[2/4 15:51] Ömer Tarık Yılmaz: Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu'nun manifosto gibi yazısı Alimler bu tür yazıları Bir tehlike görmeden kolay kolay yazmazlar uyarısını dikkate almak gerekiyor
Bugün insanları bilmez ama 100 sene önce olanlara Üstadımız dikkat çekmiş Buyrun okuyun
TARİHÎ TEKERRÜR MÜ ?
II. Abdülhamit Han gitmeden bu ülke düzelmez' diyen;
Şeyh,
Din alimi,
Ateist,
Mason,
Ermeni ve
Rum çeteciler hep beraber
'İttifak ‘’ettiler, birleştiler.
― Abdülhamit gitti ...
9 sene sonra koca imparatorluk ta gitti.
― Erdoğan da gider ...
Gider ama neler neler daha gider hiç düşündün mü?
― Bugün Erdoğan karşısındaki cepheye bakmak yeterli ...
― Şu anki muhalefet profili aynen o zamanki muhalefet korosunu aratmayacak şekilde adeta dizayn edilmiş gibi ...
― Dindarından dinsizine,
Yahudisinden Ermenisine,
Vatanseverinden hainine varıncaya kadar her kafadan sesin olduğu o zamanki muhalefet korosu;
Sırf şahsi öfkesi,
Nefreti,
Kıskançlığı veya basiretsizliği yüzünden koca imparatorluğu param parça etti gitti ..!
Aynen bu günki muhalefetin oluşması gibi ...
Ne acı değil mi?
― Şimdi;
Bu günki muhalefet gürühunun,
'Abdülhamid gitsin de ne olursa olsun'
Örneğinde olduğu gibi;
'Erdoğan gitsin de ne olursa olsun'
Moduna girmiş olmalarına
'Tesadüf' mü yoksa
'Tekerrür' mü dersiniz?
― Dini terminolojide tesadüf diye bir şey olmayacağına göre;
'... hiç ibret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi'
Demek gibi dini ve vicdani bir sorumluluğumuz vardır.
― Bir gariplik var sanki ...
Sanki 100 yıllık tiyatro yeniden sahnede ...
Evet Erdoğan'da gider ...
Ya sonra ..!
― II. Abdulhamid’in son zamanlarında karşısında yer almış olan;
Elmalılı Hamdi YAZIR,
Filozof Rıza Tevfik vb.
Kişilerin pişmanlığını yaşayarak aynı delikten iki defa ısırılan müslüman misali tarihin tekerrür etmesini hangi mü'min talep edebilir ki ..?
İstemezsiniz elbet ...
― 19 Temmuz 1909'da
Ayasofya meydanında o zamanki Volkan Gazetesinin başyazarı
Derviş Vahdettin,
Mithat Paşa ile karşılaşır ve sorar;
'Paşam!
İstediğiniz oldu.
Abdülhamid gitti.
Şu an projeniz nedir,
Neler yapmayı düşünüyorsunuz?'
Alınan cevap oldukça ilginçtir.
'Biz sadece Abdülhamid'i yıkmaya odaklanmıştık!.' der...
― Vicdan Azabının Ağırlığı;
Sultan Hamid hakkında malûm fetvayı hazırlayanlar içinde bulunan,
Tefsir sahibi Elmalılı Hamdi YAZIR şöyle der;
''Hayatımda bu kadar ağır bir vicdan azabı çekmedim.
Başıma ne geldiyse bunun manevî sillesidir.
Gençlik saikasıyla bir iştir işledim ..!
Allah beni affetsin!''
Düşünüyorum.
― İstiklal Marşı gibi bir duygular manzumesini yazacak kadar vatan sevgisi yüksek olan reformist Mehmet Akif’in,
son Şeyhülislam’lardan Mustafa Sabri gibi
Ehl―i sünnet bir alimin,
Sultan Abdülhamit’in düşmanlarıyla beraber hareket ederek sebeb oldukları sonucu düşünüyorum.
― O koca Sultan’ın hal edilmesiyle beraber koskoca Osmanlı mülkünün her tarafında kan ve göz yaşı, zulümler, tecavüzler aldı başını gitti.
― Yemen, Balkan ve sonunda Cihan Harbiyle koskoca imparatorluk parçalandı ve milyonlarca insanlarımız yerlerinden oldu, bir kısım açlıktan ve yokluktan yollarda kırıldı, çoğunu da o diyarlarda bıraktık.
― Sadece Çanakkale’nin faturası 270 bin vatan evladıdır.
Onun gibi nicesini yaşadık 10 yıla kalmadan.
― Ben de
Mehmet Akif’,
Saidi Nursi,
Babanzade,
Hasan Basri Çantay,
Elmalı’lı Hamdi,
İskilipli Atıf,
Ömer Rıza Doğrul,
Mustafa Sabri’lerin...
― İttihat ve Terakkinin ateist, deist aptalları ve hainleriyle beraber, Abdülhamit’i yıkmaya yardımcı olanlar gibi,
Erdoğan’ı yıkan şer cephesine hizmet etmek istemiyorum.
― 100 yıl sonra bu ülke tarihi yazılırken benim de Erdoğan’ı yıkanlarla beraber olup;
― ABD
İngiliz ve
Alman politikalarına hizmet etti, denilmesini istemiyorum.
― 100 yıl önce Sandanski’ydi.
Bugün Murat Karayılan.
― 100 yıl önce İttihat ve Terakkiydi.
Bugün CHP.
― 100 yıl önce Hürriyet ve İtilaf Partisiydi bugün Saadet.
― Kusura bakmayın 100 yıl sonra aynı hatayı işleyenlerden olmayacağım.
― Ben
yanlışlarını söyleyeceğim.
Kusurlarını yazacağım ama,
Erdoğan’ı indiren şer cephesiyle beraber olmayacağım
Hedefleri bu seferde Türkiye’yi parçalayıp bitirmek…
Başkan Erdoğanla yola devam.
Allah c.c
Onu ve samimi arkadaşlarını muvaffak etsin.
Rabbimiz
Her türlü beladan kazadan korusun kollasın esirgesin. amin...
Yazı: Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu
[2/4 22:12] Ömer Tarık Yılmaz: 51 - (Kendini Öldürenin Tekfir Edilmediğinin Delili Bâbı)
326- Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe ile İshâk b. İbrahim hep birden Süleyman'dan rivâyet ettiler. Ebû Bekr dedi ki: Bize Süleyman b. Harb rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Hammâd b. Zeyd, Haccâc-i Savvâfdan, o da EbûVZübeyr'den, o da Câbir'den naklen rivâyet etti ki, Tufeyl b. Amr ed-Devsî Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelerek: Yâ Resûlüllah! Muhkem bir kal'aya ve muhafızların yanına gitmek ister misin? demiş, (Cabir: câhiliyet devrinde Devs'e aid bir kal'a vardı, diyor) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buna razı olmamış; çünkü Allah muhafızlığı Ensara ayırmıştı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret edince Tufeyl b. Amr da onun yanına hicret etmiş. Onunla birlikde kavminden bir zât da hicret etmiş. Fakat Medine'de sıkılmışlardı. O zât hastalanmış; ve sabırsızlık ederek oklarım almış; onlarla parmak eklerini kesmiş. Derken ellerinden kan fışkırmış. Neticede ölmüş. Müteakiben Tufeyl b. Amr onu rü'yasında görmüş. Kılık kıyafeti güzelmiş. Ama elleri sarih imiş. Tufeyl ona: Kabbın sana ne yaptı? diye sormuş. O da: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanına hicret ettiğim için beni -affetti, diye cevap vermiş. Tufayl: neden seni ellerinimış görüyorum? deyince: «Bana, senin bozduğun bir uzvunu biz düzeltemeyiz» dediler, cevabını vermiş, Tufeyl bu rü'yayı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e anlatmış. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Allah'ım onun ellerini de afveyle!» diye dua etmiş. sıkıldılar; canlan sıkıldığı ve bir nevî hasta oldukları için orada oturmaktan bıktılar demektir. Ebû Ubeyd ile Cevheri ve başkalan bu kelimenin ma'nası: «nimet içinde bile olsa bir yerde kalmaktan hoşlanmamaktır.» demişlerdir. Cevheri, Hattâbî'den naklen bunun (dâü's-Sıle) denilen iç hastalığı olduğunu söylemiştir.
Hazret-i Âişe (radıyallahu anhâ)’dan rivâyet edilen bir hadisde hicretten sonra Ebû Bekir ve Bilâl (radiyallahu anhüma)’nın da Medine'de ihasta oldukları ve Mekke-i Mükerreme'yi hasretle yâd edecek şiirler söyledikleri, bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kendilerine Medine'yi de Mekke kadar hatta daha fazla sevdirmesi için Cenab'ı Hakka niyaz ettiği beyân olunmuştur. O zaman Medine'nin havası ağır ve sıtmalı imiş. Fakat sonradan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in duası kabul buyurulmuş, Medine herkesin yaşayabileceği şîrîn bir yer hâlini almıştır.
«......» Mişkasın cem'idir. İmâm Halil ile İbn Fâris'in ve başkalarının beyanına göre mişkas: geniş yüzlü ok demektir. Bazıları onun geniş değil uzun ok mânasına geldiğini söylemiş; Cevherî ise: «mişkas, uzun ve geniş oktur» demiştir. Nevevî, burada Cevherinin ta'rifini daha muvafık bulmaktadır.
«......» kendisine kötülük etmek isteyene karşı gösterilen şeref ve himayedir. Bazılarına göre menea: mânün cem'i olup, kötülük etmek istiyenden koruyacak cemaat demektir.
Hadis-i Şerif Ehl-i sünnetin büyük bir kaidesine hüccettir. Bu kaide: Kendini öldüren veya başka büyük bir günah irtikab eden ve tevbesiz ölen bir kimsenin kâfir olmamasıdır. Böylelerin cehennemlik olduğuna ka-ti'yetle hüküm verilemez. Bunlar Allahın meşietine kalmışlardır. Nitekim yerinde görmüştük. Bu hadis, intihar edenleri ve diğer büyük günahlardan birini işleyenleri ebedî cehennemde kalacaklarmış gibi gösteren hadisleri şerh etmekde ve ayrıca bazı günahkârların ceza göreceklerini bildirmektedir. Binaenaleyh:
1 - Büyük günah işleyen fâsik olur ve ebediyyen cehennemde kalır, diyen mu'tezüe ile.
2 - Büyük günah işleyen kâfir olur; diyen hâricilere ve:
3 - îmânı olan bir kimseye hiç bir günah zarar vermez: diyen mürcie taifelerine karşı ehl-i sünnetin delilidir.
[2/4 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Çiçeklerin Açma ve Bülbüllerin Ötme Zamanı
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[2/4 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“(Resulüm) İnkarda yarışanlar sana kaygı vermesin. Çünkü onlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara ahiretten yana bir nasip vermemek istiyor...”
Al-i İmran 176
[2/4 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Yoksula verilen sadaka bir, akrabaya verilen ise hem sadaka hem de sıla-i rahim olmak üzere iki sadaka sayılır.”
Nesâî, Zekât, 82
[2/4 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: HER YIL BİR MUCİZE GİBİ GELEN ORUÇ
Oruç, bu ümmete bağışlanmış, sağı ölüden, diriyi cansızdan ayıran, fark ettiren kutlu bir nimet ve emanettir. İnanmış adamın ruhunu, karanlık ruhların baskısından kurtarıp onu bir hilal gibi hafifleten, kuşkuyu, kaygıyı, nimete çöken telaş ağırlığını, boğaz sıkan tedirginliği yakan bir ateş emaneti. Ateş gibi gelen bir emanet. Bir emanet ki, gelir gelmez, bizi, bizdeki emanetlerin sahibi yapmaya başlar.
Evimizi ev yapar, yabancılaşan şehrimizi kendi şehrimiz yapar, uzuvlarımıza göğün mührünü vurur, ruhumuzu kölelikten azat eder.
Oruç, belli belirsiz hilal ile beraber, her yıl bize gelen bir medeniyet, şuurlândıran bir armağan ve bir Peygamber armağanı, bir dîriliş mucizesi, inkâr karanlığında kıvrânanlara bir azap ve korku, aydınlığa doğru koşanlara ve susamışlara bîr umut ve bir muştu, dünyaya inen bir arş aşısı, vakte gelen ilâhi bir sahife, kalbe yaklaşan bir tesellî ve bir güven, rızkı saran bir ışık ve bir berekettîr.
Öyleyse, bereketlendir kalbimizi ey Ramazan!
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[2/4 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
[Rum Sûresi.50]
[2/4 22:14] Ömer Tarık Yılmaz: ELİNE, BELİNE, DİLİNE SAHİP OLMAK
İslam dini her ne surette olursa olsun harama bulaşmayı yasaklamıştır. Toplumumuzda “Eline, beline ve diline sahip olmak” şeklinde deyim- leştirilen ifade dinimizin üç ana ilkesini oluşturur: Harama el uzatma- mak, namusu korumak ve dile sahip olmak. İslam dini kazancın helal olmasını emretmiş, başkalarının malının haksız yollarla yenmesi anla- mına gelen hırsızlık, kumar ve faiz gibi fiilleri de yasaklamıştır. (Nisâ, 4/29) Dinimizin kadın erkek bütün Müslümanlar için gerekli gördüğü ilkelerden biri de “namusu” korumaktır. Kur’an’da namusunu korumak emredilirken, Mü’minlerin zinaya yaklaşmaması istenmiştir. (Nûr, 24/30- 31; İsrâ, 17/32) İslam dini, dedikodu, laf getirip götürme, yalan, sövme ve iftira gibi dil ile işlenen suçları da yasaklamıştır. (Hucurât, 49/12) Hz. Pey- gamberin ifadesine göre insanları yüz üstü cehenneme sürükleyen dil- lerinden başkası değildir. (Tirmizî, “Îmân” 8)
DUHÂ SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 11 ayettir.
Duhâ, kuşluk vakti demektir.
Müşriklerin üzücü söz ve dav- ranışlarına karşı bir teselli olmak üzere Hz. Peygamber’e, Yüce Allah’ın himayesi saye- sinde çocukluğundan itibaren nice güçlükleri aştığı hatırlatıl- makta ve yetime, yoksula iyi davranılması gerektiği öğütlen- mektedir.
ÖZLÜ SÖZ
İki kişinin darıldıktan sonra birbirinin ayıplarını ortaya çıkarması münafıklık alametidir.
(İmam-ı Şafii)
[2/4 22:14] Ömer Tarık Yılmaz: Gizli bulunan
Al-Batin : The Hidden One who is hidden, concealed.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'O Evvel'dir, Ahir'dir, Zâhir'dir, Bâtın'dır.' (Hadid, 3)
Allah Teâlâ'nın varlığı, hem aşikar hem gizlidir.
Cenab-ı Hakk'ın Batın oluşu bize göredir. Çünkü biz O'nu ancak sıfatlarıyla tanır ve biliriz. Zatını bilmemize imkan yoktur. O'nun varlığını ancak kendisi bilir. Özün özü O'dur, varlığı varlığının içinde gizlidir. (5)
O, âşikâr olmakla beraber gizlidir de. Duygularla hissedilemeyip hayal ile algılanamayacağı gibi, varlığının hakikatı da, akılların idrak ve kavrayışına sığmaktan münezzehtir. Binaenaleyh O'nun için ne yalnız Zâhir ne de yalnız Bâtın diye hükmetmemeli, hükmü, âtıftan sonraya bırakarak 'Zâhir ve Bâtın' demelidir. Bâtın ismine bakarak Allah'ın, kendine de gizli olduğu zannedilmemelidir. (2)
O görünmeyen Zâhir, gizlenmeyen Bâtın'dır. Allah bütün gizliliklerde mevcuttur. O'na hiçbir şey gizli değildir. O her şeyin içinde ve yakınındadır. Bâtın olmasıyla her şeye aslından daha yakındır. O'nun için görülmeyen görünendir. Sır ve gizlilik O'nun için geçerli değildir. (3)
Bu ismi günde 3 kere okuyan bir kimse eşyanın hakikatlerini bilir ve Allahü tealanın sırlarına vakıf olur. (4)
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
2) Elmalı Tefsiri, Hadid
3) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
4) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı) Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
5) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları
[2/4 22:15] Ömer Tarık Yılmaz: Namazın farz ve vâciplerine, sünnet ve âdâbına uygun şekilde kılınışına ilmihal dilinde 'sıfâtü's-salât' denilir. Namaz kılacak kişi abdestli ve kıbleye yönelik olarak durup ellerini kaldırır ve niyet ederek Allahüekber der, ellerini bağlar. Sübhâneke'llâhümme ve bihamdike ve tebârekesmüke ve teâlâ ceddüke velâ ilâhe gayrük der. İmama uymuş (muktedî) değilse, Eûzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm. Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm der ve Fâtiha'yı okur. Fâtiha'nın bitiminde âmin der, besmelesiz olarak bir sûre veya birkaç âyet okur (zamm-ı sûre). Ardından Allahüekber diyerek rükûa gider. En az üç kere Sübhâne rabbiye'l-azîm dedikten sonra Semiallâhü limen hamideh diyerek doğrulur ve Rabbenâ lekel-hamd der. Ardından Allahüekber diyerek secdeye gider. Bedensel bir engeli yoksa yere önce dizlerini, sonra ellerini ve sonra yüzünü koyar, kıyama dönerken de bunun aksini yapar. Secdede en az üç kere Sübhâne rabbiye'l-a`lâ dedikten sonra yine Allahüekber diyerek ara oturuşu (celse) yapar, sonra yine Allahüekber diyerek ikinci secdeye gider ve yine üç kere Sübhâne rabbiye'l-a`lâ dedikten sonra Allahüekber diyerek ikinci rek`ata kalkar.
İkinci rek`at da birinci rek`at gibidir. Şu kadar ki ikinci rek`atta elleri kaldırma, Sübhâneke ve eûzü yoktur. Ayağa kalkınca el bağlayıp besmele ile Fâtiha'yı okur ve âmin dedikten sonra Fâtiha'ya bir sûre veya birkaç âyet ekler. Daha sonra birinci rek`atta olduğu gibi rükû ve secdeleri yapar. İkinci secdeden sonra ka`de yapıp et-Tahiyyâtü lillâhi ve's-salavâtü ve't-tayyibât. es-Selâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtüh. es-Selâmü aleynâ ve alâ ibâdillahi's-sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûlüh der. Kılacağı namazın rek`at sayısı ikiden fazla ise bu 'ilk oturuş' (ka`de-i ûlâ) olur. Bu oturuşta Tahiyyât'a bir şey eklenmez ve Allahüekber diyerek üçüncü rek`ata kalkılır. Kalkacağı zaman ellerini dizleri üzerine getirir, öyle kalkar. Kıyamda el bağlayıp besmele ile Fâtiha'yı okur ve âmin der. Bundan sonra yapılacak şeyler namazın farz olup olmamasına göre küçük değişiklikler gösterir:
a) Bu kıldığı farz namaz ise Fâtiha'dan sonra sûre veya âyet okumayıp rükûa varır. Secdelerden sonra, eğer varsa dördüncü rek`ata kalkar, dördüncü rek`at da üçüncü rek`at gibidir. Dördüncü rek`at yoksa ikinci secdeden sonra oturur (son oturuş=ka`de-i ahîre).
b) Kıldığı namaz farz değilse, farklı olarak üçüncü rek`atın Fâtiha'sına âmin dedikten sonra, bir sûre veya birkaç âyet okur. Sonra rükûa ve secdeye varır. Dördüncü rek`at, üçüncü rek`at gibidir. Dördüncü rek`atın secdeleri yapılınca oturulur. Bu oturuş, üç rek`atlı namazların üçüncü rek`atının ve iki rek`atlı namazların ikinci rek`atının bitiminde yapılan oturuş gibi, son oturuş (ka`de-i ahîre) adını alır. Son oturuşta Tahiyyât'tan sonra salavat ve dualar okunur, ardından selâm verilir.
Salavat şudur: Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd. Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.
Dualar: Son oturuşta salavat getirdikten sonra yapılacak dua, âyetlerden iktibas edilebileceği gibi hadislerden de edilebilir.
Âyetlerden alınarak yapılabilecek duaya örnek:
Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr, bi rahmetike yâ erhame'r-râhimîn (el-Bakara 2/201).
Rabbenâ lâ tüziğ kulûbenâ ba`de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahmeten inneke ente'l-vehhâb (Âl-i İmrân 3/8).
Rabbic'alnî mukýme's-salâti ve min zürriyyetî rabbenâ ve tekabbel duâ. Rabbenağfir lî ve li-vâlideyye ve li'l-mü'minîne yevme yekumü`l hisâb (İbrâhîm 14/40-41).
Hadislerden iktibas edilebilecek duaya ör
[2/4 22:15] Ömer Tarık Yılmaz: Süphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri alti günde yaratan, sonra Ars'a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; günesi, ayi ve yildizlari emrine boyun egmis durumda yaratan Allah'tir Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir! (A'RAF/54)
Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmistir ki, sizin sikintiya ugramaniz ona çok agir gelir O, size çok düskün, müminlere karsi çok sefkatlidir, merhametlidir (TEVBE/129)
Süphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri alti günde yaratan, sonra da isleri yerli yerince idare ederek arsa istiva eden Allah'dir Onun izni olmadan hiç kimse sefaatçi olamaz Iste O Rabbiniz Allah'tir O halde O'na kulluk edin Hâla düsünmüyor musunuz! (YUNUS/3)
O, hanginizin amelinin daha güzel olacagi hususunda sizi imtihan etmek için, Ars'i su üzerinde iken, gökleri ve yeri alti günde yaratandir Yemin ederim ki, (Resûlüm!): 'Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz' desen, kâfir olanlar derhal 'Bu, açik bir büyüden baska bir sey degildir' derler (HUD/7)
Görmekte oldugunuz gökleri direksiz olarak yükselten, sonra Ars'a istivâ eden, günesi ve ayi emrine boyun egdiren Allah'tir (Bunlarin) her biri muayyen bir vakte kadar akip gitmektedir O, Rabbinize kavusacaginiza kesin olarak inanmaniz için her isi düzenleyip âyetleri açiklamaktadir (RA'D/2)
De ki: Eger söyledikleri gibi Allah ile birlikte baska ilâhlar da bulunsaydi, o takdirde bu ilâhlar, Ars'in sahibi olan Allah'a ulasmak için çareler arayacaklardi (İSRA/42)
Rahmân, Ars'a istivâ etmistir (TAHA/5)
Eger yerde ve gökte Allah'tan baska tanrilar bulunsaydi, yer ve gök, (bunlarin nizami) kesinlikle bozulup gitmisti Demek ki Ars'in Rabbi olan Allah, onlarin yakistirdiklari sifatlardan münezzehtir (ENBİYA/22)
Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Ars'in Rabbi kimdir? diye sor (MÜ'MİNUN/86)
Mutlak hakim ve hak olan Allah, çok yücedir O'ndan baska tanri yoktur, O, yüce Ars'in sahibidir (MÜ'MİNUN/116)
Gökleri, yeri ve ikisinin arasindakileri alti günde yaratan, sonra Ars'a istivâ eden (ona hükmeden) Rahmân'dir Bunu bir bilene sor (FURKAN/59)
(Halbuki) büyük Ars'in sahibi olan Allah'tan baska tanri yoktur (NEML/26)
Gökleri, yeri ve bunlarin arasindakileri alti günde (devirde) yaratan, sonra arsa istivâ eden Allah'tir O'ndan baska ne bir dost ne de bir sefaatçiniz vardir Artik düsünüp ögüt almaz misiniz? (SECDE/4)
Melekleri görürsün ki, Rablerine hamd ile tesbih ederek Ars'in etrafini kusatmislardir Artik aralarinda adaletle hükmolunmus ve 'alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun' denilmistir (ZÜMER/75)
Ars'i yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler Müminlerin de bagislanmasini isterler: Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her seyi kusatmistir O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bagisla, onlari cehennem azabindan koru! (derler) (MÜ'MİN/7)
Dereceleri yükselten, Ars'in sahibi Allah, kavusma günüyle korkutmak için kullarindan diledigine iradesiyle ilgili vahyi indirir (MÜ'MİN/15)
Göklerin ve yerin Rabbi, Ars'in da Rabbi olan Allah onlarin vasiflandirmalarindan yücedir, münezzehtir (ZUHRUF/82)
O, gökleri ve yeri alti günde yaratan, sonra Ars'in üzerine istivâ edendir Yere gireni ve ondan çikani, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir Nerede olsaniz, O sizinle beraberdir Allah yaptiklarinizi görür (HADİD/4)
Melekler onun (gögün) etrafindadir O gün Rabbinin arsini, bunlarin da üstünde sekiz (melek) yüklenir (HAKKA/17)
Sonra da onu yetmis arsin uzunlugunda bir zincir içinde oraya sokun! (HAKKA/32)
O elçi güçlü, Ars'in sahibi (Allah'in) katinda çok itibarlidir (TEKVİR/20)
Serefli Ars'in sahibidir (BÜRUC/15)
[2/4 22:16] Ömer Tarık Yılmaz: KUR'ÂN VE HADİSE UYMAYA DAİR
52 - İmam Malik'e ulaştığına göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şunu söylemiştir: 'Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetce asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitab'ı ve Resûlünün sünneti'.
Muvatta, Kader 3, (2, 899).
53 - Yezid İbnu Erkam (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: ' Size, uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. Bu, Allah'ın Kitabı'dır. Semâdan arza uzatılmış bir ip durumundadır. (Diğeri de) kendi neslim, Ehl-i Beytim'dir. Bu iki şey, cennette Kevser havuzunun başında bana gelip (hakkınızda bilgi verinceye kadar) birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef olacağınızı siz düşünün'
Tirmizî, Menâkıb 77, (3790).
54 - İrbâz İbnu Sâriye (radıyallahu anh) dedi ki: 'Bir gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize namaz kıldırdı. Sonra yüzünü cemaate çevirerek çok beliğ, çok mânidar bir vaazda bulundu. Öyle ki dinleyenlerin gözleri yaşla, kalpleri de heyecanla doldu. Cemaatten biri: 'Ey Allah'ın Resûlü, sanki bu, bir veda konuşmasıdır, bize ne tavsiye ediyorsunuz?' dedi. 'Size, buyurdu, Allah'a karşı takvada bulunmanızı, başınızda Habeşli bir köle olsa bile emirlerini dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira, sizden hayatta kalanlar benden sonra nice ihtilaflar görecek. Öyle ise size sünnetimi ve hidayet üzere olan Hülefâ-i Râşidîn'in sünnetini hatırlatırım, bunlara uyun ve dört elle sarılın. Sonradan çıkarılan şeylere karşı da son derece dikkatli ve uyanık olun. Zira (sünnette bulunana zıt olarak) her yeni çıkarılan şey bir bid'attır, her bid'at de dalalettir, sapıklıktır.'
Tirmizî, İlim 16, (2678); Ebu Dâvud, Sünne 6, (4607).
55 - Mikdâm İbnu Ma'dîkerib (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Haberiniz olsun, rahat koltuğunda otururken kendisine benim bir hadisim ulaştığı zaman kişinin: 'Bizimle sizin aranızda Allah'ın kitabı vardır. Onda nelere helâl denmişse onları helâl biliriz. Nelere de haram denmişse onları haram addederiz' diyeceği zaman yakındır. Bilin ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın haram kıldıkları da tıpkı Allah'ın haram ettikleri gibidir'
Ebu Dâvud, Sünne, 6, (4604); Tirmizî, İlm 60, (2666); İbnu Mace, Mukaddime 2, (12).
Ebu Dâvud'un rivayetinin baş kısmında şu ziyâde vardır: 'Haberiniz olsun, bana Kitap ve bir o kadar da (sünnet) verildi.' Rivayetin gerisi yukarıdaki mânada devam eder.
Ebu Dâvud'un rivayetinin sonunda şu ziyade de mevcuttur: 'Haberiniz olsun (Kur'an'da zikri geçmiyen) ehlî eşeğin eti de size helâl değildir, vahşi hayvanlardan parçalayıcı dişi (köpek dişi) olanlar, keza muâhedeli olanların yitikleri de haramdır. Ancak eşya sâhibi, ihtiyacı olmadığı için, kasden terketmişse o müstesna. Bir kimse bir kavme uğradığı zaman, ona ikram etmek, o kavme vazife olur. Şayet ikram etmezlerse, o kimse, hak ettiği ikramın mislince onları cezalandırır.'
56 - Ebu Mûsa Abdullah İbnu Kays el-Eş'arî (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: 'Allah'ın benimle gönderdiği ilim ve hidâyetin misali, bir araziye düşen yağmur gibidir. (Bilindiği üzere), bazı araziler var, tabiatı güzeldir, suyu kabul eder, bol bitki ve ot yetiştirir. Bir kısım arazi var, münbit değildir, ot bitirmez, ama suyu tutar. Onun tuttuğu su ile Cenab-ı Hakk insanları yararlandırır: Bu sudan kendileri içerler, hayvanlarını sularlar ve ziraat yaparlar. Diğer bir araziye daha isabet eder ki, bu ne su tutar ne ot bitirir.
Bu temsilin biri Allah'ın dininde ilim sâhibi kılınana delalet eder, böylesini Allah benimle göndermiş olduğu hidâyetten yararlandırır; yani hem öğrenir, hem öğretir. Temsilden biri de, buna iltifat etmeyen Allah'
[2/4 22:16] Ömer Tarık Yılmaz: Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Muhammed'in nefsini kudret eliyle tutan zâta yemîn ederim ki, bu ümmetten her kim -Yahudî olsun, Hristiyan olsun- beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa mutlaka cehennem ehlinden olacaktır'.
Müslim, İman 240, (153).
[2/4 22:16] Ömer Tarık Yılmaz: Vay o kimselere ki, elleriyle Kitab’ı yazarlar, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, “Bu, Allah’ın katındandır” derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların hâline! Vay kazandıklarından dolayı onların hâline!
[Bakara Sûresi.79]
[2/4 22:17] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” (Şu’arâ, 26/83)
[2/4 22:17] Ömer Tarık Yılmaz: Âlim ile sohbet etmek lâl ü mercân incidir, / Câhil ile sohbet etmek günde bin can incitir.[Lâedrî]
[2/4 22:19] Ömer Tarık Yılmaz: Âlim ile sohbet etmek lâl ü mercân incidir, / Câhil ile sohbet etmek günde bin can incitir.[Lâedrî]
[2/4 22:19] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.DIRAR İBNİ EZVER
Dırar İbni Ezver radıyallahu anh Rumlara esir düştü türlü işkencelere maruz kaldı. Kılıç darbeleri arasında kan revan içinde baygın olarak yere yıkıldı ama davasından zerre miktar taviz vermedi.
Dırar İbni Ezver radıyallahu anh korkusuz kahramanlardan... Cesaret ve secaatiyle meşhur bir yiğit kumandan... Ünlü atı Muhabber'in sırtında çeşitli savaşlara katılan ve arslanlar gibi düşmana hucum eden bir cengaver... Aynı zamanda her savaş için şiirler söyleyen bir şair...
O Esedoğullarının zenginlerindendi. Bine yakın devesi ve bunları güden birkaç çobanı vardı. Babası eğri boyunlu' anlamına gelen Ezver lakabıyla tanındığı için o da Dırar İbni Ezver diye şöhret buldu. Asıl adı Dırar İbni Malik İbni Evs el-Esedi'dir.
Dırar İbni Ezver 630 m. senesinde kabilesinden bir heyetle Medine'ye geldi. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin huzurunda Lamiyye' kasidesini okudu.
Bu kasidesinde o içki kumar eğlence gibi zevkleri bıraktığını ailesini ve bütün servetini terkederek müşriklere karşı savaşmaya geldiğini ve bu alış-verişte zararlı çıkmayacağını ümit ettiğini ifade etti. Sevgili Peygamberimiz de kasideyi dinledikten sonra ona: Karlı bir alışveriş yaptın Ey Dırar!' dedi. O da kelime-i şehadet getirerek islam'la şereflendi.
Ne güzel teslimiyet ve ne kârlı alışveriş!... Dünya zevklerinden vazgeçip ebedi zevklere ermek... Gönlünü islam'ın nuruyla aydınlatıp o nurla dünyaya veda etmek... Allah'ım bizlere de böylesi teslimiyet ve kârlı alışveriş nasib et!.. O nura sahib olarak huzuruna kabul et!.. Amin.
Sevgili Peygamberimiz Dırar (r.a.)'daki bu samimi teslimiyeti görünce onu çeşitli kabilelere elçi olarak gönderdi. Kendi kabilesi Esedoğullarında çıkan Tuleyha İbni Huveylid diye birinin dinden dönerek peygamberlik iddiasında bulunması üzerine onuBeni Esed yöneticilerini yakından gözetlemekle görevlendirdi. Dırar bu yoneticilerin Tuleyha'nın gücünden korktuklarını gördü ve Tuleyha'ya karşı harekete geçerek kabiledeki müslümanları bir araya topladı. Fakat bu sırada iki Cihan Güneşi (s.a.) efendimizin dar-ı bekaya irtihalleri haberi geldi. Bunun üzerine o müslüman yöneticilerle birlikte Medine-i Münevvere'ye döndü.
Dırar (r.a.) çeşitli bölgelerin fethi sırasında Halid İbni Velid (r.a.)'ın emrindeki orduda yer aldı. Temimoğulları üzerine gönderilen birliklerden birine kumandanlık yaptı. Zekat toplanmasına karşı çıkan Malik İbni Nuveyre ve adamlarıyla çarpıştı. Hepsini esir alarak Halid İbni Velid (r.a.)'a teslim etti.
O Kadisiye Hire Yermük Ş** ve Halep'in fethinde bulundu. Yemame'de büyük kahramanlıklar gösterdi. Ş** civarında devam eden muharebelerde 100 kişilik keşif kolunda düşman kuvvetlerine yakalanarak esir düştü. Fakat arkadaşlarının şiddetli hücumlarıyla kısa müddette kurtuldu. İkinci defa esir düştü. Bu sefer başından çok acıklı sahneler geçdi. Türlü işkencelere maruz kaldı. Kılıç darbeleri arasında kan revan içinde baygın olarak yere yıkıldı ama davasından zerre miktar taviz vermedi. Onun esaret altında çektiği işkence tüyler ürpertir. Gösterdiği yiğitlik de goğüs kabartır. O Hirakl'in karşısında eğilmedi. Daha gür imanla islam'ı savundu. Bu karşılıklı konuşma şöyle gerçekleşti:
İmparator Hirakl üst üste alınan hezimetlerden dolayı çok üzgündü. Dırar ve arkadaşlarının esir alındığını işitince çok sevindi. Derhal getirilmesini emretti. Karşısına çıkarılınca: Arabların fırka kumandanı Dırar sen misin?' dedi. Dırar (r.a.) da: Evet! Peygamber yolunda sizinle harbeden Dırar benim!' dedi. Hirakl: Kendini askerlerinin yanında mı sanıyorsun da öyle sert konuşuyorsun.' dedi. Dırar: Her nerede olsam din düşmanlarına karşı göğsümü gere gere cevab vermekten çekinmem. Sen beni korkar mı zannediyorsun?' dedi. Hirakl: Kime güveniyorsun? Burasının askerlerimin merkezi olduğunu unut
[2/4 22:20] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâna'da Gerçek Dost Ve Gönül
Mevlâna'ya göre gerçek dost, Hak'tır. O'nun dostu olmak, O'nun dostluğunu kazanmak, ancak O'nu sevmek, derin bir aşkla sevmek ve O'na yakın olmaktır. İnsanlar arasındaki dostluğa pek güveni yoktur. Bir gün Konya'nın dış semtlerindeki bir viraneden geçiyordu. Yıkıklar arasında, birkaç köpeğin, şarmaş-dolaş olmuş uyuduklarını gördü. Yanındakilerden biri:
— Bu biçareler arasında ne kadar güzel bir birlik var. Ne de dostça şarmaş-dolaş uyuyorlar...
dedi. Mevlâna:
— Evet. sen bunlar arasındaki birliğin ve dostluğun ne kadar samimi olduğunu öğrenmek istersen, onların aralarına bir les veya ciğer atıver O zaman bu dostluğun nasıl bir dostluk olduğunu görürsün.
Sonra ilâve etti:
Köpeklerin bu hali, dünya menfaatine, yalnız midelerine, yalnız keselerine tapanların aralarındaki dostluğa benzer. Görünüşte pek samimidirler. Ama aralarına bir dünyalık girerse nice yıllık tuz etmek hak larını unuturlar namus ve şereflerini havava verirler.
Dostluk, paraya pula değil, ruha duyguya dayanrnalıdı;'. Bir şiirinde Mevlâna, 'Benin; ne altın dolu keseye, ne de altın kâseye meylim vardır' der. Altın dolu kese de. altın kâse de dünya ehlinindir. Kadirbilirlik, samimiyet, sevgi, şefkat, gibi mânevi duygular ise gönül ehlinin.
Yine bir şiirinde Mevlâna, 'Bu hırka içinde olduğumuz müddetçe, ne kimseden incinir, ne de kimseyi incitiriz,..' buyurmaktadır. Gerçekten de Mevlâna, ömrü boyunca ne incinmiş, ne de incitmiştir. Gönül onun için bir Allah kıblesidır. Gönül yıkmamak gerekir. Der ki:
— Hacılar. Kabe'nin dört cihetinde de secdeye varırlar Kabe'yi ortadan kaldırdın ve herkes gönül gönüle secde ediyor demektir. Su halde inanan bir insanın gönlü Allah evi yıkılır mı?
Bir şairimilin de. 'Kıblegâh'ı kibriyadır yıkma kalbin' kimsenin'dediği gibi gönül adamı Mevlâna, insanı sadece gönül kıblesinin mihrabı olarak görür ve buna önem verir. Der ki:
— İnsan-ı kâmii'in şu âlemde bir alâmeti olsaydı, ilâhi remizlerin tümüne gönül yoluyla tercüman olurdunuz.
inşan, gönle eğildi, onunla seninle benli oldu, onun sesini dinledi mi, kendini bildi demektir. Kendini bilenin Allah'ı bileceği aşikârdır. Yoksa, bu esrarı başka türlü çözmeye imkân yoktur. Bir rubaisinde şöyle der:
Belini bağla o gönüldeki parlak ışığa. Boş masallarla çözülmez bu düğümlü esrar. Nitekim dağda, bayır/ardaki çayla derenin Sana bir faydası yok evde akan çeşme kadar..
Mevlâna, insanlar arasındaki her günün doğuşun, savaşın ortadan kalkması için 'gönül birliği'ne varmalarını şart koşar ve, 'Gönül birliği. dil birliğinden üstündür' der. Düşünen, seven, inanan insan Mevlâna'nın gönlü bu..
[2/4 22:20] Ömer Tarık Yılmaz: İSTANBUL MÜFTÜLÜĞÜ
OKUMA TARİHİ : 06.08.2010
RAMAZAN VE ORUÇ
Muhterem Müminler!
Recep ayı ile başlayıp Şaban ayı ve kandillerle devam eden mânevî bir atmosferden geçerek, üç ayların sonuncusu, on bir ayın sultanı Ramazan’a yaklaşmış bulunuyoruz. Önümüzdeki Salı’yı Çarşamba’ya bağlayan gece inşâallah ilk teravihimizi kılıp, ilk sahurumuza kalkacağız. Rabbim hepimiz için hayırlara vesile eylesin.
Diğer zamanlara göre Ramazan’nın dinî hayatımızda ayrı bir yeri, ayrı bir önemi var, Değerli Cemaat… Çünkü Yüce Kitabımız, Mîlâdî 610 yılında, bundan tam 1400 yıl önce böyle bir Ramazan ayında yeryüzüne inmeye başladı. Allah Teâlâ bunu bize şöyle bildiriyor: “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın idirildiği aydır.”[1]
Dolayısıyla Yüce Allah’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği, insanlık için en mükemmel ahlâk örneği olan Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya peygamberlik görevi bu ayda verildi.
“Bin aydan daha hayırlı”[2] olan Kadir gecesi bu aydadır.
İslâm’ın beş şartından biri olan oruç bu ayda tutulmaktadır. Fitre ve zekâtlarımızı bu ayda veririz.
Değerli Kardeşlerim!
Ramazan’ın ve bu ayda tutulan orucun fert ve toplum için birçok faydası vardır. Ramazanda, tövbe ve dualarımızla günahlarımızdan arınırız. Oruç sayesinde açların halini anlarız, yoksulluk içinde kıvranan, bir dilim ekmeğe, bir kaşık çorbaya muhtaç olan insanları düşünürüz. Aç kalarak, hem Allah’ın bize bahşettiği nimetlerin kıymetini anlarız, hem de yoksullara yardım etmenin insânî bir görev olduğunu idrak ederiz. Teravih namazlarında bütün Müslümanlar omuz omuza saf tutar. Böylece insanlar kaynaşır; birlik ve kardeşlik duyguları pekişir.
Ramazan Kur’an ayıdır. Rahmet ve mağfiret ayıdır. Yapılan her bir ibadete, kat kat karşılığının verildiği, mükâfat kazanma ayıdır.
Hadis-i Şerif’e göre, Ramazan ayında cennet kapıları ardına kadar açılır, cehennem kapıları kapanır, azgın şeytanlar zincire vurulur.[3] Bu ayın evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu ise cehennemden kurtuluş fırsatıdır.[4]
Muhterem Kardeşlerim!
Ramazan orucunun farz kılınmasının hikmeti, müminlerin kötülüklerden arınması, güzel meziyetlerle donanmasıdır. Öyleyse oruçlarımızı, farz kılınma hikmetine uygun bir şekilde tutmalıyız; sevabını azaltacak davranışlardan sakınmalıyız. Rasulullah bu konuda şöyle buyurur: “Biriniz oruçlu olduğunda çirkin söz söylemesin, kimseyle çekişmesin. Şayet birisi kendisine sataşırsa ‘Ben oruçluyum, ben oruçluyum’ desin.”[5] “Kim ki, yalan dolanla iş görmeyi bırakmazsa, bilsin ki onun aç kalmasına Allah’ın ihtiyacı yoktur”[6].
Ramazan ayında kötü alışkanlıklarımızı, kusur ve günahlarımızı terketmeli, bütün varlığımızla Yüce Allah’a yönelmeliyiz. Bu ayı ibadet, dua ve hayır hasenatla ihya etmeli, bol bol Kur’an okumalıyız. Camilerde okunan mukabeleleri takip etmeli, evlerimizde Kur’an okuma programları düzenlemeliyiz.
İsa Gürler-Eyüp Müftüsü
[1] Buhârî , Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 30.
[2] Buhârî, Savm,6.
[3] Bakara, 2/183.
[4] Buhârî , Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 29.
[5] Buhârî, Savm, 5; Müslim, Sıyâm, 1.
[6] Buhârî, Savm, 8; Ebû Dâvûd, Sıyâm, 25.
[7] Müslim, Sıyâm, 31.
Hazırlayan: Dr. Yaşar YİĞİT
Redaksiyon: DİB Hutbe Komisyonu
=-=-=-=-=-=-=-
İLİ :İSTANBUL
TARİH :21-08-2009
KONU : ORUÇ
Muhterem Müslümanlar!
Bütün insanlar için hidayet, rahmet ve şifa kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği Ramazan ayına kavuşmanın sevincini yaşıyoruz. Bu mübarek ay, oruçları, hatim ve mukabeleleri, iftarları, zekat, sadaka ve fitreleriyle, dua ve niyazlarıyla manevî hayatımızı zenginleştirerek; müslümanlar arasında kardeşliğin idrak edildiği kutlu bir mevsimdir.
“Ey iman edenler! Sizden �
[2/4 22:20] Ömer Tarık Yılmaz: Âsâr-ı Şerîfe
Peygamber efendimiz ve diğer din büyüklerine âit bâzı mübârek şahsî eşyâ ve hâtıralar. (Bkz. Emânât-ı Mukaddese)
[2/4 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: ÂŞÛRE GÜNÜ
Hicrî senenin ilk ayı olan Muharrem ayının onuncu günü. Bir kimse Âşûre günü oruç tutsa, Allahü teâlâ ona bir şehîd sevâbı verir. Âşûre günü oruçlu olan için, yedi gök ehlinin sevâbını yazar. Âşûre günü, bir mü'mine iftâr verene, ümmet-i Muhammed'in hepsine iftâr ettirmiş gibi sevâb yazılır. Âşûre günü bir yetimin başını okşıyana, Allahü teâlâ o yetimin başındaki kıllar kadar Cennet'te derece verir. (Hadîs-i şerîf-Gunyet-üt-Tâlibîn) Muharrem ayı, İslâm dîninde kıymetli olduğu bildirilen dört aydan biridir. Aşûre gecesi bu ayın en kıymetli gecesidir. Nûh aleyhisselâm tûfânda gemisinde aşûre tatlısı pişirdiği için müslümanların, Muharrem'in onuncu günü aşûre pişirmesi ibâdet olmaz . Bugün aşûre pişirmeyi ibâdet sanmak günâhtır. (Muhammed Sıddîk bin Saîd)
[2/4 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: Hudeybiye barış anlaşmasının önemi nedir?
Hudeybiye Barış Antlaşması İslam tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Antlaşma, ilk bakışta Müslümanların aleyhine görünmesine rağmen, lehlerinde gelişmelere vesile olmuştur. Bu gelişmelerin başında İslam’ın hızla yayılması gelmektedir. Hudeybiye Barışı’ndan bir yıl önceki Hendek Savaşı esnasında Müslümanlar Medine’yi üç bin mücahid ile savunmuşlardı. Fakat Hudeybiye’den yirmi iki ay sonra gerçekleşecek olan Mekke’nin Fethi’ne on bin Müslüman katılacaktır. Bundan başka, Hudeybiye Barışı, Hicaz bölgesinin iki önemli yerleşim merkezi olan Hayber’in ve daha sonra Mekke’nin fethine zemin hazırlamıştır. Ayrıca, Müslümanların Kureyş müşrikleri tarafından resmen tanınmasını sağlamıştır. Nitekim müşrikler, o zamana kadar tanımadıkları Müslümanları bu antlaşma ile siyasi bir güç olarak kabul etmişlerdir. Bu durum diğer müşrik Arap kabilelerinin korkuya kapılmalarını sağlamıştır. Nitekim daha önce Müslümanlarla irtibat kurmak istemelerine rağmen Kureyş’ten çekinen bazı Arap kabileleri bundan böyle Hz. Peygamber’le (s.a.s.) rahatça görüşme ve İslam hakkında bilgi sahibi olma imkanına kavuşmuşlardır. Hatta bir kısmı İslam’ı kabul etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.), barış ortamından yararlanarak komşu ülkelerin devlet başkanlarına İslam’a davet mektupları göndermiştir. Öte yandan Hudeybiye Barışı, Hayber Yahudilerini kuvvetli müttefikleri olan Mekke müşriklerinden ayırmıştır. Çünkü bu antlaşmadan sonra, eskiden birbirlerine müttefik gözü ile bakan Hayber Yahudileri, Kureyş, Gatafan ve Fezare gibi kabileler arasındaki işbirliği bozulmuştur. Peygamberimiz (s.a.s.), antlaşma sayesinde Kureyş’in arkadan vurma ihtimali ortadan kalktığı için, Hudeybiye’den döndükten sonra Hayber üzerine yürümüştür. Dolayısıyla bu antlaşma, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in diplomatik açıdan büyük bir başarısıdır. Bütün bunlara ek olarak Hudeybiye Barış Antlaşması’ndan sonraki ortamda İslamiyet hızla yayılmıştır. Öyle ki, antlaşmanın ardından gelen iki yıl zarfında İslam’a girenlerin sayısı, o zamana kadar Müslüman olanlardan daha fazladır.
[2/4 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: HACCIN KISIMLARI
Hükmü itibariyle hac, farz, vâcib ve nâfile olmak üzere 'üç' kısımdır.
Farz olan hac: Belirli şartları hâiz olan kimselerin, ömürlerinde bir defa yapmaları gereken hacdır. Bu şartların neler olduğu yerinde açıklanacaktır.
Vâcip olan hac: Üzerine farz veya vacip olmadığı halde, bir kimsenin adayarak üzerine vacip kıldığı hacdır. Başladıktan sonra bozulan nâfile haccın, kazasıda vâciptir.
Nâfile hac: Farz olan hac edâ edildikten sonra, ikinci, üçüncü defa yapılan hac nâfile olduğu gibi, haccetmekle yükümlü olmayan çocuk veya kölenin yapacağı hac da nâfile olur.
[2/4 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: شَهْرُ رَمَضَانَ مُعَلَّقٌ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَلَا يُرْفَعُ إِلَى اللهِ إِلَّا بِزَكَاةِ الْفِطْرِ. (فيض)
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Ramazân-ı şerîf ayı(nın orucu), semâ ile arz arasında asılıdır. (Oruç) ancak sadaka-i fıtır (verilmek) ile Allâhü Teâlâ’ya yükseltilir (yani sevabı tam olarak verilir).” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr)
02 Nisan 2023
Fazilet Takvimi
[2/4 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: SADAKA-İ FITRIN (FİTRE) EHEMMİYETİ
Sadaka-i fıtır, Ramazân-ı şerîfte tutulan orucun kabul edilmesine, ölüm sıkıntılarından ve kabir azâbından kurtuluşa vesiledir. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye, bayram neşesinden onların da istifade etmelerine bir yardımdır; sadaka-i fıtır, dînî ve insânî bir vazifedir.
Tâbiîn’in hadîs ve fıkıh âlimlerinden Vekî‘ bin Cerrâh (rah.) demiştir ki: “Ramazân-ı şerîf için sadaka-i fıtır, namaz için sehiv secdesi mesâbesindedir. Sehiv secdesinin namazdaki noksanlıkları tamamladığı gibi, sadaka-i fıtır da oruçtaki noksanlıkları tamamlar.”
Nitekim Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), “Allâhü Teâlâ, sadaka-i fıtrı (fitreyi), oruç tutanı (oruç esnâsında vâki olan) boş, faydasız ve çirkin sözlerden temizlemek ve fakirleri doyurmak için vacip kıldı.” buyurmuşlardır.
Ramazan Bayramı’nın birinci günü, sabah namazı vaktinin girmesinden itibaren sadaka-i fıtrın edâsı vacip olur. Fakat fakirler, bununla bayram namazından evvel noksanlarını tedarik etsinler diye, önce verilmesi mendûbdur.
Nitekim Osman bin Affân (r.a.) Hazretleri, bir Ramazân-ı şerîfte sadaka-i fıtrı, bayram namazından önce vermeyi unutmuş, sonra vermiş ve keffâreti olmak üzere bir kölesini âzât etmişti. Sonra Resûlullah Efendimizin (s.a.v.) huzurlarına gelerek, “Yâ Resûlallah! Sadaka-i fıtrı, bayram namazından sonra verdim. Bu sebeple keffâreti olmak üzere bir kölemi âzât ettim.” dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de ona cevaben:
“Ey Osman! Yüz köle bile âzât etmiş olsan, sadaka-i fıtrı, bayram namazından önce edâ etmekteki sevaba ulaşamazsın.” buyurdular.
Selef-i Sâlihîn’den bir zât demiştir ki: “Namaz, kişiyi yolun yarısına kadar, oruç da Rabb’inin kapısına kadar ulaştırır. Sadaka ise onun elinden tutar ve Rabb’inin huzuruna girmesine vesile olur.”
İSİMLERİMİZ: Erkek: Halil, Kız: Halide
02 Nisan 2023
Fazilet Takvimi
[2/4 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: • İstanbul Fethi Kuşatması (1453)
'Uzun süre bâtıl söz ve boş laf dinlemek kalpteki taat zevkini söndürür.' Abdullah b. Hubeyk [rahmetullahi aleyh]
Semerkand Takvimi
[2/4 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: İnanç Esasları – Meleklere İman
1. Göğün en yüksek katına arş denir. Mukarrebîn diye anılan büyük melekler burada bulunur.
2. Yaratılmışlar, arşın daha yukarısına gidemezler. Yalnızca Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] Mi‘rac hadisesinde bu sınırı aşmış ve Cenâb-ı Hak ile görüşmüştür.
3. Büyük meleklerden bahsederken, tıpkı peygamber efendilerimizde olduğu gibi, aleyhisselâm yani, Selâm, onun üzerine olsun deriz.
4. Hayatımız boyunca yaptığımız her şey kirâmen kâtibîn melekleri tarafından kayıt altına alınmaktadır. Günahlar, tövbe edildiğinde yazılmaz. Kişinin tövbeye yanaşmaması günahlarının kayıt altına alınmasını gerektirir.
5. Kabir sorgusu ve azabı haktır. Bununla görevli melekler vardır. İyi müslümanlar öldüklerinde müjdeci melekler onları karşılar.
6. Melekler, bütün günahkâr insanlardan üstündür.
7. Peygamberler, Allah dostları ve salih müslümanlar ise meleklerden daha üstün ve şereflidir.
Semerkand Takvimi
[2/4 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
İman edip salih ameller işleyenler cennetliklerdir. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
(Bakara, 2/82)
[2/4 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Peygamberimiz işaret parmağı ve orta parmağıyla işaret ederek: Gerek kendisine ve gerekse başkasına ait herhangi bir yetimi görüp gözetmeyi üzerine alan kimse ile ben, cennette işte böyle yanyanayız buyurmuştur.
(Al-Bukhari, Muslim)
[2/4 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
(Allah'ım!) Kulun ve Peygamberin Muhammed (s.a.s)’in istediği şeyleri Senden istiyorum. Kulun ve Peygamberin Muhammed (s.a.s.)’in Sana sığındığı şeylerden ben de Sana sığınıyorum. Hakkımda hükmettiğin işlerin sonucunu hayır yapmanı istiyorum.
(Hâkim, bk. İbn Hıbbân, İbn Ebî Şeybe)
[2/4 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
Er-Reşid
Her işinde isabetli olan, doğru yolu en iyi gösteren
[2/4 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Kendini Tehlikeye Atmak
İstanbul'un, İslâm orduları tarafından kuşatılması, ilk defa Hz. Muaviye r.a.'ın halifeliği sırasında olmuştur. Hz. Muaviye, Süfyan b. Avf r.a. komutasında büyük bir orduyu Bizans üzerine gönderirken, oğlu Yezid'in de aynı orduya katılmasını istemişti. Fakat Yezid birtakım mazeretler ileri sürerek geri kalmak isteyince, onu göndermekten vazgeçmişti.
Savaşa çıkan askerler yolda açlık, hastalık ve sıkıntılarla karşılaşmış, bu haberi alan Yezid ise şöyle bir beyit söyleyivermişti:
'Yanımda Ümmü Gülsüm, yaslandım minderime
Orduların düştüğü sıkıntıdan bana ne!'
(Ümmü Gülsüm, Yezid'in hanımıdır.)
Vay, sen misin böyle diyen! Hz. Muaviye r.a. bu yakışıksız şiirden haberdar olunca, derhal Yezid'e emir verdi. Bizans topraklarındaki orduya yetişerek, onların uğradığı güçlük ve sıkıntılara katlanmasını sağlamaya yemin etti.
Yezid -yirmidört yaşındaydı- babasının hazırladığı yeni bir orduyla yola çıktı, öbür orduya katıldı. Bu ordu içinde İbn Abbas, İbn Ömer, İbn Zübeyr ve Ebû Eyyûb el-Ensarî de (Allah hepsinden razı olsun) vardı. Bizans toprakları üzerinden uzun bir yolculuk yapan İslâm ordusu İstanbul önlerine geldi ve Rumlarla günlerce süren çetin muharebeler yapıldı.
Bu çarpışmalar sırasında müslüman askerlerden Abdülazîz b. Zürare isimli bir yiğit, tek başına düşman saflarını yararak içlerine kadar girmiş ve geri dönmüş, birkaç kez tekrarladığı bu hamleler sonunda şehîd olmuştu. Onun yalnız başına düşman ordusuna daldığını görenler,
- Sübhanallah! Adam kendisini tehlikeye atıyor! diye seslenmişler, bunun üzerine Hz. Ebu Eyyûb r.a. da şöyle demiştir:
- Ey insanlar! Siz 'kendinizi tehlikeye atmayın' ayetini böyle yorumluyorsunuz ama o ayet bir Ensar topluluğu hakkında nazil olmuştur. Allahu Tealâ dinini kuvvetlendirdiği ve İslâm'ın yardımcıları çoğaldığı zaman, biz kendi aramızda Rasulullah'tan gizli olarak: 'Artık bize ihtiyaç kalmadı. Bundan sonra mallarımızla meşgul olalım.' dedik. Bunun üzerine Yüce Allah yanlış düşüncemizi düzeltti. 'Allah yolunda harcama yapın, kendinizi tehlikeye atmayın' (Bakara, 195) ayetini indirdi. Kendimizi tehlikeye atmak, mallarımızla uğraşıp cihadı terk etmektir.
'Eyyûb Sultan' Hazretleri o seferde vefat etmiş ve bugünkü yerine defnedilmiştir.
[2/4 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Üsame (ra)
Arafat'da ben Resulullah (sav)'ın devesinin terkisinde idim. Bir ara dua için ellerini kaldırmıştı. (O esnada) deve, Resulullah (sav)'ı eğdi. Derken yuları düştü. Hz. Peygamber (sav) yuları elinin biriyle tutup, diğer elini kaldırarak duasına devam etti.
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Nesai, Hacc 202, (5, 254)
Hadisin Açıklaması:
İmam Nesâî bu hadisi, 'Arafat'ta dua ederken elleri kaldırmak' başlığı altında kaydetmek suretiyle dua ederken Arafat'ta da ellerin kaldırılacağı hükmünü çıkarır.
Ayrıca, hayvanın üstünde giderken de dua edilebileceği, bir elle hayvanın yularını tutarken veya bir el meşgulken, diğer tek elin dua için kaldırılabileceğini de hadisten anlamaktayız
[2/4 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
Bera İbnu Âzib (Radıyallahu Anh) anlatıyor: 'Resulullah (Aleyhissalâtu Vesselâm)'ın yaptığı hacda biz de beraberdikBir ara) yolda bir yerde konakladı ve cemaatle namaz kılma emrini verdi. Bu sırada, Hazreti Ali (Radıyallahu Anh)'nin elinden tutarak (yanındaki ashabına): 'Ben mü'minlere nefislerinden evla değil miyim?' diye sordu. Hep bir ağızdan: 'Elbette evlasın!' dediler. Aleyhissalâtu vesselâm tekrar:'Ben her mü'mine, kendi nefsinden evla değil miyim?' buyurdular. Ashab yine hep bir ağızdan: 'Evet evlasınız!' dediler. Bunun üzerine (Ali'yi göstererek):'İşte bu, ben kimin dostu isem, onun dostudur! Allahım, sen buna dost olana dot, düşman olana düşman ol!' buyurdular.
Kaynak : İbnu Mace Sünen (116) - Hds :(6018)
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[2/4 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: 263- عَنْ اَبِى هُبَيْرَةَ عَائِذِ بْنِ عَمْرٍو الْمُزْنِىِّ وَهُوَ مِنْ اَهْلِ بَيْتِ الرِّضْوَان
أن أَبَا سُفْيَان أَتَى عَلَى سَلْمَان , وَصُهَيْبٍ , وَبِلاَلٍ فِي نَفَرٍ. فَقالوا : وَاللَّهِ مَا أخذتْ سُيُوفُ اللَّهِ مِنْ عَدُوِّ اللَّهِ مَأخذهَا. فَقال أَبُو بَكْرٍ
: أَتَقُولُونَ هَذَا لِشَيْخِ قُرَيْشٍ وَسَيِّدِهِمْ؟ فَأَتَى النَّبِيَّ
فَأَخْبَرَهُ فَقال : يَا أَبَا بَكْرٍ لَعَلَّكَ أَغْضَبْتَهُمْ لَئِنْ كُنْتَ أَغْضَبْتَهُمْ؟ لَقَدْ أَغْضَبْتَ رَبَّكَ. فَأَتَاهُمْ فَقال :يَا إِخْوَتَاهْ آغْضَبْتُكُمْ ؟ قالوا : لاَ , يَغْفِرُ اللَّهُ لَكَ يَا أخي
263: Beyat-ür Rıdvan’a katılan sahabilerden Ebu Hübeyre Aiz ibni Amr el Müzeni (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre bir gün Ebu Süfyan, Selman-ı Farisi, Suheybi Rumi, Bilal-ı Habeşi’nin bulunduğu bir grup müslümanın yanından geçti. Onu gören bu zayıf ve fakir müslümanlar:
-Allah’ın kılıçları Allah düşmanından hakkını alamamıştır, dediler. Bunu duyan Ebubekir (Allah Ondan razı olsun) bu sözü Kureyşin büyüğüne ve efendisine mi söylüyorsunuz, dedi. Sonra da Rasulullah’ın yanına vararak olayı anlattı. O zaman peygamber (sallallahu aleyhi vesellem):
-Ey Ebubekir! Bu sözünle belki de onları gücendirdin. Eğer onları gücendirdiysen Rabbını da gücendirmiş ve gazabını çekmiş oldun”, buyurdu.
Hz. Ebubekir hemen o yoksul müslümanların yanına gelerek: -Kardeşlerim, sizi gücendirip kırdım mı? Diye sordu. Onlar da: Hayır, bizi gücendirmedin, Allah seni bağışlasın ey kardeşimiz, dediler. (Müslim, Fezailüssahabe 170)
264- عَنْ سَهْلٍ بْنِ سَعْدٍ
قال : قال رسولُ اللَّهِ
: أنا وَكَافِلُ الْيَتِيمِ فِي الْجَنَّةِ , هَكَذا, وَأَشَارَ بِالسَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى , وَفَرَّجَ بَيْنَهُمَا .
264: Sehl İbni Sad (Allah Ondan razı olsun)’dan rivayete göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem): “Ben ve yetimi kollayıp gözetleyen kimse cennette şöyle beraberce bulunacağız”, buyurdu ve işaret parmağıyla orta parmağını biraz açarak işaret etti. (Buhari, talak 25)
265- عَنْ أبي هُرَيْرَةَ
قال : قال رسولُ اللَّهِ
: كَافِلُ الْيَتِيمِ لَهُ أَوْ لِغَيْرِهِ أنا وَهُوَ كَهَاتَيْنِ فِي الْجَنَّةِ. وَأَشَارَ الراوي وهو مَالِكٌ بن أنس بِالسَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى.
265: Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’dan bildirildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuşlardır: “Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi gözetip kollayan kimseyle ben cennette şöyle yanyana bulunacağız.” Hadisi bize aktaran Malik bin Enes peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in yaptığı gibi işaret parmağıyle orta parmağını gösterdi. (Müslim, Zühd 42)
266- عَنْ أبي هُرَيْرَةَ
قال : قال رَسُولَ اللَّهِ
: لَيْسَ الْمِسْكِينُ بِالَّذِي تَرُدُّهُ التَّمْرَةُ وَالتَّمْرَتَان , وَلاَ اللُّقْمَةُ وَاللُّقْمَتَان , إنما الْمِسْكِينُ الَّذِى يَتَعَفَّفُ.
[2/4 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: ŞİİR........ YÂR MI AĞYÂR MI
Âşık oldum güzele, söyleyeyim bir şiir,
Aldım kalemi elime yazayım bari bir bir:
Dedim: Güzel kız boyun uzun hem selvi gibi,
Dedi ki: Yüksek ayakkabı, topuklu dibi.
Dedim: Can yâr, dişin ne de beyaz inci gibi,
Dedi: Hepsi çakma porselen, vidalı dibi.
Dedim:Yâr müjgânın oktur yaralar beni,
Dedi: Plastik yapıştırmadır kirpiğim sunî.
Dedim: Gözlerin kara benzer âhu ceylana,
Dedi ki: Lenstir, yarın çeviririm elâya.
Dedim: Yanakların al dudaklar sanki kiraz,
Dedi ki: Dudaklar ruj, yanak makyajlı biraz.
Dedim: Yüzünde yok kırışık, benzersin aya,
Dedi ki: Yaptırdım botoks, bakar biraz paraya.