Prof. Dr. Baran Yıldız


Günün yazısı


[12/2 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: ŞİİR......... TUHAF İŞLER

Hayatı dümdüz yaşarken,

Yolumuza, bayır çıktı.
Musîbet görüp şaşarken,
Hakkımızda, hayır çıktı.

 

Şaşırmadım, neden tekim?

Doğru tek olur nitekim,
Derman aradığım hekim,
Hem dilsiz, hem sağır çıktı.

 

Yorulup çekmeden zahmet,

Tecelli eylemez rahmet,
Nâmerdin payına nîmet,
Mert olana, sabır çıktı.

 

Kavuşmak için yandığım,

Hayâliyle aldandığım,
Uzaktan saray sandığım,
Kara kıldan, çadır çıktı.

 

Desturla verdim selâmı,

Anlattım cümle merâmı,
Mücevher sandım adamı,
Kalaylanmış, bakır çıktı.
Gönülde olmayan yeri,
Kürkünden alır değeri,
Takmış küheylan eyeri,
Koşturunca, katır çıktı.

 

Pişmeden bozuldu hamlar,

Eşeğe döndü adamlar,
Mektep sandığımız damlar,
Mektep değil, ahır çıktı.

 

İstedim olsun çuhalı,

Aldım acem işi halı,
Adı kendinden pahalı,
Yere serdim, hasır çıktı.

 

İhlastan mahrum ise öz,

Yakar haset denilen köz,
Teraziye koydum kem söz,
Taştan bile, ağır çıktı.

 

Hürmet eyleyip yâdına,

Gül diktim senin adına,
Gül çıkmadı inadına,
Çalı, diken, çayır çıktı.
Mahmut Nacar
Edebiyat öğretmeni

 

DÜNKÜ CEVAP : 14. sırada

 

GÜNÜN TARİHİ..........  MARAŞ’IN KURTULUŞU

 

Maraş, İstiklâl Savaşı’nda, din, vatan ve nâmus mücadelesini kahramanca yapan şehirlerimizden biridir. Fransız işgalindeki Maraş’ta, 30 Ekim 1919 Cuma günü, Fransız askerlerinin kadınlara saldırdıklarını gören Sütçü İmâm, tabancasına sarılarak birkaçını yere serdi, diğerleri de kaçtı. Bu hâdiseden sonra Maraş, ayağa kalktı ve mücadele alevlendi. Bu 12 Şubat 1920’de Fransızların Maraş’tan sürülmesine kadar devam etti. TBMM 7 Şubat 1973’te Maraş’a “Kahramanlık” unvanı verdi.

 
 
12.02.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[12/2 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: Bakara Suresi 203
Bir de sayılı günlerde Allah'ı zikredin (tekbir alın). Bunlardan kim iki gün içinde (Mina'dan) dönmek için acele ederse ona günah yoktur. Kim geri kalırsa ona da günah yoktur. Ama bu, takva sahipleri içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki, siz ancak O'nun huzuruna varıp toplanacaksınız.
[12/2 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: Müslim,  Tirmizi
Beş vakit namaz, bir cuma namazı diğer cuma namazına, bir ramazan diğer ramazana hep kefarettirler. Büyük günah irtikab edilmedikçe aralarındaki günahları affettirirler.
[12/2 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: El-Ganiyy: Çok zengin olan.
[12/2 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: Hasta Ziyareti : Toplumdaki kalbi kırık insanların bir kısmı da hasta ve dertli kimselerdir. Sağlık ve sıhhat, Cenâb-ı Hakk’ın insana lutfettiği pek kıymetli bir nîmettir. Ne yazık ki insan, onun kıymetini ancak hastalanınca tam olarak anlayabilir. Hastalanan ve bir derde mübtelâ olan kimse, acziyetini idrâk eder, kalbi kırık olur ve mânen Allah Teâlâ’ya yakınlaşır.
 
Sâdî-i Şirâzî, hastanın hâlet-i rûhiyesini ifâde için şöyle der:
 
“Gecenin ne kadar uzun olduğunu ancak hastalar bilir.”
 
Bir şâir de bu mânâyı şöyle terennüm eder:
 
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir,
 
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâat?!
 
“En uzun gecenin ne olduğunu yıldızlara bakarak hüküm çıkaran müneccimle vakitleri ayarlayan muvakkit ne bilir! Gecelerin kaç saat olduğunu sen, gam ve kederlere mübtelâ olan muzdariplere sor!”
 
Hayatta âcizliği tattığı için gönlü kırıklık içinde bulunan bir hasta, elbette dostlarının, akrabâlarının ve komşularının kendisini arayıp sormasını, ziyâret etmesini arzu eder. Böyle gönlü kırık bir hastayı ziyâret edip hâlini hatırını sormak ve tesellî etmek, Allâh’ın rızâsına medâr olan mühim bir hizmet ve ibâdettir.
 
Hasta ziyâreti “sünnet-i müekkede”dir. “Vâcip” olduğunu söyleyen âlimler de vardır. Bir hastayı, muhîtinden kimse ziyâret etmez ve ihtiyaçlarını karşılamazsa, orada yaşayan bütün müslümanlar bundan mes’ûl olurlar.
 
MÜSLÜMANIN MÜSLÜMAN ÜZERİNDEKİ HAKKI BEŞTİR
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
 
“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmı almak, hastayı ziyâret etmek, cenâzeye iştirâk etmek, dâvete icâbet etmek, aksırana «Yerhamukellah: Allah sana merhamet eylesin!» demek.” (Buhârî, Cenâiz, 2; Müslim, Selâm, 4)
 
Hastaları ziyâret etmek, fazîletli bir amel-i sâlihtir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hasta ziyâretinin fazîletini şu hadîs-i şerîfleriyle beyan buyurmuştur:
 
“Bir insan, bir hastanın hâlini hatırını sormaya gider veya Allah için sevdiği bir kişiyi ziyâret ederse, ona bir melek şöyle seslenir:
 
«Sana ne mutlu! Güzel bir yolculuk yaptın. Kendine cennette barınak hazırladın!»” (Tirmizî, Birr, 64/2008; İbn-i Mâce, Cenâiz, 2)
 
“Hasta ziyâretinde bulunan kimse, dönünceye kadar cennet yolundadır.” (Müslim, Birr, 39)
 
“Bir müslüman, hasta bir müslüman kardeşini ziyârete gittiğinde, dönünceye kadar cennet hurfesi içindedir.”
 
“–Ey Allâh’ın Rasûlü, cennet hurfesi nedir?” diye sorulunca da:
 
“–Cennet yemişidir.” buyurdular. (Müslim, Birr, 40-42)
 
Bu mühim vazîfeyi ihmâl etmek ise, müslüman için büyük bir kayıp ve ağır bir mes’ûliyettir. Peygamber Efendimiz bunu şöyle haber verir:
 
“Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle buyurur:
 
«–Ey Âdemoğlu! Hastalandım, Ben’i ziyâret etmedin!»
 
Âdemoğlu:
 
«–Sen Âlemlerin Rabbi iken ben Sen’i nasıl ziyâret edebilirdim?» der.
 
Allah Teâlâ:
 
«–Falan kulum hastalandı, ziyâretine gitmedin. Onu ziyâret etseydin, Ben’i onun yanında bulurdun. Bunu bilmiyor musun?” buyurur...” (Müslim, Birr, 43)
 
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hastanın yaptığı duânın meleklerin duâsı gibi olduğunu bildirmiş[1] ve:
 
“Hastayı ziyâret edin ve ondan size duâ edivermesini isteyin. Zîrâ hastanın duâsı makbuldür. Günâhı da affedilir.” buyurmuştur. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 57)
 
Hastanın yanında ümitvâr olunmalı ve Efendimiz’in şu tavsiyesine uyulmalıdır:
 
“Hasta veya ölünün başında bulunduğunuz zaman güzel sözler söyleyiniz. Zîrâ melekler sizin duâlarınıza âmîn derler.” (Müslim, Cenâiz, 6; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 15)
 
Şayet hasta ölmek üzere ise, ona; “Lâ ilâhe illallah” diyerek telkinde bulunulmalıdır.[2] Fakat bu hususta hastayı zorlamak veya Kelime-i Tevhîd’i söylemesi için ısrarcı olmak da doğru değildir. Zîrâ sıkıntılı ânında hastayı kızdırarak “Lâ ilâhe illallah” demeden ölmesine sebep olunur ki, bu da en büyük felâketlerden biridir.
 
Ayrıca hasta ziyâreti kısa tutulmalı, bir ihtiyacı varsa seve seve yerine getirilmelidir.
 
Fazîlet Tabloları
 
İslam’da Hasta Ziyaretinin Önemi
Âlemlerin Sultânı Efendimiz, hasta ve dertlileri ziyâret edip ihtiyaçlarıyla meşgul olmaya husûsî bir îtinâ göstermiş, ashâbını da bu istikâmette teşvik ve terbiye etmiştir.
 
Selman -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
 
“Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ensâr’dan bir hastayı ziyâret etti. Elini alnına koydu ve:
 
«–Kendini nasıl hissediyorsun?» diye sordu. Hasta, Efendimiz’e cevap vermedi.
 
«–Yâ Rasûlallah! O Siz’i fark etmedi.» dediler. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
 
«–Öyleyse onunla beni başbaşa bırakın!» buyurdu. İnsanlar dışarı çıktı. Allah Rasûlü elini hastanın alnından kaldırdı. Hasta, elini tekrar koy, diye işâret etti. Sonra Efendimiz:
 
«–Ey filân, kendini nasıl hissediyorsun?» buyurdu. Hasta:
 
«–İyi hissediyorum. Yanıma biri siyah diğeri beyaz iki kişi geldi.» cevâbını verdi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
 
«–Hangisi sana daha yakın?» buyurdu. Hasta:
 
«–Siyah olan daha yakın.» dedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz:
 
«–Öyleyse iyilik az, kötülük çok.» buyurdu. Hasta:
 
«–Yâ Rasûlallah! Duâ buyurun da istifâde edeyim!» dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; «Allâh’ım! Çoğunu bağışla, azını tamamla!» diye duâ etti. Sonra Nebiyy-i Ekrem Efendimiz:
 
«–Ne görüyorsun?» buyurdu. Hasta:
 
«–Anam-babam Sana fedâ olsun, hayır görüyorum. İyilikler çoğalıyor, kötülükler de azalıyor. Siyah da benden uzaklaştı.» dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
 
«–Hangi amelin sana daha çok sâhip çıkıyor?» diye sordu. Hasta:
 
«–Ben hayattayken su dağıtırdım…» cevâbını verdi.” (Heysemî, II, 322, 324)
 
Peygamber Efendimizin Hasta Ziyareti
İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- Peygamber Efendimiz’in hasta ziyâretiyle alâkalı bir hâtırasını şöyle nakleder:
 
“Biz, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile oturuyorduk. O sırada Ensâr’dan bir kişi gelip selâm verdi. Efendimiz ona:
 
«–Ey Ensâr’dan olan kimse! Kardeşim Sa’d bin Ubâde nasıl?» diye sordu. O da:
 
«–İyiye gidiyor.» cevâbını verdi. Bunun üzerine Allah Rasûlü:
 
«–Kim benimle birlikte onu ziyârete gelecek?» buyurarak ayağa kalktı. Biz de on, on beş kişi kalktık. Ne ayağımızda ayakkabı veya mest ne başımızda bir örtü ne de üstümüzde bir gömlek vardı. Çorak arâzide yürüyorduk. Nihâyet Sa’d’ın yanına vardık. Yakınları, Efendimiz ve beraberindeki arkadaşlarının yaklaşması için onun etrafından geri çekildiler.” (Müslim, Cenâiz, 13)
 
Diğer bir rivâyette İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- şöyle der:
 
“Sa’d bin Ubâde -radıyallâhu anh- hastalanmıştı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Abdullah bin Mes’ûd ile birlikte Sa’d’ı ziyârete gitti. Yanına girdiğinde onu elem ve ıztırap içinde buldu. Âilesi etrafını kuşatmıştı. Peygamber Efendimiz:
 
«–Öldü mü?» buyurdu.
 
«–Hayır, ey Allâh’ın Rasûlü (ölmedi).» dediler.
 
Peygamber Efendimiz (Sa’d’ın bu ağır durumuna üzülerek) ağladı. O’nun ağladığını görünce oradakiler de ağladılar. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
 
«–Bilmez misiniz, gerçekten Allah, gözyaşı ve kalbin mahzûn oluşu sebebiyle insana azâb etmez. Fakat -eliyle diline işâret ederek- işte bunun yüzünden azâb eder veya bağışlar.» buyurdu.” (Buhârî, Cenâiz 45, Talâk 24; Müslim, Cenâiz 12)
 
Fahr-i Kâinât Efendimiz bu sözüyle, ölünün ardından uygunsuz sözler söylemenin ve üst-baş yırtarak feryâd etmenin uygun olmadığını bildirmektedir. Rızâ ve teslîmiyet hâlinde Allâh’a sığınıp sabretmenin, hem ölü hem de diriler için rahmet vesîlesi olduğunu beyân etmektedir.
 
Peygamberimizin İlgilendiği Yaralı Sahabi
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle der:
 
“Sa’d bin Muâz, Hendek Gazvesi sırasında kol damarından yaralanmıştı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun için mescide bir çadır kurdurdu. Maksadı, onu daha sık ve yakından ziyâret etmek, (onunla ilgilenmek)ti.” (Buhârî, Megâzî, 30)
 
Hidayete Eren Yahudi Çocuk
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hizmet eden Yahûdî bir çocuk vardı. Bir gün hastalandı. Efendimiz onu ziyârete gitti. Başucuna oturdu ve:
 
“–Müslüman ol!” buyurdu.
 
Çocuk, yanında duran babasına baktı. Babası da yıllardır güzellik ve iyilikten başka bir şey görmediği Allah Rasûlü’nü kastederek:
 
“–Oğlum! Ebu’l-Kâsım’a itaat et!” dedi. Bunun üzerine çocuk, Müslüman oldu.
 
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hastanın yanından çıkarken:
 
“Onu ateşten kurtaran Allâh’a hamdolsun.” diyerek duyduğu nihâyetsiz sevinci izhâr ediyordu. (Buhârî, Cenâiz, 80)
 
Peygamberimizin Hastalar İçin Tavsiye Ettiği Dua
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hasta olan ashâbına bâzı duâlar öğretmiştir. Nitekim Osman bin Ebi’l-Âs, vücûdunda hissettiği bir ağrıdan dolayı Rasûlullâh’a şikâyette bulunduğunda, Allah Rasûlü ona şu tavsiyede bulunmuştur:
 
“–Vücûdunun ağrıyan yerine elini koy ve üç kere «Bismillâh» de. Yedi kere de:
 
«Bendeki bu hastalığın ve sakındığım şeylerin şerrinden Allâh’ın izzet ve kudretine sığınırım.» de!” (Müslim, Selâm, 67)
 
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in bu tavsiyesini aynen tatbik eden Osman bin Ebi’l-Âs -radıyallâhu anh- daha sonra şöyle der:
 
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in öğrettiği gibi yaptım, Allah hastalığıma şifâ ihsân eyledi. Bundan sonra bu duâyı devamlı olarak âileme ve diğer insanlara tavsiye ettim.” (Ebû Dâvûd, Tıb, 19)
 
Lâkin duâların, samîmiyet ve amel-i sâlihlerle takviye edilmesi şarttır. Böyle ihlâsla îfâ edilen duâlar, Rabbimizin lutuf ve keremiyle kabul edilir.
 
Peygamberimizin Ziyaret Ettiği Hasta Sahabiler
Abdullah bin Abbâs -radıyallâhu anhümâ- der ki:
 
“Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir hastayı ziyâret etti ve:
 
«–Canın ne çekiyor?» diye sordu. Hasta:
 
«–Buğday ekmeği!» dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çevresindekilere:
 
«–Kimin yanında buğday ekmeği varsa kardeşine göndersin!» buyurdu. Sonra da:
 
«–Şayet hastanız bir şey arzu ederse, ondan yedirin!» buyurdu.” (İbn-i Mâce, Cenâiz, 1)
 
***
 
Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
 
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son derece zayıflamış bir hastayı ziyâret etti ve:
 
«–Allâh’a bir şey için duâ ediyor muydun veyâ O’ndan bir şey istiyor muydun?» diye sordu. Hasta:
 
«–Evet, Allâh’ım, bana âhirette vereceğin cezâyı bu dünyada hemen peşin olarak ver, diye duâ ederdim.» dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
 
«–Sübhânallah! Senin buna gücün yetmez. Şöyle duâ etseydin olmaz mıydı:
 
“...Rabbimiz! Bize dünyâda da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azâbından koru!” (el-Bakara, 201)»
 
Bunun üzerine o zât bu duâyı yaptı ve şifâ buldu.” (Müslim, Zikir, 23; Tirmizî, Deavât, 71/3487)
 
***
 
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hasta bir bedevîyi ziyâret etmişti. Her hastayı ziyâret ettiğinde yaptığı gibi onu da:
 
“Geçmiş olsun, hastalığın günahlarına keffâret olur inşâallah!” buyurarak tesellî etti. (Buhârî, Tevhîd, 31)
 
***
 
Selman -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
 
“Ben hasta iken Allah Rasûlü -aleyhissalâtü vesselâm- ziyâretime gelmişti. Çıkarken:
 
«Ey Selman! Allah sıkıntılarını gidersin, günahını affetsin. Ölünceye kadar dînine kuvvet, bedenine sıhhat versin!» buyurdu.” (Heysemî, II, 299)
 
***
 
Sa’d bin Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
 
“Vedâ Haccı yılında (Mekke’de) yakalandığım şiddetli bir hastalık sebebiyle Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ziyâretime geldi. O’na:
 
«–Yâ Rasûlallah! Gördüğün gibi çok rahatsızım. Ben zengin bir adamım. Bir kızımdan başka mirasçım da yok. Malımın üçte ikisini sadaka olarak dağıtayım mı?» diye sordum. Hazret-i Peygamber:
 
«–Hayır!» buyurdu.
 
«–Yarısını dağıtayım mı?» dedim. Yine:
 
«–Hayır!» buyurdu.
 
«–Ya üçte birine ne buyurursun, yâ Rasûlallah?» diye sordum.
 
«–Üçte birini dağıt! Hattâ o bile çok. Mirasçılarını zengin bırakman, onları muhtaç bırakıp da halka avuç açtırmaktan hayırlıdır. Allah rızâsını düşünerek yaptığın harcamalara, hattâ yemek yerken eşinin ağzına verdiğin lokmalara varıncaya kadar hepsinin mükâfâtını alacaksın.» buyurdu.
 
«–Yâ Rasûlallah! Arkadaşlarım gidip de ben kalacak mıyım? (Burada ölecek miyim?)» diye sordum.
 
«–Hayır, sen burada kalmayacaksın. Allah rızâsı için güzel işler yaparak yükseleceksin. Allah’tan öyle umuyorum ki, daha nice yıllar yaşayarak kimi insanlar (mü’minler) senden fayda, kimileri de (kâfirler) zarar görecektir…» buyurdu.” (Buhârî, Cenâiz 36, Vesâyâ 2, Nafakât 1, Merdâ 16, Deavât 43, Ferâiz 6; Müslim, Vasıyyet 5)
 
Diğer bir rivâyette Hazret-i Sa’d şöyle demiştir:
 
Hastalığımda Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- beni ziyârete geldi ve üç defâ:
 
“Rabbim, Sa’d’ı iyileştir!” diye duâ buyurdu. (Müslim, Vasâyâ, 8)
 
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Hazret-i Sa’d’ın bu hastalık sebebiyle ölmeyeceğini, daha nice hizmetler yapacağını ifâde buyurarak bir mûcize daha göstermiştir. Çünkü hakîkaten Sa’d -radıyallâhu anh- bundan sonra 45 sene daha yaşamış, İslâm’a ve müslümanlara pek çok hizmetler etmiş ve savaşlara katılmıştır.
 
Peygamberimizin Şifa Duası
Âişe -radıyallâhu anhâ-’dan rivâyet edildiğine göre Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, âile efrâdından biri hastalanınca, sağ eliyle hastayı sıvazlar ve şöyle duâ buyururdu:
 
“Ey bütün insanların Rabbi olan Allâh’ım! Bunun ıztırâbını giderip şifâ ver. Şifâyı veren ancak Sen’sin. Sen’in şifândan başka şifâ yoktur. Buna, hiçbir hastalık izi bırakmayacak şekilde şifâ ihsân eyle!” (Buhârî, Merdâ 20, 38, 40; Müslim, Selâm 46-49)
 
Cebrail Aleyhisselam’ın Şifa Duası
Peygamber Efendimiz’in hasta olduğu bir zaman Cebrâîl -aleyhisselâm- gelerek:
 
“–Ey Muhammed, hasta mı oldun?” diye sordu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
 
“–Evet!” buyurdu. Cebrâîl -aleyhisselâm-:
 
“–Allâh’ın ismiyle Sen’i rahatsız eden her şeyden Sana okurum. Her nefsin veya hasetçi her gözün şerrinden Allah Sana şifâ versin. Allâh’ın adıyla Sana okurum.” diye duâ etti. (Müslim, Selâm, 40)
 
Hasta ve Dertlilerle Meşgul Olmanın Fazîleti
Hazret-i Ebûbekir’in şu hâli, hasta ve dertlilerle meşgul olmanın fazîletine ne güzel bir misâldir:
 
Bir gün Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından yanında bulunanlara:
 
“–İçinizde bugün kim oruçludur?” diye sordu. Hazret-i Ebûbekir:
 
“–Ben oruçluyum, yâ Rasûlallah!” dedi. Efendimiz:
 
“–Bugün kim bir cenâze namazına iştirâk etti?” buyurdu. Ebûbekir -radıyallâhu anh-:
 
“–Ben, yâ Rasûlallah!” dedi. Peygamber Efendimiz:
 
“–Bugün kim bir yoksul doyurdu?” diye sordu. Hazret-i Ebûbekir:
 
“–Ben, yâ Rasûlallah!” dedi. Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
 
“–Bugün bir hasta ziyâretinde bulunanınız var mı?” diye sordu. Yine Ebûbekir -radıyallâhu anh-:
 
“–Ben, ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
 
“–Kim bu sâlih amelleri bir araya getirirse o mutlaka cennete girer.” (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12)
 
Hem namaz ve oruç gibi ferdî, hem de cenâze namazı, yoksulu doyurmak ve hasta ziyâreti gibi ictimâî ibâdetleri bir araya getirmek, ne güzel bir ahlâktır. Cenâb-ı Hak, kullarının böyle olmasını arzu etmektedir.
 
Müslüman Her Şeyden Sevap Kazanır
Kays bin Ebî Hâzim şöyle der:
 
Habbâb bin Eret hastalanmıştı; ziyâretine gittik. Vücudunu yedi yerden dağlamıştı. Bize dedi ki:
 
“–Eski dostlarımız, dünyaya kapılmadan göçüp gittiler. Biz ise o kadar çok mala sâhip olduk ki, koyacak yer bulamayıp toprağa gömdük. Şayet Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ölmek için duâ etmeyi yasaklamasaydı, Allah’tan canımı almasını isterdim.”
 
Bir başka zaman Habbâb’ın yanına gittiğimizde duvar örüyordu. Bize şunları söyledi:
 
“–Müslüman, Allâh için harcadığı her şeyden sevap kazanır. Yalnız şu çamura verdiklerinden eline bir şey geçmez (zarûrî olanlar hâriç).” (Buhârî, Merdâ 19, Deavât 30, Rikâk 7, Temennî 6; Müslim, Zikir 12; Tirmizî, Kıyâmet 40; Nesâî, Cenâiz 2)
 
70 Bin Meleğin Akşama Kadar Rahmet Okuduğu Kimse
Saîd bin Ilâka diyor ki:
 
Hazret-i Ali elimi tuttu ve:
 
“–Haydi seninle Hasan’ın yanına gidip hasta ziyâretinde bulunalım!” dedi. Yanına vardığımızda Ebû Mûsâ’yı orada bulduk. Hazret-i Ali ona:
 
“–Ey Ebû Mûsâ! Hastayı ziyâret niyetiyle mi, yoksa şöyle bir uğrayıvermiş olmak için mi geldin?” diye sordu. Ebû Mûsâ:
 
“–Hastayı ziyâret için geldim.” dedi. Bunun üzerine Ali -radıyallâhu anh- şöyle dedi:
 
“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğunu işitmiştim:
 
«Bir müslüman, hasta olan bir müslüman kardeşini sabahleyin ziyârete giderse, yetmiş bin melek akşama kadar ona rahmet okur. Eğer akşamleyin ziyâret ederse, yetmiş bin melek onun için sabaha kadar istiğfâr eder. Ve o kişi için cennette toplanmış meyveler de vardır.»” (Tirmizî, Cenâiz, 2/969; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 3; İbn-i Mâce, Cenâiz, 2)
 
Hastaya Dua
Rebî bin Abdullah şöyle anlatır:
 
Hazret-i Hasan ile birlikte hasta olan Katâde’yi ziyârete gittik. Hasan -radıyallâhu anh- hastanın başucuna oturdu ve ona hâlini hatırını sordu. Sonra da ona şöyle duâ etti:
 
“Allâh’ım, kalbine şifâ ver, hastalığına da şifâ ver!” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 537)
 
Hak Dostuna Misafir Olan Hasta
Yaşlı ve muzdarip bir hasta, Mâruf-i Kerhî Hazretleri’ne misâfir olmuştu. Adamcağız bîçâreydi; saçı dökülmüş, yüzünün rengi uçmuştu; canı, vücûdunu bir çengel gibi pârelemekteydi. Mâruf-i Kerhî Hazretleri, bir yatak serdi ve hastanın istirahatini temin etti.
 
Hasta, ıztırâbının şiddetiyle inim inim inliyor ve feryâd ü figân ediyordu. Gece sabaha kadar kendisi bir nefes uyumadığı gibi feryatlarıyla hâne halkından da hiç kimseyi uyutmuyordu. Üstelik gittikçe huysuzlaştı ve ev halkına sitemler yağdırıp onları rahatsız etmeye başladı. Nihâyet onun bu sert tabiatına ve kötü davranışına tahammül edemeyen evdekiler, birer-ikişer başka yerlere kaçtılar. Evde, hasta ile Mâruf-i Kerhî ve hanımından başka kimse kalmadı.
 
Mâruf-i Kerhî, geceleri de uyumuyor; bu huysuz hastanın ihtiyaçlarını görmek, ona hizmet edebilmek için çırpınıp duruyordu. Ancak birgün uykusuzluğu had safhaya ulaşınca gayr-i ihtiyârî uykuya daldı. Onun uyuduğunu gören gâfil hasta da, kendisine şefkat ve merhametle kucak açan bu sâlih zâta teşekkür edeceği yerde sitem ediyor ve kendi kendine:
 
“–Bu nasıl derviş böyle!.. Zaten bu gibilerin zâhirde adları-sanları var; hakîkatte ise riyâcıdırlar. Her işleri gösteriştir. Bunların dışları temiz ama, içleri kirlidir. Başkalarına takvâyı emrederler, kendileri yapmazlar. İşte şu adam da benim hâlimi düşünmeden uyuyor. Kendi karnını doyurup uykuya dalan biri, sabaha kadar gözlerini yummayan biçâre hastanın hâlinden ne anlar!..” diye söyleniyordu.
 
Mâruf-i Kerhî, işittiği bu acı sözlere karşı da sabır ve kerem gösterdi. Duymazdan geldi. Lâkin sabrı taşan hanımı daha fazla dayanamadı ve Mâruf-i Kerhî’ye sessizce şunları söyledi:
 
“–Şu huysuzun neler söylediğini duydunuz. Artık onu bu evde barındıramayız. Bize daha fazla ağırlık vermesine ve size cefâ etmesine müsâade etmeyelim. Söyleyin buradan gitsin de başka bir yerde başının çâresine baksın. İyilik, kıymet bilene yapılır. Nankörlere iyilik yapmak, kötülüktür. Onları daha da azdırır. Alçak kimsenin başı altına yastık konulmaz. Böyle zâlim kimselerin başları taş üstünde gerektir!”
 
Hanımının bu sözlerini sükûnetle dinleyen Mâruf-i Kerhî Hazretleri, mütebessim bir çehreyle şöyle buyurdu:
 
“–Ey hanım! Onun söylediği sözler seni niye incitir ki?.. Bağırmış ise bana bağırmış; terbiyesizlik yapmış ise bana yapmıştır. Onun nâhoş görünen sözleri, bana hep hoş gelir. Görüyorsun ki, o dâimî bir ıztırap içindedir. Baksana; zavallı bir nefes bile uyuyamıyor!.. Hem bilesin ki asıl hüner, asıl şefkat ve merhamet, böyle kimselerin cefâsına katlanabilmektir...”
 
Ubeydullah Ahrar Hazretleri’nin Hastalara Hizmeti
Ubeydullah Ahrar Hazretleri, Cenâb-ı Hakk’ın lutfuyla büyük bir servete sâhip olmuştu. Öyle ki, çiftliklerinde binlerce işçi çalışıyordu. Fakat o mübârek zât, buna rağmen hizmetten geri kalmıyordu. Mânevî kemâlât yolunda, tanıdık-tanımadık herkese büyük bir şefkatle hizmet ediyordu. Kendisi bu hizmetlerinden birini şöyle anlatır:
 
“Semerkant’ta Mevlânâ Kutbuddîn Medresesi’ndeki dört hastanın hizmetini üzerime almıştım. Hastalıkları arttığından, yataklarını kirletirlerdi. Ben onları elimle yıkayıp, çamaşırlarını giydirirdim. Devamlı hizmetlerinde bulunduğum için hastalıkları bana da sirâyet etti ve yatağa düştüm. Fakat o hâlimle bile, testilerle su getirip hastaların altlarını temizlemeye, elbiselerini yıkamaya devâm ettim.”
 
Hak dostu Mahmud Sâmî Ramazanoğlu Hazretleri de, aynı şekilde yatalak bir hasta olan Cide Müftüsü Hüseyin Efendi’ye bir sene kadar bizzat hizmet etmiştir.
 
İşte Allah dostlarını büyük yapan, bu güzel hasletleridir. Onlar dâimâ yalnızların, sâhipsizlerin ve mâtemlerin civârında bulunur ve kimsenin uğramadığı dükkanlardan alışveriş ederler.
 
Hastalara Hizmet
Hak dostu Mûsâ Efendi -kuddise sirruh- âdeta mâye-i merhametle yoğrulmuş bir fıtrat-ı selîmeye sâhipti. Fakir-fukarânın hasta olanları için açılmasına vesîle olduğu Hüdâyî Kliniği’nde tâkati yerinde olup da fiilen hizmet edemediğine teessüf eder, büyük bir iştiyakla:
 
“–Gücüm yerinde olsa, gider hastalara bi’l-fiil hizmet ederdim.” derdi.
 
Aynı merhamet sâikıyla:
 
“–Kimsesizleri barındırmamız ve onlara hizmet etmemiz îcâb eder. Aksi hâlde Hak katında mes’ûlüz.” diyerek yakınlarıyla beraber kurduğu Hüdâyî Huzur Evi de, onun engin şefkatinin bir tezâhürü idi.
 
Hasta Bir Gencin Babasına Mektubu
Batılı seyyah Hunke’nin, müslüman hastahânesinde yatmakta olan bir gencin babasına yazdığı mektubundan aldığı şu bölümler, müslümanların hasta ve dertlilerle meşgul olmadaki hassâsiyetine ne güzel bir misâldir:
 
“Babacığım! Benim paraya ihtiyacım olup olmadığını soruyorsun. Taburcu edilirsem, hastahâneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalışmaya başlamak zorunda kalmayayım diye beş altın verecekler. Onun için davar satmana gerek yok…
 
Canım buradan çıkmak istemiyor. Yataklar yumuşak, çarşaflar bembeyaz, battaniyeler kadife gibi. Her odada çeşme var. Soğuk gecelerde bütün odalar ısıtılıyor. Bizleri tedâvî edenler, çok şefkatli ve merhametli kimseler. Hemen her gün midesi hazmedenlere kümes hayvanları ve koyun kızartmaları veriliyor. Komşum, leziz piliç göğüslerinden birkaç gün daha tadabilmek için, tam bir hafta boyunca sanki iyileşmemiş gibi tavır takınmıştı. Lâkin başhekim şüphelendi ve sıhhatinin delili olarak bir bütün ekmekle tavuğu yemesine müsâade ettikten sonra, onu evine gönderdi. İşte benim de son kızartılmış tavuğum önüme konmadan önce hemen gel!..”
 
ALLAH’IN KULLARINA YAPILAN İHLASLI HİZMETLER
Velhâsıl, Allâh’ın kullarına yapılan ihlâslı hizmetler, Allâh’ın rızâsını celbederek büyük ecirlere vesîle olmaktadır. Bu bakımdan bilhassa toplumdaki kalbi kırık ve gönlü mahzun dertlileri ziyâret edip onların ihtiyaçlarıyla meşgul olmak çok mühim bir vazife ve mes’ûliyettir.
 
Unutmamalıdır ki muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz de olabilirdik. Bu sebeple hasta, muzdarip, garip, kimsesiz, muhtaç ve aç kimselerle meşgul olmak, Rabbimize karşı şükür borcumuzdur. Elimizdeki imkânları muhtaçlarla paylaşalım ki, memnun ve mesrur ettiğimiz gönüller, dünyada rûhâniyetimiz, âhirette imdâdımız, cennette saâdetimiz olsun.
 
Dipnotlar:
 
[1] Bkz. İbn-i Mâce, Cenâiz, 1. [2] Bkz. Müslim, Cenâiz, 1-2.
[12/2 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: el-Zuhruf Suresi 13-14
...Bunu hizmetimize veren Allah’ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz.
[12/2 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Ahlaki Özellikleri
Muhaddisler O’nun yüce ahlâkını şu şekilde tasnif etmişlerdir:
 
Açıkta ve gizlide Allah’tan korkmak.
Rızâ (hoşnutluk) ve gazab (kızgınlık) hâllerinde dahî adâletten ayrılmamak.
Zenginlikte ve fakîrlikte iktisâdı ve îtidâli elden bırakmamak.
Akrabâ, alâkasını kesse bile, onlarla alâkayı kesmemek.
Kendisini mahrum edene dahî ihsân etmek.
Kendisine zulmedene bile af ile muâmele etmek.
Sükûtunun tefekkür olması,
Konuşmasının zikir (Allâh’ı anmak) olması,
Nazarının ibret olması... (İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, XVI, 252/5838)
GÜZEL AHLAK İLE İLGİLİ HADİSLER
Allah Resûlü’nün kılıcı üzerinde şu ibâreler yazılı idi:
 
“Sana zulmedeni affet, seninle ilgilenmeyen akrabâna yardım et, sana kötülük yapana iyilikle mukâbele et, aleyhine de olsa doğruyu söyle.”
 
Hazret-i Huzeyfe’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Efendimiz buyuruyorlar ki:
 
“«İnsanlar iyilik yaparsa biz de iyilik yaparız, şâyet zulmederlerse biz de zulmederiz.» diyerek her hususta başkalarını taklid eden şahsiyetsiz kişiler olmayınız! Lâkin kendinizi, insanlar iyilik yaparsa iyilik yapmaya, (zıddına sizlere) kötülük yaparlarsa mukâbele etmemeye alıştırınız!” (Tirmizî, Birr, 63/2007)
 
Yine buyururlar ki:
 
“Kardeşinin uğradığı felâketi sevinçle karşılama! Allah onu rahmetiyle kurtarır da seni derde mübtelâ kılar.” (Tirmizî, Kıyâmet 54/2506)
[12/2 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: El-Mümtehine Süresi 1,2,3. Ayetler
1: Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri yakın dost, sırdaş ve işlerinize vekil edinmeyin! Siz onlara safça sevgi gösterisinde bulunuyorsunuz. Oysa onlar size gelen gerçeği inkâr etmiş ve sırf Rabbiniz olan Allah’a inandığınız için Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarmışlardır. Eğer siz gerçekten benim yolumda cihâd etmek ve rızâmı kazanmak maksadıyla yurdunuzu terk edip çıktıysanız, kâfirlere nasıl sevgi gösterip sır verebilirsiniz? Gerçek şu ki, sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da ben çok iyi bilmekteyim. Bundan böyle içinizden kim onlara sevgi besler ve sır verirse, kesinlikle dümdüz yoldan sapmış olur!
2: Eğer onlar sizi ele geçirecek olsalar, size karşı acımasız bir düşman kesilirler, ellerini ve dillerini size fenâlık yapmak için uzatırlar ve sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı cân ü gönülden isterler.
3: Kıyâmet günü ne yakınlarınızın size faydası olacaktır, ne de çocuklarınızın. Çünkü Allah o gün aranızı ayıracaktır. Allah, bütün yaptıklarınızı görmektedir.
 
Âyet-i kerîmelerin iniş sebebi olarak şu dikkat çekici hâdise nakledilir:
 
Resûlullah (s.a.s.), müşriklerin Hudeybiye anlaşmasının maddelerini bozmaları ve diğer tamamlayıcı şartların oluşmaya başlaması üzerine Mekke’yi fethetme hazırlıklarına başlamıştı. Fakat bunu son derece gizli tutuyor, niyetini kimseye açmıyordu. Ashâb-ı kirâmdan birkaç kişi haricinde bunu kimseye hissettirmemişti. Efendimiz (s.a.s.) ile beraber işin farkında olan ashâb-ı kirâm (r.a.), bu gizliliğe riâyet ederken, her nasılsa durumdan haberdar olan Bedir gâzîlerinden Hâtıb b. Ebî Beltaa, Mekke’ye durumu bildiren bir mektup yazmış ve bunu bir kadınla da gönder­mişti. Allah Teâlâ Peygamberimiz (s.a.s.)’e durumu bildirdi. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) Hz. Ali, Zübeyr ve Mikdâd (r.a.)’ı çağırdı. Kadının tam bulunduğu yeri haber vererek onu yakalayıp getirmelerini istedi. Kadın, Resûlullah (s.a.s.)’in işaret buyurduğu yerde yaka­landı. Üzerindeki mektup alınıp Resûlullah’a getirildi. Mektupta şunlar yazılıydı:
 
“Ey Kureyş! Allah’ın Rasûlü, sizin üzerinize öyle muazzam bir kuvvetle geliyor ki, gece karanlığı gibi korkunç olan bu ordu sel gibi akacaktır. Allah’a yemin ederim ki, Resûlullah üzerinize tek başına da gelse Allah, O’nu size gâlip kılacak, va’dini ye­rine getirecektir. Şimdiden başınızın çâresine bakın!” (İbn Kesîr, Bidâye, IV, 278)
 
Aslında bu ifadeler, ne gerçeğe aykırıydı ne de ihânetle doluydu. Fakat gizli kalması îcâb eden bir hakîkat düşmana ifşâ ediliyordu. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.s.), bu işi yapan Hâtıb’ı derhâl yanına çağırtıp: “Ey Hâtıb! Bunu niçin yaptın?” diye sordu. Bedir gâzîlerinden olan Hâtıb, büyük bir nedâmet içinde:
 
“–Yâ Resûlallah! Yanınızda bulunan muhâcirlerin Mekke’de âile ve mallarını koru­yacak kimseleri var. Benim ise kimsem yok. Ben de bu mektupla onlar arasında minnet­tarlık kazanarak, âilemi, çoluk çocuğumu korumak istedim. Yoksa vAllahi ben onların câ­susu değilim. Ben bu işi dînimden dönmek gibi bir fenâlıkla da işlemedim. müslüman ol­duktan sonra ben, aslâ küfre râzı olmam. Vallahi benim Allah ve Rasûlü’ne olan imanım sonsuzdur. Aslâ dînimi değiştirmiş değilim...” dedi. Bunun üzerine merhamet ummânı Efendimiz (s.a.s.):
 
“–Hâtıb kendisini doğru müdâfaa etti” buyurdu ve onu affetti.
 
Hâtıb’ın boynunu vurmak isteyen Hz. Ömer’e de Cenâb-ı Hakk’ın, Bedir savaşına katılanların yaptığı hatâları af buyurduğunu hatırlatarak şu mukâbelede bulundu:
 
“−Ama o Bedir seferine katıldı. Ne biliyorsun, belki de Allah Teâlâ Bedir ehlinin hâline muttalî oldu da: «Dilediğinizi yapın, sizleri bağışladım!» buyurdu.” (Buhârî, Meğâzî 9; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 161)
 
Fa
[12/2 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: Akabe Biatı
Birinci Akabe Biatı ve buna katılan sahabeler
Birinci Akabe Bîatı
 
Bi'setin 12. senesi (Miladî: 621).
 
Bi'setin 11. yılında Akabe mevkiinde İslâmiyetle şereflenen altı Medineli, bir sene sonra aynı yerde buluşacaklarına dair Resûl-i Ekrem Efendimize söz vermişlerdi.
 
İlk görüşmelerinin üzerinden bir sene geçip, hac mevsimi gelince, içlerinde bir sene önce İslâmla şereflenmiş bulunan altı kişinin de bulunduğu 12 kişilik bir kafile Mekke'ye doğru yola çıktı.
 
Akabe denen küçük ve dar vadide, bir gece vakti gizlice Resûl-i Ekremle buluşarak görüştüler. Bu görüşme sonunda şu hususlarda Resûlullaha bîat ettiler:
 
a) Allah'a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamak,
b) Hırsızlık yapmamak,
c) Zina etmemek,
d) Çocuklarını öldürmemek,
e) Kimseye iftirâ etmemek,
f) Hiçbir hayırlı işe karşı çıkmamak.1
 
Bu bîattan sonra Peygamber Efendimiz, kendilerine hitaben şöyle konuştu:
 
'Sizden, verdiği sözde duranın ücret ve mükâfatını Allah, tekeffül etmiş, onlara Cenneti hazırlamıştır. Kim insanlık icâbı, bunlardan birini işler de ondan dolayı dünyada cezaya uğratılırsa, bu ona kefaret olur. Kim de yine bunlardan, insanlık haliyle birini irtikab eder de işlediği o şeyi Allah gizler, açığa vurmazsa, onun işi de Allah'a kalır. Dilerse onu bağışlar, dilerse azaba uğratır.'2
 
Ayrıca, bu Müslümanlar, Resûl-i Ekremle aralarında şu şekilde bir anlaşma akdettiler:
 
'Gerek sıkıntı ve darlıkta ve gerekse refah ve sevinç halinde söz dinlemek ve itâat etmek başta gelir. Ve sen bizzat, bizim üstümüzde bir tercihe sahip olacaksın ve senin hiçbir iyi hareketinde sana karşı itâatsizlik etmeyeceğiz.'3
 
İlk Akabe bîatlarında bulunanların yapmayacaklarına dair söz verdikleri yukarıdaki hususlar, huzurlu bir cemiyet hayatının temelini teşkil eden unsurlardı. Bu çirkin hareketlerin hâkim olduğu cemiyetlerde, elbette emniyet ve âsâyiş olamazdı.
 
İnsanlığı huzur ve saâdete kavuşturmak ve cemiyet hayatını asayiş temeli üzerine oturtmak için gelen İslâm, elbette bu hususları vazgeçilmez birer esas olarak kabul edecek ve bu hususta müntesiblerinden kesin söz alacaktı.
 
Bu ilk Akabe Bîatında bulunan Medineli on iki Müslüman şunlardı:
 
1) Es'ad bin Zürâre (r.a.),
2) Avf bin Hâris (r.a.),
3) Muâz bin Hâris (r.a.),
4) Râfî' bin Mâlik (r.a.),
5) Zekvan bin Kays (r.a.),
6) Ubâde bin Sâmit (r.a.),
7) Yezid bin Sa'lebe (r.a.),
8) Abbas bin Ubâde (r.a.),
9) Kutbe bin Âmir (r.a.),
10) Ukbe bin Âmir (r.a.),
11) Uveym bin Sâîde (r.a.),
12) Ebü'l-Heysem Mâlik bin Teyyihân (r.a.).4
 
Medineli bu Müslümanlar, görüşmelerden sonra yurtlarına geri döndüler. Orada kendi kabileleri arasında İslâmın nûrunu ve sesini duyurmaya ve yaymaya devam ettiler.
 
Bir müddet sonra, Medineli Müslümanlar, Resûlullah'tan kendilerine İslâm adâb ve erkânını öğretecek bir Kur'ân muallimi gönderilmesini istediler. Resûl-i Ekrem onların bu tekliflerini, fıtraten oldukça nazik ve medenî, aynı zamanda güzel bir sîmâya sahip Kureyşin eşrafından, genç bir sahabî olan Mus'ab bin Umeyr Hazretlerini göndererek derhal yerine getirdi.5
 
İslâm Nûru Medine'de Parlıyor
 
Esad bin Zürâre Hazretleri Medineli Müslümanların bir nevi önderliğini yapıyordu. Bu sebeple genç Sahabî, Kur'an muâllimi Mus'ab bin Umeyr (r.a.) Medine'ye gelince onun evinde kalmaya başladı. Artık bu ev, Müslümanların buluşmaları için merkezî bir yer teşkil ediyordu.
 
Bizzat Resûl-i Kibriyâdan dersini almış bulunan Hz. Mus'ab, zamanı ve şartları çok iyi değerlendirebilen, fırsatları çok güzel kullanabilen bir Sahabî idi. Bütün gayret ve himmetini Medine'de İslâmın yayılmasına hasretmişti. Kabilelerin hatırı sayılır kimseleriyle görüşüyor, konuşuyor, onlara 'kavl-i leyyîn'le İslâmı anlatıyordu.
 
Medineli Müslümanların Kur'an muâllimi Hz. Mus'ab bin Umeyr, onların reisleri olan Es'ad bin Zürare'nin (r.a.) evinde kalıyor ve İslâmı tebliğ ve yayma hizmetini buradan yürütüyordu.
 
Medine'de birçok kimse Müslüman olmuştu, ama İslâmın daha da hızlı intişârı için bazı mâniler vardı. Evs Kabilesinin reisi Sa'd bin Muaz ile yine reislerden bulunan Üseyd bin Hudayr henüz Müslüman olmamışlardı. Onların bu durumu haliyle halka da tesir ediyordu. Sa'd bin Muaz, Es'ad bin Zürâre Hazretlerinin halası oğlu idi.
 
Bir gün Mus'ab ile Es'ad Hazretleri Benî Zafer'e âit bir evin bostanındaki Merak kuyusunun başında oturmuş sohbet ediyorlardı. Etraflarında Müslümanlardan da birçok kimse vardı. Bu sırada elinde mızrağı olduğu halde Üseyd bin Hudayr yanlarına çıkageldi. Hiddet ve şiddetle şöyle dedi:
 
'Siz, bize neye geldiniz? Birtakım aklı ermez ve zâif kimseleri aldatıp azdırıyorsunuz! Hayatınızdan olmak istemiyorsanız, derhal buradan ayrılın!'
Hz. Mus'ab,
'Hele biraz dur, otur. Sözümüzü dinle, maksadımızı anla; beğenirsen kabul edersin, beğenmezsen o zaman engel olursun.' diye gayet nazikçe mukabelede bulundu.
Üseyd,
'Doğru söyledin.' dedi ve mızrağını yere saplayarak yanlarına oturdu.
Hz. Mus'ab, ona İslâmiyet hakkında bir konuşma yaptı ve Kur'ân-ı Kerim okudu.
Üseyd kendisini tutamayarak,
'Bu ne kadar güzel, ne kadar iyi bir söz.' diye konuştu ve 'Bu dine girmek için ne yapmalı?' diye sordu.
Mus'ab (r.a.), ona İslâmı anlattı. O da kelime-i şehâdet getirerek İslâmiyetle müşerref oldu.6
 
Sonra da, 'Ben gideyim, size birini göndereyim. Eğer, o da imana gelirse, bu beldede iman etmedik kimse kalmaz.' deyip oradan ayrıldı; Sa'd bin Muaz ve kavminin yanına vardı.
Sa'd,
'Ne yaptın?' diye sordu. Üseyd şöyle dedi:
'O iki adama söylenmesi gerekeni söyledim. Vallahi, ben onlardan bir itâatsizlik, bir inad görmedim.'
Sa'd bin Muaz,
'Vallahi, sen beni tatmin edici bir malûmat getirmedin.' dedi ve doğruca Mus'ab ile Es'ad'ın (r.a.) yanına gitti. Hiddetli hiddetli,
'Ey Es'ad! Eğer seninle aramızda akrabalık olmasa, böyle kabilemiz içine soktuğunuz çirkin işlere sabır ve tahammül edemezdim.' diye tekdir ve tehdit etti.
Mus'ab (r.a.) ona da aynı tatlılıkla,
'Hele biraz durunuz. Oturup dinleyiniz, anlayınız da; beğenirseniz kabul edersiniz, beğenmezseniz, biz de size, çirkin gördüğünüz işi tekliften vazgeçeriz.' diye nazikçe cevap verdi.
 
Onun üzerine Sa'd oturdu ve Hz. Mus'ab'ın sözlerini dinlemeye başladı. Hz. Mus'ab ona İslâm dininin ne demek olduğunu anlattı ve Zuhruf Sûresinin baş kısımlarından okudu. Kur'ân okunurken, Sa'd'ın yüzü birdenbire değişiverdi. Simâsında îmân alametleri bir anda belirdi. Dinledikleri, o âna kadar duymadığı, bilmediği şeylerdi. Kur'ân'ın eşsiz belagatı ve tatlı üslûbu karşısında derhal,
'Siz bu dine girerken ne yapıyordunuz?' diye sordu.
Mus'ab (r.a.), ona İslâm dininin esas ve adâbını anlattı. O da orada şehâdet getirerek Müslüman oldu.7
 
Sonra da kendi kavmi olan Benî Abdü'l-Eşhel cemâatının yanına döndü. Onlara,
'Ey topluluk! Beni nasıl biliyorsunuz?' diye sordu.
'Sen bizim büyüğümüz, en üstünümüzsün.' diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Sa'd Hazretleri,
'Öyle ise, siz de Allah Resûlüne iman etmelisiniz.' dedi ve ilâve etti: 'Îmân etmedikçe sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun!'
Bu söz üzerine, Beni Abdü'l Eşhel aşireti içinde o gün îmân etmedik hiç kimse kalmadı.
Es'ad bin Zürâre Hazretleri de Mus'ab (r.a.) ile birlikte evine döndü.
 
Artık, Mus'ab Hazretleri Medine'de İslâmı tebliğ ve neşirde yalnız değildi. Evs ve Hazreç kabilelerinin reisleri de yanında yer almışlardı. Olanca gayretleriyle İslâmın yayılmasına çalışıyorlardı.
 
Yine İslâmı tebliğ ve neşir merkezi Es'ad bin Zürâre Hazretlerinin evi idi. Mus'ab ile Sa'd bin Muâz Hazretleri el ele vererek burada insanları hak dine davetle meşgul oluyorlardı.
Kısa zamanda, İslâmiyet Medine'de büyük bir inkişaf kaydetti. Öyle ki, Evs ve Hazreç kabileleri içinde Benî Ümeyye bin Zeyd'in hânesinden başka İslâm ve Kur'ân nûru ile aydınlanmayan ev kalmadı. Bir müddet sonra, bu evde de İslâmın nûru parlamaya başladı.
[12/2 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: Şâhitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki, (mü'minleri yakmak için) hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanlar lanetlenmiştir. (3-5) - Bürûc - 5. Ayet
[12/2 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: Allahım! Beni iyilik işledikleri zaman sevinen ve kötülük yaptıkları zaman bağışlanma dileyen kullarından eyle. - İbn Mâce, Edeb,57
[12/2 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: “ Ey Rabbimiz! Bizi ve imanda bizden önce olan din kardeşlerimizi mağfiret eyle ve kalbimizde mü’minler için kin ve haset bırakma. Ey Rabbimiz! Sen çok şefkat ve çok merhamet sahibisin.” - Haşr, 59/10
[12/2 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: Sözlükte aldatmak, göz boyamak, oyalamak, gönlünü çalmak, batıl şeyi hak diye göstermek ve gizli işlem yapmak gibi anlamlara gelen büyü, ıstılahta, tabiatüstü âlem ile bağ kurarak yahut kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanmak suretiyle bazı doğal nesneler kullanarak yapılan işlerdir. Büyü, İslam’dan önceki toplumlarda ve dinlerde de gelecekten haber verme, tılsımla tedavi etme, cincilik ve falcılık yapmak suretiyle kehanette bulunma gibi davranışlar biçiminde kullanılmıştır. Büyü, olağanüstü etkileyici bir güç veya bilgiye sahip olduğuna inanılan kişilerce diğer bazı insanlara yapılır. İslam dini büyü yapmayı kesin olarak yasaklamış ve bunu büyük günahlar arasında saymıştır. Büyü ile meşgul olmada Allah’ın irade ve kudreti üstünde işler başarabilme iddiası vardır ki, bu, Allah’a imana zarar vermektedir. Bu sebeple büyü yapmak ve yaptırmak her ne amaç ile olursa olsun dinen yasaklanmıştır. Netice olarak mutlak kudret sahibi olan Yüce Allah’ın izni olmadan kâinatta hiçbir şeyin olmayacağı bilinmeli ve O’na sığınmalıdır (Bakara, 2/102). - SİHİR VE BÜYÜ
[12/2 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: Şahsa Ait Görevler
12- İnsanların kendi nefislerine karşı da birtakım görevleri vardır. Bu görevlerin bir kısmı bedenlerine, bir kısmı da ruhlarına aittir. Başlıcaları şunlardır:
1) Beden terbiyesi: Öyle ki, her insan için temiz ve pak olmak, güçlü bir bedene sahib olmak gereklidir.
Bir hadîs-i şerirde buyurulmuştur: 'Kuvvetli olan mü'min, zayıf olan bir mü'minden hayırlıdır.'
2) Sağlığı koruma: Sağlık büyük bir nimettir. Onun için sağlığa zararlı şeylerden kaçınmak ve gereğinde tedaviye önem vermek gerekir. Bir hadîs-i şerife göre: ''Ölümden başka her hastalığın bir devası vardır.' Yeter ki, ilaç bulunsun...
3) Zararlı riyazetlerden kaçınmak: İslamda Ruhbaniyet (toplumdan ayrılıp yalnız başına ibadetle uğraşmak) yoktur. Geceli gündüzlü aç durmak, helal şeylerden büsbütün nefsini kesmek caiz değildir.
Dinimizin emrettiği ibadet ve
[12/2 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: :
Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla
 
1- Mushaf-ı şeriflerde iki türlü besmele vardır. Birisi sûre başlarında yazılan ve sûreden bağımsız olan besmele, diğeri Neml Sûresinin (Neml, 27/30) âyetindeki besmeledir. Bu besmelenin, Neml sûresinin bu âyetinin bir parçası olduğu açıkça bilinmektedir. Bundan dolayı besmelenin Kur'ân âyeti olduğunda şüphe yoktur ve bu durum, açık tevatür ile ve âlimlerin ittifakıyla kesin olarak bilinmektedir. Fakat sûre başlarında yazılan ve her sûreyi birbirinden ayıran ve kırâetin başında okunan besmeleye gelince: Bunun o sûrelerden birinden veya her birinden bir âyet veya âyetin bir kısmı veyahut başlıbaşına Kur'ân'dan tam bir parça olup olmadığı, Neml sûresindeki besmele gibi besbelli olmadığından bu besmelenin Kur'ân'dan olup olmadığı hususu, tefsirde ve usul ilminde bilimsel açıdan tartışmalı bir meseleyi meydana getirmiştir ki bilhassa iman, namaz ve kırâet konularıyla ilgilidir.
 
Said b. Cübeyr Zührî, Atâ ve İbnü Mübarek hazretleri besmelenin başında bulunduğu her sûreden birer âyet olduğunu söylemişlerdir ki, Kur'ân'da yüz onüç âyet eder. İmam Şâfiî hazretleri ve talebeleri bu görüş üzerindedirler. O halde Fâtiha'nın yedi âyetinden birincisi besmeledir. Ve 'en'amte aleyhim' bir âyet başı değildir. Bunun için Şâfiîler namazda besmeleyi yüksek sesle okurlar. Çünkü Şâfiîler diyorlar ki; selef (ilk dönem alimleri) bu besmeleleri Mushaflarda yazmışlar, bunun yanında Kur'ân'ın âyet olmayan şeylerden tecrid etmesini tavsiye etmişlerdir. Ve hatta Fâtiha'nın sonunda 'âmîn' bile yazmamışlardır. Eğer sûrelerin başındaki besmeleler Kur'ân olmasaydı onları da yazmazlardı. Kısacası Mushaf'ın iki kapağı arasında Kur'ân'dan başka birşey bulunmadığında İslâm alimlerinin ittifakı vardır. Ve bunu destekleyen özel hadisler de rivayet edilmiştir. O hadislerden birisi İbn Abbas (r.a.)'dan: 'Besmeleyi terk eden Allah'ın kitabından yüz ondört âyet terketmiş olur.' Ebu Hüreyre (r.a.)'den: 'Resulullah efendimiz 'Fâtihatü'l-Kitab (Fâtiha sûresi) yedi âyettir, bunların başı
 
'Bismillahirrahmanirrahim'dir buyurdu. Ümmü Seleme (r.a.)'den: 'Resulullah (s.a.v.) Fâtiha'yı okudu ve 'Bismillahirrahmanirrahim elhamdülillahi rabbil âlemîn'i bir âyet saydı. O halde Fâtiha'dan bir âyet değilse, âyetin bir kısmıdır. Bundan dolayı namazda okunması farzdır ve yüksek sesle okunur. İmam Şâfiî gibi Ahmed b. Hanbel hazretlerinden de bu iki hadis arasında tereddütlü iki rivayet vardır.
 
Diğer taraftan İmam Mâlik hazretleri Kur'ân'ın her yerinde dahi Kur'ân'dan olduğu açıkça ve tevatür yoluyla belli olacağı, halbuki hakkında değişik görüşler bulunan bir sözün Kur'ân'dan olduğuna hükmedilemiyeceğinden dolayı ve Medine halkının geleneğine dayanarak sûre başlarındaki besmelelerin ne Fâtiha ne de diğer sûrelerden, ne de bütün Kur'ân'dan özel bir parça olmadığına ve Neml Sûresi'ndeki âyetten başkasında besmelenin Kur'ân olmayıp sûreleri birbirinden ayırmak ve teberrük (mübarek sayıldığı) için yazıldığı görüşünü ileri sürmüş ve bundan dolayı namazda ne yüksek sesle ne de gizli okunması uygun olmaz demiştir. Bunun için Mâlikîler namazda besmeleyi okumazlar.
 
Hanefîlere gelince, bu mezhebin en sıhhatli görüşü şudur: Sûrelerin başındaki besmele başlı başına bir âyet olarak Kur'ân'dandır. Ve sûrelerin hiç birinin bir parçası olmayarak sûreleri birbirinden ayırmak ve sûre başında teberrük olunması için inmiştir. Gerçekten yukarıda zikredilen karşıt iki değişik görüş ve delil içinde ortaya çıkan kat'î olarak bilinen nokta budur. Madem ki, yukarıda açıklanan şartlar gereğince mushafın her iki kabı arasında Kur'ân'dan başka birşey yazılmadığına dair ittifak vardır; o halde sûre başlarındaki besmeleler de Kur'ân'dandır. Şâfiî'nin ileri sürdüğü delilin kesin iddiası budur. Madem ki besmelenin, başında bulunduğu sûrelerden bir parça olduğunu bildiren açık mütevatir bir delil de yoktur, o halde hiç birinden bir parça da değildir. İşte Mâlikî delilinin kesin iddiası da budur. Bundan dolayı iki delilin birbirine yakın bu noktalarının birlikte ifade ettiği mânâ da; söylediğimiz gibi besmelenin bütün sûrelerden ayrı başlıbaşına bir âyet olmasıdır ki, bu konuyla ilgili değişik 'ahad haber'lerden çıkan ortak hüküm de bu olur. O halde Fâtiha gibi, besmelenin her namazda okunması vacip değildir. Fakat gerek namazda ve gerek namaz dışında her Kur'ân okunuşunun ve her önemli işin başında okunması sünnettir. Bunun için namazın her rekatında, kırâetin başında okuruz, ortasında okumayız. Ancak Fâtiha'nın bir parçası olduğu anlaşılmasın diye kırâeti yüksek sesle okunan namazlarda da onu gizli okuruz ve böyle okunmasında bütün hanefîler görüşbirliği içindedirler. İşte böyle seçkin bir âyettir.
 
TAHLİL: Dış görünüşe göre besmele dört kelimedir. Gerçekten ve itibari olarak yedi kelimedir. Çünkü gerçekte nin ' 'si ile 'in tarif edatları da birer kelimedirler. Hükmen de böyledir. Çünkü Arap dilinde tarif edatlarına hiçbir zaman başlı başına bir kelime hükmü verilmemiş olduğu halde 'bâ' hem kendisi bir kelimedir, hem de hazf olunmuş (silinmiş) taalluk ettiği bir fiil ile failini de bildiren üç kelime hükmündedir. Bundan dolayı ile den bileşik bir kelimedir. Bunda kural gibi vasl hemzesi (kelimenin ortasında düşen elif) ile yazılmaktı, fakat besmeleye özgü olarak bu hemze düşürülmüş olup söylendiği gibi yazılır. Ve onun yerine 'bi'nin başı uzatılır. Ta ilk asırlardan beri besmelenin başını bir elif uzun yazmak bir hat kuralı olmuştur ki, bu kural kûfî gibi sülüs ve nesih hatlarında da hat üstadlarının bildiği bir husustur. Bunun nüktesi çok kullanılmasından dolayı hafifletmedir diyorlar. Fakat bunda özellikle taalluk-ı visâl kuvvetini ifade etmek gibi manevi nükteler de vardır. Bazı hadislerde rastlanan gibi imalar bundan açık olarak anlaşılıyor.
 
Bilindiği gibi, hakiki her ilmin bir tek konusu vardır, Kur'ân'ın hikmet ilminin konusu ise Allah ile kâinat ve özellikle insanlar ve insanların işleri arasındaki ilişki ve bağlantıdır.
 
İşte bir ilahlık sıfatı ve kulluk ilişkisi ile özetlenen ve önce Fâtiha'da, sonra bütün Kur'ân'da tedrici olarak açıklanan bu ilişki tamamen besmeledeki nın mânâsıdır. daima bir fiile veya fiile benzeyen bir kelimeye taalluk eden ve onu bir isme bağlayan bir edat, bir cer edatıdır ki, asıl mânâsı yapıştırmaktır. Fakat bu yapıştırmanın; karıştırma ve beraberlik, yardım dileme, pekiştirme için kullanma ve yemin gibi birçok çeşitleri vardır ki, besmelede tefsirciler yalnız beraberlik veya yardım dileme mânâlarından birini gösterirler. Bu bâ'nın bağlacı hazf olunmuştur ki, o anda besmeleyle başlanacak olan fiil olacaktır. Başla, oku, başlıyorum, okuyorum gibi.
 
: 'İsim' aslında sözlük anlamıyla bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet demektir. Örfte tek başına anlaşılır bir mânâya delalet eden kelime diye tarif edilir ki, o mânâya veya onun dışta veya zihinde gerçekleşen asıl şekline müsemmâ denilir. Yaygın görüşe göre, ismin aslı 'sümüv = yücelik' maddesidir. 'Vesm = damgalama'den olması da mümkündür. Fakat çoğulu 'esma' veya 'esâmî' gelir ve bunlar tamamen dilimize mal olmuş kelimelerdir. Sıfatlar da aslında ismin kısımlarındandır. Bunun için isimler özel isim veya cins ismi veya umuma delalet eden isim diye kısımlara ayrıldığı gibi zat ismi
 
veya sıfat ismi diye de birbirinden ayrılır. Yüce Allah'ın Esmâ-i Hüsnâ'sında bu farkın önemi vardır. İsim, aslında 'ad' ve 'nam' ile eşanlamlı olmakla beraber dilimizde biz bunları ince farklarla kullanırız. 'Ben bu işi falan kimse namına yapıyorum.' yerinde 'falancanın adına veya ismine yapıyorum' diyemiyoruz. Aynı şekilde 'insan bir isimdir' deriz de 'bir addır, bir namdır' demeyiz. Öyle zaman olur ki 'o adamın adı' yerine 'o zatın ismi' demeyi tercih ederiz.
 
: 'Allah' gerçek ilâhın özel ismidir. Daha doğrusu zat ismi ve özel ismidir. Yani Kur'ân bize bu en yüce ve en büyük zatı, eksiksiz sıfatları ve güzel isimleriyle tanıtacak, bizim ve bütün kâinatın ona olan ilgi ve alâkamızı bildirecektir. Bundan dolayı Allah diye adlandırılan en büyük ve en yüce zat kâinatın meydana gelmesinde, devamında ve olgunlaşmasında bir ilk sebep olduğu gibi 'Allah' yüce ismi de ilim ve irfan dilimizde öyle özel ve yüce bir başlangıçtır. Yüce Allah'ın varlığı ve birliği kabul ve tasdik edilmeden kâinat ve kâinattaki düzeni hissetmek ve anlamak bir hayalden, bir seraptan ve aynı zamanda telafisi imkansız olan bir acıdan ibaret kalacağı gibi 'Allah' özel ismi üzerinde birleştirilmeyen ve düzene konmayan ilimlerimiz, sanatlarımız, bütün bilgiler ve eğitimimiz de iki ucu bir araya gelmeyen ve varlığımızı silip süpüren, dağınık fikirlerden, anlamsız bir toz ve dumandan ibaret kalır. Bunun içindir ki, bütün ilimler ve sanatlar küçük küçük birer konu etrafında bilgilerimizi düzenleye düzenleye nihayet son düzenlemede bir yüksek ilim ile bizi bir birlik, huzuruna yükseltmek için çalışır durur. Cisim konusunda madde ve kuvvet ile hareket ve durgunluk oranında, birleştirilemeyen bir tabiat ilmi; uzaklık, yer ve zamana göre, nicelik kavramında toplanmayan bir matematik ilmi; bilim mefhumunda cisim ve ruh oranında toplanmayan bir psikoloji ilmi; dış dünya ve zihine göre doğruluk mefhumunda toplanmayan bir mantık ilmi; iyilik ve kötülüğe oranla güzellik ve çirkinlik mefhumunda toplanmayan bir ahlâk; nihayet nedensellik oranında ve varlık mefhumunda toplanmayan bir hikmet ve felsefe bulamayız. Varlık mânâsını düşündürtmeden, nedensellik oranının gerçek olduğunu kabul ettirmeden bize en küçük bir gerçek bildirebilen hiçbir sanat yoktur. Şu, şunun için vardır. İşte bütün ilimlerin çalıştığı gaye budur. Varlık, gerçeklik, nedensellik ilişkileri, bütün ilim ve sanatlara hakim olan düşünme ve doğru olduğunu kabul etmek prensipleridir. Nedensellik, sebebin müsebbebi ile bağlantısı, orantısı ve kalıcılığı kanunu, asrımızda bütün ilimlere hakim olan en büyük kanundur. Bunun için nedensellik alanında birleştirilemeyen hiçbir ilim bulamayız. Bu oran ise, sebep denilen bir başlangıç ile müsebbeb denilen bir sonuç arasındaki iliş

Antalya Havalimanı 2 ayda yaklaşık 2 milyon yolcuya hizmet verdi

Sakarya, yılın ilk 2 ayında 26 bin 314 aracı yurt dışına gönderdi

Küresel Para Haftası sunum ve panellerle devam ediyor

AB, Macaristan ve Slovakya'ya petrol akışını sağlamaya çalışıyor

Fitch: Orta Doğu'daki gerilimin kısa sürmesi halinde Türkiye'ye yönelik riskler yönetilebilir

Borsada bugünkü işlemlerin takası 23 Mart'ta yapılacak

Türkiye'den transit geçecek harp araç ve gereçlerine ilişkin esaslar düzenlendi

Konut Fiyat Endeksi şubatta yüzde 1,8 arttı

Safranbolu lokumu üreticileri bayram mesaisinde

Ticaret Bakanlığından tüketicilere "alışverişte raf ile kasa fiyatını karşılaştırın" uyarısı

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 26 16 1 9 30 57
3.TRABZONSPOR A.Ş. 26 17 3 6 23 57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 26 14 5 7 17 49
5.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 26 12 8 6 14 42
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 26 9 11 6 -4 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 26 8 9 9 -7 33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
11.CORENDON ALANYASPOR 26 5 8 13 -4 28
12.TÜMOSAN KONYASPOR 26 6 11 9 -9 27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 26 6 13 7 -8 25
14.KASIMPAŞA A.Ş. 26 5 12 9 -14 24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR 26 6 14 6 -18 24
16.İKAS EYÜPSPOR 26 5 14 7 -18 22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 26 3 12 11 -28 20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 26 4 17 5 -22 17