[30/3 11:32] Ömer Tarık Yılmaz: 48 - Elbise Eteğini Yerde Sürümenin, İhsani Başa Kakmanın, Mali Yeminle Satmanın Ağır Şekilde Haram Kılındığını, Kıyâmet Gününde Allehın Kendilerile Konuşmayacağı, Bakmayacağı ve Temize Çıkarmayacağı, Kendilerine Elim Azab Olan Üç Kişiyi Beyan Bâbı
306- Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe ile Muhammed b. el-Müsennâ ve İbn Beşşâr rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Muhammed b. Ca'fer, Şu'beden, o da Aliy b. Müdrik'deri, o da Ebû Zür'a'dan, o da Hareşetü'bnü'l-Hurr'den, o da Ebû Zerr'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen rivâyet etti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Üç kişi vardır ki, kıyâmet gününde Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak, onları tezkiye de etmiyecektir. Hem onlar için elim bir azâb vardır.» buyurmuşlar.
Râvî
Dedi ki:
«Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunları üç defa okudu.» Ebû Zerr:
— Adları batsın! Umduklarına ermesinler! kim onlar ya Resûlüllah? demiş Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Elbisesini (kibirinden) yerde sürükleyen, verdiğini başa kakan ve ticaret malına yalan yere yeminle revaç verendir» buyurmuşlar.
307- Bana Ebû Bekr b. Hallâd-i Bâhilî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Yahya —ki el-Kattândır— rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Süfyân rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Süleyman El-A'meş, Süleyman b. Müshir’den, o da Hareşetü'bnü’l-Hurr'dan, o da Ebû Zerr'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen rivâyet eyledi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Üç kişi vardır ki, kıyâmet gününde Allah onlarla konuşmayacaktır: Başa kakmadan hiç bir şey vermeyen mennân, malına yalan yere yeminle revâc veren ve elbisesini sürükleyen.» buyurmuşlar.
308- Bu hadisi bana Bişrü'bnü Hâlid de rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Muhammed yânî İbn Ca'fer, Şu'be'den rivâyet etti.
Dedi ki: Ben Süleyman'dan bu isnâdla dinledim, ve:
«Üç kişi vardır ki, Allah onlarla konuşmaz; Onlara bakmaz; onları tezkiye etmez; hem onlara elim bir azâb vardır.» dedi.
309- Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Veki' ile Ebû Muâviye, A'meş'den, o da Ebû Hâzim'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet etti. Ebû Hüreyre
Dedi ki:
— Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Üç kişi vardır ki. Kıyâmet gününde Allah onlarla konuşmaz. Onları tezkiye de etmez. (Ebû Muâviye: ve onlara bakmaz; demiş.) hem onlara elim bir azâb vardır. Bunlar: zina eden ihtiyar, yalancı devlet reisi ve büyüklenen fakirdir.» buyurdular.
310- Bize Ebû Bekr İbn Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Ebû Muâviye, A'meş'den, o da Ebû Sâlih'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet etti. Bu hadis Ebû Bekr'indir. Dedi ki. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Üç kişi vardır kif kıyâmet gününde Allah onlarla konuşmaz; onlara bakmaz; onları tezkiye etmez. Hem onlara elim bir azâb vardır. Bunlar:
1 - Kırda fazla suyu olup da onu yolcuya vermeyen,
2 - İkindiden sonra bir kimseye bir mal satan ve o malı (kendim) şu şu kadar aldım diye Allah'a yemin ederek müşteri kendisine inanan, halbuki hakikat bunun hilâfına olan;
3 - Bir büyüğe yalnız dünyalık için bey'at eden, dünyalık verirse sözünde duran, vermezse durmayan kimselerdir.» buyurmuşlar.
311- Bana Züheyr b. Harb da rivâyet etti.
Dedi ki: Bize Cerir rivâyet etti. H.
Bize Said b. Amr el-Eş'asî dahi rivâyet eyledi.
(Dedi ki): Bize Ab-ser habei verdi. Bunların her ikisi de A'meş'den bu isnadla bu hadisin mislini rivâyet etmişler, şu kadar ki Cerir'in hadisinde:«ve bir kimse ile bir malın pazarlığını yapan...» cümlesi vardır.
312- Bana Amru'n-Nâkid dahi rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Süfyân, Amr'dan, o da Ebû Salîh'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet etti. Ve: (zannederim merfu' olacak) dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Üç kişi vardır ki, Allah onlarla konuşmayacak, onlara ba
[30/3 11:33] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Fatih Sultan Mehmet’in Doğumu 1432
• Mithat Cemal Kuntay’ın Vefatı 1956
• Çaylakların Gelme Zamanı
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[30/3 11:33] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Allah’ın hoşnutluğunu gözetenle Allah’ın hışmına uğrayan bir olur mu hiç? Berikisinin yeri cehennemdir. Cehennem ise ne kötü bir varış noktasıdır.”
Al-i İmran 162
[30/3 11:33] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Sahur yapınız, zira sahurda bereket vardır.”
Buhârî, Savm 20
[30/3 11:33] Ömer Tarık Yılmaz: RAMAZANIN AYNASINDA HAYAT
Ramazan, biz Müslümanların kimlik hamurumuza bir güneş ışığı gibi sızmıştır. Kişiliğimizi mayalamıştır o. Kişiliğimiz, onunla, o, kişiliğimizle yoğrulmuştur. İnsan ruhuna tabiatüstü pencereler açan odur. Ruhumuzu fizikötesine bitiştiren, ölümden sonrasını yeni başlangıçlar için çıkış noktalarıyla, umut benekleriyle donatandır o.
Ramazan, ruh için anlık bir tad, bir şok değil, bir süreç olma yanıyla başlı başına bir oluşum, gelişim ve eriş denemesidir. Ruhun olgunlaşma tecrübesidir.
Böyle olunca insan hayatında tuttuğu yeri ölçmek kolay olmadığı gibi onu ne kadar değerlendirirseniz yeridir ve o değerlendirme boşa gitmez.
Siz onu ne kadar değerlendirirseniz kendinizi o kadar değerlendirmiş olursunuz.
Oruç ve onun sürekliliği olan ramazan, kendimizi gerçek kendimiz yapmak için Allah’ın bize lütfettiği mucize bir nimettir.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[30/3 11:33] Ömer Tarık Yılmaz: Gafilin kalbi dünyaya bağlıdır Zâhidin kalbi ukbâya bağlıdır.[Erzurumlu İbrahim Hakkı]
[30/3 11:33] Ömer Tarık Yılmaz: RÜŞVET VE YOLSUZLUK
Rüşvet ve yolsuzluk dinimizin yasakladığı toplumsal bir hasta- lıktır. İslam dini doğru sözlü olmayı ve dürüstlüğü emrederken; usulsüzlük ve yolsuzluğu ise yasaklamıştır. (Hûd, 11/112) Rüşvet, yaptırılmak istenen bir işte yasa dışı kolaylık ve çabukluk sağ- lanması için bir kimseye mal veya para olarak sağlanan çıkardır. Kur'an’da rüşvet açıkça kınanmıştır: “Aranızda birbirinizin mal- larını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere (rüşvet olarak) ver- meyin.” (Bakara, 2/188) Peygamberimiz (s.a.s.) de rüşvet alan ve verenin lanetlendiğini belirtmiştir. (Ebû Dâvûd, “Akdiye”, 4) Hz. Pey- gamber ayrıca devlet memurlarının görev suiistimali olarak ni- telenebilecek mahiyetteki hediyeleri almalarını da yasaklamıştır (Buhârî, “Hibe”, 17; “Ahkâm”, 24, 41)
BELED SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 20 âyettir. Sûre, adını ilk âyetteki “el-Beled” kelimesinden almış- tır.
Beled, şehir, belde demektir.
Sûrede bazı önemli varlıklara yemin edilerek insanın yaratılıp hayat mücadelesi içine sokul- duğu, gücüne ve servetine gü- venerek Allah’a karşı gelenlerin aldandığı, insana maddî ve manevî birtakım nimetlerin ve- rildiği, hayır ve şer yollarının gösterildiği anlatılmaktadır.
öfke ve gazaba geldiği vakit emin ol.
ÖZLÜ SÖZ
Sende bulunmayan güzelliklerle seni sena edenin, sende bulunmayan fenalık ile seni eleştireceğinden (İmam-ı Şafii)
[30/3 11:34] Ömer Tarık Yılmaz: Herşeyin ilki olan
Al-Awwal : The First.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'O Evvel'dir, Ahir'dir, Zâhir'dir, Bâtın'dır.' (Hadid, 3)
Cenab-ı Hak yaratmayı başlatan ve sürdürendir. Bütün mükevvenatı var eden, bütün nesne ve olayları icad edip ortaya çıkarandır. Her şeyden evveldir. Bir evveli, bir öncesi yoktur.
Başlangıcı yoktur ve her şeyin ilkidir. Çünkü varlıkların hepsinin başlangıcı ve hepsini ortaya çıkarandır. Ve son, hepsinin yok olmasından sonra O, bâkidir
'O'nun zâtından başka her şey helak olacaktır...' (Kasas, 88)
'Yer yüzünde bulunan her canlı yok olacak, ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacak .' (Rahman, 26-27)
âyetlerinin ifade ettikleri mânâya göre varlıkların hepsi helak ve fenâya gider ve gidebilir, ancak O, kalır. Bütün yaratıkların, varlık sebepleri ortadan kalkınca esasen helak edilirler ve yok olurlar. Sonra bütün işler ona döndürülür. Binaenaleyh O, hepsinden evvel olduğu gibi, hepsinin gayesi ve varlığın sonudur. Binaenaleyh O'nun için ne yalnız Evvel ve de yalnız Ahir diye hükmetmemeli, 'Evvel ve Ahir' demelidir. (2)
Allah Teâlâ, başlangıcı olmayan evvel, sonu olmayan Âhir'dir. O, her şeyden önceki Evvel'dir, her şeyden sonraki Âhir'dir. O, var etmede ve yaratmada Evvel, hidayete ve başarıya erdirmede Âhir'dir. O, kalplerdekini bilen Evvel, ayıp ve kusurları örten Âhir'dir. Başlangıç ilk olarak Allah'la başladı, son olarak dönüş yine O'nadır. (3)
Bu İsmi Bilmenin Faydası
Allah'ın Evvel olduğunu bilmek, sadece sebeplere bakmaktan, bunlar üzerinde durup düşünmekten kurtulmamızı ve daha geniş düşünmemizi sağlar. O'nun salt lütuf ve ihsanına ve merhametine bakmamıza yardım eder. Hiçbir varlığın herhangi bir katkısı olmadan O'nun bize sayısız nimetler verdiğini düşünmemizi sağlar. Mutlak yokluğun olduğu bir ortamda bütün varlığı yarattı. Bütün varlıklar yok iken, adı dahi zikredilmezken O, her şeyi bizim için hazırladı. Bize güç ve kuvvet verdi, varlıklar için sebep-sonuç kanunu koydu. O'nun varlığı hiç bir vesileye bağlı değildir. Allah'ın Evvel ismini bu şekilde anlayan O'na mutlak manada muhtaç olduğunu bilir. Bütün içtenliği ile O'na ibadet etmesi gerektiğini daha iyi anlar. (3)
'Evvel' ve 'Ahir'in yarattıklarının bir başı ve bir sonu vardır. Yaşımız kadar yaşıyoruz ve bizi ilk defa getiren, son defa götürüyor. Yani O'ndan geldik O'na dönüyoruz. Öyle ise O'na yaraşır işler yapalım. Hayırlı hizmetlerde ilklere imza atalım.
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
2) Elmalı Tefsiri, Hadid
3) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
4) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları
[30/3 11:34] Ömer Tarık Yılmaz: Bir müslümanın namaz esnasında, yukarıda ayrı ayrı sayılan namazın farz, vâcip, sünnet ve âdâbını en iyi şekilde yerine getirmeye gayret etmesi ve bu ibadetin mâna ve gayesine aykırı her türlü davranıştan da kaçınması gerekir. Namaza aykırı davranışlar, bu aykırılığın derecesine göre namazın mekruhları ve namazı bozan şeyler şeklinde ikili bir ayırım içinde ele alınır.
A) NAMAZIN MEKRUHLARI
Namazda yapılması hoş karşılanmayan davranışlara 'namazın mekruhları' denir. Genel olarak namaz için öngörülmüş bulunan biçimsel yapıya aykırı olan davranışlar ile namazın gerektirdiği saygı, tâzim, tevazu, boyun bükme ve sükûnet haline de aykırı olan ve namazda kalbi meşgul edecek ve insanı ibadetin gerektirdiği kalp huzurundan ve huşûdan alıkoyacak davranışlar mekruh sayılmıştır. Namaz esnasında elbiseyle veya vücudun bir yeriyle oynamak gibi namazla ilgisi olmayan ve onunla bağdaşmayan bir hareketin yapılması mekruhtur. Çünkü bu şekildeki davranışlar namazın biçimsel yapısına aykırıdır ve aynı zamanda namazın gerektirdiği saygı ve tâzim vaziyetiyle de bağdaşmamaktadır.
Bunun yanında namazın vâciplerinden ve sünnetlerinden birini terketmek de mekruh sayılmaktadır.
Namazın vâciplerinden birini, meselâ Fâtiha sûresini okumayı kasten yani bilerek ve isteyerek terketmek tahrîmen mekruhtur. Bir vâcibin terkedilmesi sebebiyle tahrîmen mekruh olan bu namaz esas itibariyle sahih yani geçerli olup kişiden namaz borcunu düşürür ise de iade edilmesi yani yeniden kılınması vâciptir.
Namazın sünnetlerinden birini, meselâ Sübhâneke okumayı, rükû veya secdelerdeki tesbihleri kasten terketmek mekruhtur. Namazın sünnetlerinden birini terketmek, genel olarak tenzîhen mekruh olmakla birlikte, tenzîhen mekruh sayılan şeylerin bir kısmı tahrîmen mekruha yakındır. Meselâ müekked bir sünneti terketmek, bir vâcibi terketmek derecesine yakın bir mekruhluğu (kerâhet) ifade eder. Müstehap (mendup) olan bir şeyi terketmek ise mekruh olmayıp daha iyi ve faziletli olanı terketmek (terk-i evlâ) sayılır.
Namazda mekruh sayılan şeyler şunlardır:
1. Bir zararın giderilmesi veya namazın tamamlanması amacı olmaksızın namaz dışı bir davranışta bulunmak. Meselâ alnın secde mahalline yerleşmesini engelleyen sarık vb. şeyleri çekmek namazın tamamlanması amacı taşıdığından ve akrep gibi zararlı hayvanları öldürmek de bir zararın giderilmesi amacı taşıdığından mekruh sayılmamıştır. Buna karşılık parmak çıtlatmak, giysisinin kolunu kıvırmak, bunu gerektiren bir özür olmadığı halde -peş peşe olmamak üzere- birkaç adım yürümek, sinek vb. haşeratla meşgul olmak gibi davranışlar mekruhtur. Namaz dışı davranış amel-i kesîr (bk. Namazı Bozan Şeyler) boyutuna varırsa namaz bozulur.
2. Namaza ilişkin fiilleri özürsüz yere, namazın sünnet ve âdâbına uymaksızın yerine getirmek. Meselâ bir özrü olmaksızın duvar, direk, baston vb. bir şeye hafifçe yaslanmak; daha dizleri yere koymadan elleri yere koymak, secdeden kalkarken dizleri ellerden önce kaldırmak; oturuşlar esnasında bağdaş kurmak veya dizleri dikmek; kıyam esnasında elleri yana bırakmak; erkekler için secde esnasında kolları tamamıyla yere yapıştırmak böyledir.
3. Kıyam, rükû ve secde aralarındaki tekbir ve zikirleri kendi yerlerinden sonraya bırakmak. Meselâ kıyamdan rükûa vardıktan sonra 'Allahüekber' demek, rükûdan doğrulduktan sonra 'Semiallahu limen hamideh' demek mekruhtur. Rükû tekbiri alınmaya ayakta iken başlanmalı, rükûa varırken bitirilmelidir. Söz ile fiil eş zamanlı olmalıdır.
4. Namazda esnemek, gerinmek ve boğazı açıyormuş gibi yapmak. Mümkün olduğunca esnemeyi önlemeye çalışmalı, esnemek durumunda kalınca sağ el ile ağzı kapatmalıdır. Nezle vb. sebepten burnu akan kişi, burnunu mendille siler. Grip olan kişi de öksürecek olduğunda ağzını eliyle veya mendiliyle kapatmalıdır. Bu d
[30/3 11:35] Ömer Tarık Yılmaz: Rabbin bal arisina: Daglardan, agaçlardan ve insanlarin yaptiklari çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin (NAHL/68)
Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylastirdigi yaylim yollarina gir, diye ilham etti Onlarin karinlarindan renkleri çesitli bir serbet (bal) çikar ki, onda insanlar için sifa vardir Elbette bunda düsünen bir kavim için büyük bir ibret vardir (NAHL/69)
[30/3 11:35] Ömer Tarık Yılmaz: KORKU
1650 - Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Kim korkarsa akşam karanlığında yol alır. Kim akşam karanlığında yol alırsa hedefine varır. Haberiniz olsun Allah ın malı pahalıdır, haberiniz olsun Allah'ın malı cennettir.'
Tirmizî, Kıyâmet 19, (2452).
1651 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ölmek üzere olan bir gencin yanına girmişti. Hemen sordu:
'Kendini nasıl buluyorsun?'
'Ey Allah'ın Resûlü, Allah'tan ümidim var, ancak günahlarımdan korkuyorum' diye cevap verdi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da şu açıklamayı yaptı: 'Bu durumda olan bir kulun kalbinde (ümit ve korku) birleşti mi Allah o kulun ümid ettiği şeyi mutlak verir ve korktuğu şeyden de onu emin kılar.'
Tirmizî, Cenâiz 11, (983); İbnu Mâce, Zühd 31, (4261).
1652 - Hz. Aişe (radıyallâhu anh ) diyor ki: 'Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı ciddi bir şekilde, küçük dili görünecek derecede güldüğünü görmedim. O, sadece tebessüm ederdi.'
Buhârî, Tefsir, Ahkâf 2, Edeb 68; Müslim, İstiska 16, (899); Ebu Dâvud, Edeb 113, (5098, 5099); Trimizî, Tefsir, Ahkâf, (3254).
Buhârî'in bir rivayetinde şu ziyade mevcuttur: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir bulut görecek olsa bu yüzünden bilinirdi. Ben (bir seferinde):
'Ey Allah'ın Resûlü, halk bir bulut görecek olsa, yağmur getirebilir ümidiyle sevinir, halbuki sen bir bulut gördüğünde üzüldüğünü yüzünden okuyorum, sebebi nedir?' diye sordum. Bana şu cevabı verdi:
'Ey Aişe! Bunda bir azab bulunmadığı hususunda bana kim te'minat verebilir? Nitekim geçmişte bir kavm rüzgarla azaba uğratılmıştır. O kavim azabıgördükleri vakit: 'Bu gördüyümüz, bize yağmur getirecek bir buluttur' demişlerdi.'
1653 - Ebu Zerr (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Ben sizin görmediğinizi görür, işitmediğinizi işitirim. Nitekim sema uğuldadı, uğuldamak da ona hak oldu. Semada dört parmak sığacak kadar boş bir yer yoktur, her tarafta Allah'a secde için alnını koymuş bir melek vardır. Allah'a yemin olsun, benim bildiğimi siz bilse idiniz az güler, çok ağlardınız, yataklarda kadınlarla telezzüz etmezdiniz, yollara, çöllere dökülür, (belanızı defetmesi için) Allah'a yalvar yakar olurdunuz.'
Ebu Zerr (radıyallâhu anh) ilâve etti:'Keşke sökülen bir ağaç olsaydım.' Tirmizî, Zühd 9, (2313); İbnu Mâce, Zühd 19, (4190).
1654 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Mü'min, Allah indindeki ukubeti bilseydi, cennetten ümidini keserdi. Eğer kâfir Allah'ın rahmetini bilse idi, cennetten ümidini kesmezdi. '
Rezîn ilavesidir. Hadis'i Müslim tahric etmiştir: Tevbe 23, (2755); Keza, Tirmizî de tahric etmiştir: Da'avât 108, (3536).
1655 - Ebû Bürde Âmir İbnu Ebî Mîsa (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Bana, Abdullah İbnu Ömer (radıyallâhu anhüma):
'Biliyor musun babam babana ne demiş?' diye sordu. Ben: 'Bilmiyorum' dedim. Bunun üzerine:
'Babam, senin babana: 'Ey Ebu Musâ! Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'la olan İslâmımız, onunla olan hicretimiz, onunla olan bütün amellerimiz bizim için sâbit ve devamlı olsa, ondan sonra işlediğimiz amellerin de herbirinden başa baş kurtulsak bu seni memnun eder mi?' dedi. Baban, babama şu cevabı verdi:
'Vallahi hayır! Biz ondan sonra cihad yaptık, namaz kıldık, oruç tuttuk, çok hayırlar işledik. Bizim elimizde çok insan Müslüman oldu. Biz bütün bunların ecrini ümid ediyoruz.' Babam tekrar dedi ki:
'Fakat ben, Ömer'in ruhu yed-i kudretinde olan Zat-ı Zülcelâl'e kasem olsun, bunların bize sabit kalmasını, O'ndan sonra yaptıklarımızdan da başa baş kurtulmayı isterim.'
Ben atılıp: 'Senin baban, vallahi benim babamdan daha hayırlıymış' dedim.'
Buhârî, Menâkıbu'l-Ensar 45.
[30/3 11:35] Ömer Tarık Yılmaz: Câbir İbnu Abdillah el-Ensârî (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'İki şey vardır gerekli kılıcıdır' Bir zat: -Ey Allah'ın Rasûlü! gerekli kılan bu iki şeyden maksad nedir? diye sordu: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):
'Kim Allah'a herhangi bir şeyi ortak kılmış olarak ölürse bu kimse ateşe girecektir. Kim de Allah'a hiçbir şeyi ortak kılmadan ölürse o da cennete girecektir' cevabını verdi.'
Müslim, İman 151, (93).
[30/3 11:35] Ömer Tarık Yılmaz: Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.
[Bakara Sûresi.45]
[30/3 11:36] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbim! onlar (anne ve babam) nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhat göster.” (İsrâ, 17/24)
[30/3 11:36] Ömer Tarık Yılmaz: Aklı olan korkmak gerek / Nefs elinden, hırs elinden. / Nefstir seni yolda koyan, / Yolda kalır nefse uyan.[Yunus Emre]
[30/3 11:36] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.BÜREYDE IBNİ HUSAYB
Büreyde Ibni Husayb radiyallahu anh cihad askiyla dolu bir sahâbî... Islâm’i yaymak için Medine’den kalkip Horasan bölgesine kadar giden ve orada vefat eden bir yigit... Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizle ilk karsilasmasinda zorlama olmadan kendi istegiyle gönlünü Islâm’a açan bir bahadir... Efendimizi öldürmeye giderken onun nuruyla dirilen bir kahraman...
O, Eslem kabilesinin Sehmogullari koluna mensuptu. Ebû Sehl veya Ebü’l-Husayb künyesiyle anildi. Islâm’la sereflenmesi söyle oldu: 'Iki Cihan Günesi efendimiz Medine-i Münevvere’ye hicret etmek üzere Hz. Ebû Bekir Siddiyk (r.a.) ile Mekke’den ayrildiginda müsrikler sevgili Peygamberimizi yakalayip öldürene büyük vaadlerde bulundu. Bu haber Mekke ve çevresinde süratle yayildi. Büreyde de bu mükâfatlara kavusmak istegiyle kendi arazilerinden geçen insanlari durdurup kimliklerini sorardi. Bir gün karsisina Allah rasûlü ile yâr-i gâri = magara arkadasi Hz. Ebu Bekir Siddik çikti. Rasûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz ona 'Sen kimsin?' diye sordu. 'Büreyde' dedi.
Efendimiz arkadasi Ebû Bekir’e dönerek;
'Içimiz serinledi', buyurdu. Sonra 'Kimlerdensin?' dedi. 'Eslem kabilesinden' dedi. Efendimiz yine arkadaslarina dönerek: 'Selâmetteyiz.' buyurdular. Tekrar 'Eslem’in hangi kolundan?' diye sordu. 'Sehm kolundan' dedi. Bunun üzerine Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz: 'Yâ Ebâ Bekir senin nasibin çikti.' buyurdular.
Büreyde bu tatli konusmalardan ve o nurlu insanlardan etkilenmisti. 'Ya sen kimsin?' dedi. Sevgili Peygamberimiz: 'Allah’in resûlü Muhammed.' diye cevap verince Büreyde’nin gönlü Islâm’in nuruyla aydinlaniverdi. Kendiliginden:
'Eshedü enlâ ilâhe illâllah ve eshedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh' diyerek Islâm’la sereflendi. Adamlariyla birlikte pesinde namaz kildi.
Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz ertesi gün hicret yolculuguna devam etti. Büreyde (r.a.) O’nun Medine’ye bayraksiz girmesini içine sindiremedi ve: 'Ya Rasûlallah! Medine’ye sancak olmadan gitmeniz uygun degildir.' dedi. Basindaki sarigi çözüp mizragina bagladi ve arazilerinden çikincaya kadar onlara muhafizlik yapti. Bir süre sonra o da hicret ederek Medine’ye yerlesti.
Büreyde (r.a.) Bedir ve Uhud gazvelerinde bulunamadi. Fakat, Rasûl-i Ekrem (s.a.) efendimizle birlikte on alti gazveye istirak etti. Çok önemli hizmetlerde bulundu. Müreysî Gazvesinden önce istihbarat görevlisi olarak düsmanin savas hazirliklarini tesbit etti. Savastan sonra da esirlerin muhafazasina memur edildi. Hudeybiye’ye giden Islâm ordusuna kilavuzluk yaparak orduyu Mekke kesif kollarinin takibinden kurtardi. Mekke’nin fethi sirasinda Eslem kabilesine ait iki sancaktan birini o tasidi. Sevgili Peygamberimiz onu Eslem ve Gifar kabilelerine zekât âmili olarak gönderdi.
O her hizmete hazirdi. Mekke fethinden sonra Iki Cihan Günesi efendimiz onu Hz. Halid komutasinda Yemen taraflarina gönderdi. Efendimizin rahatsizliginin son zamanlarinda Üsâme (r.a.) kumandasinda Sam tarafina giden orduda sancaktarlik yapti. Hayber’in fethine katildi. Surlarda açilan gedikten içeri dalan kahramanlar arasinda yer aldi. Hatta o sirada Büreyde (r.a.)’in üzerinde kirmizi bir elbise bulunuyordu. Kendisi bu elbiseden farkedilmisti. O, sonradan Islâm’in güzellikleriyle gönlünü dolurdukça bu hareketini tevâzuya aykiri buldu. Zira söhret âfetti. Hizmette esas dikkat çekmemekti. Büreyde (r.a.) Islâm’a girdikten sonra bu halinden daha büyük bir günahini hatirlamadigini anlatir.
O, Iki Cihan Günesi efendimizin bir sefer sirasinda konakladiklari yerde kalan bazi esyayi sirtina koydugunu ve kendisine 'yük devesi' diye iltifat ettigini nakleder.
Ne irfan!.. Ne incelik!.. Ne dikkat!.. Ne titizlik!.. Ne muhabbet ve ne teslimiyet!.. Allah için olan her sey onun kabülüydü. Onun teslimiyeti ve sadakati böylesine güzeldi. Islâm tümüyle güzellik güzellikti...
Büreyde (r.a.)’in gönlü o derece cihad askiyla doluydu ki, at sirtinda düsmana saldirmaktan
[30/3 11:37] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâna Ne Şair, Ne De Filozoftur
Mevlâna çok okuyor, okuduğu kitaplardan notlar alıyor, sırası geldikçe, eserlerinde bunlardan faydalanıyordu. Mevlâna aldığını halka vermekle, onlara doğru yolu göstermekle görevli bir Allah eriydi. O'nun dilinde şiir. bir fikri daha yaygın, daha kolay anlatabilmek için bir vasıtaydı. Mevlâna'ya göre şiir. üzüm bağının çitten duvarı gibidir. Gerekli olan bağın üzümüdür, çit duvarı değil. Önemli unsur söz ve mânadır, vezin ve kafiye değil. Hattâ söz de fazladır. Der ki:
— Ben kafiye düşünürüm, sevgili bana der ki, yüzümden başka bir şey düşünme.. Ey benim kafiye düşünenim. Benim yanımda devlet kafiyesi sensin, karşımda rahatça otur.. Harf ne oluyor ki sen onu düşünesin? Harf (vezin-kafiye) nedir? Üzüm bağının çitten duvarı. Harfi, şiiri, sözü ortadan kaldır. Bu üçü olmaksızın senine konuşayım..
Yine der ki:
— Allah, şiir için kafiye aramaktan başka bir dert vermedi bana.. Sonunda, ondan da kurtardı beni. Şu şiiri al da eski bir şiir gibi yırt gitsin. Mânâlar, zaten harfe, ölçüye sığmıyor, anlatmak istiyorum ama, onlar da bu dilekten çok üstün.
Ve gerçekten Mevlâna, çoğu zaman, vezin ve kafiyeyi bir kenara iterek, pervasız bir rahatlıkla fikir ve mânâ âlemine kanat açar.
Mevlâna'ya şâir diyenler, işte bu yönden aldanırlar. Mevlâna'nın şairliği, O'nun diğer meziyetlerinden çok sonra gelir. Mevlâna, filozof da değildir. Felsefe. O'nun âşk ve cezbe dolu fikir ve düşünce yolunda, yol vuran, köstekleyici bir engel, ilâhî âşkı ve doyumsuz sevgi pınarlarını bulandıran bir vesvesedir. Felsefe, yalnız akla önem verdiği, duyguyu, kalbi doğuşu benimsemediği için noksandır. Hele âşk. felsefede aklın kabul edeceği bir iş değildir. Mevlâna'ya göre âşkı aşkla anlamak lâzımdır. Akıl, âşkın şerhinden âcizdir. O, 'Allah'a visal'İ. âşk'ta bulmuş, gerçek bir mutasavvıftır.
Mevlâna'ya göre, âlimin gayesi, ilmin aracılığı ile, gerçeğe ulaşmaktır. Bu da tasavvufta kendini bilmektir. 'Fihîmâ-fih' adlı eserinde, 'Zamanımızdaki âlimler, kılı kırk yarıyorlar, kendileriyle ilgili olmayan şeyleri pek iyi bilmiyorlar. Oysa ki, asıl önemli olan ve kendilerine herşeyden yakın bulunan şeyi, yani kendilerini bilmiyorlar..'der. Kendini bilen ise Allahyı bilecektir. Yol bu kadar yakın iken, hayale kapılmanın, vesvese ile uğraşmanın ne lüzumu var. Mesnevi'deki bir hikâyeye göre, sinek, bir avuç su birikintisi üzerinde yüzen saman çöpüne konmuş:
— Duymuştum, denizler varmış, üzerinde gemiler yüzermiş. Gemileri de kaptanlar idare edermiş. Her halde ben şu anda bu gemilerden birinde kaptanım...
Gibi vehme, hayale kapılmış.. Öyle olmaktansa, denizleri, gemileri bilmek, görmek ve bu gemilerin kaptanı olmak gerek..
Mevlâna buna ermiş, erişmiş, gerçek erenlerdendir. Hattâ erenler halkasında tâcdır, imamedir. Kendisinden öncekilerin ve sonrakilerin..
[30/3 11:37] Ömer Tarık Yılmaz: Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız. (BAKARA/183)
=-=-=-=-=-=-=-
(Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun). Zor dayanabilenlerin üzerinde bir yoksulu doyuracak kadar fidye (vardır). Kim gönülden bir hayır yaparsa bu da kendisi için hayırlıdır. Oruç tutmanız, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır. (BAKARA/184)
=-=-=-=-=-=-=-
(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur'an'ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah'ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir. (BAKARA/185)
=-=-=-=-=-=-=-
Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, sizin örtüleriniz, siz de onlara örtüsünüz. Allah, gerçekten sizin, nefislerinize ihanet etmekte olduğunuzu bildi, tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazdıklarını dileyin. Fecir vakti, sizce beyaz iplik siyah iplikten ayırd edilinceye kadar yiyin, için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde itikafta olduğunuz zamanlarda onlara (kadınlarınıza) yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, (sakın) onlara yanaşmayın. İşte Allah, insanlara ayetlerini böylece açıklar; umulur ki sakınırlar. (BAKARA/187)
=-=-=-=-=-=-=-
Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve buna benzer nedenlerle) kuşatılırsanız, artık size kolay gelen kurban(ı gönderin). Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı traş etmeyin. Kim sizden hasta ise veya başından şikayeti varsa, onun ya oruç ya sadaka veya kurban olarak fidye (vermesi gerekir). Güvenliğe kavuşursanız, hacca kadar umre ile yararlanmak isteyene, kolayına gelen bir kurban(ı kesmek gerekir). Bulamayana da, hacc'da üç gün, döndüğünüzde yedi (gün) olmak üzere, bunlar, tamı tamına on (gün) oruç vardır. Bu, ailesi Mescid-i Haram'da olmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, muhakkak cezası pek çetin olandır. (BAKARA/196)
=-=-=-=-=-=-=-
Bir mü'mine, -hata sonucu olması dışında- bir başka mü'mini öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü'mini 'hata sonucu' öldürürse, mü'min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir. Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka. Eğer o, mü'min olduğu halde size düşman olan bir topluluktan ise, bu durumda mü'min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması gerekir. Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir topluluktan ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek ve bir mü'min köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü için gereken imkanı) Bulamayan ise, kesintisiz olarak iki ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah'tan bir tevbedir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (NİSA/92)
=-=-=-=-=-=-=-
Allah sizi, yeminlerinizdeki 'rastgele söylemelerinizden, boş sözlerden' dolayı sorumlu tutmaz, ancak yeminlerinizle bağladığınız sözlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Onun (yeminin) keffareti, ailenizdekilere yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. (Bunlara imkan) Bulamayan (için) üç gün oruç (vardır.) Bu, yemin ettiğinizde (bozduğunuz) yeminlerinizin keffaretidir. Yeminlerinizi koruyunuz. Allah, size ayetlerini böyle açıklar, umulur ki şükredersiniz. (MAİDE/89)
=-=-=-=-=-=-=-
Ey iman edenler, siz ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden kim onu kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse, cezası, hayvandan öldürdüğünün bir b
[30/3 11:37] Ömer Tarık Yılmaz: Âsâr-ı Şerîfe
Peygamber efendimiz ve diğer din büyüklerine âit bâzı mübârek şahsî eşyâ ve hâtıralar. (Bkz. Emânât-ı Mukaddese)
[30/3 11:38] Ömer Tarık Yılmaz: Bedir savaşı esirlerine nasıl muamele edildi?
Hz. Peygamber (s.a.s.) her şeyden önce esirlere iyi davranılmasını emretmiştir. Onlardan sadece ikisini, Ukbe b. Ebu Muayt ile Nadr b. Haris’i, vaktiyle kendisine ve Müslümanlara yaptıkları ağır işkencelere karşılık olarak ölüme mahkum etmiştir. Diğer esirlere yapılacak muamele konusunda sahabilerin görüşlerine başvurmuştur. Hz. Ömer ve Sa’d b. Muaz gibi bazı sahabiler bunların en yakın akrabaları tarafından öldürülmesini teklif etmişler, Hz. Ebu Bekir ise fidye karşılığında serbest bırakılmalarını önermiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Ebu Bekir’in görüşünü benimseyerek esirlerin mali durumlarına göre bin ila dört bin dirhem fidye ödemelerini şart koşmuştur. Esirler arasında Hz. Peygamber (s.a.s.)’in amcası Abbas, diğer amcalarının oğulları Akil ve Nevfel de bulunuyordu. Fidye ödenmesi konusunda bunlara herhangi bir ayrıcalık tanınmamıştır. Bazı esirlerin karşılıksız olarak, okur-yazar olanların ise on Müslümana okuma yazma öğretmeleri şartıyla serbest bırakılmalarına karar verilmiştir.
Diğer Taraftan sahabenin, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in tavsiyesine uyarak esirlere iyi davrandığına dair kaynaklarda geniş bilgiler yer almaktadır. Sözgelimi onlar, yanlarında bulunan az miktardaki ekmeği esirlere yediriyor, kendileri hurma ile yetiniyorlardı. Hatta ellerinde bulunan küçük bir ekmek parçasını bile esirlere veriyorlardı. Muhtemelen yaralı ve yürüyemeyecek derecede halsiz olan esirleri develere bindiriyorlar, kendileri de yaya yürüyorlardı.
[30/3 11:38] Ömer Tarık Yılmaz: HACCIN EDÂ ŞEKİLLERİ
Edâ edilişi itibariyle hac 'üç' kısımdır.
İfrad haccı: Umresiz yapılan hactır. Hac ayları içinde, hacdan önce umre yapmayarak sadece hac menâsikini ifâ edenler. 'İfrad haccı' yapmış olurlar.
Temettu haccı: Aynı yılın hac aylarında umre ve haccı ayrı ayrı ihramlarla edâ etmektir. Hac ayları girdikten sonra umre yapıp ihrâmdan çıkan, daha sonra memleketlerine dönmeden yeniden ihramlanarak hac menâsikini de edâ eden kimseler, 'temettu haccı' yapmış olurlar.
Kıran haccı: İkisine birden niyetlenerek, umre ve haccı bir ihramda birleştirmektir. Hac ayları içinde önce umre yapıp, ihramdan çıkmadan (aynı ihram ile) hac menâsikini de edâ eden kimseler, 'kıran haccı' yapmış olurlar.
[30/3 11:38] Ömer Tarık Yılmaz: قَالُوا يَا رَسُولَ اللهِ مَا خَيْرُ مَا أُعْطِيَ الْعَبْدُ قَالَ: خُلُقٌ حَسَنٌ. (هـ)
Ashâb-ı Kirâm, “Yâ Resûlallâh, kula verilen en hayırlı şey nedir?” diye suâl ettiler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Güzel ahlâktır.” buyurdular. (Sünen-i İbn-i Mâce)
30 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[30/3 11:38] Ömer Tarık Yılmaz: HUDEYBİYE MUSÂLAHASI (M. 628)
Hicret-i Nebeviyye’nin altıncı senesi, Zilkâde ayında, Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Beytullâh’ı ziyaret etmek için bin beş yüz kadar Ashâb-ı Kirâm’ıyla Medîne-i Münevvere’den hareket etti, Mekke-i Mükerreme tarafına yöneldi. Yola çıkmalarındaki maksatları savaşmak olmadığı için Ashâb-ı Kirâm, yalnız birer kılıç kuşanmışlardı.
Mekke-i Mükerreme’deki müşrikler, bunu haber alınca bir ordu kurup Hudeybiye denilen mevkiyi tutmuşlar, Resûl-i Ekrem’in Mekke-i Mükerreme’ye girmesine mâni olmaya karar vermişlerdi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, kendilerine elçi olarak Hazret-i Osman’ı gönderdi, yüksek maksatlarını bildirdi; fakat onlar, yine razı olmadılar.
Sakîf kabilesinin reislerinden biri olan Urve bin Mes’ûd, Kureyşliler tarafından Resûl-i Zîşân Efendimize elçi olarak gönderilmişti. O, Ashâb-ı Kirâm’ın hâl ve hareketlerine dikkat etmişti. Urve, Mekkelilerin yanlarına gidince, “Ey Kureyş halkı! Ben, Kayser, Kisrâ ve Necâşî’nin divanlarında bulundum, birçok hükümdarla görüştüm. Vallahi ben, Muhammed’e (sallallâhü aleyhi ve sellem) karşı ashâbının gösterdiği hürmet ve itaatin mislini hiçbirinde görmedim. Bunlar öyle kolay kolay dağıtılacak bir topluluk değil!” diyerek kendilerini uzlaşmaya teşvik etti.
O sırada, Hz. Osman’ın Mekke-i Mükerreme’de şehit edilmiş olduğu şâyiası işitilince, bütün Ashâb-ı Kirâm toplandı, bir ağacın altında, ölünceye kadar mukâvemet gösterip savaştan kaçınmayacaklarına dair Resûl-i Zîşân Efendimize söz verdiler. Buna Rıdvân Bey‘ati denilmiştir. Bu bîati yapan Ashâb-ı Kirâm’dan, Allâhü Teâlâ razı olduğunu, Fetih Sûresi’nin 18. âyet-i kerîmesi ile haber vermiştir.
Bu bîatten korkan Mekkeliler, sulha razı oldular. Arapların fasîhlerinden Süheyl bin Amr’ı, Peygamber Efendimize gönderdiler. On sene müddetle sulhe karar verildi ki buna Hudeybiye Musâlahası denir. Sulhtan sonra Mekke’nin fethini ve bütün fetihleri müjdeleyen Fetih Sûresi nâzil oldu.
30 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[30/3 11:39] Ömer Tarık Yılmaz: 'Müridin edebi daima şeyhine saygı göstermek, dostlara hizmet etmek, dünya sebeplerini terketmek ve nefsi, İslâm’ın âdabına uygun olarak muhafaza etmektir.' Mümşâd ed-Dîneverî [rahmetullahi aleyh]
Semerkand Takvimi
[30/3 11:39] Ömer Tarık Yılmaz: Şehr-i Ramazan Merhaba
Müştâk olup özlediğim
Şehr-i ramazan merhaba
Bakıp yolun gözlediğim
Şehr-i ramazan merhaba.
Safâ geldin izzet ile
Dahi azîm nimet ile
Müminlere rahmet ile
Şehr-i ramazan merhaba.
Müminlerin bayramıdır
On bir ayın sultanıdır
Hakk’ın bize fermanıdır
Şehr-i ramazan merhaba.
On bir aylık yoldan gelir
Bir ay bize mihmân olur
Müzniblere gufran olur
Şehr-i ramazan merhaba.
Derviş Yunus sever özden
Kanlı yaşı döker gözden
Hoşnud olsun cümlemizden
Şehr-i ramazan merhaba.
Semerkand Takvimi
[30/3 11:39] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
Mü’min olarak, erkek veya kadın, her kim salih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.
(Nisâ, 4/124)
[30/3 11:39] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
...Allahım! Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım, gizlediğim ve açığa vurduğum, benden daha iyi bildiğin günahlarımı affeyle. Öne geçiren de sen, geride bırakan da Sensin. Senin her şeye gücün yeter.
(Al-Bukhari, Muslim)
[30/3 11:39] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
...Rabbim! Tövbemi kabul et, günahımı temizle, duamı kabul buyur, delilimi sabit kıl, dilimi doğru yap, kalbime hidayet ver, göğsümün kin ve hasedini çıkar.
(Tirmizî, İbn Hıbbân, İbn Ebî Şeybe)
[30/3 11:39] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Muahhir
Geriye bırakan
[30/3 11:39] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Kaçak Köle
Amr b. Leys’in kölelerinden biri kaçmıştı. Takibine gidenler tutup getirdiler.
Vezirlerden biri bir işten dolayı köleye kızgındı. Padişaha dedi ki:
- Diğerlerine ibret olması için bunu derhal idam etmek gerekir. Onlar da bir daha böyle bir harekette bulunamaz.
Köle, Amr’ın huzurunda yerlere kapanarak dedi ki:
- Sizin buyruğunuza karşı bizim naz ve niyazımız faydasızdır. Hükmünüze kimse itiraz edemez.Fakat kulunuz bu hanedanın nimetiyle büyümüş olduğum için, kıyamette benim yüzümden cezaya uğramanızı istemem. Eğer beni öldürmeye karar verdiyseniz, bunu meşru bir şekle koyunuz. Meselâ müsaade ediniz, ben şu veziri öldüreyim, siz de beni kısasen katlediniz, o zaman beni haksız olarak öldürmüş olmazsınız!
Padişah güldü, vezire dönerek,
-Ne dersin? dedi.
Vezir yerlere sürünerek,
-Aman sultanım, babanızın başı için bu haramzâdeyi affediniz ki benim başımı da belâya sokacak. Fakat bilginlerin sözüne önem vermediğim için kusur benimdir.
Bilgeler ne güzel söylemiş:
“Bir atıcıyla savaşan, kesinlikle bilmeyerek kendini telef eder. Düşmanına karşı ok attığın zaman sen de onun okuna hedef olursun.”
* Amr b. Leys: 879-902 yılları arasında hüküm süren Saffârî hükümdarı.
[30/3 11:39] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi:
İmam Malik'e ulaştığına göre Hz. Peygamber (sav) sefer arzusuyla ayağını bineğinin özengisine koyduğu zaman şu duayı okurdu: 'Bismillah! Allahım! Sen seferde arkadaşım, ailemde vekilimsin. Allahım, bize arzı dür, seferi kolaylaştır. Allahım, yolun meşakkatlerinden, üzüntülü dönüşten, mal ve ailede vukua gelecek kötü manzaralardan sana sığınıyorum'.
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Muvatta, İsti'zan 34, (2,977)
Hadisin Açıklaması:
1- Allah'ın sefer arkadaşı ve evde vekil olarak tavsifi, hiçbir mekânın onun emrinden, hükmünden hâriç kalmadığını, her yerde mü'mine huzur verdiğini ifâde eder. Öyle ise Zât-ı Zülcelâl hazretleri yolcuya sefer sırasında selâmet vermek, rızık vermek, yardım etmek, muvaffak kılmak gibi çeşitli nimetleriyle beraberlik sağlamaktadır. Mü'min mazhar olduğu her hayrı Allah'tan bilerek onun huzurunu her yerde hisseder, yolculuk sırasında bile. Keza yolcu, geride kalan ailesi hakkında da aynı düşünce ve duyguları taşıyarak yolculuğunu huzur içinde devam ettirir.
2-'Bize arzı dür' cümlesi, yolculuğun süratli geçmesi için yaplmış bir duadır. Arz'dan maksad yoldur. Yolculuğun kolay, engelsiz geçmesi sür' at kazandırır. Kolaylaştırmak'tan murad sühulet'tir, meşakkate mâruz kalmamaktır.
3- Üzüntülü dönüş'le sefer sırasında üzüntü verici durumlarla karşılaşmak kastedilir. Bu, meşakkatlerden hâsıl olan sıkıntılar değildir, insanı üzecek ve üzüntüsü devam edebilecek durumlardır. Resûlullah (aleyhissâlatu vesselam) bunlardan Allah'a sığınmaktadır, tıpkı, geride bıraktığı mal ve âileye gelebilecek kötü hallerden sığındığı gibi
[30/3 11:40] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
İbnu Ömer (Radıyallahu Anhümâ) anlatıyor: 'Resulullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) buyurdular ki:'İleride genç bir grup ortaya çıkacak. Bunlar Kur'an-ı okuyacaklar, ancak okudukları gırtlaklarından aşağıya geçmeyecek. Onlardan bir grup çıktıkça kökleri kazınacaktır.'İbnu Ömer der ki: 'Resulullah (Aleyhissalâtu Vesselâm)'ın: 'Onlardan bir grup çıktıkça kökleri kazınacaktır' ibaresini yirmi kereden fazla işittim.(İbnu Ömer, Resulullah'tan işittiği sözleri şöyle tamamladı): 'Nihayet bu cemaatin sürdürdüğü hile ve aldatma esnasında Deccal çıkacaktır.'
Kaynak : İbnu Mace Sünen (174) - Hds :(6034)
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[30/3 11:40] Ömer Tarık Yılmaz: يَنْظُرَ إِلَى وُجُوهِ الْمُومِسَاتِ. فَتَذَاكَرَ بَنُو إِسْرَائِيلَ جُرَيْجًا وَعِبَادَتَهُ , وَكانت أمرأَةٌ بَغِيٌّ يُتَمَثَّلُ بِحُسْنِهَا , فَقالت : إن شِئْتُمْ لاََفْتِنَنَّهُ فَتَعَرَّضَتْ لَهُ , فَلَمْ يَلْتَفِتْ إِلَيْهَا , فَأَتَتْ رَاعِيًا كان يَأْوِي إِلَى صَوْمَعَتِهِ , فَأَمْكَنَتْهُ مِنْ نَفْسِهَا , فَوَقَعَ عَلَيْهَا. فَحَمَلَتْ فَلَمَّا وَلَدَتْ قالت : هُوَ مِنْ جُرَيْجٍ فَأَتَوْهُ فَاسْتَنْزَلُوهُ وَهَدَمُوا صَوْمَعَتَهُ , وَجَعَلُوا يَضْرِبُونَهُ فَقال : مَا شَأنكُمْ؟ قالوا: زَنَيْتَ بِهَذِهِ الْبَغِيِّ فَوَلَدَتْ مِنْكَ قال : أَيْنَ الصَّبِيُّ ؟ فَجَاءُوا بِهِ فَقال : دَعُونِي حَتَّى أُصَلِّيَ فَصَلَّى فَلَمَّا انصَرَفَ أَتَى الصَّبِيَّ فَطَعَنَ فِي بَطْنِهِ وَقال : يَا غُلاَمُ مَنْ أَبُوكَ؟ قال : فُلان الرَّاعِي قال : فَأَقْبَلُوا عَلَى جُرَيْجٍ يُقَبِّلُونَهُ , وَيَتَمَسَّحُونَ بِهِ , وَقالوا : نَبْنِي لَكَ صَوْمَعَتَكَ مِنْ ذَهَبٍ قال : لاَ , أَعِيدُوهَا مِنْ طِينٍ كَمَا كانت, فَفَعَلُوا . وَبَيْنَا صَبِيٌّ يَرْضَعُ مِنْ أُمِّهِ , فَمَرَّ رَجُلٌ رَاكِبٌ عَلَى دَابَّةٍ فَارِهَةٍ , وَشَارَةٍ حَسَنَةٍ, فَقالت أُمُّهُ : اللَّهُمَّ اجْعَلِ ابْنِي مِثْلَ هَذَا , فَتَرَكَ الثَّدْيَ وَأَقْبَلَ إِلَيْهِ فَنَظَرَ إِلَيْهِ فَقال : اللَّهُمَّ لاَ تَجْعَلْنِي مِثْلَهُ , ثُمَّ أَقْبَلَ عَلَى ثَدْيِهِ فَجَعَلَ يَرْتَضِعُ, فَكأني أنظُرُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ
وَهُوَ يَحْكِي ارْتِضَاعَهُ بِإأصْبَعِهِ السَّبَّابَةِ فِي فَيِهِ , فَجَعَلَ يَمُصُّهَا قال : وَمَرُّوا بِجَارِيَةٍ وَهُمْ يَضْرِبُونَهَا وَيَقُولُونَ :زَنَيْتِ سَرَقْتِ وَهِيَ تَقُولُ :حَسْبِيَ اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ فَقالت : أُمُّهُ اللَّهُمَّ لاَ تَجْعَلِ ابْنِي مِثْلَهَا فَتَرَكَ الرَّضَاعَ وَنَظَرَ إِلَيْهَا فَقال : اللَّهُمَّ اجْعَلْنِي مِثْلَهَا فَهُنَاكَ تَرَاجَعَا الحديثَ فَقالت : مَرَّ رَجُلٌ حَسَنُ الْهَيْئَةِ فَقُلْتُ :اللَّهُمَّ اجْعَلِ ابْنِي مِثْلَهُ فَقُلْتَ: اللَّهُمَّ لاَ تَجْعَلْنِي مِثْلَهُ وَمَرُّوا بِهَذِهِ الأمة وَهُمْ يَضْرِبُونَهَا وَيَقُولُونَ :زَنَيْتِ سَرَقْتِ فَقُلْتُ : اللَّهُمَّ لاَ تَجْعَلِ ابْنِي مِثْلَهَا فَقُلْتَ :اللَّهُمَّ اجْعَلْنِي مِثْلَهَا! قال :إن ذَلِكَ الرَّجُلَ كان جَبَّارًا فَقُلْتُ: اللَّهُمَّ لاَ تَجْعَلْنِي مِثْلَهُ وَإن هَذِهِ يَقُولُونَ لَهَا زَنَيْتِ وَلَمْ تَزْنِ وَسَرَقْتِ وَلَمْ تَسْرِقْ فَقُلْتُ: اللَّهُمَّ اجْعَلْنِي مِثْلَهَا.
261: Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Üç kişiden başka beşikte konuşan olmamıştır. Bunlardan biri Meryem oğlu İsa, diğeri Cüreyc’le macerası olan çocuktur, üçüncüsü ise hadisin sonunda anlatılacak çocuktur. (Bebeklik çağında konuşan başka çocuklarda vardır. Bu hadiste anlatılan bu üç kişidir.)
Cüreyc ibadete düşkün bir kimseydi. Yüksek bir yeri ibadethane edinerek orada ibadete koyuldu. Bir gün namaz kılarken annesi gelip Cüreyc diye seslendi. Cüreyc kendi kendine: “Ya Rabbi anneme cevap mı versem yoksa namaza mı devam etsem” diyerek namazına devam etti. Annesi de dönüp gitti. Ertesi gün namaz kılarken annesi yine geldi ve Cüreyc diye seslendi. Cüreyc yine kendi kendine Ya Rab anneme cevap vermekle namaza devam etmek karşısında kaldım diyerek yine namazına devam etti. Ertesi gün namaz kılarken annesi yine geldi ve Cüreyc diye seslendi. Cüreyc de içinden Ya Rabbi anneme mi cevap versem yoksa namaza mı devam etsem diyerek yine namazına devam etti. Bunun üzerine annesi: Ey Allah’ım
[30/3 11:40] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET............. HELÂL NAFAKA ARAMAK FARZDIR
Her canlı gıdaya muhtaçtır. Yemeden içmeden yaşayamaz. Ancak, boğazımızdan geçen her lokmaya dikkat etmeliyiz. Helâl gıda kazanmak, kendisinin ve bakmakla mükellef olduklarının rızıklarını elde etmek ibâdettir.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
“Helâl nafaka aramak, her Müslümana farzdır.
“Öyle günahlar vardır ki; onları ancak çoluk çocuğunun rızkını helâlinden kazanmak için çekilen sıkıntılar affettirir.”
Hazreti Ömer radıyallahü anh buyurdu ki: “Çalışınız! Kimseye muhtaç olmadan hayatınızı devam ettirin! Çalışmadan oturup da; 'Ya Rabbi bana rızık ver!' diye kimse duâ etmesin! Biliyorsunuz gökten ne altın yağar ne de gümüş!..”
Sevgili Peygamberimiz aleyhisselâm, Eshâbı ile otururken bir genç görürler. Sabah erken saatte hızlı adımlarla pazara gidiyordu. Bazıları dedi ki:
- Bu genç, gençliğini, gücünü Allah için harcasaydı daha iyi olmaz mı idi?
Bunun üzerine Peygamberimiz aleyhisselam şöyle buyurdu:
“Öyle demeyiniz, onun bu gayreti ibâdettir ve Allah içindir.”
Hazreti Ömer bir adamı devamlı mescitte görür, dikkatini çeker ve sorar:
- Senin mâişetini kim temin ediyor? İhtiyaçlarını nereden gideriyorsun?
- Biz iki kardeşiz, ben ibâdet ediyorum, kardeşim de çalışıyor, beraber aynı evde yaşıyoruz.”
- Kardeşinin kazandığı sevap seninkinden daha çoktur.
İbrahim bin Ethem hazretleri buyuruyor ki:
“Kemâle erenler, midelerine gireni kontrol etmekle kemâle erebilmişlerdir.”
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
“Ümmetimin üzerine öyle bir zaman gelecek ki; üç şey çok az bulunacak, dolayısı ile de çok değerli olacaklar:
ø Helâl para,
ø Allah için seni seven bir dost,
ø Bidatlerden uzak bir inanç ve ibâdettir.”
En çok dikkat edeceğimiz en önemli şey, boğazımızdan geçecek her lokmayı, kasamıza veya cebimize girecek her kuruşu kontrol etmektir. Haram ve şüpheli olanlardan sakınmaktır.
M. Said Arvas (Hâtıralar) TÜRKİYE GAZETESİ
03.03.2022
30.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[30/3 11:41] Ömer Tarık Yılmaz: el-Enfâl Suresi 62
Eğer sana hile yapmak isterlerse, muhakkak ki sana Allah yeter. Seni yardımıyla ve müminlerle güçlendirecek olan O'dur.
[30/3 11:41] Ömer Tarık Yılmaz: Müslim, Tirmizi
Kıyamet günü cehennem, yetmişbin yuları olduğu halde getirilir. Her yularında, onu çeken yetmişbin melek vardır.
[30/3 11:41] Ömer Tarık Yılmaz: El-Gafûr: Çok bağışlayan, magfireti çok olan.
[30/3 11:41] Ömer Tarık Yılmaz: Evvâbîn Namazı : İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- Peygamber Efendimiz’in akşam namazından sonra iki rekât namaz kıldığını bildirmiştir. (Buhârî, Teheccüd, 29)
Evvâbîn Namazı Kaç Rekattır: Evvabin Namazı 2 rekattan 6 rekata kadar kılınabilir.
Evvâbîn Namazı Ne Zaman Kılınır: Akşam Namazından sonra kılır. Akşa ile Yatsı Namazı arasında yatsı vaktine kadar kılınır.
[30/3 11:41] Ömer Tarık Yılmaz: (Ahmed b.Hanbel, Müsned, I, 403)
Allah’ım! Yaratılışımı güzelleştirdiğin gibi ahlakımı da güzelleştir.
[30/3 11:41] Ömer Tarık Yılmaz: hangi meslekleri yapmıştır?
Çocukluk ve Gençliğinde;
Çobanlık
Ticaret
Peygamberlik Vazifesinden Sonra;
Devlet başkanlığı,
Ordu komutanlığı,
Hâkimlik,
Ortaklaşa iş yaparken başkanlık,
Öğretmenlik,
İmamlık,
Vaizlik,
İdarecilik
Hz. Peygamber, amcası Ebû Tâlib hayatta iken ve ticârete başlamadan evvel bir müddet “çobanlık” yapmıştır. Bu meslek, Araplar arasında basit, sıradan bir meslek değil, eşrâf ve zengin çocuklarının da yaptığı bir işti. Ayrıca çobanlık, hemen hemen bütün Peygamberlerin meşgalesi olmuştur. Bununla Allâh Teâlâ onlara teblîğ vazîfesini vermeden önce, idârecilikte lâzım olan birtakım husûsiyetler kazandırmıştır.
PEYGAMBER MESLEĞİ
Resûlullâh bir gün:
“Allâh Teâlâ’nın gönderdiği her Peygamber, mutlakâ koyun gütmüştür.” buyurdu. Bunun üzerine sahâbîleri:
“−Siz de mi koyun güttünüz, yâ Resûlallâh?” diye sordular. Efendimiz:
“−Evet, ücret karşılığında[1] Mekkelilerin koyunlarını güderdim.” buyurdu. (Buhârî, İcâre, 2, Enbiyâ, 29; İbn-i Mâce, Ticâret, 5)
[30/3 11:41] Ömer Tarık Yılmaz: Bakara Sûresi 4. Ayet
'Yine onlar, hem sana indirilene hem de senden önce indirilenlere iman ederler. Âhiret gününe ise yakînen inanırlar.'
Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimiz’e kadar bütün peygamberler insanlara aynı dini tebliğ etmiş, sahife veya kitap halinde onlara gelen vahiyler de aynı dinin esaslarını haber vermişlerdir. İlâhî risâlet ve vahiy, tarihî akış içerisinde birbirinden kopuk bir vaziyette değil, birbirini tasdik ve tasvip ederek gelmiştir. İnsan hayatı, kültür ve medeniyeti geliştikçe Allah Teâlâ yeni peygamberler ve yeni dinler göndermiş, önceki ümmetlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik amelî hükümlerden bazılarını yenilemiştir. Nihayetinde yegane din olan İslâm, Peygamberimiz ve Kur’an ile son şeklini alarak tamamlanmıştır. Bu bakımdan biz, “Allah’ın peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmayız” (El-Bakara 2/285) düstûrunca hepsine inanırız.
“Sana indirilen”den maksad, bu ayetin indiği zamana kadar gelen ve daha sonra gelecek olan kısımlarıyla birlikte Kur’ân’ın tamamı ve Peygamberimizin Kur’an’ın beyânı sadedinde ortaya çıkan sünnetidir. Mü’minlerin buna tafsilatlı olarak inanması, emir ve nehiylerini öğrenerek gereğince amel etmesi gerekir. “Senden önce indirilen”den maksad ise, önceki peygamberlere indirilen ilâhî vahiyler ve kitaplardır. Bu kitaplara da icmâlî yani bir bütün halinde iman etmek farzdır. Allah Teâlâ, bizi önceki kitaplarda bulunan hükümlerle mes’ûl tutmadığından onları tafsilatlı olarak bilmemiz gerekli değildir.
Ayetin dikkat çektiği önemli hususlardan biri de şudur: İnsanlığın doğru hayat tarzını öğrenip yaşamaları için vahye dayanan bilgi bir zarurettir. Bu bilgi herkese tek tek değil, sadece Allah’ın insanlar arasından seçtiği peygamberlere indirilmiştir. Dolayısıyla istikamet üzere bir hayat sürmenin yolu, ancak o peygamberlere indirilen kitaplardan öğrenilebilir. Bugüne kadar tahrif edilmeden gelmiş Kur’an’dan başka ilâhî kitap bulunmadığından, böyle bir hayatın yegâne müracaat kaynağı odur. O halde doğru yolu bulmak isteyenler, Kur’an’a inanmak ve ona tabi olmak mecburiyetindedirler.
Müttakilerin beşinci vasfı, âhiret gününe yakînen, yani şeksiz, tereddütsüz inanmalarıdır. Onlar, bir gün bu fanî dünyanın sona ereceğine, insanların hesap vermek üzere yeniden diriltileceğine, insanların amellerine göre cennet veya cehenneme gideceğine hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin bir imanla inanırlar.
الْاٰخِرَةُ (âhiret), “birinciden sonra gelen” mânasındadır. Birinci hayat dünya olup, âhiret ondan sonra gelmektedir. “Âhiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur” (El-Ankebût 29/64) ayetinde “âhiret”, ebedi kalınacak diyarın bir sıfatı olarak kullanılmıştır. Onun, yarını olmayan “son gün” mânası da vardır.
“Yakîn ve îykan”, bir şeyi kesin ve sağlam bilmek demektir. Araştırma ve gerekli delillerden hareketle her türlü şüphe, ihtimal ve tereddütten uzak olarak bir şeye tam inanmaktır. Yakînin; bilme, görme ve hakikatine erme şeklinde üç derecesi vardır. Cennete girileceğini bilmemiz “ilme’l-yakîn”, cenneti görmemiz “ayne’l-yakîn”, Allah’ın izniyle cennete girip nimetlerinden istifade etmemiz ise “hakka’l-yakîn”dir. (Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “yakîn” md.)
[30/3 11:41] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimizin Hz. Hatice (r.a.) İle Evlenmesi
Meysere, Şam seyahati esnâsında gördüğü hârikulâde hâdiseleri
Peygamber Efendimiz’in sûret ve sîret güzelliklerini ve müstesnâ hâllerini, dönüşte Hazret-i Hâtîce’ye tafsilâtlı bir şekilde anlattı. Bunun üzerine Hatîce vâlidemizde Muhammed (a.s.) ile evlenme isteği hâsıl oldu.
Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice (r.a.) ile nasıl evlendi? İşte Peygamberimizin ile Hz. Hatice (r.a.) ile evlenmesi.
Meysere, Şam seyahati esnâsında gördüğü hârikulâde hâdiseleri, Peygamber Efendimiz’in sûret ve sîret güzelliklerini ve müstesnâ hâllerini, dönüşte Hazret-i Hâtîce’ye tafsilâtlı bir şekilde anlattı. Bunun üzerine Hatîce vâlidemizde Muhammed (a.s.) ile evlenme isteği hâsıl oldu.
Hazret-i Hâtîce’nin arkadaşı Nefîse bint-i Ümeyye, bu izdivâcın nasıl geliştiğini şöyle anlatır:
“Hatîce bint-i Huveylid, becerikli, gayretli, sağlam karakterli ve şerefli bir hanım idi. Kavminin erkekleri onunla evlenmek için can atarlardı. Lâkin Hazret-i Hâtîce, Efendimizin karakter ve şahsiyetine hayrandı. Hazret-i Muhammed (s.a.v.) Şam ticâretinden döndükten sonra H