[27/1 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: GÜNÜN TARİHİ............ OSMANLI DEVLETİ’NİN KURULUŞU
Yüzyıllarca dünyanın en büyük ve en güçlü devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nun temelinin 27 Ocak 1299’da atıldığı kabul edilir. Sultan Osman’ın babası Ertuğrul Gâzi, Selçuklulara büyük hizmetlerde bulunduğu için, Bizans sınırındaki Söğüt ve Domaniç’e uç (sınır) beyi olmuştu. Onun oğlu Osman Bey, bu topraklarda Osmanlı Devleti’ni kurdu.
Osman Bey’e, kayınpederi İslâm âlimi Şeyh Edebâlî hazretlerinin, 700 yıl kadar önce söylediği sözler, hiç eskimedi:
“Ey Oğul! İnsanlar vardır şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Avun oğlum avun! Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın, ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen sabah rüzgârında savrulur gidersin.
Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Dâima sabırlı, sebatlı ve iradene sâhip olasın! Ananı, atanı say; bereket büyüklerle beraberdir.
Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol, her sözü üstüne alma! Gördün söyleme, bildin bilme! Sevildiğin yere sık gidip gelme! Kalkar muhabbetin itibar olmaz. Üç kişiye acı:
• Câhiller arasındaki âlime,
• Zenginken fakir düşene,
• Hatırlı iken itibarını kaybedene.
Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğunda mücadeleden korkma!
Ey Oğul! Beysin!
¥ Bundan sonra öfke bize; uysallık sana!
¥ Güceniklik bize; gönül almak sana!
¥ Suçlamak bize; katlanmak sana!
¥ Acizlik bize; yanılgı bize; hoşgörmek sana!
¥ Geçimsizlikler, çatışmalar, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana!
¥ Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana!
¥ Ey Oğul! Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana!
¥ Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek sana!
Ey Oğul! Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz! Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!
Ey Oğul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıl’a bağlı.
Allahü teâlâ yardımcın olsun!..”
27.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[27/1 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: el-Zümer Suresi 54
Onun için ümidi kesmeyin de başınıza azab gelmeden önce tevbe ile Rabbinize yönelin ve O'na teslim olun. Sonra kurtulamazsınız.
[27/1 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: Tirmizi
Ey Allah'ın Resûlü! dendi. Sana peygamberlik ne zaman vacib oldu? Şöyle cevap verdi: 'Hz. Adem ruhla cesed arasında iken!
[27/1 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: Ed Darr: Elem ve zarar verecek şeyleri yaratan, hüsrana ugratan.
[27/1 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis Okumanın Faydaları : Peygamberimiz’in (s.a.s.) bize en güzel örnek olduğunu bildiren ayet-i kerîme, onu kendimize model almamızı tavsiye etmektedir. Resul-i Ekrem Efendimiz evinde nasıl yaşardı? Sokağa nasıl çıkardı? Yolda nasıl yürürdü? Gördüğü insanlara nasıl davranırdı? Mescide vardığı zaman ne yapar, nasıl ibadet ederdi? İslamiyeti nasıl öğretirdi? Henüz Müslüman olmayanlara karşı tutumu ve onlara İslam'ı tebliğ şekli nasıldı? İnsanlar bir yana, hayvanlara, hatta eşyaya karşı nasıl bir tavır takınırdı? Bütün bunları ve daha başka hususları öğrenmemiz, İslamiyet'i doğru şekilde yaşayabilmemiz Allah'ın Rasûlü'nü tanımamıza, Allah'ın Rasûlü'nü tanımamız da hadislerdeki İslam'ı öğrenmemize bağlıdır.
HADİSLERİ OKUDUKÇA DOĞRUYU YANLIŞI FARK EDERİZ
Hadisleri okuyup öğrendikçe, mükemmele doğru giden yolda mesafeler almaya başlarız. Doğruyu yanlışı tanırız. Davranış bozukluğumuzu farkeder, kusurlarımızı kolayca yakalarız. İşte o zaman kendimizi hesaba çeker, hatalı davranışlardan uzak durmaya çalışırız.
Hadislerle ilgimiz arttıkça, insanlarla olan ilişkilerimizin eskiye nisbetle daha güzelleştiğini farkederiz. Tıpkı Rasûlullah Efendimiz gibi karşımızdaki insanlara değer vereceğimiz, onlarla güzel geçineceğimiz için onların da bize değer verdiklerini, bize daha sıcak ve samimi davrandıklarını görürüz. İşte o zaman Peygamber ahlakının mükemmelliğini, vazgeçilmezliğini, insanları birbiriyle nasıl kaynaştırıp kucaklaştırdığını anlarız.
Peygamber Efendimiz'i ve onun sünnetini bilmediğimiz veya sünnete uygun bir şekilde yaşamadığmız için zaman zaman garip durumlara düşer, insana yakışmayan davranışlar sergileriz.
Hadisler, bize dargın durmanın kötülüğünü, dargınları barıştırmanın nafile namaz kılmaktan, nafile oruç tutup sadaka vermekten daha hayırlı olduğunu[1] öğretir. Dünyada hatasız, kusursuz insan bulunmadığını herkes bilir. Peygamber Efendimiz'in 'Kim dünyada Müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da ahirette onun ayıbını gizleyip kapatır' buyurduğunu duymuş veya okumuş olanlar, kendilerine karşı yapılan hataları daha bir kolaylıkla bağışlarlar.
HADİS OKUDUKÇA GÖNLÜMÜZ GENİŞLER, HOŞGÖRÜ KAZANIRIZ
Hadisleri okudukça, dünyalar kadar geniş bir gönül, derin bir anlayış, büyük bir hoşgörü kazanırız. İnsanı sevmeyi, anlamayı ve onu bağışlamayı öğreniriz. Anlayışsız, görgüsüz, hatır gönül dinlemeyen biriyle karşılaştığımız zaman, Şefkat Pınarı Efendimiz'in kaba ve katı bedevilerin haşin davranışlarına nasıl katlandığını ve onlara kızıp bağırmadığını hatırlayarak kabarmakta olan öfkemizi teskine gayret ederiz. İnsanları hoş görmenin onun sünneti olduğunu düşünerek rahatlamaya çalışırız. Kötüyle kötü olmadığımızı, cahile uymadığımızı görenler, bizim davranışımızın güzelliğini ve asilliğini farkeder, öfkesini yutmanın korkaklık değil, cesaretin ve asaletin en belirgin nişanı, Rasûl-i Kibriya'nın ahlakı olduğunu kavramaya başlar.
Kur'an-ı Kerîm bir anayasa ise, hadis ve sünnet bu anayasayı açıklayan ve onun kolayca uygulanmasını sağlayan kanun, tüzük ve yönetmelik hükmündedir. Kur'an-ı Kerîm'de yeterince açıklanmayan konular hadislerde genişçe açıklanır.
İSLAM'IN NASIL YAŞANACAĞINI KEŞFEDERİZ
Peygamber Efendimiz'in muhtelif tatbikatlarıyla fikhi konular iyice öğrenilir Mesela Kur'an 'namaz kılın' der; ama namazı nasıl kılacağımızı anlatmadığı için bunları sünnetten öğreniriz. Kur'an bize 'zekât verin' der; zekâtı hangi mallardan, ne kadar vereceğimizi sünnetten ve hadisten öğreniriz. Kur'an 'haccedin' der; nasıl haccedeceğimizi, bu farzı zekât gibi yılda bir değil; ömürde bir defa yapacağımızı hadisten ve sünnetten öğreniriz.
Sözün kısası, Hadisler olmasaydı, İslamiyet’i tam manasıyla öğrenemezdik. Ben müslümanım diyen kimse, İslamiyet'i, onu getiren Peygamber gibi yaşamaya gayret edeceğine göre, öncelikle Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in hadislerini ve sünnetlerini öğrenmeye gayret etmelidir. Her gün en azından bir, iki hadis, şayet varsa onların açıklamalarını okuyarak dünyaya Peygamber gözüyle bakmaya çalışmalıdır.
[1] Ebu Davûd, Edeb, 50
[27/1 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: Buhari, Ebu Davud
Allah’ım! Sen benim Rabbimsin. Sen’den başka ibâdete lâyık ilâh yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Sen’in kulunum. Ezelde Sana verdiğim sözümde ve vaadimde hâlâ gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden Sana sığınırım. Bana lutfettiğin nîmetleri yüce huzûrunda minnetle anar, günâhımı îtirâf ederim. Beni affet, şüphe yok ki günahları Sen’den başka affedecek yoktur.
[27/1 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: Çobanlık Mesleğindeki Hikmet
Bir başka hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
“Mûsâ (a.s.) Peygamber olarak gönderilmişti, kendisi koyun güderdi. Davut (a.s.) Peygamber olarak gönderilmişti, O da koyun güderdi. Ben de Peygamber olarak gönderildim ve Ecyad’da âilemin koyunlarını güderdim.” (İbn-i Sa’d, I, 126)
Rahmet Peygamberi bu sıralarda yirmi yaşlarında bulunuyordu.
Peygamber Efendimiz:
“En hayırlı maîşet yolunu tutanlardan biri, bir tepenin başında veya vâdinin içinde koyunlarını otlatan kimsedir. Bu zât namazını kılar, zekâtını verir, ölünceye kadar Rabbine ibâdet eder ve insanlara hep iyilik yapar.” (Müslim, İmâret, 125; İbn-i Mâce, Fiten, 13) buyurarak çobanlığın fazîletli mesleklerden biri olduğunu ifâde etmiştir.
Çobanlık yapan kimselerde, tefekkür ufku, vakar ve merhamet duygusu gelişir. Allâh Resûlü buna işâretle:
“Sükûnet ve vakar, koyun besleyenlerdedir.” buyurmuştur. (Buhârî, Menâkıb, 1; Müslim, Îman, 84/52)
Koyunları sevk ve idâre edip yırtıcı hayvanlardan korumaya çalışmak, insanda sabır ve tesâhüb duygusunu geliştirir. Nitekim yaratılmış her varlığa merhamet etmek, onların kaba ve anlayışsız hâllerine sabretmek, Peygamberlerde bulunması gereken en mühim husûsiyetlerdendir.
[1] Hadîs-i şerifte geçen “Karârît” kelimesinin, Mekke’de bir yere verilen isim olduğu söylendiği gibi bir para birimi olan “kîrât”ın çoğulu olduğu da ifâde edilmiştir. İkinci görüşe göre Hazret-i Peygamber, her gün koyun başına dinarın yirmide biri olan bir kîrât karşılığında Mekkelilerin koyunlarını güttüğünü bildirmiştir.
[27/1 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: Kadir Sûresi
Kadir suresi Mekke’de nâzil olmuştur. 5 âyettir. Kadir gecesinden bahsettiği için bu ismi almıştır. Kuran tertîbine göre 97, iniş sırasına göre ise 25. sûredir. Kadir gecesinin faziletinden, Kur’ân-ı Kerîm’in o gecede inzâle başlanmasından ve o gece tüm kâinatı saran selâmet ve esenlikten bahseder.
Kadir gecesinin faziletinden, Kur’ân-ı Kerîm’in o gecede inzâle başlanmasından ve o gece tüm kâinatı saran selâmet ve esenlikten bahseder.
Kadir Suresi İniş Sebebi
Rivayete göre Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’e ümmetinin ömrü gösterilmişti. Efendimiz, bunu önceki insanların ömrüne nispetle çok kısa buldu. Ümmetinin, onlar kadar sâlih amel işlemekten mahrum kalacağını düşündü. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, ona ve ümmetine, bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini lûtfetti. (Muvatta’, İ‘tikâf 15)
Diğer bir rivayet de şöyledir: Bir gün Allah Resûlü (s.a.s.) ashâbına, İsrâiloğulları’ndan bir kişiyi anlatmıştı. Şem’ûn-i Gâzî isimli bu zât, bin ay Allah yolunda silah kuşanarak cihâd etmiş, gecelerini de ibâdetle geçirmişti. müslümanlar hayretler içinde kalarak ona gıpta ettiler. Bunun üzerine Allah Tealâ, ümmet-i Muhammed’e olan lutuf ve merhametini beyân etmek üzere Kadir sûresini indirdi. (Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 486)
1. Biz Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik.
2. Sen Kadir gecesinin ne olduğunu bilir misin?
3. Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.
“Kadir gecesi”, Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği gecedir. Kur’an, ya toplu olarak Cenâb-ı Hakk’ın katından vahiy meleklerine inzal buyrulmuştur. Ya da Alak sûresinin ilk beş âyetiyle o gece Kur’ân-ı Kerîm Peygamberimiz (s.a.s.)’e indirilmeye başlamıştır. Her iki ihtimâle göre de, bu gecenin Kur’an’ın inzâline sahne olduğu ve şerefini ondan aldığı anlaşılır. Bakara sûresi 185. âyette de Kur’an’ın Ramazan ayında indiği beyân buyrulur.
Lügat olarak “kadr”, “kudret, takdir, hüküm, şeref ve kıymet” gibi mânalara gelir.
Kadir gecesinin bir ismi, “mübârek gece”dir. Bu, onun hayrı bol, çok bereketli ve şerefli bir gece olduğunu bildirir. Nitekim El-Duhan sûresinin ilk âyetlerinde şöyle buyrulur:
“Hâ. Mîm. Gerçekleri açıklayan bu apaçık kitaba yemin olsun! Biz onu kutlu, şerefli ve bereket yüklü bir gecede indirdik.” (El-Duhân 44/1-3)
Bu gece aynı zamanda takdir ve hüküm gecesidir. O gecede nice hikmetli mühim işler karara bağlanır. Âyet-i kerîmede: “O gecede, belli hikmetlere binâen Allah tarafından olmasına karar verilmiş her bir iş belirlenir. Tarafımızdan buyrulacak bir emir olarak” (El-Duhân 44/4-5) buyrularak buna işaret edilir. Nitekim Kur’an’ın nüzûlünün başlamasıyla, o gecede bütün dünyanın kaderini değiştirecek mühim bir işe karar verilmiştir. Kur’an’ın inişiyle, dünyanın o güne kadar ki makus talihi tersine çevrilmiş, her şey yepyeni bir tanzimle tanzime başlanmıştır. Zira indirilen bu Kur’an ile her türlü hikmetli iş açıklığa kavuşturularak, Allah Resûlü (s.a.s.) tarafından insanlığa ulaştırılmıştır.
Bu gece çok şerefli bir gecedir. Bin aydan daha hayırlı olduğu Cenâb-ı Hak tarafından haber verilmiştir. O gecede yapılan ibâdet ve hayırlar, içinde kadir gecesi bulunmayan tam bin ayda yapılanlardan daha çok sevaplıdır. Allah Teâlâ, mü’minlere böyle büyük bir lutuf ve ihsanda bulunmuştur. Buradaki “bin ay” ifadesinin kesretten kinâye olması da mümkündür. O gecenin gerçekten çok faziletli, eşi benzeri olmayan mukaddes ve mübârek bir zaman dilimi olduğunu gösterir.
Öyle bir gece ki:
4. O gecede melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle her türlü iş için yeryüzüne iner de iner.
5. Bütünüyle esenliktir o gece, tâ şafak atıncaya kadar.
O gece melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner dururlar. Cenâb-ı Hakk’ın verdiği vazifeleri yerine getirirler. Ruh’tan
[27/1 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: İlk Müslümanlar
Hazret-i Hatice îmân edince Efendimiz’in kızları Hazret-i Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma da Müslüman olmuşlardı.
İlk îmân eden insan Resûlullâh Efendimiz’dir. Bu husus âyet-i kerîmelerde şöyle bildirilmektedir:
آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ
“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene îmân etti…” (el-Bakara, 285)
قُلْ اِنِّى اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ. وَاُمِرْتُ ِلاَنْ اَكُونَ اَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ.
“De ki: Bana, dîni Allâh’a hâlis kılarak O’na kulluk etmem emrolundu. Ve ben, Müslümanların ilki olmakla emrolundum.” (ez-Zümer, 11-12)
İLK MÜSLÜMAN KADIN
Efendimiz’den sonra ilk Müslüman, muhterem zevcesi Hazret-i Hatice idi.
Hazret-i Peygamber, kavminin hakâret, alay ve eziyet gibi kötü tavır ve davranışlarına mâruz kalarak mahzûn ve mükedder bir hâlde evine döndükçe, Allâh Teâlâ O’nun hüznünü Hazret-i Hatice vâlidemizin tesellî ve teşvîk edici sözleriyle hafifletmiş, ilâhî nusretiyle vazîfesini kolaylaştırmıştır.[1]
Hazret-i Hatice îmân edince Efendimiz’in kızları Hazret-i Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma da Müslüman olmuşlardı.[2]
HZ. ALİ (R.A.) NASIL MÜSLÜMAN OLDU?
Hazret-i Ali de Resûlullâh ile Hazret-i Hatîce’nin namaz kıldıklarını görmüş ve:
“–Nedir bu?” diye sormuştu. Allâh Resûlü:
“−Bu, Allâh’ın kendisi için seçtiği dînidir. Ben seni tek olan Allâh’a îman ve ibâdet etmeye, hiçbir fayda ve zararı olmayan Lât ile Uzzâ’yı da inkâra dâvet ediyorum!” buyurdu. Hazret-i Ali:
“–Ben bu dîni şimdiye kadar hiç işitmedim! Babam Ebû Tâlib’e sormadan bir iş yapamam!” dedi. Efendimiz, o sıralar teblîğ faâliyetlerini gizliden gizliye devâm ettirdiği için:
“−Ey Ali! Şâyet Müslüman olmayacaksan sana bahsettiğim bu husûsu gizli tut, açığa vurma!” buyurdu.
Hazret-i Ali, o gece bekledi. Allâh Teâlâ onun kalbine İslâm muhabbetini bahşetti. Sabahleyin Peygamber Efendimiz’i yanına gitti ve İslâm dîni hakkında suâller sordu. Aldığı cevaplar üzerine, Allâh Resûlü’nün buyruğunu hemen yerine getirip Müslüman oldu. Babasından çekinerek, Müslümanlığını bir müddet gizli tuttu. Hazret-i Ali, bu sıralarda on yaşında idi. (İbn-i İshâk, s. 118; İbn-i Sa’d, III, 21)
Peygamber Efendimiz namaz kılmak istediğinde, Hazret-i Ali ile birlikte Mekke vâdilerine doğru çıkıp giderler ve insanlardan gizli olarak, namazlarını oralarda kılarlar, akşamleyin de dönerlerdi. Allâh’ın dilediği zamâna kadar bu böyle devâm etti.
Ebû Tâlib, oğlu ve sevgili yeğeninin gizli gizli namaz kıldıklarına muttalî olunca, Peygamber Efendimiz, çok sevdiği amcasını da İslâm’a dâvet etti. Ebû Tâlib ise bu dâvete şöyle cevap verdi:
“−Ey kardeşimin oğlu! Benim, atalarımın dîninden ayrılmaya gücüm yetmeyecek! Lâkin Sen gönderildiğin şey üzere devâm et! Vallâhi ben hayatta olduğum müddetçe Sana kimse zarar veremeyecektir!” Hazret-i Ali’ye de:
“−Evlâdım! O, seni ancak hayır ve iyiliğe dâvet eder. Sen, O’nun yoluna sımsıkı sarıl. O’ndan hiç ayrılma!” dedi. (İbn-i Hişâm, I, 265)
Abdullâh bin Mesut (r.a.) [3], Mekke’ye ticâret için geldiğinde Allâh Resûlü’nü Hazret-i Hatîce ve Ali ile birlikte Kâbe’yi tavâf ederken gördüğünü ve bu esnâda Hazret-i Hatîce’nin tesettüre çok dikkat ettiğini söylemektedir. (Zehebî, Siyer, I, 463)
Ufeyf el-Kindî de, ticâret için Mekke’ye gelmiş ve Abbâs’ın -radıyallâhu anh- evine misâfir olmuştu. Ufeyf, Peygamber Efendimiz’in, Hazret-i Hatîce’nin ve Ali’nin Kâbe’de namaz kıldıklarını görmüş, Abbâs’tan (r.a.) onlar hakkında mâlumât istemişti. Hazret-i Abbâs da onlardan bahsettikten sonra:
“−Vallâhi ben yeryüzünde bu dîne inanan şu üç kişiden başka kimse bilmiyorum!” demişti.
Ufeyf (r.a.) hidâyetle şerefyâb olduktan sonra hep şöyle hayıflanırdı:
“−Âh ne olurdu o zaman îmân edeydim de ikinci erkek mü’min ben olaydım! Onların dördüncüleri olmayı, ne kadar arzu ederdim!” (İbn-i Sa’d, VIII, 18; İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 487)
PEYGAMBERİMİZE BEDENİYLE KALKAN OLAN SAHABİ
Peygamber Efendimiz’in âzatlı kölesi Zeyd bin Hârise (r.a.), Hazret-i Ali’den sonra Müslüman olmuş, namaz kılmış, Resûlullâh’ın maiyyetinden ve hizmetinden hiç ayrılmamıştı. Tâifli sergerdelerin Peygamber Efendimiz’e attıkları taşlara kendi vücûdunu siper edip kanlar içinde kalacak kadar fedâkârâne bir muhabbetle kendisini Allâh Resûlü’ne adamış, buna mukâbil Hazret-i Peygamber’in husûsî muhabbet ve iltifâtına mazhar olmuştu.
Resûl-i Ekrem’in Hazret-i Zeyd’e olan muhabbetine dâir Hazret-i Ömer’in şu şehâdeti ne kadar mânidardır:
Hazret-i Ömer, Zeyd’in oğlu Üsâme’ye üç bin beş yüz dirhem tahsîs etmiş, oğlu Abdullâh’a ondan beş yüz dirhem daha az vermişti. Abdullâh, babası Hazret-i Ömer’e bunun sebebini sorarak:
“−Üsâme’yi niçin benden üstün tutuyorsun? O benden daha çok savaşa katılmadı ki!” dedi. Hazret-i Ömer, eşsiz adâletinin yanında, gönül zenginliğini ve yüksek tevâzuunu da gösteren şu muhteşem cevâbı verdi:
“−Oğlum! Resûlullâh onun babasını senin babandan daha çok severdi. Üsâme’ye de senden daha çok muhabbeti vardı. İşte bu sebeple, Resûlullâh’ın sevdiğini kendi sevdiğime tercih ettim.” (Tirmizî, Menâkıb, 39)
Bu ve benzeri pek çok misâlde görüldüğü gibi Ashâb-ı Kirâm, Resûlullâh’ın sevdiklerini kendi sevdiklerine tercih ederlerdi.[4]
HZ. EBUBEKİR (R.A.) NASIL MÜSLÜMAN OLDU?
Hazret-i Ebûbekir, nübüvvetten önce de Peygamber Efendimiz’in dostu idi. Çocukluğundan beri onun güzel ahlâkına, sadâkatine ve emînliğine şâhitti. Güzel ahlâkı sebebiyle aslâ yalan söylemeyen bir kimsenin, Cenâb-ı Hakk’a karşı yalan söylemesinin imkânsız olduğu kanaatinde idi. Bu sebeple Allâh Resûlü onu İslâm’a dâvet ettiğinde hiç tereddüt göstermeksizin icâbet etti.[5]
Efendimiz bu husustaki hadîs-i şerîflerinde:
“Allâh beni size Peygamber olarak gönderdiğinde evvelâ bana «Sen yalancısın!» dediniz. Lâkin Ebûbekir «O, doğru söylüyor.» dedi ve hem canı hem de malı ile bana son derece yardımcı oldu.” buyurmuşlardır. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 5)
Resûlullâh’ı hiçbir şey Hazret-i Ebûbekir’in Müslüman oluşu kadar sevindirmemiştir. Hazret-i Ebûbekir Müslüman olduğu zaman, hiç çekinmeden Müslümanlığını açıklamış ve diğer insanları da Allâh Teâlâ’ya ve Resûlü’ne îmâna dâvet etmeye başlamıştır.[6]
Peygamber Efendimiz’in hayâtında Hazret-i Ebûbekir’in müstesnâ ve mühim bir yeri bulunmaktadır. Zîrâ bir dâvânın gerçekleşebilmesi şu üç şarta bağlıdır:
Hâkim bir fikir.
O fikir etrâfında kadrolaşan insanlar.
Mâlî imkân.
Hâkim fikir, İslâm’ın muhtevâsı idi ki, vahiyle sâbittir. Hazret-i Ebûbekir, diğer iki faktörde çok mühim bir vazîfe üstlenmiştir. Yâni kadrolaşma onunla başlamış ve o mübârek sahâbînin muazzam serveti, muhtelif İslâmî hizmetlerin yanında Müslüman olan kölelerin satın alınıp serbest bırakılması gibi dâvânın mâlî vechesinde de kullanılmıştır.
Bu iki husûsu biraz açıklayacak olursak; Hazret-i Ebûbekir ile Peygamber Efendimiz’in gençlik devrelerine uzanan arkadaşlık ve berâberlikleri, nübüvvet vazîfesinin verilmesinden sonra ulvî bir dostluğa dönüşmüştür.
HZ. EBUBEKİR’E (R.A.) NEDEN “SIDDIK” DENİLMİŞTİR?
Hazret-i Ebûbekir, ilk îmân edenlerden olmanın yanı sıra, îmânına şek ve şüphenin tozunu bile düşürmeyerek “Sıddîk” sıfatına mazhar olmuştur. Daha sonraki zamanlarda da İslâm’ın inkişâfı ve yayılması için maddî-mânevî hiçbir fedâkârlıktan kaçınmamış ve bütün malını Allâh yoluna bezletmiştir.
Sevginin şartı, aşkın kânunu, sevilen kişiye duyulan muhabbet ve o aşktan dolayı o kişinin sevdiği şeyleri de sevmek, onun arzusunu kendi arzusuna tercih etmek ve sevgilinin uğruna her şeyini fedâ edebilmektir. İşte Hazret-i Ebûbekir’in hayâtı, Allâh Resûlü’ne aşk ile bağlılığın ve O’nda fânî oluşun zirve misâlleriyle doludur:
Bir gün gönüller sultanı Efendimiz’in rahatsızlandığını duyan Hazret-i Sıddîk, üzüntüden kendisi de yatağa düşmüştü. Bu iki dost arasındaki ulvî muhabbetin netîcesi olan aynîleşme sebebiyledir ki Allâh Resûlü:
“Ebûbekir bendendir, ben de ondanım. Ebûbekir dünyâda ve âhirette kardeşimdir.” (Deylemî, I, 437) buyurarak mânâ âlemindeki berâberliği ve kalpten kalbe vâkî olan hâl in’ikâsını te’yîd buyurmuştur. Efendimiz’in ölüm döşeğinde iken:
“Bütün kapılar kapansın; yalnız Ebûbekir’inki kalsın!” (Buhârî, Ashâbü’n-Nebî, 3) iltifâtı, Hazret-i Ebûbekir ile aralarındaki kalbî alâka ve müstesnâ yakınlığın en güzel ifâdelerinden biridir.
BİLAL-İ HABEŞİ’NİN (R.A.) ÇEKTİĞİ EZİYETLER
Bilâl-i Habeşî ve annesi de, Allâh Resûlü’nün insanları İslâm’a gizlice dâvete başladığı ilk günlerde Müslüman oldular. Hazret-i Bilâl, Müslümanlığını açıklayan ilk yedi kişiden biri idi. Dîninden dönmesi için yapılan en ağır işkencelere tahammül ederdi. İnkâra zorlandıkça: “Ehad! Ehad!: Allâh birdir! Allâh birdir!” derdi.
Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Bilâl ve vâlidesinin bedelini ödeyerek onları âzâd etti.[7]
Ebûbekir (r.a.), bu davranışı ile iltifât-ı Peygamberî’ye nâil olmuş, merhamet ve cömertlikte âbideleşmiştir.
Hazret-i Mevlânâ, bu hâdiseyi gönül lisânıyla tasvîr ederek şu şekilde nakleder:
“Bilâl-i Habeşî’nin Müslümanlığından dolayı korkunç bir işkenceye tâbî tutulduğunu işiten Hazret-i Sıddîk, Hazret-i Mustafâ’nın huzûruna çıktı ve vefâlı Bilâl’in hâlini arz etti.”
“Dedi ki: O felekleri ölçen mübârek varlık, Sen’in aşkına düşmüş, Sen’in muhabbetine tutulmuştur. Bu yüzden zâlimler o melek tıynetli insana zulmetmektedirler. Suçsuz olduğu hâlde kanatlarını yoluyorlar. O büyük defîneyi şirk ve isyan toprağına gömmek istiyorlar.”
“Yakıcı güneşe karşı kızgın kumlara yatırıyor, çıplak bedenini dikenli dallarla dövüyorlar.”
“Fakat o, teninden çeşme gibi kanlar fışkırdığı hâlde: «Allâh birdir, Allâh birdir!» diyor, Hakk’a secdeden vazgeçmiyor.”
“Hazret-i Ebûbekir’in merhamet ve şefkatinden dolayı vücûdunun her zerresi mahzûn ve gamla dolu bir dil hâline gelmiş, Bilâl’in hâlini Hazret-i Peygamber’e büyük bir üzüntü içinde uzun uzun anlatmaktaydı.”
“Nihâyet gönlündeki niyeti izhâr edip: «Yâ Resûlallâh! Onu satın almak istiyorum. Bütün servetimi harcamaya hazırım. Cenâb-ı Hakk’a gönül vermiş, O’nun ve Resûlü’nün kölesi olmuş, bu yüzden de Allâh düşmanlarının hışmına uğramış, işkencelere mâruz bırakılmış o mübârek insanı o hâlden kurtarmadan bu canıma dünyâda rahatlık yoktur.» dedi.”
“Hazret-i Mustafâ (s.a.v.), bundan pek memnûn oldular ve: «Ey Allâh’ın ve Resûlü’nün merhametli dostu! Bu ticârette ben de sana ortağım...» buyurdular.”
“Hazret-i Ebûbekir, derhâl Bilâl’in sâhibinin evine yollandı. Bilâl, yapılan işkencelerden ötürü baygın bir vaziyette idi. Hazret-i Bilâl’in sâhibi olan o merhamet mahrûmu insana acı sözler sarf etti.”
“Dedi ki: Ey habîs! Ey hiddetten gözü kararmış, merhametten nasipsiz! Bu Allâh dostunu nasıl dövüyorsun? Ey insafsız! Bu ne kin, bu ne garaz?”
“Ey merhamet fukarâsı! Kendini insan mı sanıyorsun? Ey insanlık mahrûmu, nefret edilmiş kişi! Sen insan kılığındasın, ama insanlığın yüz karasısın!..”
“Bu sözlerden sonra Ebûbekir (r.a.), adamın aç gözünü dünyâlıkla tıkadı. Öyle ki bu duruma Bilâl’in efendisi iyice şaşırdı ve Ebûbekir’in hâlini hayretle seyretti.”
“Onun bu hayretini fark eden Sıddîk-ı Ekber Hazretleri, o nasipsize şöyle dedi: Ey ahmak! Sen çocuk gibi, bir cevize karşılık bana paha biçilmez bir inci verdin, fakat haberin yok! Bilmiyorsun ki Bilâl, iki dünyâya değer. Ben onun rûhuna bakıyorum, sen ise teninin rengine...”
“Eğer sen satışta biraz daha bastırsaydın, onu almak için daha fazlasını verirdim. Daha da bastırsaydın, neyim varsa verir, hattâ borca girerdim. Yine de bu alışverişten ben kârlı çıkardım. Ey nasipsiz kişi! Şunu iyi bil ki, mücevherin kıymetini ancak sarraf bilir.”
Hazret-i Mevlânâ, bu kıssada merhamet ve şefkatin kâmil bir tezâhürünü sergilemenin yanında, bir insân-ı kâmile paha biçilemeyeceğini, yâni dünyevî kıymetlerin, insanın mânevî yapısının karşısında bir hiç hükmünde olduğunu ifâde ederek gönüllerimize ulvî bir hakîkati nakşetmektedir.
Hazret-i Ebûbekir, bu âlicenap hareketiyle Resûlullâh’a olan zirve muhabbetini bir kez daha sergilemiş olmaktadır. Hazret-i Ebûbekir’in Allâh Resûlü’ne duyduğu hudutsuz muhabbetin alâmetlerinden birkaçı şöyleydi:
-O’nun getirdiği Kur’ân-ı Kerîm’i ve İslâmî hükümleri cân u gönülden sevip mûcibince amel etmek.
-O’nun ümmetine şefkat ve merhamet göstermek, onların yararına olan hususlarda gayret göstermek.
-Dünyâya değer vermemek, gerektiğinde fakirliğe hazır ve râzı olmak.
-O’na kavuşmayı arzulamak.
-O’nu çokça hatırlamak.
HİDAYETE VESİLEN OLAN KORKULU RÜYA
Hâlid bin Saîd’in (r.a.) hidâyetine ise gördüğü korkulu bir rüyâsı sebep olmuştur. Bir gece uykuda, büyük bir ateş çukurunun kenarında durduğunu ve babasının onu ateşin içine itip düşürmek ister gibi davrandığını, Resûlullâh’ın ise onu hemen belinden kavrayarak ateşin içine düşmekten kurtardığını gördü. Korkuyla uyandığında kendi kendine:
“Allâh’a yemin ederim ki, bu hak bir rüyâdır!” dedi ve Hazret-i Ebûbekir’in delâletiyle Peygamber Efendimiz’in yanına giderek İslâm’la şereflendi.
Babası, oğlu Hâlid’in Müslüman olduğunu duyduğunda ona eziyet etti ve:
“−Ey zelîl! Defol git! Vallâhi, senin rızkını da keseceğim!” dedi.
Hâlid:
“–Sen benim nasîbime mânî olmaya çalışsan da, Allâh muhakkak beni rızıklandıracaktır!” dedi. Hazret-i Hâlid, Habeş ülkesine hicret edinceye kadar, Resûlullâh’ın yanından hiç ayrılmadı. (Hâkim, III, 277-280)
Daha sonra Hâlid’in zevcesi Ümeyne Hâtun, kardeşi Amr ve onun zevcesi Fâtıma Hâtun da İslâm’la müşerref oldular.
İLK MÜSLÜMANLAR
Teblîğin gizlice devâm ettiği bu günlerde Ebûbekir’in (r.a.) teşvik ve delâletiyle Ebû Fükeyhe, Hazret-i Osman, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Talha bin Ubeydullâh (r.a.) îman nîmetine nâil oldular.[8]
Hazret-i Osman, Peygamber Efendimiz’e başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlattı:
“Ey Allâh’ın Resûlü! Şam’da iken, uyku ile uyanıklık arasında olduğumuz esnâda âniden:
«Ey uykudakiler! Uyanın! Çünkü, Ahmed Mekke’de zuhûr etti.» diye bir ses duyduk. Mekke’ye döndüğümüzde sizin Peygamber olduğunuzu haber aldık.” (İbn-i Sa’d, III, 255)
Talha bin Ubeydullâh (r.a.) da şöyle anlattı:
“Busrâ Panayırı’nda bulunduğum esnâda bir râhip insanlara:
«−İçinizde Harem halkından bir kimse var mı?» diye soruyordu.
«−Evet! Ben varım.» dedim. Râhip:
«−Ahmed zuhûr etti mi?» diye sordu. Ben:
«−Hangi Ahmed?» dedim. Râhip:
«−Ahmed bin Abdullâh bin Abdülmuttalib! O, Mekke’de zuhûr edecektir, Peygamberlerin sonuncusudur. Harem’den çıkıp, hurmalık, taşlık ve çorak bir yere hicret edecektir. O’na koşmanı sana tavsiye ederim!» dedi.
Râhibin söyledikleri kalbime tesir etti. Oradan hemen ayrılıp Mekke’ye geldim:
«−Yeni bir hâdise oldu mu?» diye sordum.
«–Evet, var! Abdullâh’ın oğlu Muhammedü’l-Emîn, Peygamber olduğunu iddiâ ediyor. Ebûbekir de ona tâbî oldu.» dediler. (İbn-i Sa’d, III, 215)
Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Ebû Seleme, Erkam bin Ebi’l-Erkam, Osman bin Maz’ûn, Esmâ binti Ebûbekir, Habbâb bin Eret, Abdullâh bin Mesut, Abdullâh bin Cahş, Câfer bin Ebî Tâlib, zevcesi Esmâ binti Umeys, Ebû Huzeyfe, Âmir bin Füheyre (r.a.) ilk Müslüman olma şerefine nâil olan zevâttan bâzılarıdır.
[1] İbn-i Hişâm, I, 259.
[2] İbn-i Sa’d, VIII, 36.
[3] Abdullâh bin Mesut (r.a.) ilk Müslümanlardandır. Künyesi Ebû Abdurrahmân’dır. Müslüman olduğu günden itibâren Hazret-i Peygamber’in yanından ayrılmamış ve O’na hizmetten zevk almıştır. İbn-i Mesut, zayıf, nahîf bir kişi idi. Tatlı bir sesi, sevimli bir yüzü vardı. Müslüman olduğunda Müslümanların adedi çok azdı. Müşrikler ona Mekke’de rahat vermediler. O, Medîne’ye hicret edip Muâz bin Cebel’in yanına sığındı. Hazret-i Peygamber’in hicretinden sonra, Medîne’de yerleşti. Bütün harplere katıldı. Hazret-i Peygamber, onun Kur’ân okuyuşunu dinlemekten zevk alırdı.
Tefsîr, hadîs ve fıkıh sahalarında engin ilmiyle pek çok âlim yetiştirmiştir. Husûsiyle Kûfeli âlimler, onun rivâyet ve görüşleri istikâmetinde fıkhî görüşler ortaya koymuşlardır. Kendisinden 848 rivâyet nakledilmiştir. Hazret-i Osman zamânında Kûfe kadılığından Medîne’ye dönmüş ve kısa bir süre sonra, altmış yaşını geçmiş iken orada vefât etmiştir.
[4] Heysemî, VI, 174; İbn-i Sa’d, IV, 30.
[5] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 78.
[6] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 80-81.
[7] İbn-i Sa’d, III, 232; Hâkim, III, 319.
[8] İbn-i Hişâm, I, 268.
[27/1 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: Biz, cehennemin görevlilerini ancak meleklerden kıldık. Onların sayısını inkar edenler için bir imtihan vesilesi yaptık ki kendilerine kitap verilenler kesin olarak bilsinler, iman edenlerin imanı artsın, kendilerine kitap verilenler ve mü'minler şüpheye düşmesin, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ile kâfirler, 'Allah örnek olarak bununla neyi anlatmak istedi' desinler. İşte böyle. Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir. Bu, insanlar için ancak bir uyarıdır. - Müddessir - 31. Ayet
[27/1 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: Allah, sizden birinizin yaptığı işi, ameli ve görevi sağlam ve iyi yapmasından hoşnut olur. - Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat, 1/275, Beyhakî, Şü'abü'lİman, 4/334
[27/1 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey Rabbimiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın. Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!” - Mü’min, 40/7
[27/1 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: Osmanlı kültür ve medeniyetinde, bir tayinin yapıldığını, bir vazife ve muafiyetin verildiğini gösteren, üzerinde padişahın tuğrası bulunan belgedir. Bir adı da ‘nişan’ olan berat, ancak tuğranın sahibi olan padişahın saltanatı süresince geçerli olan bir imtiyaz veya muafiyeti bildirirdi. Bütün beratlarda bulunan Allah’a hamd, bazen Hz. Peygamber ve dört halifenin de isimlerinin anılıp şefaatlerinin istendiği dua rüknü ile başlar, altında sultanın tuğrası bulunurdu. Beratların kâğıt, cins ve ebatlarıyla yazılarının cinsleri, verilen şahsın mevkiine ve beratın önemine göre farklılıklar gösterirdi. Osmanlı devletinin bizlere miras bıraktığı, geçmişimize ışık tutan en önemli bilgi kaynaklarımızdan olan beratlar, bilgi yönleriyle tarihçilere yol gösterirken, tuğraları, tezhipleri ve hatları ile sanatseverlerin gönüllerinde taht kurmuş, müze ve sanat galerilerinin en seçkin köşelerini süslemiştir. - BERAT
[27/1 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: , ahlakça en güzel olanınızdır.'
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) diğer bir hadis-i şerifde buyurmuştur:
'Allahü Teala'ya kullarının en sevgilisi, ahlakça en güzel olanıdır.'
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dua buyururdu:
'Allah'ım! Ben, senden sağlık, afiyet ve güzel ahlak dilerim.'
4- İnsanların ahlakı değişebilir. Çirkin huyları güzel huylara çevirmek işine 'Tehzib-i ahlâk' denir. Bu değiştirme her halde mümkündür. Mümkün olmasaydı, Peygamber efendimiz:
'Ahlakınızı güzelleştirin'' diye emretmezdi.
Nefisleri ile mücadele eden çok kimselerin başarıya ulaşarak çok güzel huylar kazandıkları daima görülmektedir. Nefis terbiyesi (riyazet-alıştırma), hayvanlara, otlara, çiçekler ve hatta taşlara tesir edip dururken, insanlara tesir etmez mi? 'Huy canın altındadır. Can çıkmadıkça huy çıkmaz,' sözü, her yönü ile doğru değildir. Bazı huyları değiştirmek güçtür; fakat imkansız değildir. Tedavi sayesinde bazı hastalıklar tesirsiz hale geldiği gibi, terbiye ve mücahede sayesinde de bazı huylar, hiç olmazsa, tesirini gösteremez bir hale gelir, güzel huyların karşısında siner kalır
[27/1 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla
1- Mushaf-ı şeriflerde iki türlü besmele vardır. Birisi sûre başlarında yazılan ve sûreden bağımsız olan besmele, diğeri Neml Sûresinin (Neml, 27/30) âyetindeki besmeledir. Bu besmelenin, Neml sûresinin bu âyetinin bir parçası olduğu açıkça bilinmektedir. Bundan dolayı besmelenin Kur'ân âyeti olduğunda şüphe yoktur ve bu durum, açık tevatür ile ve âlimlerin ittifakıyla kesin olarak bilinmektedir. Fakat sûre başlarında yazılan ve her sûreyi birbirinden ayıran ve kırâetin başında okunan besmeleye gelince: Bunun o sûrelerden birinden veya her birinden bir âyet veya âyetin bir kısmı veyahut başlıbaşına Kur'ân'dan tam bir parça olup olmadığı, Neml sûresindeki besmele gibi besbelli olmadığından bu besmelenin Kur'ân'dan olup olmadığı hususu, tefsirde ve usul ilminde bilimsel açıdan tartışmalı bir meseleyi meydana getirmiştir ki bilhassa iman, namaz ve kırâet konularıyla ilgilidir.
Said b. Cübeyr Zührî, Atâ ve İbnü Mübarek hazretleri besmelenin başında bulunduğu her sûreden birer âyet olduğunu söylemişlerdir ki, Kur'ân'da yüz onüç âyet eder. İmam Şâfiî hazretleri ve talebeleri bu görüş üzerindedirler. O halde Fâtiha'nın yedi âyetinden birincisi besmeledir. Ve 'en'amte aleyhim' bir âyet başı değildir. Bunun için Şâfiîler namazda besmeleyi yüksek sesle okurlar. Çünkü Şâfiîler diyorlar ki; selef (ilk dönem alimleri) bu besmeleleri Mushaflarda yazmışlar, bunun yanında Kur'ân'ın âyet olmayan şeylerden tecrid etmesini tavsiye etmişlerdir. Ve hatta Fâtiha'nın sonunda 'âmîn' bile yazmamışlardır. Eğer sûrelerin başındaki besmeleler Kur'ân olmasaydı onları da yazmazlardı. Kısacası Mushaf'ın iki kapağı arasında Kur'ân'dan başka birşey bulunmadığında İslâm alimlerinin ittifakı vardır. Ve bunu destekleyen özel hadisler de rivayet edilmiştir. O hadislerden birisi İbn Abbas (r.a.)'dan: 'Besmeleyi terk eden Allah'ın kitabından yüz ondört âyet terketmiş olur.' Ebu Hüreyre (r.a.)'den: 'Resulullah efendimiz 'Fâtihatü'l-Kitab (Fâtiha sûresi) yedi âyettir, bunların başı
'Bismillahirrahmanirrahim'dir buyurdu. Ümmü Seleme (r.a.)'den: 'Resulullah (s.a.v.) Fâtiha'yı okudu ve 'Bismillahirrahmanirrahim elhamdülillahi rabbil âlemîn'i bir âyet saydı. O halde Fâtiha'dan bir âyet değilse, âyetin bir kısmıdır. Bundan dolayı namazda okunması farzdır ve yüksek sesle okunur. İmam Şâfiî gibi Ahmed b. Hanbel hazretlerinden de bu iki hadis arasında tereddütlü iki rivayet vardır.
Diğer taraftan İmam Mâlik hazretleri Kur'ân'ın her yerinde dahi Kur'ân'dan olduğu açıkça ve tevatür yoluyla belli
[27/1 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: işitince kendimi tutamayıp:) 'Bu ne güzel!'' dedim. (Bu sözüm üzerine) önümde duran birisi:
'Az önce söylediği daha da güzeldi!'' dedi. (Bu da kim? diye) baktım. Meğer Ömer İbnu'I-Hattâb'mış. O, sözüne devam etti:
'Seni gördüm, daha yeni geldin. Sen gelmezden önce şöyle demişti:
'Sizden kim abdestini alır ve bunu en güzel şekilde yapar, sonra da: 'Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûlühü. (Şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve Resûlüdür)' derse, kendisine cennetin sekiz kapısı da açılır; hangisinden isterse oradan cennete girer.'
Ebu Davud'un rivayetinde '...abdesti güzel yaparsa...' denmiştir.
Tirmizi'nin rivayetinde '....resûlühü (Allah'ın ...Resûlü)' kelimesinden sonra 'Allah'ım, beni tevbe edenlerden kıl, temizlenenlerden kıl' duası da vardır.
Ebu Davud, Taharet 65, (169); Tirmizi, Taharet, 41, (55).
3553 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Mü'min -veya müslüman- bir kul abdest aldı mı yüzünü yıkayınca, gözüyle bakarak işlediği bütün günahlar su ile -veya suyun son damlasıyla- yüzünden dökülür iner, ellerini yıkayınca elleriyle işlediği hatalar su ile birlikte -veya suyun son damlasıyla- ellerinden dökülür iner. Ayaklarını yıkayınca da ayaklarıyla giderek işlediği bütün günahları su ile -veya suyun son damlasıyla- dökülür iner. (Öyle ki abdest tamamlanınca) günahlarından arınmış olarak tertemiz çıkar.'
Müslim, Tahâret 32, (244); Muvatta, Tahâret 31, (1, 32); Tirmizi, Tahâret 2, (2).
3554 - Hz. Osman radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Kim abdest alır ve abdestini güzel yaparsa hataları vücudundan tırnak diplerine varıncaya kadar çıkar dökülür.''
3555 - Bir başka rivâyette şöyle gelmiştir: 'Hz. Osman radıyallahu anh abdest aldı ve dedi ki:
'Ben Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şu benim abdestim gibi abdest aldığını, sonra da şöyle söylediğini gördüm: 'Kim bu şekilde abdest alırsa geçmiş günahları affedilir, namazı ve mescide kadar yürümesi de nafile (ibadet) olur.'
Buhari, Vudü 25; Müslim, Tahâret 8, (229)
[27/1 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: Târîh boyunca, îmânlılar ile îmânsızlar çarpışmakda, kuvvetli, çalışkan olan, gâlib ve hâkim olmakda, inançlarını, düşüncelerini yaymakdadır. Bu çarpışma, harb vâsıtaları ile, döğüşerek olduğu gibi, propaganda ile, neşr yolu ile de yapılmakdadır. Şimdi, ikinci savaş bütün hızı ve kuvveti ile hergün devâm etmekdedir. Îmânsızlar, alçakça ve açıkça iftirâ etdikleri gibi, müslimân şekline girerek, din adamı görünerek, islâmiyyeti içerden yıkmağa da çalışıyorlar. Kitâblı ve kitâbsız bu kâfirlerin, plânlı olarak hâzırladıkları uydurma kitâbları, radyo, televizyon neşriyyâtı ve sinema filmleri bir yandan, câhil ve münâfık kimselerin, dünyâlık ele geçirmek için, ortaya çıkardıkları yanlış, bozuk din kitâbları ve sözleri de bir yandan, dîni, îmânı yok etmekdedir. Bu ma’nevî yıkıntıyı durdurabilmek için, Ehl-i sünnet âlimlerinin doğru bilgilerini yaymakdan başka kurtuluş yolu yokdur. Bunun için, yıllarca çalışarak, o büyük âlimlerin kitâblarını
[27/1 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: İslam İlmihali
Adağın Hükmü
ilmihalde arama yapın...
Ana Sayfa
Adak ve Yeminler
Adağın Hükmü
Herhangi bir şart ve zamana bağlanmayan (mutlak) adaklar, adama anından itibaren gerekli hale gelir ve ilk fırsatta yerine getirilmesi uygun olur. Bir şarta bağlanan adakların da o şartın gerçekleşmesi halinde yerine getirilmesi gerekir.
Şart gerçekleşmeden adak yerine getirilirse geçersizdir; yapılan ibadet nafile sayılır. Mesela, herhangi işi olduğu takdirde üç gün oruç tutmayı nezreden kimsenin durumu böyledir.
Yerine getirilmesi gelecek bir zamana bağlanan adaklar ise, Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’a göre bu zaman kaydına itibar edilmeksizin önceden de yerine getirilebilir. İmam Muhammed ile Şafiiler ve Hanbeliler sadaka gibi mali ibadetlerde aynı görüşü paylaşmakla birlikte namaz, oruç gibi bedeni ibadetlerde vakit gelmeden hükmün sabit olmayacağı görüşündedir. Onlara göre bu ibadetleri vakti gelmeden ifa etmek adak borcunu düşürmez. Belirli bir tarihte oruç tutmayı nezreden yani böyle adakta bulunan kimsenin o tarihlerde; iyileşmesi halinde üç gün oruç tutmayı adayan kimsenin de iyileşince üç gün oruç tutması vacip olur. Adağın bu tarihlerde özürsüz olarak yerine getirilmemesi günah sayılır ve ilk fırsatta kazası gerekir.
Meydana gelmesi istenmeyen bir şarta bağlı olarak adakta bulunan şahısların, mesela yalan söylememeye, kötü bir fiili işlememeye nezredip bu fiili işlemesi halinde bir adakta bulunan kimselerin, Allah’a karşı verdiği bu sözde durması gerekir. Mesela “Bir daha içki içmeyeceğim, içersem bir ay oruç tutayım” şeklinde adakta bulunma böyledir. Fakat istenmeyen şart gerçekleşirse dilerse adadığı şeyi yerine getirir, dilerse yemin kefareti öder. Hanefiler bu durumda yemin kefareti ödemenin daha isabetli bir davranış olacağı görüşündedir. Çünkü bu ahidleşme yemin sayılmaktadır.
Tasaddukla ilgili adaklarda mekan, zaman ve şahıs itibariyle belirleme yapılsa bile bu belirlemeye uymak gerekmez. Falanca zamanda camiye halı adayan, falanca şehrin fakirlerine tasadduku veya şu yurdun öğrencilerinin yemeleri için kurban kesmeyi adayan kimse bu bağışını başka zamanda başka yer ve şahıslara verebilir.
Kurban kesmeyi adayan kimse bu adak kurbanın etinden yiyemeyeceği gibi bakmakla yükümlü olduğu kimseler de (anne ve babası, dede ve ninesi, çocukları ve torunları, hanımı) yiyemez. Şayet yiyecek olurlarsa yediklerinin bedelini fakirlere tasadduk etmeleri gerekir.
Adaktan doğan yükümlülük, yeminde de olduğu gibi kazai değil diyani, yani yargıyı değil kişinin dindarlığını ve Allah’a karşı sorumluluğunu ilgilendiren bir yükümlülüktür. Kul ile Allah arasında kalan bir iş olup dünyevi müeyyidesi yoktur.
Üzerinde mali bir adak borcu bulunduğu halde bunu ödemeden vefat eden kimsenin bu borcu, ödemesi yönünde vasiyetinin bulunması halinde terekesinden yerine getirilir. Böyle bir vasiyet yok da mirasçılar mecburiyetleri bulunmadığı halde adağı yerine getirmişlerse, ölen kimsenin adak borcundan kurtulması umulur.
in Adak ve Yeminler Tags: adak
Diğer Konular
Yemin Çeşitleri
Yeminler
Adağın Şartları
Adak
Copyright Maviay.co
[27/1 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Rüya Tabirleri
Azarlamak
rüyanızı arayın
Ana Sayfa
A
Azarlamak
Rüyada Çocuğunu Azarlamak
Rüyada Çalışanlarını Azarlamak
Rüyada Azarlamış olmanın Psikolojik Yorumu
İlgili
Rüyada azarlamış olmak, şahıs için yüksek beklentiler içinde olduğu bir iş ile ilgili kötü havadisler alım yapması veya çalışanlarının iş mevzusunda istediği performansı göstermiş olmaması sebebi ile oluşmuş olacak asap bozukluğuna, gerginliğe delalet eder. Kendini huzursuz eden ya da söylediklerini yapmayan şahıslara karşı çetin tutumlarda bulunmuş olan rüyayı gören kişinin aşkın otoriter görünümü, insanların kendisiyle haberleşme kurmalarının önüne geçtiği gibi, antipatik ve korkulan birisi gibi görünmüş olmasına de yol açmayı başarır. Gerginlik içinde geçecek günlerde şahsın daha ağır olması gerektiğini hatırlatmış olan rüya, akrabaya karşı şefkatle yaklaşmış olmanın ehemmiyetini de hatırlatır. Azarlamış olmak aşkın asabiyetin şahsa sonradan getirdiği pişmanlıklara ve geri alım yapılması olanaksız yanlış hareketlere sebep olabileceğinin de önemini vurgular.
Rüyada Çocuğunu Azarlamak
Rüyayı gören kişinin kendisi üstünde epeydir sürüp giden baskıdan feraha ermek için son derece büyük bir özverite bulunmuş olacağına ve hürriyetini sahip olmak için büyük uğraşlar vereceğini delalet eder. Şahsın amaçlarına gözünü kırpmış olmadan ilerlemiş olmak için her şeyi yapabilecek kadar hırs içinde olduğuna, akideleri yönünde ölümü bile göze alacak kadar konsantre olan ruh haline de delalet eder. Çocuğunu azarlamış olmak sevilmiş olan bir kişiyi hata bir yoldan çevirmiş olmak, bahse konu olan insanla hakikatleri izah etmek biçiminde de tabir edilir.
Rüyada Çalışanlarını Azarlamak
Şahsın ara sıra kısımsızlık özelliğini yitireceğini ve dolayısıyla çevresindeki kimselerce kafa karışıklığına sebep olduğunu, aşkın uç hareketlerde bulunduğu dakikalarda haberleşme mevzusunda da problemler yaşandığını delalet eder. Rüyayı gören kişinin kimi kararları hiç muhakeme etmeden almış olduğunu ve aile büyüklerine danışmış olması lazım olan mevzuları da kendi kendine çareye kavuşturmak için uğraştığını, kendi kendine idare etmeye çalışmış olup, kuvvet gösterisi yapmış olmak uğruna birçok olanağı riskli bir duruma attığını da tabir eder.
Rüyada Azarlamış olmanın Psikolojik Yorumu
Şişkin bir ego, avantaj hissiyatı ve öbür kişileri küçümsemiş olmak, her şeyi daha güzel bildiğini zannetmek biçiminde yorumlanabilir. Umumilikle şahsın kendini öncü olmak suretiyle gördüğünü ve ara sıra kurtarıcı olmak suretiyle doğmuş olduğuna inanmış olacak biçimde psikolojik bozukluklar yaşadığını da gösterir.
İlgili
Bit Öldürmek
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Sınava Geç Kalmak
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Mafya
8 Eylül 2021
Benzer yazı
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azgın
Azgın Ata Binmek
Azgınlık
Azık
Copyright 2021 by Maviay.co
[27/1 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Dini Terimler Sözlüğü
Âyet-i Muhkeme
sözlükte arayın...
Ana Sayfa
A
Âyet-i Muhkeme
Muhkem âyet. Çoğulu âyât-ı muhkemât’tır.
1. Kur’ân-ı kerîm. İlim üçtür: Âyet-i Muhkeme, Sünnet-i Kâime (Hadîs-i şerîf) ve Fârîdat-ı Âdile (Kitaba ve sünnete uygun ilim, yâni icmâ ve kıyas). (Hadîs-i şerîf-Ebû Dâvûd)
2. Kur’ân-ı kerîmde mânâsı açık olan âyet-i kerîmelere verilen ad. (Bkz. Muhkem)
Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyruldu ki: (Habîbim) sana kitâbı indiren O’dur. O’ndan bir kısmı âyât-ı muhkemâttır ki, bunlar Ümmül-kitâbdır (Kur’ân-ı kerîmin aslıdır, temelidir. Hükümlerde bunlara dayanılır). (Âl-i İmrân sûresi: 7)
İlgili
FARÎDÂT-I ÂDİLE
9 Eylül 2021
Benzer yazı
MUHKEMÂT
9 Eylül 2021
Benzer yazı
ÜMM-ÜL-KİTÂB
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
AZÎZAN
Copyright 2021 by Maviay.co
[27/1 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Ezan Vakti Pro
Doğumu
sözlükte arayın...
Ana Sayfa
İçindekiler
Doğumu
Muhammed aleyhisselâm Hicret’ten 53 sene evvel Rebîulevvel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke’nin Haşimoğulları mahallesinde, Safâ Tepesi yakınında bir evde doğdu. Bu gün, Mîlâdî takvime göre 20 Nisan 571 tarihine rastlamaktadır. O gün henüz güneş doğmadan âlem nûr ile doldu. Âdem aleyhisselâmdan beri babadan evlâda intikal edegelen nûr asıl sâhibine ulaştı.
O’nun doğumunu annesi hazret-i Âmine şöyle anlatıyor: “Doğum ânı geldiğinde heybetli bir ses işittim. Ürpermeye başladım. Sonra beyaz bir kuş gördüm, gelip kanadı ile beni sığadı. O andan sonra bendeki korku ve ürpertiden eser kalmadı. Yanımda süt gibi beyaz bir kâse şerbet gördüm. O şerbeti bana verdiler. O anda çok susamış idim. Verilen şerbeti içtim. Baldan tatlı ve soğuk idi. İçer içmez susuzluğum gitti. Sonra büyük bir nûr gördüm, Evim o kadar nûrlandı ki, o nûrdan başka bir şey görmüyordum. O sırada çok hâtun gördüm. Boyları uzun, yüzleri güneş gibi parlıyordu. Etrafımı sarıp, bana hizmet eden bu hâtunlar, Abdü Menâf kabîlesinin kızlarına benzerlerdi. Yine o sırada beyaz, uzun ve gökten yere uzanmış ipek bir kumaş gördüm. Dediler ki: O’nu insanların gözünden örtün. O anda bir grup kuş peydâ oldu. Ağızları zümrütten, kanatları yâkuttandı. Gümüş ibrikler tutarak havada duruyorlardı. Bana korku gelip terlemiştim, ter damlalarından misk kokusu yayılıyordu. O halde iken gözümden perdeyi kaldırdılar. Doğudan batıya kadar bütün yeryüzünü gördüm. Üç alem (bayrak) dikildi. Onların biri meşrik (doğu), biri mağrip (batı) biri de Kâbe’nin üstünde idi. Etrafımda çok sayıda melekler toplandı. Muhammed doğar doğmaz, mübârek başını secdeye koydu ve şehâdet parmağını kaldırdı. O anda gökten bir parça beyaz bulut indi. O’nu kapladı. Bir ses işittim; “Onu mağripden meşrıka kadar her yerde gezdirin. Tâ ki cümle âlem onu, ismiyle, cismiyle ve sıfatıyla görsünler.” diyordu. Sonra o bulut gözden kayboldu ve Muhammed’i bir beyaz yünlü kumaş içinde sarılı gördüm. Yine o sırada yüzleri güneş gibi parlayan üç kişi gördüm. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde zümrütten bir leğen, birinin elinde de bir ipek vardı. İbrikten sanki misk damlıyordu. Muhammed’i o leğenin içine koydular. Mübarek başını ve ayağını yıkadılar ve ipeğe sardılar. Sonra mübârek başına güzel koku sürüp, mübârek gözlerine sürme çektiler ve gözden kayboldular.”
Muhammed aleyhisselâmın doğduğu sırada hazret-i Âmine’nin yanında Abdurrahman bin Avf’ın annesi Şifâ Hâtun, Osman bin Ebü’l-Âs’ın annesi Fâtımâ Hâtun ve Peygamberimizin halası Safiyye Hâtun vardı. Bunlar da gördükleri nûru ve diğer hâdiseleri haber verdiler. Şifâ Hâtun şöyle anlatıyor: “Ben, o gece Âmine’nin yanında idim. Muhammed aleyhisselâmın doğar doğmaz duâ ve niyâz ettiğini işittim. Gâibden; “Yerhamüke Rabbüke” diye söylendi. Sonra bir nûr çıkıp o kadar ışık verdi ki, doğudan batıya kadar her yer göründü…” Bundan başka birçok hâdiseye şâhit olan Şifâ Hâtun; “Ne zaman ki, O’na peygamberlik verildi; hiç tereddüt etmeden ilk îmân edenlerden biri de ben oldum.” dedi.
Safiyye Hâtun da şöyle anlatmıştır: “Muhammed aleyhisselâm doğduğu sırada her tarafı bir nûr kapladı. Doğar doğmaz secde etti, mübârek başını kaldırıp açık bir dille “Lâ ilâhe illallah, innî resûlullah” dedi. O’nu yıkamak istediğimde, biz O’nu yıkanmış olarak gönderdik.” denildi. O sünnet olmuş ve göbeği kesilmiş görüldü. O’nu kundağa sarmak istediğimde sırtında bir mühür gördüm, mühürün üzerinde (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) yazılı idi. Doğar doğmaz secde ettiği sırada hafif sesle bir şeyler söylüyordu, kulağımı mübârek ağzına yaklaştırdım; “Ümmetî, Ümmetî” (Ümmetim, ümmetim) diyordu…”
Resûl-i ekrem efendimizin doğduğunu dedesi Abdülmuttalib’e Kâbe’de Allah’a yalvarıp duâ etmekteyken müjdelediler. Abdülmuttalib bu müjdeyi alınca çok sevinip O’nu görmeye giti ve; “Bu oğlumun şânı, şerefi çok yüce olacaktır” dedi. Sonra da O’nun doğumunu kutlamak için doğumun yedinci gününde Mekke halkına üç gün ziyâfet verdi. Ayrıca şehrin her mahallesinde develer keserek insan ve hayvanların istifâde etmesi için bıraktı. Ziyâfet sırasında çocuğa hangi ismi koydun diyenlere Muhammed ismini verdim dedi. Neden atalarından birinin ismini vermedin diyenlere; “Allah’ın ve insanların O’nu medh etmelerini, övmelerini istediğim için.” cevabını verdi. Annesi de Ahmed ismini koydu.
Muhammed aleyhisselâm doğduğu sırada ve doğduktan sonra pekçok hâdise meydana geldi.
Muhammed aleyhisselâmın dünyâya geldiği gece bir yıldız doğdu. Bunu gören Yahûdî bilginleri Muhammed aleyhisselâmın doğduğunu anladılar. Eshâb-ı kirâmdan Hassân bin Sâbit anlatır: “Ben sekiz yaşında idim. Bir sabah vakti Yahûdînin biri, hey Yahûdîler! diye çığlık atarak koşuyordu. Yahûdîler ne var, ne yırtınıyorsun diyerek yanına toplanınca şöyle söyledi: “Haberiniz olsun Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyâya geldi…”
Muhammed aleyhisselâm doğduğu gece Kâbe’deki putlar yüz üstü yere yıkıldı. Urvetübni Zübeyr rivâyet eder: “Kureyşten bir cemaatin bir putu vardı. Yılda bir defâ onu tavâf ederler, develer kesip şarap içerlerdi. Yine öyle bir günde putun yanına vardıklarında onu yüzüstü yere yıkılmış buldular. Kaldırdılar, yine kapandı. Bu hal üç defâ tekrarlandı. Bunun üzerine etrâfına iyice destek verip diktikleri sırada şöyle bir ses işitildi: “Bir kimse doğdu yer yüzünde her yer harekete geldi. Ne kadar put varsa hepsi yıkıldı. Kralların korkudan kalbleri titredi.” Bu hâdise tam Muhammed aleyhisselâmın doğduğu geceye rastlıyordu.
Medâyin şehrindeki İran Kisrâsının sarayının on dört kulesi (burcu) yıkıldı. O gece gürültüyle ve dehşetle uyanan Kisrâ ve halkı yine kendilerinden bâzı ileri gelenlerin gördükleri korkunç rüyaları tâbir ettirdiklerinde bunun büyük bir şeye alâmet olduğunu anladılar.
Yine o gece Mecûsîlerin yâni ateşe tapanların bin yıldan beri yanmakta olan kocaman ateş yığınları âniden söndü. Ateşin söndüğü târihi not ettiler. Kisrânın sarayından burçların yıkıldığı geceye isâbet ediyordu.
O zaman insanların mukaddes saydıkları Sâve Gölü de yine o gece bir anda suyu çekilip, kuruyuverdi.
Şam tarafında bin yıldan beri suyu akmayan ve kurumuş olan Semave Nehrinin vâdisi de, o gece, su ile dolup taşarak akmaya başladı.
Muhammed aleyhisselâmın doğduğu geceden îtibâren şeytan artık Kureyş kâhinlerine vukû bulacak hâdiselerden haber veremez oldu. Kehânet sona erdi…
Muhammed aleyhisselâmın doğduğu gece ve daha sonra o zamâna kadar görülmemiş bu hâdiselerden başka pekçok hâdise vukû buldu, bunların hepsi son Peygamber Muhammed aleyhisselâmın dünyâyı teşrif ettiğine işâret olmuştur.
in İçindekiler
Diğer Konular
Peygamberlerin en üstünü
Mübarek soyu
İsimleri ve künyeleri
Çocukluğu
Gençliği
Evlenmesi
Copyright 2021 by Maviay.co
[27/1 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Birinci Söz
“Bismillah” her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır. “Bismillah” ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle. Şöyle ki:
Bedevi Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Tâ şakilerin şerrinden kurtulup hacatını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte böyle