[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: TARİH................. İSTANBUL’UN SOĞUK KIŞLARI
Yapılan araştırmalara göre 1621 yılından itibaren İstanbul 20 defa zorlu kış şartlarına teslim oldu. Geçmişte İstanbul Boğazı 12, Haliç 15 defa dondu.
1929: İstanbul, yoğun kar yağışı ve fırtınaya teslim oldu. Anadolu ve Avrupa yakası, buz parçaları sebebiyle birleşti.
1942: İstanbul Göztepe’de sıcaklık 10 gün boyunca 0, 14 gün boyunca 1, 27 gün boyunca 3 derece üzerine çıkmadı.
1954: İstanbul dondurucu bir soğuk yaşadı. Ulaşım aksadı, tipi ve kar yağışı, İstanbul Boğazı’ndaki seferleri durdurdu.
1963: Terkos Gölü donduğu için şehre günlerce su verilemedi. Yiyecek ve yakacak sıkıntısı çekildi.
1969: Şiddetli bir kış yaşandı. Büyükçekmece Gölü, Küçüksu ve Kağıthane dereleri ile Elmalı Barajı tamamen dondu.
1987: Mart ayında İstanbul, günlerce süren kar yoğunluğu yaşadı. Sıcaklık eksi 4 dereceye düştü. Yoğun kar, tipi ve fırtına kente hâkimdi.
2004: İstanbul’da kar hayatı âdeta felç etti. Sular akmadı. Elektrikler kesildi, doğal gaz verilemedi. İnsanlar yolda kaldı.
2012: Son 33 yılın en soğuk günü yaşandı. Derece -10.4’ü gösterdi. Deniz ve hava ulaşımında aksamalar oldu.
2017: Kar kalınlığı 122 cm’ye ulaştı. TIR’ların trafiğe çıkması yasaklandı. Kara, hava ve deniz ulaşımı etkilendi.
25.01.2022 İstanbul'da etkisini artıran kar yağışı sonrası hayat durdu. Kar kalınlığı 80 santimetreye kadar yükseldiği ilçelerde hayat âdeta durma noktasına gelirken, çok sayıda araç da trafikte mahsur kaldı. Yoğun kar yağışı sebebiyle vatandaşlar yolda mahsur kaldı. İstanbul'a giriş-çıkışlar durduruldu, toplu taşıma araçları kilitlendi.
Habertürk Meteoroloji Mühendisi Hüseyin Öztel; “Hava durumu -43 derece ölçüldü.” dedi.
Yrd. Doç. Dr. Kahraman; Istanbul'da ısının şu an -29 derece, nemin ise % 75. Hissedilen ısnıın -33 derece olduğunu açıkladı.
ZEKÂ BULMACASI...................T A V Ş A N
“Adamın biri, düz bir tarlada ileri doğru bakmakta olan bir tavşanın arkasından sessizce yaklaştı ve ayağından yakaladı.”
Yukarıdaki cümlede mantıksızlık nerededir? (Cevabı yarın)
21.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: el-Meryem Suresi 62
Onlar orada boş bir söz işitmezler. Ancak 'Selam' işitirler. Orada sabah akşam rızıkları da hazırdır.
[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: Hadisi Şerif
Kim Allah Teala hazretlerinin rızası için bir derece tevazu izhar eder (alçak gönüllü) olursa, Allah, onu bu sebeple, bir derece yükseltir. Kim de Allah'a bir derece kibirde bulunursa, Allah da onu bu sebeple bir derece alçaltır, böylece onu esfel-i safiline (aşağıların aşağısına) atar.
[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: el-hamid: Her türlü hamd ve övgüye layık olan.
[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: Uyumadan Önce Abdestli Ol : Bütün bir günü kulluk şuuru ile Rabbini görür gibi bir titizlikle ihsan muhtevasında yaşayan bir mü’min Efendimiz’in tavsiyesine uygun olarak gece istirahatına çekilirken abdestli olmalıdır.
Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Berâ bin Âzib’e şöyle buyurmuştur:
“Yatağına varacağın zaman namaz abdesti gibi abdest al, sonra sağ tarafına yat.” (Buhârî, Vuduu, 75)
[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: Buhari, Müslim, Tirmizi
Allah’ım! Hatalarımı kar ve soğuk su ile temizle, kalbimi hatalardan beyaz elbiseleri kirlerden temizlediğin gibi temizle, benimle günahlarımın arasını doğu ile batı arası kadar uzaklaştır.
[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberlik vazifesi
Resûlullah, zor şartlar altında Peygamberlik vazifesine başladı. İnsanlara doğru yolu göstermek için pek çok sıkıntılara katlandı. Yeryüzüne îmânı, adâleti, merhameti, muhabbeti yerleştirmek için çalıştı. İnsanların hem dünyalarını hem de ebedî olan Âhiret hayatlarını kurtarmak için kendisini helâk edercesine büyük bir gayret gösterdi.
Peygamber Efendimiz, İslâm’a dâvet ederken en yakınlarından başlamış, zaman ve mekâna göre davranmış, muhâtabının hâlet-i rûhiyesini ve anlayış seviyesini gözetmiş, tedrîcîliğe riâyet etmiş, bulduğu her fırsatı değerlendirmiş, hiçbir zaman zorlaştırmamış, dâimâ kolaylaştırmış, hep müjdelemiş, aslâ nefret ettirmemiştir.
[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: Kafirun Suresi
Kafirun suresi, Mekke döneminde nüzul olmuştur. Kafirun suresi, 6 âyettir. Kafirun, inkârcılar demektir.
1: De ki: “Ey kâfirler!”
Hitap, Allah ve Peygamber’e iman etmeyen bütün kâfirleredir. Yani bu, Efendimiz (s.a.s.) zamanında bulunan kâfirler için geçerli olduğu gibi, kıyâmete kadar gelecek bütün kâfirler için de geçerlidir. Bir insan, “kâfir” olduğu sürece bu âyetin muhatabıdır. Küfründen vazgeçtiği an, bu hitabın ayrıştırıcı, uzaklaştırıcı ve kahredici tesirinden de kurtulur. Böyle bir hitabın hedefi, iman ile küfrün arasını tam olarak ayırmaktır. Çünkü iki inanç arasında hiçbir benzerlik yoktur. Aydınlık ve karanlık, gündüz ve gece gibi birbirine tamamen zıt olan iki şey gibi, iman ile küfür de birbirine zıttır ve asla bir arada bulunmaz. Bunların arasını telif edip uzlaşmaya gidilmesi mümkün değildir. Bu sebeple kâfirlere hitaptan sonra onlara bu kesin inancın bir yansıması olarak şöyle demesini istiyor:
2: “Sizin taptığınıza ben tapmam.”
3: “Benim taptığıma da siz tapmıyorsunuz.”
4: “Bundan böyle ben sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim.”
5: “Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.”
Resûlullah (s.a.s.)’in kulluk ettiği ilâh, hiç şüphesiz tek olan Allah Teâlâ’dır. Kâfirlerin taptığı mabudlar ise, Allah’ın dışında O’na ortak koştukları ve bir şekilde kendilerine ibâdet edip yalvardıkları ister taştan ister ağaçtan yapılmış olsun çeşitli putlar, melekler, cinler, nebîler, ölmüş insanların ruhları, güneş, ay, yıldız, hayvanlar, ağaçlar, nehirler, hayalî tanrılar ve tanrıçalar olabilir. Aslında onlar Allah’ı da biliyor ve O’na da ibâdet ediyor, O’na da yalvarıyorlardı. Fakat bu şirkle karışık bir ibâdet olduğu için, makbul bir ibâdet değildi. Terk edilmesi gereken bir durumdu. Çünkü tevhide inanan insanın, sadece Allah’a tapması ve O’nun dışındaki tüm sahte ilâhları bırakması gerekir. Dolayısıyla “Ben sizin taptıklarınıza tapmam” ifadesi içinde elbette “Allah Teâlâ”yı istisnâ etmek lazımdır.
Bu âyet-i kerîmeleri birlikte değerlendirdiğimiz zaman şöyle bir mâna anlamaktayız:
Resûlullah (s.a.s.), Yüce Allah’ın emriyle kâfirlere, üst üste tekitlerle ne şimdi ne de gelecekte kesinlikle putlara tapmayacağını, yaşadığı sürece böyle bir şeyin kendisinden asla sadır olmayacağını ilan eder. Hem ibâdet ettikleri ilâhın, hem de ibâdet etme şekillerinin, asla uzlaşmayacak biçimde birbirinden tamamen farklı olduğunu bildirir. Böylece kâfirlerin “belki uzlaşma olur, biz de gönül huzuruyla putperestliğimize devam ederiz” şeklindeki heveslerini kursaklarında bırakır. Peygamberimiz (s.a.s.), uzlaşmayı tamamen reddettiği gibi, onları da İslâm’a davet etmekle birlikte, Allah’a tapıp tapmamakta kendi tercihlerine bırakmıştır. İsteyen inanır Allah’a kulluk eder; isteyen küfründe devam eder. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“ De ki: «Gerçek, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin...»” (El-Kehf 18/29)
Zaten bir sonraki âyet bu genel kaideyi beyân etmektedir:
6: “Artık sizin dîniniz size, benim dinim bana!”
Bu ifade şu anlama gelebilir: “Benim dinim ayrı, sizin dininiz ayrıdır. Ben sizin mabudlarınıza tapanlardan değilim. Siz de benim taptığım tek Allah’a tapmıyorsunuz. Ben sizin mabudlarınıza asla ibâdet edemem. Siz de benim mabuduma ibâdet için hazır değilsiniz. Onun için benim yolum ve sizin yolunuz hiç bir zaman birleşmez.” Bu ifade, kâfirlere hoş görünmek için değil, gittikleri yolda devam ettikleri sürece onlardan kesinlikle beraat ve ilişki kesmeyi ilan etmek içindir. Aynı zamanda kâfirlerin, din konusunda Allah’ın Rasulü ve ona iman edenler ile hiçbir zaman uzlaşmayacağını belirtmeyi ve bu konuda ümitlerini kesmelerini de kapsamaktadır.
Nitekim bu beraat ilanı, bu s
[22/1 00:10] Ömer Tarık Yılmaz: İlk Ezan
Namaz vaktini cemaate duyurmak için önceleri yalnızca “Namaza, namaza!” ifâdeleri söylenirdi. Daha sonra ise ezân-ı Muhammedî lutfedildi.
Allâh Resûlü, halkı namaza dâvet şeklinin nasıl olması gerektiği husûsunu ashâbıyla istişâre ediyordu.
Bâzısı; “Namaz vakti geldiği zaman bir sancak dikelim, Müslümanlar onu gördüklerinde birbirlerine haber versinler.” dedi. Fakat Peygamber Efendimiz bu teklifi beğenmedi.
Yahûdî borusu çalınması teklif edildi, onu da beğenmedi: “Bu, Yahûdîlerin âletidir.” buyurdu.
Çan çalınmasından bahsedildi. Peygamber Efendimiz: “O da Hıristiyanların işidir.” buyurdu.
İLK EZAN NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR?
Resûlullâh’ın derdiyle dertlenen, O’nun kaygısı ile kaygılanan Abdullâh bin Zeyd[1] (r.a.) oradan ayrılıp gitti. Uyku ile uyanıklık arasında iken kendisine ezân-ı Muhammedî lutfedildi. Hemen Resûlullâh’ın yanına giderek:
“−Ben uyku ile uyanıklık arasında iken biri gelip bana ezânı öğretti.” dedi.
Hz. Ömer de aynı rüyâyı görmüştü. Bunun üzerine Allâh Resûlü:
“−Ey Bilâl kalk ve Abdullâh bin Zeyd’in söylediklerini tatbîk et!” buyurdu.
Bilâl (r.a.) de Abdullâh’ın söylediklerini aynen tatbîk etti ve ezân okudu. (Ebû Dâvûd, Salât, 27/498)
Böylece ezân, vâcib derecesinde kuvvetli bir sünnet oldu. Çünkü o hem sâdık rüyâ, hem sünnet-i Nebî, hem de vahy-i ilâhî ile sâbittir. Âyet-i kerîmede:
“Onları namaza çağırdığınız zaman...” (el-Mâide, 58) buyrulmaktadır.
Ezânın teşrîinde her ne kadar vâsıta Abdullâh bin Zeyd (r.a.) ise de vahye ve gaybî feyze mazhar olan, her zaman için Varlık Nûru Efendimiz idi. Ezân, O’nun tasdîki ile meşrû kılındı ve insanlar câmiye, cemaate çağrılmaya başlandı. Bilâl-i Habeşî, ilk ezânı okuduğu zaman Medîne’nin bir ucundan diğer bir ucuna bu yüce dâvet ulaştı. Ezân sadâsıyla semâlar yankılandı. Mü’minler, büyük bir neş’e içinde mescide koştular.
Varlık Nûru’na namaza dâvet için muhtelif yollar teklif edildiği hâlde O bunların hiçbirinden hoşlanmamış, ezânı ise büyük bir memnûniyetle kabûl etmiştir. Çünkü ezân, İslâm’ın Allâh, peygamber, ibâdet ve hayat anlayışını veciz bir sûrette hulâsa eder ve aralarında sağlam bir bağ kurar. Dolayısıyla Allâh Resûlü, namaza dâvet konusunda en ideal yolu tercih buyurmuştur.
Ezân, âyet ve hadislerle sâbit olup bin dört yüz küsur senedir mü’minler için ulvî bir dâvet olarak devâm etmektedir. Cihanşümûl ve beynelmilel bir namaz çağrısıdır. Bu sebeple aslî ve orijinal şekli dışında okunamaz. O, âdeta semâların lâhûtî bir nağmesidir.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Ezânı işittiğiniz zaman müezzinin söylediğini (kelime kelime) aynen tekrarlayın. Sonra bana salât ü selâm getirin. Zîrâ kim bana salât ü selâm getirirse Allâh da ona on misliyle rahmet eder. Sonra benim için Vesîle’yi taleb edin. O, cennette bir makamdır ki, mutlakâ Allâh’ın kullarından birinin olacaktır. Ona erişecek kimse olmayı ümîd ediyorum. Kim benim için Allâh’tan Vesîle’yi taleb ederse, şefaatim kendisine vâcib olur.” (Müslim, Salât, 11; Ebû Dâvûd, Salât, 36/523)
Yine Allâh Resûlü diğer bir hadîs-i şerîfte, müezzinle birlikte ezânı tekrarlayan kimsenin cennete gireceğini haber vermiştir.[2] Ezândan sonra yapılacak duâ hakkında ise şöyle buyurmuştur:
“Kim ki ezânı işittiği zaman:
«Ey bu eksiksiz dâvetin ve kılınan namazın Rabbi! Hz. Muhammed’e (s.a.v.) vesîleyi ve fazîleti ver. O’nu va’dettiğin Makâm-ı Mahmûd üzere haşret!» derse, ona kıyâmet günü mutlakâ şefaat ederim.” (Buhârî, Ezân, 8; Ebû Dâvûd, Salât, 37/529)
EZANIN FAZİLETİ
İlâhî bir sadâ olan ezânın fazîleti hakkında pek çok hadîs-i şerîf vârid olmuştur. Bunlardan birkaçı şöyledir:
“İki duâ vardır, aslâ reddedilmez veya çok nâdir reddedilir: Ezân esnâsında yapılan duâ ile Allâh yolunda cihâd ederken insanların birbirine girdikleri andaki duâ.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 39/2540)
“İnsanlar ezân okumanın ve namazda ilk safta bulunmanın sevâbını bilselerdi ve bunları yapabilmek için de kur’a çekmek zorunda kalsalardı, mutlakâ öyle yaparlardı.” (Buhârî, Ezân, 9, 32; Müslim, Salât, 129)
“Namaz için ezân okunduğu zaman şeytan oradan sesli sesli yellenerek uzaklaşır, ezânı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezân bitince geri gelir. Kâmet başlayınca yine uzaklaşır, bittiğinde ise geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve: «Şunu hatırla, bunu düşün!» diye aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki (buna kapılan) kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hâle gelir.” (Buhârî, Ezân, 4; Müslim, Salât, 19)
Dipnotlar:
[1] Abdullâh bin Zeyd (r.a.), Uhud Gazvesi’nde Peygamber Efendimiz’i yakından müdâfaa ettiği için O’nun takdîrini kazandı. Bu savaşta sâdece Abdullâh değil, onun bütün âilesi büyük kahramanlıklar gösterdi. Allâh Resûlü de onların cennette kendisine komşu olmaları için duâ etti. Peygamber Efendimiz zaman zaman Abdullâh bin Zeyd’in evine gelir ve orada abdest alıp namaz kılardı. Abdullâh bin Zeyd (r.a.), Resûlullâh’a çok meftûn olan sahâbîlerdendi. Efendimiz’in vefât haberini aldığında bu acı haberle sarsılan Hz. Abdullâh: “Allâh’ım! Gözümü al ki, tek sevdiğim Hz. Muhammed’den (s.a.v.) sonra, artık kimseyi görmeyeyim.” diye duâ etti ve o anda âmâ oldu. (Kurtubî, V, 271) Abdullâh (r.a.), Harre Vak’ası diye bilinen savaşta iki oğluyla birlikte şehîd oldu. [2] Müslim, Salât, 12.
[22/1 00:10] Ömer Tarık Yılmaz: Bırak onları, tehdit edildikleri güne kavuşana kadar, (batıl inançlarına) dalsınlar ve (dünya hayatlarında) oynayadursunlar. - Zuhruf - 83. Ayet
[22/1 00:10] Ömer Tarık Yılmaz: Allahım! Senden hayırlı olan işleri yapmayı, aklın ve dinin çirkin gördüğü şeyleri terk etmeyi ve fakirlerin sevgisini istiyorum. - Malik, Dua, No:508
[22/1 00:10] Ömer Tarık Yılmaz: “Bu böyle olmuştur; çünkü Allah, bir topluluğa lütfettiği nimetini, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez ve Allah her şeyi işitip bilmektedir.” - Enfâl, 8/53
[22/1 00:10] Ömer Tarık Yılmaz: Akıl, sahip olduğumuz nimetlerin başında gelir. Bu nimete sahip olmak, onu en güzel bir şekilde korumayı gerektirir. Aklı kısmen veya bütünüyle devre dışı bırakan içeceklerin adı dönem dönem değişse de, etkisi her zaman nesilleri tehdit etmiştir. Alkol, uyuşturucu, bonzai vb. şekilde isimlendirilen içecekler sarhoş edici, akla zarar verici yönüyle Kur’an ve hadislerde yasak olarak tarif edilen içkinin özelliklerini ihtiva eder. Alkollü içecekler günümüzde birçok toplumsal sorunun sebebidir. Kullanımlarının yol açtığı sağlık sorunları yanında trafik kazaları, intiharlar, aile yuvalarının yıkılması, iş hayatının bozulması, meslek kayıpları ve çeşitli ekonomik yıkımlar açısından toplumlara verdiği zararlar çok boyutlu yıkımlar oluşturmaktadır. Bu sebeple rahmet dini olan İslam, kişinin aklında, malında, sosyal itibar ve konumunda büyük zararlara yol açan içkiyi kesin bir dille yasaklar. Peygamberimiz (s.a.s.) içkinin birçok sorunu beraberinde getirdiğini ortaya koyarken, “İçkiden uzak durun; içki bütün kötülüklerin anasıdır.” (Nesâî, Eşribe, 44), “İçki her kötülüğün anahtarıdır.” (İbn Mâce, Eşribe, 1) sözleriyle bunu açıkça ifade etmiştir. - AKIL NİMETİNİ KORUMAK
[22/1 00:10] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak hayra sarfedenler için rableri nezdinde ecirleri vardır; onlar için ne korku olacak ne de üzüleceklerdir..
(Bakara, 2/274)
Bir Hadis:
Ameller niyetlere göre değer kazanır ve herkes, yalnızca niyet ettiği şeyin karşılığını alır.
(Buhârî, 'Bed'ül-vahy', 1)
Bir Dua:
… Ey Rabbimiz! Bize sabırlar ver ve Müslüman olarak canımızı al!
(A'râf, 7/126)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[22/1 00:11] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Ridaniye Savaşı. (1517)11. Diyanet İşleri Başkanı Dr. Lütfi Doğan’ın Vefatı. (2018) Greenwich saati ile 07.21’de Ru’yet olacak. Hilal ilk defa Büyük Okyanus’ta görülecek.
Biriniz İslam’ı güzelce yaşadığında, yapacağı her bir iyiliğe karşılık on mislinden yedi yüz katına kadar (sevap) yazılır... (Buhârî, Îmân, 31)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
MÜSLÜMAN DİNÎ VE AHLAKİ DEĞERLERİYLE YAŞAR
“En hayırlı ümmet” övgüsüne mazhar olan her bir mümin, zihnine ve gönlüne yalnızca İslam’ın yüce değerlerini nakşeder. Kaynağı vahiy olmayan her çeşit düşünce ve alışkanlıklar karşısında dikkatli davranır. İmanına zarar verebilecek tehlikelerden uzak durur. Söz ve davranışlarına İslam ahlakını yansıtır. Sevgili Peygamberimiz (sas) bir hadisinde bizleri şöyle uyarmaktadır: “Kim bir topluluğa benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4) Yani bir kimse kendi değerlerini yaşamak yerine başkasına özenir, onun inanç ve âdetlerini benimserse, sonunda onlar gibi düşünmeye ve yaşamaya başlar. Zira maddi ve fiziki benzeşmenin manevi sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. O hâlde Rabbimize ve kendimize karşı sorumluluğumuzun bilincinde olalım. Yaratılış gayemizden uzaklaştıran her türlü davranıştan uzak duralım. Kur’an’a ve sünnete sımsıkı sarılalım. Unutmayalım ki toplumlar, dinî ve ahlaki değerleriyle ayakta durur ve bu değerlerden beslenen şuurla yaşarlar.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[22/1 00:12] Ömer Tarık Yılmaz: ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ
Bu Kitap; kendisinde hiçbir şüphe olmayan, takva sahiplerine yol gösteren bir Kitap’tır.
(2/Bakara, 2)
Tevhid Meali
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.tevhiddergisi.kiblegah
[22/1 00:12] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah’ım, beni amellerin en güzeline ve ahlakın en güzeline kavuştur. Onların en güzeline ancak sen ulaştırırsın. Beni kötü işlerden ve kötü ahlaktan muhafaza et. Bunlardan ancak sen koruyabilirsin.”
Nesâî, İftitâh, 16
Müslümanca | İslam Ansiklopedisi
[22/1 00:13] Ömer Tarık Yılmaz: En çok hadis rivayet eden sahabiler
2018-05-25 Tarihinde Yayınlandı
• Ebû Hüreyre (r.a.), rivayet ettiği 5 bin 374 hadisle ilk sırada bulunmaktadır. Kendisinden de 800 kadar zat (ravi) hadis almıştır.
• Abdullah bin Ömer (r.a.), rivayet ettiği 2 bin 630 hadisle ikinci sırayı almıştır.
• Enes bin Mâlik (r.a.), Peygamberimizden 2 bin 286 hadis rivayet etmiştir.
• Hz. Âişe Validemiz (r.a.), Peygamber Efendimizden 2 bin 210 hadis rivayet etmiştir.
• Abdullah bin Abbas (r.a.), Peygamberimizden 1660 hadis rivayet etmiştir.
• Câbir bin Abdullah (r.a.), Peygamber Efendimizden 1540 hadis rivayet etmiştir.
• Ebû Said el-Hudrî (r.a.) ise Peygamber Efendimizden 1170 hadis rivayet etmiştir.
[22/1 00:13] Ömer Tarık Yılmaz: GİRİŞ:
İSLÂM’DA BİLGİ VE VARLIK
Bilgi Meselesi
Bilginin Tanımı ve İmkânı
Akait ve kelâm âlimleri, nesnelerin (eşya) sabit bir gerçekliğinin bulunduğunu ve bunun bilinmesinin mümkün olduğunu kaydeder-
ler. Çünkü varlık ancak bir hakikate sahip olunca bilginin konusu olabilir. Varlık ile bilgi arasındaki bu sıkı ilişki sebebiyle akait ve kelâm
âlimleri varlık meselesiyle ilgilendikleri gibi, bilgi meselesiyle de ilgilenmek durumunda kalmışlardır.
Genelde ilim “bilen ile (süje) bilinen (obje) arasında bağ kurma” şeklinde tanımlanır. İlmi “sahibine, aklın ve duyuların sahasına giren
her şeyi (mezkûr) açık hale getiren sıfat” diye tanımlayan Mâtürîdî’nin tanımı, buna yakın muhtevaya sahiptir. Bu tanımda da “bilinen şey
(mezkûr)”, “bilen kişi” ve “bilme fiili” olmak üzere üç unsurdan söz edilmektedir. Bazı kelâm âlimleri tarafından ilmin “mâlûmun olduğu
gibi açıklanması, mahallinin âlim olmasını gerektiren sıfat” (Eş‘arî) ve “bir şeye olduğu gibi inanma” (Mu’tezile) şeklinde tarifleri yapılmış
olmakla birlikte en kapsayıcı tanım Mâtürîdî’nin tanımıdır.
Bilgi ya mutlak olur ki bu, eşyayı doğrudan ve olduğu gibi bilmektir, ya da izâfî olur ki bu da varlıkları dolaylı yani bilgi vasıtalarıyla
bilmektir. Allah’ın bilgisi mutlak, bizim bilgilerimiz ise izâfîdir. Bu sebeple Allah’ın bilgisi kadim, doğrudan, sonsuz ve sınırsızdır. Bizim
bilgimiz ise dolaylı, sonlu, sınırlı, verilmiş veya kazanılmıştır.
Allah Teâlâ’nın varlık âlemine çıkardığı insan başlangıçta hiçbir şey bilmezken, onu Cenâb-ı Hak bilip öğrenebileceği yeteneklerle do-
natmıştır.
“Allah sizi analarınızın karnından, siz hiçbir şey bilmez durumda iken çıkardı. Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.”[1]
Aynı husus Mülk sûresinde ise şu şekilde ifade edilir:
“De ki: O, sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve kalpler verendir.”[2]
Bu duruma göre yaratılıştan bilme ve öğrenme yeteneğine sahip insan için ilahî veya beşerî ayırımı yapılmaksızın bilginin imkânı söz
konusudur. Allah, insanın bilip öğrenmesi için dış dünyada ve kendi içinde kendisine işaret eden deliller yaratmıştır. Söz konusu delillerle
dinî bilgi arasında da sıkı bir ilgi vardır. Kelâm ilminin amacı bu irtibatı kurmaktır. Kelâm âlimlerinin eşyanın hakikatine ilişkin bilgilere
önem vermelerinin sebebi de onu bu amaca götüren bir vasıta olarak görmeleridir.
Biz Allah’ı dolaylı yoldan bildiğimize göre, bu bilgiyi bize veren, gördüğümüz âlemdir. Eşyanın bilinmesinin mümkün olmaması halin-
de Allah’ı bilmemiz imkânsız olacaktır. Eşyanın (dış gerçeklik) bir hakikati vardır ve insan için onun bilgisine erişmek mümkündür. Eğer
söz konusu dış âlem ârızî ve hayalî şeylerden ibaret sayılır ve bilginin imkânı reddedilirse, başta Allah inancı olmak üzere itikadın temel-
lendirilmesinin bir dayanak noktası kalmaz. Bu sebeple eşyanın hakikatinin bulunduğunun ve onun bilinmesinin mümkün olduğunun
ortaya konulması gerekir.
Kelâm âlimleri, ilmin mümkün olup olmadığını kabul etmeleri bakımından insanları iki gruba ayırmakta, bilginin imkânını redde-
denlere sofist (Sûfestâiyye/Hisbâniyye), onun mümkün olduğunu savunanlara da ehl-i hak (Îkâniyye/varlığın kesin olarak bilinebileceğini
savunanlar) demektedir. Kelâmcılar bu ayırımda kendilerini ehl-i hak olarak görmüşlerdir. Kelâm âlimlerinin bu tutumu Kur’ân-ı Kerim’in
yaklaşımına da uygundur.
Kur’an’da ilmin imkânı kabul edilerek ulaşılan kesin bilgiye “burhan, sultan, ilim” gibi kavramlar kullanılırken; ilme ters düşen tutumlar
için de “zan, hars ( ), kuruntu, cehl” kelimeleri zikredilir. İnsanı bilen, düşünen, varlıkları isimlendiren biri olarak nitelendiren Kur’an,
bilenleri över, bilgisizleri ve doğru bilgi olmaksızın hüküm verenleri ise yerer.
[1] en-Nahl 16/78.
[2] el-Mülk 67/23.
[22/1 17:22] Ömer Tarık Yılmaz: 5- İsnadın Dinden Olduğunu Beyan Bâbı
26- Bize Hasen b. Rabî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Hammâd b. Zeyd, Eyyûb'la Hişâm'den, onlar da Muhammed'din naklen rivâyet ettiler.
Yine bize; Fudayl, Hişâm'dan naklen rivâyet etti.
Dedi ki: Bize de Mahled b. Hüseyin, Hişâm'dan, o da Muhammed b. Sîrîn'den naklen rivâyet etti. Muhammed Şöyle dedi:
«Şüphesiz ki bu ilim dindir. Öyle ise dinînizi kimlerden aldığınıza dikkat edin!...»
27- Bize Ebû Ca'fer Muhammed b. es-Sabbah rivâyet etti.
Dedi ki: Bize îsmâîl b. Zekeriyya, Âsım el-Ahvel'den o da İbn Sîrin'den naklen rivâyet etti. İbn Şîrîn Şöyle dedi:
«Eskiden isnadı sormazlardı . Fitne ortaya çıkınca:
— Bize râvilerinizin adlarını söyleyin, demeye başladılar. Şimdi ehl-i sünnete dikkat ediliyor ve onların hadîsleri kabul ediliyor; ehl-i bid'ata bakılıyor; onların hadîsleri kabul edilmiyor:
28- Bize İsbak b. İbrahim el-Hanzalî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Îsâ —ki İbn Yünus'tur— haber verdi.
(Dedi ki): Bize Evzâî , Süleyman b. Mûsa'dan naklen rivâyet etti. Süleyman Şöyle dedi:
— Tâvus'a tesadüf ettim; ve: filân bana şöyle şöyle hadîs rivâyet etti; dedim. Tavus:
«Eğer o arkadaşın mu'temed ise ondan hadîs al» dedi.
29- Bize Abdullah b. Abdirrahman ed-Dârîmî rivâyet etti.
(Dedi ki):
Bize Mervân yânî ibn-i Muhammed ed-Dımeşkî haber verdi.
(Dedi ki): Bize Saîd b. Abdilâzîz , Süleyman b. Mûsa'dan naklen rivâyet eyledi. Süleyman Şöyle dedi:
— Tâvus'a dedim ki; Gerçekten filân bana şöyle şöyle hadîs rivâyet etti. Tâvûs:
«— Eğer arkadaşın mu'temed ise ondan hadis al!» dedi,
30- Bize Nasr b. Alî el-Cehdamî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Esmai, İbn Ebi'b-Zinâd'dan , o da babasından naklen rivâyet etti. Babası Şöyle dedi:
— Medine'de hepsi güvenilir yüz kişiye yetiştim ki, onlardan hadîs kabul edilmez; haklarında: «Hadîs ehli değildir.» denilirdi.
31- Bize Muhammed b. Ebî Ömer el-Mekkî rivâyet etti.
(Dediki): Bize Süfyân rivâyet etti. H.
Bana Ebû Bekr b. Hallâd el-Bâhilî dahi rivâyet etti; bu lâfız onundur.
Dedi ki: Süfyân b. Uyeyne'den dinledim; o da Mis'ar'dan işitmiş. Mis'ar Şöyle dedi:
Sa'd b. İbrâhîmi:
«Mevsuk râvîlerden başka hiç bir kimse Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den hadîs rivâyet edemez.» derken işittim.
32- Bana Mervli Muhammed b. Abdillah b. Kuhzaz da rivâyet etti.
Dedi ki:
— Abdan b. Osman'ı şunu söylerken işittim. «Abdullah b. el-Mübarek'i
— İsnâd dîndendir. Eğer isnâd olmasa idi muhakkak her isteyen istediğini söylerdi; derken işittim,»
33- Muhammed b. Abdillâh dedi ki: Bana el-Abbâs b. Ebî Rizme anlattı.
Dedi ki:
Abdullah'ı: Bizimle (hadîs nakleden) şu kavım arasında ayaklar yani isnâd vardır , derken işittim.»
34- Muhammed şunu da söyledi:
«Ebû İshak İbrahim b. Îsâ et-Tâlekanî'yi dinledim. Şöyle dedi:
— Abdullah b. el-Mübarek'e dedim ki:
— Ya Ebâ Abdirrahman! Kulağımıza gelen şöyle bir hadîs var:
— «Hiç şüphe yok ki kendi namazınla beraber anne ve babana da namaz kılman, orucunla beraber onlara da oruç tutman iyilik üstüne iyilik kabîlindendir.»
Bunun üzerine Abdullah:
— Ya Ebâ İshak, bu hadîs kimdendir? dedi.
— Bu hadîs Şihâb b. Hirâş'dandır; dedim.
— O mevsuktur. Ya o kimden almış? dedi.
— Haccâc b. Dinar'dan; dedim.
— O da mevsuktur. O kimden almış?
— Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurmuş; dedim,
— Yâ Ebâ İshâk, şüphesiz ki, Haccâc b. Dinar'la Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında öyle (aşılmaz) çöller var ki, o çöllerde binek hayvanlarının boyunları kopar. Ama sadaka hususunda ihtilâf yoktur; dedi.
[22/1 17:22] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Ali (radıyallahu anh) şöyle demiştir: 'Daha önce hükmettiğiniz şekilde hükmedin. Zira ben (kargaşaya, nizâya götürecek) muhalefeti sevmem, tâ ki halk tek bir cemaat teşkil etsinler veya arkadaşlarımın öldüğü gibi ben de öleyim.' İbnu Sîrîn merhum, Hz. Ali (radıyallahu anh)'den yapılan rivayetlerin çoğunun uydurma ve yalan olduğu görüşünde idi.
Buhârî, Fedâilu'l-Ashâb 9.
Kütüb-i Sitte
[22/1 17:22] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Yavuz Sultan Selim’in Ridaniye Zaferi ve Halifeliğin Osmanlılara Geçişi 1517
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[22/1 17:23] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“(Ey müminler!) Yoksa siz sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?...”
Bakara 214
[22/1 17:23] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Allah’tan başka ilâh yoktur, O’nun ortağı da yoktur. Mülk ve hamd O’na aittir. O her şeye kâdirdir. Güç ve kuvvete ancak Allah’ın yardımı ile erişilir.”
Müslim, Mesâcid, 139
[22/1 17:23] Ömer Tarık Yılmaz: HÂDİMÜ’l-HAREMEYN
İslâmiyet’in iki mukaddes şehri olan ve bu sebeple Haremeyn diye anılan Mekke ve Medine’nin hizmetkârı anlamındaki bu unvan Yavuz Sultan Selim’den itibaren Osmanlı padişahları için kullanılmaya başlanmıştır. Sultan Selim bu unvanı, bir rivayete 1517 Ridâniye zaferinin ardından Kahire’ye girdikten sonra burada kılınan cuma namazı sırasında almıştır. Hutbede kendisinden “hâkimü’l-Haremeyn” diye bahseden hatibe “hâdimü’l-Haremeyn” demesi için müdahale eden Sultan Selim bu şekilde anılınca göz yaşlarını tutamamış, namazdan sonra hatibe ihsan ve iltifatlarda bulunmuştur.
Mukaddes beldeler halkının huzur ve refahının sağlanması Osmanlı padişahlarının başta gelen görevlerinden biri olmuştur.
Hâdimü’l-Haremeyn unvanı resmî yazışmalarda kullanılır, sikkelere darbedilir ve hutbelerde söylenirdi. Bu unvana sahip olmanın başlıca mesuliyeti Mekke ve Medine’yi himaye etmek, yani “hâmi’l-Haremeyn” olmaktı.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[22/1 17:25] Ömer Tarık Yılmaz: 10. Üç defa ağza su verip çalkalamak.(Ed Dar'e Kutnî-90)
[22/1 17:25] Ömer Tarık Yılmaz: Âyetlerimiz hakkında dedikoduya dalanları gördüğün vakit başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir, uzaklaş. Şayet şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra (kalk), o zalimler grubu ile beraber oturma.
[Enam Sûresi.68]
[22/1 17:25] Ömer Tarık Yılmaz: SÜMEYRA bnt. KAYS
Medineli bu hanım sahabi, Uhud savaşı esnasında ortaya koy-
duğu tavrıyla hatırlanır.
Yüreğinde güçlü bir iman ve Peygamber sevgisi taşıyan bu hanım Uhud’a babası, kocası, kardeşi ve iki oğlunu gönder- mişti. Müslümanların mağlubiyet haberlerinin yanı sıra Allah Rasûlünün selameti hakkında bir takım olumsuz haberler Medine’ye ulaştığında bir grup kadınla birlikte savaş meyda- nına koştu. Oraya vardığında yakınlarının cesetleri ile karşı- laştı. Yanındakiler onu teselli etmeye çalışıyorlardı. Fakat onun ağzından ısrarla şu soru dökülüyordu: “Rasûlullah nasıl?” Pey- gamberimizi bulduğunda ‘Ya Rasûlallah! Sen sağ olduktan sonra her türlü musibet hiç gelir bana’ demişti.
HAC SÛRESİ
Hac sûresi, 27. ayetinde hac ibadetinden bahsettiği için bu adı almıştır.
İlk 24 ayeti Mekke’de, geri kalan kısmı ise Medine’de nazil olmuştur.
Kur’an’da 22. sırada yer alır. Ta- mamı 78 ayettir.
Sûrede ayrıca Mekkeli müşrik- lerin hac ibadetini engellemeye haklarının olmadığı, kıyamet gününün dehşeti, cihat ve helak edilmiş eski toplumların du- rumları anlatılmaktadır.
ÖZLÜ SÖZ
Dahiliğin ne memleketi ne asrı olur; her yer ve zaman onundur. (Cenap Şahabettin)
[22/1 17:25] Ömer Tarık Yılmaz: Kullarına rahmet ve bereket ihsan eden, onları emin kılan
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Melik'tir; Kuddûs'tur; Selam'dır; Mü'min'dir; Müheymin'dir; Aziz'dir; Cebbar'dır; Mütekebbir'dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.' (Haşr, 23)
Selâmette olan, selâmette kılan. 'Selâm' kelimesi Kur'anı Kerimde 33 defa geçer ama bunlardan yalnız bir tanesi (Haşr, 23) Allah'ın ismi olarak geçmektedir.
Resulullah buyuruyor:
'Ey Allah'ım! Sen Selam'sın; Selâm yalnız sendedir. Ey ikram ve celâl sahibi olan! Sen ne yücesin.' (2)
Selâm ismi, Yüce Allah'ın kemalatının tümünün isbatını ve noksan sıfatların tümünün O'ndan uzaklaştırmayı içermektedir. Bunun manası şöyledir: 'Subhânallahi ve'l-Hamdu lillah.' Bu tesbih, yüce Allah'ın Ulûhiyyette ve tazimde tek olduğunu kapsamaktadır. Ve aynı şekilde 'Lâ ilahe illalahu vallahu ekber' de Ulûhiyyette ve tazimde tek olduğunu kapsamaktadır. (3)
Her doğan ölüyor, her yeşeren kuruyor, her yapılan yıkılıyor. Yaratılanların en değerlisi insan doğuyor, büyüyor, ihtiyarlıyor, hastalanıyor, acıkıyor, uyuyor ve ölüyor. 'Selâm' olan Rabbimiz bütün bunlardan salimdir. İslâm dinini indirerek selâmet yurdu olan Cennete davet eden, bu dünyada gönüller arasına köprü olan selâmı, nezaket kurallarını öğreten Rabbimiz Mü'minleri Cehennem azabından selâmette kılandır.
Allah'ın Selam sıfatı aynı zamanda cennete kabul ettiği kullarına selam vermesi anlamına da gelir. Cenab-ı Hak:
'Çok esirgeyen Rabb'dan onlara bir de sözlü 'Selam' (vardır)' (Yasin,58)
İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar. (Furkan, 75)
şeklinde buyurarak cennete giren insanlara sözlü olarak selam vereceğini bildirir. Kuşkusuz Allah'ın selamı müminler için olabilecek en büyük müjdedir.
'Yâ Selâm' Her kim bu ismi 161 kere hasta üzerine okusa o hasta sihhat bulur. (4)
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
2) Müslim, 591
3) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
4) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı) M. Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
5) Allah'ın İsimleri, 2005 Harun Yahya
6) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları
[22/1 17:26] Ömer Tarık Yılmaz: İslâm inancına göre dini vahiy yoluyla bildiren Allah'tır; bütün gerçek dinler Allah'tan gelmiş ve safiyetlerini korudukları sürece yürürlükte kalmıştır. İlk insan aynı zamanda ilk peygamberdir ve kendisine bildirilen din de tevhid dinidir. Allah'ın varlığı ve birliği ile nübüvvet ve âhiret inancı bütün ilâhî dinlerde değişmez ilkeler olarak yer alır. Bundan dolayı Hz. Âdem'den Hz. Muhammed'e kadar bütün peygamberlerin getirdiği hak dinlerin ortak adı İslâm'dır. Ancak tarihin akışı içinde insanlar hak dinden uzaklaşmış ve beşerî zaaf neticesinde yanlış yollara, bâtıl inanç ve yaşayışlara yönelmişler, dinde meydana gelen bu bozulma ve farklılaşma sebebiyle Allah peygamberler göndererek insanları ya eski dinlerini aslî şekilde öğrenip uygulamaya çağırmış veya yeni bir din ve şeriat göndermiştir.
Bu bakımdan İslâm'ın insan ve din telakkisi, insanın ve dinin evrim iddialarıyla bağdaşmaz. İslâm'a göre insan başlangıçta en güzel bir kıvamda yaratılmıştır (et-Tîn 95/4). Hz. Âdem'den itibaren bütün insanlar, Allah tarafından gönderilen tevhid dininin esaslarını kavrayıp benimseyecek ve hayatlarını bu esaslara göre düzenleyecek seviyede zihnî, ruhî ve bedenî kapasiteye sahip kılınmıştır. Allah'ın başlangıçtan itibaren insanlara bildirdiği dinin tevhid dini olduğu ve onların bu dini benimsemeye yatkın bir fıtratta yaratıldığı belirtilmiştir (er-Rûm 30/30).
İslâm bilginleri Kur'an'ın bu konudaki açıklamalarına dayanarak insanda hak dini benimseme temayülünün fıtrî olduğunu ifade ederler. Yine İslâm bilginlerinin çoğuna göre âyette (er-Rûm 30/30) geçen fıtratullah tabiri Allah'ın dini demektir ki o da İslâm ve tevhiddir. Âyet ve hadislerde hak dinlerin ilâhî kaynaklı olduğu ısrarla vurgulandığından İslâm âlimlerinin din tariflerinde de bu kayıt daima yer alır. Bu sebepledir ki herhangi bir hak dinin, peygamberine veya ortaya çıktığı kavme nisbet edilerek adlandırılması İslâmî literatürde pek kabul görmez.
Batı'da XVI. yüzyıldan başlayarak ilkel kabilelerin hayat ve dinlerine ilgi duyulmuş; XVIII. yüzyıldan itibaren dinin kaynağı konusunda kutsal kitapların verdiği bilgi dışında bazı kaynakların tesbitine çalışılmış; arkeolojik, antropolojik çalışmalarla elde edilen bulgular değerlendirilerek geçmişteki milletlerin, hatta tarih öncesi toplumların dinleri ve inançları üzerine bazı tezler ileri sürülmüştür. Meselâ ilk dönemlerde insanların tabiat olaylarının etkisi altında kalıp onlara kutsallık atfettiği (natürizm), ruhlara, özellikle de ecdat ruhlarına tapındığı (animizm), büyüye, bitki ve hayvanların kutsallığına inandığı (totemizm) veya kutsalı toplumun ve sosyal yaptırımın belirlediği, ilkel toplumlara ait bu inanışların ileri dönem dinlerinin temelini oluşturduğu gibi teori ve var sayımlar ileri sürülmüştür. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Batı'da etkili olan pozitivist ve materyalist propagandalar ile evrim teorisinin, kutsal kitaplarla çatışan iddia ve faraziyelere kaynaklık ettiği söylenebilir. Dinin en basit, en yalın ve sade şekline ilkel kavimlerde rastlanabileceği fikrinden yola çıkan bu teoriler, zamanla bunu, araştırmalarının dayandığı bilimsel yöntem olarak da benimsediler. Söz konusu teoriler, tekâmül nazariyesini esas almakta ve dinin kaynağının hurafe türünden inançlar, bâtıl itikadlar ve çok tanrıcılık olduğunu, evrim neticesinde insanlığın tek Tanrı inancına ulaştığını savunmaktaydı.
Bu teorilerin yanında yine aynı bilimsel yolları takip eden ve fakat tümüyle farklı neticelere varan bir başka teori daha vardır ki o da ilkel monoteizm teorisidir. Bu teze göre insanoğlunun en eski inancı tek Tanrı inancıdır. Taylor'un animizm nazariyesine karşı ilk ciddi itirazda bulunan öğrencisi Andrew Lang, Güneydoğu Avustralya ilkel kabilelerinde animizme rastlanmadığını fakat insanların ahlâkî âdâba uyup uymadıklarını denetleyen ve gökte bulunan bir yüce Tanrı kavramına her yerde rastlandığını ortaya koydu. Buna benzer bir ilkel tek tanrıcılık Wilhelm Schmidt tarafından da savunuldu. O, bütün ilkel kabilelerde bir yüce varlık inancının delilleri bulunduğunu ispat etti. Bütün dinî gelişmelerin başlangıcında görülen her şeye kadir bir yüce varlık inancının tarihî-kültürel değişmeler sonucu daha sonraları politeizm, animizm gibi inançlara dönüştüğü, bununla beraber bu eski inancın izlerinin hâlâ mevcut olduğu tezi ilmî çevrelerce açıklandı.
Dinin kaynağı konusunda en son ilmî neticeler vahyin bildirdiğini desteklemekte ve dinin kaynağının tevhid inancı olduğunu ortaya koymaktadır.
[22/1 17:26] Ömer Tarık Yılmaz: (Bunun üzerine: ) Ey Âdem ! Esyanin isimlerini meleklere anlat, dedi Adem onlarin isimlerini onlara anlatinca: Ben size, muhakkak semâvat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sirlari) bilirim Bundan da öte, gizli ve açik yapmakta olduklarinizi da bilirim, dememis miydim? dedi (BAKARA/33)
Onlar bilmezler mi ki, gizlediklerini de açikça yaptiklarini da Allah bilmektedir (BAKARA/77)
Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah'indir Içinizdekileri açiga vursaniz da gizleseniz de Allah ondan dolayi sizi hesaba çekecektir, sonra diledigini affeder, diledigine de azap eder Allah her seye kadirdir (BAKARA/284)
De ki: Içinizdekileri gizleseniz de açiga vursaniz da Allah onu bilir Göklerde ve yerde olanlari da bilir Allah her seye kadirdir (AL-İ İMRAN/29)
Resûle düsen (vazife), ancak duyurmadir Allah açikladiginizi da gizlediginizi de bilir (MAİDE/99)
Bilesiniz ki, onlar Peygamber'den, (düsmanliklarini) gizlemeleri için gögüslerini çevirirler (gönüllerinden geçeni gizlerler) Iyi bilin ki, onlar elbiselerine büründükleri zaman dahi, Allah onlarin gizlediklerini de, açiga çikardiklarini da bilir Çünkü O, kalplerin özünü bilendir (HUD/5)
Sizden, sözü gizleyenle onu açiga vuran, geceleyin gizlenenle gündüzün yürüyen (onun ilminde) esittir (RA'D/10)
'Ey Rabbimiz! Süphesiz ki sen bizim gizleyecegimizi de açiklayacagimizi da bilirsin Çünkü ne yerde ne de gökte hiçbir sey Allah'a gizli kalmaz' (İBRAHİM/38)
Allah, gizlediginizi de açikladiginizi da bilir (NAHL/19)
Hiç süphesiz Allah, onlarin gizleyeceklerini de açiklayacaklarini da bilir O, büyüklük taslayanlari asla sevmez (NAHL/23)
Eger sen, sözü açiktan söylersen, bilesin ki O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir (TAHA/7)
Içinde kendinize ait esyanin bulundugu oturulmayan evlere girmenizde herhangi bir sakinca yoktur Allah, sizin açiga vurduklarinizi da, gizlediklerinizi de bilir (NUR/29)
Mümin kadinlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler Görünen kisimlari müstesna olmak üzere, zinetlerini teshir etmesinler Bas örtülerini, yakalarinin üzerine (kadar) örtsünler Kocalari, babalari, kocalarinin babalari, kendi ogullari, kocalarinin ogullari, erkek kardesleri, erkek kardeslerinin ogullari, kiz kardeslerinin ogullari, kendi kadinlari (mümin kadinlar), ellerinin altinda bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadinina sehvet duymayan hizmetçi vb tâbi kimseler, yahut henüz kadinlarin gizli kadinlik hususiyetlerinin farkinda olmayan çocuklardan baskasina zinetlerini göstermesinler Gizlemekte olduklari zinetleri anlasilsin diye ayaklarini yere vurmasinlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler) Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtulusa eresiniz (NUR/31)
Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmis yasli kadinlarin, zinetleri (yabanci erkeklere) teshir etmeksizin (bazi) elbiselerini çikarmalarinda kendilerine bir vebal yoktur Iffetli davranmalari kendileri için daha hayirlidir Allah isitendir, bilendir (NUR/60)
(Seytan böyle yapmis ki) göklerde ve yerde gizleneni açiga çikaran, gizlediginizi ve açikladiginizi bilen Allah'a secde etmesinler (NEML/25)
Rabbin elbette onlarin kalplerinin gizlediklerini de, açiga vurduklarini da bilir (NEML/74)
Musa'nin anasinin yüreginde yalnizca çocugunun tasasi kaldi Eger biz, (vâdimize) inananlardan olmasi için onun kalbini pekistirmemis olsaydik, neredeyse isi meydana çikaracakti (KASAS/10)
Rabbin, onlarin, sînelerinde gizlediklerini de, açiga vurduklarini da bilir (KASAS/69)
Evlerinizde oturun, eski cahiliye âdetinde oldugu gibi açilip saçilmayin Namazi kilin, zekâti verin, Allah'a ve Resûlüne itaat edin Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahi gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor (AHZAB/33)
(Resûlüm!) Hani Allah'in nimet verdigi, senin de kendisine iyilik ettigin kimseye: Esini yaninda tut, Allah'tan kork! diyordun Allah'in açiga vuracagi seyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun Oysa asil korkmana lâyik olan Allah'tir Zeyd, o kadindan ilisigini kesince biz onu sana nikâhladik ki evlâtliklari, karilariyla iliskilerini kestiklerinde (o kadinlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasin Allah'in emri yerine getirilmistir (AHZAB/37)
Bir seyi açiga vursaniz da, gizleseniz de süphe yok ki Allah, her seyi gayet iyi bilmektedir (AHZAB/54)
(Resûlüm!) O halde onlarin sözleri sakin seni üzmesin Kuskusuz biz, onlarin gizlemekte olduklarini da, açiga vurduklarini da biliyoruz (YASİN/76)
Ey iman edenler! Eger benim yolumda savasmak ve rizami kazanmak için çikmissaniz, benim de düsmanim, sizin de düsmaniniz olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onlari dost edinmeyin Oysa onlar, size gelen gerçegi inkâr etmislerdir Rabbiniz Allah'a inandiginizdan dolayi Peygamber'i de sizi de yurdunuzdan çikariyorlar Ben, sizin sakli tuttugunuzu da, açiga vurdugunuzu da en iyi bilenim Sizden kim bunu yaparsa (onlari dost edinirse) dogru yoldan sapmis olur (MÜMTEHİNE/1)
Göklerde ve yerde olanlari bilir Gizlediklerinizi ve açiga vurduklarinizi da bilir Allah kalplerde olani bilendir (TEĞABÜN/4)
Peygamber, eslerinden birine gizlice bir söz söylemisti Fakat esi, o sözü baskalarina haber verip Allah da bunu Peygamber'e açiklayinca, Peygamber bir kismini bildirmis, bir kismindan da vazgeçmisti Peygamber bunu ona haber verince esi: Bunu sana kim bildirdi? dedi Peygamber: Bilen, her seyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi (TAHRİM/3)
Sözünüzü ister gizleyin, ister açiga vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir (MÜLK/13)
[22/1 17:26] Ömer Tarık Yılmaz: ALLAH KORKUSUYLA AĞLAMAK
7242 - Abdullah İbnu'z-Zübeyr radıyallahu anhüma'nın anlattığına göre, 'Kendilerinin müslümanlığı kabul etmeleri ile, Allah'ın onları azarladığına dair (şu) ayetin inmesi arasında dört yıldan fazla zaman olmamıştır.'
'Onlar, daha önce kendilerıne kitap verilen ve zaman geçtikçe kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Çünkü onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdi' (Hadid 16).
7243 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Çok gülmeyin, çünkü çok gülmek kalbi öldürür.'
7244 - Berâ radıyallahu anh anlatıyor: 'Biz Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la birlikte bir cenazede beraberdik. Aleyhissalâtu vesselâm kabrin kenarına oturup ağladılar, öyle ki (göz yaşlarıyla) toprak ıslandı. Sonra da: 'Ey kardeşlerim İşte (başımıza gelecek) bu aynı (ölüm hadisesi) için iyi hazırlanın' buyurdular.'
7245 - Abdullah İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: 'Sinek başı kadar bile olsa, gözünden Allah korkusuyla yaş çıkan ve bu yaşı yanak yumrusuna değecek kadar akan hiçbir mü'min kul yoktur ki, Allah onu (ebedi) ateşe haram etmesin!'
7246 - Hz. Muaviye İbnu Ebi Süfyan radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: 'Ameller kap(ta bulunan madde) gibidir. En aşağısı (yani dipteki kısım) güzelse en yukarısı (yani üst kısmı) da güzel olur; en aşağısı bozulursa en üstü de bozulur.'
7247 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Eğer kişi namazını herkesin gözü önünde kılınca (edebine uygun kılar) güzel yapar, tek başına kimsenin görmediği durumda kılınca da (edebine uygun kılar) güzel yaparsa, Allah Teâla hazretleri (onun ibadetinden memnun kalır ve:) 'Bu (kulluğunu riyasız yapan) gerçek bir kulumdur' der.'
7248 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: '(Ey mü'minler! Amel ve ibadetlerinizi) itidal üzere yapın, ifrattan kaçının. Zira sizden hiç kimseyi (ateşten) ameli kurtaracak değildir.'
Sahabiler: 'Seni de mi amelin kurtarmaz, ey Allah'ın Resülü!' dediler. Aleyhissalatu vesselâm: 'Beni de, buyurdular. Eğer Allah kendi katından bir rahmet ve fazl ile benim günahlarımı bağışlamazsa beni de amelim kurtarmaz!' buyurdular.'
[22/1 17:27] Ömer Tarık Yılmaz: Yine Ebu Sa'îd (radıyallahu anh) hazretleri der ki: 'Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: 'Kim: 'Rab olarak Allah'ı, din olarak İslâm'ı, Resûl olarak Hz. Muhammed'i seçtim (ve onlardan memnun kaldım)' derse cennet ona vâcip olur'.
Ebu Dâvud, Salât 361, (1529).
[22/1 17:27] Ömer Tarık Yılmaz: İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
[Bakara Sûresi.39]
[22/1 17:27] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim olacak bir ümmet çıkar. Bize ibadet usüllerimizi göster, tövbemizi kabul et. Şüphesiz tövbeleri kabul eden, merhameti bol olan yalnız sensin.” (Bakara, 2/128)
[22/1 17:27] Ömer Tarık Yılmaz: Acizliğini bilmeyen adam gerçekten kuvvetli değildir.[Cenap Şahabettin]
[22/1 17:28] Ömer Tarık Yılmaz: İshak Aleyhisselâm
İshak Aleyhisselâmın Soyu Ve Doğuşu:
İshak Aleyhisselâm; İbrahim Aleyhisselâmın ikinci oğlu olup Hz.Sâre´den doğmuştur.[1]
O zaman, İbrahim Aleyhisselâm, yüz yirmi yaşında bulunuyordu. [2]
Ahd-i Atîk´da ise, İsmail Aleyhisselâmın, Babası seksen altı yaşında bulunduğu sırada, İshak Aleyhisselâmın da, Babası, yüz yaşında olduğu sırada doğduğu
bildirilir. [3]
İshak Aleyhisselâmın doğuşu, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır: 'And olsun ki: Elçilerimiz!´[4], İbrahime müjde ile gelip (Selâm!) dediler. O da: (Selâm I) dedi ve eğleşmeden gidip (onlara) kızartılmış bir buzağı getirdi.
(İbrahim), onların, ellerinin, buna uzanmadığını görünce, hoşlanmadı. Onlardan, kalbine bir nevi´ korku geldi.
Onlar: korkma! Biz, Lut kavmine gönderildik! dediler.
(İbrahim)in zevcesi (hizmet için, ayakta idi) güldü.
Biz de, ona, İshak´ı, İshak´m ardından da, (Torunu) Yâkubu müjdeledik.
(Kadın): vay, kendim, koca bir karı, şu zevcim de, bir ihtiyar iken, ben mi doğu-ruacakmışım?!
Bu, doğrusu, pek şaşılacak bir şey! dedi.
(Elçi Melekler): Allanın emrine mi şaşıyorsun?!
Ey Ehl-i Beyt! Allanın Rahmeti, Bereketleri üzerinizdedir.
Şüphe yok ki, O, asıl hamde lâyık, hayır ve ihsanı çok olandır! dediler. [5]
İshak Aleyhisselâmın Doğmasına Halkın Şaşması:
İshak Aleyhisselâm doğunca, halk, buna şaşıp kaldılar:
'Yüz yaşlarında bir ihtiyar kocanın, doksan yaşlarında bir koca karının çocuğu oldu hâi?' dediler. [6]
İshak Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
İshak Aleyhisselâm: uzun boylu, kara gözlü, buğday benizli idi[7]. Kendisinin yüzü ve konuşması güzel, saçı, sakalı bembeyazdı. Sîret ve suretçe, Babası İbrahim Aieyhisselâma benzerdi. [8] Yaşlanınca, gözleri, görmez olmuştu. [9]
İshak Aleyhisselâmın Peygamberliği Ve Bazı Faziletleri:
İshak Aleyhisselâm; Babası İbrahim Aleyhisselâmın vefatından sonra, Şam´da Peygamberlikle vazefelendirilmiş[10], Yüce Allah, onu, seçkinlerden ve hayırlı insanlardan eylemiştir.
Kur´ân-ı kerimde şöyle buyrulur:
'Biz, ona (İbrahim´e) İshak ile (Torun´u) Yâkubu ihsan ettik ve her birini, hidayete (Peygamberliğe) erdirdik.[11]
'Ona (İbrahim´e), SâliMerden bir Peygamber olmak üzere de, İshak´ı müjdeledik. Hem ona (İbrahim´e), hem de İshak´a (feyz ve) bereketler verdik.
Her ikisinin neslinden iyi hareket edeni de, vardır, nefsine, apaçık zulmedeni de, vardır[12]'
'Kuvvet ve basiret sâhibleri olan kullarımız İbrahim´i, Ishakı ve Yâkubu da, an!´[13]
'Çünkü, onlar, bizim katımızda gerçekten seçkinlerden, hayırlı (Zatlardandı. [14]
'Onları, emrimizle doğru yolu gösterecek Rehberler kıldık.
Hayırlı işler yapmayı, dosdoğru namaz kılmayı, zekât vermeyi, kendilerine vahy ettik.
Onlar, bize ibadet edicilerdi. ´[15]
İshak Aleyhisselâm İle Hz. Sâre´nin Mekke´ye Gelip Hacc Edişi:
Ezrakî´nin, İbn. İshak´dan rivayetine göre: İshak Aleyhisselâm ile Annesi Hz.Sâ-re de, Şam´dan Mekke´ye gelip Hacc etmişlerdir.[16]
İshak Aleyhisselâmın Oğulları:
İshak Aleyhisselâm; Babası İbrahim Aleyhisselâmın vasiyeti üzerine Ken´ânî-lerin kızları ile evlenmeyip[17] Refaka bint-i Betvil ile evlenmiş, ondan, Ays ve Yâ-kub isimlerinde ikiz iki oğlu doğmuş[18], Ays´ı, Ağabeyi İsmail Aleyhisselâmın vefatı sırasındaki vasiyetine uyarak[19] Besime[20] binti İsmail Aleyhisselâm ile evlen-dirmiştir. [21]
İshak Aleyhisselâmın Vefatı:
İshak Aleyhisselâm; Ken´an ilinde [22], yüz seksen beş[23] veya yüz seksen[24] veya yüz yetmiş[25]´, ya da, yüz altmış[26] yaşında vefat etti.
Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selâm olsun!
İshak Aleyhisselâm, Babası İbrahim Aleyhisselâmın Mezreadaki kabrinin yanına gömüldü. [27]
Kabirleri, Beytülmakdise on sekiz mil uzaklıkta, Mescid-i İbrahim diye anılan Mescidin yanında bulunmaktadır.´[28]
[1] ibn.Sa´d-Tabakat c.1,s.47, Taberî-Tarih c.1,s.16O.
[2] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.48, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.46.
[3] Tekvin Bab: 16, Fıkra: 15, 16, Bab: 21, fkr.5.
[4] Büyük Meleklerden Cebrail, Mikâil ve İsrafil Aleyhisselâmlar (Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.161).
[5] Hûd: 69-73.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/239.
[6] Yâkubî-Tarih c.1,s.26.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/240.
[7] Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s. 192.
[8] Hâkim-Müstedrek c.2,s.557.
[9] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.47, İbn.Habib-Kitabulmuhabber s.296, Taberî-Tarih c.1,s.164, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.47, ibn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.39.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/240.
[10] Yâkubî-Tarih c.1,s.28.
[11] En´am: 84.
[12] Sâffât: 112-113.
[13] Sâd: 45.
[14] Sâd: 47.
[15] Enbiya: 73.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/240.
[16] Ezrakî-Ahbam Mekke c.ı,s.68.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/241.
[17] ibn.Kuteybe-Maarif s.18, Yâkubî-Tarih c.1,s.29, Taberî-Tarih c.1,s.163, Sâlebî-Arais s.101, İbn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.39.
[18] ibn.Kuteybe-Maarif s.17, Yâkubî-Tarih c.1,s.26, Taberî-Tarih c.1,s.162, 164, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.46, Sâlebî-Arais s.101, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.126.
[19] Taberî-Tarih c.1,s.162, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.125, Diyar.Bekrî-Hamîs c.1,s.145.
[20] Besime (Taberî-Tarih c.1,s.162).
[21] Sâlebî-Arais s.102, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.125, Diyar.Bekrî-Hamis c.1,s.145.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/241.
[22] İbn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.47.
[23] İbn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.4O.
[24] İbn.Kuteybe-Maarif s.17, İbn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.4O.
[25] Sâlebî-Arais s.102.
[26] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s,127.
[27] İbn.Kuteybe-Maarif s.17, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.47, Salebî-Arais s.102, Ibn.Esîr-Kamıl c.1,s.127.
[28] Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.47.
M. Asım Köksal, Peygamberl