[23/1 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: BUGÜN................ MÜBÂREK ÜÇ AYLAR BAŞLADI
Mübârek üç aylardan Recep ayı bugün başladı. Bu ay tevbe, hürmet ve ibâdet; Şaban muhabbet ve hizmet; Ramazan ise yakınlık ve nîmet ayıdır.
Birgün Peygamber efendimiz, Recep ayındaki ibâdetlerin faziletini anlatıyordu. Yaşlı bir zât; “Yâ Resûlallah! Recep ayının tamamını oruçlu olarak geçirmeye gücüm yetmez.” deyince, Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Sen, Recep ayının birinci, onbeşinci ve sonuncu günleri oruç tut! Hepsini tutmuş gibi sevâbına kavuşursun. Çünkü sevaplar on misli ile yazılır. Fakat, Receb-i şerîfin ilk Cuma gecesinden gâfil olma!”
Bu aylara hürmet etmek, günahlardan uzaklaşmakla ve ibâdetleri yapmakla olur. Bu mübârek zamanlarda vadedilen sevaplara kavuşabilmek için, her şeyden önce itikâdı düzeltmelidir. İlmihâl bilgilerini öğrenmeli ve yaşayışını bunlara uygun hâle getirmelidir. Çok tevbe ve istiğfar etmeli, kazâya kalmış namazlarını, hemen kazâ etmeye başlamalıdır.
Recep ayının ilk Cuma gecesi, 26 Ocak Regâib Kandili’dir.
TARİH............ 1915 SÜVEYŞ HAREKÂTI
İngilizlerin Mısır’ı işgâli üzerine Osmanlı ordusunun Süveyş Kanalı’nı geçmesini Teğmen Ahmet Rasim Ataseven anlatıyor:
“Her ne pahasına olursa olsun kanalı geçmek mecburiyetindeydik. Kanal setlerini aşmak için bir asker devamlı suyun altında kalıyor, öteki askerler onun omuzuna basarak setlere tırmanıyordu. Bu bize pahalıya patladı. Suyun altında kalan asker, bir daha suyun yüzüne çıkamıyor, sesini, soluğunu çıkarmadan arkadaşlarının geçmesi için ölünceye kadar su altında bekliyordu. Bu şekilde çok asker telef oldu. Bunu önlemek için askerler arasından bir kaç fedâi istedim. Askerlerim bana şu cevabı verdi:
“Kumandanım biz hepimiz fedâiyiz. Bizi kura ile seçmeyin, sıraya koyun. Tek nefer kalıncaya kadar, döğüşüp din ve millet uğrunda canımızı seve seve fedâ edip şehîd olmak istiyoruz, yeter ki vatan sağolsun.”
Sadık Dana (Kahramanlarımız 215:35)
23.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[23/1 21:41] Ömer Tarık Yılmaz: el-Kasas Suresi 70
- İşte O, Allah'tır. O'ndan başka tanrı yoktur. Önünde de, sonunda da hamd O'nundur, hüküm O'nundur. Ve ancak O'na döndürüleceksiniz.
[23/1 21:41] Ömer Tarık Yılmaz: Ebu Davud
Kim: 'Rab olarak Allah'ı, din olarak İslam'ı, Resûl olarak Hz. Muhammed'i seçtim (ve onlardan memnun kaldım)' derse cennet ona vacip olur
[23/1 21:41] Ömer Tarık Yılmaz: El-Hâfıd: Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan.
[23/1 21:41] Ömer Tarık Yılmaz: Uyku Arasında Uyanınca Duâ Et : Ubâde b. Sâmit -radıyallâhu anh- Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şöyle buyurduklarını nakleder:
“Kim uykudan uyanır da hemen zikre sarılır ve «lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr. el-Hamdü lillah ve sübhânallah ve lâ ilâhe illallahu vallâhu ekber ve lâ havle velâ kuvvete illâ billâh» der, sonra da «Allâh’ım beni mağfiret et» der veya başka duâ ederse kendisine icabet olunur. Eğer abdest alıp namaz kılarsa namazı kabul edilir.” (Buhârî, Teheccüd, 21)
Yukarıda zikredilen bütün bu nebevî tavsiyeleri uygulayabilmek için ortaya konacak gayretler, bizler için dünyevî ve uhrevî saadetlere vesile olacaktır.
[23/1 21:41] Ömer Tarık Yılmaz: Tirmizi
Allahım! Bana helâl rızık nasib ederek haramlardan koru! Lutfunla beni senden başkasına muhtaç etme!
[23/1 21:41] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed (s.a.v.) Kısaca Kimdir?
Hz. Muhammed (s.a.v.) 571 yılında Mekke’de doğdu.
Doğmadan önce babası Abdullah’ı; 6 yaşındayken annesi Âmine’yi kaybetti.
Sonra dedesi Abdulmuttalib’in himayesine girdi. Dedesinin vefatından sonra amcası Ebû Talib’in yanında yetişti.
Küçük yaşlardan itibaren ticarete atıldı.
Mekke’de yaşayan ve puta tapan insanlara karşı çıktı.
Peygamber olmadan önce insanlar arasında güzel ahlakı, dürüstlüğü, adâleti ile tanınarak “el-Emîn: En emniyetli kişi” sıfatını aldı.
25 yaşında iken Hz. Hatice ile evlendi. Hz. Hatice’den Kasım, Abdullah, Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fatıma adında 6 çocuğu oldu. Kasım ve Abdullah küçük yaştayken vefat etti.
Ara sıra yanına azığını alarak Nur Dağı’ndaki Hira Mağarası’nda inzivaya çekilirdi. 610 senesinde Ramazan ayının 17. günü Hira Mağrası’da vahiy meleği Cebrail (a.s.) geldi ve ona ilk vahiy “oku” emrini verdi. Böylece Hz. Muhammed‘e (s.a.v.) 40 yaşında peygamberlik verilmiş oldu.
Peygamber Efendimiz, tebliğe en yakınlarından başladı. O’na ilk eşi Hz. Hatice sonra kızları iman etti. Ardından Hz. Ali daha sonra Zeyd bin Harise ve Hz. Ebubekir iman etti.
İnsanlar arasındaki eşitsizliği gideren, adaleti gözeten İslam dini daha çok fakir insanlar ve köleler arasında kabul gördü. Müslümanların sayısını günden güne arttı.
İlk Müslümanlar Mekkeli putperestlerin hakâret, alay, eziyet, işkence ve boykot gibi kötü tavır ve davranışlarına mâruz kaldı.
Müslümanlar Mekke’de oturamayacak hâle geldikleri zaman Allah’ın izniyle Peygamber Efendimiz ve ashabı 622 senesinde Mekke’den Medine’ye hicret etti. Hz. Ebubekir, Peygamber Efendimiz’in yol arkadaşı oldu.
Medineli Müslümanlar (Ensar) Mekkeli muhacirleri çok iyi karşıladılar. Ensar ile muhacirler kardeş ilan edildi. Böylece Medine İslam Devleti kuruldu. İslam Devleti’nin kurulmasıyla müşrikler Müslümanlara saldırmaya başladı.
624 yılında müşriklerle yapılan ilk savaş olan Bedir Savaşı’nı Müslümanlar kazandı.
Mekkeli müşrikler Bedir Savaşı’nın intikamını almak için Medine üzerine yürüdüler. 625 yılında yapılan Uhud Savaşı’nda Peygamberimizin görevlendirdiği okçuların yerini terk etmesiyle Hz. Hamza ile birlikte 70 sahabe şehit oldu.
İki taraf birbirine üstünlük kuramadığı için Mekkeli müşrikler büyük bir güç toplayarak tekrar Medine üzerine yürüdüler. Peygamber Efendimiz bunu haber alınca Selman-ı Farisi’nin tavsiyesi ile Medine’nin etrafına hendekler kazdırdı. 627 yılında yapılan Hendek Savaşı’nda müşrikler kayıplar vererek çekildiler.
628 yılında Müslümanlar hacca gitmeye karar verdiler. Bundan tedirgin olan Mekkeliler Müslümanlara izin vermek istemediler. 628 yılında imzalanan Hudeybiye Anlaşması ile Mekkeli müşrikler Müslümanların varlığını resmen tanıdı.
628 yılında Müslümanlar Hayber’i fethetti. Hayber’in fethi ile Şam ticaret yolu Müslümanların eline geçti.
Müslümanlar, Bizans ile ilk kez 629 yılında Mute’de savaştılar.
630 yılında Mekke’nin fethi gerçekleşti. Mekke’nin fethinden sonra Arap yarımadası hızlı bir şekilde Müslümanların kontrolü altına girdi. Müslümanlar ve putperest Arap kabileleri arasında 630 yılında gerçekleşen Huneyn Savaşı’nı Müslümanlar kazandı.
Hz Muhammed’in (s.a.v.) son seferi ise 630 yılında Tebük’e oldu.
Hz. Muhammed (s.a.v.) son kez Müslümanlarla beraber 632 yılında hacca gitti ve buna Veda Haccı adı verildi. Peygamberimiz, Veda Haccı’nda 100 bin Müslümana hitap etti.
Hz. Muhammed (s.a.v.) 632 yılında Medine’de vefat etti.
Peygamberimizin kabri Medine’de Ravza-ı Mutahhara’da bulunmaktadır.
[23/1 21:41] Ömer Tarık Yılmaz: Mâide Süresi 44-47. Ayetler
44- İçinde doğru yolu gösteren ve gerçekleri aydınlatan âyetler bulunan Tevrat’ı şüphesiz biz indirdik. Allah’a teslim olmuş peygamberler, müçtehitler ve diğer âlimler yahudilere ait dâvalarda onunla hüküm verirlerdi. Çünkü hepsi de Allah’ın kitâbını korumakla vazîfelendirilmişlerdi ve onun hak kitap olduğuna şâhit idiler. Öyleyse siz insanlardan korkmayın da yalnız benden korkun. Âyetlerimi azıcık bir dünya menfaati karşılığında satmayın! Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.
45- Biz Tevrat’ta onlara şunu farz kılmıştık: “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş karşılıktır; yaralamalar da böyle kısas yapılacaktır.” Fakat kim kısas hakkını bağışlarsa bu, onun günahları için bir kefâret olur. Her kim de Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir.
46- Daha sonra, o peygamberlerin izleri üzere Meryem oğlu İsa’yı, kendinden önce indirilen Tevrat’ın hükümlerini doğrulayıcı olarak gönderdik. Ona da içinde doğru yolu gösteren ve gerçekleri aydınlatan âyetler bulunan İncil’i, kendisinden önceki Tevrat’ı tasdik etmek üzere ve takvâ sahiplerine bir yol gösterici ve öğüt olarak verdik.
47- İncil ehli de, Allah’ın orada indirdiği ile hükmetsin! Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıkların tâ kendileridir.
Açıklama;
Tevrât, Hz. Mûsâ’ya indirilen Allah kelâmıdır. Geçerli olduğu süre içerisinde insanları doğru yola çağıran ve onların yollarını aydınlatan bir rehber kitaptır. Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn’dan başlayarak, Hz. İsa dâhil olmak üzere bütün peygamberler, yahudiler arasındaki meselelerin çözümünde onunla hükmetmişlerdir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de, bu surenin 41-43. âyetlerinde geçtiği üzere yahudiler arasında Tevrat’la hükmetmiştir. Dolayısıyla bahsedilen peygamberlere, Peygamberimiz de dâhildir. Peygamberlerden başka yahudilerin اَلرَّبَّانِيُّونَ (rabbaniyyûn) denilen “dini ilimlerle, hususiyle Tevrat’la meşgul olan, insanlara doğru bilgi ve inancı öğreten, kendilerini Allah’a adamış müçtehid âlimleri, fakihleri” ve yine اَلْاَحْبَارُ (ahbâr) denilen ve bizdeki müftüler mukâbilinde olan “dini ilimleri bilen ve öğreten din âlimleri” de Tevrat’la hükmetmişlerdir. Bunlar aynı zamanda Allah’ın kitabını tahrif edilmekten ve değiştirilmekten korumakla vazifeli olmuşlar, onun doğruluğuna şâhitlik yapmışlar ve üzerinde gözcü olmuşlardır. Allah’ın kitabını korumak ise:
› Onun tahrif ve tebdil edilmesini, değiştirilmesini, yanlış anlaşılmasını, belli kaidelere bağlı kalmadan tefsir edilmesini önlemekle;
› Metnini yazmak ve ezberlemekle,
› Mânasını ve hükmünü öğrenmekle,
› Emir ve nehiyleri istikâmetinde amel etmekle ve
› Onu başkalarına öğretmekle olur. Bunları başarabilmek için bir takım zorlukları göğüslemek, Allah’tan başka kimseden korkmamak ve dünyevi menfaatler karşısında eğilmemek, Allah’ın hükmünü her şeyin fevkinde görmek lâzımdır.
44 ve bundan sonraki 45 ve 47. âyetlerde Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler sırasıyla “kâfirler”, “zâlimler” ve “fâsıklar” olarak vasıflandırılmışlardır:
Kâfirler, Allah’ın hükümlerini inkâr ettikleri, kabul etmedikleri veya hafife aldıkları için onunla hükmetmeyenlerdir. Zâlimler, Allah’ın hükümlerine inandıkları halde onunla hükmetmeyenlerdir. Çünkü Allah’ın hükmü adâleti, onun zıddı zulmü temsil eder ve onunla hükmetmeyenler de zâlim olur. Fâsıklar, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemek suretiyle O’nun emrinden çıkanlardır. Görüldüğü üzere küfür, zulüm ve fısk, ilâhî hükmü çiğnemenin birer neticesidir. İlahi hükmün tatbik edilmediği yerlerde bu üç günahtan birinde
[23/1 21:42] Ömer Tarık Yılmaz: Kaza Umresi
Bir yıl önce ihrama girildiği halde Mekkeli müşriklerin izin vermemesi sebebiyle yapılamayan umrenin yerine eda edildiğinden, bu umreye “umretü’l-kaza“denilmiştir.
Hudeybiye’de yapılan antlaşma çerçevesinde bir yıl sonra yapılacak umrenin zamânı gelmişti. Hicrî yedinci yılın Zilkâde ayı girince, Resûlullâh, Hudeybiye Seferi’ne katılanların tamâmının umreye hazırlanmalarını emretti. Halka da hazırlık yapmalarını bildirdi. Civardan gelip de o sırada Medîne’de bulunan Araplar:
“–Vallâhi yâ Resûlallâh, bizim ne azığımız ne de bizi doyuracak bir kimsemiz var!” dediler.
Varlık Nûru Efendimiz, Medînelilere, ihtiyâcı olanlara Allâh için sadaka vermelerini ve onlara bakmalarını emretti. Onlardan yardım ellerini çektikleri takdirde helâk olacaklarını bildirdi. Medîneliler de:
“–Yâ Resûlallâh! Biz sadaka olarak neyi verelim, hiçbir şey bulamıyoruz ki?” dediler.
Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“–Neyiniz varsa! Velev ki yarım hurma bile olsa…” buyurdu. (Vâkıdî, II, 731-732)
Peygamber Efendimiz, iki bin ashâbı ile umre için Medîne’den hareket etti. Resûlullâh, miğfer, zırh ve mızrak gibi askerî malzemelerle yüz kadar da at aldı.
Ashâb-ı kirâm:
“–Yâ Resûlallâh! Kureyş, yolcu silâhından başka silâh almamamızı şart koşmuştu!” dediler.
Âlemlerin Efendisi:
“–Biz Harem’e o silâhlarla girecek değiliz. Fakat onlar, yapılabilecek bir saldırıya karşı, yakınımızda olacak!” buyurdu ve iki yüz kişi ile birlikte silâhları, Mekke’ye üç mil yakınlıktaki Batn-ı Ye’cec’e gönderdi. (Vâkıdî, II, 733-734)
PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN KABİR ZİYARETİ
Yolculuk esnâsında Ebvâ’ya uğramışlardı. Resûlullâh Cenâb-ı Hak’tan izin isteyerek annesinin kabrini ziyâret etti. Ziyâret esnâsında kabrini eliyle düzeltti ve teessüründen ağladı. O’nun ağladığını gören Müslümanlar da gözyaşlarını tutamadılar. Daha sonra niçin böyle yaptığını soranlara Sevgili Peygamberimiz:
“–Annemin bana olan şefkat ve merhametini hatırladım da onun için ağladım.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, I, 116-117)
KABE’Yİ GÖREN MÜ’MİN GÖNÜLLER
Hudeybiye Antlaşması mûcibince müşrikler, Mekke’yi boşaltarak üç gün için bütün şehri mü’minlere bıraktılar. Kendileri de dağlara çekilip Müslümanlar ne yapacaklar diye merakla seyre koyuldular. Yedi yıl gibi uzun bir süreden sonra Kâbe’yi gören mü’min gönüller, heyecanla hep bir ağızdan:
لَبَّيْكَ، اَللّهُمَّ لَبَّيْكَ، لَبَّيْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ. اِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْكَ، لاَ شَرِيكَ لَكَ
diyerek telbiye getirmeye başladılar.
İbn-i Abbâs’ın bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber Mekke’ye geldiğinde kendisini Muttaliboğulları’ndan küçük çocuklar karşıladı. Resûlullâh onlardan birini (bineğinin) önüne bir diğerini de arkasına bindirdi.[1]
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medîne hummâsının kendilerini zayıf düşürdüğü yolunda dedikodu eden müşriklere durumun böyle olmadığını göstermeleri için, Müslümanlara, hızlı ve gösterişli yürümelerini emretti.[2]
“Bugün kendisini Kureyşlilere güçlü-kuvvetli gösteren kişiye Allâh rahmet etsin!..” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 424-425)
PEYGAMBERİMİZİN KAZA UMRESİ
O günün şartlarında Medîne’den Mekke’ye kadar dört yüz küsur kilometre mesâfe katederek Kâbe’yi ziyârete gelen Müslümanlar, yorgun olmalarına rağmen Allâh Resûlü’nün îkâzıyla umrelerini gâyet vakarlı ve heybetli bir şekilde îfâ ettiler. Hattâ tavâfın ilk üç şavtında ve sa’y yaparken de bugünkü iki yeşil direk arasında çalımlı bir şekilde koştular.
Diğer taraftan müşrikler, tepelerden Müslümanları gözetliyorlardı. Şâyet onlarda herhangi bir yorgunluk ve gevşeklik emâresi görselerdi, farklı şeyler düşünebilirlerdi. Ancak onlar, gördükleri canlılık ve hareketlilik karşısında hayret ve dehşete düşmekten kendilerini alamadılar:
“−Bunlar mı hummânın zayıflattığını söylediğiniz kimseler! Onlar bizden daha zinde ve daha canlılar!” dediler. (Müslim, Hac, 240)
YÜREKLERİ COŞTURAN NAĞME
Ayrıca o gün, Bilâl-i Habeşî’nin Kâbe’nin damına çıkıp okuduğu ezân-ı Muhammedî’nin muhrik nağmeleri, mü’min yürekleri coştururken, müşrikleri şaşkınlık içinde bıraktı.
Peygamber Efendimiz, ashâbıyla birlikte tavâf ederken Abdullâh bin Revâha, tavafta şiir okumaya başladı. Hazret-i Ömer ona:
“−Sen Resûlullâh’ın huzûrunda ve Allâh’ın Harem’inde bu şiiri söyleyip duracak mısın?” dedi.
Allâh Resûlü, Hazret-i Ömer’e:
“–Ona mânî olma! Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, onun sözleri Kureyş müşriklerine, ok yağdırmaktan daha tesirlidir. Ey İbn-i Revâha, devâm et!” buyurduktan sonra, Abdullâh’a:
“−Allâh’tan başka hiçbir ilâh ve mâbud yoktur. Bir olan O’dur. Vaadini gerçekleştiren O’dur. Bu kuluna yardım eden O’dur. Askerlerini güçlendiren O’dur. Toplanmış olan kabîleleri bozguna uğratan da yalnız O’dur, de!” buyurdu.
Abdullâh bin Revâha bunu söylemeye başlayınca, Müslümanlar da onun dediklerini tekrar etmeye başladılar. (Vâkıdî, II, 736; İbn-i Sa’d, II, 122-123)
İLK KABE ZİYARETİ
Üç gün sonra Medîne-i Münevvere’ye dönüldüğünde herkesin sîmâsında ayrı bir letâfet vardı. İlk Kâbe ziyâreti gerçekleşmiş, Allâh Rasûlü’nün bir yıl önce görüp müjdesini verdiği rüyâ tahakkuk etmişti. Bu hakîkati Allâh Teâlâ, gerçekleşen Hayber Fethi’ne işâretle birlikte, yakında nasîb buyuracağı Mekke Fethi’ni de müjde sadedinde Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirmiştir:
“And olsun ki Allâh, elçisinin rüyâsını doğru çıkardı. Allâh dilerse, siz emniyet içinde başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Harâm’a gireceksiniz. Allâh sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verildi. Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberi’ni hidâyet ve hak dîn ile gönderen O’dur. Şâhid olarak Allâh yeter!” (el-Fetih, 27-28)
Allâh Resûlü’nün ashâbıyla yaptığı kazâ umresi, Mekkeliler üzerinde büyük bir tesir bıraktı. Çok geçmeden Kureyş’in ileri gelenlerinden müstakbel Sûriye fâtihi Hâlid bin Velîd, Osmân bin Talha, müstakbel Mısır fâtihi Amr bin Âs gibi zâtlar îmân edenler kervanına dâhil oldular.
Dipnotlar:
[1] Buhârî, Umre, 13; Libâs, 99.
[2] Buhârî, Hac, 55; Müslim, Hac, 240; Ahmed, I, 305-306.
[23/1 21:42] Ömer Tarık Yılmaz: Zünnûn'u da hatırla. Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde, 'Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum' diye dua etti. - Enbiyâ - 87. Ayet
[23/1 21:42] Ömer Tarık Yılmaz: Hiçbir iyiliği küçümseme, isterse bu, kardeşini güler yüzle karşılaşmak olsun - Müslim, Birr, 144
[23/1 21:42] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını, senin kutsal evinin (Kâbe) yanında tarıma elverişli olmayan bir vadiye yerleştirdim. Bunu yaptım ki Rabbim, namazı kılsınlar! İnsanların gönüllerini onlara meylettir ve çeşitli ürünlerden onlara rızık ver ki şükretsinler!” - İbrâhîm, 14/37
[23/1 21:42] Ömer Tarık Yılmaz: Bazen eller kalkmaz, tekmeler savrulmaz, ama görünmeyen bir el yakasına yapışmıştır çocuğun. Sert bir dille azarlanmış, tehdit edilmiş, küçük düşürülmüş, arkadaşlarıyla ya da kardeşleriyle kıyaslanmış, alay konusu edilmiş olabilir. Şiddet çocuğun duygu dünyasını altüst eder, ruh sağlığını örseler. Hem kendine olan güvenini sarsar hem de anne babasıyla kurduğu bağı zayıflatır. Kendisini suçlu ve çaresiz hissetmesine, yetersiz ve başarısız olduğuna inanmasına yol açar. En kötüsü de şiddeti bir davranış modeli olarak görüp öğrenmesine ve başkalarına uygulamasına sebep olur. Hatta acı günlerin, dayakların, hakaretlerin intikamını almaya niyetlenir ve gün gelir anne babasına el kaldırır. Ona bunları yaşatmayalım! Yavrumuzu onurlu, erdemli, hem bedenen hem de ruhen sağlıklı ve mutlu bir insan olarak yetiştirebilmek için onu her türlü şiddetten korumaya özen gösterelim. Tabi öncelikle farkında olarak veya olmayarak uyguladığımız kendi şiddetimizden… Davranışlarımızın, sözlerimizin, bakışlarımızın, kararlarımızın merhamet mi, şiddet mi içerdiği üzerinde bir kez daha düşünelim. Ailemizi yaralayan söz ve davranışlarımızı değiştirmek için gayret gösterelim. - ÇOCUK ŞİDDET GÖRDÜĞÜNDE…
[23/1 21:43] Ömer Tarık Yılmaz: Ahlâkın Mahiyeti, Nevileri ve Ahlak İlminin Kısımları
1- Ahlâk sözü, hulk kelimesinin çoğuludur. Hulk, insanın ruhundaki 'huy' dediğimiz bir meleke, özel bir hal demektir. Böyle bir meleke, ya hayırlı bir semere verir veya hayırsız ve zararlı bir semere verir. Bu bakımdan ahlak özellikleri güzel ve çirkin diye ikiye ayrılır. Şöyle ki: Güzel huylara ve bunların güzel meyve ve neticelerine: 'Ahlak-ı Hasene, Ahlak-ı Hamide, Mehasin-i Ahlak, Mekârim-i Ahlak (Güzel Huylar)' adı verilir. Aksine çirkin huylara ve bunların meyvelerine de: 'Ahlak-ı Kabiha, Ahlak-ı Zemîme, Mesavi-i Ahlak, Rezail-i Ahlak (Çirkin huylar)' denir. Örnek: Edeb, tevazu, kerem, birer güzel huy eseridir. Sefahat, kibir, cimrilik de birer çirkin huy eseridir.
İşte bütün bu huylardan ve neticelerinden bahseden ilme 'Ahlak İlmi' denilmektedir.
[23/1 21:45] Ömer Tarık Yılmaz: 1-FATİHA:
Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla
1- Mushaf-ı şeriflerde iki türlü besmele vardır. Birisi sûre başlarında yazılan ve sûreden bağımsız olan besmele, diğeri Neml Sûresinin (Neml, 27/30) âyetindeki besmeledir. Bu besmelenin, Neml sûresinin bu âyetinin bir parçası olduğu açıkça bilinmektedir. Bundan dolayı besmelenin Kur'ân âyeti olduğunda şüphe yoktur ve bu durum, açık tevatür ile ve âlimlerin ittifakıyla kesin olarak bilinmektedir. Fakat sûre başlarında yazılan ve her sûreyi birbirinden ayıran ve kırâetin başında okunan besmeleye gelince: Bunun o sûrelerden birinden veya her birinden bir âyet veya âyetin bir kısmı veyahut başlıbaşına Kur'ân'dan tam bir parça olup olmadığı, Neml sûresindeki besmele gibi besbelli olmadığından bu besmelenin Kur'ân'dan olup olmadığı
[23/1 21:45] Ömer Tarık Yılmaz: ABDESTİN FAZİLETLERİ
3551 - Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Allah'ın hataları silmeye ve dereceleri yükseltmeye vesile kıldığı şeyleri size söylemiyeyim mi?''
'Evet ey Allah'ın Resülü, söyleyin!'' dediler. Bunun üzerine saydı:
'Zahmetine rağmen abdesti tam almak. Mescide çok adım atmak. (Bir namazdan sonra diğer) Namazı beklemek. İşte bu ribâttır, işte bu ribâttır. İşte bu ribâttır.'
Müslim, Tahâret 41, (251); Muvatta, Sefer 55, (1,161); Tirmizi, Tahâret 39, (52); Nesâi, Tahâret 106.
3552 - Ukbe İbnu Âmir radıyallahu anh anlatıyor: 'Üzerimizde develeri gütme işi vardı, (bunu sırayla yapıyorduk.) (Bir gün) gütme nöbeti bana gelmişti. Günün sonunda develeri kıra ben çıkarıyordum. (Birgün, nöbetimden dönüşte) Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'a geldim, ayakta halka hitabediyordu. Söylediklerinden şu sözlere yetiştim:
'Güzelce abdest alıp, sonra iki rek'at namaz kılan ve namaza bütün ruhu ve benliği ile yönelen hiç kimse yoktur ki kendisine cennet vâcib olmasın!'
[23/1 21:48] Ömer Tarık Yılmaz: MEKTÛBÂT TERCEMESİ
ÖNSÖZ
İşte budur, miftâh-ı genc-i kadîm:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Allahü teâlâ, dünyâda bütün insanlara acıyor. Fâideli şeyleri yaratıp, dostu ve düşmanı ayırmadan, herkese gönderiyor. Âhıretde, Cehenneme gitmesi gereken mü’minlerden tevbe etmiyenlere ihsân ederek, onları afv edecek, Cennete kavuşduracakdır. Her canlıyı yaratan, her vârı, her ân varlıkda durduran, hepsini korku ve dehşetden koruyan yalnız Odur. Böyle yüce bir Allahın şerefli ismine sığınarak, bu kitâbı yazmağa başlıyorum.
Allahü teâlâya hamd olsun! Peygamberlerin en üstününe ve Onun temiz Âline ve Ona Eshâb olmakla şereflenmişlerin hepsine selâmlar ve hayrlı düâlar olsun!
[23/1 21:48] Ömer Tarık Yılmaz: İslam İlmihali
Yemin Çeşitleri
ilmihalde arama yapın...
Ana Sayfa
Adak ve Yeminler
Yemin Çeşitleri
Kasem suretiyle yeminin mahiyeti ve hükmü ana hatlarıyla yukarıda özetlendiği gibidir. Bununla birlikte bu tür yemine ilave olarak benzer mahiyette iki yemin çeşidi daha vardır. Bu sebeple de literatürde kasem suretiyle yapılan üç çeşit yeminden söz edilir. Bunlar da “lağv yemini”, “gamus yemini” ve “mün‘akit yemin”dir.
1. Lağv Yemini. Yanlışlıkla doğru olduğu sanılarak yapılan yemindir. Bir kimsenin borcunu ödediğini sanarak “Borcumu ödedim” diye yemin etmesi böyledir. Ayrıca dil alışkanlığıyla, hiçbir içerik taşımadan vallahi, billahi diye söz arasında edilen yeminler de lağv yemini sayılır. Kur’an’da “Allah kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden (lağv yemininden) dolayı sizi sorumlu tutmaz” (el-Maide 5/89) buyurularak bu tür yeminden dolayı kefaret gerekmediği bildirilmiştir. Ancak ağız alışkanlığıyla konuşurken ikide bir yemin edenlerin bu kötü adeti en kısa sürede bırakması gerekir.
2. Gamus Yemini. Geçmiş zamanda yapılmış veya yapılmamış bir iş hakkında bile bile, kasten ve yalan yere yapılan yemindir. Bir kimsenin borcunu ödemediğini bildiği halde “ödedim” diye yemin etmesi böyledir. Böyle bir yemin büyük günahtır ve sahibine çok ağır bir vebal yükler. Bu kasıtlı yanlışlığın bağışlanması için kefaret yeterli olmaz; onun için de gamus yemini için kefaret gerekmez. Yalan yere yemin eden kimse bol tövbe ve istiğfarda bulunmalı, bir daha böyle bir hataya düşmemeye karar vermeli, yemin sebebiyle zayi olan hakları da ödeyip sahiplerinden helallik istemelidir.
İmam Şafii’ye göre gamus yemini için de kefaret gerekir. Ancak bu kefaret kul hakkını düşürmez. Umulur ki Allah hakkının düşmesine, Allah’ın bağışlamasına vesile olur
Mün‘akit Yemin. Yeminin terim anlamına uyun olan şekli olup, mümkün ve geleceğe ait bir konuda yapılan yemindir. Bir kimsenin şu tarihte borcunu ödeyeceğine, falanca yerde hazır bulunacağına, şu işi yapacağına yemin etmesi gibi. Bu yemin, yukarıda ifade edildiği gibi, yapılacak bir işe Allah’ı şahit tutma demek olup her halükarda yerine getirmelidir. Yerine getirilmezse yemin bozulmuş olur ve kefaret gerekir. Burada kefaret, Allah’a karşı işlenen bir hatanın ve mahcubiyetin yine ibadet cinsinden olumlu bir hareketle örtülmeye, affedilmesine çalışılmasıdır. Kur’an’da konuyla ilgili olarak şöyle buyurulur: “Allah kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz. Fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sorumlu tutar. Bunun da kefareti, ailenize yedirdiğiniz yemeği orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, yahut da köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin kefareti işte budur. Yeminlerinizi koruyun (onlara riayet edin). Allah size ayetlerini açıklıyor, umulur ki şükredersiniz” (el-Maide 5/89).
Allah’ın isim ve sıfatları anılarak yapılan veya bu hükümde görülen bu üç yemin çeşidine ilave olarak fıkıh literatüründe iki yemin türü daha vardır. Birincisi, köle azat etme ve boşamaya bağlanan yemin, diğeri de yargılama hukukunda ispat vasıtası olarak başvurulan yemindir. Her iki konu da sosyal hayatın, aile hukukunun ve beşeri ilişkilerin ele alınacağı ilerideki konularda ayrıca işlenecektir.
Burada şu kadarını ifade etmek gerekirse, bir kimsenin “Şu işi yaparsam kölem azat olsun”, “Şu yere gidersem karım boş olsun” şeklindeki sözleri azat etme veya boşama iradesini değil o işi yapmama, o yere gitmeme yönünde kararlılığını ıtk veya talak hükmüne bağlayarak teyit ettiğini gösterir. Fakihler bu ve benzeri ifadeleri de bir tür yemin olarak nitelendirirler. Fakat yemin bozulduğunda yani o iş yapıldığında azat etme ve boşama sonucunun mu yoksa kefaret yükümlülüğünün mü gerekeceği aralarında tartışmalıdır. Fakihlerden bu tür sözleri geçersiz sayıp kefaret de gerekmez, boşama da gerçekleşmiş olmaz diyenler de vardır.
Bu tür sözlerin yemin olarak nitelendirilmesi, azat etme ile boşamanın birlikte ele alınması ve bunlarla teyit edilen hususun gerçekleşmemesi halinde ıtk veya talakın vaki olacağı şeklindeki görüşler, fıkhın klasik doktrininin oluştuğu dönemin evlilik, velayet, mülkiyet, ıtk, talak ve yemin konusundaki telakkileriyle yakından ilgilidir. Bu konuda yapılan tartışmalar da ancak bu sosyokültürel bağlamda anlaşılabilir. İleri dönemde bir kısım fakihin, ıtk ve talaka bağlanarak teyit edilen sözleri yemin sayması, söz yerine getirilmediğinde de kefareti gerekli görmeyip ıtk ve talakı da vaki saymaması, söz konusu kültür ve telakkinin kısmen dışında kalmalarından kaynaklanmış olmalıdır.
Boşama sözlerinin hukuki değeri ile ilgili konu ileride ayrıntılı olarak ele alınacağından burada bu kısa açıklamayla yetinilmiştir.
in Adak ve Yeminler Tags: Gamus, Lağv
Diğer Konular
Yeminler
Adağın Hükmü
Adağın Şartları
Adak
Copyright Maviay.co
[23/1 21:49] Ömer Tarık Yılmaz: Rüya tabirleri sözlüğü‘nde Rüyanızda görmüş olduğunuz rüyaya ait ilk kelimenin harfini tıklayarak yorumlara bakabilirsiniz. İmamı Nablusi’nin “Ta’tirül-Enam Fi Tabiril Menam” isimli meşhur rüya kitabı, bu konuda islam aleminde en çok okunan eser olmuştur.
[23/1 21:49] Ömer Tarık Yılmaz: Azap
rüyanızı arayın
Ana Sayfa
A
Azap
İlgili
Rüyasinda azap çektigini görmek,büyük bir rahata kavusmakla tabir olunur.Azap çekme rüyasi,cehennem konusunda daha açik gösterilmistir.
[23/1 21:50] Ömer Tarık Yılmaz: Dini Terimler Sözlüğü
ÂYET
sözlükte arayın...
Ana Sayfa
A
ÂYET
Alâmet, işâret, mûcize, ibret.
1- Kur’ân-ı kerîmdeki sûreleri meydana getiren cümle veya cümleciklerden her biri. Çoğulu âyâttır.
Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyruldu ki: Biz sana apaçık âyetler (helâl ile haramı, doğru ile yanlışı açıklayan) indirdik. Onları fâsıklardan (kâfirlerden) başkası inkâr etmez.” (Bekara sûresi: 99)
Kur’ân-ı kerîmde 114 sûre, 6236 âyet vardır. Âyetlerin sayısının 6236’dan az veya daha çok olduğu bildirildi ise de, bu ayrılıklar, büyük bir âyetin, bir kaç küçük âyet sayılmasından veya bir kaç kısa âyetin bir büyük âyet yâhut sûrelerin evvelindeki besmelelerin bir veya ayrı ayrı âyet sayılmasından ileri gelmiştir. (Ebülleys Semerkandî) Âyet-i kerîmeler kısa ve tam tercüme edilemez. Müfessirler âyet-i kerîmeleri tercüme değil, uzun tefsîr ederek açıklamaya çalışmışlardır. (İbn-i Hacer-i Mekkî) Âyet-i kerîme yazılı herhangi bir kâğıdın âyet kısmına abdestsiz dokunmamalı, o kâğıdı belden aşağı koymamalıdır. (Hâdimî)
Sübhâne rabbike âyet-i kerîmesini, sübhâne rabbinâ şeklinde değiştirmeden okumak lâzımdır. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)
2. Allahü teâlânın varlığını, birliğini ve kudretini gösteren alâmet, ibret, işâret.
Allahü teâlâ âyet-i kerîmelerde meâlen buyruldu ki: Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde insanlara yarar şeyleri, denizde akıtıp taşıyan o gemilerde, Allah’ın semâdan indirdiği suyla ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde, deprenen her hayvanı orada üretip yaymasında, gökle yer arasında (Allahü teâlânın emrine) boyun eğmiş olan rüzgârları ve bulutları evirip çevirmesinde aklı ile düşünen bir kavm (topluluk) için nice âyetler vardır.
(Bekara sûresi: 164)
3. Mûcize.
(Hakîkati) bilmeyenler (veya bilip de bilmez gözükenler); “Ne olur, Allah bizimle (senin hak peygamber olduğuna dâir) konuşsa, yâhut (bu hususta) bize bir âyet gelse” dediler.
Onlardan evvelkiler de, tıpkı onların söyledikleri gibi söylemiş(ler)di. Kalbleri birbirine ne kadar da benzemiş. Bu hakîkatleri iyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi apaçık göstermişizdir. (Bekara sûresi: 118)
İlgili
Mekkî sûreler
9 Eylül 2021
Benzer yazı
SÛRE
9 Eylül 2021
Benzer yazı
Şifâ Âyet-i Kerîmeleri
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
AZÎZAN
Copyright 2021 by Maviay.co
[23/1 21:50] Ömer Tarık Yılmaz: Ezan Vakti Pro
Peygamberlerin en üstünü
sözlükte arayın...
Ana Sayfa
İçindekiler
Peygamberlerin en üstünü
Peygamber efendimiz, Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusudur. Allahü teâlânın yarattığı varlıkların en şereflisi Muhammed aleyhisselâmdır. Her şey O’nun hürmetine yaratıldı. O, Allahü teâlânın resûlü, son peygamberidir. Allahü teâlâ bütün peygamberlerine ismiyle hitâb ettiği hâlde, O’na “Habîbim” (sevgilim) diyerek hitâb etmiştir. Nitekim Allahü teâlâ bir hadîs-i kudsîde: “Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım!” buyurdu. Bütün mahlûkâtı O’nun şerefine yaratmıştır. Allahü teâlâ kullarına râzı olduğu ve beğendiği yolu göstermek için çeşitli kavimlere zaman zaman peygamberler göndermiştir. Muhammed aleyhisselâmı ise son Peygamber olarak bütün insanlara ve cinlere gönderdi. Bunun için Peygamberimize “Hâtem-ün-nebiyyîn” ve “Hâtem-ül-Enbiyâ” denilmiştir.
Her peygamber, kendi zamânında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden her bakımdan üstündür. Muhammed aleyhisselâm ise, her zamanda, her memlekette, yâni dünyâ yaratıldığı günden kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiçbir kimse hiçbir bakımdan O’nun üstünde değildir. Allahü teâlâ her şeyden önce Muhammed aleyhisselâmın nûrunu yarattı. Eshâb-ı kirâmdan Abdullah bin Câbir radıyallahü anh; “Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ her şeyden evvel neyi yaratmıştır, bana söyler misin?” deyince, Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Her şeyden evvel senin peygamberinin yâni benim nûrumu kendi nûrundan yarattı. O zaman ne Levh, ne Kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne semâ’ (gökyüzü), ne arz (yeryüzü), ne güneş, ne ay, ne insan, ne de cin vardı.” Âdem aleyhisselâm yaratılınca Arş-ı a’lâda nûr ile yazılmış “Ahmed” ismini gördü. “Yâ Rabbi! Bu nûr nedir?” diye sorunca Allahü teâlâ; “Bu, ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed olan senin zürriyetinden bir peygamberin nûrûdur. Eğer O olmasaydı, seni yaratmazdım.” buyurdu. Âdem aleyhisselâm yaratılınca alnına Muhammed aleyhisselâmın nûru kondu ve o nûr onun alnında parlamaya başladı. Âdem aleyhisselâmdan îtibâren babadan oğula intikal ederek asıl sâhibi Muhammed aleyhisselâma ulaştı.
Muhammed aleyhisselâm hicretten 53 sene evvel Rebîülevvel ayının on ikinci pazartesi gecesi, sabaha karşı, Mekke’de doğdu. Târihçiler, bu günün Mîlâdi takvime göre, 20 Nisan 571 tarihine rastladığını söylüyor. Doğmadan birkaç ay önce babası, altı yaşındayken de annesi vefât etti. Bu sebepten Peygamber efendimize Dürr-i Yetîm (yetimlerin incisi) lâkâbı da verilmiştir. Sekiz yaşına kadar dedesi Abdülmuttalib’in yanında kaldı. Dedesi de vefât edince, amcası Ebû Tâlib O’nu yanına aldı. Yirmi beş yaşındayken Hadîcet-ül Kübrâ ile evlendi. Bu hanımından doğan ilk oğlunun adı Kâsım idi. Bundan dolayı Peygamberimize Ebü’l-Kâsım yâni Kâsım’ın babası da denildi. Araplarda böyle künye ile anılmak âdetti. Kırk yaşında, bütün insanlara ve cinne peygamber olduğu Allahü teâlâ tarafından bildirildi. Üç sene sonra herkesi îmâna çağırmağa başladı. Elli iki yaşında mîrac vukû buldu. 622 yılında 53 yaşında olduğu hâlde, Mekke’den Medîne’ye hicret etti. Yirmi yedi defâ muhârebe yaptı. 632 (H. 11) senesinde rebîülevvel ayının on ikinci pazartesi günü öğleden evvel 63 yaşında vefât etti.
in İçindekiler
Diğer Konular
Mübarek soyu
Doğumu
İsimleri ve künyeleri
Çocukluğu
Gençliği
Evlenmesi
Copyright 2021 by Maviay.co
[23/1 21:52] Ömer Tarık Yılmaz: SÖZLER
Müellifi
Bedîüzzaman Said Nursî
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ
اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünki ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim sekiz sözü
[23/1 21:52] Ömer Tarık Yılmaz: İkinci Şua
Eskişehir Hapishanesinin Son Meyvesi
Otuzbirinci Lem’anın İkinci Şuaı
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Onaltı sene evvel, Eskişehir Hapishanesinde, arkadaşlarımın tahliyeleriyle yalnız kaldığım bir vakitte şu Şua, gayet acele, pek noksan kalemimle, sıkıntılı, rahatsızlık bir zamanda te’lif edildiğinden bir derece intizamsız olmakla beraber, bugünlerde tashih ederken iman ve tevhid noktasında pek çok kıymetdar ve kuvvetli ve ehemmiyetli gördüm.
Said Nursî
[“Allahü Ehad” ism-i a’zamına dair yedinci nükte-i a’zam ve altı ism-i a’zamın altı nüktesinin yedincisi]
[23/1 21:53] Ömer Tarık Yılmaz: Birinci Mektub
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Dört sualin muhtasar cevabıdır
Birinci Sual: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ülema hayatını kabul etmiyorlar?
Elcevab: Hayattadır, fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebebden bazı ülema hayatında şübhe etmişler.
Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir.
İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâm’ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed
[23/1 21:53] Ömer Tarık Yılmaz: بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bu acib asırda ehl-i iman, Risale-i Nur’a; ve ehl-i fen ve mekteb muallimleri “Asâ-yı Musa”ya şiddetle muhtaç oldukları gibi, hâfızlar ve hocalar dahi “Zülfikar”a şiddetle muhtaçtırlar.
Evet meselâ i’caz-ı Kur’anî bahsindeki ekser âyetlerin medar-ı şübhe ve itiraz olmuş aynı yerlerde, i’cazın lem’aları ve Kur’an’ın güzel nükteleri isbat edilmiş.
Umum Risale-i Nur Şakirdleri namına
Said Nursî
* * *
[23/1 21:53] Ömer Tarık Yılmaz: بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
فَنَادَى فِى الظُّلُمَاتِ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ ❊ اِذْ نَادَى رَبَّهُ اَنِّى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ ❊ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ ❊ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ❊ لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللّهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ ❊ يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى ❊ يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى ❊ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَ شِفَاءٌ
[Otuzbirinci Mektub’un birinci kısmı; her zaman, hususan mağrib ve işa’ ortasında otuzüçer defa okunması çok faziletli bulunan mezkûr kelimat-ı mübarekenin herbirinin çok envârından birer nurunu gösterecek altı Lem’adır.]
Birinci Lem’a
Hazret-i Yunus İbn-i Metta Alâ Nebiyyina ve Aleyhissalâtü Vesselâm’ın münacatı, en azîm bir münacattır ve en mühim bir vesile-i icabe-i duadır.
[23/1 21:54] Ömer Tarık Yılmaz: İtizar
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Risale-i Nur Külliyatı’ndan “El-Mesneviyy-ül Arabî” ile muanven büyük Üstad’ın cihanbaha pek kıymetdar şu eserini de Allah’ın avn ü inayetiyle Arabîden Türkçeye çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar addediyorum. Yalnız, aslındaki ulviyet, kuvvet ve cezaleti tercümede muhafaza edemedim. Evet o cevher-baha hakikatlara zarf olacak ne bir harf ve ne bir lafız bulamadım. Tercüme lisanı da, fikrim gibi nâkıs ve kāsır olduğundan, o azîm imanî ve cesîm Kur’anî hakikatlere ancak böyle dar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve ne hakikatın hatırı kalmış. Fabrika-i dimağiyemin bozukluğundan bu kadarını da müellif-i muhterem Bedîüzzaman’ın manevî yardımları ile dokuyabildim
[23/1 21:54] Ömer Tarık Yılmaz: بِاسْمِهِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ
بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَكْتُوبَةِ وَالْمَقْرُوئَةِ وَالْمُتَمَثِّلَةِ فِى الْهَوَاءِ اِلَى يَوْمِ الْقِيَامِ آمِينَ
Aziz, sıddık, mübarek kardeşlerim ve hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede ihlaslı ve kuvvetli ve şanlı arkadaşlarım!
Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür ve hamdederim ki, İhtiyarlar Risalesi’ndeki ümidimi ve Müdafaat Risalesi’ndeki iddiamı sizinle tasdik ettirdi. Evet lillahilhamdü biadedi-z zerrati min-el ezeli ile-l ebed sizin ile otuz bine mukabil gelen otuz Abdurrahman’ı, belki yüzotuz, belki bin yüzotuz Abdurrahman’ı Risalet-ün Nur’a ihsan etti. Hem unutulmayan, her vakit yanımda bulunan kardeşlerim, Risale-i Nur’a sizin gibi pek ciddî sahib ve muhafız
[23/1 21:55] Ömer Tarık Yılmaz: TAKDİM
Bu lâhika mektubları -ki “Yirmiyedinci Mektub’dur- Risale-i Nur’un ilk te’lifi ile başlayıp devam edegelmiştir. Risaleler Barla’da te’lif edilmeye başlanıp Isparta ve civarındaki kıymetdar talebeleri bu risaleleri okumak ve yazmak suretiyle istifade ve istifaza ettiklerinde hissiyatlarını, iştiyak ve ihtiramlarını bir şükran borcu olarak muhterem müellifi Hazret-i Üstad’a mektublarla takdim etmişler. Bazı müşkilâtlarının ve suallerinin halledilmesini rica etmişler; böylece hem Hazret-i Üstad’ın, hem talebelerin mektubları ile “Barla”, “Kastamonu” ve “Emirdağ” lâhika mektubları vücuda gelmiştir.
Barla Lâhikaları: Risale-i Nur’un Barla’da te’lif edildiği ve kalemle istinsah edilerek neşre başlandığından Eskişehir hapsi zamanına kadar olan devrede
[23/1 21:55] Ömer Tarık Yılmaz: Takdim
Bu lâhika mektubları -ki “Yirmiyedinci Mektub”dur- Risale-i Nur’un ilk te’lifi ile başlayıp devam edegelmiştir. Risaleler Barla’da te’lif edilmeye başlanıp Isparta ve civarındaki kıymetdar talebeleri bu risaleleri okumak ve yazmak suretiyle istifade ve istifaza ettiklerinde hissiyatlarını, iştiyak ve ihtiramlarını bir şükran borcu olarak muhterem müellifi Hazret-i Üstad’a mektublarla takdim etmişler. Bazı müşkilâtlarının ve suallerinin halledilmesini rica etmişler; böylece hem Hazret-i Üstad’ın, hem talebelerin mektubları ile “Barla”, “Kastamonu” ve “Emirdağ” lâhika mektubları vücuda gelmiştir.
Barla Lâhikaları: Risale-i Nur’un Barla’da te’lif edildiği ve kalemle istinsah edilerek neşre başlandığından Eskişehir hapsi zamanına kadar olan devrede Nur’un ilk müştak talebelerinin, Nurların hemen te’lifi
[23/1 21:56] Ömer Tarık Yılmaz: İŞARAT-ÜL İ’CAZ
Müellifi
Bedîüzzaman Said Nursî
Mütercimi
Abdülmecid Nursî
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ
Tenbih: İşarat-ül İ’caz Tefsiri; eski Harb-i Umumî’nin birinci senesinde, cephe-i harbde, me’hazsiz ve kitab mevcud olmadığı halde te’lif edilmiştir. Harb zamanının zaruretinden başka, dört sebebe binaen gayet muhtasar v
[23/1 21:56] Ömer Tarık Yılmaz: Muhakemat
Müellifi
Bedîüzzaman Said Nursî
Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi
veyahut
Saykal-ül İslâmiyet
veyahut
Bedîüzzaman’ın Muhakematı
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Cümle tahiyyat, ol Hâkim-i Ezel ve Hakîm-i Ezelî ve Rahman
[23/1 21:57] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihçe-i Hayatı
Risale-i Nur Müellifi
Bedîüzzaman Said Nursî
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ
Önsöz
[Bu önsöz Medine-i Münevvere’de bulunan mühim bir âlim tarafından yazılmıştır.]
Büyük İkbal’e ait olan “Önsöz”de demiştim ki: Büyüklerin tarih-i hayatları okunurken, ulvî menkıbeler söylenip, aziz hatıraları anılırken; insan, başka bir âleme girdiğini
[23/1 21:57] Ömer Tarık Yılmaz: SİKKE-İ TASDİK-İ GAYBÎ
Müellifi
Bedîüzzaman Said Nursî
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bu Sikke-i Gaybiye’yi mahrem tutardık; yalnız has kardeşlerime mahsustu. Ben vefat ettikten sonra neşredilsin demiştim. Fakat zabıta geldi, adliye hesabına onu sakladığımız yerden çıkardılar. İki sene ellerinde kaldı. Üç mahkeme tedkikinden sonra iade edildi. Bize muhalif gayet nâmahremler dahi
[23/1 21:58] Ömer Tarık Yılmaz: بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ
Gayet mühim bir suale verilen çok ehemmiyetli bir cevabı burada yazmağa münasebet geldi. Çünki kırk sene evvel Eski Said, o dersinde bir hiss-i kabl-el vuku’ ile Risale-i Nur’un hârika derslerini ve tesiratını görmüş gibi bahsediyor. Onun için o sual-cevabı yazacağız. Şöyle ki:
Çoklar tarafından hem bana, hem bazı Nur kardeşlerime sual etmişler ve ediyorlar ki:
“Neden bu kadar muarızlara karşı ve muannid feylesoflara ve ehl-i dalalete mukabil Risale-i Nur mağlub olmuyor? Milyonlar kıymetdar hakikî kütüb-ü imaniye ve İslâmiyenin intişarlarına bir derece
[23/1 21:58] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Onlar rablerinin rızasını elde etmek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda gizli açık harcayan, kötülüğü iyilikle savan kimselerdir.. İşte dünya hayatının güzel sonu (cennet) sadece onlarındır.
(Ra'd, 13/22)
Bir Hadis:
Rahmân'a kulluk edin ve aranızda selamı yayın.
(İbn Mâce, 'Edeb', 11)
Bir Dua:
Allah'ım! Recep ve Şâban aylarını hakkımızda mübarek eyle, bizi Ramazan ayına ulaştır.
(Taberânî, el-Mu'cemü'l-evsat, 4, 189)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[23/1 21:58] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Üç Ayların Başlangıcı
Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar ve Allah’a iman edersiniz… (Âl-i İmrân, 3/110)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
ÜÇ AYLAR YENİLENME MEVSİMİDİR
Recep, Şaban ve Ramazan’ı içinde barındıran üç aylar, Regâib gecesiyle başlar. Mi’rac ve Berat gecesiyle devam eder. Bin aydan daha hayırlı Kadir gecesiyle zirveye ulaşır. Birlik ve beraberliğimizi güçlendiren ülfet ve muhabbetimizi artıran Ramazan bayramıyla taçlanır. Üç aylar, gönül hanemize konuk ettiğimiz kutlu misafirimizdir, müminler için bir yenilenme mevsimidir. Allah Resûlü (sas) üç ayları karşılarken şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Recep ve Şaban aylarını hakkımızda mübarek eyle, bizi Ramazan ayına ulaştır.” (İbn Hanbel, Müsned, 1, 259) Bizler sükûnetin gönüllere indiği bu mübarek vakitlerde ömrümüzün muhasebesini yapar, yaratılış gayemizi yeniden idrak ederiz. Kulluk ve ibadete, hayır ve hasenata, iyiliğe her zamankinden daha fazla yönelir gönül dünyamızı imar ederiz. Bu gün ve geceleri Rabbimizin rızasını kazanmak için vesile kılalım. Ancak kulluğumuz yalnızca bu gün ve gecelerle sınırlı kalmasın. Hayatımız boyunca rağbetimiz daima Yüce Mevla’ya olsun.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[23/1 21:59] Ömer Tarık Yılmaz: اِنَّهُمْ كَانُٓوا اِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ يَسْتَكْبِرُونَۙ
وَيَقُولُونَ اَئِنَّا لَتَارِكُٓوا اٰلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍۜ
Onlara, 'Lailaheillallah' denildiği zaman büyüklenirlerdi. Ve derlerdi ki: 'Biz, ilahlarımızı deli bir şair için mi
bırakacağız?'
(37/Saffât, 35-36)
Tevhid Meali
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.tevhiddergisi.kiblegah
[23/1 21:59] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah’ım, Beni amellerin en güzeline ve ahlakın en güzeline kavuştur. Onların en güzeline ancak sen ulaştırırsın. Beni kötü işlerden ve kötü ahlaktan muhafaza et. Bunlardan ancak sen koruyabilirsin.”
Nesai, İftitah, 16
Müslümanca | İslam Ansiklopedisi
[23/1 21:59] Ömer Tarık Yılmaz: “Dört Abdullah”
2018-05-25 Tarihinde Yayınlandı
Sahabe-i Kirâm içinde 200, başka bir rivayete göre 300 kadar Abdullah vardır. Bunlardan dördü, “Dört Abdullah” manasına gelen “Abâdile-i Erbaa” olarak meşhurdur. Bunlar: Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Zübeyr ve Abdullah bin Arar bin Âs’tır (r.a.). Peygamberimizin ahirete irtihâlinden sonra birçok meselenin çözümünde bu sahabilerin görüşlerine müracaat edilmiştir. Bunların görüş birliğine vardıkları meseleler ise, “Abâdile kavli” olarak ifade edilmiştir.
[23/1 22:00] Ömer Tarık Yılmaz: İslâm dini akla çok önem verir, çünkü o, sorumluluğun temel şartıdır. Bugün sahip olduğumuz her türlü tekniğe akıl sayesinde ulaşmış
bulunmaktayız. Bununla beraber her şey gibi aklın da bir sınırı vardır ve o, bu sınırın dışına çıktığı takdirde doğruyu bulamaz. İnsan dünya
hayatında kullandığı araç ve gereci aklıyla üretir, aklıyla geliştirir; ancak insanlık bunun ötesinde birtakım görev ve sorumlulukları gerek-
tirir. İşte insanların bu yolda ilerlemesini sağlayan en önemli faktör dindir. İslâm’da akıl, dünyevî meselelerde olduğu gibi dinî meselelerde
de önemli bir role sahiptir. Kur’an bu hususta sık sık teşviklerde bulunur, akıllarını kullananları takdir ederken (Âl-i İmrân 3/190-194),
kullanmayanları uyarır, böylelerini hayvanlarla mukayese eder ve onlardan daha aşağı düzeyde olduklarını bildirir (el-A‘râf 7/179; el-Enfâl
8/22; el-Furkân 25/44).
İslâm dinine göre kesin bilgi edinmek, yukarıda kısaca açıklanan bu üç yoldan biriyle mümkündür. Her ne kadar zaman zaman rüya,
ilham ve bâtınî duyular gibi bazı bilgi vasıtalarının bulunduğundan söz edilirse de, bu görüşlere itibar edilemez. Meselâ rüya, kişinin uy-
kuda yaşadıklarıyla dış dünyada olanlar arasında kurulan bağlantı yorumcunun tâbirine bağlı olan bir şeydir ve bağlayıcı değildir.
Peygamberlere gönderilen vahyin çeşitlerinden olan rüyayı bununla karıştırmamak gerekir. Söz gelimi Hz. Yûsuf ’un, zindanında bu-
lunduğu ülkenin kralı rüyasında yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yediğini görmüş, Yûsuf bunu, yedi bolluk yılını yedi kıtlık yılının takip
edeceğine yormuştu. Hz. Peygamber de kendisine gelen vahiylerin sâdık rüyalar şeklinde başladığını ifade etmiştir.[3]
İlham da rüya tabiri gibi değerlendirilerek kesin bilgi vasıtaları içinde sayılmamıştır. Çünkü bu yolla elde edilen bilgiler kişiden kişiye
değişkenlik göstermekte ve zaman zaman benzerleriyle çelişmektedir.
Varlık Meselesi
İslâm’da Varlık Âlemi
Atom, molekül, element ve hücreden; yer, gök, gezegenler, ay, güneş ve yıldızlara kadar küçük-büyük, canlı-cansız ve görünen-görün-
meyen bütün yaratıkların oluşturduğu varlıklar dünyasına âlem (evren) denilmektedir.
İnsan, yaratıldığı günden beri âlemin kapsamı, ne zaman ve nasıl yaratıldığı, varlığının ne zamana kadar süreceği gibi fiziksel yapısına
ve kimin tarafından, niçin yaratıldığı gibi fizik ötesi konumuna ilişkin soruları kendi kendine sormuştur. İlâhî dinler, ortaya koydukları
âlem tanımlamasında onu, gölge veya hayal değil, Allah tarafından yaratılan gerçek bir varlık olarak görmüştür.
Yüce yaratıcı başlangıçta gökleri ve yeri yoktan var etmiş, bunları gaz halinden cevher olarak bir araya getirmiş (Fussılet 41/9-12), sonra
da birbirlerinden ayırarak (el-Enbiyâ 21/30) üzerindekilerle beraber tamamını altı günde (altı büyük evrede) yaratmıştır (el-A‘râf 7/54;
Yûnus 10/3; Lokmân 31/10; es-Secde 32/4; el-Hadîd 57/4). Güneş, ay ve yıldızların tamamı O’nun emri ve kanunlarıyla hareket etmekte
(el-A‘râf 7/54; en-Nahl 16/12; el-A‘lâ 87/2-3) ve kendileri için tayin edilmiş bir yörüngede dönüşlerini sürdürmektedir (Yâsîn 36/38-39).
Uzaydaki galaksilerin hareketlerinden, çiçek açıp meyve veren tohumlara, mevsimlerin oluşumundan, gece ve gündüzün birbirini
takip eden hareketlerine kadar evrende bulunan ve olup biten her şey belli bir ölçü, düzen ve kanun dahilinde gerçekleşmektedir. Allah
,âlemlerin rabbidir, yani yaratıcısı, geliştiricisi ve yöneticisidir. Gökten yağmuru indirerek toprağı sulayan, canlandıran, meyve, tahıl ve
bitkileri bitiren O’dur. O, âlemi belli bir amaca ve plana göre yaratmıştır. Âlemde amaçsız ve gayesiz hiçbir şey yoktur.
İlâhî dinler insanlara ontolojik teoriler sunmayı değil, onun evrendeki yerini belirlemeyi, tabiat ve çevresiyle ilişkilerini düzenlemeyi ve
Allah’a karşı sorumluluklarını hatırlatmayı hedeflemiş; bu hedefleri gerçekleştirmek üzere de şu hususları özellikle vurgulamıştır:
1. Âlemdeki her şey yaratılmış olup hepsinin bir başlangıcı vardır. Başlangıcı olmayan tek varlık kıdem sıfatına sahip olan Allah’tır.
Âlemin oluşumu yaratılışa yani Allah’ın iradesiyle meydana gelen yaratmaya bağlıdır.
2. Âlemdeki varlıklar bir düzen, ölçü ve hesaba göre yaratılmıştır. Âlem, kendiliğinden veya tesadüfün sonucu olmadığı gibi, düzensiz
de değildir. Aksine onda her şey yerli yerinde ve olması gerektiği şekildedir. Kutsal kitaplar varlıklar dünyasındaki bu âhenk ve ölçüye sık
sık işarette bulunmaktadır. Meselâ Kur’an’da, “Allah yanında her şeyin bir ölçüye tâbi olduğu, ay ve güneşin bir hesaba bağlı bulunduğu,
göklerin ve yerin en uygun şekilde yaratıldığı” bildirilmektedir.[4]
3. Âlemin ve ondaki varlıkların bir başlangıcı olduğu gibi, bir sonu da olacaktır. İlahî dinler bu sona “kıyamet günü” demektedir. Ancak
beklenen bu anın ne zaman geleceği Allah’tan başka kimse tarafından bilinememektedir.
4. Allah’ın gücü, kudreti her şeye yeter. Ce