[21/2 22:53] Ömer Tarık Yılmaz: BUGÜN............ ŞABAN AYI BAŞLADI
Dinimizin kıymet verdiği mübârek üç aylardan Recep ayı tevbe, hürmet ve ibâdet; Şaban muhabbet ve hizmet; Ramazan ise yakınlık ve nîmet ayıdır. Allahü teâlâ, Şaban ayını, Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” mahsus kılmıştır. Bu ay ile ilgili hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
(Şaban, öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gâfil olurlar. Bu ayda ameller, âlemlerin Rabbine arz edilir. Ben de amelimin oruçluyken arz edilmesini isterim.) [Nesaî]
(Ramazandan sonra en faziletli oruç, Şaban ayında tutulan oruçtur.) [Tirmizî]
(Şaban-ı şerîf, benim kendime mahsus bir aydır. Hak teâlâ hazretleri Arş-ı âlânın meleklerine azamet-i şâniyle buyurur ki: “Ey benim meleklerim, gördünüz mü? Benim kullarım, sevgilimin ayına tâzim ve hürmet ediyorlar. İzzetim, celâlim hakkı için ben de kullarımı af ve mağfiretime nail eyledim.”)
“Her kim, Şaban-ı şerîfte üç gün oruç tutarsa, Hak teâlâ, Cennet-i âlâda ona bir yer hazırlar.” [Ey Oğul İlmihâli]
Âişe validemiz buyuruyor ki:
(Resûlullahın, hiçbir ayda, Şaban ayından daha çok oruç tuttuğunu görmedim. Bâzen Şabanın tamamını oruçla geçirirdi.) [Buhari]
Şaban-ı şerîf, hayırların çoğaldığı, bereketlerin indiği, hataların terk edildiği, günahların örtüldüğü bir aydır. Bu ayda Peygamber efendimize çok salevât-ı şerîfe okumalıdır. Berat Gecesi Şaban ayının 14’ünü 15’ine bağlayan gecedir.
SAĞLIK............. KAN GRUPLARI
Kan, insan vücudunun işleyişi için gerekli. Vücutta çok önemli besinleri dağıtır, oksijen ve karbondioksit alışverişi sağlar ve bağışıklık sistemi için antikor taşır. Kişinin kanındaki antijenler kan grubu sınıflandırmalarını belirler: 8 yaygın kan grubu vardır. Farklı sınıflandırma ile bu sayı 36’ya çıkıyor.
21.02.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[21/2 22:53] Ömer Tarık Yılmaz: el-Yûnus Suresi 109
Sana vahyolunana uy! Ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Çünkü O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.
[21/2 22:53] Ömer Tarık Yılmaz: Müslim
Herc artmadıkça Kıyamet kopmaz!' buyurmuşlardı. (Yanındakiler:) 'Herc nedir ey Allah'ın Resûlü?' diye sordular. 'Öldürmek! Öldürmek!' buyurdular.
[21/2 22:53] Ömer Tarık Yılmaz: Tevvâb: Tövbeleri kabul eden.
[21/2 22:53] Ömer Tarık Yılmaz: İslam'da Sünnetin Önemi ve Fazileti : Kur’ân’ın hayata nasıl tatbik edileceği, Sünnet’e bakılmadan bilinemez. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de, ölü eti yemek yasaktır, haramdır. Fakat yakalandıktan sonra kendi kendine ölen balığı yiyoruz. Balığın istisnâ olduğunu, Sünnet-i Seniyye’den öğreniyoruz. Cuma namazı Kur’ân-ı Kerîm’de emrediliyor. Fakat onun ne vakit ve nasıl kılınacağını, Sünnet’ten öğreniyoruz. Dolayısıyla; Sünnet’i hafife alanların gizli maksadının, dînin içinden ahkâmı (hükümleri, emirleri) çıkarmak olduğu anlaşılmaktadır.
HADİS VE SÜNNETİN DİNİMİZDEKİ ÖNEMİ NEDİR?
Kur’ân ve Sünnet, birbirinden ayrılmaz iki esastır. Kur’ân, Efendimiz’in hâl ve davranışlarıyla tefsir edilmiştir. Dolayısıyla bizler de, bilhassa günümüzde, güyâ sûret-i haktan görünerek “Kur’ân bize yeter!” diyen, böylece Kur’ân’ın canlı bir tefsîri demek olan Sünnet-i Seniyye’yi gözden düşürmeye çalışan gürûha karşı son derece uyanık olmalıyız.
Tâbiîn neslinin fıkıh ve hadis âlimlerinden Eyyûb es-Sahtiyânî buyuruyor ki:
“Bir kişiye Sünnet’ten bahsedildiğinde o; «Bırak bunları, sen bize Kur’ân’dan haber ver!» derse, bil ki o kişi kendisi sapıtmış olduğu gibi insanları da saptırmaktadır.”[1]
Kur’ân-ı Kerîm, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kalbine indirilmiştir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“Muhakkak ki o (Kur’ân), Âlemlerin Rabbinin indirdiği (kelâm-ı ilâhî)dir. Onu, Rûhu’l-Emîn; uyarıcılardan olasın diye, apaçık bir Arapça ile Sen’in kalbine indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 192-195)
Kur’ân’ın ilk ve en salâhiyetli müfessiri de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“…İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye Sana bu Kur’ân’ı indirdik.” (en-Nahl, 44)
Kur’ân-ı Kerîm’in hem lâfzı, hem mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır. Allah Rasûlü’nün hadîs-i şerîfleri ise, lâfzı Efendimiz’den, mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ayağa kalktığını gördük, biz de kalktık; oturduğunu gördük, biz de oturduk.” (Ahmed, I, 83)
Ashâb-ı kirâm efendilerimiz çok iyi biliyorlardı ki, Allah Rasûlü’nün yaptıkları, Allâh’ın yapılmasını istediklerinden ibâretti. O’nun muallimi ve mürebbîsi Allah Teâlâ idi. O, hevâsından konuşmaz, ancak Allah’tan geleni tebliğ ederdi.
Bilhassa şu âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hakk’ın yanında Rasûlullâh’ın da dinde hüküm koyma salâhiyeti bulunduğunu, açıkça ifade etmektedir:
“…Peygamber onlara; iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar, temiz şeyleri helâl kılar, pis şeyleri haram kılar…” (el-A‘râf, 157; ayr. bkz. et-Tevbe, 29)
Yine buyruluyor:
“…Peygamber size ne verdiyse onu alın; neyi de yasakladıysa ondan sakının…” (el-Haşr, 7)
“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Âl-i İmrân, 31)
Kur’ân-ı Kerîm, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in 23 senelik nebevî hayatıyla tefsir edildi. Dolayısıyla Allah Rasûlü’nün gönül dokusundan hisse almadan, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmadan, O’nun Sünnet’ine tâbî olmadan, Kur’ân’ı anlamak da yaşamak da mümkün değildir.
Nitekim namaz, oruç, zekât ve hac gibi İslâm’ın rüknü olan ibadetlerin bütün tafsilâtı hadîs-i şerîflerde ve Allah Rasûlü’nün tatbikâtında bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm; namaz vakitleri, rekâtları, namazın rükünleri ve namazı bozan şeyleri bildirmemiş, bunu tamamen Peygamberimiz’in Sünnet’ine bırakmıştır.
Yine zekâtın hangi mallardan, hangi şartlarla ve hangi nisbetlerle verileceği, Kur’ân’da yer almamaktadır. Bunları bize Peygamber Efendimiz bildirmiştir.
Hakîkaten, Kur’ân’ın hayata nasıl tatbik edileceği, Sünnet’e bakılmadan bilinemez. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de, ölü eti yemek yasaktır, haramdır. Fakat yakalandıktan sonra kendi kendine ölen balığı yiyoruz. Balığın istisnâ olduğunu, Sünnet-i Seniyye’den öğreniyoruz.
Cuma namazı Kur’ân-ı Kerîm’de emrediliyor. Fakat onun ne vakit ve nasıl kılınacağını, Sünnet’ten öğreniyoruz.
Dolayısıyla; Sünnet’i hafife alanların gizli maksadının, dînin içinden ahkâmı çıkarmak olduğu anlaşılmaktadır.
Hâlbuki; sahâbenin de Sünnet-i Seniyye’yi aslî bir kaynak gördüğünde hiçbir şüphe yoktur.
Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın halifeliğinde Basra kadılığı yapan İmrân bin Husayn -radıyallâhu anh-’a bir adam gelerek:
“–Siz bize bazı hadisler rivâyet ediyorsunuz ama biz Kur’ân’da onların kaynağını bulamıyoruz?” der.
Bunun üzerine İmrân -radıyallâhu anh-:
“–Her kırk dirhemde bir dirhem, şu kadar koyunda bu kadar koyun, şu kadar devede bu kadar deve zekât vermek gerektiğini Kur’ân’da buluyor musunuz?” der. Adam:
“–Hayır.” deyince, İmrân -radıyallâhu anh-:
“–Peki, kimden öğrendiniz bunları? Bizden öğrendiniz. Biz de Allâh’ın Nebîsi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den öğrendik.” diyerek buna benzer başka misaller de zikreder.[2]
Zaten Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hadis ve Sünnet’i dışlayanların zuhûr edeceğini, daha evvel bildirerek şöyle buyurmuşlardır:
“Sizden biri, (rahat) koltuğuna kurulup Allâh’ın, Kur’ân’dakilerin hâricinde haramlarının bulunmadığını mı zannediyor? Haberiniz olsun, vallâhi ben nasihatte bulundum, emrettim, birçok şeyi de yasakladım. Bunlar, Kur’ân’ın bir misli kadar, belki de daha fazladır…” (Ebû Dâvûd, Harâc, 31-33/3050)
“Şunu iyi biliniz ki bana Kur’ân-ı Kerîm ile birlikte (onun bir) benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun; koltuğuna kurulan karnı tok bir adamın: «Siz sadece şu Kur’ân’a sarılın! Onda bulduğunuz helâli helâl, haramı da haram kabul ediniz yeter!» diyeceği (günler) yakındır…” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4604; Ahmed, IV, 131)
Bunlar, hakîkaten mûcizevî hadîs-i şerîfler… Zira bizler, Peygamber Efendimiz’in haber verdiği o günlere, yani Sünnet-i Seniyye’nin gözden düşürülmek istendiği zamana ulaşmış bulunuyoruz. Bu zamanın fitnelerinden kendimizi ve neslimizi muhafaza için, dînimizi doğru öğrenmeye gayret etmeliyiz.
Bu hususta da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhumâ-’ya şöyle buyurmuştur:
“Ey İbn-i Ömer! Dînine iyi sarıl, dînine iyi sarıl! Zira o senin hem etin, hem kanındır. Dînini kimden öğrendiğine çok dikkat et! Dînî ilimleri ve hükümleri, istikâmet ehli âlimlerden al, sağa-sola (dünyevî menfaatlere) meyledenlerden alma!”[3]
Unutmamalıyız ki Peygamber Efendimiz’in Sünnet’i, Kur’ân ile nasıl amel edileceğini gösteren yegâne rehberdir. Dolayısıyla Sünnet’e yapılan îtirazların ucunun, Kur’ân-ı Kerîm’e ve netice itibariyle de İslâm’a ve Cenâb-ı Hakk’a varacağını, aslâ hatırımızdan çıkarmamalıyız.
Nitekim tâbiîn neslinin büyük âlimlerinden Abdullah bin Deylemî der ki:
“Bana ulaştığına göre dînin yok olup gitmesi, Sünnet’in terkiyle başlayacaktır. Halatın tel tel çözülüp nihayetinde tamamen kopması gibi, din de sünnetlerin bir bir terk edilmesiyle elden gidecektir.” (Dârimî, Mukaddime, 16/98)
Dolayısıyla sünnetlerin birer birer hayatımızdan çıkması, -Allah korusun- ebedî kurtuluşumuzu da pamuk ipliğine bağlı hâle getirir.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;
“Size iki emânet bırakıyorum; Kitap ve Sünnet’imdir.” buyuruyor. (Bkz. Hâkim, I, 171/318)
Bu sebeple Sünnet-i Seniyye’ye çok dikkat edeceğiz. Zira Sünnet düşmanlarının hedefi, İslâm’ın içini boşaltmaktır.
Nitekim dinler tarihinde Yahudîlik ve Hristiyanlığın bozulması da böyle başlamıştır. Önce peygamberlerin sünnetleri terk edilmiş, daha sonra da îtikad ve ibadetler tahrif edilmiştir.
Meselâ mühtedî âlimlerden Abdülehad Dâvûd Efendi, tahrifin amelî buudunu şöyle îzah eder:
“Sünnet kaldırıldı yerine vaftiz geldi, namaz kaldırıldı yerine âyin geldi, oruç kaldırıldı yerine perhiz geldi.”
Daha sonra tesettür terk edilerek yalnızca râhibelere mahsus bırakıldı. Hattâ günümüzde râhibelerin dahî tesettürü kaldırılmaya başlandı.
Böylece Hristiyanlık, ilâhî bir din olmaktan çıktı. Tahrif oldu, bozuldu. Bir hayat nizâmı olmaktan çıkarılıp bir marka, bir tabelâ hâline geldi.
Bugün yegâne hak dîn olan İslâm’a da aynı tuzak kurulmaya çalışılıyor. Sünnet-i Seniyye’yi dışlamak sûretiyle İslâm’a da bu hristiyanî tahrifat yapılmak isteniyor. Mü’minler olarak bu nevî gizli ve açık din düşmanlarına karşı son derece uyanık olmamız şarttır. Unutmayalım ki mezhepler Sünnet’in, Sünnet de Kur’ân’ın muhâfızıdır.
Bunun için;
* İslâmî ilimlerin ihlâs ve takvâ içinde tahsil edilebileceği müesseseleri kurmak ve yaşatmak şarttır.
* Hadis usûlü ve benzeri ilimleri hakkıyla bilen ve müdâfaa edebilen takvâlı âlimler yetiştirmek elzemdir.
Dipnotlar:
[1] Hâkim, Maʻrifetü Ulûmi’l-Hadîs, s. 65; Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, s. 16.
[2] Ebû Dâvûd, Zekât, 2/1561; İbni Ebî Âsım, es-Sünne, II, 386; Taberânî, el-Muʻcemü’l-Kebîr, XVIII, 219.
[3] Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, el-Medînetü’l-Münevvere, el-Mektebetü’l-İlmiyye, s. 121.
[21/2 22:53] Ömer Tarık Yılmaz: Hakim, 'De'avat',No:1916)
Allah'ım! Günahlarımızı, yaptığımız haksızlıkları, saçmalıklarımızı, bilerek ve ciddi olarak yaptıklarımızıbağışla, bunların hepsi bizde mevcuttur.
[21/2 22:54] Ömer Tarık Yılmaz: Son derece cömertti
Hz. Peygamber, son derece cömertti. Kendisinden bir şey istendiği zaman ona çok ihtiyacı da olsa verirdi. Bir defasında yamaçta yayılan koyun sürüsünü görüp birkaç koyun isteyen bedevîye bütün sürüyü vermişti. (Buhârî, “Cenâiz”, 28; “Edeb”, 39)
Düşmanları bile Resûl-i Ekrem’in üstün şahsiyetini övmek zorunda kalırdı. Ebû Süfyân, ticaret için gittiği Suriye’de Bizans İmparatoru Herakleios’un Peygamber hakkındaki sorularına cevap verirken onun en belirgin özelliklerinin doğruluk, iffet, ahde vefa ve emanete riayet olduğunu söylemişti. (Buhârî, Bedü’l-vaĥy, 7)
[21/2 22:54] Ömer Tarık Yılmaz: El-Asr Suresi
“Zamana andolsun ki insan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak, inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” (El-Asr sûresi, 1-3)
Asr sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in en kısa sûrelerinden biridir. Müfessirler, lafız itibariyle kısa olan bu sûre ile ilgili uzun tefsirler yapmayı yeğlemişlerdir. Onların birtakım tercihlerine burada temas etmeyeceğiz.
Sûre-i celîlede, insanların çoğunun, her asırda, her zamanda ve özellikle son zamanda, yani Resûl-i Ekrem Efendimiz’in gelişinden kıyamete kadar geçecek zamanda, bir hüsran içinde olacağı haber verilir. Ancak hüsranda olmayanlar da vardır; bunlar inanan, sâlih amel işleyen, birbirlerine hakkı tavsiye eden, sabrı tavsiye eden kimselerdir.
Hüsrân, kazanacak yerde zarar etmek, sermayeyi zayi etmek, neticede iflâs edip mahrumiyet içinde kalmak anlamına gelir.
İnsanın sermayesi ömrüdür. Ömür ise her gün, her saat, her an ve her nefes tükenip gitmektedir. Bu giden ömür, insanın kendi mülkü de değildir. Allah’ın mülkü olup onun adına güzel kullanarak, kârından faydalanması için insana sayılı ve hesaplı olarak verilmiş ödünç bir sermaye gibidir. İnsanın gerçek saadeti, âhireti sevmekte, dünya lezzetle-rine, elem ve kederlerine değer vermemek ve bunlara bağlanıp kalmamaktadır. Fakat insanların çoğu yaratılışı gereği, dünya ile meşgul ve onu istemeye aşırı derecede düşkündür. Bundan dolayı da hüsrandadırlar. Ancak şu vasıfları taşıyanlar hüsranda değil, kârdadırlar:
İman edenler: Bunlar, Allah’a hakkıyla inanıp, indirdiğini tasdik eden, ona ihlâs ile ibadet ve taate söz verenlerdir.
Sâlih ameller işleyenler: İmanları sadece gönüllerinde ve dillerinde kalmayıp bütün hislerine, akıllarına ve varlıklarına işleyerek iradelerine sahip olan, yaptıkları işleri iman ve itikadlarına, Allah’ın rızasına ve indirdiği ahkâma uygun şekilde yapanlardır.
Birbirlerine hakkı tavsiye edenler: Bütün kararlılıkları ve gayretleri hakka yönelik, imanları, amelleri, sözleri hep haktan yana olanlardır. Onun için bunlar insanlara riyâkârlık, münafıklık yapmazlar. Başkalarına zarar vermez, insanlarla ilişkilerini kesmezler. Başkalarına yaltaklanmaz, dalkavukluk etmezler. Hep hakka dâvet eder, iyiliği emir, kötülükten nehiy vazifesini yerine getirirler. İnsanları hayra çağırır ve dinin nasihat olduğu gerçeğini bir an bile unutmazlar.
Birbirlerine sabrı tavsiye edenler: İman edip gereğini yerine getirmek, sâlih ameller işlemek, hakkı tavsiye görevini yapmak hiç de kolay değildir. Bunun için zamanın belalarına, nefislerin yönelişlerine, hayır yapmak, hak yolda gitmek için karşılaşılacak eziyetlere, zorluklara katlanmak gerekecektir. Bunlar ancak sabırla mümkündür. Sabır, nefsin iyi bir iş yapmak veya fenalıklardan kaçınmak için acıya, güçlüklere göğüs gerebilme kuvvetidir. Sabır, ya elem ve kederlere, acı ve üzüntülere karşı gösterilen tahammül cinsinden olur; veya dünyalık lezzetlere ve şehvetlere karşı direnme cinsinden olur. Bütün bunlar birer iyilik ve hayırdır.
Lafız olarak kısa, fakat mahiyeti çok geniş olan bu sûrenin burada zikredilmesinin sebebi özetle bu sayılanlardır. İmam Şâfi bu sûreyle ilgili olarak:
“İnsanların tamamı veya çoğunluğu, bu sureyi düşünme hususunda gaflettedirler” demiştir.
Kaynak: Riyazüs Salihin
[21/2 22:54] Ömer Tarık Yılmaz: Halid Bin Velid (ra)
Halid Bin Velid, hicretten 35-39 yıl kadar önce 583-587 yıllarında Mekke’de doğdu. Soyu yedinci göbekten dedesi Mürre’de Resûl-i Ekrem’in sallallahu aleyhi ve sellem soyu ile birleşir.
Umretü’l-kazâ için Hz. Peygamber’le sallallahu aleyhi ve sellem birlikte Mekke’ye gelen Velîd kardeşi Hâlid’i radıyallahu anh bulamayınca kendisine verilmek üzere bir mektup bıraktı. Bu mektupta, İslâmiyet’i kabul etmemesini ve bu dinden uzak durmasını hayretle karşıladığını belirttikten sonra Resûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem kendisini sorduğunu ve “Hâlid gibi bir insanın İslâm’ı tanımaması ne tuhaf! Keşke o, gayret ve kahramanlıklarını Müslümanların yanında müşriklere karşı gösterseydi; bu kendisi için çok daha hayırlı olurdu. Biz de onu başkalarına tercih ederdik” dediğini bildirdi. Kardeşinin mektubunu okuyunca Müslüman olmaya karar veren Halid Bin Velid, Osman b. Talha ve Amr b. Âs ile birlikte 31 Mayıs 629’da Medine’ye gitti. Mescid-i Nebevî’de Hz. Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellem huzurunda kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu. Bunun üzerine Resûlullah, “Seni doğru yola ulaştıran Allah’a hamdolsun! Seni yalnızca hayra ulaştıracağını umduğum bir aklın olduğunu biliyorum” dedi. Hâlid, günahlarını bağışlaması için Allah’a dua etmesini kendisinden isteyince Hz. Peygamber, “İslâmiyet daha önceki günahları siler” cevabını verdi. Hâlid radıyallahu anh öyle de olsa dua etmesini isteyince Resûl-i Ekrem aynı cevabı tekrarladı. Bu cevaba rağmen, “Öyle de olsa yâ Resûlellah dua buyursanız” deyince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, “Allahım! Daha önce yaptıklarından dolayı Hâlid’i bağışla!” diye dua etti. Resûl-i Ekrem, ensarın ileri gelenlerinden Hârise b. Nu‘mân’ın kendisine bağışladığı Mescid-i Nebevî civarındaki evlerden birini Hâlid’e verdi. Evin darlığından şikâyet edince de, “Binayı yukarıya doğru yükselt; Allah’tan da genişlik iste” dedi.
HALİD BİN VELİD’İN MÜSLÜMAN OLDUKTAN SONRA KATILDIĞI İLK SAVAŞ
Hâlid radıyallahu anh Müslüman olduktan sonra üç yıl kadar Hz. Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellem emrinde ve sohbetinde bulundu. Müslüman olarak katıldığı ilk savaş Eylül 629’da yapılan Mûte Savaşı’dır. Hâlid radıyallahu anh bu savaşta, İslâm ordusunu Bizans ordusunca imha edilmekten kurtardı. Medine’ye dönünce Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem kendisine “seyfullah” (Allah’ın kılıcı) unvanı verdi.
11 Ocak 630’da gerçekleştirilen Mekke’nin fethinde, dört kol halinde şehre giren İslâm ordusunun sağ kol birliğinin kumandanlığını yaptı. Handeme dağının eteklerinde, kumandanlığını Safvân b. Ümeyye’nin yaptığı Kureyş birliğini kısa bir sürede bozguna uğratarak şehrin fethi sırasındaki tek mukavemeti kırdı.
16 Ocak 630 günü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onu Nahle vadisinde bulunan Uzzâ putunu yıkmakla görevlendirdi. Hâlid radıyallahu anh Nahle’ye ikinci gidişinde putu yıkıp Resûl-i Ekrem’in yanına döndü. Mekke’nin fethinden sonra çevredeki bazı kabileleri İslâm’a davet amacıyla seriyyeler gönderen Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, 350 kişilik bir ordunun başına Hâlid’i radıyallahu anh tayin edip Benî Cezîme kabilesi üzerine Gumeysâ’ya gönderdi. Kabile mensuplarının, “Dinimizi değiştirdik” şeklindeki sözlerinden onların Müslüman olduklarına kani olmayan Halid Bin Velid radıyallahu anh öldürülmelerini emretti. Bu olaya üzülen Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, “Allahım! Ben Hâlid’in yaptıklarından berîyim” dedi ve Hz. Ali’yi radıyallahu anh Cezîme kabilesine gönderip öldürülen otuz kişinin diyetlerini ödetti. Hâlid’i radıyallahu anh kınamakla birlikte cezalandırmadı ve kumandanlık görevinden de azletmedi. Hâlid radıyallahu anh Huneyn Savaşı’nda hafif yaralandı. Kendisini ziyaret eden Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bir süre sonra, Huneyn’de yenilip Tâif’e kaçan Sakīfliler’i takip etmekle görevlendirerek 100 kişilik bir süvari birliğini onun emrine verdi; ardından kendisi de Tâif’e gitti.
HALİD BİN VELİD’İN PEYGAMBERİMİZİN EMRİNDE KATILDIĞI SON SAVAŞ
Halid Bin Velid’in radıyallahu anh Resûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem emrinde katıldığı son savaş Tebük Seferi’dir. 630 yılında vuku bulan bu sefer esnasında bir savaş olmayınca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından bir askerî birlikle Tebük’ten Dûmetülcendel’e, Ükeydir b. Abdülmelik’in üzerine gönderildi. Bu görevini başarıyla tamamlayıp dönen Hâlid radıyallahu anh, Temmuz 631’de 400 askerle Necran’a giderek Hâris b. Kâ‘b kabilesini İslâm’a davet etmekle görevlendirildi. Hâlid radıyallahu anh, adı geçen kabilenin daveti kabul ederek Müslüman olduğunu haber veren ve ne yapacağına dair tâlimat beklediğini bildiren mektubuna cevap olarak Hz. Peygamber’den aldığı yazılı emir üzerine bu kabileden bir heyetle birlikte Medine’ye döndü. Heyet mensuplarını evinde on gün kadar misafir edip ağırladı. Aynı yıl Vedâ haccına iştirak etti.
SAHTE PEYGAMBERLER VE MÜRTEDLERLE MÜCADELE
Halid Bin Velid radıyallahu anh irtidad hareketlerine karşı Hz. Ebubekir’in radıyallahu anh yanında yer aldı. Ağustos veya Eylül 632’de Zülkassa’ya gitmek üzere Necid’e doğru hareket eden halifenin yanında, Fezâre kabilesinin zekât mallarına el koyup Medine’ye gönderilmesine engel olan Hârice b. Hısn el-Fezârî kumandası altındaki âsilerle yapılan Zülkassa Savaşı’nda ordunun sancaktarlığını yaptı. Bu küçük çatışmadan sonra Hz. Ebubekir radıyallahu anh, diğer mürtedlerle savaşmak üzere hazırladığı 4000 kişilik ordunun başına Hâlid’i radıyallahu anh başkumandan tayin etti. Hâlid radıyallahu anh, 19 Eylül 632’de, peygamberlik iddiasında bulunan Tuleyha b. Huveylid el-Esedî’nin üzerine yürüdü. Büzâha’da yapılan savaşta mürtedler öldürüldü, Tuleyha ise kaçtı. Hâlid daha sonra, zekât vermeyi reddeden Temîm kabilesiyle savaşmak üzere Bütâh’a gitti. Bazı mürtedlerle kabilenin reisi Mâlik b. Nüveyre’yi öldürdü; karısı Ümmü Mütemmim ile evlendi. Peygamberlik iddiasında bulunan Secâh, Hâlid’in mürtedlere karşı başarı kazandığını görünce iddiasından vazgeçerek bu bölgeden ayrıldı ve Yemâme’ye Müseylimetülkezzâb’ın yanına giderek onunla evlendi.
Hâlid radıyallahu anh, Resûl-i Ekrem’in sallallahu aleyhi ve sellem nübüvvetine ortaklık iddiasında bulunan ve bazı hokkabazlıklarla kendisine bir meleğin vahiy getirdiğini iddia eden Müseylime’nin ortadan kaldırılması için Bütâh’tan Yemâme’ye hareket etti. Yolda Müseylime ve kabilesi Benî Hanîfe’nin Akrabâ adlı yerde toplandıklarını haber alınca o tarafa yöneldi; şiddetli bir savaştan sonra mürtedlerin başı ve ileri gelenleri öldürüldü. 633 yılı başında sona eren ve tarihe Akrabâ Savaşı olarak geçen bu çarpışmada yetmişi muhacir, yetmişi ensardan olmak üzere 600’den fazla şehid verildi. Hâlid, savaştan sonra Benî Hanîfe kabilesinden bir heyeti Medine’ye Hz. Ebubekir’e gönderdi. Bazı rivayetlere göre bu heyetle birlikte kendisi de Medine’ye dönmüştür.
FÜTUHAT DÖNEMİNİN BAŞLAMASI
Hz. Ebubekir radıyallahu anh, irtidad hareketleri ve isyanlar bastırıldıktan sonra Yemâme’de bulunan Hâlid Bin Velid’i radıyallahu anh, Fırat nehrinin güney taraflarında Sâsânî İmparatorluğu ile savaşmakta olan Müsennâ b. Hârise eş-Şeybânî kumandasındaki Bekir b. Vâil kabilesine yardım etmesi için Irak’a gönderdi ve böylece İslâm tarihinde fütuhat dönemi için ilk adımı attı. Hâlid’in başkumandan tayin edilmesiyle başlayan, bütün insanlık tarihinin en büyük ve en geniş, süratli ve tesirli, asıl bâriz vasfı devamlı ve kalıcı olan bu fütuhat sayesinde Müslümanlar dünya ile temasa geçme imkânını elde ettiler.
SASANİLERLE SAVAŞ
Halid Bin Velid radıyallahu anh önce Irak’ta Sâsânîler’e, ardından Suriye’de Bizans’a karşı iki ayrı başkumandanlık altında başlatılan bu fetihlerin ilk zamanlarında her iki cephede de İslâm ordularına başkumandan ve kumandan olarak önemli görevler yüklendi. Hz. Ebubekir, sahâbîlerle yaptığı istişareden ve Hz. Ömer’in tavsiyesinden sonra Hâlid Bin Velid’in radıyallahu anh Yemâme’den Irak’a gitmesini emretti. Hâlid Bin Velid radıyallahu anh hemen harekete geçip önce Bahreyn’e gitti; oradan da o sırada Haffân’daki ordugâhında bulunan ve halifeden yardım istemiş olan Müsennâ ile buluşmak üzere Nibâc’a geçti.
Çoğunluğunu ensarın teşkil ettiği 2000 kişilik çekirdek kuvvetin sayısı Müsennâ’nın emrindeki askerlerle birleşerek 5000 kişiye ulaştı. Hâlid Nibâc’dan Basra körfezindeki Übülle’ye gitti; daha sonra Basra’nın kurulacağı bu liman şehrini küçük bir çatışmadan sonra fethetti. Fırat nehrinin güney istikametinden batıya doğru, Nehrülmerre (Nehrülmürre) diye bilinen ırmağın yanındaki büyük bir kaleyi cizye ödemelerini şart koşarak barış yoluyla ele geçiren Hâlid bölgenin idaresini Bekir b. Vâil kabilesinden Kutbe b. Katâde’ye bıraktı. Zendevend-Dürtâ ve Hürmüzcerd’i yine barış yoluyla, Ülleys’i ise şehri teslim etmeyi reddeden Sâsânî kumandanı Câbân’ın üzerine gönderdiği Müsennâ kumandasındaki birliğin Nehrüddem mevkiinde kazandığı savaştan sonra ele geçirdi. Şehir halkı ile yıllık 1000 dinar ödemeleri şartıyla 13 Eylül 633’de bir antlaşma yaptı. Yoluna devam ederken kumandanlığını Âzâdbih’in yaptığı bir başka Sâsânî hudud muhafaza birliğini mağlûp ederek Müsennâ’nın ordugâhının bulunduğu Haffân’a uğradı. Âzâdbih’in yenildiğini öğrenen Hîre halkı, yüksek surlarla çevrili şehirde bulunan üç büyük kaleye sığındı.
Hâlid Bin Velid radıyallahu anh kumandasındaki İslâm ordusunun şehrin çevresinde atlarıyla görünmesi üzerine Hîreliler, Sâsânî tahtında oturan III. Yezdicerd’den yardım geleceğini ümit etmedikleri için teslim olmaya karar verdiler. Hâlid kendileriyle, diğer birçok şart yanında cizye ödemeleri üzerine bir antlaşma yaptı. Hîre’de bir müddet kalan Hâlid, şehrin çevresine ve Fırat’ı geçerek Sevâd bölgesinde bulunan bazı yerlere akınlar düzenledi. Bu arada Bânikyâ ve Bârüsmâ ile Fırat’ı Dicle’ye bağlayan iki büyük kanalın içinden geçtiği, Sâsânîler’in mühim bir erzak ve silâh ambarı olan Enbâr şehrini barış yoluyla, ticaret kervanlarının uğradığı çok önemli bir menzil olan, Suriye-Arabistan çölünün birleştiği yerde kurulmuş Aynüttemr’i savaşarak fethetti. Şehrin çevresindeki bazı bedevî kabilelerini tenkil etti. Böylece Basra körfezinden Aynüttemr’e Fırat nehri boyunca uzanan toprakların İslâm devleti sınırlarına katılmasını sağladı.
GASSANİLERİ MAĞLUP ETMESİ
Hz. Ebubekir radıyallahu anh, Hîre’de bulunan Hâlid Bin Velid’e radıyallahu anh yazdığı mektupta, Dûmetülcendel’e giderek Hz. Peygamber ile yaptığı antlaşmayı bozan Ükeydir b. Abdülmelik’in üzerine yürümesini, oradan da Suriye’ye geçmesini emretti. Hâlid Bin Velid radıyallahu anh Irak’ta yerine Müsennâ b. Hârise’yi bırakıp Dûmetülcendel’e gitti, burayı ikinci defa fethetti ve Ükeydir’i öldürdü. Burada iken halifenin emir ve ahidnâmesini ihtiva eden yeni bir mektubunu alınca 70 mil uzaklıkta ve kuzeybatı istikametindeki Kelb kabilesinin suyu olan Kurâkır’a gitti. 700-800 kişilik süvari birliği, Kurâkır ile Süvâ arasındaki çölü Râfi‘ b. Âmire’nin kılavuzluğu ile beş günde aştı. Hıristiyan Gassânîler’in askerî karargâhları olan Mercirâhit’e saldırarak onları mağlûp ettikten sonra 23 Nisan 634’te Busrâ’ya indi. Burada Hz. Ebubekir’in Suriye fethi için göndermiş olduğu Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Şürahbîl b. Hasene ve Yezîd b. Ebû Süfyân ile buluştu. Şehrin kuşatılması sırasında diğer kumandanlar onu başkumandanlığa getirdiler. Kısa süren muhasaradan sonra Busrâ ve bu şehrin içinde bulunduğu Havran bölgesi fethedildi.
BİZANS İLE YAPILAN SAVAŞLAR
Halid Bin Velid’in radıyallahu anh kumandası altında birleşen İslâm ordusu kuzeye doğru ilerledi ve Amr b. Âs ile Ecnâdeyn’de buluştu. Hâlid Bin Velid radıyallahu anh, Bizans İmparatoru Herakleios’un kardeşi Theodoros kumandasındaki 80 bin kişilik ordu ile yapılan ve Müslümanlara Filistin ve Suriye kapılarını açan Ecnâdeyn Savaşı’nda (30 Temmuz 634) büyük bir zafer kazandı. Bozulup Fihl’e kaçan Bizans ordusunu takip eden Hâlid Bin Velid radıyallahu anh, 23 Ocak 635’te vuku bulan Fihl Savaşı’nda da üstün geldi. Şam’a sığınan Bizans ordusunun ardına düşerek şehri Eylül 635’te fethetti. Fetihten bir yıl sonra Bizans ordusuyla Suriye’de son defa 20 Ağustos 636’da yapılan Yermük Savaşı’nı da kazandı. Bu sırada elden çıkan Şam şehrini ikinci defa fethetti. Bu fetih esnasında yeni halife Hz. Ömer radıyallahu anh, Hâlid Bin Velid’i radıyallahu anh azlederek yerine Ebû Ubeyde’yi radıyallahu anh başkumandanlığa tayin etti. Hâlid bundan sonra Humus, Hama, Şeyzer ve Kınnesrîn gibi şehirlerin fethine Ebû Ubeyde’nin emri altında iştirak etti. Hâlid Bin Velid’in radıyallahu anh kabiliyetini, askerî dehasını takdir edip görüşlerine daima itibar eden Ebû Ubeyde fetihler esnasında onu yanından ayırmamış, öncü birliği kumandanı olarak kendisinden faydalanmıştır.
HALİD BİN VELİD’İN KABRİ NEREDEDİR?
Hz. Ömer radıyallahu anh Hâlid Bin Velid’i radıyallahu anh bir rivayete göre Ebû Ubeyde’nin vefatından sonra (18/639), diğer bir rivayete göre ise 638 yılında, ele geçirdiği ganimet mallarından bir kısmını şan ve şeref sahibi kimselere verdiği için azletmiştir. Ebû Ubeyde’nin vefatından sonra başka birinin emri altına girmeyen Halid Bin Velid radıyallahu anh ömrünün geri kalan yıllarını geçirdiği Humus’ta öldü. Kabri oradadır.
[21/2 22:54] Ömer Tarık Yılmaz: Bunun üzerine Mûsâ öfke dolu ve üzgün bir halde halkına döndü. 'Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? (Ayrılışımdan sonra) çok zaman mı geçti, yoksa üzerinize Rabbinizden bir gazap inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze uymadınız (ve buzağıya taptınız)?' dedi. - Tâ-hâ - 86. Ayet
[21/2 22:54] Ömer Tarık Yılmaz: Hiç kimse elinin emeği ile kazandığından daha hayırlı bir lokma yememiştir. - Buharî, Büyu' , 15
[21/2 22:54] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” - Şu’arâ, 26/83
[21/2 22:55] Ömer Tarık Yılmaz: Akrabalık ilişkileri anlamına gelen sıla-i rahim, kişinin akraba ve yakınlarına karşı insani, ahlaki ve sosyal sorumluluklarını ifade eder. Akrabalar arası ilişkiler konusu Kur’an’ın en temel öğretileri arasında yer alır.##Yüce Rabbimiz akrabaya hakkını vermeyi (İsra, 17/26), yardım ve iyilik etmeyi emretmekte (Nahl, 16/90), akrabalık haklarını ihlalden sakındırmakta (Nisa, 4/1), bu bağları koparmanın fesada yol açacağını hatırlatmaktadır (Bakara, 2/27).##Akrabasını unutmayan, onlarla ilişkisini sürdüren kimse sevap kazanır, aksi davranan kimse ise günaha girmiş olur. Akraba arasındaki bağların koparılmaması aile içinde sevgi, malda bolluk ve ömrün uzamasına sebeptir (Tirmizi, Birr, 49).##Günümüzde ulaşım ve iletişim imkânlarının çeşitliliğine rağmen maalesef akrabalık ilişkileri her geçen gün zayıflamaktadır.##Müslümanlar olarak rahim ve rahmet bağlarını güçlendirmeli, akrabalık bağlarının kopmasıyla aradaki merhamet ve muhabbetten mahrum kalacağımızı unutmamalıyız. Zira Rasulullah Efendimizin ifadesiyle; “Akraba ilişkisini kesen cennete giremez.” (Müslim, Birr, 19). - Rahman’dan bir bağ: sıla-i rahim
[21/2 22:56] Ömer Tarık Yılmaz: Görevler
13- Aile hayatı, toplumsal varlığın başlangıcıdır. İslamda aile teşkilatı pek önemlidir. Aile ferdleri, başta zevc ile zevceden ve bunların çocuklarından ibarettir. Bunların karşılıklı görevleri vardır.
1) Kocasının başlıca görevleri: Zevcesi ile güzel geçinmek, onu korumak, onun nafakasını (geçim ihtiyaçlarını) karşılamak, kendisine doğruluktan ayrılmamaktır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
'Sizin hayırlılarınız, kadınları için hayırlı olanlarınızdır.'
Diğer bir hadîs-i şerîf de, şöyle:
'Kadınlara ancak kerim olanlar ikram eder, kötü olanlar da ihanet eder.'
2) Kadınların başlıca görevleri: Kocasının dine uygun olan emirlerini tutmak, onun namus ve şerefini korumak, bulunduğu hale kanaat etmek, israftan kaçınmak, ev hanımı olacak bir şekilde bulunmaktır. Mutlu bir şekilde yaşamanın yolu budur.
3) Çocukların ana-babalarına karşı başlıca görevleri: Onlara saygı gösterip itaat etmektir. Kendilerinin hayatına sebeb olan, kendilerini yıllarca sevgi ve şefkatla kucaklarında beslemiş bulunan ana-babalarına karşı 'öf' bile demeleri caiz değildir. Ana-babasına bakmayan, onların dine uygun emirlerini dinlemeyen, onların ihtiyaç zamanlarında yardımlarına koşmayan bir çocuk, hayırlı evlad olma şerefinden yoksun kalır, toplum içinde yararlı olmaktan çıkar, hem de Yüce Allah'ın azabını hak etmiş olur.
Babalar saygı bakımından, analar da yardım bakımından önde gelirler. Bununla beraber ananın hakkı babadan iki kat fazladır. Bir hadis-i şerifde buyurulmuştur:
'Cennet anaların ayakları altındadır.'
Hayırlı çocuklar, yalnız babalarına ve analarına değil, onların ölümünden sonra onların dostlarına da saygı gösterir ve mezarlarını ziyaret ederler. Çünkü bu saygı da, ana-babaya hürmet kısmındandır.
4) Ana-babanın çocuklarına karşı görevleri: Dünyaya gelmelerine sebeb oldukları bu yavrularını güçleri yettiği kadar beslemek, terbiye etmek ve okutup bir kazanç yoluna koymaktır.
Baba ile ana, çocuklarına karşı eşit hareket etmeli, onları okşamak ve gözetmek hususunda eşit tutmalıdır ki, bir kırgınlık ve bir çekememezlik duygusu meydana gelmesin.
Ana ile baba, çocuklarına yumuşak davranmalı, kendilerini isyana götürmeyecek şekilde onları terbiye etmeye çalışmalı ve onlara karşı güzel bir fazilet örneği olmalıdır. Dokuz yaşına giren çocuklarını yataklarından ayırmalı, on üç yaşına girdikleri zaman namaz kılmayan çocuklarını hafifçe döğmeli, on altı yaşına giren çocuklarını da bir engel yoksa evlendirmeye çalışmalıdır. İyi çocuklar, Allah'ın birer kıymetli ihsanı demektir.
5) Kardeşlerin başlıca görevleri: Birbirini sevmek, birbirine yardım edip saygı ve merhamet göstermektir. Kardeşler arasında pek kuvvetli bir
[21/2 22:56] Ömer Tarık Yılmaz: Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla
1- Mushaf-ı şeriflerde iki türlü besmele vardır. Birisi sûre başlarında yazılan ve sûreden bağımsız olan besmele, diğeri Neml Sûresinin (Neml, 27/30) âyetindeki besmeledir. Bu besmelenin, Neml sûresinin bu âyetinin bir parçası olduğu açıkça bilinmektedir. Bundan dolayı besmelenin Kur'ân âyeti olduğunda şüphe yoktur ve bu durum, açık tevatür ile ve âlimlerin ittifakıyla kesin olarak bilinmektedir. Fakat sûre başlarında yazılan ve her sûreyi birbirinden ayıran ve kırâetin başında okunan besmeleye gelince: Bunun o sûrelerden birinden veya her birinden bir âyet veya âyetin bir kısmı veyahut başlıbaşına Kur'ân'dan tam bir parça olup olmadığı, Neml sûresindeki besmele gibi besbelli olmadığından bu besmelenin Kur'ân'dan olup olmadığı hususu, tefsirde ve usul ilminde bilimsel açıdan tartışmalı bir meseleyi meydana getirmiştir ki bilhassa iman, namaz ve kırâet konularıyla ilgilidir.
Said b. Cübeyr Zührî, Atâ ve İbnü Mübarek hazretleri besmelenin başında bulunduğu her sûreden birer âyet olduğunu söylemişlerdir ki, Kur'ân'da yüz onüç âyet eder. İmam Şâfiî hazretleri ve talebeleri bu görüş üzerindedirler. O halde Fâtiha'nın yedi âyetinden birincisi besmeledir. Ve 'en'amte aleyhim' bir âyet başı değildir. Bunun için Şâfiîler namazda besmeleyi yüksek sesle okurlar. Çünkü Şâfiîler diyorlar ki; selef (ilk dönem alimleri) bu besmeleleri Mushaflarda yazmışlar, bunun yanında Kur'ân'ın âyet olmayan şeylerden tecrid etmesini tavsiye etmişlerdir. Ve hatta Fâtiha'nın sonunda 'âmîn' bile yazmamışlardır. Eğer sûrelerin başındaki besmeleler Kur'ân olmasaydı onları da yazmazlardı. Kısacası Mushaf'ın iki kapağı arasında Kur'ân'dan başka birşey bulunmadığında İslâm alimlerinin ittifakı vardır. Ve bunu destekleyen özel hadisler de rivayet edilmiştir. O hadislerden birisi İbn Abbas (r.a.)'dan: 'Besmeleyi terk eden Allah'ın kitabından yüz ondört âyet terketmiş olur.' Ebu Hüreyre (r.a.)'den: 'Resulullah efendimiz 'Fâtihatü'l-Kitab (Fâtiha sûresi) yedi âyettir, bunların başı
'Bismillahirrahmanirrahim'dir buyurdu. Ümmü Seleme (r.a.)'den: 'Resulullah (s.a.v.) Fâtiha'yı okudu ve 'Bismillahirrahmanirrahim elhamdülillahi rabbil âlemîn'i bir âyet saydı. O halde Fâtiha'dan bir âyet değilse, âyetin bir kısmıdır. Bundan dolayı namazda okunması farzdır ve yüksek sesle okunur. İmam Şâfiî gibi Ahmed b. Hanbel hazretlerinden de bu iki hadis arasında tereddütlü iki rivayet vardır.
Diğer taraftan İmam Mâlik hazretleri Kur'ân'ın her yerinde dahi Kur'ân'dan olduğu açıkça ve tevatür yoluyla belli olacağı, halbuki hakkında değişik görüşler bulunan bir sözün Kur'ân'dan olduğuna hükmedilemiyeceğinden dolayı ve Medine halkının geleneğine dayanarak sûre başlarındaki besmelelerin ne Fâtiha ne de diğer sûrelerden, ne de bütün Kur'ân'dan özel bir parça olmadığına ve Neml Sûresi'ndeki âyetten başkasında besmelenin Kur'ân olmayıp sûreleri birbirinden ayırmak ve teberrük (mübarek sayıldığı) için yazıldığı görüşünü ileri sürmüş ve bundan dolayı namazda ne yüksek sesle ne de gizli okunması uygun olmaz demiştir. Bunun için Mâlikîler namazda besmeleyi okumazlar.
Hanefîlere gelince, bu mezhebin en sıhhatli görüşü şudur: Sûrelerin başındaki besmele başlı başına bir âyet olarak Kur'ân'dandır. Ve sûrelerin hiç birinin bir parçası olmayarak sûreleri birbirinden ayırmak ve sûre başında teberrük olunması için inmiştir. Gerçekten yukarıda zikredilen karşıt iki değişik görüş ve delil içinde ortaya çıkan kat'î olarak bilinen nokta budur. Madem ki, yukarıda açıklanan şartlar gereğince mushafın her iki kabı arasında Kur'ân'dan başka birşey yazılmadığına dair ittifak vardır; o halde sûre başlarındaki besmeleler de Kur'ân'dandır. Şâfiî'nin ileri sürdüğü delilin kesin iddiası budur. Madem ki besmelenin, başı
[21/2 22:56] Ömer Tarık Yılmaz: Nesâi'nin rivâyetinde özetle şöyle denmiştir: '.. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'a bir bedevi geldi ve ondan abdest hakkında sordu. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm abdestin alınışını, uzuvları üçer sefer yıkayarak gösterdi, sonra şöyle söyledi: 'Abdest işte böyledir. Kim buna ziyâdede bulunursa kötü bir iş yapmış, haddi aşmış ve de zulmetmiş olur. ''
Nesâi, Tahâret 105, (1, 88).
3571 - İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm uzuvlarını birer kere yıkayarak abdest aldı.''
Buhari, Vudü 22; Ebu Dâvud, Tahâret 53, (1, 38); Nesai, Tahâret 84, 85, (1, 73, 74).
3572 - Ebu Dâvud'un bir rivâyetinde İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ şöyle der: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın nasıl abdest aldığını size göstermemi ister misiniz?'
İçinde su olan bir kab istedi, sağ eliyle bir avuç su aIdı, mazmaza ve istinşak yaptı, sonra bir avuç daha aldı, bununla iki elini birleştirip (iki eliyle) yüzünü yıkadı. Sonra bir avuç daha aldı bununla sağ elini yıkadı. Sonra bir avuç da aldı, bununla sol elini yıkadı. Sonra bir avuç su daha aldı, sonra elini çırptı, sonra başını ve kulaklarını meshetti. Sonra bir kabza su daha aIdı sağ ayağının üzerine serpti, ayağında nalın olduğu halde, sonra onu iki eliyle meshetti, elin biri ayağın üstünde, diğeri de nalının aItında. Sonra aynı şeyi sol ayağa yaptı.''
Buhari, Vudü 7; Ebu Dâvud, Tahâret 52, (137); Nesâi, Tahâret 84, 85, (1, 73, 74).
3573 - Ebu Dâvud veTirmizi'nin bir başka rivâyetinde Rübeyyi' Bintu Muavvız İbni Afrân radıyallahu anhâ der ki: '. .avuçlarını üç kere yıkadı, yüzünü üç kere yıkadı, bir kere mazmaza ve istinşak yaptı. Ellerini üçer üçer yıkadı. Başını iki kere meshetti. Başının gerisinden başladı, sonra önünden. İki kulağını da (meshetti) içlerini de, dışlarını da. Ayaklarını da üçer üçer yıkadı.''
Ebu Dâvud, Tahâret 50, (126); Tirmizi, Tahâret 25, (33).
3574 - Bir diğer rivayette: 'Başın tamamını meshetti. Bunu, başın tepesinden başlayıp saçın döküldüğü her tarafa ulaşacak şekilde saçın şeklini bozmadan icra etti' denmiştir.
Ebu Dâvud, Tahâret, 50 (128).
3575 - Bir diğer rivâyette şöyle gelmiştir: '...Başını meshetti, başın öne gelen kısmını da, arkaya gelen kısmını da, şakaklarını da, kulaklarını da birer birer meshetti.''
Ebu Dâvud, Tahâret 50, (129).
Bir diğer rivâyette: 'Elinde arta kalan su ile başını meshetti '' denmiştir.
Ebu Dâvud, Tahâret 50, (130).
3576 - Ebu Ümame radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselam abdest aldı ve bunu, yüzünü üç, ellerini üç sefer yıkayarak, 'Kulaklar baştandır '' deyip başını da üç sefer meshederek yaptı.''
Hammâd der ki: 'Bu rivâyette geçen 'Kulaklar baştandır'' ibaresi, Ebu Ümme'nin sözü mü yoksa Resülullah'ın sözü mü bilemiyorum.'
Tirmizi, Taharet 29, (37); Ebu Davud, Taharet 50, (134).
Bu metin Tirmizi'nindir. Ebu Dâvud'da şu ifade de yer alır: 'Gözpınarlarını da meshederdi.'' O rivayette: 'Kulaklar baştandır'' da demiştir.
3577 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: 'Hz. Ömer radıyallahu anh bana şunu söyledi: 'Bir adam Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'a gelmişti. Bunun abdest almış fakat ayaklarının üzerinde tırnak kadar bir yeri yıkamadan bırakmış olduğunu gördü. ResüluIlah aleyhissalâtu vesselâm, adama derhal müdâhaIe etti:
'Git abdestini güzel kıl!' Adam gidip yeniden abdest aldı, sonra namazını kıldı.'
Müslim, Tahâret 31, (243); Ebu Dâvud, Tahâret 67, (171).
3578 - Ebu Dâvud'un bir diğer rivâyetinde Resülullah'ın ashabından biri şöyle anlatır: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, ayağının sırtında dirhem büyüklüğünde bir kısma su değmemiş olduğu halde namaz kılmakta olduğunu görmüştü, derhal abdesti ve namazı iade etmesini emretti.'
Ebu Dâvud, Tahret 173.
3579 - İbnu Amr İbni'l-As radıy
[21/2 22:57] Ömer Tarık Yılmaz: seni duyuran, fıtraten dostun olan,
ve cihânda bir tekdir, senin izinde kalan.
(Seyyid Abdülhakîm) O, senin aşkınla yanan,
hürmetine nasîb et, bize şefâ’atından!
Eserinle cihânı, yeniden tenvîr eden,
sihrli bir kuvvetle, bizi kendine çeken,
ondördüncü yüzyılın, zulmetini gideren,
(Arvâs)ın ışığıdır, gerisi hayâl yalan!
Biz onun talebesi, o sizin tâlibiniz,
muhakkak aks yapar; o nûrlu kalbleriniz,
belli, birbirinize, âşıksınız ikiniz,
ve size âşık olur (Mektûbât)ı anlıyan!
MEKTÛBÂT-I İMÂM-I RABBÂNÎ
BİRİNCİ CİLD
Âlemlerin rabbi olan Allahü teâlâya hamd olsun. Rabbimizin seveceği ve beğeneceği şeklde ve bütün mahlûkların yapdıkları hamd ve şükrlerin katlarından dahâ çok hamd olsun. Onun âlemlere rahmet olarak gönderdiği en sevgili kulu Muhammed Mustafâya salât ve selâm olsun. Onun mubârek ismini söyliyenlerin her söyleyişinde ve gaflet uykusuna dalarak ismini söylemeyenlerin sayısınca ve Ona lâyık ve yakışık düâlar ve selâmlar olsun ve Onun günâhsız, her dürlü aybdan, kusûrdan uzak Âline ve Eshâbına da düâlar ve selâmlar olsun!
Bu kitâb, hakîkî âlimlerin gavsi, âriflerin kutbu, vilâyet-i Muhammediyyenin burhânı, ya’nî senedi, şerî’at-i Mustafâviyyenin hucceti, ya’nî senedi, şeyh-ul-islâm, müslimânların büyük âlimi ve Evliyânın önderi (İmâm-ıRabbânî müceddid-i elf-i sânî AHMED-İ FÂRÛKÎ Nakşibendî) sellemehullahü sübhânehü ve ebkâhü hazretlerinin (MEKTÛBÂT) adındaki kitâbının birinci cildidir. Bu cildde üçyüzonüç mektûb vardır. Bu mektûbları, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin hizmetinde ve sohbetinde bulunarak ilm ve ma’rifet sâhibi olan yâr Muhammed-ül Cedîd-i Bedahşî Talkanî “kuddise sirruh” hazretleri toplamışdır. Hak teâlânın rızâsına kavuşmak isteyenlere fâideli olmak için bu kitâbı vücûde getirmişdir. Allahü teâlâdan ismet ve tevfîk dileriz, ya’nî bizleri ayblardan, günâhlardan korumasını ve ilerlememiz, yükselmemiz için yardım etmesini dileriz.
1
BİRİNCİ MEKTÛB
Bu mektûb, kendi mürşidi, Evliyânın büyüğü, kalb ilmlerinin mütehassısı (Bâkî-billâh) hazretlerine yazılmışdır. İsm-i zâhire bağlı olan hâlleri ve Arşın üstündeki makâmlara yükselmeyi ve Cennetin derecelerini ve ba’zı Evliyânın mertebelerini bildirmekdedir:
Kâmil ve herkesi kemâle kavuşduran, vilâyet derecelerine ulaşmış, nihâyeti başlangıca yerleşdirilmiş olan yolda gidenlerin önderi, Allahü teâlânın beğendiği dînin kuvvetlendiricisi, şeyhimiz ve imâmımız şeyh Muhammed Bâkî Nakşibendî ve Ahrârî “kaddesallahü teâlâ sirrehül akdes ve bellegahüllahü sübhânehü ilâ aksâ mâ yetemennâhü” hazretlerine, kölelerinin en aşağısı olan Ahmedden en yüksek makâma dilekcedir. Kıymetli emrlerinize uyarak bu mektûbu yüzümün karası ile yazıyorum. Dağınık, bozuk olan hâllerimi titriyerek arz ediyorum. Bu yolda ilerlerken, Allahü teâlânın zâhir ismi o kadar çok tecellî etdi ki, her şeyde ayrı ayrı göründü. Bu tâifeye o kadar bağlandım ki, nasıl bildireyim, kendimi tutamıyordum. Onların şeklindeki zuhûr başka hiçbir şeyde yokdu. Âlem-i emrdeki latîfelerin hâlleri ve acâib güzellikler bu şeklde görüldüğü kadar başka hiçbir şeyde görülmüyordu. Onların yanında eriyordum. Yanıp kül oluyordum. Bunun gibi her yiyecekde, her içecekde ve her cismde ayrı ayrı tecellîler oldu. Lezzetli yemeklerde olan letâfet ve güzellik başka şeylerde yokdu. Tatlı şerbetler de, tatlı olmayanlardan böyle başka idi. Kısaca her tatlı şeyde başka başka kemâl vardı. Bu tecellînin incelikleri, yazmakla bildirilemez. Yüksek hizmetinizde bulunmakla şereflenmiş olsaydım, belki bildirmek nasîb olurdu. Bu tecellîlerin hepsi karşısında, yalnız (Refîk-ı a’lâ)yı istiyordum. Bu tecellîlere bakmamağa çalışıyordum, fekat kendimi tutamıyordum. Birdenbire, bu tecellîlerin, o zemânsız, mekânsız, hiçbirşeye be
[21/2 22:57] Ömer Tarık Yılmaz: İLKELER ve AMAÇLAR
Ana Sayfa
Aile Hayatı
İLKELER ve AMAÇLAR
Aile Hayatı
I. İLKELER ve AMAÇLAR
Kur’an-ı Kerim, erkek ve kadının bu dünyadaki yalnızlığının karşı cins ile giderildiğini belirtmektedir: “Size onlar sayesinde veya onlarla huzur ve sükunete ermeniz için kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet halketmesi O’nun kudretinin alametlerindendir. Bunda düşünen bir topluluk için işaretler vardır” (er-Rum 30/21). Fakat bu rahatlama ve sükunet bulmayı sadece cinsel ihtiyacın karşılanması ve zevk alma anlamında değerlendirmek uygun değildir. Böyle bir yaklaşım, insanın ruhi ve manevi boyutlarının ihmal edilerek sadece bedeni ihtiyaçlarıyla tanıtılması anlamına gelir. Evlenme ve aile hayatı eşlerin hem düzenli ve meşru tarzda cinsel ihtiyaçlarını karşılamasına hem de birbirlerine maddi ve manevi destek olarak hayat arkadaşlığı kurmasına vesile olduğundan çok yönlü yarar ve hikmetler taşır. Ayette de bu farklı yönlere işaret vardır. Her iki yön ile irtibatı bulunan üçüncü bir nokta ise, aile hayatını bütün canlıların tabiatlarında saklı bulunan “neslini devam ettirme” güdüsünü en tabii ve makul biçimde karşılıyor olmasıdır. İşte evlilik kurumunu ve aile hayatını, bu üç yönün meşru ve maruf, yani dinin ve aklın yadırgamadığı ilkeler ve kurallar çerçevesinde karşılanması şeklinde değerlendirmek gerekir. Meşru bir evlilik içerisinde insan bu üç ihtiyacını da karşılama imkanını elde eder. Evlenen taraflar, bu sayede kendi hayatlarıyla ilgili olarak cinsel arzu ve ihtiyaçlarını ve manevi huzur, sükun ile dayanışma ve paylaşım ihtiyacını karşıladıkları gibi, bütün canlıların fıtri özeliği olan nesli devam ettirme eğilimlerini de gerçekleştirmiş olurlar. Bu sebeple de evlilik kurumu, kısaca değinilen bu üç yönlü arzu ve isteklerin insanlık onuruna uygun tarzda ve meşru bir şekilde tatmini amacına yönelik olarak tarih boyunca değişik din, kültür ve medeniyetlerde -farklı şekil ve kurallarla da olsa tanınan ve toplumun çekirdeği olarak varlığını koruyan bir kurum olmuştur.
İslam dini evlilik kurumuna ilişkin düzenlemeler yaparken, öncelikle evliliğin anılan bu üç yönünü dikkate almış ve bunun meşru ve maruf dairede nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin belirlemeler getirmiştir. Zina yasağı ve bunun suç telakki edilerek ağır cezalara çarptırılması, aynı şekilde iffeti lekelemeye yönelik iftiranın aynı zamanda suç sayılıp buna da dünyevi ceza tertip edilmesi bu yönde atılan adımların en köklüsüdür. Bu suretle gayri meşru ve nikahsız beraberlikler çirkin görülmüş ve evlenme teşvik edilmiştir. Bundan sonraki adım, evlenmeye ilişkin bazı sınırlama ve kayıtların getirilmesidir. Bu arada evlenilmesi haram olan kadınlar (muharremat) Kur’an’da ayrıntılı olarak sayılmış ve aile hayatına ilişkin bazı hükümler sevkedilmiştir. Bununla birlikte Kur’an ayetlerinin aile hayatına ve aile içi ilişkilere yönelik düzenlemeleri hukuki nitelikler de taşımakla birlikte daha çok dini ve ahlaki boyuttadır.
Kur’an insanları evliliğe teşvik eder, evliliğin çeşitli fayda ve hikmetlerine işaret eder (en-Nisa 4/3, 24; en-Nahl 16/72; er-Rum 30/21), evliliği kocanın karısına verdiği “sağlam bir teminat” olarak nitelendirir (en-Nisa 4/21), kadının kocası kocanın da karısı üzerinde birtakım haklarının bulunduğunu bildirmekle birlikte (el-Bakara 2/228, 233; en-Nisa 4/4, 20-21; et-Talak 65/7) bu hakların ne olduğu konusunda ayrıntıya girmek yerine “maruf” ölçütünü getirir. Maruf ilahi beyan yanında, İslam toplumunun anlayış, ihtiyaç ve geleneği çerçevesinde oluşan, gerektiğinde değişen ve gelişen bir ölçüttür. Evet, Kur’an prensip itibariyle erkeklere kadınlarla iyi geçinmeyi tavsiye ederek (en-Nisa 4/19), evlilik bağının korunmasında kocaya daha ağır bir sorumluluk yükler (en-Nisa 4/34).
[21/2 22:58] Ömer Tarık Yılmaz: Aynaya Bakmak
Ana Sayfa
A
Aynaya Bakmak
Rüyada Aynaya Baktığını Görmek
Rüyada Aynada Kendisini Görmek
Rüyada Aynada Kendisini Güzel Görmek
Rüyada Aynaya Bakmış olup Ağlamak
Rüyada Aynaya Bakmış olup Gülmek
İlgili
Rüyada aynaya bakmış olmak, rüyayı gören kişinin yaşayacağı değişikliklere ve yeniliklere işaret eder. Kişi, yeni insanlarla tanışmış olacak, onlarla yeni dostluklar kurmuş olacak ve etrafını genişletecek anlamına gelir. Rüyası esnasında aynaya baktığını görmüş olan kimse yeni yerler görür, yeni mekânlara girer ve sefahatlı günler geçirir diye tabir edilirken bu rüya bir öte taraftan da rüya sahibinin gerginlikli günler geçireceğine dolayısıyla de etrafındakilere karşı tabiatsızlık edeceğine tabir edilir.
Rüyada Aynaya Baktığını Görmek
Rüyası esnasında aynaya baktığını gören şahsın rüyası hem güzel hem de zor zamanlar yaşayacağı manasına çıkar. Rüyayı gören kişinin bir yandan dostlarına karşı olacağı, onlarla düşünce ayrılıkları yaşayacağı ve kimileri ile hasım olacağı ile yorumlanırken ileri yandan da kimi dostları ile samimiyetini ilerleteceği, onlarla buluşup keyifli organizasyonlara katılacağı biçiminde tabir edilir.
Rüyada Aynada Kendisini Görmek
Rüyada aynada kendisini görmek, rüyayı gören kişinin tabiat değiştireceği, çok kırılgan olacağı, her söyleneni hata algılayacağı bu sebeple insanlarla devamlı atışma halinde olacağı ve asaplı günler geçireceği bir devir geçireceği ile yorumlanır.
Rüyada Aynada Kendisini Güzel Görmek
Rüyada aynada kendisini güzel görmek, müspet neticelere işaret eder. Rüya sahibinin istediği gibi bir hayatı olacağına, her istediğini sahip olacağına, hayallerini gerçekleştirmeyi başarmış olacağına, mutluluğu ve rahatı bulmuş olacağına ve talihinin yaşamının sonuna kadar devam edeceğine yorumlanır.
Rüyada Aynaya Bakmış olup Ağlamak
Rüyada aynaya bakmış olup gözyaşı dökmek, iyi ve hayır olmak suretiyle kabullenilir. Rüyayı gören kişinin güzel havadislerle karşılaşacağına, ziyadesiyle sevinç duyacağına ve heyecanlanmış olacağına tabir edilir. Kişi, gönül hoşluğu içinde güzel günler yaşayacaktır diye tabir edilir.
Rüyada Aynaya Bakmış olup Gülmek
Rüyada aynaya bakmış olup gülmek, sorunların geride kalmış olacağına, rüyayı gören kişinin memnun olmasına sebep olacak güzel hadiselerle karşılaşacağına ve dertlerini unutmuş olacağına tabir edilir.
İlgili
Aynada Kendini
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Ayna
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Ayna Kırılması
8 Eylül 2021
Benzer yazı
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azgın
Azgın Ata Binmek
Azgınlık
Azık
Copyright 2021 by Maviay.co
[21/2 22:58] Ömer Tarık Yılmaz: Asr-ı Sânî
Ana Sayfa
A
Asr-ı Sânî
İmâm-ı a’zam’a göre ikindi namazının başlama zamânı. İslâm memleketlerinde ikindi ezânları, asr-ı evvele göre okunmaktadır. İkindi namazı, asr-ı sânîde yâni bu ezândan kışın 36, yazın ise 72 dakîka sonra kılınırsa, İmâm-ı a’zâm’a uyulmuş olur. (İbn-i Nüceym)
İlgili
Asr-ı Evvel
9 Eylül 2021
Benzer yazı
Fey-i Zevâl
9 Eylül 2021
Benzer yazı
Asr-ı Seâdet
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[21/2 23:00] Ömer Tarık Yılmaz: Ondördüncü Lem’anın İkinci Makamı
(Makam münasebetiyle buraya alınmıştır)
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ in binler esrarından altı sırrına dairdir.
İHTAR: Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota suretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi-otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zabtetmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi-otuzdan, beş-altıya indi.
“Ey insan!” dediğim vakit nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime has iken, ruhan benimle münasebettar ve nefsi nefsimden daha hüşyar zâtlara belki medar-ı istifade olur niyetiyle, Ondördüncü Lem’anın İkinci Makamı olarak müdakkik kardeşlerimin tasviblerine havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar, delilden ziyade zevke nâzırdır.
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّح