Prof. Dr. Baran Yıldız


Günün yazısı


[17/2 16:41] Ömer Tarık Yılmaz: BUGÜN........ MİRÂC KANDİLİ

Recep ayının 27. gecesi Mirâc Gecesi’dir. Mirâc, merdiven demektir. Cebrâil aleyhisselâm gelip, Peygamber efendimizi, 52 yaşında iken, Recep ayının 27. gecesi, Mekke-i Mükerreme’de Mescid-i Haram’dan, Kudüs’te Mescid-i Aksa’ya ve oradan göklere götürdü.

İslâm âlimleri buyurdu ki: “Mirâc rûh ve ceset ile birlikte oldu. Âyet-i kerîme ile sabit olduğundan, Mekke’den Kudüs’e götürüldüğüne inanmayan kâfir olur.”
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Mirâc’da Cenneti, Cehennemi, sayısız şeyleri görüp, Kürsî, Arş ve Ruh âlemlerini geçip, bilinmeyen, anlaşılamayan, anlatılamayan şekilde, mekânsız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı gördü. Hiçbir mahlukun bilemeyeceği, anlayamayacağı nîmetlere kavuşup bir anda, Kudüs’e ve oradan da Mekke-i Mükerreme’ye geldi.
Mi­râc’­da 5 va­kit na­maz farz ol­du. Mi­râc­’dan ön­ce, yal­nız sa­bah ve ikin­di na­ma­zı var­dı. Mi­râc Ge­ce­si, ak­şam na­ma­zı 3 re­kât, öte­ki na­maz­lar 2 re­kât farz ol­du. Me­di­ne-i Mü­nev­ve­re’de ikin­ci emir­le sa­bah ve ak­şam­dan baş­ka­sı 4 re­kâ­te çı­ka­rıldı. Hic­re­tin 4. yı­lın­da bun­lar, misâfir için, yi­ne 2’­ye in­di­ril­di. Ezan oku­mak da hic­ret­ten ön­ce Mek­ke­’de, Mi­râc Ge­ce­si baş­la­dı.
Mi­râc­ hâ­di­se­siy­le, Müs­lü­man­la­rın îmânı kuv­vet­len­di, kâ­fir­le­rin düş­man­lı­ğı­ art­tı. Pey­gam­be­ri­mi­ze kâ­fir­ler inan­ma­dı; “Mes­cid-i Ak­sa’nın kaç ka­pı­sı, kaç pen­ce­re­si var?..” gi­bi so­ru­lar sor­du­lar. Mi­râc’da dik­kat et­me­miş­ti. O an­da, Ceb­râ­il aley­his­se­lâm, Mes­cid-i Ak­sa’yı gö­zü­nün önü­ne (Te­le­viz­yon gi­bi) ge­tir­di ve ce­vap ver­di.
 Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
“Mirâc Gecesi’nde iyi amel eden için 100 yıllık mükâfat vardır.”           [İmâm-ı Gazali]
Bu mübârek gecede, diğer mübârek geceler gibi, kazâ namazları kılmalı, Kur’ân-ı kerîm ve ilmihâl okumalı, tevbe ve duâ etmeli, din kardeşlerimizi, sâlih akrabaları ve âlimleri ziyâret etmeli, fakirleri sevindirmeli, dünya ve âhıret saadeti için, bütün Müslümanlara duâ etmeli. Gecesini ibâdetle geçirirken, gündüzünü de oruçla geçirmelidir.

 
 
17.02.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[17/2 16:41] Ömer Tarık Yılmaz: el-Kehf Suresi 24
Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Ve unuttuğun vakit Allah'ı an ve 'Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir.' de.
[17/2 16:41] Ömer Tarık Yılmaz: Nesai
Bana kadın ve güzel koku sevdirildi, gözümün nuru namazda kılındı.
[17/2 16:41] Ömer Tarık Yılmaz: El-Hakim: Emirleri, kelamı ve bütün işleri hikmetli olan.
[17/2 16:41] Ömer Tarık Yılmaz: Uyumadan Önce Abdestli Ol : Bütün bir günü kulluk şuuru ile Rabbini görür gibi bir titizlikle ihsan muhtevasında yaşayan bir mü’min Efendimiz’in tavsiyesine uygun olarak gece istirahatına çekilirken abdestli olmalıdır.
 
Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Berâ bin Âzib’e şöyle buyurmuştur:
 
“Yatağına varacağın zaman namaz abdesti gibi abdest al, sonra sağ tarafına yat.” (Buhârî, Vuduu, 75)
[17/2 16:41] Ömer Tarık Yılmaz: Haysemî, Ed'ıye
Allah’ım! Bilerek ve hata ile işlediğim günahlarımı bağışla. Allah’ım! Bana işlerin ve ahlâkın en iyisini nasip et. İşlerin ve ahlâkın en iyisini ancak sen nasip edersin, kötüsünden de ancak sen alıkoyarsın.
[17/2 16:41] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimiz Nasıl Şükrederdi?
Peygamber Efendimiz nasıl şükrederdi? Peygamberimizin şükrü...
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in, kendisine en küçük bir iyiliği dokunan kimselere bile ne kadar büyük bir şükrân duygusu içinde bulunduğunu göstermesi açısından şu hâdise ne kadar ibretlidir:
 
TEŞEKKÜR ETMENİN FAZİLETİ
Muhammed bin Mesleme (r.a.) şöyle der: Bir gün Resûlullah’ın yanında idik. Efendimiz Hassân bin Sâbit’e:
 
“– Ey Hassân! Bize câhiliye şiirlerinden, Allah’ın okunmasına müsaade ettiği bir kaside okur musun?” buyurdu. O da A’şâ’nın Alkame bin Ülâse’yi hicveden bir şiirini okudu. Allah Resûlü:
 
“– Ey Hassân, bu şiiri benim meclisimde bir daha okuma!” buyurdu. Hassân:
 
– Yâ Resûlallah! Beni, Kayser’in yanında bulunan müşrik birini hicvetmekten mi menediyorsun? diye şaşkınlığını ifâde edince Efendimiz:
 
“– Ey Hassân! İnsanlara en çok teşekkür eden kimse, aynı zamanda Allah’a da en çok şükreden kimse olur. Kayser Ebû Süfyan’a beni sordu. O, hakkımda iyi şeyler söylemedi. Alkame’ye sorduğunda ise o benden güzel bir şekilde bahsetti.” buyurdu.
 
Allah Resûlü, büyük bir kadir-şinaslık sergileyerek, Alkame’ye olan şükranlarını ifâde etmiştir. (Ali el-Müttakî, III, 738-739)
 
TEŞEKKÜR ETMENİN ÖNEMİ
Hz. Ayşe’nin rivayet ettiği şu hâdise de insanlara teşekkür etmenin ehemmiyetini ortaya koymaktadır:
 
Resûlullah bana sık sık:
 
“– Ey Ayşe ezberindeki beyitlerden biraz okur musun?” buyurur, ben de:
 
– Hangi beyitleri istiyorsun yâ Resûlallah! Hâfızamda birçok şiir var, derdim.
 
“– Şükür hakkındakilerden!” buyururdu. Bir defasında: “Anam babam sana fedâ olsun şair şöyle demiştir.” dedim ve yaptıkları iyiliklere karşı insanlara teşekkür etmenin güzelliğinden bahseden bir şiir okudum. Bunun üzerine Allah Resûlü şöyle dedi:
 
“– Ey Ayşe! Cibrîl’in bana haber verdiğine göre, Allah Teâlâ kıyamet günü mahlukatı haşrettiğinde, bir başkasından iyilik gören kuluna:
 
– Sana iyilik eden kuluma teşekür ettin mi? buyurur. O da:
 
– Ey Rabbim! Bana dokunan iyiliğin Sen’den geldiğini bildiğim için sadece Sana şükrettim, der. Allah Teâlâ ise:
 
– Bu iyiliklerin sana ulaşmasına vâsıta kıldığım kuluma teşekkür etmedikçe Bana şükretmiş olmazsın! buyurur.” (Ali el-Müttakî, III, 741-742)
 
Şükür, dil ve kalp ile olursa eksik kalır. Tam bir şükür bunlara fiili de ilâve etmek sûretiyle gerçekleşir. Allah Teâlâ her şeyi bir gâye ve hikmetle yarattığı gibi, insana verdiği nimetleri de bir maksatla ihsân etmiştir. İnsana verilen hayat, îmân, rızık, sağlık gibi nimetler onun Allah’a şükretmesi ve yolunda hizmet etmesi içindir.
 
“Allah sizi analarınızın karnından, hiçbir şey bilmez olduğunuz halde çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.” (en-Nahl 16/78) âyeti bunu göstermektedir. Allah insana baş verir, şükür olarak secde ister; ayak bağışlar, şükür olarak da hizmet ve ibâdet ister.
 
ALLAH’A ŞÜKRETMENİN ANLAMI
Şükür aynı zamanda, kulun Allah’a karşı edep ve saygısını ifâde eden ve Allah nezdindeki değerini yükselten ahlâkî hasletlerden biridir. Buna rağmen, bu hissiyâtı taşıyan insanlar oldukça azdır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
 
“Ey Dâvûd ailesi, (Allâh’a) şükür için çalışın! Kullarımdan hakkıyla şükredenler ne kadar da azdır!” (Sebe’ 34/13) Çünkü insan, çok çabuk unutan ve dünyâya hemen meyleden bir varlıktır. Kâmî Ahmed Çelebi, Allah’ın mârifetini ve rızâsını isteyen, ona lâyık-ı vechile şükreden, hevâ ve hevesine uymayan yani istenen kıvamda olan insanların azlığını ne güzel ifâde etmiştir:
 
“Men aref” esrârına âgâh olan yüzbinde bir
 
Taht-gâh-ı mârifette şâh olan yüzbinde bir
 
Lafla dâvây-ı irfân eyleyen çoktur velî
 
Fi’l-hakîka âri
[17/2 16:42] Ömer Tarık Yılmaz: Kureyş Suresi
Kureyş sûresi, Mekke döneminde nüzul olmuştur. 4 âyettir. Kureyş, Peygamber Efendimizin mensup olduğu kabilenin adıdır.
 
'Kureyşi, bir araya getirip anlaştırdığı için,
Onları ticâret yapmak üzere kış ve yaz yolculuğuna alıştırdığı, başkalarıyla ısındırıp yakınlaştırdığı için,
Artık onlar da bu Beyt’in Rabbine kulluk etsinler!
Öyle bir Rab ki onları açlıktan kurtarıp doyurmuş ve korkudan emin kılmıştır.'
 
Kureyş, Resûlullah (s.a.s.)’in kabîlesidir. Mekke’de Kur’ân-ı Kerîm’e ilk muhatap olan kimselerdir. Aralarından Peygamberimiz (s.a.s.) gibi bir insanın çıkmış olması aslında onlar için en büyük bir şereftir. Resûl-i Ekrem (s.a.s.), “Sen, önce yakın akrabanı uyar!” (Eş-Şuarâ 26/214) âyeti nâzil olunca ilk defa önce kendi akrabaları olmak üzere bu kabileyi İslâm’a davet etmiştir. Fakat bir kısmı iman etmekle birlikte, çoğu Efendimiz (a.s.)’ın davetini reddettiler, ona inanmadılar. Hatta neticesi kanlı savaşlara varan çok şiddetli bir mücâdeleye giriştiler. Bu mücâdele Mekke’nin fethine kadar sürdü. Mekke’nin fethiyle birlikte Kureyş’in düşmanlığı da tamamen ortadan kalktı. Bundan itibaren, İslâm’ın dünyaya yayılması için Kureyş hep ön saflarda mücadele vermiştir.
 
İşte Cenâb-ı Hak bu sûreyi indirip, Kureyş’e olan büyük ihsanlarını hatırlatarak, risâletin henüz ilk zamanlarında onları şirki terk edip yalnız kendine kulluğa davet etmektedir.
 
Burada Kureyşe verilen dört büyük nimete dikkat çekilir:
 
Birincisi; Allah, Kureyşi bir araya getirip anlaştırmış, birbirine ülfet ettirip sevdirmiştir. Âyette ا۪يلَافٌ (îlâf) kelimesi kulanılır. “Îlâf”, “ülfet etmek, ısınmak, alışmak, ünsiyet etmek, uyuşup kaynaşmak, anlaşmak, antlaşmak, ahitleşmek” gibi mânalar taşıyan şümullü bir kelimedir. Burada ise “Kureyşi alıştırmak, ısındırmak; Kureyşin birbiriyle veya başkalarıyla ahidleşmesi, antlaşması, anlaşması, îtilâf etmesi veya ettirmesi” mânalarını da ifade eder. Nitekim tarihî bilgilerden öğrendiğimize göre Kureyş, dedeleri Kilab oğlu Kusay zamanında Hicaz’ın her yerinde dağınık durumdaydılar. İlk defa Kusay onları Mekke’de topladı. Geldiler, Beytullah’ın hizmetini ellerine aldılar. Kusay’a bu hizmetinden dolayı “toplayıcı” lakabı verilmiştir. Bu şahıs Mekke’de bir şehir devleti kurmuş, Arabistan’ın her yanından gelen hacılara hizmet için en iyi idareyi tesis etmişti. Bundan dolayı Kureyş, Arap kabileleri arasında ve her yerde güven sağlamıştır. Daha sonra Kâbe’nin de insanlar nezdindeki itibarını kullanarak Kureyş çevre bölge ve ülkelerle münâsebetlerini geliştirmiştir. Çevredeki kabileler ve devletler, kendileriyle olan bu yumuşak, sıcak ve uyumlu ilişkilerinden dolayı Kureyşlilere اَصْحَابُ الإيلَافِ (ashâbu’l-îlâf) yani “ülfet eden, ülfet edilen güzel insanlar” diyorlardı. Cenâb-ı Hak öncelikle onlara bu nimetini hatırlatıyor. Eğer isteseydi onları bir araya getirmez, aralarına fitne fesat girer, kendi aralarında boğuşurken çevrede hiçbir itibarları kalmaz ve dünya ile bu ülfet ve anlaşma hâli gerçekleşmezdi.
 
İkincisi; özellikle ticaret yapıp geçimlerini sağlamak için onlara kış ve yaz yolculuklarını kolaylaştırmış, onları buna alıştırıp ısındırmıştır. Mekke dağlık ve çöllük bir şehirdi. Geçimlerini sağlayacak ne ziraat, ne hayvancılık, ne de başka bir şeye müsaitti. Kureyş kış ve yaz yaptıkları ticaret kervanlarıyla geçimlerini sağlıyorlardı. Onların kervanları kış aylarında güneydeki Yemen’e, Kızıl Deniz’in karşı yakasındaki Somali ve Habeşistan’a; yaz aylarında da kuzeyde bulunan Şam’a, Mısır’a, hatta Irak’a ve İran’a gidiyorlardı. Buralardan ticarî eşya ve erzak getirip Hicaz bölgesinde satıyorlardı. Bir kısım Kureyş tüccarları, komşu ülkelerde
[17/2 16:42] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Ali'nin Şehid edilmesi
Çeşitli rivayetlerde, Hz. Ali (ra)’in kendisini öldürecek katilini çok iyi bildiğini, hatta kendisine: “Neden onu öldür müyorsun?
“Neden onu öldür müyorsun?” diyenlere; “Ben nasıl beni öldürecek olan birini öldürebilirim?” diyerek cevap verdiğini kaynaklardan öğrenmekteyiz.
 
Bu hususu
 
“Eğer gaip perdesi açılsa, benim imanım daha fazla artmaz.” (Aliyyü’l-Kârî, el-Esrârü’l-Merfûa, s. 193)
 
diyen Hz. Ali (ra)’in imanını baz alarak değerlendirmek gerekir. Böyle bir imanın şuur mertebesi, her şeyi Allah’tan bilir, zalimlerin zulmü içerisinde kaderin de güzel hükmünü görür ve teslimiyetle, rıza ile karşılar. Bir terhis tezkeresi olarak telakki edenler için ölüm, bir korku ve endişe kaynağı olamaz.
 
Cennetle müjdelenmiş Hz. Ali (ra)’in haksız yere öldürüleceğini bilmesi, bu müjdeyi pekiştiren diğer bir gerçeğin sinyali olarak algılanmıştır.
 
İman, İslam, ihsan, tevekkül ve teslimiyetin ucunda, tedbirini aldıktan sonra kadere rıza vardır. Allah’tan gelen her şeyi hoş karşılama vardır.
 
Hz. Osman (ra) zamanında çıkan fitne ateşi Dört büyük halifenin sonuncusu olan Hz. Ali (ra) zamanında da devam etti. Bunun için beş sene süren hilafeti zamannıda sükun ve huzur bulamadı.
 
Zamanındaki fitne ocağı olan Haricilerle savaşmış ve hepsini de perişan etmişti. Bunlardan, kin ve intikam ateşiyle dolu olanlar, zaman zaman bir araya gelerek, nasıl intikam alacaklarını planlıyorlardı. Sonunda; Hz. Ali, Hz. Muaviye ve Hz. Amr bin Âs’ı öldürmeğe karar verdileri. Hz. Ali’yi, Abdurrahman bin Mülcem öldürecekti.
 
İbnü Mülcem, Hz. Ali (ra)’i kollamağa başladı. Bir gün sabah namazından önce Halifenin geçeceği yola pusuya yattı. Hz. Ali’nin geldiğini görünce İbni Mülcem âniden arkadan üzerine atılarak zehirli kılıcını indirdi.
 
Hz. Ali (ra) ağır yaralıydı. Durmadan kan kaybediyordu. O vaziyette iken bile yanındakilere dönerek, camie gidip sabah namazını kılmalarını, vakti geçirmemelerini söyledi. Namazı kıldırmak için de yerine vekil tayin etti.
 
Oğlu Hz. Hasan (ra)’ı yanına çağırarak şöyle buyurdu:
 
“Bunun yemeğini yedirip istirahatini de temin edin. Eğer yaşayacak olursam ya affederim veya cezasını veririm. Eğer ölürsem, cezasını verin, fakat aslâ haddi tecavüz ederek Müslümanların kanlarına girmeyiniz. Zira Allah haddi tecavüz edenleri sevmez.”
 
Kendisine, “Yâ Emire’l mü’minin, şayet size bir hâl olursa oğlun Hasan’ı halife saçelim mi?” diye sordular. “Ben bu hususta sizlere ne emrederim ve ne de nehyederim. Siz işinizi daha iyi bilirsiniz. Resûl-i Ekrem’in bu meseleyi bıraktığı gibi ben de bırakacağım.” buyurdu. [Belâzûrî, Kitâbu Cumel min Ensâbi’l-Esrâf, (thk. Süheyl Zekkâr-Riyâd Ziriklî) 3/262; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihaye, VIII, 16]
 
Durumu gittikçe ağırlaşyordu. Devamlı olarak kelime-i tevhid ile âyet-i kerimeler okuyordu. Bir ara yanına oğulları Hz. Hasan (ra) ile Hz. Hüseyin (ra)’i çağırdı. Onlara şu şekilde nasihatta bulundu:
 
“Evlâtlarım! Sizlere Allah’a karşı müttaki olmanızı vasiyet ederim. Daimâ doğru söyleyin ve yetimlere acıyın. Âhiret için iyi ameller işleyerek sıkıntıya düşenlerin imdâdına koşun. Zâlimin hasmı olup mazluma daimâ yardım edin. Allah'ın kitabı ile amel edin ve Allah yolunda olmaktan sizi hiçbir şey alakoymasın.” (bk. Belâzûrî, a.y.)
 
Bu nasihatlerden sonra Hz. Ali (ra) âyet-i kerimeler okumağa başladı. Vefatında, son sözü “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah.” oldu.
[17/2 16:42] Ömer Tarık Yılmaz: Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuzu yalanlayıp 'Bu bir delidir' dediler ve kulumuz (tebliğ görevinden) alıkonuldu. - Kamer - 9. Ayet
[17/2 16:42] Ömer Tarık Yılmaz: Allah (yarattıklarına daima) yumuşak davranır ve yumuşak davranılmasını sever. - Ebu Dâvûd,  Edeb,10
[17/2 16:42] Ömer Tarık Yılmaz: “Onlar (takva sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah işini güzel yapanları sever.” - Âl-i İmrân, 3/134
[17/2 16:43] Ömer Tarık Yılmaz: Sadî Gülistan’da hikâye eder ki, bir padişahın acemi bir hizmetçisi vardı. Günün birinde padişah ve hizmetçisi gemiyle yolculuğa çıktılar. Ancak daha önce gemiye binmeyen hizmetçiyi bir korku sardı. Gemi limandan ayrılır ayrılmaz hizmetçi korkudan titremeye başladı. Ne diller döktüler, ama hizmetçiyi bir türlü sakinleştiremediler. Gemide bilge biri vardı ve padişaha, “Müsaade ederseniz ben onu sakinleştirebilirim.” dedi. Padişah memnun oldu. Bilgenin isteğiyle birkaç kişi hizmetçiyi kaldırıp denize attılar. Suya batıp çıkan hizmetçi, can havliyle gemiye tutundu. Onlar da hizmetçiyi tekrar gemiye aldılar. Boğulmaktan kurtulan hizmetçi sakince bir köşeye çekilerek oturdu. Hükümdar bilgeden bu işin hikmetini sual edince o, “Hizmetçin suya girmeden evvel, gemideki selametin kadrini ve kıymetini bilmiyordu. Huzur ve saadet de aynen bunun gibidir. Huzur içinde yaşayan, bir felakete uğramadıkça, o saadetin kıymetini bilmez. İnsan hasta olmadıkça da, sağlığının kıymetini bilmez.” dedi. Her an Rabbin lütuf ve ikramlarına mazhar olan bizler, şikâyet etmek yerine hamd ile şükrümüzü yerine getirmeye bakalım, vesselam! - KIYMET BİLMEK
[17/2 16:43] Ömer Tarık Yılmaz: r şekilde yaşamanın yolu budur.
3) Çocukların ana-babalarına karşı başlıca görevleri: Onlara saygı gösterip itaat etmektir. Kendilerinin hayatına sebeb olan, kendilerini yıllarca sevgi ve şefkatla kucaklarında beslemiş bulunan ana-babalarına karşı 'öf' bile demeleri caiz değildir. Ana-babasına bakmayan, onların dine uygun emirlerini dinlemeyen, onların ihtiyaç zamanlarında yardımlarına koşmayan bir çocuk, hayırlı evlad olma şerefinden yoksun kalır, toplum içinde yararlı olmaktan çıkar, hem de Yüce Allah'ın azabını hak etmiş olur.
Babalar saygı bakımından, analar da yardım bakımından önde gelirler. Bununla beraber ananın hakkı babadan iki kat fazladır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
'Cennet anaların ayakları altındadır.'
Hayırlı çocuklar, yalnız babalarına ve analarına değil, onların ölümünden sonra onların dostlarına da saygı gösterir ve mezarlarını ziyaret ederler
[17/2 16:43] Ömer Tarık Yılmaz: Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla
 
1- Mushaf-ı şeriflerde iki türlü besmele vardır. Birisi sûre başlarında yazılan ve sûreden bağımsız olan besmele, diğeri Neml Sûresinin (Neml, 27/30) âyetindeki besmeledir. Bu besmelenin, Neml sûresinin bu âyetinin bir parçası olduğu açıkça bilinmektedir. Bundan dolayı besmelenin Kur'ân âyeti olduğunda şüphe yoktur ve bu durum, açık tevatür ile ve âlimlerin ittifakıyla kesin olarak bilinmektedir. Fakat sûre başlarında yazılan ve her sûreyi birbirinden ayıran ve kırâetin başında okunan besmeleye gelince: Bunun o sûrelerden birinden veya her birinden bir âyet veya âyetin bir kısmı veyahut başlıbaşına Kur'ân'dan tam bir parça olup olmadığı, Neml sûresindeki besmele gibi besbelli olmadığından bu besmelenin Kur'ân'dan olup olmadığı hususu, tefsirde ve usul ilminde bilimsel açıdan tartışmalı bir meseleyi meydana getirmiştir ki bilhassa iman, namaz ve kırâet konularıyla ilgilidir.
 
Said b. Cübeyr Zührî, Atâ ve İbnü Mübarek hazretleri besmelenin başında bulunduğu her sûreden birer âyet olduğunu söylemişlerdir ki, Kur'ân'da yüz onüç âyet eder. İmam Şâfiî hazretleri ve talebeleri bu görüş üzerindedirler. O halde Fâtiha'nın yedi âyetinden birincisi besmeledir. Ve 'en'amte aleyhim' bir âyet başı değildir. Bunun için Şâfiîler namazda besmeleyi yüksek sesle okurlar. Çünkü Şâfiîler diyorlar ki; selef (ilk dönem alimleri) bu besmeleleri Mushaflarda yazmışlar, bunun yanında Kur'ân'ın âyet olmayan şeylerden tecrid etmesini tavsiye etmişlerdir. Ve hatta Fâtiha'nın sonunda 'âmîn' bile yazmamışlardır. Eğer sûrelerin başındaki besmeleler Kur'ân olmasaydı onları da yazmazlardı. Kısacası Mushaf'ın iki kapağı arasında Kur'ân'dan başka birşey bulunmadığında İslâm alimlerinin ittifakı vardır. Ve bunu destekleyen özel hadisler de rivayet edilmiştir. O hadislerden birisi İbn Abbas (r.a.)'dan: 'Besmeleyi terk eden Allah'ın kitabından yüz ondört âyet terketmiş olur.' Ebu Hüreyre (r.a.)'den: 'Resulullah efendimiz 'Fâtihatü'l-Kitab (Fâtiha sûresi) yedi âyettir, bunların başı
 
'Bismillahirrahmanirrahim'dir buyurdu. Ümmü Seleme (r.a.)'den: 'Resulullah (s.a.v.) Fâtiha'yı okudu ve 'Bismillahirrahmanirrahim elhamdülillahi rabbil âlemîn'i bir âyet saydı. O halde Fâtiha'dan bir âyet değilse, âyetin bir kısmıdır. Bundan dolayı namazda okunması farzdır ve yüksek sesle okunur. İmam Şâfiî gibi Ahmed b. Hanbel hazretlerinden de bu iki hadis arasında tereddütlü iki rivayet vardır.
 
Diğer taraftan İmam Mâlik hazretleri Kur'ân'ın her yerinde dahi Kur'ân'dan olduğu açıkça ve tevatür yoluyla belli olacağı, halbuki hakkında değişik görüşler bulunan bir sözün Kur'ân'dan olduğuna hükmedilemiyeceğinden dolayı ve Medine halkının geleneğine dayanarak sûre başlarındaki besmelelerin ne Fâtiha ne de diğer sûrelerden, ne de bütün Kur'ân'dan özel bir parça olmadığına ve Neml Sûresi'ndeki âyetten başkasında besmelenin Kur'ân olmayıp sûreleri birbirinden ayırmak ve teberrük (mübarek sayıldığı) için yazıldığı görüşünü ileri sürmüş ve bundan dolayı namazda ne yüksek sesle ne de gizli okunması uygun olmaz demiştir. Bunun için Mâlikîler namazda besmeleyi okumazlar.
 
Hanefîlere gelince, bu mezhebin en sıhhatli görüşü şudur: Sûrelerin başındaki besmele başlı başına bir âyet olarak Kur'ân'dandır. Ve sûrelerin hiç birinin bir parçası olmayarak sûreleri birbirinden ayırmak ve sûre başında teberrük olunması için inmiştir. Gerçekten yukarıda zikredilen karşıt iki değişik görüş ve delil içinde ortaya çıkan kat'î olarak bilinen nokta budur. Madem ki, yukarıda açıklanan şartlar gereğince mushafın her iki kabı arasında Kur'ân'dan başka birşey yazılmadığına dair ittifak vardır; o halde sûre başlarındaki besmeleler de Kur'ân'dandır. Şâfiî'nin ileri sürdüğü delilin kesin iddiası budur. Madem ki besmelenin, başı
[17/2 16:44] Ömer Tarık Yılmaz: Nesâi'nin rivâyetinde özetle şöyle denmiştir: '.. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'a bir bedevi geldi ve ondan abdest hakkında sordu. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm abdestin alınışını, uzuvları üçer sefer yıkayarak gösterdi, sonra şöyle söyledi: 'Abdest işte böyledir. Kim buna ziyâdede bulunursa kötü bir iş yapmış, haddi aşmış ve de zulmetmiş olur. ''
 
Nesâi, Tahâret 105, (1, 88).
 
3571 - İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm uzuvlarını birer kere yıkayarak abdest aldı.''
 
Buhari, Vudü 22; Ebu Dâvud, Tahâret 53, (1, 38); Nesai, Tahâret 84, 85, (1, 73, 74).
 
3572 - Ebu Dâvud'un bir rivâyetinde İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ şöyle der: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın nasıl abdest aldığını size göstermemi ister misiniz?'
 
İçinde su olan bir kab istedi, sağ eliyle bir avuç su aIdı, mazmaza ve istinşak yaptı, sonra bir avuç daha aldı, bununla iki elini birleştirip (iki eliyle) yüzünü yıkadı. Sonra bir avuç daha aldı bununla sağ elini yıkadı. Sonra bir avuç da aldı, bununla sol elini yıkadı. Sonra bir avuç su daha aldı, sonra elini çırptı, sonra başını ve kulaklarını meshetti. Sonra bir kabza su daha aIdı sağ ayağının üzerine serpti, ayağında nalın olduğu halde, sonra onu iki eliyle meshetti, elin biri ayağın üstünde, diğeri de nalının aItında. Sonra aynı şeyi sol ayağa yaptı.''
 
Buhari, Vudü 7; Ebu Dâvud, Tahâret 52, (137); Nesâi, Tahâret 84, 85, (1, 73, 74).
 
3573 - Ebu Dâvud veTirmizi'nin bir başka rivâyetinde Rübeyyi' Bintu Muavvız İbni Afrân radıyallahu anhâ der ki: '. .avuçlarını üç kere yıkadı, yüzünü üç kere yıkadı, bir kere mazmaza ve istinşak yaptı. Ellerini üçer üçer yıkadı. Başını iki kere meshetti. Başının gerisinden başladı, sonra önünden. İki kulağını da (meshetti) içlerini de, dışlarını da. Ayaklarını da üçer üçer yıkadı.''
 
Ebu Dâvud, Tahâret 50, (126); Tirmizi, Tahâret 25, (33).
 
3574 - Bir diğer rivayette: 'Başın tamamını meshetti. Bunu, başın tepesinden başlayıp saçın döküldüğü her tarafa ulaşacak şekilde saçın şeklini bozmadan icra etti' denmiştir.
 
Ebu Dâvud, Tahâret, 50 (128).
 
3575 - Bir diğer rivâyette şöyle gelmiştir: '...Başını meshetti, başın öne gelen kısmını da, arkaya gelen
[17/2 16:44] Ömer Tarık Yılmaz: cihânı, yeniden tenvîr eden,
sihrli bir kuvvetle, bizi kendine çeken,
ondördüncü yüzyılın, zulmetini gideren,
(Arvâs)ın ışığıdır, gerisi hayâl yalan!
 
Biz onun talebesi, o sizin tâlibiniz,
muhakkak aks yapar; o nûrlu kalbleriniz,
belli, birbirinize, âşıksınız ikiniz,
ve size âşık olur (Mektûbât)ı anlıyan!
 
MEKTÛBÂT-I İMÂM-I RABBÂNÎ
 
BİRİNCİ CİLD
 
Âlemlerin rabbi olan Allahü teâlâya hamd olsun. Rabbimizin seveceği ve beğeneceği şeklde ve bütün mahlûkların yapdıkları hamd ve şükrlerin katlarından dahâ çok hamd olsun. Onun âlemlere rahmet olarak gönderdiği en sevgili kulu Muhammed Mustafâya salât ve selâm olsun. Onun mubârek ismini söyliyenlerin her söyleyişinde ve gaflet uykusuna dalarak ismini söylemeyenlerin sayısınca ve Ona lâyık ve yakışık düâlar ve selâmlar olsun ve Onun günâhsız, her dürlü aybdan, kusûrdan uzak Âline ve Eshâbına da düâlar ve selâmlar olsun!
 
Bu kitâb, hakîkî âlimlerin gavsi, âriflerin kutbu, vilâyet-i Muhammediyyenin burhânı, ya’nî senedi, şerî’at-i Mustafâviyyenin hucceti, ya’nî senedi, şeyh-ul-islâm, müslimânların büyük âlimi ve Evliyânın önderi (İmâm-ıRabbânî müceddid-i elf-i sânî AHMED-İ FÂRÛKÎ Nakşibendî) sellemehullahü sübhânehü ve ebkâhü hazretlerinin (MEKTÛBÂT) adındaki kitâbının birinci cildidir. Bu cildde üçyüzonüç mektûb vardır. Bu mektûbları, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin hizmetinde ve sohbetinde bulunarak ilm ve ma’rifet sâhibi olan yâr Muhammed-ül Cedîd-i Bedahşî Talkanî “kuddise sirruh” hazretleri toplamışdır. Hak teâlânın rızâsına kavuşmak isteyenlere fâideli olmak için bu kitâbı vücûde getirmişdir. Allahü teâlâdan ismet ve tevfîk dileriz, ya’nî bizleri ayblardan, günâhlardan korumasını ve ilerlememiz, yükselmemiz için yardım etmesini dileriz.
 
1
BİRİNCİ MEKTÛB
 
Bu mektûb, kendi mürşidi, Evliyânın büyüğü, kalb ilmlerinin mütehassısı (Bâkî-billâh) hazretlerine yazılmışdır. İsm-i zâhire bağlı olan hâlleri ve Arşın üstündeki makâmlara yükselmeyi ve Cennetin derecelerini ve ba’zı Evliyânın mertebelerini bildirmekdedir:
 
Kâmil ve herkesi kemâle kavuşduran, vilâyet derecelerine ulaşmış, nihâyeti başlangıca yerleşdirilmiş olan yolda gidenlerin önderi, Allahü teâlânın beğendiği dînin kuvvetlendiricisi, şeyhimiz ve imâmımız şeyh Muhammed Bâkî Nakşibendî ve Ahrârî “kaddesallahü teâlâ sirrehül akdes ve bellegahüllahü sübhânehü ilâ aksâ mâ yetemennâhü” hazretlerine, kölelerinin en aşağısı olan Ahmedden en yüksek makâma dilekcedir. Kıymetli emrlerinize uyarak bu mektûbu yüzümün karası ile yazıyorum. Dağınık, bozuk olan hâllerimi titriyerek arz ediyorum. Bu yolda ilerlerken, Allahü teâlânın zâhir ismi o kadar çok tecellî etdi ki, her şeyde ayrı ayrı göründü. Bu tâifeye o kadar bağlandım ki, nasıl bildireyim, kendimi tutamıyordum. Onların şeklindeki zuhûr başka hiçbir şeyde yokdu. Âlem-i emrdeki latîfelerin hâlleri ve acâib güzellikler bu şeklde görüldüğü kadar başka hiçbir şeyde görülmüyordu. Onların yanında eriyordum. Yanıp kül oluyordum. Bunun gibi her yiyecekde, her içecekde ve her cismde ayrı ayrı tecellîler oldu. Lezzetli yemeklerde
[17/2 16:45] Ömer Tarık Yılmaz: Velayet
 
Ana Sayfa
Aile Hayatı
Velayet
Hukuk dilinde velayet, başkaları adına onların rızaları aranmaksızın hukuki işlemde bulunma yetkisini ifade eder. Aile hukukunda velayet eksik ehliyetli ve ehliyetsizlerin bir yakını tarafından rızaları alınarak veya alınmaksızın evlendirilme yetkisidir. Özellikle Hanefiler’in dışındaki mezheplerde kadınlar, bazı durumlarda rızaları aransa bile, ancak velileri aracılığıyla evlenebildikleri için velayetin bu alanda özel bir önemi vardır. Bu mezhepler “Velisiz nikah olmaz” (Buhari, “Nikah”, 36; Ebu Davud, “Nikah”, 19; Tirmizi, 14, 17) hadisini ve benzeri hadisleri mutlak olarak değerlendirmekte ve her durumdaki kadınların -rızaları alınsa bile sadece velileri aracılığıyla evleneceklerini söylemektedirler. Hanefiler ise bu hadisleri tam ehliyetli olmayan kadınların ancak velileri aracılığıyla evlenebilecekleri şeklinde yorumlamaktadırlar. Hanefiler’de akıl-baliğ olan kadın, aynen erkek gibi velisinin aracılığına gerek olmaksızın evlenebilir.
 
Evlenmede kadınlara velayet konusuna ait detayların, dinin doğrudan düzenlediği bir mesele olmadığı gözden uzak tutulmamalıdır. Velayet konusu, içinde bulundukları şartlara bağımlı olarak kadının insanları tanıma konusundaki tecrübesizliğini telafi etmeye ve onun haklarını güvence altında tutmaya matuf bir tedbir niteliğinde görülebileceği gibi kimlerin hangi sıra ve ölçü dahilinde kadının velisi olacağı hususu da ailenin ve toplumun yapısıyla ve telakkileriyle ilgili görünmektedir. Evlilikte velayet kurumunun ön plana çıkması, hayat boyu birlikteliği başlatacak olan evlilik akdinin gerekli araştırmalar yapılarak mümkün olduğu ölçüde sağlam temellere oturtulması, telafi edilmesi ve geri dönülmesi adeta imkansız olan hataların önceden görülmesi ve önlenmesi, bir yönüyle de evlenecek tarafların aileleri arasında kaynaşmanın kolay sağlanması gibi hedeflere yöneliktir.
 
a) Kısımları
 
Velayet, velilerin velayetleri altında bulunan kimseleri onların rızalarını almaksızın evlendirme yetkisine sahip olup olmamalarına göre ikiye ayrılır: Zorlayıcı velayet, zorlayıcı olmayan velayet.
 
1. Zorlayıcı Velayet (Velayet-i İcbar). Veliye velayeti altında bulunan kimseyi rızasını almaksızın evlendirme yetkisi veren velayettir. Bu tür velayet altına ehliyetsizler ve eksik ehliyetliler girerler. Bu yetkiye sahip veliler diğer mezheplerde çok sınırlı tutulduğu halde Hanefiler’de çok geniş bir zümreye bu yetki verilmiştir.
 
2. Zorlayıcı Olmayan Velayet (Velayet-i İhtiyar veya İstihbab). Veliye velayet altında bulunan kimseyi ancak onun rızasıyla evlendirme yetkisi veren velayettir. Bu velayet altına buluğa ermiş kızlar girer. Bu isimlendirme Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’un anlayışını yansıtmaktadır. Hanefiler’den İmam Muhammed velayeti velayet-i istibdad ve velayet-i şirket tarzında ikiye ayırmaktadır. Velayet-i istibdad yukarıda tanımı verilen zorlayıcı velayetten başkası değildir. Velayet-i şirket ifadesiyle ise buluğa ermiş kızla velisi arasında mevcut olan müşterek velayet kastedilir. Çünkü İmam Muhammed’e göre buluğa ermiş kızlar velilerinin rızalarını almadan evlenemezler, velileri de rızalarını almaksızın onları evlendiremez. Bu sebeple aralarında müşterek bir velayet söz konusu olmaktadır. Zorlayıcı velayet altına kimlerin gireceği mezheplerce farklı kriterlere göre belirlenmiştir. Hanefiler’de burada dikkate alınacak kriter yaş küçüklüğü, Şafiiler’ce bekaret yani daha önce evlenmemiş bulunmak, Malikiler’e göre her ikisidir.
 
b) Veliler
 
Başkalarını evlendirme yetkisine sahip olan velileri iki grupta incelemek gerekir: Hususi veli, umumi veli.
 
1. Hususi Veli. Velayeti altında bulunan kimseyi evlendirme yetkisine sahip bulunan akrabalardır. Hukukçuların çoğunluğuna göre bu grupta yer alan veliler asabe sınıfında yer alan akrabalardır. Asabe bir kimsenin araya bir kadı
[17/2 16:45] Ömer Tarık Yılmaz: Ayna Kırmak
 
Ana Sayfa
A
Ayna Kırmak
Rüyada Aynaya Bakmak
Rüyada Ayna Bulmak
Rüyada Ayna Kırmış olmanın Psikolojik Tabiri
İlgili
Rüyada ayna kırmış olmak, kötü bir durumla karşılaşacak uğursuz bir olaya ve büyük sorunlara işarettir. Rahatsızlıklara veya önem derecesi yüksek kazalara da dikkat çeken rüya, şahsın yaşamını değiştirmiş olacak olumsuz hadiselerin olacağına, önlemsiz tutumların neticenin depresif bir ruh haline varmış olacağına ve içerisinden çıkılması olanaksız, telafisi olmayan durumlarla yüzleşmek zorunda kalınacağına da işaret eder. Ayna kırmış olmak malik olunan bütün talihin kaybedilmesi ve başının üstünde devamlı bir siyah bulut ile dolaşmış olmak zorunda kalmış olmanın da işaretçisidir. Ayna kırmış olmak o kimsenin vefat edeceği biçiminde de tabir edilir.
 
Rüyada Aynaya Bakmak
Bakılan ayna güzelse ve rüyayı gören kişi kadınsa, onun güzel tabiatlı, herkes kısımından beğenilmiş olan bir kimse olacağına işarettir. Bakılan ayna çirkinse, şahsın kötü huylu olduğuna, kötülük düşündüğüne ve bununla birlikte çok yalan söylediğine de delalet etmektedir. Aynaya bakmış olan yalnız hiçbir şey görmeyen şahıslar ise devamlı olmak suretiyle kendisilerine bir şey katmayacak, bomboş hayallerin peşinde koşarlar. Hiçbir işte dikiş tutturamamanın da belirtisidir. Lekeli ya da kırık bir aynaya bakmış olmak ise rüyayı gören kişinin kalbinin kırılmış olmasına, çok epeyce gözyaşı dökmüş olmasına sebep olan laflar işitmiş olacağına ya da hadiselerle karşılaşacağına yorumlanır.
 
Rüyada Ayna Bulmak
Şahsa tutumlarını kontrol etmesi ve kendini yenilemesi için bir fırsat sunulacağına, yaptığı yanlış hareketleri telafi etme yoluna gitmiş olması gerektiğine dikkat çeken uyarıcı bir rüyadır. Ayna bulmuş olan ve baktığında kendini göremeyen şahıslar ise, hallerinden ve tavırlarından vazgeçmiş olmaz, yaşamlarını büyük yanlış hareketler üstüne inşa ederler. Büyük bir pişmanlığın da belirtisi sayılmış olan rüya, ele gelen önem derecesi yüksek bir fırsata da ihbar eder.
 
Rüyada Ayna Kırmış olmanın Psikolojik Tabiri
Kendinden mutlu olmayan ve başka birisi olmak istemiş olan şahısları işaret eder. Bu rüya başka şahısların yaşamlarına özenerek yaşayan ve malik olduklarının kıymetini bilmeyen, hep daha fazlasını istemiş olan, kendisisi ile gurur duymayan ve akrabasından utanmış olan şahısların ruh hallerine de işaret eder.
 
İlgili
Ayna Kırılması
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Aynaya Bakmak
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Ayna
8 Eylül 2021
Benzer yazı
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azgın
Azgın Ata Binmek
Azgınlık
Azık
Copyright 2021 by Maviay.co
[17/2 16:46] Ömer Tarık Yılmaz: AZM ETMEK
 
Ana Sayfa
A
AZM ETMEK
Kalbde devamlı kalan ve yapmaya kesin kararlı olunan düşünce, kasd, niyet, karar verme.
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki: İşlerinde Eshâbın ile meşveret et. Onlara danış. Bundan sonra bir işe azmettiğin zaman, Allahü teâlâya tevekkül et, O’na güven. (Âl-i İmrân sûresi: 159)
Tövbe; haram işledikten sonra, pişmân olup, Allahü teâlâdan korkmak, bir daha yapmamaya azm etmektir. (Hadîs-i şerîf-Berîka) İnsan haram işlemeyi kalbinden geçirir, azm ederse, sonra da Allah’tan korkarak yapmazsa, günâh yazılmaz. Haram işleyince bir günah yazılır. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Tövbenin kabul edilmesi için dört şart lâzımdır: 1) Günahı için istiğfârda bulunmak, 2) İşlediği günâhı terk etmek ve pişmân olmak, 3) Bu günâhı tekrar işlememeye azm etmek, 4)
Günâh işlemeye sevk eden şeylerden uzaklaşmak. (Ahmed Nâmık-ı Câmî)
 
İlgili
TEVBE (Tövbe)
9 Eylül 2021
Benzer yazı
GÜNÂH
9 Eylül 2021
Benzer yazı
Tevbe-i Nasûh
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn Harfi
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
ÂZER
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
Copyright 2021 by Maviay.co
[17/2 16:46] Ömer Tarık Yılmaz: Söz
“Bismillah” her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır. “Bismillah” ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle. Şöyle ki:
 
Bedevi Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Tâ şakilerin şerrinden kurtulup hacatını tedarik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi. Diğeri mağrur… Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı… Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt tarîke rast gelse, der: “Ben, filan reisin ismiyle gezerim.” Şaki defolur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belalar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.
 
İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hacatın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.
 
Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.
 
Başta demiştik: Bütün mevcudat, lisan-ı hal ile Bismillah der. Öyle mi?
 
Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir. Devlet namına hareket eder. Bir padişah kuvvetine istinad eder.
 
Öyle de her şey, Cenab-ı Hakk’ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç, “Bismillah” der. Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor
[17/2 16:46] Ömer Tarık Yılmaz: münasebetiyle hatıra gelen bir salavatın bir nüktesini beyan ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihatının âhirinde Şafiîlerde gayet müstamel ve meşhur bir salavat olan
 
اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَثِيرًا كَثِيرًا
 
nin ehemmiyeti yüzündendir ki, insanın hikmet-i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise; her zaman, her dakika hâlıkına iltica ve yalvarmak ve hamd ve şükür etmek olduğundan, insanı dergâh-ı İlahiyeye kamçı vurup sevkeden en keskin ve müessir saik, hastalıklar olduğu gibi; insanı, kemal-i şevk ile şükre sevkeden ve tam manasıyla minnetdar edip hamdettiren tatlı nimetler ise, başta şifalar ve devalar ve âfiyetler olduğundan bu salavat-ı şerife gayet müşerref ve manidar olmuştur. Ben bazan بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَ دَوَاءٍ dedikçe, küre-i arzı bir hastahane suretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakikî’nin pek aşikâr bir mevcudiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.
 
Hem meselâ: Dalaletin gayet müdhiş manevî elemini hisseden bir adama, iman ile hidayet ihsan etmek, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden o cüz’î ve fâni ve âciz adam bütün kâinatın hâlıkı ve sultanı olan Mabudunun muhatab bir abdi olmak ve o iman vasıtasıyla bir saadet-i ebediyeyi ve şahane ve çok geniş ve şaşaalı bir mülk-ü bâki ve bâki bir dünyayı ihsan etmek ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar etmek olan bu ihsan-ı ekber yüzünde ve sîmasında, bir Zât-ı Kerim ve Muhsin’in öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemal-i lâyezalîsi görünür ki, bir lem’asıyla bütün ehl-i imanı kendine dost ve has kısmını da âşık yapıyor. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa; o cüz’î imanı, ya mütehakkim ve hodbin Mu’tezileler gibi kendi nefsine veya bazı esbaba havale eder ki, hakikî fiyatı ve bahası Cennet olan o Rahmanî pırlanta bir cam parçasına inip âyinedarlık ettiği kudsî cemalin lem’asını kaybeder.
 
İşte bu üç misale kıyasen, daire-i kesretin müntehasındaki cüz’iyatın, cüz’iyat-ı ahvalinde tevhid noktasında cemal-i İlahînin ve kemal-i Rabbanînin binler enva’ı ve yüzbin çeşitleri onlarda temerküz cihetinde görünür, anlaşılır, bilinir, tahakkuku sabit olur. İşte tevhidde cemal ve kemal-i İlahînin kalben görünmesi ve ruhen hissedilmesi içindir ki; bütün evliya ve asfiya, en tatlı zevklerini ve en şirin manevî rızıklarını kelime-i tevhid olan “Lâ ilahe illallah” zikrinde ve tekrarında buluyorlar. Hem kelime-i tevhidde azamet-i kibriya ve celal-i Sübhanî ve saltanat-ı mutlaka-i rububiyet-i Samedaniye tahakkuk etmesi içindir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِى لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ Yani: “Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyade faziletli ve kıymetli sözleri, “Lâ ilahe illallah” kelâmıdır.” Evet bir meyve, bir çiçek, bir ışık gibi küçücük bir ihsan, bir nimet, bir rızık; bir küçük âyine iken, tevhidin sırrıyla birden bütün emsaline omuz omuza verip ittisal ettiğinden, o nevi büyük âyineye dönüp o nev’e mahsus cilvelenen bir çeşit cemal-i İlahîyi gösterir. Ve fâni, muvakkat olan güzellik ile, bâki bir nevi hüsn-ü sermedîyi irae eder. Ve Mevlâna Celaleddin’in dediği gibi,
 
آنْ خَيَالاَتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْتْ ❊ عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَاسْتْ
 
sırrıyla bir âyine-i cemal-i İlahî olur. Yoksa eğer tevhid sırrı olmazsa, o cüz’î meyve tek baş�
[17/2 16:47] Ömer Tarık Yılmaz: Cehennem ikidir: Biri suğra, biri kübradır. İleride suğra, kübraya inkılab edeceği ve çekirdeği hükmünde olduğu gibi, ileride ondan bir menzil olur. Cehennem-i Suğra yerin altında, yani merkezindedir. Kürenin altı, merkezidir. İlm-i Tabakat-ül Arz’ca malûmdur ki: Ekseriya her otuzüç metre hafriyatta, bir derece-i hararet tezayüd eder. Demek merkeze kadar nısf-ı kutr-u Arz, altıbin küsur kilometre olduğundan, ikiyüz bin derece-i harareti câmi’, yani ikiyüz defa ateş-i dünyevîden şedid ve rivayet-i hadîse muvafık bir ateş bulunuyor. Şu Cehennem-i Suğra, Cehennem-i Kübra’ya ait çok vezaifi, dünyada ve Âlem-i Berzah’ta görmüş ve ehadîslerle işaret edilmiştir. Âlem-i Âhiret’te, Küre-i Arz nasılki sekenesini medar-ı senevîsindeki meydan-ı haşre döker; öyle de içindeki Cehennem-i Suğra’yı dahi Cehennem-i Kübra’ya emr-i İlahî ile teslim eder. Ehl-i İtizal’in bazı imamları “Cehennem sonradan halkedilecektir.” demeleri, hâl-i hazırda tamamıyla inbisat etmediğinden ve sekenelerine tam münasib bir tarzda inkişaf etmediğinden, galattır ve gabavettir. Hem perde-i gayb içindeki âlem-i âhirete ait menzilleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için, ya kâinatı küçültüp iki vilayet derecesine getirmeli veyahut gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki yerlerini görüp tayin edelim.  وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّهِ  âhiret âlemine ait menziller, bu dünyevî gözümüzle görülmez. Fakat bazı rivayatın işaratıyla, âhiretteki Cehennem, bu dünyamızla münasebetdardır. Yaz’ın şiddet-i hararetine مِنْ فَيْحِ جَهَنَّمَ denilmiştir. Demek bu dünyevî küçücük ve sönük akıl gözüyle, o büyük Cehennem görülmez. Fakat ism-i
[17/2 16:47] Ömer Tarık Yılmaz: نِينَ
 
âyetinin ihbarı ve sırrıyla Yusuf Aleyhisselâm mahpusların pîridir. Ve hapishane bir nevi Medrese-i Yusufiye olur. Madem Risale-i Nur şakirdleri, iki defadır çoklukla bu medreseye giriyorlar; elbette Risale-i Nur’un hapse temas ve isbat ettiği bir kısım mes’elelerinin kısacık hülâsalarını, bu terbiye için açılan dershanede okumak ve okutmakla tam terbiye almak lâzım geliyor. İşte o hülâsalardan beş-altı tanesini beyan ediyoruz.
 
BİRİNCİSİ
Dördüncü Söz’de izahı bulunan, her gün yirmidört saat sermaye-i hayatı Hâlıkımız bize ihsan ediyor. Tâ ki, iki hayatımıza lâzım şeyler o sermaye ile alınsın. Biz kısacık hayat-ı dünyeviyeye yirmiüç saatı sarfedip, beş farz namaza kâfi gelen bir saati, pek çok uzun olan hayat-ı uhreviyemize sarfetmezsek; ne kadar hilaf-ı akıl bir hata ve o hatanın cezası olarak hem kalbî, hem ruhî sıkıntıları çekmek ve o sıkıntılar yüzünden ahlâkını bozmak ve me’yusane hayatını geçirmek sebebiyle, değil terbiye almak, belki terbiyenin aksine gitmekle ne derece hasaret ederiz, kıyas edilsin. Eğer, bir saati beş farz namaza sarfetsek; o halde hapis ve musibet müddetinin herbir saati, bazan bir gün ibadet ve fâni bir saati bâki saatler hükmüne geçebilmesi ve kalbî ve ruhî me’yusiyet ve sıkıntıların kısmen zeval bulması ve hapse sebebiyet veren hatalara keffareten afvettirmesi ve hapsin hikmeti olan terbiyeyi alması ne derece kârlı bir imtihan, bir ders ve musibet arkadaşlarıyla tesellidarane bir hoş-sohbet olduğu düşünülsün
[17/2 16:48] Ömer Tarık Yılmaz: Lem’a
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
اِذْ نَادَى رَبَّهُ اَنِّى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ
 
Sabır kahramanı Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm’ın şu münacatı, hem mücerreb, hem tesirlidir. Fakat âyetten iktibas suretinde bizler münacatımızda رَبِّ اَِنِّى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ demeliyiz. Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm’ın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki:
 
Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfatını düşünerek kemal-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra yaralarından tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlahiyenin mahalleri olan kalb ve lisanına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle kendi istirahatı için değil, belki ubudiyet-i İlahiye için demiş: “Yâ Rab! Zarar bana dokundu, lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor.” diye münacat edip, Cenab-ı Hak o hâlis ve sâfi, garazsız, lillah için o münacatı gayet hârika bir surette kabul etmiş. Kemal-i âfiyetini ihsan edip enva’-ı merhametine mazhar eylemiş. İşte bu Lem’ada “Beş Nükte” var.
 
BİRİNCİ NÜKTE: Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm’ın zahirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb’den daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünki işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şübhe, kalb ve ruhumuza yaralar açar. Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm’ın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdid ediyordu. Bizim manevî yaralarımız, pek uzun
[17/2 16:48] Ömer Tarık Yılmaz: LEM’ALAR
(Türkçe Risale-i Nur’un Yirmiikinci Sözü ile aynı mealdedir)
 
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
اَللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ ❊ لَهُ مَقَالِيدُ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ ❊ فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ ❊ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ ❊ مَا مِنْ دَابَّةٍ اِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا
 
Ey daire-i esbabdan zuhur eden işleri, hâdiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Mal sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî tesirleri ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar. Demek daire-i esbab, hükûmetin kalem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebligatı o daireden yapılıyor. Çünki izzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celal dahi şirketi reddeder, tesiri esbaba vermiyor.
 
Evet Sultan-ı Ezelî’nin memurları vardır amma, icraatçıları değillerdir ki, saltanat ve rububiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki, kudretin icraatını ilân ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır müşahidlerdir ki, gördükleri evamir-i tekviniyeye karşı yaptıkları itaat ve inkıyad ile istidadlarına göre bir nevi ibadet yapmış olurlar. Demek esbab, ancak ve ancak kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar için vaz’edilmiş bir takım vasıtalardır. Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için muavenet eden yardımcı değillerdir.
 
Beşer sultanlarının memurları ise; sultanların ihtiyaç ve aczlerini def
[17/2 16:48] Ömer Tarık Yılmaz: kuvvetli Ali kardeş! Sizlerin hâlisane ve ciddî faaliyetinizden, Risale-i Nur’a sizler gibi sarsılmaz çok talebeler zuhur ve devam ettiklerini ümid ederdim. Bildiğim Abdullah gibi ve bilmediğim umum kardeşlerime selâmımı ve bütün manevî kazançlarıma onları teşrik ettiğimi tebliğ ediniz. Muhaberemde isimlerini yazmadığım ve hatırımda yazdığım kıymetdar kardeşlerimle çok alâkadarım.
 
Kardeşlerim! Çok ihtiyat ediniz, münafıklar çoktur. Mümkün oldukça risalelerin buradan irsal edildiğini söylemeyiniz; tâ Risale-i Nur hizmetine zarar gelmesin. Maatteessüf ben burada bütün bütün yalnız kaldığım için, çok ehemmiyetli hakikatlar yazılmadan, kaydedilmeden geldiler ve gittiler. Kuleönü’nün hâlis ve ciddî ve mübarek çalışkanlarına ve İslâmköyü’nün sadık ve gayretli ve kesretli talebelerine ve Barla’da vefadar ve kıymetli dostlarıma ve bilhâssa Eğirdir’de fedakâr ve vefadar Hakkı ve Mehmed gibi kardeşlerime ve sair umum ihvanıma binler selâm ve dualar.
 
Dualarınıza kuvvetli itimad eden ve çok muhtaç bulunan kardeşiniz Said Nursî
 
* * *
 
 
 
Aziz, sıddık ve fedakâr ve vefakâr kardeşlerim ve hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede kuvvetli ve kıymetli ve çalışkan ve muktedir arkadaşlarım!
 
Bu dünyada benim için medar-ı teselli sizlersiniz ve hakkınızda büyük ümidlerimi doğru çıkardınız
[17/2 16:49] Ömer Tarık Yılmaz: Tahirî, Zübeyr, Hüsnü Bayram, Mustafa Sungur, Bayram
 
(Haşiye): Barla Lâhikası evvelce hatt-ı Kur’an’la elyazması defterler halinde tertib ve tanzim edilmiş olup, bunlardan bazıları bizzât Hazret-i Üstadımız tarafından tashih edilmiştir.
 
Elimizde mevcud olan nüshalarda Hazret-i Üstad, tashihle beraber ehemmiyetlerine işareten de mektubların üzerine iki, üç, dört ve daha ziyade işaretler koymuşlardır.
 
Ayrıca Üstadımızın tensibiyle 1956’da İstanbul’da teksirle neşredilen ve baş tarafına Mektubat’tan “İnayet-i Seb’a”nın konulduğu küçük bir Barla Lâhikası dahi vardır ki; mezkûr elyazma nüshalardaki mektublar ve Emirdağı Lâhikalarından da birkaç mektub
[17/2 16:49] Ömer Tarık Yılmaz: lâhikalarda görüleceği gibi, Nur Müellifi Aziz Üstadımız Risale-i Nur’un neşri, okunup yazılması gibi bizzât nurlarla iştigale ehemmiyet vermekte, talebelerini daima teşvik etmektedir. Bunun lüzum ve hikmeti ise, şübhesiz izahtan vârestedir. Zira asrımızda kâinat fenleri ve maddî ilimler revaçta olup, yeni yetişen nesiller bu ilim ve fenleri okudukları; hem tabiiyyun ve maddiyyunun din ve maneviyat aleyhindeki neşriyatı; hem küfr-ü mutlak cereyanı ki, hiçbir din ve maneviyatı tanımayan ve Allah’a iman hakikatına karşı muaraza ederek dinsizliği neşreden, İslâmî fikri zedeleyen ve bütün beşeriyeti tehdid eden, yeni nesillere ve gençliğe imansızlık fikr-i küfrîsini aşılamak isteyen kitab, broşür, gazete gibi neşir vasıtalarının İslâm ve iman düşmanlarınca ön plâna alındığı böyle acib ve dehşetli bir zamanda elbette Risale-i Nur’a, okunmasına, neşredilmesine şiddetle ihtiyaç ve zaruret var.
 
Çünki Risale-i Nur, Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesi ve bu zamanın dinsizliğine karşı manevî atom bombası olarak solculuk cereyanlarının maneviyat-ı kalbiyeyi tahribine mukabil, maneviyat-ı kalbiyeyi tamir edip ferden ferdâ iman-ı tahkikîden gelen muazzam bir kuvvet ve kudrete istinadı okuyucuların kalblerine kazandırıyor. Ve bu vazifeyi de yine mukaddes Kur’anımızın ilham ve irşadıyla ve dersiyle îfa ediyor. Tefekkür-ü imanî dersiyle tabiiyyun ve maddiyyunun boğulduğu aynı mes’elelerde tevhid nurunu gösteriyor; iman hakikatlerini madde âleminden temsiller ve deliller göstererek izah ediyor. Liselerde, üniversitelerde okutulan ilim ve fenlerin aynı mes’elelerinde iman hakikatlerinin isbatını güneş zuhurunda gösteriyor. Bu gibi çok
[17/2 16:49] Ömer Tarık Yılmaz: Meram
Kur’an-ı Azîmüşşan bütün zamanlarda gelip geçen nev’-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve ferdlerine hitaben Arş-ı A’lâdan îrad edilen İlahî ve şümullü bir nutuk ve umumî, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhâssa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri câmi’dir.
 
Bu itibarla zamanca, mekânca, ihtisasça daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azîmüşşan’a tefsir olamaz. Çünki Kur’anın hitabına muhatab olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi’ bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassubdan hâlî olamaz ki, hakaik-i Kur’aniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez. Meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.
 
Binaenaleyh Kur’anın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlarının tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ülemadan yüksek bir heyetin tedkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tedkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı millet hücceti elde edebilsin.
 
Evet Kur’an-ı Azîmüşşan’ın müfessiri, yüksek bir dehâ sahibi ve nafiz bir içtihada mâlik ve bir velayet-i kâmileyi haiz bir zât olmalıdır. Bilhâssa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azîm bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassublarından âzade olarak tam ihlaslarından doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur. İşte Kur’anı ancak böyle bir şahs-ı manevî tefsir edebilir. Çünki “Cüzde bulunmayan, küllde bulunur.” kaidesine binaen, her ferdde bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur.
 
Böyle bir heyetin zuhurunu çoktan beri bekliyorken, hiss-i kabl-el vuku’ kabîlinden olarak, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz zihne geldi. 2(Haşiye-1) “Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde o şeyi tamamıyla terketmek caiz değildir.” kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber; Kur’anın bazı hakikatlarıyla, nazmındaki i’cazına dair bazı işaretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat Birinci Harb-i Umumî’nin patlamasıyla Erzurum’un Pasinler’in dağ ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hallerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde, müracaat edilecek tefsirlerin, kitabların bulunması mümkün olmadığından; yazdıklarım yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun alâ nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet tashihe muhtaç yerleri vardır
[17/2 16:50] Ömer Tarık Yılmaz: Makale
Maksada urûc etmek için mukaddemelerden istimdad etmek, ehl-i tahkikin düsturlarındandır. Öyle ise biz de oniki basamaklı bir merdiven yapacağız.
 
Birinci Mukaddeme
Takarrur etmiş usûldendir: Akıl ve nakil taâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.
 
Hem de tahakkuk etmiş: Kur’an’ın herbir tarafında intişar eden makasıd-ı esasiye

Antalya Havalimanı 2 ayda yaklaşık 2 milyon yolcuya hizmet verdi

Sakarya, yılın ilk 2 ayında 26 bin 314 aracı yurt dışına gönderdi

Küresel Para Haftası sunum ve panellerle devam ediyor

AB, Macaristan ve Slovakya'ya petrol akışını sağlamaya çalışıyor

Fitch: Orta Doğu'daki gerilimin kısa sürmesi halinde Türkiye'ye yönelik riskler yönetilebilir

Borsada bugünkü işlemlerin takası 23 Mart'ta yapılacak

Türkiye'den transit geçecek harp araç ve gereçlerine ilişkin esaslar düzenlendi

Konut Fiyat Endeksi şubatta yüzde 1,8 arttı

Safranbolu lokumu üreticileri bayram mesaisinde

Ticaret Bakanlığından tüketicilere "alışverişte raf ile kasa fiyatını karşılaştırın" uyarısı

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 26 16 1 9 30 57
3.TRABZONSPOR A.Ş. 26 17 3 6 23 57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 26 14 5 7 17 49
5.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 26 12 8 6 14 42
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 26 9 11 6 -4 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 26 8 9 9 -7 33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
11.CORENDON ALANYASPOR 26 5 8 13 -4 28
12.TÜMOSAN KONYASPOR 26 6 11 9 -9 27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 26 6 13 7 -8 25
14.KASIMPAŞA A.Ş. 26 5 12 9 -14 24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR 26 6 14 6 -18 24
16.İKAS EYÜPSPOR 26 5 14 7 -18 22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 26 3 12 11 -28 20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 26 4 17 5 -22 17