[15/2 13:31] Ömer Tarık Yılmaz: HABER............ MİDESİNDE UYUŞTURUCU PATLADI
Trabzon'da gerçekleşen olay, (Ramazan’ın ilk günü) dün saat 13.30 sıralarında İskenderpaşa Mahallesi'ndeki otelde meydana geldi. Otel çalışanları, müşterileri A.I.'yı odasında hareketsiz yatarken buldu. İhbar üzerine gelen sağlık ekibinin yaptığı kontrolde, A.I.'nın hayatını yitirdiği belirlendi. Savcılık ve olay yeri incelemesi sonrası ceset, otopsi için Trabzon Adli Tıp Kurumu’na kaldırıldı.
Polisin araştırmasında A.I.'nın uyuşturucu kuryesi olduğu, olaydan 1 gün önce Trabzon'a geldiği anlaşıldı. Yapılan otopside, A.I.’nın midesinde bilye büyüklüğünde 352 poşet içerisinde 552 gram uyuşturucu madde bulundu. A.I.'nın, midesinde sakladığı uyuşturucu paketlerinin patlaması sebebiyle zehirlenerek öldüğü üzerinde duruluyor. Basın: 03.04.2022
YEMEK....... KANDİL PEKSİMETİ (32 kişilik)
MALZEME: 1,5 kilo un, yarım su bardağı kepek, 1 çay kaşığı tuz, 1 paket kabartma tozu, 100 gr tereyağı, 1 yumurta, yarım su bardağı krema, çörekotu.
YAPILIŞI: Un ve kepek, kabartma tozu, tuz ve yağ bir kaba konulur. Karışım yoğrularak içine yumurta ve krema eklenir. Sonra unlu el ile hamur alınıp düz bir zeminde oklavayla açılır, üzerine çörekotu ekilir. 16’ya bölünen hamur yüksek dereceli fırında 15 dakika pişirilir. Tepsi çıkarılıp parçalar tekrar ikiye bölünüp ters çevrilerek düşük hararetli fırında tekrar 10 dakika pişirilir. Tereyağı ve marmelatla servis yapılır.
TARİH .......RODOS VE 12 ADALAR
Bu adalar, 400 yıl Türk adâleti altında kaldıktan sonra, Lozan Antlaşması ile İtalya’ya verilen Rodos ile Ege Denizi’ndeki 12 Ada, 24 yıl müddetle İtalyanların yönetimi altında kaldı. İkinci Dünya Harbi’nden yenik çıkan İtalya, 15 Şubat 1947 günü Paris’te imzaladığı antlaşma ile, haksız olarak Rodos ve 12 Adalar’ı savaş tazminatı olarak Yunanistan’a terk etti.
15.02.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[15/2 13:32] Ömer Tarık Yılmaz: el-hud suresi 1
Elif-Lâm-Râ. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış, sonra da herşeyden haberdar olan hikmet sahibi Allah tarafından âyetleri ayrıntılı olarak açıklanmıştır
[15/2 13:32] Ömer Tarık Yılmaz: Müslim, Tirmizi
Beş vakit namaz, bir cuma namazı diğer cuma namazına, bir ramazan diğer ramazana hep kefarettirler. Büyük günah irtikab edilmedikçe aralarındaki günahları affettirirler.
[15/2 13:32] Ömer Tarık Yılmaz: Ez-Zâhir: Açıkca bilinen, âşikâr olan.
[15/2 13:32] Ömer Tarık Yılmaz: Uyku Arasında Uyanınca Duâ Et : Ubâde b. Sâmit -radıyallâhu anh- Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şöyle buyurduklarını nakleder:
“Kim uykudan uyanır da hemen zikre sarılır ve «lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr. el-Hamdü lillah ve sübhânallah ve lâ ilâhe illallahu vallâhu ekber ve lâ havle velâ kuvvete illâ billâh» der, sonra da «Allâh’ım beni mağfiret et» der veya başka duâ ederse kendisine icabet olunur. Eğer abdest alıp namaz kılarsa namazı kabul edilir.” (Buhârî, Teheccüd, 21)
Yukarıda zikredilen bütün bu nebevî tavsiyeleri uygulayabilmek için ortaya konacak gayretler, bizler için dünyevî ve uhrevî saadetlere vesile olacaktır.
[15/2 13:32] Ömer Tarık Yılmaz: Müslim
Allahım! Âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlayıp ele avuca düşmekten ve cimrilikten sana sığınırım. Kabir azâbından sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım.
[15/2 13:32] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’e (s.a.v.) İlk Vahiy Nerede ve Ne Zaman İndi?
Âlemlerin varlık sebebi Peygamber Efendimiz, nezih bir gençlik ve ulvî bir âile hayâtı ile sergilediği müstesnâ mükemmelliklerin ardından, kırk yaşlarında iken peygamberlik mertebesine nâil oldu. Kırk yaşına altı ay kala, ilâhî kudret O’na Mekke’deki Hirâ Mağarası’nı kudsî bir mektep olarak açtı. Mübârek Ramazan ayının 17. günüydü. (İbn-i Sa’d, I, 194.) Resûl-i Ekrem Efendimiz, mûtâdı üzere Hirâ Mağarası’nda idiler. Cebrâîl Aleyhisselam geldi ve Hazret-i Peygamber’e: “–Oku!” dedi.
Peygamber Efendimiz: “–Ben okuma bilmem!” karşılığını verdi. Bunun üzerine melek, Hazret-i Peygamber’i tâkati kesilinceye kadar sıktı. Sonra yine: “–Oku!” dedi. Efendimiz yine: “–Ben okuma bilmem!” cevâbını verdi. Cebrâîl Aleyhisselam ikinci kez O’nu tâkati kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar: “–Oku!” dedi. Hazret-i Peygamber yine: “–Ben okuma bilmem! (Ne okuyayım?)” dedi.
Cebrâîl Aleyhisselam Hazret-i Peygamber’i üçüncü defâ da sıkıp bıraktı. Ardından vahy-i ilâhîyi kendisine şöyle bildirdi: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aleka’dan yarattı. Oku, Rabbin nihâyetsiz kerem sâhibidir. O, kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (el-Alak, 1-5) Bu emr-i ilâhî ile Allâh’ın Resûlü’nün şahsında bütün insanlığa Rabbin en büyük lutfu olan Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlü başlamış oldu.
[15/2 13:32] Ömer Tarık Yılmaz: Nasr Suresi
Nasr suresi Medine döneminde nüzul olmuştur. Sure, 3 ayettir. Nasr, yardım demektir.
“Allah’ın yardımı”ndan maksat, Cenâb-ı Hakk’ın düşmanlarına karşı Sevgili Peygamberine lütfettiği her türlü yardımıdır. Hususiyle İslâm’ın yayılması ve zafere erişmesi hakkındaki yardımıdır. “Fetih”ten maksat ise, öncelikle “Fetihlerin Fethi” olan Mekke’nin fethi, sonra bunu takip eden diğer bütün fetihlerdir. Bundan, daha önce kapalıyken Hak katından kula açılan “rızıklar, ibâdetler, ilimler, anlayışlar, keşifler, açık-gizli, maddî-manevî tüm nimetler”in kastedilmiş olması da mümkündür. Mutlak mânada fetih, fetihlerin en üstünü ve en mükemmelidir. Bu ise Allah Teâlâ’nın Zât-ı Ehadiyeti’nin tecellisinden kulun kalbine açılan mânevi fetihtir. Diğer fetihler, kula böyle bir fethin açılmasına birer vesiledir.
Peygamberimiz (s.a.s.)’e müjdelenen ikinci büyük nimet şu:
Daha önce insanlar birer ikişer İslâm’a girerken bu yardım ve fetihlerden sonra kabîleler, gruplar, bölükler halinde akın akın İslâm’a girmeye başlamışlardır. Rivayete göre Efendimiz (s.a.s.) Mekke’yi fethedince Araplar birbirlerine: “Hz. Muhammed (s.a.s.) Harem ehline karşı muzaffer olunca artık ona kimse karşı koyamaz” dediler ve savaşsız İslâm’a girmeye karar verdiler. (bk. Kurtubî, el-Câmi‘, XX, 230) Nitekim hicretin 9. senesine “Heyetler Senesi” denilmiştir. Arap Yarımadası’nın her köşesinden insanlar heyetler halinde Resûlullah (s.a.s.)’in huzuruna gelerek İslâm’a girdiler, ona bey‘at ettiler. Allah Resûlü (s.a.s.)’in Vedâ Haccı’nı yaptığı hicri 10. senede bütün Arabistan tek bayrak altında birleşti. Ülkede hiçbir müşrik kalmadı.
Bu büyük nimetlere şükür olarak:
Bu nimetler, zaferler, fetihler ve başarılar Allah’ın bir lütfudur. O dilediği ve yarattığı için olmuştur. Eğer O dilemeseydi bunların hiçbiri olmazdı. Buna göre kul, tüm nimetleri Rabbinden bilerek, acziyet içinde O’na yönelmelidir.
Burada Efendimiz (a.s.)’a ve onun şahsında tüm mü’minlere üç husus emredilir:
Birincisi; hamd etmek. Hamd; Allah’a hamd-ü senâ etmek, nihâyetsiz güzellik ve yüceliği sebebiyle O’nu övmek ve O’na şükretmektir. Burada “hamdin emredilmesi”nin hikmeti şudur: “Rasûlüm! Bu büyük başarının, senin gayretin ve mârifetin sonucu gerçekleştiği aklına bile gelmemelidir. Bu tamamen Allah’ın lütfuyla olmuştur. Bunun için Allah’a şükret, kalp ve lisan ile bunu itiraf et. Çünkü böyle büyük bir işi gerçekleştiren ve bu başarının yaratıcısı ancak Allah’tır. Dolayısıyla hamd edilmeye layık olan sadece O’dur.”
İkincisi; tesbih etmek. Tesbih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü noksan sıfatlardan uzak tutmak, her bakımdan O’nu tenzih etmektir. Burada emredilmesinin hikmeti şudur: “Allah, dininin yücelmesi için sizin çalışma ve gayretlerinize muhtaç olmaktan pak ve uzaktır. Bunu itiraf edin. Gayretlerinizin başarıya ulaşmasının, ancak Allah’ın yardımı ile olabileceğine de kesinlikle inanmalısınız. Allah Teâlâ bir işi istediği kuluna yaptırabilir. Bir kula bunun gibi bir hizmeti yaptırması, aslında ona Allah’ın bir ihsanıdır. Allah’ın sizin üzerinizdeki ihsanı da onun dinine hizmet etme şerefini size vermesidir.”
Üçüncüsü; istiğfar etmek. İstiğfarın içinde tevbe de vardır. Çünkü âyet Allah’ın التواب (tevvâb) yani “tevbeleri çokça kabul eden” ismiyle sona ermektedir. Buna göre eksiklikleri, kusurları ve günahları için Allah’tan bağışlanma dilemek ve O’na tevbe etmek istenmektedir. Aslında Hak Teâlâ Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’i günahtan korumuştur. Dolayısıyla onun istiğfar etmesi, insanlara istiğfar etmenin ne kadar gerekli olduğunu ders vermesi, ümmetinin günahları için af dilemesi ve devamlı manevî terakki halinde olması itibariyle, son durumuna göre bir önce
[15/2 13:33] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Ömer (r.a.) Nasıl Müslüman Oldu?
Hazret-i Ömer, Allâh Resûlü’nden on üç yaş küçüktür. Nesebi, dokuzuncu babada Peygamber Efendimiz’le birleşmektedir.
HZ. ÖMER’İN (R.A.) MÜSLÜMAN OLUŞU
Müşrikler, istişâre meclisleri olan Dâru’n-Nedve’de toplanmışlar ve Resûl-i Ekrem Efendimiz’i öldürmeye karar vermişlerdi. Bunun için de, aralarından cesur, bahadır ve sert tabiatlı biri olan Ömer bin Hattâb’ı seçip göndermişlerdi. Ömer, Âlemlerin Efendisi’ni öldürmek kastıyla gâfilâne bir şekilde yola çıktı. Yolda Nuaym bin Abdullâh’a rastladı.
Nuaym, Ömer’in hâlinden şüphelenerek:
“−Ey Ömer! Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Ömer:
“−Atalarının dînini bırakıp yeni bir dîn getiren Muhammed’i öldürmeye gidiyorum!” dedi.
Basîretli sahâbî Nuaym (r.a.) zaman kazanmak niyetiyle:
“−Ey Ömer! Vallâhi nefsin seni aldatmış! Sen O’nu öldürdüğünde Abdi Menaf Oğulları’nın seni sağ bırakacağını mı sanıyorsun?! Sen önce kendi âilene baksan daha iyi edersin?” dedi. Ömer hiddetlenerek:
“−Sen kimi kastediyorsun!?” dedi. Nuaym (r.a.):
“−Kimi olacak, enişten Saîd bin Zeyd ile kardeşin Fâtıma’yı kastediyorum! Vallâhi ikisi de Müslüman oldular!” cevâbını verdi.
Nuaym (r.a.), Ömer’in bu çirkin emelini öğrenince, onu kız kardeşi ve eniştesinin evine yönlendirerek, durumu Allâh Resûlü’ne bildirmek için zaman kazanmıştı.
Nuaym’dan (r.a.) bu sözlerini duyan Ömer’in öfkesi iyice kabardı ve çok sinirli bir vaziyette, doğruca kız kardeşinin evine yöneldi.
O esnâda, kız kardeşi ve eniştesinin yanlarında Habbâb (r.a.) vardı ve Kur’ân-ı Kerîm tâlîmiyle meşgul idi. Ömer’in hışımla kendilerine doğru gelmekte olduğunu gördükleri an, Habbâb’ı evde bir odaya gizlediler. Fâtıma Hâtun da hemen Kur’ân-ı Kerîm sahîfesini sakladı. Ömer eve girince:
“−Neydi o işitmiş olduğum sözler?!” diye gürledi. Eniştesi ve kızkardeşi:
“−Sen yanlış duydun herhâlde, burada öyle bir şey yok!” dediler. Ömer:
“−Hayır! Vallâhi ikinizin de Muhammed’e tâbî olduğunu öğrendim!” dedi ve hışımla eniştesinin üzerine yürüdü. Onu hırpalamaya başladı. Araya giren kardeşi Fâtıma’yı da tokatladı. Bunun üzerine Fâtıma:
“–Yâ Ömer! Ne yaparsan yap! İstersen bizi öldür! Biz Müslümanlıktan aslâ vazgeçmeyiz!..” dedi.
Fâtıma (r.a.), îman cesâretiyle bu sözleri haykırırken mübârek yüzünden ince bir şerit hâlinde kanlar sızıyordu.
Kardeşinden böyle bir cevap beklemeyen Ömer şaşkınlaştı. Kız kardeşinin yüzündeki kanları görünce de içinde bir sızı duydu. Yaptığına pişman olarak:
“–Şu okuduklarınızı bir getirin hele!” dedi. Kız kardeşi:
“−Biz senin sahîfeye bir şey yapmandan korkarız!” dedi. Ömer:
“−Korkma!” dedi ve onu okuduktan sonra geri vereceğine dâir ilâhları üzerine yemin etti. Bunun üzerine, Fâtıma Hâtun, onun Müslüman olacağını ümîd ederek:
“−Ey kardeşim! Sen puta taptığın müddetçe temiz değilsin! Hâlbuki Kur’ân yazılı sahîfeye pâk olmayan dokunamaz!” dedi.
Ömer kalkıp gusledince, Fâtıma Hâtun ona sahîfeyi verdi. Sonra getirilen âyet-i kerîmeleri[1] okumaya başladı:
“Tâ-hâ. (Ey Muhammed!) Kur’ân’ı Sana sıkıntıya düşesin diye indirmedik. Ancak Allâh’tan korkan kimse için bir öğüt olarak (indirdik.)
(Kur’ân) yeryüzünü ve yüce gökleri yaratan Allâh tarafından peyderpey indirilmiştir. O Rahmân (kudret ve hâkimiyetiyle) Arş’a istivâ etti. Bütün göklerde olanlar, bütün yerdekiler, bu ikisinin arasında ve toprağın altında bulunanlar hep O’nundur.
Sen sözü izhâr etsen (de etmesen de müsâvîdir.) Şüphesiz O, gizliyi de, daha gizlice olanı da bilir.
Allâh O’dur ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler O’nundur.
(Habîbim!) Mûsâ’nın kıssası Sana geldi mi? Hani O, bir ateş görmüştü de, âilesine: «Yerinizde durun, benim gözüme bir ateş ilişti, belki size bir kor getiririm, yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum.» demişti. Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan): «Ey Mûsâ!» diye nidâ edildi: «Ben, şüphesiz senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar, çünkü sen mukaddes bir vâdi olan Tuvâ’dasın. Ben seni seçtim, şimdi (sana) vahyolunacak şeyleri dinle.»
Şüphesiz Ben Allâh’ım, Ben’den başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için Bana kulluk et ve Ben’i zikretmek için namaz kıl. Çünkü kıyâmet muhakkak gelecektir. Onun vaktini gizli tutuyorum ki, herkes yaptığının karşılığını görsün. Sakın kıyâmete inanmayıp kendi hevâ ve hevesine uyan kimse seni, ona îmân etmekten alıkoymasın; sonra helâk olursun.” (Tâ-hâ, 1-16)
Bu âyetleri okuyan Ömer, âdeta donakaldı:
“−Bu sözler ne kadar güzel! Ne kadar değerli!” demekten kendini alamadı.
Kur’ân’ın fesâhat ve belâgati kendisini son derece cezbetmişti. Bu sözler, bir beşerin aslâ söyleyemeyeceği hakîkat ve hikmetlerle doluydu. Bir an derin derin düşüncelere daldı.
Hazret-i Ömer’in sözlerini işiten Habbâb (r.a.), saklandığı yerden çıkıp:
“−Ey Ömer! Vallâhi Resûlullâh’ın duâsı sana nasîb olacak. Allâh Resûlü dün:
«Yâ Rabbi! İslâm’ı Ebu’l-Hakem bin Hişam veya Ömer bin Hattâb ile te’yîd eyle!» diyerek duâ etmişti. Ey Ömer! Artık Allâh’tan kork!” dedi. Hazret-i Ömer, Habbâb’a:
“−Ey Habbâb! Sen beni Muhammed’in bulunduğu yere götür de Müslüman olayım!” dedi.
Hemen yola çıktılar. Bu seferki adımlar, îman aşk ve heyecânı içerisinde Resûlullâh’ın hakîkatini idrâk edebilmenin muhabbet ve iştiyâkı ile doluydu.
HZ. ÖMER’İN (R.A.) MÜSLÜMAN OLUŞU MÜSLÜMANLARI NASIL ETKİLEMİŞTİR?
Hazret-i Ömer, Erkam’ın evine vardığında kendisini Hazret-i Hamza karşıladı. Belinde kılıcı, hazır vaziyetteydi. Zîrâ Nuaym (r.a.), onlara daha önceki haberi vermiş bulunuyordu. Sonraki gelişmelerden ise kimse haberdar değildi.
Allâh Resûlü de kalkıp Ömer’e doğru yürüdü. Onu avluda karşıladı ve niçin geldiğini sordu. Hazret-i Ömer, merâmını şu mesut cümle ile dile getirdi:
“–Müslüman olmaya geldim, yâ Resûlallâh!”
Bunun üzerine Allâh Resûlü, Cenâb-ı Hakk’ın nelere kâdir olduğunu ifâde ve şükür sadedinde;
اَللهُ أَكْبَرُ
diyerek tekbîr getirdi. Bunu duyan bütün ashâb yüksek sesle tekbîr getirmeye başladı. Böylece Allâh Resûlü’nün bir duâsı daha müstecâb olmuştu.
HZ. ÖMER’İN (R.A.) İMAN ETTİKTEN SONRA İLK SÖYLEDİĞİ SÖZ
Hazret-i Ömer konuşmaya başladığında kalbi mutmain bir şekilde ilk söylediği söz kelime-i şehâdet oldu:
Peygamber Efendimiz’in duâsı, Ömer’e (r.a.) nasîb olmuştu. Ebu’l-Hakem bin Hişam, yâni meşhur adıyla Ebû Cehil ise, düştüğü bedbahtlık çukurunda helâk olup gidecekti.[2]
Hazret-i Ömer’in Allâh Resûlü’nün huzûrunda kelime-i şehâdet getirerek Müslüman olmasının ardından, onun teklifiyle bütün Müslümanlar toplu olarak Erkam’ın evinden çıktılar. Tekbîrler getirerek Kâbe’ye doğru yürümeye başladılar.
HZ ÖMER’E (R.A.) FARUK İSMİNİN VERİLMESİ
Bu durum müşrikleri kahretti. O zaman Allâh Resûlü Hazret-i Ömer’e, hak ile bâtılı ayırdığı için “Fârûk” sıfatını verdi.[3]
Hazret-i Ömer, o günleri daha sonra şöyle anlatır:
“Müslüman olup da ezâ ve cefâ çekmeyen, mücâdele etmeyen kimse yoktu. Ancak bana kimse dokunamıyordu. Kendi kendime dedim ki:
«Müslümanlar çeşitli musîbetlere uğrarken, ben selâmette kalmak istemem!»
İslâm’a girdiğim gece düşündüm, Mekke müşriklerinden, Resûlullâh’a karşı düşmanlıkta en aşırı giden kim ise, gidip ona Müslüman olduğumu söylemeye karar verdim. Sabah olduğunda Ebû Cehil’in kapısını çaldım. Kapıya çıktı:
«−Hoş geldin ey Ömer! Ne haber getirdin?» dedi. Ben:
«−Allâh’a ve Resûlü’ne îmân edip O’nun getirdiği bütün şeyleri tasdîk ettiğimi sana haber vermeye geldim!» deyince, lânet ederek kapıyı yüzüme çarparcasına kapattı.” (İbn-i Hişâm, I, 371)
Daha sonra Hazret-i Ömer, Kureyş’in azılı müşriklerinden dayısı Velîd bin Muğîre’ye ve hakîkat düşmanı iki müşriğe daha giderek bu güzel haberi vermiş, fakat onlardan hiçbiri kendisine bir şey yapmaya cesâret edemeyerek, kapıyı yüzüne çarpmış, me’yûs bir şekilde evlerine çekilmişlerdi.
KABE’DE AÇIKTA KILINAN İLK NAMAZ NE ZAMAN KILINMIŞTIR?
Abdullâh bin Mesut (r.a.) şöyle der:
“Hazret-i Ömer’in Müslüman olması bir fetih, hicreti bir yardım, halîfeliği de bir rahmet idi! Ömer (r.a.) Müslüman oluncaya kadar Kâbe’nin yanında açıktan namaz kılamadık. O Müslüman olunca Kureyş müşrikleriyle mücâdele etti, onlar da bizi serbest bıraktılar. Böylece orada namaz kılabildik.” (Heysemî, IX, 62-63)
Hazret-i Ömer, Hicret’e kadar Mekke’de İslâm uğrunda var gücüyle mücâdele etti ve mü’minlerle birlikte pek çok çileye katlandı.
Dipnotlar:
[1] Hazret-i Ömer’in okuduğu âyetlerin, Hadîd Sûresi’nin ilk âyetleri olduğu da rivâyet edilir. (Beyhakî, Delâil, II, 217) [2] Bkz. İbn-i Hişâm, I, 365-368. [3] Bkz. Diyarbekrî, I, 296.
[15/2 13:35] Ömer Tarık Yılmaz: Cehennemlikler ondan yiyecekler ve onunla karınlarını dolduracaklardır. - Sâffât - 66. Ayet
[15/2 13:35] Ömer Tarık Yılmaz: Gıybet, kardeşini hoşlanmayacağı bir şekilde anmandır. Kendisine dendi ki, ey Allah’ın elçisi, belirttiğim haslet andığım kişide var ise, Peygamberimiz şöyle buyurdu, eğer senin belirttiğin haslet onda var ise sen onun arkasından konuşmuş olursun ama o özellik kendisinde yoksa , ona iftira atmış olursun. - Müslim, Adab,70
[15/2 13:35] Ömer Tarık Yılmaz: 'Allah’ım! Senin kolaylaştırdığından başka kolay yoktur. Ancak sen istersen zoru kolaylaştırırsın” - (İbn Hıbbân, 'Dua', III, 255, No: 974)
[15/2 13:35] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Peygamber, ashabından bazılarını zekât memuru olarak görevlendirir ve Müslümanlardan bu kişiler vasıtasıyla zekâtların toplanması sağlanırdı. Bunlardan biri de İbnü’l-Lütbiyye isimli bir şahıstı. İbnü’l-Lütbiyye, vazifesini tamamlayıp topladığı zekât mallarını Hz. Peygamber’e getirdiği zaman bunların bir kısmını kendisine ayırıp, “Bu sizin payınız. Bunlar da bana hedi ye olarak verilenler.” demişti. Allah Resûlü ise onun bu haksız tavrı karşısında hiddetlenmiş ve orada bulunanlara şu konuşmayı yapmıştı: “Bu adam babasının veya anasının evinde otursaydı, kendisine bu hediyeler verilir miydi, yoksa verilmez miydi bir baksın! Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, herhangi bir kişi zekât malından haksız bir şey alırsa, kıyamet gününde çaldığı o malı boy nunda yüklenerek getirir. Çaldığı bir deve ise inleyip bağırarak, eğer sığır ise böğürerek, koyun ise meleyerek getirilir.” (Buhârî, Hibe, 17) - HAKSIZ KAZANÇ SAĞLAMANIN KARŞILIĞI
[15/2 13:36] Ömer Tarık Yılmaz: Ailevi Görevler
13- Aile hayatı, toplumsal varlığın başlangıcıdır. İslamda aile teşkilatı pek önemlidir. Aile ferdleri, başta zevc ile zevceden ve bunların çocuklarından ibarettir. Bunların karşılıklı görevleri vardır.
1) Kocasının başlıca görevleri: Zevcesi ile güzel geçinmek, onu korumak, onun nafakasını (geçim ihtiyaçlarını) karşılamak, kendisine doğruluktan ayrılmamaktır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
'Sizin hayırlılarınız, kadınları için hayırlı olanlarınızdır.'
Diğer bir hadîs-i şerîf de, şöyle:
'Kadınlara ancak kerim olanlar ikram eder, kötü olanlar da ihanet eder.'
2) Kadınların başlıca görevleri: Kocasının dine uygun olan emirlerini tutmak, onun namus ve şerefini korumak, bulunduğu hale kanaat etmek, israftan kaçınmak, ev hanımı olacak bir şekilde bulunmaktır. Mutlu bir şekilde yaşamanın yolu budur.
3) Çocukların ana-babalarına karşı
[15/2 13:36] Ömer Tarık Yılmaz: :
Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla
1- Mushaf-ı şeriflerde iki türlü besmele vardır. Birisi sûre başlarında yazılan ve sûreden bağımsız olan besmele, diğeri Neml Sûresinin (Neml, 27/30) âyetindeki besmeledir. Bu besmelenin, Neml sûresinin bu âyetinin bir parçası olduğu açıkça bilinmektedir. Bundan dolayı besmelenin Kur'ân âyeti olduğunda şüphe yoktur ve bu durum, açık tevatür ile ve âlimlerin ittifakıyla kesin olarak bilinmektedir. Fakat sûre başlarında yazılan ve her sûreyi birbirinden ayıran ve kırâetin başında okunan besmeleye gelince: Bunun o sûrelerden birinden veya her birinden bir âyet veya âyetin bir kısmı veyahut başlıbaşına Kur'ân'dan tam bir parça olup olmadığı, Neml sûresindeki besmele gibi besbelli olmadığından bu besmelenin Kur'ân'dan olup olmadığı hususu, tefsirde ve usul ilminde bilimsel açıdan tartışmalı bir meseleyi meydana getirmiştir ki bilhassa iman, namaz ve kırâet konularıyla ilgilidir.
Said b. Cübeyr Zührî, Atâ ve İbnü Mübarek hazretleri besmelenin başında bulunduğu her sûreden birer âyet olduğunu söylemişlerdir ki, Kur'ân'da yüz onüç âyet eder. İmam Şâfiî hazretleri ve talebeleri bu görüş üzerindedirler. O halde Fâtiha'nın yedi âyetinden birincisi besmeledir. Ve 'en'amte aleyhim' bir âyet başı değildir. Bunun için Şâfiîler namazda besmeleyi yüksek sesle okurlar. Çünkü Şâfiîler diyorlar ki; selef (ilk dönem alimleri) bu besmeleleri Mushaflarda yazmışlar, bunun yanında Kur'ân'ın âyet olmayan şeylerden tecrid etmesini tavsiye etmişlerdir. Ve hatta Fâtiha'nın sonunda 'âmîn' bile yazmamışlardır. Eğer sûrelerin başındaki besmeleler Kur'ân olmasaydı onları da yazmazlardı. Kısacası Mushaf'ın iki kapağı arasında Kur'ân'dan başka birşey bulunmadığında İslâm alimlerinin ittifakı vardır. Ve bunu destekleyen özel hadisler de rivayet edilmiştir. O hadislerden birisi İbn Abbas (r.a.)'dan: 'Besmeleyi terk eden Allah'ın kitabından yüz ondört âyet terketmiş olur.' Ebu Hüreyre (r.a.)'den: 'Resulullah efendimiz 'Fâtihatü'l-Kitab (Fâtiha sûresi) yedi âyettir, bunların başı
'Bismillahirrahmanirrahim'dir buyurdu. Ümmü Seleme (r.a.)'den: 'Resulullah (s.a.v.) Fâtiha'yı okudu ve 'Bismillahirrahmanirrahim elhamdülillahi rabbil âlemîn'i bir âyet saydı. O halde Fâtiha'dan bir âyet değilse, âyetin bir kısmıdır. Bundan dolayı namazda okunması farzdır ve yüksek sesle okunur. İmam Şâfiî gibi Ahmed b. Hanbel hazretlerinden de bu iki hadis arasında tereddütlü iki rivayet vardır.
Diğer taraftan İmam Mâlik hazretleri Kur'ân'ın her yerinde dahi Kur'ân'dan olduğu açıkça ve tevatür yoluyla belli olacağı, halbuki hakkında değişik görüşler bulunan bir sözün Kur'ân'dan olduğuna hükmedilemiyeceğinden dolayı ve Medine halkının geleneğine dayanarak sûre başlarındaki besmelelerin ne Fâtiha ne de diğer sûrelerden, ne de bütün Kur'ân'dan özel bir parça olmadığına ve Neml Sûresi'ndeki âyetten başkasında besmelenin Kur'ân olmayıp sûreleri birbirinden ayırmak ve teberrük (mübarek sayıldığı) için yazıldığı görüşünü ileri sürmüş ve bundan dolayı namazda ne yüksek sesle ne de gizli okunması uygun olmaz demiştir. Bunun için Mâlikîler namazda besmeleyi okumazlar.
Hanefîlere gelince, bu mezhebin en sıhhatli görüşü şudur: Sûrelerin başındaki besmele başlı başına bir âyet olarak Kur'ân'dandır. Ve sûrelerin hiç birinin bir parçası olmayarak sûreleri birbirinden ayırmak ve sûre başında teberrük olunması için inmiştir. Gerçekten yukarıda zikredilen karşıt iki değişik görüş ve delil içinde ortaya çıkan kat'î olarak bilinen nokta budur. Madem ki, yukarıda açıklanan şartlar gereğince mushafın her iki kabı arasında Kur'ân'dan başka birşey yazılmadığına dair ittifak vardır; o halde sûre başlarındaki besmeleler de Kur'ân'dandır. Şâfiî'nin ileri sürdüğü delilin kesin iddiası budur. Madem ki besmelenin, başında bulunduğu sûrelerden bir parça olduğunu bildiren açık mütevatir bir delil de yoktur, o halde hiç birinden bir parça da değildir. İşte Mâlikî delilinin kesin iddiası da budur. Bundan dolayı iki delilin birbirine yakın bu noktalarının birlikte ifade ettiği mânâ da; söylediğimiz gibi besmelenin bütün sûrelerden ayrı başlıbaşına bir âyet olmasıdır ki, bu konuyla ilgili değişik 'ahad haber'lerden çıkan ortak hüküm de bu olur. O halde Fâtiha gibi, besmelenin her namazda okunması vacip değildir. Fakat gerek namazda ve gerek namaz dışında her Kur'ân okunuşunun ve her önemli işin başında okunması sünnettir. Bunun için namazın her rekatında, kırâetin başında okuruz, ortasında okumayız. Ancak Fâtiha'nın bir parçası olduğu anlaşılmasın diye kırâeti yüksek sesle okunan namazlarda da onu gizli okuruz ve böyle okunmasında bütün hanefîler görüşbirliği içindedirler. İşte böyle seçkin bir âyettir.
TAHLİL: Dış görünüşe göre besmele dört kelimedir. Gerçekten ve itibari olarak yedi kelimedir. Çünkü gerçekte nin ' 'si ile 'in tarif edatları da birer kelimedirler. Hükmen de böyledir. Çünkü Arap dilinde tarif edatlarına hiçbir zaman başlı başına bir kelime hükmü verilmemiş olduğu halde 'bâ' hem kendisi bir kelimedir, hem de hazf olunmuş (silinmiş) taalluk ettiği bir fiil ile failini de bildiren üç kelime hükmündedir. Bundan dolayı ile den bileşik bir kelimedir. Bunda kural gibi vasl hemzesi (kelimenin ortasında düşen elif) ile yazılmaktı, fakat besmeleye özgü olarak bu hemze düşürülmüş olup söylendiği gibi yazılır. Ve onun yerine 'bi'nin başı uzatılır. Ta ilk asırlardan beri besmelenin başını bir elif uzun yazmak bir hat kuralı olmuştur ki, bu kural kûfî gibi sülüs ve nesih hatlarında da hat üstadlarının bildiği bir husustur. Bunun nüktesi çok kullanılmasından dolayı hafifletmedir diyorlar. Fakat bunda özellikle taalluk-ı visâl kuvvetini ifade etmek gibi manevi nükteler de vardır. Bazı hadislerde rastlanan gibi imalar bundan açık olarak anlaşılıyor.
Bilindiği gibi, hakiki her ilmin bir tek konusu vardır, Kur'ân'ın hikmet ilminin konusu ise Allah ile kâinat ve özellikle insanlar ve insanların işleri arasındaki ilişki ve bağlantıdır.
İşte bir ilahlık sıfatı ve kulluk ilişkisi ile özetlenen ve önce Fâtiha'da, sonra bütün Kur'ân'da tedrici olarak açıklanan bu ilişki tamamen besmeledeki nın mânâsıdır. daima bir fiile veya fiile benzeyen bir kelimeye taalluk eden ve onu bir isme bağlayan bir edat, bir cer edatıdır ki, asıl mânâsı yapıştırmaktır. Fakat bu yapıştırmanın; karıştırma ve beraberlik, yardım dileme, pekiştirme için kullanma ve yemin gibi birçok çeşitleri vardır ki, besmelede tefsirciler yalnız beraberlik veya yardım dileme mânâlarından birini gösterirler. Bu bâ'nın bağlacı hazf olunmuştur ki, o anda besmeleyle başlanacak olan fiil olacaktır. Başla, oku, başlıyorum, okuyorum gibi.
: 'İsim' aslında sözlük anlamıyla bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet demektir. Örfte tek başına anlaşılır bir mânâya delalet eden kelime diye tarif edilir ki, o mânâya veya onun dışta veya zihinde gerçekleşen asıl şekline müsemmâ denilir. Yaygın görüşe göre, ismin aslı 'sümüv = yücelik' maddesidir. 'Vesm = damgalama'den olması da mümkündür. Fakat çoğulu 'esma' veya 'esâmî' gelir ve bunlar tamamen dilimize mal olmuş kelimelerdir. Sıfatlar da aslında ismin kısımlarındandır. Bunun için isimler özel isim veya cins ismi veya umuma delalet eden isim diye kısımlara ayrıldığı gibi zat ismi
veya sıfat ismi diye de birbirinden ayrılır. Yüce Allah'ın Esmâ-i Hüsnâ'sında bu farkın önemi vardır. İsim, aslında 'ad' ve 'nam' ile eşanlamlı olmakla beraber dilimizde biz bunları ince farklarla kullanırız. 'Ben bu işi falan kimse namına yapıyorum.' yerinde 'falancanın adına veya ismine yapıyorum' diyemiyoruz. Aynı şekilde 'insan bir isimdir' deriz de 'bir addır, bir namdır' demeyiz. Öyle zaman olur ki 'o adamın adı' yerine 'o zatın ismi' demeyi tercih ederiz.
: 'Allah' gerçek ilâhın özel ismidir. Daha doğrusu zat ismi ve özel ismidir. Yani Kur'ân bize bu en yüce ve en büyük zatı, eksiksiz sıfatları ve güzel isimleriyle tanıtacak, bizim ve bütün kâinatın ona olan ilgi ve alâkamızı bildirecektir. Bundan dolayı Allah diye adlandırılan en büyük ve en yüce zat kâinatın meydana gelmesinde, devamında ve olgunlaşmasında bir ilk sebep olduğu gibi 'Allah' yüce ismi de ilim ve irfan dilimizde öyle özel ve yüce bir başlangıçtır. Yüce Allah'ın varlığı ve birliği kabul ve tasdik edilmeden kâinat ve kâinattaki düzeni hissetmek ve anlamak bir hayalden, bir seraptan ve aynı zamanda telafisi imkansız olan bir acıdan ibaret kalacağı gibi 'Allah' özel ismi üzerinde birleştirilmeyen ve düzene konmayan ilimlerimiz, sanatlarımız, bütün bilgiler ve eğitimimiz de iki ucu bir araya gelmeyen ve varlığımızı silip süpüren, dağınık fikirlerden, anlamsız bir toz ve dumandan ibaret kalır. Bunun içindir ki, bütün ilimler ve sanatlar küçük küçük birer konu etrafında bilgilerimizi düzenleye düzenleye nihayet son düzenlemede bir yüksek ilim ile bizi bir birlik, huzuruna yükseltmek için çalışır durur. Cisim konusunda madde ve kuvvet ile hareket ve durgunluk oranında, birleştirilemeyen bir tabiat ilmi; uzaklık, yer ve zamana göre, nicelik kavramında toplanmayan bir matematik ilmi; bilim mefhumunda cisim ve ruh oranında toplanmayan bir psikoloji ilmi; dış dünya ve zihine göre doğruluk mefhumunda toplanmayan bir mantık ilmi; iyilik ve kötülüğe oranla güzellik ve çirkinlik mefhumunda toplanmayan bir ahlâk; nihayet nedensellik oranında ve varlık mefhumunda toplanmayan bir hikmet ve felsefe bulamayız. Varlık mânâsını düşündürtmeden, nedensellik oranının gerçek olduğunu kabul ettirmeden bize en küçük bir gerçek bildirebilen hiçbir sanat yoktur. Şu, şunun için vardır. İşte bütün ilimlerin çalıştığı gaye budur. Varlık, gerçeklik, nedensellik ilişkileri, bütün ilim ve sanatlara hakim olan düşünme ve doğru olduğunu kabul etmek prensipleridir. Nedensellik, sebebin müsebbebi ile bağlantısı, orantısı ve kalıcılığı kanunu, asrımızda bütün ilimlere hakim olan en büyük kanundur. Bunun için nedensellik alanında birleştirilemeyen hiçbir ilim bulamayız. Bu oran ise, sebep denilen bir başlangıç ile müsebbeb denilen bir sonuç arasındaki ilişkileri anlatır ve bütün kâinatın düzeni dediğimiz şey de işte bu yegâne
ilişkidir. Bundan dolayı biz sebep ve sonuç açısından varlığı düşünüp doğrulamadan bu bağlantının tam olduğunu düşünemeyiz ve doğrulayamayız. Sonra bu tasdikimiz de doğrudur diye zihnimiz ile gerçeğin uyum ve ilişkisini, üzerine kurduğumuz hakkın hakikatına dayandırmazsak, bütün emek ve çabalamalarımızın, bütün anlayışlarımızın, yalan, asılsız ve kuruntudan ibaret bir seraba dönüşeceğine hükmederiz. Halbuki o zaman böyle hükmedebilmek de bir gerçeği itiraf etmektir. Bundan dolayı insan doğruyu inkar ederken bile onun doğru olduğunu kabul mecburiyetinden kurtulamaz. Mümkün olan gerçekler üstünde varlığı zaruri olan Hakk, gerek ilmimizin, gerek varlığımızın ilk başlangıç noktası ve ilk sebebidir. Ve 'Allah' onun ismidir. İnsan üzerinde etkili olan ve insanı kendine çeken hiçbir şey düşünülemez ki, arkasında Allah bulunmasın.
Yüce Allah varlığı zaruri olan öyle bir zattır ki, gerek nesnel ve gerek öznel varlığımızın bütün gidişatında varlığının zaruretini gösterir ve bizim ruhumuzun derinliklerinde herşeyden önce Hakk'ın zatına ait kesin bir tasdikin var olduğu inkâr kabul etmez bir gerçektir. Hatta bizim varlığımızda bu yüce gerçeğe basit ve öz ve sınırsız bir ilişkimiz, bir manevi duygumuz vardır. Ve bütün ilimlerimizin temeli olan bu gizli duygu; sınırlı duygularımızın, anlayışlarımızın, akıllarımızın, fikirlerimizin hepsinden daha doğru, hepsinden daha kuvvetlidir. Çünkü onların hepsini kuşatıyor. Ve onları kuşattığı halde O'nun zatı
[15/2 13:59] Ömer Tarık Yılmaz: Nesâi'nin rivâyetinde özetle şöyle denmiştir: '.. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'a bir bedevi geldi ve ondan abdest hakkında sordu. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm abdestin alınışını, uzuvları üçer sefer yıkayarak gösterdi, sonra şöyle söyledi: 'Abdest işte böyledir. Kim buna ziyâdede bulunursa kötü bir iş yapmış, haddi aşmış ve de zulmetmiş olur. ''
Nesâi, Tahâret 105, (1, 88).
3571 - İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm uzuvlarını birer kere yıkayarak abdest aldı.''
Buhari, Vudü 22; Ebu Dâvud, Tahâret 53, (1, 38); Nesai, Tahâret 84, 85, (1, 73, 74).
3572 - Ebu Dâvud'un bir rivâyetinde İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ şöyle der: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın nasıl abdest aldığını size göstermemi ister misiniz?'
İçinde su olan bir kab istedi, sağ eliyle bir avuç su aIdı, mazmaza ve istinşak yaptı, sonra bir avuç daha aldı, bununla iki elini birleştirip (iki eliyle) yüzünü yıkadı. Sonra bir avuç daha aldı bununla sağ elini yıkadı. Sonra bir avuç da aldı, bununla sol elini yıkadı. Sonra bir avuç su daha aldı, sonra elini çırptı, sonra
[15/2 13:59] Ömer Tarık Yılmaz: Eserinle cihânı, yeniden tenvîr eden,
sihrli bir kuvvetle, bizi kendine çeken,
ondördüncü yüzyılın, zulmetini gideren,
(Arvâs)ın ışığıdır, gerisi hayâl yalan!
Biz onun talebesi, o sizin tâlibiniz,
muhakkak aks yapar; o nûrlu kalbleriniz,
belli, birbirinize, âşıksınız ikiniz,
ve size âşık olur (Mektûbât)ı anlıyan!
MEKTÛBÂT-I İMÂM-I RABBÂNÎ
BİRİNCİ CİLD
Âlemlerin rabbi olan Allahü teâlâya hamd olsun. Rabbimizin seveceği ve beğeneceği şeklde ve bütün mahlûkların yapdıkları hamd ve şükrlerin katlarından dahâ çok hamd olsun. Onun âlemlere rahmet olarak gönderdiği en sevgili kulu Muhammed Mustafâya salât ve selâm olsun. Onun mubârek ismini söyliyenlerin her
[15/2 14:00] Ömer Tarık Yılmaz: İslam İlmihali
Evlilik Birliğinin Sona Ermesi
ilmihalde arama yapın...
Ana Sayfa
Aile Hayatı
Evlilik Birliğinin Sona Ermesi
İslam hukukunda evlilik birliğinin sona ermesi bazan akiddeki bir bozukluktan bazan da eşlerin evlilik birliğini yürütmekte zorlanmalarından, yürütmek istememelerinden kaynaklanır. Buna göre evliliğin sona ermesinin değişik usul ve şekilleri vardır. Burada İslam hukukunun klasik doktrinine göre evlilik birliğini sona erdiren sebep ve durumlara özetle temas edeceğiz.
in Aile Hayatı
Diğer Konular
Çocuğun Bakım ve Terbiyesi
Nafaka
Miras Hukuku
Boşama
Karşılıklı Rıza ile Boşanma
Mahkeme Kararı ile Boşanma
Copyright Maviay.co
[15/2 14:01] Ömer Tarık Yılmaz: Rüya Tabirleri
Ayna
rüyanızı arayın
Ana Sayfa
A
Ayna
Rüyada Aynanın Kırılması
Rüyada Altın Ayna Görmek
Rüyada Süslü Ayna Görmek
Rüyada Ayna Almak
Rüyada Kırık Ayna Görmek
Rüyada Ayna Silmek
Rüyada Ayna Satmış olun Almak
Rüyada Ayna Çatlaması
Rüyada Ayna Ve Tarak Görmek
Rüyada Ayna Karşısında Namaz Kılmak
Rüyada Ayna Karşısında Saç Taramak
Rüyada Ayna Taşımak
Rüyada Duvarda Ayna Görmek
Rüyada Ayna Armağan Almak
Rüyada Ayna İstemek
Rüyada Ayna Görmenin Psikolojik Yorumu
İlgili
Rüyada ayna görmek şahsın ideallerini, amaçlarını, ilkelerini ve kıymet kanaatlarını anlatır. Ayna bununla birlikte bayan ile yorumlanır. Şahsın rüyası esnasında düzgün, hijyenik ve kusursuz göstermiş olan bir ayna görmüş olması bütün sorun, dert ve meşakkatları geride bırakacağı ve onlardan kurtuluşa ereceği manasına çıkar. Rüyası esnasında aynaya bakmış olup kendini üstün gören şahsın rüyası çok güzel ve uzun bir yaşamı olacağına delalet eder. Ama bunun tersine rüyada kendisini çirkin, hasta veya yıpranmış görmüş olan kimse üzücü şeyler yaşayacak ve sorunlarla karşı karşıya gelecek anlamına gelir. Henüz evlenmemiş bir kimse rüyası esnasında kendisini aynaya bakarken görecek olursa son derece sevineceği bir havadisle karşılaşacağı manasına çıkar. Bununla birlikte şahsın huzur ve saadet içerisinde bir evlilik yapmış olacağına delalet eder. Rüyada şahsın kendisini aynada sakallı olmak suretiyle görmüş olması cemiyetde kazanç sağlayacağı saygınlığa, sevgiye ve kendine gösterilecek olan hürmete delalet eder. Rüyada aynada güzel ve cici bir yüz görmek mutluluğa, çirkin ve solmuş bir yüz görmekse kötü ve üzücü hadiselerin gündeme geleceğinin habercisidir.
Rüyada Aynanın Kırılması
Rüyada aynanın kırıldığını görmüş olan kimse çok güvendiği birisi kısımından ihanete uğrayacak anlamına gelir. Öyleki şahsın güvendiği dağlara kar yağacak.
Rüyada Altın Ayna Görmek
Rüyada altın ayna görmek, dertten sonra gelmiş olacak esenliğe, bolluğa, bolluka ve dini hissiyatların güçlenmiş olmasına işaret eder.
Rüyada Süslü Ayna Görmek
Rüyada süslü ayna gören şahsın yakınları ve yakın dostlarıyla arasında problemler gündeme gelecek ve ayrılık olacak anlamına gelir. Süslü ayna rüyayı gören kişinin davasında haklı olduğu manasına çıkar.
Rüyada Ayna Almak
Rüyada ayna satmış olun alım yapmak şahsın sorumsuz tutumları neticende kimi tatsızlıklarla karşı karşıya kalacağı manasına çıkar.
Rüyada Kırık Ayna Görmek
Rüyada kırık ayna görmek iyi görülmemektedir. Rüyayı gören kişinin yıkılacağı, gam ve ıstırapa boğulacağı bir acı yaşayacağı manasına çıkar.
Rüyada Ayna Silmek
Rüyayı gören şahsın, amaçlarına ulaşmış olmak için ortaya pekçok proje koymuş olacağına, bu projelerden birinin veya birkaçının iyi kazanç sahip olması veya muvaffakiyet getirmiş olması yardımıyla harika işler yapılacağına, imrenilecek bir kariyere ve yeni bir yaşam kurmuş olmak için çok çok büyük bir mal varlığına malik olunacağına işarettir. Rüyada büyük ayna silmiş olmak, hayırlı bir iş kapısının açık hale geleceğine, aile yaşamında büyük bir mutluluğun gündeme geleceğine, kardeşlerin birbirine dayanak vermiş olacağına, dökülmüş olan alınterinin ileride fazlasıyla bedelini bulmuş olacağına ve bereket içinde gündeme geleceğine belirtitir.
Rüyada Ayna Satmış olun Almak
Eğitim yaşamında son derece başarılı geçen senelerin peşinden iş yaşamına adım atılacağı, iş ile alakalı olmak suretiyle tecrübesizliğin üstünden atılmış olması yardımıyla daha güzel işlerde çalışılacağı, daha fazla kazanç elde edileceği, aile yaşamının daha kısa vadede kurulacağı ve memnun olunacağı manasına çıkar. Rüyada ayna satmış olun alım yapmak ve cebe koymuş olmak, bu günlerde alımı yapılacak sevindirici bir havadis yardımıyla yoğun geçen iş yaşamının bütün gerginlikinin aniden atılmış olacağına, yakın bir hısımının vefatıyla miras maliki olunacağına, aile fertlerinin de ziyadesiyle sevinç duyacağına ve güzel günlerin başlamış olmak üste olduğuna işarettir.
Rüyada Ayna Çatlaması
Rüya malikinin, akrabasının birlik ve beraberliğini ve rahatını kıskanmış olan şahıslar olduğuna, bu şahısların bu günlerde kimi ayak oyunları yapacaklarına,bu sebepden kardeşlerin, temel baban olan kişinin veya benzerlerin anlaşmazlığa düşeceğine, uzun bir müddet bu tartışmış olmanın devam edeceğine ve aile büyüklerinin laflarının de bir faydasının olmayacağına tabir edilir. Rüyada ayna çatlamış olmasına neden olan birini görmek, bu şahısdan veya bu şahsa yakın birisinden kimi kötü işlemler görülmüş olacağına, gerek iş ile alakalı gerek toplumsal hayatla alakalı olmak suretiyle bir problem yaşanacağına, parasal anlamda büyük bir kayıp verileceğine ve sağlık sıkıntılarının başgöstereceğine tabir edilir.
Rüyada Ayna Ve Tarak Görmek
Rüyayı gören şahsın, keyfine düşkün bir şahıs olduğuna, sevdiği şahıs ile birbirlerine çok bağlı olduklarına, temel babası olan kişinin desteğini alacağına, kısa vadede son derece büyük bir aşka yelken açacağına, hayır duaları alacağına, huzur ve karlı bir işin başına geçeceğine ve kendini sıkan ve üzmüş olan ne kadar şahıs veya vaziyet mevcutsa aşacağına belirtitir. Rüyada ayna ve tarak alım yapmak, şahsın, dış görünüşüne çok ehemmiyet verdiğine, bu vesileyle hem iş mevzusunda hem toplumsal yaşam içinde çok dikkat çektiğine, iş bulmuş olmakta herhangi bir sorun yaşamadığına, büyük muvaffakiyetler kazanacağına, kendine yardım eden insanlara yardımcı olacağına ve bu biçimde memnun olacağına delalet etmektedir.
Rüyada Ayna Karşısında Namaz Kılmak
Kendinden yararlanmak istemiş olan bir şahsa yerini bildiren rüyayı gören kişinin, iş veya aile yaşamında problem yaşayan ve epeycedir işsiz olan bir şahsa büyük bir dayanak vermiş olacağına, bu şahısdan bol bol iyi dilekleri alacağına, almış olduğu dualar yardımıyla işlerinin açık hale geleceğine, rekabet ettiği kişilerin üzülmüş olacağına, sevdiği şahısların memnun olacağına ve ferahlığa çıkmış olacağına yorumlanır. Rüyada ayna karşısında dua etmek, büyük çabalarla kurulan işte meydana gelmiş olan meselelerin düzelmiş olması ve yaşanan krizin çok kısa bir süre evvel bitmiş olması için dua edileceğine, duaların Yaradan katında bedelini bulmuş olacağına ve çok sevindirici olayların gündeme geleceğine yorumlanır.
Rüyada Ayna Karşısında Saç Taramak
Yurtdışına çıkmış olmak ve orada yaşamakla alakalı hayallerin gerçek olacağına, sıfırdan başlanmış olan işte herkesi şaşırtacak kadar iyi bir mevkiye gelineceğine, rakiplerin geride bırakılacağına, aile yaşamı ile alakalı çok güzel bir havadisin alınacağına, iyi bir nasiple evlilik hayatına girileceğine ve epeycedir arzulanan otomobile malik olunacağına tabir edilir. Rüyada ayna karşısında traş olmak, girilecek bir buluşmadan iş ile alakalı olmak suretiyle büyük bir projenin tasdikinin alınacağına, çalışmış olma esnasında gösterilecek muvaffakiyet yardımıyla yönetimden son derece büyük övgüler gelmiş olacağına, büyük bir adım atılmış olacağına, alaka duyulan bir aile dostuna hissiyatların açıkalanacağına ve bedel alınacağına işarettir.
Rüyada Ayna Taşımak
Rüyayı gören şahsın, kendine yalan söylemiş olan bir şahsın yalanını açığa çıkaracağına, bu vesileyle çok zor bir vaziyetin başaracağına, yalanı sürdürmüş olmaya ve ortalığı karıştırmış olmaya çalışmış olan bazılarına hadlerinin bildirilmiş olacağına, bütün problemlerin çareye kavuşması yardımıyla derin bir nefes alacağına ve bundan sonra çıkabilecek dedikodulara ve söylenebilecek yalanlara engel olunacağına tabir edilir. Rüyada ayna taşıyan birini görmek, verilmesi lazım olan bir kararın vakitinde verilmemesi yüzünden iş ile alakalı bir sıralamış olmada geriye düşüleceği, kimi fırsatların kaçırılacağı, daha büyük mutlu edici sonuçların kıyısından dönüleceği, yakın bir dostın desteğine rağmen hiç bir şekilde toparlanılamayacağı ve yapılanların büyük bir kısmının boşamış ol gideceği manasına çıkar.
Rüyada Duvarda Ayna Görmek
Ev içinde büyük bir mutluluğun ve rahatın hüküm sürdüğüne, kardeşlerin ve anne baban olan kişinin birbirlerini tuttuklarına, kıskanç ve kötü niyetli şahısların evden ırak tutulmuş olacağına, hayır getirmiş olacak ve pekçok sıkıntıya çözüm olacak bir şahıs ile ortaklığın gündeme geleceğine, bu ortaklık yardımıyla iş aleminde büyük bir tanınırlık kazanılacağına ve ziyan vermiş olmak istemiş olan şahısların ziyana uğrayacağına yorumlanır. Rüyada masada ayna görmek, eğitim yaşamının harika bir biçimde sonlandırılacağına, iş yaşamında rekabet ettiği kişiler çok şaşırtacak atılımlar yapılacağına, problemlerin daha akıllıca çözümleneceğine, dürüst kişilerle yola çıkılacağına, tez zamanda kendisi işine malik olunacağına, maddi ve manevi rahatlık içinde bir yaşama malik olunacağına ve mutlu edici sonuçların peşi arka tarafının kesilmeyeceğine belirtitir.
Rüyada Ayna Armağan Almak
Rüya malikinin, gerek aile yaşamının gerekse de toplumsal yaşamının çok renkli olduğuna, yakın zamanla çok arzuladığı ve senelerden buyana hayali kurduğu haneye ereceğine, sabır ve azim göstermiş olması yardımıyla iş yaşamında çok daha yükseklere gelmiş olacağına, muvaffakiyetli bir şahıs olacağına, yaptığı işlerle çok ses etireceğine ve kendine olan itimatının tüm işlerde daha da artış göstereceğine delalet etmektedir. Rüyada sevgiliye ayna armağan alım yapmak, hayırlı bir karar verileceği, bu kararla beraber evlilik yolunda büyük bir adım atılacağı, kıskançlığın zamanla azalacağı, akrabaların ziyadesiyle sevinç duyacağı bir havadis alımı yapılacağı ve mal mülk maliki olunacağı manasına çıkar.
Rüyada Ayna İstemek
Kişi, kendini yolda bırakan bazılarından uzaklaşmış olacak, yaptığı bir kusuru bu biçimde telafi edecek, işleri için yeni bir yolçizecek, kazanımlarını arttırmak için adım atacak, dikkatini çekmiş olan ve kendini kötü etkilemiş olan kimi şeyleri yaşamından çıkartmış olacak ve rahatlayacak anlamına gelir. Rüyada anadan ayna istemiş olmak, yapılan işte parasal anlamda büyük bir boşluğa düşüleceğine, bu halden feraha ermek için anne kısımından bir hısımdan yardım isteneceğine, yardımın alınacağına ve bu vesileyle işlerin düze çıkartılacağına tabir edilir.
Rüyada Ayna Görmenin Psikolojik Yorumu
Ayna, gerçekliği mevzusunda belki de en dürüst ve en kızılamayacak objedir bizlerin yaşamımızda. Hem kişilerin söylemiş olmaya basit cesaret edemeyeceklerini gösterir hem de son derece adil ve güvenilirtir. Rüyada görmüş olunan ayna objesi fertin gerçekçi bir yaklaşıma ve davranışa malik olduğunun bir anlatımıdır. Açık sözlülüğüne, yaşamındaki ve çevresindeklere karşı sürekli yalansız ve yansız olduğuna delalet eder ve gerek iş, gerek dostluk, gerekse hususi yaşamındaki bütün bağlantılarından de ilk beklentisi kendisisi gibi duru olunmasıdır. Ayna objesi bir de fertin bir mevzuda kafasının karışıklığını da yansıtabilir. Bu halde belki de kendine ayna tutmuş olacak ve onun fikren netleşmesine yardımcı olacak bir insana ihtiyaçı olma ihtimali var.
İlgili
Aynaya Bakmak
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Kırık Ayna
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Makyaj Yapmak
8 Eylül 2021
Benzer yazı
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azgın
Azgın Ata Binmek
Azgınlık
Azık
Copyright 2021 by Maviay.co
[15/2 14:01] Ömer Tarık Yılmaz: Dini Terimler Sözlüğü
AZÎM (El-Azîm)
sözlükte arayın...
Ana Sayfa
A
AZÎM (El-Azîm)
Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Büyüklüğüne, beşer (insan) aklının ve hiçbir mahlûkun (yaratılmışın) düşüncesinin erişemediği, hakîkatini kimsenin bilemediği zât. Allahü teâlânın büyüklüğü bildiğimiz gördüğümüz şeylerdeki büyüklük ve küçüklük gibi değildir. Bu bizim bilgimizin dışındadır. (Bkz. Sübhâne Rabbiyel Azîm)
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki: O (Allah) Aliyy’dir. (Mahlukların, yaratılmışların akıl, ilim ve anlayışlarının erişemediği yüceliktedir.) Azîm’dir. (Bekara sûresi: 255)
El-Azîm ismi şerîfini söyliyen, elem ve kederden kurtulur. (Yûsuf Nebhânî)
İlgili
DEYYÂN (Ed-Deyyân)
9 Eylül 2021
Benzer yazı
TEKVÎN
9 Eylül 2021
Benzer yazı
Huluk-ı Azîm
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn Harfi
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
ÂZER
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
AZÎZAN
Copyright 2021 by Maviay.co
[15/2 14:03] Ömer Tarık Yılmaz: بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin, tali’siz bir tarafa; diğeri Hudabin, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.
Hodbin adam, hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn olduğundan bedbînlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki: Her yerde âciz bîçareler, zorba müdhiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vaveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hali görür. Bütün memleket, bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünki herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor. Ve ortalıkta dahi, müdhiş cenazeleri ve me’yusane ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azab içinde kalır.
Diğeri Hüdabîn, Hüdaperest ve Hakendiş, güzel ahlâklı idi ki: Nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehr-âyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler; herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisat-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurane ahz-ı asker için bir davul, bir musikî sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemi ile müteellim olmasına bedel; şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın süruru ile mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şükreder.
Sonra döner, öteki adama rastgelir. Halini anlar. Ona der: “Yahu sen divane olmuşsun. Bâtınındaki çirkinlikler, zahirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhisatı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al, kalbini temizle. Tâ, şu musibetli perde senin nazarından kalksın, hakikatı görebilesin. Zira nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyet-perver, muktedir, intizam-perver, müşfik bir melikin memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyat ve kemalât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği surette olamaz.” Sonra o bedbahtın aklı başına gelir, nedamet eder. “Evet, ben işretten divane olmuştum. Allah senden razı olsun ki, Cehennemî bir haletten beni kurtardın.” der.
Ey nefsim! Bil ki: Evvelki adam kâfirdir veya fâsık-ı gafildir. Şu dünya, onun nazarında bir matemhane-i umumiyedir. Bütün zîhayat, firak ve zeval sillesiyle ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insan ise; ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcudat, ruhsuz, müdhiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evham, küfründen ve dalaletinden neş’et edip, onu manen tazib eder.
Diğer adam ise; mü’mindir. Cenab-ı Hâlık’ı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya, bir zikirhane-i Rahman, bir talimgâh-ı beşer ve hayvan ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır. Bütün vefiyat-ı hayvaniye ve insaniye ise; terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, manen mesrurane, dağdağasız diğer bir âleme giderler. Tâ yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdat-ı hayvaniye ve insaniye ise; ahz-ı askere, silâh altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır. Bütün sadâlar ise, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neş’esinden neş’et eden nağamattır. Bütün mevcudat, o mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerim’inin ve Mâlik-i Rahîm’inin birer munis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok latif, ulvî ve leziz, tatlı hakikatlar, imanından tecelli eder, tezahür eder.
Demek iman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.
Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyette ve imandadır. Öyle ise, biz daima اَلْحَمْدُ لِلّهِ عَلَى دِينِ اْلاِسْلاَمِ وَ كَمَالِ اْلاِيمَانِ demeliyiz
[15/2 14:03] Ömer Tarık Yılmaz: hatıra gelen bir salavatın bir nüktesini beyan ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihatının âhirinde Şafiîlerde gayet müstamel ve meşhur bir salavat olan
اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَثِيرًا كَثِيرًا
nin ehemmiyeti yüzündendir ki, insanın hikmet-i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise; her zaman, her dakika hâlıkına iltica ve yalvarmak ve hamd ve şükür etmek olduğundan, insanı dergâh-ı İlahiyeye kamçı vurup sevkeden en keskin ve müessir saik, hastalıklar olduğu gibi; insanı, kemal-i şevk ile şükre sevkeden ve tam manasıyla minnetdar edip hamdettiren tatlı nimetler ise, başta şifalar ve devalar ve âfiyetler olduğundan bu salavat-ı şerife gayet müşerref ve manidar olmuştur. Ben bazan بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَ دَوَاءٍ dedikçe, küre-i arzı bir hastahane suretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakikî’nin pek aşikâr bir mevcudiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.
Hem meselâ: Dalaletin gayet müdhiş manevî elemini hisseden bir adama, iman ile hidayet ihsan etmek, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden o cüz’î ve fâni ve âciz adam bütün kâinatın hâlıkı ve sultanı olan Mabudunun muhatab bir abdi olmak ve o iman vasıtasıyla bir saadet-i ebediyeyi ve şahane ve çok geniş ve şaşaalı bir mülk-ü bâki ve bâki bir dünyayı ihsan etmek ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar etmek olan bu ihsan-ı ekber yüzünde ve sîmasında, bir Zât-ı Kerim ve Muhsin’in öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemal-i lâyezalîsi görünür ki, bir lem’asıyla bütün ehl-i imanı kendine dost ve has kısmını da âşık yapıyor. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa; o cüz’î imanı, ya mütehakkim ve hodbin Mu’tezileler gibi kendi nefsine veya bazı esbaba havale eder ki, hakikî fiyatı ve bahası Cennet olan o Rahmanî pırlanta bir cam parçasına inip âyinedarlık ettiği kudsî cemalin lem’asını kaybeder.
İşte bu üç misale kıyasen, daire-i kesretin müntehasındaki cüz’iyatın, cüz’iyat-ı ahvalinde tevhid noktasında cemal-i İlahînin ve kemal-i Rabbanînin binler enva’ı ve yüzbin çeşitleri onlarda temerküz cihetinde görünür, anlaşılır, bilinir, tahakkuku sabit olur. İşte tevhidde cemal ve kemal-i İlahînin kalben görünmesi ve ruhen hissedilmesi içindir ki; bütün evliya ve asfiya, en tatlı zevklerini ve en şirin manevî rızıklarını kelime-i tevhid olan “Lâ ilahe illallah” zikrinde ve tekrarında buluyorlar. Hem kelime-i tevhidde azamet-i kibriya ve celal-i Sübhanî ve saltanat-ı mutlaka-i rububiyet-i Samedaniye tahakkuk etmesi içindir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِى لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ Yani: “Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyade faziletli ve kıymetli sözleri, “Lâ ilahe illallah” kelâmıdır.” Evet bir meyve, bir çiçek, bir ı