[16/5 21:56] Ömer Tarık Yılmaz: “Güç ve zor zamanlarda(aşırı soğuk veya sıcak havalarda soğuk veya sıcak suyla)bile olsa abdesti tam ve mükemmel almak, mescidlere gidişte adımları çoğaltmak, namazdan sonra ikinci bir namazı beklemek. işte bağlanmanız gereken, rağbet etmeniz gereken şeyler bunlardır.”
(Müslim, taharet 41)
[16/5 21:56] Ömer Tarık Yılmaz: Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: 'Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır' diye yazmıştık.
el-ENBİYÂ Sûresi 105.Ayet
[16/5 21:56] Ömer Tarık Yılmaz: Ka‘de-i Ahîre
Ka‘de-i ahîre “son oturuş” demektir. Namazın sonunda bir süre (teşehhüt
miktarı) oturup beklemek namazın rükünlerindendir. İki rek‘atlık namazlardaki
oturuş, daha önce oturuş bulunmadığı için son oturuş sayılır.
Son oturuştaki süre Hanefîler'e göre 'teşehhüt' miktarıdır. Teşehhüt
miktarı ise, 'Tahiyyât' duasını okuyacak kadar bir süredir. Şâfiî ve
Hanbelîler'de ise farz olan oturuş süresi teşehhüt miktarına ilâveten bir de
Hz. Peygamber'e salavat getirilebilecek (“Allahümme salli alâ Muhammed”
diyecek) kadardır. Mâlikî mezhebine göre farz olan, hiç değilse selâm vermeye
elverişli bir süre oturmaktır. Namaz ibadetinin ana çatısını oluşturan şartlar ve rükünler bunlar olmakla
birlikte, yukarıda da belirttiğimiz gibi, ta‘dîl-i erkân ve namazdan
kendi fiili ile çıkmak da fakihlerin bir kısmına veya çoğunluğuna göre namazın
farz veya vâcipleri arasında sayılır. Bu sebeple bu iki kavram hakkında
burada bilgi verilmesi yerinde olur.
...Daha az
[17/5 21:35] Ömer Tarık Yılmaz: 89 - Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Duası ve Onlara şefkatinden Dolayı Ağlaması Bâbı
520- Bana Yunus b. Abdila'lâ Es Sadefi rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize İbn Vehb haber verdi.
(Dedi ki): Bana Amr b. Haris haber verdi, ona da Bekr b. Sevade Abdurrahman bin Cübeyr den, o da Abdullah b. Amr b. Âsdan naklen rivâyet etmiş ki peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah (azze ve celle)'nin İbrahim (aleyhisselâm) hakkındaki şu âyetini okumuş:
'Yarabbi şüphesiz ki onlar insanlardan bir çoklarını baştan çıkardılar. Bundan sonra bana kim tabi olursa o bendendir.' Sûre-i İbrahim, âyet: 36. İsâ Aleyhisselâm'ında:
Eğer onları azab edersen şüphesiz ki onlar senin kullarındır. Şayet mağfiret buyurursan Aziz ve Hakîm olan Allah da yalnız sensin . Sözünü okuyarak ellerini kaldırmış ve:
«Yarabbi ümmeti ümmeti.» diye dua etmiş ve ağlamış Bunun üzerine Allah (azze ve celle):
«Ya Cibrîl! Muhammed'e git, ona niye ağlıyorsun, diye sor!.. Rabbin onun niye ağladığını pekala bilir ya!., demiş.» Cibrîl (Aleyhimesselâm) da ona gelerek sormuş. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisinin ne söylediğini ona haber vermiş. Halbuki Allah onun ne söylediğini pekatâ bilir. Nihayet Allah: Ya Cibrîl! git Muhammed'e şunu söyle: Biz seni ümmetin hakkında razı edeceğiz ve seni üzmiyeceğiz! buyurmuş.
Kâdi Iyâz’ın beyanına göre hadis şerifteki « J6 » Kelimesi fiil değil kavl maddesinden isimdir. Ma'na şudur: «İsâ (aleyhisselâm)’ın kavlini de okudu...»
[17/5 21:35] Ömer Tarık Yılmaz: Ümmü'd-Derdâ radıyallahu anha anlatıyor: 'Ebu'd-derda radıyallahu anh'ı işittim. Demişti ki: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim, şöyle buyurdu: 'Müşrik olarak ölenle, bir müslümanı haksız yere öldüren hariç, Allah bütün günahları affedebilir.'
Ebu Dâvud, Fiten 6, (4270).
Kütüb-i Sitte
[17/5 21:36] Ömer Tarık Yılmaz: 50. Defi hacetten sonra abdest alırdı.Sürekli abdestli olmaya özen gösterirdi.(Müsned'i Ahmed-6/189)
[17/5 21:36] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• İmam Muhammed’in Vefatı 804
• Şair ve Siyaset Adamı Ziya Paşa’nın Vefatı 1880
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[17/5 21:36] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Kim Allah’ı, Resulünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.”
Maide 56
[17/5 21:36] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Gerçekten kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terk etmek vardır.”
Müslim, Îmân 134
[17/5 21:36] Ömer Tarık Yılmaz: ZİYA PAŞA’DAN BEYİTLER
İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrah
Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah
(İnsan hayatta ne kadar çok hile ve kötülükle karşılassa da Allah’a ve vatanına bağlılıktan vazgeçmemelidir; çünkü Allah doğruların yardımcısıdır.)
Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar
Rencide olur dîde-i huffâş ziyadan
(Nasıl ki yarasanın gözü güneş ışığından, aydınlıktan rahatsız olursa eksiği olanlar, cahil olanlar da olgun ve bilgili insanlardan hoşlanmaz, onları çekemezler.)
Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
(Kişinin aynası yaptığı işlerdir, laflarına bakılmaz; çünkü kişinin aklının seviyesi ancak yaptığı işlerle ortaya çıkar.)
Dehrin ne safâ var acaba sîm ü zerinde
İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde
(Dünyanın altınında ve gümüşünde ne mutluluk olabilir ki? İnsanlar o kaçınılmaz son yolculuğa çıkarken zaten bunların hepsini geride bırakır.)
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[17/5 21:54] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنَّ اللهَ اسْتَخْلَصَ هٰذَا الدِّينَ لِنَفْسِهِ وَلَا يَصْلُحُ لِدِينِكُمْ إِلَّا السَّخَاءُ وَحُسْنُ الْخُلُقِ أَلَا فَزَيِّنُوا دِينَكُمْ بِهِمَا. (طب)
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Muhakkak Allâhü Teâlâ, kendi zâtı için bu dini (İslâm’ı) hâlis kıldı (seçti ve râzı oldu). Dininize yakışan ise ancak cömertlik ve güzel ahlâktır. Dikkat edin, siz, dininizi bu ikisiyle süsleyin.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr)
17 Mayıs 2023
Fazilet Takvimi
[17/5 21:54] Ömer Tarık Yılmaz: İMÂM MUHAMMED HAZRETLERİNİN TALEBEYE VERDİĞİ EHEMMİYET
İmâm Muhammed (rah.), İmâm-ı Âzam Hazretlerinin talebelerinden müctehid bir zâttır. Hicrî 132 (M. 750) tarihinde Vâsıt’ta doğmuş, 189 (M. 805) senesinde Rey şehrinde vefat etmiştir.
İmâm Muhammed Hazretleri, ilim neşri husûsunda çok gayretli idi. İlim talebelerine maddeten ve manen elinden gelen bütün yardımı yapardı.
Mâlikî Mezhebi’nin meşhur fakîhlerinden olan Esed bin Fürât (rah.) şöyle anlatıyor:
“İlim tahsil etmek ve İmâm Mâlik Hazretlerinin Muvattâ isimli eserini okumak için İmâm Muhammed Hazretlerinin yanına gitmiştim. Ona, ‘Ben, memleketinden uzak kalmış bir kimseyim. Fıkıh ilmini de az tahsil ettim. Etrafınızda pek çok talebe var, sizden pek az ilim işitebiliyorum. Bana bir yol gösterin.” dedim.
İmâm Muhammed Hazretleri: “Gündüzleri talebelerle birlikte dersi dinlersin, gece de sırf sana vakit ayırırım, yanımda kalır, ders alırsın.” dedi.
Beni, evinin alt katına yerleştirdi. Gece, elinde bir bardak suyla yanıma gelir, kitabı okuturdu. Gecenin ilerleyen saatlerinde gözümü uyku kaplayıp dalmaya başladığımda o bardaktaki sudan alır, yüzüme serper, beni uyandırırdı. Kendisinden tahsilini arzu ettiğim ilimleri tamamlayıncaya kadar böyle devam ettik. Bir gün, benim, fakirlere dağıtılan sudan içtiğimi görünce sebebini sordu. Ben, “Allâh size rahmet etsin, ben de garip ve yolda kalmışlardanım.” dedim.
Gece olduğunda birisi, kaldığım yere gelip kapımı çaldı. Açtığımda İmâm Muhammed Hazretlerinin hizmetçisi olduğunu gördüm.
“Efendimin selamı var, bugünden önce sizin bu hâlinizden haberi yokmuş. Bunu alıp nafakanıza sarf etmenizi rica ediyor.” dedi ve ağırca bir keseyi bana verdi.
İçimden, ‘Dirhem (gümüş akçe) göndermiş olmalı!” dedim, sevindim. İçeride keseyi açınca altın liralar olduğunu gördüm.
17 Mayıs 2023
Fazilet Takvimi
[17/5 21:55] Ömer Tarık Yılmaz: İyiliğe gücün yetmezse kötülük yapma.[Feriduddin Attar]
[17/5 21:55] Ömer Tarık Yılmaz: ZAMAN NİMETİ
Günümüzde pek çok kimse vakit yokluğundan şikayet eder. Kime sorsanız, zamanı pek dardır; oradan oraya koşuşturmak- tan, en gerekli işlere dahi fırsat bulamamaktadır.
Bir akraba ziyareti, birkaç sayfa kitap okuma, hatta ailesiyle üç beş dakika sohbet etme veya çocuklarıyla meşgul olma gibi en önemli işler bile, “vaktim yok” bahanesiyle ihmale uğrayıp gitmektedir.
Kaybedilen birçok şey zamanla telafi edilebilir. Servetler yeni- den kazanılabilir. Fakat giden zaman asla geri dönmez.
Zaman, yegane sermayemizdir. Dünya ve ahiret için ne kaza- nacaksak, hepsini, bize verilmiş olan sayılı ömür dakikalarını harcayarak kazanırız. Onun için, her şeyden değerli olan bu sermayemizi nereye harcadığımıza dikkat edelim.
DİNÎ KAVRAMLAR
MÎZAN
-Ölçü, terazi ve tartı-
Mîzan; mahşerde herkesin amellerini tartmaya mahsus bir adalet ölçüsüdür.
Kur’an’da Mîzan’ın kurulacağı şöyle haber verilmektedir; “Kı- yamet günü için adalet terazile- ri kuracağız. Öyle ki hiçbir kim- seye zulmedilmeyecek (yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya ko- yacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.” (Enbiya, 21/47)
ÖZLÜ SÖZ
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek. Sözün odun gibi olsun fakat hakikat olsun tek. (Mehmet Akif Ersoy)
[17/5 21:55] Ömer Tarık Yılmaz: Zekât konusundaki fıkhî tartışmalar, zekâtın vücûb ve sıhhat şartları konusundan ziyade hangi malların ne ölçüde zekâta tâbi olacağı konusunda yoğunlaşır. Bunun belki de en başta gelen sebebi, mal ve zenginlik kavramlarının, ekonomik değer taşıyan malların dönemden döneme, toplumdan topluma değişmekte oluşudur. Kur'ân-ı Kerîm'de insanların önem ve ekonomik değer atfettikleri bazı mallar değişik vesilelerle zikredilse bile hangi mallardan ne ölçüde zekât alınacağına ilişkin bir sayım ve açıklama yer almaz.
Hz. Peygamber'in ve sahâbenin uygulamasında bazı malların zekâta tâbi tutulduğu ve bunlar için belli bir alt sınır ve zekât oranı belirlendiği, bazı malların da zekâta tâbi tutulmadığı bilinmektedir. İleri dönemde oluşan fıkıh doktrini de bu bilgiler etrafında oluşmuştur. Ancak Hz. Peygamber ve sahâbe döneminin uygulamalarında hareket noktasının, o dönem İslâm toplumunun mal ve ekonomik değer ölçüleri olduğu da göz ardı edilmemelidir. Böyle olunca bu bilgi ve ölçülerin, mal ve ekonomik değer kavramının eski dönemlere göre bir hayli değiştiği günümüz toplumlarına güncelleştirilerek getirilmesi, zekâtın mâna ve gayesine daha uygun bir yaklaşım olacaktır.
Burada zekâta tâbi mallar konusunda ağırlıklı olarak klasik fıkıh kitaplarındaki bilgilere yer verilecek ve bundan hareketle güncel problemlerin çözümüne ışık tutulmaya çalışılacaktır.
A) ALTIN ve GÜMÜŞ
Kur'an'da insanların dünya malına olan aşırı düşkünlüğü sürekli kınanır, zenginlerin ihtiyaç sahipleri için harcama yapması, infakta bulunması istenir. Altın ve gümüş âdeta dünya malını simgelediği için bu bağlamda sıkça zikredilmiştir.
Hz. Peygamber ve onu takip eden Hulefâ-yi Râşidîn ve Emevîler devirlerinde piyasada tedavülde olan para, dirhem (gümüş) ve dinar (altın) adı verilen paralar idi. Ayrıca külçe halinde altın ve gümüşler de ödemeler için kullanılıyordu.
Bu itibarla altın-gümüş paradan zekât yükümlülüğü konusu; a) mübâdele aracı olması bakımından nakit veya külçe altın ve gümüş, b) Altın ve gümüşten yapılan ziynet eşyası, c) günümüzdeki paralar olmak üzere üç ayrı alt başlıkta ele alınabilir.
a) Mübâdele Aracı Olması Bakımından Nakit veya Külçe
Altın ve Gümüş
Hadis kitaplarının ittifak halinde Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet ettikleri bir hadiste Hz. Peygamber 5 ukiyeden (=200 dirhem) az olan gümüşte zekât yükümlülüğünün olmadığını (Buhârî, ?Zekât?, 32); ayrıca başka bir rivayette de gerek para, gerekse külçe halindeki gümüşün 1/40 (% 2.5) nisbetinde zekâta tâbi olduğunu bildirmiştir (Buhârî, ?Zekât?, 38). Böylece Hz. Peygamber tarafından gümüşün zekât nisabı 200 dirhem, nisbeti de 1/40 (% 2.5) olarak tayin edilmiştir.
Gümüşün nisab ve nisbetlerini bildiren hadisler kadar meşhur olmamakla birlikte hadis mecmualarında altının nisab ve nisbetini bildiren hadisler de yer almaktadır. Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin her 20 dinar altından 1/2 dinar zekât aldığı rivayet edilir (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, nr. 1107, 1167).
Bu bilgi ve rivayetleri esas alan mezhep imamları gümüşün zekât nisabının 200 dirhem, altının nisabının 20 miskal, her ikisinin de zekât nisbetlerinin 1/40 (% 2.5) olduğunda görüş birliğine varmışlardır.
Dirhem ve dinarların bugünkü ölçülerle ağırlıkları:
Fıkıh ve tarih kitapları dirhem ve dinarların ağırlıklarının arpa, buğday, hardal gibi hububatla tesbit edildiğini, altın para birimi dinarla, miskalin eşit ağırlıkta olduklarını kaydederler. Ayrıca dirhemle dinar arasında -her 7 dinarın 10 dirheme eşitliği gibi- aritmetik bir bağın bulunduğunu bildirirler. Dirhem ve dinarın ağırlıklarının hububatla tesbiti, o dönemin şartları açısından kolay ve pratik bir çözüm olmakla birlikte, bu durum ileriki dönemlerde dirhem ve dinarın başka ölçü birimlerine dönüştürülmesi sırasınd
[17/5 21:56] Ömer Tarık Yılmaz: Onlara, deniz kiyisinda bulunan sehir halkinin durumunu sor Hani onlar cumartesi gününe saygisizlik gösterip haddi asiyorlardi Çünkü cumartesi tatili yaptiklari gün, baliklar meydana çikarak akin akin onlara gelirdi, cumartesi tatili yapmadiklari gün de gelmezlerdi Iste böylece biz, yoldan çikmalarindan dolayi onlari imtihan ediyorduk (A'RAF/163)
Her ikisi, iki denizin birlestigi yere varinca baliklarini unuttular Balik, denizde bir yol tutup gitmisti (KEHF/61)
(Genç adam:) Gördün mü! dedi, kayaya sigindigimiz sirada baligi unuttum Onu hatirlamami bana seytandan baskasi unutturmadi O, sasilacak bir sekilde denizde yolunu tutup gitmisti (KEHF/63)
Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret) O öfkeli bir halde geçip gitmisti; bizim kendisini asla sikistirmayacagimizi zannetmisti Nihayet karanliklar içinde: 'Senden baska hiçbir tanri yoktur Seni tenzih ederim Gerçekten ben zalimlerden oldum!' diye niyaz etti (ENBİYA/87)
Yunus kendini kinayip dururken onu bir balik yuttu (SAFFAT/142)
Sen Rabbinin hükmünü sabirla bekle Balik sahibi (Yunus) gibi olma Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmisti (KALEM/48)
[17/5 21:56] Ömer Tarık Yılmaz: SIDK VE DOĞRULUK
3222 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Sıdk insanı birr'e (Allah'ı razı edecek iyiliğe) götürür, birr de cennete götürür. Kişi, doğru söyler ve doğruyu arar da sonunda Allah'ın indinde sıddik (doğru sözlü) diye kaydedilir. Yalan da kişiyi haddi aşmaya götürür. Haddi aşmak da ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sorunda Allah'ın indinde yalancı diye kaydedilir.'
Buhari, Edeb 69; Müslim, Birr 102, 103, (2606, 2607); Muvatta, Kelam 16, (2, 989); Ebu Davud, Edeb 88, (4989); Tirmizi, Birr 46, (1972).
3223 - Ebi'l-Cevzai rahimehullah anlatıyor: 'Hasan İbnu Ali (radıyallahu anhüma)'ye: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan ne ezberledin?' diye sordum. Şu cevabı verdi:
'Aleyhissalatu vesselam'dan 'Sana şüphe veren şeyi terket, emin olduğun şeye ulaşıncaya kadar git. Zira sıdk (doğruluk) kalbin itminanıdır, yalan şüphedir.'
Tirmizi, Kıyamet 61, (2520); Nesai, Eşribe 50, (8, 327, 328).
[17/5 21:56] Ömer Tarık Yılmaz: Câbir İbnu Abdillah el-Ensârî (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'İki şey vardır gerekli kılıcıdır' Bir zat: -Ey Allah'ın Rasûlü! gerekli kılan bu iki şeyden maksad nedir? diye sordu: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):
'Kim Allah'a herhangi bir şeyi ortak kılmış olarak ölürse bu kimse ateşe girecektir. Kim de Allah'a hiçbir şeyi ortak kılmadan ölürse o da cennete girecektir' cevabını verdi.'
Müslim, İman 151, (93).
[17/5 21:56] Ömer Tarık Yılmaz: Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.
[Bakara Sûresi.45]
[17/5 21:57] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbim! onlar (anne ve babam) nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhat göster.” (İsrâ, 17/24)
[17/5 21:57] Ömer Tarık Yılmaz: Aklı olan korkmak gerek / Nefs elinden, hırs elinden. / Nefstir seni yolda koyan, / Yolda kalır nefse uyan.[Yunus Emre]
[17/5 21:57] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.SÜMÂME BİN ÜSÂL
Hicretten sonra Medîne'de İslâmiyet hızla yayılıyordu. İslâm güneşi gittikçe daha fazla insanı hidâyet nuru ile aydınlatıyordu. Peygamber efendimiz çevre kabîlelere elçiler gönderiyor, onları İslâmiyete da'vet ediyordu. Onlardan gelen elçileri kabûl ediyordu.
Bir gün Sümâme bin Üsâl da Resûlullahın ziyâretine geldi. Sümâme, Basra Körfezi yakınlarında yaşayan Yemâme kabîlesinin reisi idi. Asıl maksadı Resûlullahı öldürmekti.
Nitekim Resûlullahın huzûrunda iken, Peygamber efendimize saldırmaya teşebbüs etti. Ancak Eshâb-ı kirâm araya girerek buna mâni oldu. O kargaşa esnâsında Sümâme kaçmaya muvaffak oldu. Resûlullah efendimiz onun yakalanarak cezâlandırılması için emir verdi ve yakalanması için duâ etti.
Kim olduğunu biliyor musunuz?
Hicretin altıncı yılı başlarında, Sümâme bin Üsâl, umre için yola çıkıp, Medîne yakınlarına gelmişti. Resûlullahın süvârileri onu burada yakalayıp, Peygamberimize getirdiler. Yakalayanlar onu tanımıyorlardı. Peygamber efendimiz onlara buyurdu ki:
- Siz bunun kim olduğunu biliyor musunuz? Bu, Sümâme bin Üsâl'dir. Ona iyi esir muâmelesi yapınız. Kendisini incitmeyiniz!
Sümâme, mescide habsedildi. Resûlullah kendi evine geldiklerinde, mübârek hanımlarına:
- Sizde yemek olarak ne varsa toplayıp Sümâme'ye gönderin! buyurdular.
Böylece Sümâme'ye yiyecek gönderdikleri gibi iyi muâmelede bulundular. Ancak Sümâme'yi bulunduğu yerden bir tarafa ayırmadılar.
Peygamber efendimiz mescide çıktıklarında buyurdu:
- Yâ Sümâme, yanında ne var, gönlünden ne geçiriyorsun, benden ne bekliyorsun?
Sümâme cevap verdi:
- İçimde hayır ümidi var. Çünkü sen affedicisin. Eğer beni öldürecek olursan, bir câniyi öldürmüş olursun. Öldürmez de affedip, beni bağışlarsan, iyilik bilen, ni'mete şükreden birisine ihsân etmiş olursun. Eğer benden kurtuluş fidyesi olarak mal istiyorsan, işte malım. İstediğin kadar al.
Resûlullah efendimiz, üç gün üst üste gelerek aynı soruyu sordu ve aynı cevabı aldı. Bunun üzerine âlemlerin efendisi olan Peygamber efendimiz yine yüksek merhametini gösterdi ve Sümâme'nin hayâl bile edemiyeceği bir şekilde buyurdu ki:
- Artık Sümâme'yi salıveriniz!
Bu emir üzerine Eshâb-ı kirâm onu serbest bıraktı. Sümâme bırakılıp, serbest kalınca, gönlüne İslâmiyetin sevgisi düştü. Hemen Kelime-i şehâdet getirdi. Resûlullah efendimize biat etti.
En sevimli dîn
Resûlullah efendimiz ona, hemen gidip gusletmesini emretti. Sümâme hemen gidip gusledip, sonra mescide girdi. Resûlullahın huzurunda şunları söyledi:
- Vallahi, akşamleyin, yanına geldiğim zaman, bana senin yüzünden daha çok kızdığım bir yüz yoktu. Fakat sabah olunca, senin şehrin bana, en sevimli şehir oldu. Vallahi akşamleyin, senin dînin, bana en sevimsiz din idi. Sabahleyin en sevimli bir din olmuştur.
Böylece dünün azılı bir müşriki Peygamberimizin engin merhameti sâyesinde Müslüman olmuş hidâyete kavuşmuştu.
Hz. Sümâme hicretin altıncı yılında Resûlullahın huzûrunda Müslüman olduktan sonra Peygamber efendimize:
- Yâ Resûlallah! Ben umre yapmak için giderken süvârilerin beni yakalamıştı. Şimdi ne buyuruyorsunuz? diye arzetti.
Resûlullah onu dünya ve âhiret saâdetiyle müjdeleyip, umresini yapmasını emretti.
Hz. Sümâme, Mekke'ye, telbiye ederek girmişti. Bunun üzerine müşrikler onu yakaladılar, neredeyse boynunu vuracaklardı. Fakat o sırada birisi:
- Bırakınız onu! Siz yiyecekleriniz husûsunda Yemâme halkına muhtaçsınız. Ona bir şey olursa hepimiz aç kalırız, dedi.
Hak dîni kabûl ettim
Bunun üzerine müşrikler Sümâme'yi serbest bıraktı. Sonra müşriklerden birisi ona dedi ki:
- Demek, dinden çıktın hâ!
Hz. Sümâme şöyle karşılık verdi:
- Hayır, ben dinden çıkmadım. Bilâkis ben hak din olan İslâmiyeti kabûl ettim. Muhammed aleyhisselâmı ve Onun getirdiklerini tas
[17/5 21:58] Ömer Tarık Yılmaz: Anestezi yaptırmak orucu bozar mı?
Anestezi, nefes yolu veya iğne ile vücuda ilaç verilerek oluşturulmaktadır. Nefes yolu veya iğne ile yapılan anestezi, mideye ulaşmadığı gibi, yeme içme anlamı da taşımamaktadır. Ancak bölgesel ve genel anestezide, acil durumlarda ilaç ve sıvı vermek amacıyla damar yolu açılarak, bu açıklık, işlem süresince serum vermek suretiyle sağlanmaktadır. Bu itibarla, lokal anestezi, orucun sıhhatine engel değildir. Bölgesel ve genel anestezide serum verildiği için oruç bozulur.
[17/5 21:58] Ömer Tarık Yılmaz: AKTÂB
Kutublar. Tasavvufta yüksek derecelere ulaşmış mübârek, kıymetli zâtlar Kutb'un çokluk şeklidir. (Bkz. Kutub)
[17/5 21:59] Ömer Tarık Yılmaz: Kişi beslediği ve kurban olarak kesmeyi kararlaştırdığı bir hayvanın sütünden veya gücünden yararlanabilir mi?
Bir kimse, kendi evinde besleyip büyüttüğü bir hayvanı, kurban olarak keseceğine karar verse; bu hayvanın gücünden veya dişi ise sütünden yararlanabilir. Fakat kurban olarak alınan bir hayvanın kesim öncesinde sütünden ve yününden yararlanmak uygun değildir. Çünkü bu durumda hayvan satın alınmasından itibaren kurbanlık olarak belirlenmiş olmaktadır. Şayet böyle bir hayvandan yararlanılmışsa, yararlanma bedeli sadaka olarak verilmelidir (Fetavay-ı Hindiyye, V, 291, 301; İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar, V, 204, 209).
[17/5 21:59] Ömer Tarık Yılmaz: RİDÂ
Belden yukarıya örtülen havlu ve benzeri örtüye 'ridâ' denir.
[17/5 22:00] Ömer Tarık Yılmaz: 'Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et'
(Hicr, 15/99)
http://www.duavesureler.com
[17/5 22:00] Ömer Tarık Yılmaz: 'İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olanıdır.'
(Suyûtî, Camiu's-sagir, 2/10)
http://www.duavesureler.com
[17/5 22:00] Ömer Tarık Yılmaz: 'Allah'ım! Bizlere sağlam ve sarsılmaz bir iman ve güzel ahlak ihsan eyle.'
null
http://www.duavesureler.com
[17/5 22:00] Ömer Tarık Yılmaz: • İmam Muhammed’in (rah.) Vefatı (805)
'Yirmi sene bile çalışılsa edep öğrenmeden ilim öğrenilmez.' Süfyân-ı Sevrî [rahmetullahi aleyh]
Semerkand Takvimi
[17/5 22:00] Ömer Tarık Yılmaz: Dil ve İnsan
Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem] güzel konuşur, ümmetini de güzel konuşmaya davet ederdi. Onun dilinden dökülen kelimeler sadece doğru değil, aynı zamanda güzeldi. Onun söyleyiş biçimi, söylediği şey kadar önemliydi. Onun dilindeki berraklık ve letâfet, ruh güzelliğinin kelimeler dünyasındaki yansımasıydı. Peki, bizim dil dünyamız bugün ne halde? Her gün biraz daha sığlaşan, daralan, bayağılaşan dil dağarcığımız, zihin ve ruh dünyasında yaşadığımız kuraklığın bir tezahürü değil mi?
Dil olmazsa düşünce olmaz. Kelimeler olmasa, düşüncelerimizi açık-seçik ve anlamlı bir şekilde ifade etmemiz mümkün olmaz. Bu yüzden klasik düşüncede insan hayvan-ı nâtık olarak tanımlanmıştır. Yani insan anlamlı söz söyleyen, bunu söyleyebilmek için de anlamlı düşünce üretebilen varlıktır. Nutk ile mantık, yani konuşma ile doğru düşünme arasında böylesine derin ve sıkı bir ilişki vardır. Bu iki meleke olmadan insanın zihnen kâmil ve tamam bir varlık olması mümkün değildir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran da bu özelliğidir.
Semerkand Takvimi
[17/5 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet
'Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et'
(Hicr, 15/99)
Daha fazlası için Bir Ayet Hadis Dua uygulamasını hemen indir; Google Play: https://birayethadisdua.page.link/app?ayet=RSm8V42iXUY=
[17/5 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Hadis
“Allahım! Bana doğru olanı ilham et ve beni nefsimin şerrinden koru.”
(Tirmizi, 'De’avat', 70)
Daha fazlası için Bir Ayet Hadis Dua uygulamasını hemen indir; Google Play: https://birayethadisdua.page.link/app?hadis=RSm8V42iXUY=
[17/5 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Dua
'Allah’ım! Sürçmelerimi / hatalarımı azalt, ayıplarımı / kusurlarımı ört, korkumu gider, bana taşkınlık edene karşı beni koru, zulmedene karşı bana yardım et ve bu konuda bana yardımını göster.'
(İbn Ebî Şeybe, 'Dua', 42, No: 29389)
Daha fazlası için Bir Ayet Hadis Dua uygulamasını hemen indir; Google Play: https://birayethadisdua.page.link/app?dua=RSm8V42iXUY=
[17/5 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Bir kul, bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyamet gününde Allah'da onun ayıbını örter. Hadis-i Şerif
[17/5 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
Rahmân - 45. Ayet
[17/5 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Her dinin (kendine özgü) bir ahlakı vardır. İslam'ın ahlakı da hayâdır.
(Muwatta)
[17/5 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
Ey Allah’ım! Ben kendime çok zulmettim, günahları ancak sen bağışlarsın. Mağfiretinle beni bağışla ve bana merhamet et. Şüphesiz sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin.
(Tirmizî)
[17/5 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Halim
Çok sakin, hemen öfkelenmeyen, kızmayan, heyecanlanmayan, acele etmeyen hoşgörülü, teenni ile hareke eden
[17/5 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Bu Kadın Defnedilemez
Ebu Hanife’nin meclisine gelen biri şöyle bir suâl sordu:
– Hamile bir kadın doğum sırasında vefat etti. Onu yıkamak üzere tahtanın üzerine koyduklarında karnındaki çocuğun yaşadığı anlaşıldı. Bu kadın böylece defnedilecek mi, yoksa bekletilecek mi? Kadın şu anda yıkama tahtası üzerinde beklemektedir. Mecliste hazır bulunanlar birbirlerine bakıştılar. Bazıları:
– Bu kadın defnedilemez. Ancak bekletilir. Ola ki bekleme sırasında çocuk dünyaya gele, dediler.
Bazıları da:
– Cenaze bekletilmez. Efendimizin hadisi vardır, cenazenizi bir an önce toprağa verin, buyurdu, dediler. Böyle söylenmesine rağmen yine de gözler Ebu Hanife Hazretleri’ndeydi. O, söylenenleri dikkatle dinledikten sonra fikrini açıkladı:
– Bu cenaze, ne defnedilir, ne de çocuğun doğması için bekletilir?
Dinleyenler şaşırdılar.
– Ne yapılır öyleyse? Geride başka ihtimal mi var sanki?
Evet, Hazret-i İmam’a göre asıl ihtimal geridedir ve olması gerekeni şöyle dile getirmiştir:
– Bu hamile kadının karnı ameliyatla açılır, çocuğu alınır, sonra defnedilir!
Dinleyenler hep birden bu görüşe iştirak ettiler. Doktor geldi. Hamile kadının karnı yarılıp çocuk sağ olarak çıkarıldı. Sonra defnedildi, çocuk bakıma alındı.
Daha sonra ne oldu biliyor musunuz? Bu çocuk büyüdü, sıhhatli ve akıllı bir çocuk olup, Ebu Hanife’nin ilminden, irşadından istifade etti. Ebu Hanife’nin gösterdiği fıkhî çare ile hayata gelişinden dolayı halk ona Ebu Hanife’nin oğlu adını takmıştı.
[17/5 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Rabbimiz! Sen, gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilensin. Bizi, ailemizi ve müminleri açığa vurma. Tüm imtihanları kaybetmiş olsak da bizi rahmetine kabul et.
[17/5 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Yönettikleri insanlara, ailelerine ve sorumlu oldukları kişilere karşı adaletli davrananlar, Allah katında, Rahmân'ın yanında nurdan minberler üzerinde ağırlanacaklar.
(Nesâî, Âdâbü'l-kudât, 1)
[17/5 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: YURDUMUZ......... AKKUYU NÜKLEER SANTRALİ
Mersin'in Gülnar ilçesinde yapımı devam eden Akkuyu Nükleer Güç Santrali, 1200 megawatlık 4 reaktör ünite hâlinde yüksek teknoloji ile Türk ve Rus uzmanlar tarafından plânlandı.
İnşaatta 10.000 Türk, 3.000 Rus olmak üzere 13.000 mühendisi çalışıyor. Bu tesislerin inşasında vardiyalı olarak sürekli çalışan 700 işçi ve uzman istihdam ediliyor. En az 60 yıl çalışacak olan Akkuyu Nükleer Güç Santrali 2 yıl sonra bitecek. 3 milyar 260 milyon liralık yatırımla Mersin ve Türkiye'nin gururu olacak. Çünkü Türkiye'nin ilk nükleer güç santrali burada işletiliyor olacak. Nükleer santralimiz sağlam, güvenli, modern bir tesistir. Bu eserin 1. ünitesi inşallah 2023'ün Mayıs ayında bitirilecek şekilde plânlandı. Tamamı ise; 2025 yılında bitirilip faliyete geçmiş olacak. Böylece Türkiye’nin ihtiyacı olan elektriğinin %10’unu karşılayacak.
Dünyada 32 ülkede 443 nükleer santral hâlen faaliyette, 19 ülkede 51 nükleer santral inşa safhasındadır. En çok reaktör bulunan ülkeler:
ABD’de 94 reaktör işletmede, 2 tane inşa hâlinde,
Fransa’da 56 reaktör işletmede, 1 tane inşa hâlinde.
Çin’de 50 reaktör işletmede, 12 tane inşa hâlinde.
Rusya’da 38 reaktör işletmede, 3 tane inşa hâlinde.
Güney Kore’de 24 reaktör var, 4 tane inşa hâlinde.
9.280 megawatt güce sâhip Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nden sonra sıra Sinop santraline gelecek. Bu çalışmalar birilerini rahatsız ediyor Hâlbuki santral Türkiye sınırları içinde kurulacaktır! Yabancı ülkelerle bir ilgisi yoktur.
YEMEK..............KUZUKULAĞI SALATASI
MALZEME: 1 demet kuzukulağı, 1.5 yemek kaşığı zeytinyağı, 1 tatlı kaşığı sirke, 1 tatlı kaşığı şeker, 2 elma, 2 yemek kaşığı kuru üzüm, 1 yemek kaşığı hindistan cevizi, 1 çay bardağı krema, kâfi miktarda tuz ve karabiber.
YAPILIŞI: Kuzukulakları yıkanıp kurutulup salata tabağına parçalanarak konur. Bir kapta zeytinyağı, sirke, tuz, şeker ve karabiber karıştırılıp üzerine dökülür. Rendelenmiş elma, kuru üzümle karıştırılıp üzerine konulur. Hindistan cevizi serpilip, üstüne krema konarak servis yapılır.
17.05.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[17/5 22:31] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: İkrime (ra)
Irak ahalisinden bir grub İbnu Abbas (ra)'a dediler ki: Şu ayet hakkında ne dersiniz? 'Ey iman edenler! Ellerinizin altında olan köle ve cariyeler ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar sabah namazından önce, öğle sıcağından soyunduğunuzda ve yatsı namazından sonra yanınıza gireceklerinde üç defa izin istesinler. Bunlar sizin için açık bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmakta,size de, onlara da bir sorumluluk yoktur. Allah size ayetlerini böyle açıklar. Allah bilendir. Hakimidir' (Nur 58). Cenab-ı Hakk burada kesin emirde bulunduğu halde biz bunları tatbik etmiyoruz, dediler. İbnu Abbas (ra): 'Allah mü'minlere karşı halim ve rahimdir. Onları örtmeyi sever, insanlar o zaman evlerinde ne örtü ne de perde kullanmıyorlardı. Bazan hizmetçisi veya evladı veya yetimesi, kişi ehlinin üzerinde iken çıkagelirdi. Cenab-ı Hakk bunun üzerine, mezkur avret vakitlerinde izin istemeyi emretti. Böylece Allahu Teala onlara örtü ve hayır getirdi. Ne var ki, hala bu emirle amel eden tek kişi görmedim.'
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Ebu Davud, Edeb 141 (5191, 5192)
Hadisin Açıklaması:
Bu âyet, gerek aile ferdlerinin birbirleriyle temaslarını tanzimde ve gerekse bir Müslüman evinin ana planını tesbitte son derece ehemmiyetli bir irşâd-ı İlâhi olmaktadır.
Ancak ne var ki, İbnu Abbâs'ın âyetle ilgili yakınmalarından, isti'zân âyetinin hükmüyle amel hususunda Müslümanların gerekli titizliği bidayetten beri göstermedikleri anlaşılıyor.
Beyhakî'nin kaydettiği bir rivayette İbnu Abbas (radıyallahu anh) bu ihtimâli çok ağır ifadelerle dile getirir: 'Kur'ân'da bir âyet var, insanların çoğu ona inanmadılar: Bu, izin âyetidir...'
İbnu Ebî Hâtim'in kaydettiği bir rivayette, buna yakın tâbirlerle bu konudaki ızdırabını dile getirir: 'Şeytan üç âyet hususunda insanlara galebe çaldı, insanlar bu âyetlerle amel etmiyorlar' der ve yukarıda meâlen kaydettiğimiz isti'zan ayetlerini tilâvet eder.
Celâleyn Tefsiri'nde: 'Bu âyet için bazıları 'mensuh', bazıları da 'mensuh değil' demiştir. Gerçek şu ki, insanlar bunun hükmüyle amel etmemek suretiyle kadrini bilemediler' denmektedir.
Ayet-i kerime, aile halkının belli vakitlerde birbirlerine izinle girmelerini emrettiğine göre evin iç taksimatı, nüfusa uygun şekilde çok olmalıdır. Bölmesiz tek odadan ibaret mesken Müslüman evi olamaz. Müslümanın evi aile ferdlerine âyette zikri geçen 'avret vakitler'de mahremiyet sağlayacak şekilde birçok bölmeler, odalar ihtiva etmelidir
[17/5 22:31] Ömer Tarık Yılmaz: Her kim Allâh’ın rızasına ermek (cemaliyle müşerref olmak) isterse sâlih amel işlesin ve ibadetinde Rabbine kimseyi şirk koşmasın (amellerine riya karıştırmasın). (Kehf Sûresi, âyet 110)
[17/5 22:31] Ömer Tarık Yılmaz: Kim, kendisine yapılan bir iyliğe karsı, bunu yapana: 'Hz. Allah sana hayırlı mukafat versin' derse tesekkürü en mükemmel şekilde yapmış olur. Ravi: Tirmizi, Birr 86
[17/5 22:31] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
Nevvas adında biri vardı. Yanında su içme hastası bir deve vardı, İbnu Ömer Radıyallahu Anh bu deveyi ortağından satın aldı. Ortağı kendisine uğrayınca: 'Şu devemiz var ya onu sattık' dedi: Ortağı 'kime' deyince 'şu şu evsafta bir yaşlıya' diye tarif etti. Ortağı: 'Öylemi, amma da yaptın, vallahi o zat İbnu Ömer'dir' dedi: 'Sonra İbnu Ömer Radıyallahu Anh'e gelerek: 'Ortağım sana su içme hastası bir deve satmış, durumunu da sana söylememiş' dedi. İbnu Ömer: 'öyleyse götür onu' dedi. Adam götürmek üzere tutunca: 'Bırak deveyi, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'ın hükmüne razıyız, sirayet yoktur' buyurdu.
Kaynak : Buhari, Büyu 36
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[17/5 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: لَهُ أُوَيْسٌ لاَ يَدَعُ بِالْيَمَنِ غَيْرَ أُمٍّ لَهُ قَدْ كَانَ بِهِ بَيَاضٌ فَدَعَا اللَّهَ, فَأَذْهَبَهُ عَنْهُ إِلاَّ مَوْضِعَ الدِّينَارِ أَوِ الدِّرْهَمِ, فَمَنْ لَقِيَهُ مِنْكُمْ, فَلْيَسْتَغْفِرْ لَكُمْ ».
وفي رواية له عن عُمَرَ قَالَ: إِنِّى سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّه ِ يَقُولُ « إِنَّ خَيْرَ التَّابِعِينَ رَجُلٌ يُقَالُ لَهُ : أُوَيْسٌ وَلَهُ وَالِدَةٌ, وَكَانَ بِهِ بَيَاضٌ, فَمُرُوهُ, فَلْيَسْتَغْفِرْ لَكُمْ ».
373: İbni Cabir diye bilinen Üseyr ibni Amr şöyle demiştir: Yemenden yardımcı askerler cihad için geldikçe Hz. Ömer:
Üveys ibni Amir aranızda var mı? diye sorardı. Nihayet Üveyse gelince onun yanına gitti ve:
-Üveys ibni Amir sen misin? diye sordu. O da evet dedi.
-Murad kabilesi karen kolundan mısın?
-Evet.
-Sende alaca hastalığı vardı, şimdi iyileştin, ondan bir dirhem büyüklüğünde yer kaldı öylemi?
-Evet öyledir.
-Annen var mı?
-Evet.
-Ben Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’den bizzat işittim: “Yemen’den destek birlikleri içinde Murad kabilesinin Karen kolundan Üveys ibni Âmir isimli biri gelecektir. Alaca hastalığına tutulmuşsa da iyileşmiştir. Vücudunda iz olarak sadece bir dirhem miktarı yer kalmıştır. Onun bir annesi var, ona çok iyi bakardı. Eğer o bir şey hususunda yemin etse Allah onun yeminini doğru çıkarır. Eğer becerebilirsen bağışlanman için yalvarıp dua etmesini iste ve yaptır”, buyururken işittim. Bundan dolayı benim bağışlanmam için dua ediver, dedi.
Üveys de Hz. Ömer için bağışlanma talebinde bulunup dua etti. Daha sonra Ömer: Nereye gitmek istiyorsun diye sordu. Üveys: Kufe’ye, dedi. Ömer:
-Senin için Kufe valisine bir mektup yazayım mı? dedi. O da:
-Fakir halk arasında bulunmayı daha çok severim, diye cevap verdi.
Aradan bir yıl geçtikten sonra Kufe ileri gelenlerinden bir kimse hacca gelmişti. Ömer’le karşılaştı. Ömer kendisine Üves’i sordu. O da:
-Ben buraya gelirken o tamtakır denecek yıkık dökük bir evde barınmakta idi, dedi. Ömer (Allah Ondan razı olsun)’da: Ben Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’i:
“Üveys ibni Amir size Yemen destek birlikleri içinde gelecektir. Kendisi Murad kabilesi Karen kolundandır. Alaca hastalığına tutulmuşsa da iyileşmiştir. Sadece bir dirhem miktarı kadar bir yerde hastalığın izi kalmıştır. Onun bir annesi var, ona çok iyi bakardı. Eğer o bir şey hakkında yemin etse Allah onun yeminini yerine getirir,
[17/5 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: Kapıya doğru ikisi de koştular. Kadın onun gömleğini arkadan çekip yırttı. (Tam) Kapının yanında kadının efendisiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki: 'Ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acı bir azaptan başka cezası ne olabilir?'
-Yusuf Suresi, 25
Günlük Hadis Uygulamasını
Ücretsiz İndir:
https://dailyhadith.page.link/y1E4
[17/5 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: [Hadis No : 3582]
Hz. Câbir radıyallahu anh'tan anlatıldığına göre, kendisine sarık üzerine meshetmekten sorulmuştu. Şu cevabı verdi:
'Hayır, olmaz, su ile saça değilmelidir!''
Muvatta, Tahâret 38, (1, 35)
İslami Uygulamalar islamiuyg@gmail.com
[17/5 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: Kervan (Mısır'dan) ayrılınca babaları, 'Bana bunak demezseniz, şüphesiz ben Yûsuf'un kokusunu alıyorum' dedi. - Yûsuf - 94. Ayet
[17/5 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: Kulun Rabbine en yakın olduğu (an) secde hâlidir.Öyleyse (secdede iken) çokça dua ediniz. - Müslim, Salât, 215
[17/5 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah’ım! Lutfün, rahmetin, bereketin ve rızkından bana aç, bolca ihsan eyle.” - Hakim, Deavât, No: 1868
[17/5 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: Mehmet Âkif, 1873’te İstanbul’da doğdu. Şiir yazmaya daha lise yıllarında iken başlamıştı. Sade ve akıcı bir Türkçeyle yazdığı şiirlerle, millî mücadele yıllarında milletin duygularına, çektiği sıkıntılara tercüman oldu. Samimi, sağduyulu ve dürüst bir Müslüman’dı. Dil ve din, onun en fazla önem verdiği iki değerdi. Bu nedenle o, şiiri sadece sanattan ibaret görmemiş, insanları dinî, ahlakî ve toplumsal açıdan geliştirebilmek için bir vasıta olarak kullanmıştı. Şairliğinin yanı sıra ilim, fikir ve mücadele adamı olarak millî mücadeleye destek veren Mehmet Âkif, “İstiklâl Savaşı’nın manevi önderi” olarak hüsnükabul gördü. Mehmet Âkif, başta millî marşımız “İstiklâl Marşı”, “Safahat” ve Sebîlürreşad dergisinde kaleme aldığı çeşitli tefsir yazıları, makaleler ve tercümeler olmak üzere geriye çok değerli eserler bıraktı. 27 Aralık 1936’da İstanbul’da vefat etti. - İSTİKLÂL SAVAŞIMIZIN MANEVİ ÖNDERİ: MEHMET ÂKİF ERSOY
[17/5 22:34] Ömer Tarık Yılmaz: (Toplumsal) Görevler
14- Bilindiği üzere, insanlar yaratılış bakımından medenîdirler. Toplu bir halde yaşamak ihtiyacındadırlar. Bu yönden aralarında karşılıklı bir takım görevler bulunur. Bunlar gözetilmedikçe, toplum hayatı devam edemez, hiç bir işte düzen bulunamaz. Bu görevlerin başlıcalan şunlardır:
1) Cemiyet ferdlerinin hayatını gözetmek: Her insan yaşamak hakkına sahibdir. Hiç bir kimsenin hayatına haksız yere tecavüz edilemez. İslam gözünde bir insanı haksız yere öldüren, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Aksine bir insanın yaşamasına sebeb olan bütün insanları hayata kavuşturmuş gibi olur.
2) Ferdlerin hürriyetini gözetmek: Yüce Allah aslında bütün insanları hür olarak yaratmıştır. Hiç bir kimse meşru bir sebep olmaksızın esir edilemez. Ancak hürriyetlerin çerçevesi belirlidir. Her insan her istediğini yapmak yetkisine sahib değildir. Öyle olsa, cemiyetin hürriyeti kaybolur gider. Herhangi bir sebeble esir olmuş kimseleri hürriyetlerine kavuşturmak, İslamda büyük bir hayır sayılmaktadır.
3) Ferdlerin vicdanlarını gözetmek: Vicdan İlahî bir kuvvettir, ruhun bir özelliğidir. İnsan, bozulmayan bir vicdanla, iyi şeylerle kötü şeylerin arasını ayırabilir. Vicdanın kıymeti dışardaki eserlerinden anlaşılır. Fena harekette bulunan insanın, iyi bir vicdana sahib olduğu söylenemez. İslam, bütün insanların hidayet ve mutluluğunu isteyen vicdanlara büyük önem verir. Kirli vicdan sahiblerinin de hallerine acır, kendilerini doğru yola getirmeye çalışır. Fakat hiç bir kimsenin vicdanına başkalarının musallat olmasına cevaz vermez. İnsanlar birbirlerini iyilikle uyandırmaya ve hallerini düzeltmeye çalışırlar. Birbirlerinin vicdanına hakim olmaya çalışamazlar. Vicdanlara bakan ancak Yüce Allah'dır. Herkesi vicdanındaki duygularından dolayı mükafatlandınr veya azab eder. Yalnız şunu da söyleyelim ki, kötü vicdanları düzeltmek için yapılacak olan bilinçli uyarıları ve öğütleri, vicdanlara karışma şeklinde anlamak doğru değildir.
4) Ferdlerin ilmî görüşlerim gözetmek: İslamda onun bunun fikrine, ilmî görüşüne tecavüz edilmesi caiz değildir. Şu kadar ki, herhangi bir fikrin ve kanaatin doğru olup olmadığına, yine ilmî bir şekilde müdahale etmelidir. Çünkü bir hakkın meydana çıkması, ancak bu sayede mümkün olur. Bir batılın kötülüğünden cemiyetin kurtulabilmesi de ancak böyle yapmakla mümkündür.
5) Ferdlerin namus ve şereflerini gözetmek: İslam dininde herkesin namus ve şerefi saldırıdan korunmuştur. Böyle bir saldırı ağır bir cezayı gerektirir. Bunun içindir ki, İslamda gıybet, iftira, alay etme, sövme ve kötü
[17/5 22:34] Ömer Tarık Yılmaz: : Rahmân, yüce Allah'ın bir özel ismi olduğundan dolayı ezeli ve ölümsüzlüğü içine alır. Bundan dolayı, bu cins rahmet, merhamet ve nimet vermenin kullardan ortaya çıkması düşünülemez. Rahim ise yalnız Allah'a ait olmadığından sonsuzluğu gerektirmez. Ve bundan dolayı
böyle bir merhametin ve nimet vermenin kullar tarafından da yapılması düşünülebilir. Demek Rahmân'ın rahmeti bir şarta bağlı değil iken, Rahîm'in rahmeti şarta bağlıdır, şarta bağlı olarak gerçekleşir.
Rahmân olmanın Allah'a mahsus olması ve ondan başkasına ait bir özelliği ilgilendirmemesi ve ancak izafet ile amel etmesi, bütün âlemlerde bir şeyi şart koşmadan genel bir mânâ ifade eder. Yüce Allah Rahmân olduğu için ezelî rahmeti umumîdir. Her şeyin ilk yaratılışı ve icadında almış olduğu bütün fıtrî kabiliyet ve ihsanlar Allah'ın Rahmân oluşundan kaynaklanan izafî oluşlardır. Bu itibarla içinde rahmet izi bulunmayan hiçbir varlık düşünülemez. Fakat varlıkların ilk yaratılışları yalnız Allah vergisi ve cebrîdir. Yani hiç kimsenin çalışması ve seçimi ile değil, yalnız Rahmân'a dayanmakla meydana gelir. Taşın taş, ağacın ağaç, insanın insan olması böyle zorlayıcı bir rahmetin eseridir. Bu görüş açısından kâinattaki her şey Rahmân'ın rahmetine gark olmuştur. Bundan dolayı Allah'ın Rahmân oluşu bütün varlık için güven kaynağı ve hepsinin ümididir. Göğünden yeryüzüne, gökcisimlerinden moleküllere, ruhlardan cisimlere, canlısından cansızına, taşından ağacına, bitkilerinden hayvanlarına, hayvanlarından insanlarına, çalışanlarından çalışmayanına, itaat edeninden isyan edenine, mümininden kâfirine, Allah'ın birliğine inananından Allah'a şirk koşanına, meleklerinden şeytanına varıncaya kadar âlemlerin hepsi Rahmân'ın rahmetine gark olmuştur ve bu itibarla korkudan kurtulmuştur. Fakat bu kadarla kalsa idi, ilim ile bilgisizliğin, hayat ile ölümün, çalışma ile boş durmanın, itaat etme ile isyan etmenin, iman ile küfrün, nankörlük ile şükrün, doğru ile eğrinin, adalet ile zulmün hiç farkı kalmamış olurdu. Ve böyle olsaydı kâinatta iradeyi gerektiren iş ve hareketlerden hiçbir iz bulunmazdı. İlim ve irade ile, çalışma ve çabalama ile ilerleme ve yükselme imkanı ortadan kalkardı ve o zaman hep tabiî olurduk, tabiatçılardan (Natüralistlerden), cebriyecilerden olurduk. Hem kendimizi, hem de Allah Teâlâ'yı yaptığı şeylerde mecbur görürdük. Tabiatı, rahmetin gereğine mahkum tanırdık. Çünkü ne onun, ne bizim irade ve seçme hürriyetimizden bir iz bulamazdık, duyduğumuza gidemez, bildiğimizi işleyemez, arzularımızın yanına varamazdık, bütün hareketlerimizde bir taş veya bir topaç gibi yuvarlanır durur veya bir ot gibi biter, yiter giderdik. Ahlata armut, idris ağacına kiraz, limona portakal, Amerikan çubuğuna çavuş üzümü aşılayamazdık; tarlamıza ekin ekemez, ekmeğimizi pişiremez, rızıklarımızı, elbisemizi ve diğer ihtiyaçlarımızı sanatlar ve ustalıklar (meslekler) vasıtası ile elde edemezdik; göklere çıkmaya özenemez, cennetlere girmeye çare bulamazdık; hayvan gelir, hayvan giderdik. Bu şartlar altında ise Allah'ın Rahmân
oluşu mutlak bir kemâl olmazdı. Bundan dolayı yüce Allah'ın kendi irade ve istediği şekilde davranmasını göstermesi ve onun bir eseri olarak irade sahibi varlıkları yaratması ve onları güzel irade ve isteklerine göre terakki ettirerek rahmetinden nimet içinde büyümeleri ve ondan faydalanmaları ve aksi takdirde ise kötü irade ve çalışmalarına göre nimetlerden mahrum etmekle, onları elem ve ceza ile cezalandırması, o iradelerin toplamının kendi iradesi ile uyum ve ahengini sağlaması ve onlara da rahmetinden bir pay vermesi hikmet gereği olurdu. İşte tabiata ait bir hikmetin değil, ilâhî bir hikmetin eseri olan bu mükemmellik gerçeğinden dolayı yüce Allah, Rahmân olmasından başka bir de Rahim olmakla vasıflanmı�
[17/5 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: der ki: 'İbrahim Nehâ'i dedi ki: 'Bu hadis, Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'un ashabını taaccübe (hayrete) sevkediyordu, çünkü Cerir (radıyallahu anh)'in müslüman oluşu Mâide süresinin nüzülünden sonra idi.'
3673 - Ebu Davud'un rivayetinde Cerrr şöyle demiştir: 'Meshetmekten beni ne alıkoyacak? Zira ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı meshederken gördüm!''
Bu sözü üzerine Cerir'e: 'Bu, Mâide suresinin nüzûlünden önceydi'' dendi de şu cevabı verdi: 'Hayır! Ben kesinlikle Maide suresinin nüzûlünden sonra müslüman oldum.'
Ebu Dâvud, Tahâret 59, (154).
3674 - Hz. Büreyde (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Mekke'nin fethedildiği gün, beş vakit namazın hepsini tek bir abdestle kıldı ve mestlerine meshetti. Hz. Ömer (radıyallahu anh):
'Bugün, hiç yapmadığın bir şeyi yaptın!'' dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):
'Âmmden (bilerek) yaptım ey Ömer' cevabını verdi.''
Müslim, Taharet 86, (277); Ebu Dâvud, Tahâret 66, (172); Tirmizi, Tahâret 45, (61); Nesai, Tahâret 101, (1, 86). Tirmizi ve Nesai'nin rivâyetinde mesh'in zikri geçmez.)
3675 - Hz. Mugire (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) abdest aldı ve çoraplarının ve ayakkabılarının üzerine meshetti.
Ebu Dâvud, Tahâret 61, (159); Tirmizi, Tahâret 74, (99).
Ebu Dâvud der ki: 'İbnu Mehdi, bu hadisi rivâyet etmezdi. Çünkü Muğire (radıyallahu anh)'den bilinene göre Aleyhissalâtu vesselam mestlerine meshediyordu.'
Yine Ebu Dâvud der ki: 'Bu hadis Ebu Musa el-Eş'ari (radıyallahu anh)
tarafından da rivâyet edilmiştir: 'Aleyhissalatu vesselam çorapları üzerine meshetti.' Ancak bu rivâyet muttasıl ve kuvvetli değildir, (zayıftır).
Ebu Dâvud der ki: 'Çorap üzerine Ali İbnu Ebi Tâlib, İbnu Mes'üd, Bera İbnu Azib, Enes İbnu Mâlik, Ebu Ümame, Sehl İbnu Sa'd ve Amr İbnu Hureys (radıyallahu anhüm ecmain) ecmain de meshetmiştir. Bu tatbikat Ömer İbnu'I-Hattâb ve İbnu Abbâs (radıyallahu anhüm)'dan da rivayet edilmiştir.
3676 - Evs İbnu Evs es-Sakafi (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Ben, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı
[17/5 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: arpa, arpadan buğday çıkmaz elbet!
Onun hastalığı, iliğine, kemiğine işlemişdir. İlâc fâide vermez. Temelinden bozukdur, ta’mîr ile düzelmez. Bir şeyin özünde, yapısında bulunanlar, ondan ayrılmaz. Fârisî mısra’ tercemesi:
Habeşden siyâhlık ayrılmaz, çünki kendi rengidir.
Ne yapılabilir, Bekara, A’râf, Tevbe, Nahl sûrelerinde ve Rûm sûresinin dokuzuncu âyetinde, (Allahü teâlâ onlara zulm etmedi. Fekat onlar kendilerine zulm ediyorlar) buyuruldu.
Evet, tam iyiliğe karşı tam kötülük lâzımdır. Böylece iyilik tam olarak meydâna çıkar. Herşey, zıddı ile, tersi ile anlaşılır. Hayr ve kemâl hâzır olunca, bunlara şer ve naks lâzım olur. Çünki, iyiliğe ve güzelliğe elbette ayna lâzımdır. Birşeyin aynası onun karşısında olur. Bundan dolayı iyiliğin aynası kötülükdür. Aşağılık da, üstünlüğün aynasıdır. Bunun içindir ki, birşeyde aşağılık ve kötülük ne kadar çok olursa, iyiliğin ve üstünlüğün o şeyde görülmesi de, o kadar çok olur. Şaşılacak şeydir. Yukarıda saydığımız kötülükler iyiliğe döndüler. Bu kötülükler, bu aşağılıklar, iyiliklerin ve üstünlüklerin yeri oldu. İşte bunun için, abdiyyet, kulluk makâmı, her makâmdan dahâ üstündür. Çünki, bu söylediklerimiz, (Abdiyyet makâmı)nda tamdır ve en çokdur. Sevilenleri bu makâma indirmekle şereflendirirler. Sevenler, görmenin zevkinden tad almakdadır. Kulluğun tadını almak ve ona alışmak ise, sevilenler içindir. Sevenler, sevgiliyi görmekle râhatlanır. Sevilenlerin râhatlığı ise, sevgiliye kul olmakdadır. Onlar kulluğa alışarak bu devlete kavuşdurulur. Bu ni’metle şereflendirilir. Kulluk meydânında yarışanların başı, din ve dünyânın efendisi, geçmişlerin ve geleceklerin en üstünü ve âlemlerin Rabbinin sevgilisi olan Muhammed aleyhisselâmdır. Bir kimseyi, ihsân ederek, acıyarak bu devlete, bu ni’mete kavuşdurmak isterlerse, ona Resûlullaha tam uyabilmek ni’metini verirler. O servere “aleyhi minessalevâti etemmühâ ve minettehıyyâti ekmelühâ” uymakla, o yüksek makâma ulaşdırırlar. Bu, Allahü teâlânın öyle bir ihsânıdır ki, dilediğine verir. Allahü teâlâ, büyük ihsanların sâhibidir.
Şerrin ve aşağılığın çok olması demek, bunu zevkle anlamak demekdir. Yoksa, kötü, aşağı bir kimse olmak değildir. Böyle anlayışlı kimse, Allahü teâlânın ahlâkını huy edinmiş kimsedir. O ahlâkı huy edinmenin fâidelerinden biri de, böyle anlayış sâhibi olmakdır. Bu makâmda kötülük, aşağılık hiç bulunabilir mi? Ancak bunların bilgisi bulunur. Bu ilm, tam
[17/5 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: MES’ELE
Gençlik Rehberi’nde izahı bulunan ibretli bir hâdisenin hülâsası şudur:
Bir zaman, Eskişehir hapishanesinin penceresinde bir cumhuriyet bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki: O elli-altmış kızlardan ve talebelerden kırk-ellisi kabirde toprak oluyorlar, azab çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş-seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar.. kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.
Evet gördüğüm hakikattır, hayal değil. Nasılki bu yaz ve güzün âhiri kıştır. Öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hâdisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hâdisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalalet ve sefahetin elli-altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilse idi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru’ keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklardı.
Ben o Eskişehir hapishanesindeki müşahede ile meşgul iken sefahet ve dalaleti tervic eden bir şahs-ı manevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi: “Biz hayatın herbir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz, bize karışma.”
Ben de cevaben dedim: Madem lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmeyip dalalet ve sefahete atılıyorsun, kat’iyyen bil ki: Senin dalaletin hükmüyle bütün geçmiş zaman-ı mazi ölmüş ve madumdur ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır. İnsaniyet alâkadarlığıyla ve dalalet yoluyla senin başına ve varsa ve ölmemiş ise kalbine, o hadsiz firaklardan ve o nihayetsiz dostlarının ebedî ölümlerinden gelen elemler, senin şimdiki sarhoşça, pek kısa bir zamandaki cüz’î lezzetini imha ettiği gibi; gelecek istikbal zamanı dahi itikadsızlığın cihetiyle yine madum ve karanlıklı ve ölü ve dehşetli bir vahşetgâhtır. Ve oradan gelen ve başını vücuda çıkaran ve zaman-ı hazıra uğrayan bîçarelerin başları, ecel celladının satırıyla kesilip hiçliğe atıldığından, mütemadiyen akıl alâkadarlığıyla senin imansız başına hadsiz elîm endişeler yağdırıyor. Senin sefihane cüz’î lezzetini zîr ü zeber eder. Eğer dalaleti ve sefaheti bırakıp iman-ı tahkikî ve istikamet dairesine girsen iman nuruyla göreceksin ki; o geçmiş zaman-ı mazi madum ve herşeyi çürüten bir mezaristan değil, belki mevcud ve istikbale inkılab eden nurani bir âlem ve bâki ruhların istikbaldeki saadet saraylarına girmelerine bir intizar salonu görünmesi haysiyetiyle değil elem, belki imanın kuvvetine göre Cennet’in bir nevi manevî lezzetini dünyada dahi tattırdığı gibi; gelecek istikbal zamanı, değil vahşetgâh ve karanlık, belki iman gözüyle görünür ki; saadet-i ebediye saraylarında hadsiz rahmeti ve keremi bulunan ve her bahar ve yazı birer sofra yapan ve nimetlerle dolduran bir Rahman-ı Rahîm-i Zülcelali Ve’l-ikram’ın ziyafetleri kurulmuş ve ihsanlarının sergileri açılmış, oraya sevkiyat var diye iman sinemasıyla müşahede ettiğinden, derecesine göre bâki âlemin bir nevi lezzetini hissedebilir. Demek hakikî ve elemsiz lezzet, yalnız imanda ve iman ile olabilir.
İmanın bu dünyada dahi verdiği binler faide ve neticelerinden yalnız bir tek faide ve lezzetini, -bu mezkûr bahsimiz münasebetiyle Gençlik Rehberi’nde bir haşiye olarak yazılan- bir temsil ile beyan edeceğiz. Şöyle ki:
Meselâ senin gayet sevdiğin bir tek evlâdın sekeratta ölmek üzere iken ve me’yusane elîm ebedî firakını düşünürken; birden Hazret-i Hızır ve Hakîm-i Lokman gib
[17/5 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: DÖRDÜNCÜ MES’ELE
Yine Gençlik Rehberi’nde izahı var. Bir zaman bana hizmet eden kardeşlerim tarafından sual edildi ki: “Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderatıyla alâkadar olan bu dehşetli harb-i umumîden elli gündür (şimdi yedi seneden geçti aynı hâl) 2(*) hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun. Halbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemaati ve câmii bırakıp radyo dinlemeğe koşuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?” dediler. Cevaben dedim ki:
Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil daireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve
[17/5 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: NÜKTE: İnsanın fıtratında bekaya karşı gayet şedid bir aşk var. Hatt