâ olmaksızın sırf İslâm dinine hizmet etmek için bu tasadduklarda bulunmuşlardır. İşte böyle hâlisâne yapılacak fedakârlıkların pek büyük mükâfatlara vesile olacağını, bu âyet-i kerîme müjdelemiş bulunmaktadır.
Böyle hak yolunda mallarını sarf edenlere müjdeler olsun!
25 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[25/3 15:49] Ömer Tarık Yılmaz: 'İlâhî huzura kabul edilenler istiğfarla kemale erdiler. İlâhî huzurdan reddolunanlar ise istiğfarı terkettikleri için dalâlete gittiler.' Abdurrahman-ı Tâhî [kuddise sirruhû]
Semerkand Takvimi
[25/3 15:49] Ömer Tarık Yılmaz: Ramazan Orucunun Fazileti
Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyuruyor: Kim ramazan orucunu, farziyetine inanarak ve sevabını Cenâb-ı Allah’tan dileyerek tutarsa onun geçmiş günahları affedilir (Yani Allah Teâlâ ile kulu arasındaki küçük günahlar bağışlanır, bunlardan dolayı ahirette azap görmez).
Açıklama: Bilindiği gibi İslâm’ın başlıca şartlarından biri de ramazan-ı şerif orucudur. Ramazan-ı şerif orucunu büyük bir nimet bilip şevk ve heyecanla karşılamalıyız. Oruç, Allah Teâlâ’nın rızasına kavuşmak için en mübarek vesilesidir. Müslümanlar, ramazan-ı şerif gelince ruhanî bir zevk ve manevi bir neşe ile oruç tutmaya başlarlar, camilere daha fazla devam ederler ve camilerde verilen nasihatleri can kulaklarıyla dinleyerek azami ölçüde istifade ederler. Yine müminler bu ayda daha fazla Kur’an okumakla meşgul olurlar. Hasta olsalar da, misafir bulunsalar da oruç tutan din kardeşlerine saygı göstererek alenen yiyip içmezler. Aralarındaki din birliği, din kardeşliği ve dinî terbiye bu şekilde tecelli eder.
Semerkand Takvimi
[25/3 15:49] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
Rahmân - 45. Ayet
[25/3 15:49] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Bir insanın bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerini ihmal etmesi, günah olarak kendisine yeter.
(Abu Dawud)
[25/3 15:49] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
...Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve müslüman olarak bizim canımızı al.
(A'raf,7/125)
[25/3 15:49] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Azim
Zatı, isim, sıfat ve fiilleri itibariyle pek ulu, büyük, yüce
[25/3 15:49] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Harmanım Saman Oldu
Ahmed bin Hadraveyh hazretleri gençliğinde bir defâ bir şeyhin dergâhına gitti. Üzerinde eski elbiseler vardı. Onu gören talebeler kabullenemeyip, hocalarına; 'Bu gelen misâfir dergâhın ehli değil.' dediler.
O ise dergâhta bir müddet kaldı.
Bir gün dergâhın kuyusundan su çekerken elindeki kovanın ipi kopup kova kuyuya düştü. Bu sebeple dergâhta vazîfeli olan hizmetkâr ona sitem edip üzdü. Ahmed bin Hadraveyh hazretleri bu durum karşısında dergâhın şeyhine gidip;
- Kova kuyuya düştü, çıkması için bir Fâtihâ okur musunuz? diye ricâ etti.
Dergâhın şeyhi;
- Bu nasıl bir istek.' diye duraklayınca;
- Eğer siz okumazsanız izin verin ben okuyayım, dedi.
Şeyh de izin verdi. Kuyunun başında Fâtihâ sûresini okudu kova birdenbire kuyunun üzerine çıktı.
Dergâhın şeyhi onun bu ihlâsını görerek sarığını çıkarıp önüne koydu ve derecesinin onun derecesi yanında çok az bir derece olduğunu ifâde için;
- Ey genç! Sen nasıl bir kimsesin ki benim harmanım senin danen yanında saman oldu, dedi.
Ahmed bin Hadraveyh şeyhin bu sözü üzerine;
- Talebelerinize söyleyiniz, misâfire kem nazarla bakmasınlar. Zaten ben gidiyorum, diyerek, ayrıldı.
[25/3 15:50] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Aişe (ra)
Resulullah (sav)'a soruldu: 'Halk bize et getiriyor, kesilirken besmele çekilip çekilmediğini bilmiyoruz, ne yapalım?' 'Siz besmele çekin, yiyin!' cevabını verdi.
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Buhari, Sayd 21, Büyu 5, Tevhid 13, Muvatta, Zebaih 1, (2, 488), Ebu Davud, Edahi 19, (2829), Nesai, Dahaya 39, (7,237)
Hadisin Açıklaması:
1- Hadisin, yanlışlığa meydan vermeden anlaşılması için, Buhârî'deki bir vechinde yer alan ziyadeyi bilmek gerek. Rivâyetin devamında Hz. Aişe şu açıklamayı ilâve eder: '(Eti getirenler) küfür devrine yakın kimselerdi.' Bazı rivâyetlerde bu sualin İslâm'ın evvelinde vâki olduğu belirtilir. Hattâ Tahâvî'nin Müşkilü'l-Âsâr'daki bir kaydı, bu ilk zamanlarda Ashâb'n yeni Müslüman olan bedevîler karşısında bile yiyecek alışverişinde kuşkulu davranıp, zaman zaman Resûlullah'a başvurduklarını gösterir: 'Ashâb'tan bir grup Resûlullah'a çıkarak sordular: 'Bedevîler bize et, peynir, tereyağı getiriyorlar. Biz bunların Müslümanlıklarının künhüne vâkıf değiliz (ne yapalım?) Resûlullah(aleyhissalâtü vesselâm): 'Allah'ın haram kıldığı şeylere dikkat edin ve onlardan kaçının, sükût ettiği hususlarda (kendinizi zora sokmayın,) sizleri affedecektir. 'Rabbin unutkan değildir' (Meryem 64) -Üzerine siz Allah'ı zikredin' diye cevap verir.
Şu halde, bu hadiste medar-ı bahs olan ihtiyat hali, ilk devrelere, Müslümanlığının ciddiyeti pek iyi bilinmeyen bedevîlere karşıdır. Resûlullah(aleyhissalâtü vesselâm) zâhire göre amel edilerek, aşırı titizliğe gidilmemesini tavsiye ediyor. Çünkü şüphenin hududu yok. Fazla ileri gidince hem zorluklara sebep olur, hem de beşerî münâsebetlere halel gelir.
2- Şu halde, hadisten yanlış bir hüküm çıkarılarak, inançsız insanlar tarafından besmelesiz olarak kesilen hayvanların sonradan çekilecek bir besmele ile yenilebileceğine, bir başka ifade ile, başlangıçta çekilmesi esas besmele kasden terkedilmişse, sonradan çekilecek besmelenin bunun yerini alabileceğine hükmedilmesi yanlış olur. Ulemâ hadisin böyle anlaşılmaması gerektiğini belirtmeye ayrı bir ehemmiyet verir. Hadis, yemekleri yerken besmele çekmenin, besmele ile yemeklere başlamanın sünnet olduğunu hükme bağlamaktadır.İbnu'l-Melek aynen şunları söyler: 'Hadis, size: 'Yerken çektiğiniz besmele, kesen kimsenin çekmesi gereken besmelenin yerini tutar' demiyor, bilâkis, yemek sırasında besmele çekmenin müstehab olduğunu , kesim sırasında besmele çekilip çekilmediğini bilmiyorsanız, kesen kimsenin, kestiği şeyin yenmesi câiz olanlardan biri olması hâlinde, kesilmiş şeyin yenebileceğini beyan ediyor,'
Âlimler ekseriyet îtibariyle bu hadisten hareketle, Müslümanların pazarlarında satılan (yiyecek) şeylerin, Müslüman bedevîlerin kestiklerinin hep helâl olduğuna hükmedilmesi gerektiğini söyler. Aksi zâhir olmadıkça, bu meselelerde Müslüman hakkında hüsn-ü zan esastır. Bu kanaatte olanlar, âyet-i kerimeden delil gösterirler. 'Kitap verilenlerin yemeği size helâldir...' (Maide, 5). Ve derler ki: 'Burada onların kestikleri mübah kılınmaktadır, halbuki onların bunu keserken besmele çekip çekmedikleri de bir şekk konusudur.'
3- Hattâbî, bu hadiste kesim sırasında besmele çekmenin vâcip olmadığına delil bulunduğunu söyler. Daha önce (1950. hadis) belirttiğimiz üzere, bu mesele ulemâ arasında ihtilâflıdır. Başta Ebû Hanîfe, ehl-i re'y zümresi, âmden besmeleyi terkedenin kestiği 'haramdır, yenmez' diye hükmederken; Şâfiî, Mâlik ve Ahmed İbnu Hanbel, tesmiyenin müstehab olduğunu söylemişlerdir. Bunlara göre değil unutarak, amden bile tesmiye terkedilse, kesilen hayvanın eti yenilir, ancak tesmiyeyi terk mekruhtur. Dâvudu Zâhirî ve bazıları kesim sırasında tesmiyenin unutularak terkinde bile, etin haram olduğuna hükmetmişlerdir
[25/3 15:50] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
Amr İbnu Avf (Radıyallahu Anh) anlatıyor: 'Resulullah (Aleyhissalâtu Vesselâm): 'Allah, Ensar'ı, Ensar'ın oğullarını, Ensar'ın oğullarının oğullarını rahmetine bandırsın' buyurdular.'
Kaynak : İbnu Mace Sünen (165) - Hds :(6030)
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[25/3 15:50] Ömer Tarık Yılmaz: قال الله تعالى : فَاتَّقُوا اللهَ وأَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ .
“... öyleyse Allahtan korkunuz ve aranızı düzeltin (aranızda ki kardeşlik bağlarını canlı tutun)...” (8 Enfal 1)
قال الله تعالى : إنما الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فأَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ.
.
“Bütün mü’minler kardeştir. O halde her ne zaman araları açılırsa kardeşlerinizin arasını düzeltin...” (49 Hucurat 10)
250- عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ
قال : قال رسولُ اللَّهِ
: كُلُّ سُلاَمَى مِنَ النَّاسِ عَلَيْهِ صَدَقَةٌ , كُلَّ يَوْمٍ تَطْلُعُ فِيهِ الشَّمْسُ : تَعْدِلُ بَيْنَ الاثْنَيْن صَدَقَةٌ , وَتُعِينُ الرَّجُلَ فِي دَابَّتِهِ فَتَحْمِلُهُ عَلَيْهَا أَوْ تَرْفَعُ لَهُ عَلَيْهَا مَتَاعَهُ صَدَقَةٌ , وَالْكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ صَدَقَة, ٌ وَكُلُّ خُطْوَةٍ تَمْشِيهَا إِلَى الصَّلاَةِ صَدَقَةٌ , وَتُمِيطُ الأذَى عَنِ الطَّرِيقِ صَدَقَةٌ .
250: Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayete göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “İnsanın her bir eklemi güneşin her çıkış gününde bir sadaka gerekir. İki kişi arasında adâletle İki kişinin arasını bulmak bir sadakadır. Bir kimsenin bineğine binmesine yardımcı olmak veya yükünün binitine yüklenmesine yardımcı olmak da bir sadakadır. Güzel söz söylemek de bir sadakadır. Namaza giderken attığın her adım da bir sadakadır. Gelip geçenleri rahatsız eden şeyleri yoldan alıp atmakta bir sadakadır.” (Buhari, Sulh 11, Müslim, Zekat 56)
251- عَنْ أُمَّ كُلْثُومٍ بِنْتَ عُقْبَةَ رضي اللهُ عَنْهَا قالتْ : سَمِعت رَسُولَ اللَّهِ
: يَقُولُ لَيْسَ الْكَذَّابُ الَّذِي يُصْلِحُ بَيْنَ النَّاسِ فَيَنْمِي خَيْرًا أَوْ يَقُولُ خَيْرًا .
وَفِى رِوَايَةِ مُسْلِمٍ زِيَادَةٌ قالتْ : وَلَمْ أَسْمَعْهُ يُرَخَّصُ فِي شَيْءٍ مِمَّا يَقُولُهُ النَّاسُ إلا فِي ثَلاَثٍ : تَعْنِى الْحَرْبُ ، وَألاصْلاَحُ بَيْنَ النَّاسِ ، وَحَدِيثُ الرَّجُلِ أمرأَتَهُ ، وَحَدِيثُ الْمَرْأَةِ زَوْجَهَا .
251: Ümmü Gülsüm binti Ukbe İbni Ebu Muayt (Allah Ondan razı olsun), Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’i şöyle buyururken dinledim, dedi: “İnsanların arasını bulmak için hayırlı haber götüren veya hayırlı söz söyleyen kimse yalancı sayılmaz.” (Buhari, Sulh 2, Müslim, Birr 101)
* Müslim’in rivayetinde şöyle bir fazlalık vardır. Ümmü Gülsüm dedi ki: peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in halkın söyleyip durduğu yalanlardan sadece üçüne izin verdiğini işittim:
Savaşta düşmanı aldatmak için.
İki kişi arasını bulmak için.
Kocanın karısına, karının da kocasına aile düzenini korumak maksadıyla söylediği yalandır. (Müslim, Birr 25)
[25/3 15:51] Ömer Tarık Yılmaz: MAKALE.......... TAŞKENT HÂTIRASI
- Peki, Ankara’ya niye geldin?
- Samsun’da emcem var idi! Onları ziyârete geldim.
- Peki, nasıl karşıladılar seni?
- Emcem beni, evinin gapısında görür görmez tanıdı. Boynuma sarıldı. Beni hem öpiyerdi, hem gohliyerdi, hem de ağliyerdi. Birden gözlerini benden kaçırdı. Geniş yanaklarına, iri gözyaşları süzülüyordu.
Cuma’ya, birden kanım kaynadı. Bir ceylan güzelliği ve sessizliği ile ağlayan gözlerini, yaşaran gözlerimle öptüm. Bu sefer o sordu:
- Sen nereye gidiyersin? Ha-yırdır inşallah?
- Taşkent’e, Semerkant’a, Buhara’ya, Bakü’ye. Film Festivaline katılacağız. Sen hiç gittin mi?
- Kinoyla (sinemayle) başım o kadar hoş değüldür. Ben çoluğu-çocuğu bir maşine (otomobile) doldiriyerim. Taşkent’e hasret öldürmeye götüriyerim. Orada direklerde Türk Bayrağı göriyerih, seviniyerih! Türk kinosunda Türkçe dinliyerih, seviniyerih. Göğsümüz gabariyer, başımız göğe değiyer.
- Demek, Türk bayrağını görebilmek için Taşkent’e gidiyorsunuz?
- Heee! Bayrağa can gurban Yavuz ağa! Türkçe’ye de can gurban. Bizim bayrağımız gibi, bizim dinimiz gibi, gözel var mı? İkisi de türkü gibi, ikisine de can gurban.
- Sen Allah’a inanıyor musun, Cuma efendi?
- Vişşş!.. O nasıl söz Yavuz ağa? Allaha da inanıyerim, Peygambere de, Kitaba da! Elhamdülillah hepimiz Müslümanıh! Başımız gıbleye bağlı.
- Peki, memleketinizde bir Kur’ân-ı kerîmin, bir otomobil kadar kıymetli olduğunu söylüyorlar doğru mu?
- Doğrudur! Ben Türkiye’den gendime bir Kelâm-ı gadim aldım. Bir de ağabeyime aldım. Sardım, sarmaladım bavuluma goydum. Allah vere de (Ruslar) birşey demeye. Bizim gomşulardan biri, bıldır (geçen yıl) Türkiye’ye geldiğinde gendine bir Kur’ân almış. Bir naylon torbanın içine goyup küçük bir tenekenin dibine bırahmış. Üstünü bal ile doldurmuş. Canbul’a getirmiş idi. Gonu-gomşu o eve tökildik. Kitâbı, yüzümüze-gözümüze süriyer öpiyerdik..
Yavuz Bülent Bakiler TÜRKİYE GAZETESİ 22-23/11/1991
25.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[25/3 15:51] Ömer Tarık Yılmaz: el-Enfâl Suresi 2
Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, âyetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır. Ve bunlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler.
[25/3 15:51] Ömer Tarık Yılmaz: Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107.
İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.
[25/3 15:51] Ömer Tarık Yılmaz: El-Hâfıd: Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan.
[25/3 15:51] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimizin Yolculukları ve Yolculuk Âdabı : İnsan hayatının vazgeçilmez ihtiyaç ve vâkıalarından biri, yapılan yolculuklardır. Bu yolculuklar askerî, ticârî, ilmî maksatlarla olabileceği gibi ibret almak ve sıla-i rahim için de olabilir. Bunun haricinde beşeri hayat îcâbı daha farklı gayelerle de yolculuklar yapılır. Şu kadar var ki yapılan bu yolculukların; dinen “meşrû” olması, belli bir gâyeye mâtuf olması ve Allah ve Resûlü’nün emrine muhalif olmaması gerekmektedir.
Yolculukların esas hedefini, Rabbimiz’in rızası ve O’nun tâlim buyurduğu maksatlar teşkil etmelidir. Yüce Rabbimiz, Zâtı’nın azamet ve kibriyâ nişânelerini müşâhede etmek ve geçmiş nesillerin iyi veya kötü hâllerinden ibret alabilmek için seyr ü sefer yapmayı tavsiye ederek:
“(Resûlüm) de ki: Yeryüzünde dolaşın da (dîni) yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bakın!” (el-En’âm 6/11)
“(Resûlüm) de ki: Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın (kâinâtı) ilk olarak nasıl yarattığına ve sonra ikinci dirilişi nasıl tekrar ettiğine ibret nazarıyla bir bakın. Şüphesiz Allah, her şeye kâdirdir.” buyurur. (el-Ankebût 29/20)
Kur’ân-ı Kerîm, samimi niyetlerle ve güzel gâyelerle sefere çıkmayı ve seyahati teşvik etmektedir. Bu maksatla seyahat edenleri; tevbe, ibadet, hamd, rükû ve secde edenler, emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münkerde bulunanlar ile birlikte zikrederek müjdelemiş ve övmüştür. (et-Tevbe 9/112) Bu sebeple olmalıdır ki ta Hz. Ömer’den itibaren İslâm âleminde yol ve konaklama tesisleri ciddi olarak ele alınmıştır. Meselâ Kahire’den yola çıkan bir kişi, Bağdat’a gelinceye kadar yanına ne kendisi için azık ne de hayvanı için yem almadan huzurlu ve emniyetli bir şekilde seyahat edebilmiştir.
Seyahat, tasavvufta seyr u sülûkun ikmali için uygulanan bir metoddur. Bu uygulama ile doğup büyüdüğü, âşina olduğu yerlerden ayrılan kişi, dünyada fânî olduğunu hisseder. Ziyâret ettiği yerlerde kendisini kimsenin tanımaması neticesinde, gariplik duygusunu derinden hissetmesi onun maneviyatının ve şahsiyetinin tekâmülüne vesile olur. Zira seyahat etmek, suyun akmak sûretiyle pisliklerden arınması gibi, sâliki dünya bağlarından ve manevi kirlerden temizler.
Müslümanları, vâkıalardan ibret almaları ve daha ziyâde mânevî bir gaye için seyahate teşvik eden İslâm dini, yolculuğun meşakkatine mukâbil dört rekâtlık farz namazları iki rekât kılmak, duruma göre oruç tutmayı ve Cuma namazı kılmayı ihtiyârî hâle getirmek, imkânını zâyi edene zekât alabilme ve kurban kesmeme ruhsatı tanımak gibi bâzı kolaylıklar getirmiştir.
Allah Resûlü, hicret, gaza ve benzeri vesilelerle birçok yolculuklar yapmıştır. Bu yolculuklarında dikkat ettikleri mühim hususlar vardır ki bunlar, ümmeti için de ittiba edilmesi gereken birer örnektir.
YOLCULUĞA HANGİ GÜN ÇIKILIR?
Fahr-i Kâinât Efendimiz, yolculuklarına umûmiyetle perşembe günü çıkardı. Perşembe günü haricinde yolculuğa çıktığı pek nâdir olurdu. (Buhârî, Cihâd, 103; Ebu Dâvûd, Cihâd, 77)
Peygamber Efendimiz’in, yolculuk için bu günü seçmesinin şüphesiz pek çok hikmeti vardır. Zira bu gün, amellerin Allah Teâlâ’ya arzedildiği (Tirmizi, Savm, 43) ve cennet kapılarının açıldığı bir gündür. (Müslim, Birr, 35) Resûlullah, yolculuğu da Allah rızası için yaptığından, bunun bir sâlih amel olarak Rabbine arzedilmesini istemiştir. Dolayısıyla mü’minlerin de bu hassasiyete dikkat etmeleri gerekir.
YOLCULUĞA NE ZAMAN ÇIKILIR?
Yolculuğa erken saatlerde çıkmak, sabahın serinlik ve dinçliğinden istifâde etmek lâzımdır. Nitekim Nebiyy-i Ekrem Efendimiz; “Allâhım! Ümmetimin (sabah) erkenden başladıkları işlerini bereketli kıl!” diye dua eder, gönderdiği seriyye ve orduları sabahleyin erkenden gönderirdi. (Ebu Dâvûd, Cihad, 78) Nitekim meşhur bir atasözümüzde; “Erke
LİG TABLOSU
Takım
O
G
M
B
Av
P
1.GALATASARAY A.Ş.
26
20
2
4
44
64
2.FENERBAHÇE A.Ş.
27
17
1
9
33
60
3.TRABZONSPOR A.Ş.
26
17
3
6
23
57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş.
26
14
5
7
17
49
5.GÖZTEPE A.Ş.
26
11
5
10
10
43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ
26
12
8
6
14
42
7.SAMSUNSPOR A.Ş.
26
8
7
11
-2
35
8.KOCAELİSPOR
26
9
11
6
-4
33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş.
27
8
10
9
-10
33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş.
26
7
10
9
-4
30
11.CORENDON ALANYASPOR
26
5
8
13
-4
28
12.TÜMOSAN KONYASPOR
26
6
11
9
-9
27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ
26
6
13
7
-8
25
14.KASIMPAŞA A.Ş.
26
5
12
9
-14
24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR
26
6
14
6
-18
24
16.İKAS EYÜPSPOR
26
5
14
7
-18
22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR
26
3
12
11
-28
20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK
26
4
17
5
-22
17


