SEMA ÖNER


GÜNÜN YAZISI

GÜNÜN YAZISI


[28.08.2023 19:21] Annem: Bir Ayet:
De ki (Allah şöyle buyuruyor): "Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir."
(Zümer, 39/53)

Bir Hadis:
Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz (iki defa aynı yanılgıya düşmez).
(Buhârî, "Edeb", 83; Müslim, "Zühd", 63)

Bir Dua:
Allah'ım! Cimrilikten ve korkaklıktan Sana sığınırım.
(Nesâî, "İstiâze", 4)

T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[28.08.2023 19:21] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Reisü’l-Kurra Hafız Mehmet Rüştü Aşıkkutlu’nun Vefatı. (1901-1980) Ankara Kocatepe Camii İbadete Açıldı (1987) Kosova Zaferi (1339)
Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: “Sizin en hayırlılarınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir. (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân, 21) 


Diyanet Takvimi Arka Yüz:
KUR’AN’IN DİĞER İSİMLERİ
Kur’an-ı Kerim’in çeşitli isimleri vardır. Bunlardan en çok kullanılanı Kur’an’dır. Bu isimlerin bazısı isim, bazısı da sıfat olarak Kur’an’da geçmektedir. Zerkeşî, Kur’an isimlerinin 55 olduğunu nakletmiştir. El-Kitâb (Kalemlerle tedvin edilen), el-Furkân (Hak ile batılı, helal ile haramı ayıran), ez-Zikr (Allah’ı andırıp, tanıtan ve unutmamak üzere hatırlatan), et-Tenzîl (Allah katından indirilen) en meşhur isimlerinden olup; el-Hüdâ (Hidayet), er-Rahmet (Esirgemek, ihsanda bulunmak), eş-Şifâ, el-Mev’ıza (Öğüt), en-Nûr; el-Mübârek, el-Mübîn (Apaçık), el-Büşrâ (Müjde), el-Azîz (Kıymetli-Yüce), el-Mecîd (Şerefli-Üstün), el-Beşîr/en-Nezîr (Müjdeleyici-Korkutucu), er-Rûh, el-Mesânî, Ümmü’l-Kitâb en meşhur sıfat isimlerindendir. Kur’an-ı Kerim’e verilen diğer isim ve vasıfların bazıları şunlardır: “El-Müheymin, el-Hakk, elHakîm, el-Burhân, el-Vahy, el-Beyân, el-Belâğ, et-Tezkire, el-Urvetü’l-vüskâ, el-Fasl, el-Adl, es-Sıdk, Kelâmullah, Hablullah, Ahsenü’l-hadîs.”

T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[28.08.2023 19:21] Annem: Onlara, "İnsanların inandıkları gibi siz de inanın" denildiğinde ise, "Biz de akılsızlar gibi iman mı edelim?" derler. İyi bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir, fakat bilmezler. - Bakara - 13. Ayet
[28.08.2023 19:21] Annem: Yoksula verilen sadaka bir, akrabaya verilen ise hem sadaka hem de sıla-i rahim olmak üzere iki sadaka sayılır. - Nesâî, Zekât, 82
[28.08.2023 19:21] Annem: "Allahım! Senin isminle ölür, senin isminle dirilirim." - (Buhârî, De’avât, 7, 8, 16; Müslim, Zikr, 59)
[28.08.2023 19:22] Annem: Doğruluk, müminin en önemli özelliklerinden biridir. Zira mümin, insanların kendisinden emin oldukları kişidir. “Allah’a inandım de, sonra dosdoğru ol!” diyerek (Müslim, Îmân, 62) imanın ardından hemen doğruluğa vurgu yapan Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), şaka yollu olsa da yalanı terk etmediği sürece kişinin tam anlamıyla mümin olamayacağını bildirmiştir (İbn Hanbel, II, 353) Yalan söylemek, ahde vefa göstermemek ve emanete hıyanet gibi doğrulukla bağdaşmayan tavırların münafıkların özelliklerinden olduğunu belirterek (Buhârî, Edeb, 69) müminlere şu tavsiyede bulunmuştur: “Doğruluktan ayrılmayınız. Muhakkak ki doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğru olanı ararsa Allah katında ‘sıddîk’ (özü sözü bir olan kişi) olarak yazılır. Yalandan sakının! Çünkü yalan kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi yalan söyleyip, yalanı araştıra araştıra Allah katında yalancı olarak yazılır.” (Müslim, Birr, 105) - DOĞRULUK İYİLİĞE İYİLİK DE CENNETE GÖTÜRÜR
[28.08.2023 19:22] Annem: Nevileri
13- Tavaf, lûgatta ziyaret etmek ve bir şeyin etrafında dolanmak manasıdır. Tavaf edene Taif ve tavaf edilen yere de Metaf denir.
Din deyiminde tavaf, Kabe'nin etrafında yedi defa dönmekten ibarettir. Şöyle ki:
Kabe'nin güney tarafındaki bir köşesine Rükn-ü Hacer ve diğer köşesinde Rükn-ü Yemanî denir. Rükn-ü Hacer'de Hacer-i Esved denilen mübarek bir taş vardır ki, tavafa buradan başlanır. Beyt-i Muazzama sola alınarak Kabe'nin kapısına doğru gidilmek suretiyle Beyt'in çevresinde dolaşır. Böylece Hacer-i Esved'den başlayarak yapılan bir dolaşım yine orada tamamlanmış olur. Buna bir "şavt" denir. Aynı şekilde yedi defa yapılan şavt ile tavaf biter.
14- Tavaf, bir nevi namazdır. Allahü Teâlâ'ya heyecan ve muhabbetle yapılan tazimin bir nişanesidir. Allah'ın Arş'ı etrafında dolaşan kutsal meleklerin hallerine bir benzeyiş şeklidir.
Kâbe-i Muazzama, bu yaşanılan âlemde, göremediğimiz melekler alemindeki İlâhî makamın bir görüntüsü yerindedir. Bu maddî Beyt'in çevresindeki beden hareketleri, melekler âleminde Arş çevresinde yapılan ruhanî hareketlerin birer işaretidir.
15- Gerek tavafa başlarken ve gerek tavaf esnasında Hacer-i Esved'in önüne her geldikçe ona karşı durulur. Namaza durur gibi, eller kaldırılır, tekbir ve tehlil getirilir. Mümkünse öpülür veya eller sürülür. Bu da mümkün değilse, yalnız ona karşı eller yukarı kaldırılır, işaret yapılır ki, buna İstilâm (Selâmlamak) denilmektedir.
Hacer-i Esved'e böyle el koymak, Yüce Allah'a ibadet ve itaat etmek üzere söz vermenin ve bunda kararlı olmanın bir nişanı demektir.
16- Tavafın nevilerine gelince: Bunlar aşağıda yazıldığı şekilde beş kısımdır:
1) Kudûm Tavafı: Taşradan Mekke-i Mükerreme'ye varılınca ilk yapılan tavaftır. Bu tavaf, afaki (Mikat dışında gelenler) için sünnettir. Buna Tavaf-i Lika da denir.
(İmam Malik'e göre bu tavaf vacibdir.)
2) Ziyaret Tavafı: Arafat'dan döndükten sonra yapılan tavaftır. Buna "Tavaf-i İfaze" de denir. İşte haccın iki rüknünden biri bu tavaftır ki, dört şavtı farzdır.
3) Sader Tavafı: Hac esnasında Mina'da taşlar atıldıktan sonra, Mekke'ye inilince yapılan tavaftır. Buna "Veda Tavafı" da denir. Bu tavaf, Mikat dışından gelenler (Afakî'ler) için vacibdir. Bununla hac işleri (menasik) tamamlanmış olur. Hacılar bu tavafla Kabe'ye veda ederek vatanlarına dönmeye başlarlar.
(Bu tavaf, Şafiîler'de vacib veya sünnettir.)
4) Nafile Tavaf: Mekke'de bulunan müslümanların Kabe etrafında zaman zaman yaptıkları nafile tavaftır. Böyle bir tavaf, Mikat dışından gelenler için, nafile namaz kılmaktan daha faziletlidir. Çünkü onlar her zaman bu şerefi elde edemezler.
5) Umre Tavafı: Bunun dört şavtı Umre'nin rüknünden olan tavaftır ve farzdır. Bunun yerine başka bir şey geçemez. Umre'de kudûm tavafı ile Sader tavafı yoktur. Umre'ye İhramla başlanır, traş olmak veya saç kısaltmakla Umreye son verilir.
17- Tavaf esnasında tekbir ve tehlil getirilir, salât ve selâm okunur. Tavaf şavtları arka arkaya yapmak şart değildir. Bu tavaf henüz tamamlanmadan namaz için veya abdesti tazelemek için bırakılsa, tavaf bozulmaz. Geri kalan kısım sonra tamamlanabilir. Tavaf sırasında kadınların erkeklerle aynı hizada bulunmaları tavafı bozmaz
[28.08.2023 19:23] Annem: (görmeden) de iman ederler. Diğer bir tabirle onlar, gözle değil, kalp ile iman ederler, onlar bütün şüphelerden uzak oldukları gibi, iman etmek için önlerine dikilmiş putlara, haçlara da bağlanmazlar, gözlerinin önünde bulunan bugünkü ve şu andaki görülen ve hissedilen şeylere saplanıp kalmazlar, his ötesini, kalbi ve kalp ile ilgili şeyleri tanırlar. İşlerin başı görülende değil ruh, akıl, kalp gibi görülmeden görende, tutulmadan tutanda, zaman ve mekana bağlı olmayarak maddeleri fırlatıp oynatan, fezaları doldurup boşaltandadır. Onların sağduyuları, saf basiret ve ferasetleri, temiz akılları, açık anlayışları, sıhhatli görüşleri, sözün kısası anlayış kabiliyetleri, kötülüklerden silkinebilecek anlayışlı hisleri, yükseklere koşabilecek azimli vicdanları ve iyi seçimleri vardır. Görünen ve hissedilen şeyleri yarar, kabuklarını soyarlar; içindeki özüne, önündeki ve arkasındakinin sırrına nüfuz ederler; görenle görüleni ayırtederler; hissedilenden düşünülene intikal edebilirler; varlık ve yokluk içinde gaybden görünürlüğe, görünürlükten gaybe gelip, geçip giden ve hissedilen hadiselerin satırları altındaki gayba ait mânâları sezerler.

Hakikatte varlıklar, görülen ve görülmeyen, diğer bir tabirle "meşhût" ve "gayr-i meşhût" olmak üzere ikiye ayrılır. Ve birçok bilgin hakikati, görülmeyen ve hatta görülemiyen kısmında kabul ederler ve buna "mânâ âlemi", "gerçek âlem", "akıl âlemi", "ruh âlemi" veya "gayb âlemi" derler ve Felsefe'nin konusu olarak da bunu tanırlar. Gerçekten şimdiki Batı felsefelerinde de şunu görüyoruz: Görülen veya dışta müşahede edilen şeyler bize beş duyumuzla geliyor ve bunların her birinin de bir âmili (sebebi) var: Işık, ses, koku, tat, ısı ve soğukluk. Biz, bizzat bunları his ve müşahede ederiz ve bunlar vasıtasıyla da diğer şeyleri. Bilimler ve özellikle müsbet ilimler (fen bilimleri) gösteriyor ki, bunların her biri bir tecelliden, bir gösteriden, bize bir görünüşten, bir hadiseden ibarettir. Mesela ışık dediğimiz parıltı bizim dışımızda mevcut değildir.

Çünkü dışta ışık bilimin ortaya koyduğuna göre, bir titreşimden ibaretir. Görünmeyen, madde atomlarının veya esirin titreşimleridir. Parıltı, ışık o titreşimin bizim gözümüzle ilişkisi, temas etmesi sırasında vâki olan ani bir görüntüdür. Bu meseleyi İmam Gazali "İhyâ"sında şöyle tesbit etmiştir: Güneşin ışığı, halkın zannettiği gibi, güneşten çıkıp bize kadar gelen haricî bir nesne değildir. Belki gözümüzün güneşle karşı karşıya gelme anında bizzat ilâhiîkudret ile yaratılan bir hadisedir. Bu gerçek, keşf ehline görünmüştür. Ses de aynen böyle. Biz biliyoruz ki ses, hâriçte havanın özel bir dalgalanmasından ibârettir. Kulağımızdaki gürültü mânâsına gelen ses, o dalgalanmanın kulağımıza dokunduğu anda hâsıl olan (oluşan) bir tecellidir. Isı ve soğuk dediğimiz şey de, esasında ışık gibi esire veya atoma ait bir titreşimdir. Bunun içindir ki, ısı ışığa, ışık ısıya dönüşür. Aralarında bir mertebe (derece) farkı vardır. Bunu elektrikten anlıyoruz. Kısacası koku ve tat da esasında birer titreşim olup, bizim koku alma ve tadma duyularımıza dokunmasında koku ve tad olarak ortaya çıkarlar. Demek görme ve dış görünüşte vasıta olan bu beş âmil (etken)in hepsi gerçekte hareketle ilgilidir ve hepsi hareketin bize özel birer görünümüdür. Biz bu hareketleri görmüyoruz. Acaba kütlelerde gördüğümüz hareket nedir? O da görünmeyen gerçeğin bir tecellisi değil midir? O halde bu vasıta (araç)larla gördüğümüz önümüzdeki âlem hep birer hayalden, birer tecelliden başka birşey değildir. Bunların hedef ve gayesi olan gerçek ise görülmez. Genel göçler, memleketlerin kuruluşu, haberleşmeler... gibi tarihî olayların illet ve gayeleri de insanların tasavvurları, duyguları, iradeleri... gibi
[28.08.2023 19:23] Annem: ABDESTİN FAZİLETLERİ

3551 - Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Allah'ın hataları silmeye ve dereceleri yükseltmeye vesile kıldığı şeyleri size söylemiyeyim mi?''

"Evet ey Allah'ın Resülü, söyleyin!'' dediler. Bunun üzerine saydı:

"Zahmetine rağmen abdesti tam almak. Mescide çok adım atmak. (Bir namazdan sonra diğer) Namazı beklemek. İşte bu ribâttır, işte bu ribâttır. İşte bu ribâttır."

Müslim, Tahâret 41, (251); Muvatta, Sefer 55, (1,161); Tirmizi, Tahâret 39, (52); Nesâi, Tahâret 106.

3552 - Ukbe İbnu Âmir radıyallahu anh anlatıyor: "Üzerimizde develeri gütme işi vardı, (bunu sırayla yapıyorduk.) (Bir gün) gütme nöbeti bana gelmişti. Günün sonunda develeri kıra ben çıkarıyordum. (Birgün, nöbetimden dönüşte) Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'a geldim, ayakta halka hitabediyordu. Söylediklerinden şu sözlere yetiştim:

"Güzelce abdest alıp, sonra iki rek'at namaz kılan ve namaza bütün ruhu ve benliği ile yönelen hiç kimse yoktur ki kendisine cennet vâcib olmasın!"

(Bunları işitince kendimi tutamayıp:) "Bu ne güzel!'' dedim. (Bu sözüm üzerine) önümde duran birisi:

"Az önce söylediği daha da güzeldi!'' dedi. (Bu da kim? diye) baktım. Meğer Ömer İbnu'I-Hattâb'mış. O, sözüne devam etti:

"Seni gördüm, daha yeni geldin. Sen gelmezden önce şöyle demişti:
[28.08.2023 19:24] Annem: Vaktin devâmlı olması demek, bu vaktdeki hâlin bilinmesi ve başka şeyleri gibi eserlerinin, alâmetlerinin devâmlı olması demek değildir. Belki, vaktin olduğu gibi devâm etmesi ve hâlin kendisinin devâmlı olması demekdir. Bir şeyi yanlış zan etmek, onun doğru olmasına ziyân getirmez. Hattâ çok zanlar vardır ki, günâh olur.

Söz uzadı. Biz yine kendimize gelelim! Mukaddes meydânda “celle şânüh” söz binicisini koşturamıyacağımız için, kendi kulluğumuzu, aşağılığımızı ve gücümüzün yetersiz olduğunu anlatalım. İnsan, kulluk vazîfelerini yapmak için yaratıldı. Bir kimseye başlangıçda ve ortalarda aşk ve muhabbet verilirse, onun Allahü teâlâdan başka şeylere olan bağlılıklarını kesmesi için verirler. Aşk ve muhabbet de aranılacak, özenilecek şey değildir. Kulluk makâmına kavuşmak için birer aracıdırlar. Bir kimsenin Allahü teâlâya kul olması için, Ondan başka şeylere kul olmakdan ve bağlanmakdan tam kurtulması lâzımdır. Aşk ve muhabbet, bu bağlılıkları kesmekden başka bir işe yaramaz. Bunun için, vilâyet ya’nî evliyâlık mertebelerinin sonu, en yükseği (Abdiyyet makâmı)dır. Vilâyet derecelerinde, abdiyyet makâmının üstünde hiçbir derece yokdur. Bu makâmda
[28.08.2023 19:24] Annem: Ahlakın Gayesi

Ana Sayfa
İslam Ahlakı
Ahlakın Gayesi
İlgili
 

 İslam Ahlakı

 


C) Ahlakın Gayesi

Din dışı ahlak görüşleri ahlak için genellikle dünyevi gayelerden söz etmişler ve bedensel haz, ruhsal haz, kişisel veya toplumsal yarar yahut mutluluk gibi farklı gayeler göstermişler; ünlü Alman filozofu Kant ise bütün bu görüşleri reddederek, ahlakın kendi dışında, diğer bir deyişle iyi veya ödevden başka bir amacının olamayacağını savunmuştur (geniş bilgi için bk. Çağrıcı, a.g.e., s. 108-128).

Kur’an ve Sünnet’te ise güzel ahlakı (ahlak-ı hamide) oluşturan erdemlerin bu dünyada fert ve toplum hayatına kazandırdığı maddi ve manevi faydalar, kötü ahlakı (ahlak-ı zemime) oluşturan erdemsizliklerin doğurduğu zararlar üzerinde durulmuştur. Allah, “Şükrederseniz (nimetlerimi) arttırırım” (İbrahim 14/7); “Şeytan içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve nefret sokmak ister” (el-Maide 5/91) buyurur; iyi kullarını yeryüzüne hakim kılacağını bildirir (el-Enbiya 21/105). Ayrıca birçok eski milletlerin yıkılışında ahlaki çöküntünün önemli ölçüde rol oynadığı haber verilir. Bununla birlikte, ahlak prensiplerine aykırı davranışların doğurduğu bu tür tabii ve fiziki zararlar, sosyal ve manevi sıkıntılar İslam’da ahlaki yaptırım sayılmaz; dolayısıyla kişiyi sorumluluktan kurtarmaz. Gerçi dünyevi musibetlerin günahlar için kefaret sayılacağına dair bazı hadisler vardır (bk. Buhari, “Fiten”, 17; Müslim, “Birr”, 49; Darimi, “Rikak”, 56; Müsned, V, 173, 177, 289). Fakat bu, ahlaki fenalıkların doğurduğu musibet ve zararın zaruri sonucu değil, musibete uğrayan kişinin bu durumdayken gösterdiği sabır, rıza, tevekkül gibi müslümana yakışır olumlu tavırların karşılığıdır.

Diğer yandan, kişinin ruhi benliğinde iyiliğin meydana getirdiği sevincin, kötülüğün meydana getirdiği pişmanlık ve elemin Kur’an ve Sünnet’te büyük bir değer taşıdığı görülür. Nitekim Peygamber efendimiz, “Bir insan iyilik yaptığında sevinç, kötülük yaptığında üzüntü duyabiliyorsa artık o gerçekten mümindir” (Müsned, I, 398) buyurmuş, hatta iyilik (bir) ve kötülüğü (ism), kişinin vicdanında (nefs) meydana getirdiği etkilenmenin mahiyetine göre tarif etmiştir (Müslim, “Birr”, 14, 15; Tirmizi, “Zühd”, 52). Ancak vicdan duygusu insanı kötülük yapması halinde kınayan bir güç (ennefsü’l-levvame) olabileceği gibi (el-Kıyame 75/2), kötülük karşısında duyarlılığını kaybederek “kaskatı kesilmiş kalp” haline de dönüşebilir (el-Maide
5/13; ez-Zümer 39/22). Bu yüzden İslam’da bütün ahlaki vazifeler uhrevi yaptırımlara bağlanmış (el-Kasas 28/83-84; Taha 20/15; el-Mü’min 40/17; elCasiye 45/27), iyiler için cennet vaad edilmiş, kötüler cehennemle tehdit edilmiştir. Bununla birlikte ahlak kurallarının uygulanmasında, özellikle toplumsal düzenin sağlıklı işletilmesinde genellikle sadece bu motiflere dayanan bir ahlak tam olarak saygıya değer sayılamayacağından, Kur’an ve Sünnet’te Allah’ı en yüksek derecede sevmek (el-Bakara 2/165), O’nun hoşnutluğuna layık olmak ve O’ndan hoşnut olmak (el-Maide 5/119) temel ahlaki amaç ve motif olarak gösterilmiş, doğru inanç ve temiz yaşayışın en üstün gayesinin Allah rızası olduğu vurgulanmıştır (et-Tevbe 9/72; el-Hadid 57/27). Kur’an-ı Kerim’de her şeyin üstünde ve her şeyden daha değerli olduğu bildirilen (et-Tevbe 9/72) Allah rızası yani Allah’ın kulundan hoşnut olması, inananlar için bu dünyada hissedilemez değildir. Allah’a derinden inanıp saygı duyan ve her durumda O’nunla birlikteliğinin bilincini yaşayan, bu inanç ve duygular içinde ruhunu erdemlerle ve hayatını iyiliklerle süsleyen, iradesinin bütün gücüyle kötülüklere karşı koyan, gücünü aşan durumlarda Allah’a sığınıp (tevekkül) inayetini dileyen insan, O’nun hoşnutluğunu kazanm
[28.08.2023 19:25] Annem: Aşk / aşık

Ana Sayfa
A
Aşk / aşık
Yürek sızısına,üzüntü ve kedere delalet eder.Aşık olduğunu gören üzüntüye düşer.Aşık olup öldüğünü gören vuslata eremez.Aşk etkisiyle öldüğünü,sonra da dirildiğini gören maşukuna kavuşur.Gezginci aşık,gönül ehli,gönül zengini,dünyanın zorluklarıı karşısında çaresiz kalmış kimseye delalet eder.Düşünde Cennete girdiğini gören sevgilisine kavuşur.(Ayrıca Bakınız;Muhabbet.)Rüyada sevgilisi ile başka birisini görmek,erkek için sevgilisinin kendisine çok sadık olduğuna,kadın içinse,tehlikeli bir rakibi olduğuna işarettir.Aşık olduğunu görmek çok mutlu olacağınız anlamına gelir.Çevrenizdeki insanlardan memnun olduğunuzun,işte başarılı olacağınızın işaretidir.Rüyada aska dair bir roman okumak veya bir kimsenin aska tutulmus oldugunu görmek hafif bir hastaliga tutulacagina ve kisa bir zamanda iyilesecegine delalet eder.Bir baska rivayete görede:Rüyada asik olmak bela,üzüntü ve kederdir.Bundan dolayi bir kimse rüyada asik oldugunu görse,bir belaya ugrar.Bir kimse rüyada “seni seviyorum” diyen bir adam görse,o adamin rüyayi görene kizmasi seklinde tabir olunur.Rüyada her arzusunu ve sehvani isteklerim hiçbir mani olmadan yerine getirdigini gören kimsenin,kalbi bozuk olur ve her belaya duçar olur.Ask,uyanikken bir seye düskünlüge,halkin kendisine sefkat ve merhamet etmesini gerektiren bir söhrete,fakirlige ve hasta için ölüme isaret eder.Rüyada bir seye karsi asiri sevgi göstermek,rüya sahibinin dininin noksan olmasina,haris ve gaflet içinde olmasina isaret eder.Rüyada severek bir is yaptigini ve onu yapmakla da zevk aldigini gören kimse,nefsin arzularina uyarak sonucu olmayan bir is yapar.Ask üzüntü ve kederdir.Binaenaleyh rüyada asik oldugunu gören kimseye üzüntü ve keder erisir.Zira asiklar üzüntülü ve mahzundurlar.Ask,rüya sahibinin gizleyemedigi bir sözü açiklamasina delalet eder.Rüyada daglanmak ve yanmak aska delalet eder.Rüyada atese girmek ise sevgiliden ayrilmaktır.

 

in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azık
Azil
Azmetmek
Azrail
[28.08.2023 19:26] Annem: ACÛZE

Ana Sayfa
A
ACÛZE
İhtiyar, çok yaşlı kadın.
Yaşlı bir kadın Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve selleme geldi. Resûl-i ekrem;
“Acûze Cennet’e giremez!” buyurdu. Bunun üzerine kadın ağlamaya başladı. Bunu görenPeygamber efendimiz; “Sen o gün yaşlı değil, genç olursun” buyurdu ve gönlünü aldı.
(İhyâu ulûmiddîn)
Kızların, kadınların, acûzelerin beş vakit namaz, Cumâ, bayram namazları ve va’z dinlemek için câmiye gitmeleri câiz değildir. (İbn-i Âbidîn)

İlgili
İMÂM
9 Eylül 2021
Benzer yazı
RÂZI
9 Eylül 2021
Benzer yazı
MÜKELLEF
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[28.08.2023 19:27] Annem: risaleyi mütalaa eden zâtlar, inceden inceye, hususan cifrî hesabatına meşgul olmağa lüzum yok; bir kısmı anlaşılmasa da zararı yok. Hem umumunu okumak da lâzım değil. Hem Keramet-i Gavsiye’nin âhirinde, Şamlı Hâfız Tevfik’in fıkrasından başlayıp âhire kadar mütalaadan sonra ve baştaki mukaddemeyi okuduktan sonra 2(Haşiye) istediği parçayı okusun.

Said Nursî

* * *

Şamlı Hâfız Tevfik’in fıkrası
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

Mukaddime: Malûm olsun ki: “Zübdet-ür Resail Umdet-ül Vesail” namında kutb-ül ârifîn Ziyaeddin Mevlâna Şeyh Hâlid (Kuddise sırruhu)nun mektubat ve resail-i şerifelerinden muktebes nasayih-i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi onüç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütalaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitablarımın içerisinde birşey ararken elime geçti. Dedim: “Bu Hazret-i Mevlâna Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbanî’den sonra, tarîk-i Nakşî’nin en mühim kahramanıdır. Hem Tarîk-i Hâlidiye-i Nakşiye’nin pîridir.” Risaleyi mütalaa ederken Hazret-i Mevlâna’nın tercüme-i halinde şu fıkrayı gördüm:

Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim Müstedrek’inde ve Ebu Davud Kitab-ı Sünen’inde, Beyhakî Şuab-ı İman’da tahric buyurdukları:

اِنَّ اللّهَ يَبْعَثُ لِهذِهِ اْلاُمَّةِ عَلَى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا

yani “Her yüz senede Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor.” hadîs-i şerifine mazhar ve mâsadak ve müzhir-i tâm olan Mevlâna eşşehîr kutb-ül ârifîn, gavs-ül vâsılîn, vâris-i Muhammedî, kâmil-üt tarîkat-ül aliyyeti ve-l müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenaheyn Kuddise sırruhu.. ilh…

Sonra tarihçe-i hayatında gördüm ki, tevellüdü 1193 tarihindedir. Sonra gördüm ki, 1224 tarihinde Saltanat-ı Hind’in payitahtı olan Cihanabad’a dâhil olmuş. Tarîk-ı Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış.

Sonra 1238’de, ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini celbedip, vatanını terk ederek diyar-ı Şam’a hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki, Hazret-i Mevlâna’nın (K.S.) nesli, Hazret-i Osman bin Affan Radıyallahü Anh’a mensubdur.

Sonra gördüm ki; tercüme-i halinde istidad-ı fıtrî ve kabiliyet-i hârika ile, sinni yirmiye baliğ olmadan evvel a’lem-i ülema-i asr ve allâme-i vakit olmuş. Süleymaniye kasabasında tedris-i ulûm ile iştigal eylemiştir.

Sonra Üstadımın tarihçe-i hayatını düşündüm. Baktım, dört mühim noktada tevafuk ediyorlar:

Birincisi: Hazret-i Mevlâna 1193’te dünyaya gelmiş. Üstadım ise arabî 1293’te, tam Mevlâna Hâlid’in yüz senesi hitam bulduktan sonra dünyaya gelmiş.

İkincisi: Hazret-i Mevlâna’nın (K.S.) tecdid-i din mücahedesine başlangıcı ve mukaddimesi, Hindistan’ın payitahtına 1224’te girmiş. Üstad ise aynen yüz sene sonra, 1324’te Osmanlı Saltanatının payitahtına girmiş, mücahede-i maneviyesine hazırlanmış.

Üçüncüsü: Ehl-i siyaset, Hazret-i Mevlâna’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm
[28.08.2023 19:27] Annem: Maânînin tasavvurlarından sonra elfazın arkasına gitmekle fikirleri çatallaşmıştır. Gide gide elfaz manaya galebe etmekle istihdam ederek; lafz, manaya hizmet etmek olan kaziye-i tabiiye aksine çevrildiğinden, tabiat-ı belâgattan böyle lafızperest mutasallıfların san’atına kadar.. yok belki tasannularına uzun bir mesafe girmiştir. Eğer istersen Harîrî gibi bir dâhiye-i edebin Makamat’ına gir, gör! O dâhiye-i edeb nasıl hubb-u lafza mağlub olarak lafızperestlik hevesi o kıymetdar edebini lekedar ettiği gibi lafızperestlere de bast-ı özür etmiştir ve nümune-i imtisal olmuştur. Onun için o koca Abdülkahir bu hastalığı tedavi etmek için, Delail-i İ’caz ve Esrar-ül Belâgat’ın bir sülüsünü onun ilâçlarından doldurmuştur. Evet lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır…

Tenbih: Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır.. öyle de; suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için, çok edib edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır. Evet lafza zînet
[28.08.2023 19:28] Annem: kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun ruhudur. Onu zayi’ olmaktan ve fenadan ve başıboşluktan muhafaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele teslimin derin bir sevinç verdiğini kat’î hissettim. Ve insanın amelini yazan melekler hatırıma geldi. Baktım, aynen bu meyve gibi çok tatlı meyveleri var.

Birisi: Her insan kıymetli bir sözünü ve fiilini bâkileştirmek için iştiyakla kitabet ve şiir, hattâ sinema ile hıfzına çalışır. Hususan o fiillerin Cennet’te bâki meyveleri bulunsa, daha ziyade merak eder. “Kiramen Kâtibîn” insanın omuzlarında durup onları ebedî manzaralarda göstermek ve sahiblerine daimî mükâfat kazandırmak, o kadar bana şirin geldi ki tarif edemem.

Sonra ehl-i dünyanın, beni hayat-ı içtimaiyedeki herşeyden tecrid etmek içinde bütün kitablarımdan ve dostlarımdan ve hizmetçilerimden ve teselli verici işlerden ayrı düşürmeleriyle beraber, gurbet vahşeti beni sıkarken ve boş dünya başıma yıkılırken, melaikeye imanın pek çok meyvelerinden birisi imdadıma geldi. Kâinatımı ve dünyamı şenlendirdi, melekler ve ruhanîlerle doldurdu, âlemimi sevinçle güldürdü. Ve ehl-i dalaletin dünyaları vahşet ve boşluk ve karanlıkla ağladıklarını gösterdi.

Hayalim bu meyvenin lezzetiyle mesrur iken, umum peygamberlere imanın pek çok meyvelerinden buna benzer bir tek meyvesini aldı, tattı. Birden, bütün geçmiş zamanlardaki enbiyalarla yaşamış gibi onlara imanım ve tasdikim, o zamanları ışıklandırdı ve imanımı küllî yapıp genişlendirdi. Ve âhirzaman peygamberimizin imana ait olan davalarına binler imza bastırdı, şeytanları susturdu.

Birden “Hikmet-ül İstiaze Lem’ası”nda kat’î cevabı bulunan bir sual kalbime geldi ki: “Bu meyveler gibi hadsiz tatlı semereler ve faideler ve hasenatın gayet güzel neticeleri ve menfaatleri ve Erhamürrâhimîn’in gayet merhametkârane tevfikleri ve inayetleri ehl-i hidayete yardım edip kuvvet verdikleri halde; ehl-i dalalet neden çok defa galebe eder ve bazan yirmisi, yüz tane ehl-i hidayeti perişan eder.” diye, manen benden soruldu. Ve bu tefekkür içinde, şeytanın gayet zaîf desiselerine karşı Kur’anın büyük tahşidatı ve melaikeleri ve Cenab-ı Hakk’ın yardımını ehl-i imana göndermesi hatıra geldi. Risale-i Nur’un onun hikmetini kat’î hüccetlerle izahına binaen, o sualin cevabına gayet kısa bir işaret ederiz:

Evet bazan serseri ve gizli, muzır bir adamın bir saraya ateş atmağa çalışması yüzünden, yüzer adamın yapması gibi; yüzer adamın muhafazası ile ve bazan devlete ve padişaha iltica ile o sarayın vücudu devam edebilir. Çünki onun vücudu, bütün şeraitin ve erkânın ve esbabın vücuduyla olabilir. Fakat onun ademi ve harab olması bir tek şartın ademiyle vaki’ ve bir serserinin bir kibritiyle yanıp mahvolduğu gibi, ins ü cinn şeytanları az bir fiil ile büyük tahribat ve dehşetli manevî yangınlar yaparlar. Evet bütün fenalıklar ve günahlar ve şerlerin mâyesi ve esasları ademdir, tahribdir. Sureten vücudun altında, adem ve bozmak saklıdır.

İşte cinnî ve insî şeytanlar ve şerirler bu noktaya istinaden gayet zaîf bir kuvvetle hadsiz bir kuvvete karşı dayanıp, ehl-i hak ve hakikatı Cenab-ı Hakk’ın dergâhına ilticaya ve kaçmaya her vakit mecbur ettiğinden, Kur’an onları himaye için büyük tahşidat yapar.

Doksandokuz esma-i İlahiyeyi onların ellerine verir. O düşmanlara karşı sebat etmelerine çok şiddetli emirler verir.

Bu cevabdan, birden pek büyük bir hakikatın ucu ve azametli, dehşetli bir mes’elenin esası göründü. Şöyle ki:

Nasılki Cennet bütün vücud âlemlerinin mahsulâtını taşıyor ve dünyanın yetiştirdiği tohumları bâkiyane sünbüllendiriyor, öyle de; Cehennem dahi, hadsiz dehşetli adem ve hiçlik âlemlerinin çok elîm neticelerini göstermek için o adem mahsulâtlarını kavuruyor ve o dehşetli Cehennem fabrikası, sair vazifeleri içinde, âlem-i vücud kâinatını âlem-i adem pislikl
[28.08.2023 19:28] Annem: Onsekizinci Mektub
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

(Bu mektub üç mes’ele-i mühimmedir.)

BİRİNCİ MES’ELE-İ MÜHİMME: “Fütuhat-ı Mekkiye” sahibi Muhyiddin-i Arab (K.S.) ve “İnsan-ı Kâmil” denilen meşhur bir kitabın sahibi Seyyid Abdülkerim (K.S) gibi evliya-i meşhure; küre-i arzın tabakat-ı seb’asından ve Kaf Dağı arkasındaki Arz-ı Beyza’dan ve Fütuhat’ta Meşmeşiye dedikleri acaibden bahsediyorlar; “gördük” diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise; halbuki, bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem Coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabul edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilaf-ı vaki’ ve hilaf-ı hak söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir?

Elcevab: Onlar ehl-i hak ve hakikattırlar; hem ehl-i velayet ve şuhuddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihatasız olan halet-i şuhudda ve rü’ya gibi rü’yetlerini tabirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı
[28.08.2023 19:28] Annem: شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Aziz sıddık kardeşlerim!

Ondokuzuncu Söz’ün âhirinde Kur’andaki tekrarın ekser hikmetleri, Risale-i Nur’da dahi cereyan eder. Bilhâssa ikinci hikmeti tamtamına vardır. O hikmet şudur:

Herkes her vakit Kur’ana muhtaçtır. Fakat herkes, her vakit bütün Kur’anı okumağa muktedir olamaz. Fakat bir sureye galiben muktedir olur. Onun için en mühim makasıd-ı Kur’aniye ekser uzun surelerde dercedilerek; herbir sure küçük bir Kur’an hükmüne geçmiş. Demek hiçbir kimseyi mahrum etmemek için haşir ve tevhid ve kıssa-i Musa (A.S.) gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş. Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, bazı ince hakaik-i imaniye ve kuvvetli hüccetleri müteaddid risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ederdim. Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış? Sonra kat’î bir surette bildim ki: Herkes bu zamanda Risale-i Nur’a muhtaçtır. Fakat umumunu elde edemez. Elde etse de tamam okuyamaz. Fakat küçük bir Risale-i Nur hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayı elde edebilir. Ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu mes’eleleri onda okuyabilir ve gıda gibi her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi, o da mütalaasını tekrar eder.

İkinci Bir Nokta: Âyet-ül Kübra’dan çıkan “Vird-ül Ekber” namındaki arabî risaleciğin âhirinde, Risale-i Münacat’ın başındaki âyetin tefsiri diye arabî kısımları ilâve edilse, beraber okunsa münasibdir. Biz de nüshamızda yazdık.

Üçüncü Nokta: Aziz kardeşlerim! Çok defa kalbime geliyordu. Neden İmam-ı Ali (R.A.) Risale-i Nur’a ve bilhâssa Âyet-ül Kübra Risalesi’ne ziyade ehemmiyet vermiş? diye sırrını beklerdim. Lillahilhamd ihtar edildi. İnkişaf eden o sırra şimdilik yalnız kısa bir işaret ediyorum. Şöyle ki:

Risale-i Nur’un mümtaz bir hâsiyeti, imanın en son ve en küllî istinad noktasını, kuvvetli ve kat’î beyan olduğundan; bu hâsiyet Âyet-ül Kübra Risalesi’nde fevkalâde parlak görünüyor. Ve bu acib asırda mübareze-i küfür ve iman, en son nokta-i istinada sirayet ederek ona dayandırıyor. Meselâ: Nasılki gayet büyük bir meydan muharebesinde ve iki tarafın bütün kuvvetleri toplandığı bir sahrada iki tabur çarpışıyorlar. Düşman tarafı, en büyük ordusunun cihazat-ı muharribesini kendi taburuna imdad ve kuvve-i maneviyesini fevkalâde takviye için her vasıtayı istimal ederek ehl-i iman taburunun kuvve-i maneviyesini bozmak ve efradının tesanüdünü kırmak için her vesileyi kullanır. Ehemmiyetli bir istinadgâhını kendine temayül ettirerek ihtiyat kuvvetini dağıtır. Müslüman taburunun herbir neferine karşı, cem’iyet ve komitecilik ruhuyla mütesanid bir cemaat gönderir. Bütün bütün kuvve-i maneviyesini mahvetmeğe çalıştığı bir hengâmda Hızır gibi biri çıkar, o tabura der: “Me’yus olma! Senin öyle sarsılmaz bir nokta-i istinadın ve öyle mağlub edilmez muhteşem orduların ve tükenmez ihtiyat kuvvetlerin var ki, dünya toplansa karşısına çıkamaz. Senin şimdilik mağlubiyetinin bir sebebi, bir cemaata ve bir şahs-ı maneviyeye karşı bir neferi göndermenizdir. Çalış ki, herbir neferin, istinad noktaları olan dairelerinden manen istifade ettiği kuvvetli kuvve-i maneviye ile bir şahs-ı manevî ve bir cem’iyet hükmüne geçsin.” dedi ve tam kanaat verdi.

Aynen öyle de, ehl-i imana hücum eden ehl-i dalalet, -bu asır cemaat zamanı olduğu cihetiyle- cem’iyet ve komitecilik mayesiyle bir şahs-ı manevî ve bir ruh-u habis olmuş, Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avamın taklidî olan itikadlarını himaye eden İslâmî perde-i ulviyeyi yırtıyor ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan, an’ane ile gelen hissiyat-ı mütevâriseyi yandırıyor. Herbir müslüm
[28.08.2023 19:29] Annem: geldim. Gördüm ki; kapıda uzanmış vefadar bir it ve kaba, sert, sâkin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim. Ne için o öyle? Bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki, içerisi çok şenlik… Daire daire üstünde, ayrı ayrı nazik vazifeler ile saray ehli meşguldürler. Birinci dairedeki adamlar sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dairede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet latif san’atlar, güzel nakışlarla iştigal ediyorlar. En yukarıda efendi, padişahla muhabere edip halkın istirahatını temin için ve kendi kemalâtı ve terakkiyatı için kendine has ve ulvî vazifeler ile iştigal ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, “Yasak” demediler, gezebildim. Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum dediler: “O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir ve ehl-i dalaletindir. Diğerleri, namuslu müslüman büyüklerinindir.” Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde “SAİD” ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, suretimi üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemal-i taaccübümden bağırarak, aklım başıma geldi, ayıldım.

İşte o vakıa-i hayaliyeyi sana tabir edeceğim. Allah hayır etsin.

İşte o şehir ise, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve medine-i medeniyet-i insaniyedir. O sarayların herbirisi, birer insandır. O saray ehli ise; insandaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi letaif ve nefs ve heva ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gazabiye gibi şeylerdir. Herbir insanda her bir latifenin ayrı ayrı vazife-i ubudiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve heva, kuvve-i şeheviye ve gazabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letaifi, nefis ve hevaya müsahhar etmek ve vazife-i asliyelerini unutturmak, elbette sukuttur, terakki değildir. Sair cihetleri sen tabir edebilirsin.

Üçüncü Nükte: İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa’y-i maddî itibariyle zaîf bir hayvandır, âciz bir mahluktur. Onun o cihetteki daire-i tasarrufatı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki; elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvanat-ı ehliye, insanın za’f ve acz ve tenbelliğinden birer hisse almışlardır ki; yabani emsallerine kıyas edildikleri vakit, azîm fark görünür (Ehlî keçi ve öküz, yabanî keçi ve öküz gibi).

Fakat o insan, infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, şu dünya hanında aziz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerim’e misafir olmuş ki nihayetsiz rahmet hazinelerini ona açmış. Ve hadsiz bedî’ masnuatını ve hizmetkârlarını ona müsahhar etmiş. Ve o misafirin tenezzühüne ve temaşasına ve istifadesine öyle büyük bir daire açıp müheyya etmiştir ki; o dairenin nısf-ı kutru -yani merkezden muhit hattına kadar- gözün kestiği miktar, belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.

İşte eğer insan, enaniyetine istinad edip hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek derd-i maişet içinde muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur gider. Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letaif, ondan şikayet ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir. Ve davacı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu Zât-ı Kerim’in izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarfetse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder. Sonra, a’lâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler.

Evet insana verilen bütün cihazat-ı acibe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil; belki, pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünki insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki: İnsan, cihazat ve âlât itibariyle çok zengindir. Yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünki her
[28.08.2023 19:29] Annem: şevkini kıran ve neş’esini kaçıran ve ağrazlar ve taraftarlıklar hissini uyandıran ve sebeb-i tefrika olan ırkçılık cem’iyat-ı akvamiye teşkiline sebebiyet veren ve ismi meşrutiyet ve manası istibdad olan ve “İttihad ve Terakki” ismini de lekedar eden buradaki şube-i müstebidaneye muhalefet ettim.

Herkesin bir fikri var. İşte sulh-u umumî, aff-ı umumî ve ref’-i imtiyaz lâzım. Tâ ki biri bir imtiyaz ile, başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın. Fahr olmasın, derim: Biz ki hakikî müslümanız. Aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için, yalana tenezzül etmeyiz. Zira biliyoruz ki:
اِنَّمَا الْحِيلَةُ فِى تَرْكِ الْحِيَلِ

Fakat meşru, hakikî meşrutiyetin müsemmasına ahd ü peyman ettiğimden, istibdad ne şekilde olursa olsun, meşrutiyet libası giysin ve ismini taksın; rast gelsem sille vuracağım.

Fikrimce meşrutiyetin düşmanı; meşrutiyeti gaddar, çirkin ve hilaf-ı şeriat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir. “Tebeddül-ü esma ile hakaik tebeddül etmez.” En büyük hata, insan kendini hatasız zannetmek olduğundan, hatamı itiraf ederim ki; nâsın nasihatını kabul etmeden nâsa nasihatı kabul ettirmek istedim. Nefsimi irşad etmeden başkasının irşadına çalıştığımdan, emr-i bilmarufu tesirsiz etmekle tenzil ettim. Hem de tecrübe ile sabittir ki: Ceza bir kusurun neticesidir. Fakat bazan o kusur, işlenmemiş başka kusurun suretinde kendini gösterir. O adam masum iken cezaya müstehak olur. Allah musibet verir, hapse atar, adalet eder. Fakat hâkim ona ceza verir, zulmeder.

Ey ulü-l emr! Bir haysiyetim vardı, onunla İslâmiyet milliyetine hizmet edecektim; kırdınız. Kendi kendine olmuş, istemediğim bir şöhret-i kâzibem vardı; onunla avama nasihatı tesir ettiriyordum, maal-memnuniye mahvettiniz. Şimdi usandığım bir hayat-ı zaîfem var. Kahrolayım, eğer i’dama esirger isem. Mert olmayayım, eğer ölmeye gülmekle gitmezsem. Sureten mahkûmiyetim, vicdanen mahkûmiyetinizi intac edecektir. Bu hal bana zarar değil, belki şandır. Fakat millete zarar ettiniz. Zira nasihatımdaki tesiri kırdınız. Sâniyen: Kendinize zarardır. Zira hasmınızın elinde bir hüccet-i katıa olurum. Beni mihenk taşına vurdunuz. Acaba fırka-i
[28.08.2023 19:30] Annem: وَ عَلَى سَمْعِهِمْ de عَلَى nın tekrarı, kalb ile sem’a vurulan hatemlerin herbirisi müstakil bir nevi delaile ait olduğuna işarettir. Evet kalbin hatmi, delail-i kalbiye ve vicdaniyeye aittir. Sem’in hatmi, delail-i nakliye ve hariciyeye aittir. Ve keza her iki hatmin bir cinsten olmadığına bir remizdir.

S– Kalb ile basarın cem’ sîgasıyla, sem’in müfred suretinde zikirlerinde ne gibi bir hikmet vardır?

C– Kalb ile basarın taalluk ettikleri şeyler mütehalif, yolları mütebayin, delilleri mütefavit, talim ve telkin edicileri mütenevvidir. Sem’ ise, kalb ve basarın hilafına, masdardır. İşittiren ferddir. Cemaatin işittikleri, ferddir. İşiten ferd, ferd olur. Bunun için müfred olarak iki cem’in arasına düşmüştür.

S– Kalbden sonra tercihan sem’in zikredilmesi neye binaendir?

C– Melekât ve malûmat-ı kalbiye, alelekser kulak penceresinden kalbe girerler. Bu itibarla sem’, kalbe yakındır. Ve aynı zamanda, cihat-ı sitteden malûmat aldığı cihetle kalbe benziyor. Zira göz yalnız ön ciheti görür. Bunlar ise her tarafı görürler.

وَ عَلَى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ de, üslûbun tağyiriyle, cümle-i fiiliyeye tercihan cümle-i ismiyenin ihtiyar edilmesi, basar ile görünen delillerin sabit olduklarına; kalb veya sem’ ile alınan deliller ise, müteceddid ve gayr-ı sabit olduklarına işarettir.

S– خَتَمَ ile غِشَاوَةٌ arasında ne fark vardır ki; خَتَمَ اللّهُ isnad edilmiştir, غِشَاوَةٌ isnadsız bırakılmıştır?

C– خَتَمَ Allah tarafından onların kesblerine bir cezadır. غِشَاوَةٌ ise, Allah tarafından olmayıp, onların meksûbudur.

Ve keza mebde’ itibariyle rü’yette bir ızdırar vardır; sema’da, tahatturda ihtiyar vardır. Evet gözün açılmasıyla eşyayı görmemek mümkün değildir. Fakat mesmuatı dinlemekte veya hatıratı tahattur etmekte bu ızdırar yoktur. غِشَاوَةٌ tabiri, gözün yalnız ön cihete hâkim ve nâzır olduğuna işarettir ki, eğer bir perde ile o cihetten alâkası kesilse, bütün bütün kör kalır. Tenkiri ifade eden غِشَاوَةٌ deki tenvin, onların gözleri üstündeki perde, malûm olmayan bir perde
[28.08.2023 19:30] Annem: سَمْعِهِمْ de عَلَى nın tekrarı, kalb ile sem’a vurulan hatemlerin herbirisi müstakil bir nevi delaile ait olduğuna işarettir. Evet kalbin hatmi, delail-i kalbiye ve vicdaniyeye aittir. Sem’in hatmi, delail-i nakliye ve hariciyeye aittir. Ve keza her iki hatmin bir cinsten olmadığına bir remizdir.

S– Kalb ile basarın cem’ sîgasıyla, sem’in müfred suretinde zikirlerinde ne gibi bir hikmet vardır?

C– Kalb ile basarın taalluk ettikleri şeyler mütehalif, yolları mütebayin, delilleri mütefavit, talim ve telkin edicileri mütenevvidir. Sem’ ise, kalb ve basarın hilafına, masdardır. İşittiren ferddir. Cemaatin işittikleri, ferddir. İşiten ferd, ferd olur. Bunun için müfred olarak iki cem’in arasına düşmüştür.

S– Kalbden sonra tercihan sem’in zikredilmesi neye binaendir?

C– Melekât ve malûmat-ı kalbiye, alelekser kulak penceresinden kalbe girerler. Bu itibarla sem’, kalbe yakındır. Ve aynı zamanda, cihat-ı sitteden malûmat aldığı cihetle kalbe benziyor. Zira göz yalnız ön ciheti görür. Bunlar ise her tarafı görürler.

وَ عَلَى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ de, üslûbun tağyiriyle, cümle-i fiiliyeye tercihan cümle-i ismiyenin ihtiyar edilmesi, basar ile görünen delillerin sabit olduklarına; kalb veya sem’ ile alınan deliller ise, müteceddid ve gayr-ı sabit olduklarına işarettir.

S– خَتَمَ ile غِشَاوَةٌ arasında ne fark vardır ki; خَتَمَ اللّهُ isnad edilmiştir, غِشَاوَةٌ isnadsız bırakılmıştır?

C– خَتَمَ Allah tarafından onların kesblerine bir cezadır. غِشَاوَةٌ ise, Allah tarafından olmayıp, onların meksûbudur.

Ve keza mebde’ itibariyle rü’yette bir ızdırar vardır; sema’da, tahatturda ihtiyar vardır. Evet gözün açılmasıyla eşyayı görmemek mümkün değildir. Fakat mesmuatı dinlemekte veya hatıratı tahattur etmekte bu ızdırar yoktur. غِشَاوَةٌ tabiri, gözün yalnız ön cihete hâkim ve nâzır olduğuna işarettir ki, eğer bir perde ile o cihetten alâkası kesilse, bütün bütün kör kalır. Tenkiri ifade eden غِشَاوَةٌ deki tenvin, onların gözleri üstündeki perde, malûm olmayan bir perde olup, ondan sakınmak onlar için mümkün olmadığına işarettir. Câr ve mecrur’un غِشَاوَةٌ üzerine takdim edilmesi, en evvel nazar-ı dikkati onların gözlerine çevirtmekle, kalblerindeki sırları göstermek içindir. Zira göz, kalbin âyinesidir.

وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ : Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i münasebeti şudur ki: Evvelki cümledeki kelimat ile, şecere-i küfriyenin dünyaya ait acı semerelerine işaret edilmiştir. Bu cümle ile o mel’un şecerenin âhirette vereceği semeresi zakkum-u Cehennem’den ibaret olduğuna işaret yapılmıştır.

S– Üslûbun mecra-yı tabiîsi وَ عَلَيْهِمْ عِقَابٌ شَدِيدٌ cümlesi iken, üslûbun muktezası olan şu cümlenin terkiyle وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ cümlesi ihtiyar edilmiştir. Halbuki bu cümledeki kelimeler, nimet ve lezzetler hakkında kullanılan kelimelerdir?

C– Şu güzel kelimeleri hâvi olan şu cümlenin onlara karşı zikredilmesi, bir tehekkümdür (istihza), bir tevbihtir, yüzlerine gülmektir. Yani onların menfaatleri, lezzetleri ve büyük nimetleri ancak ikabdır. Menfaat ve faydayı ifade eden
[28.08.2023 19:31] Annem: Bâki bir hakikat, fâni şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikata zulümdür. Her cihetle kemalde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye maruz ve mübtela şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa, vazifeye ehemmiyetli zarardır.

Sâniyen: Risale-i Nur’un tezahürü, yalnız tercümanının fikriyle veyahut onun ihtiyac-ı manevî lisanıyla Kur’andan gelmiş, yalnız o tercümanın istidadına bakan feyizler değil; belki o tercümanın muhatabları ve ders-i Kur’anda arkadaşları olan hâlis ve metin ve sadık zâtların o feyizleri ruhen istemeleri ve kabul ve tasdik ve tatbik etmeleri gibi çok cihetlerle o tercümanın istidadından çok ziyade o Nurların zuhuruna medar oldukları gibi, Risale-i Nur’un ve şakirdlerinin şahs-ı manevîsinin hakikatını onlar teşkil ediyorlar. Tercümanının da içinde bir hissesi var. Eğer ihlassızlıkla bozmazsa, bir tekaddüm şerefi bulunabilir.

Sâlisen: Bu zaman, cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehâsı, ne kadar hârika da olsalar, cemaatın şahs-ı manevîsinden gelen dehâsına karşı mağlub düşebilir. Onun için, o mübarek kardeşimin yazdığı gibi, âlem-i İslâmı bir cihette tenvir edecek ve kudsî bir dehânın nurları olan bir vazife-i imaniye; bîçare, zaîf, mağlub, hadsiz düşmanları ve onu ihanetle, hakaretle çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan bir şahsa yüklenmez. Yüklense, o kusurlu şahıs ihanet darbeleriyle düşmanları tarafından sarsılsa; o yük düşer, dağılır.

Râbian: Eski zamandan beri çok zâtlar, üstadını veya mürşidini veya muallimini veya reisini kıymet-i şahsiyelerinden çok ziyade hüsn-ü zan etmeleri, dersinden ve irşadından istifadeye vesile olması noktasında o pek fazla hüsn-ü zanlar bir derece kabul edilmiş, hilaf-ı vakıadır diye tenkid edilmezdi. Fakat şimdi, Risale-i Nur şakirdlerine lâyık bir üstada muvafık bir ulvî mertebe ve fazileti; bîçare, kusurlu bu şahsımda kabul ettikleri sebebiyle gayret ve şevkleriyle çalışmaları, bu noktada haddimden ziyade hüsn-ü zanları kabul edilebilir. Fakat Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinin malı olarak elimde bulunuyor diye bilmek gerektir. Fakat başta zındıklar ve ehl-i dalalet ve ehl-i siyaset ve ehl-i gaflet, hattâ safi-kalb ehl-i diyanet şahsa fazla ehemmiyet verdikleri cihetinde, haksızlar o şahsı çürütmekle hakikatlara darbe vurmak ve o Nurlara, benim gibi bir bîçareyi maden zannederek bütün kuvvetleriyle beni çürütüp, o nurları söndürmeye ve safi-kalblileri de inandırmaya çalışıyorlar. Ezcümle, İkinci Mes’elede bir hâdise bu hakikatı gösteriyor.

İkinci Mes’ele: Bayramın ikinci gününde, teneffüs için kırlara çıktığım zaman, ehemmiyetli bir memur tarafından beş vecihle kanunsuz bir taarruza maruz kaldım. Cenab-ı Hak rahmet ve keremiyle, belime, başıma yüklenen Risale-i Nur eczalarını ve ruhuma ve kalbime yüklenen şakirdlerinin haysiyet ve izzet ve rahatlarını muhafaza için, fevkalâde bir tahammül ve sabır ihsan eyledi. Yoksa bir plân neticesinde beni hiddete getirip Risale-i Nur’un, bahusus “Âyet-ül Kübra”nın fütuhatına karşı bir perde çekmek olduğu tahakkuk etti. Sakın, sakın hiç kederlenmeyiniz, merak etmeyiniz, hem telaş etmeyiniz, hem bana acımayınız. Şeksiz şübhesiz inayet-i İlahiye perde altında bizi muhafaza etmekle عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ âyetine mazhar etsin.

Onların o plânları da yine akîm kaldı. Fakat bu vilayette, doğrudan doğruya büyük bir makamdan kuvvet alıp şahsımla
[28.08.2023 19:31] Annem: Kezalik Birinci Bab’da tevhidin beyanı için zikredilen delillerde vaki’ olan tekrarları, faidesiz zannetme. Hususî makamlarda, ihtiyaca binaen zikredilmişlerdir. Evet hatt-ı harbde siperde oturup müdafaa eden bir nefer, etrafında bulunan boş siperlere gitmeyip, bulunduğu siper içinde diğer bir pencereyi açması elbette bir ihtiyaca binaendir.

Kezalik bu risalelerin ibarelerindeki işkal ve iğlakın, keyf için ihtiyarımdan çıkmış olduğunu zannetme. Çünki bu risale, dehşetli bir zamanda, nefsimin hücumuna karşı yapılan âni ve irticalî bir münakaşadır. Kelimeleri, o müdhiş mücadele esnasında zihnimin eline geçen dikenli kelimelerdir. O ateşle nurun karıştıkları bir hengâmda, başım dönmeğe başlıyordu. Kâh yerde, kâh gökte, kâh minarenin dibinde, kâh minarenin şerefesinde kendimi görüyordum. Çünki takib ettiğim yol, akıl ile kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur. Akıldan kalbe, kalbden akıla inip çıkmaktan bîzar olmuştum. Bunun için, bir nur bulduğum zaman, hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat o nurların üstüne bıraktığım kelime taşları, delalet için
[28.08.2023 19:31] Annem: بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ ❊ وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ

Kur’an-ı Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini müvazene etmek istersen; şu gelecek sözlere dikkat et!

İşte Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın bütün kâinattaki âdiyat namıyla yâdolunan, hârikulâde ve birer mu’cize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-i acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celbedip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.

Felsefe hikmeti ise, bütün hârikulâde olan mu’cizat-ı kudreti, âdet perdesi içinde saklayıp, cahilane ve lâkaydane üstünde geçer. Yalnız hârikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruc eden ve kemal-i fıtrattan sukut eden nadir ferdleri nazar-ı dikkate arzeder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ: En câmi’ bir mu’cize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaydlıkla bakar. Fakat insanın kemal-i hilkatinden huruc etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder. Meselâ: En latif ve umumî bir mu’cize-i rahmet olan bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iaşelerini âdi görüp, küfran perdesini üstüne çeker. Fakat intizamdan şüzuz etmiş, kabîlesinden cüda olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iaşesini görür, ondan tecelli eden lütuf ve keremle hazır balıkçıları ağlatmak ister 29(Haşiye). İşte Kur’an-ı Kerim’in ilim ve hikmet ve marifet-i İlahiye cihetiyle servet ve gınası; ve felsefenin ilim ve ibret ve marifet-i Sâni’ cihetindeki fakr ve iflasını gör, ibret al!

İşte bu sırdandır ki: Kur’an-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatları câmi’ olduğundan, şiirin hayalatından müstağnidir. Evet Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın i’caz derecesindeki kemal-i nizam ve intizamı ve kitab-ı kâinattaki intizamat-ı san’atı, muntazam üslûblarıyla tefsir ettikleri halde; manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki: Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip tâ ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mabeynlerinde mevcud münasebet-i maneviyeye rabıta olmak için, o daire-i muhita içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etsin. Güya serbest herbir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur’an içinde binler Kur’an bulunur ki, herbir meşreb sahibine birisini verir. Nasılki Yirmibeşinci Söz’de beyan edildiği gibi; Sure-i İhlas içinde otuzaltı Sure-i İhlas mikdarınca herbiri zil-ecniha olan altı cümlenin terkibatından müteşekkil bir hazine-i ilm-i tevhid bulunur ve tazammun ediyor. Evet nasılki semada olan intizamsız yıldızların sureten adem-i intizamı cihetiyle herbir yıldız, kayıd altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhitasındaki -birer birer- herbir yıldıza mevcudat beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya herbir tek yıldız, necm-i âyet gibi umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır. İşte intizamsızlık içinde kemal-i intizamı gör, ibret al! وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ nün bir sırrını bil!

Hem âyet-i وَمَا يَنْبَغِى لَهُ sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe’ni; küçük ve sönük hakikatları, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur’anın hakikatları; o kadar büyük, âlî, parlak ve revnakdardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlara nisbet edilse; gayet küçük ve sönük kalır. Meselâ: يَوْمَ
[28.08.2023 19:32] Annem: İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesedli ervah-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesedsiz ervah-ı habise dahi bulunduğu, o kat’iyyettedir. Eğer onlar maddî cesed giyseydiler, bu şerir insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesedlerini çıkarabilse idiler, o cinnî iblisler olacaktılar. Hattâ bu şiddetli münasebete binaendir ki, bir mezheb-i bâtıl hükmetmiş ki: “İnsan suretindeki gayet şerir ervah-ı habise, öldükten sonra şeytan olur.” Malûmdur ki: A’lâ bir şey bozulsa, edna bir şeyin bozulmasından daha ziyade bozuk olur. Meselâ: Nasılki süt ve yoğurt bozulsalar, yine yenilebilir. Yağ bozulsa, yenilmez, bazan zehir gibi olur. Öyle de: Mahlukatın en mükerremi, belki en a’lâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyade bozuk olur. Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşerat gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi, dalalet bataklığındaki şerler ve habis ahlâklar ile telezzüz ve iftihar eder ve zulmün zulümatındaki zararlardan ve cinayetlerden lezzet alırlar; âdeta şeytanın mahiyetine girerler. Evet cinnî şeytanın
[28.08.2023 19:32] Annem: Hayatımda nakışları ve cilveleri bulunan esma-i İlahiyeye âyinedarlıktır. Evet ben kendi hayatıma ve cismime baktıkça, yüzer tarzda mu’cizane eserler, nakışlar, san’atlar görmekle beraber çok şefkatkârane beslendiğimi müşahede ettiğimden, beni yaratan ve yaşatan zât, ne kadar fevkalâde sehavetli, merhametli, san’atkâr, lütufkâr, ne derece hârika iktidarlı, -tabirde hata olmasın- meharetli, hüşyar, işgüzar olduğunu iman nuruyla bildim, tesbih ve takdis ve hamd ve şükür ve tekbir ve ta’zim ve tevhid ve tehlil gibi fıtrat vazifeleri ve hilkat gayeleri ve hayat neticeleri ne olduğunu bildim. Ve kâinatta en kıymetdar mahluk hayat olduğunun sebebini ve her şey hayata müsahhar olmasının sırrını ve hayata karşı herkeste fıtrî bir iştiyak bulunduğunun hikmetini ve hayatın hayatı iman olduğunu ilmelyakîn ile anladım.

Dördüncü Mes’ele: Dünyadaki bu hayatımın hakikî lezzeti ve saadeti nedir diye yine bu  حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ âyetine baktım, gördüm ki: Bu hayatımın en saf lezzeti ve en hâlis saadeti imandadır. Yani, beni yaratan ve yaşatan bir Rabb-ı Rahîm’in mahluku ve masnuu ve memlukü ve terbiyegerdesi ve nazarı altında olmasına ve ona her vakit muhtaç bulunmasına ve o ise hem Rabbim, hem İlahım, hem bana karşı gayet merhametli ve şefkatli bulunduğuna kat’î imanım öyle kâfi ve vâfi ve elemsiz ve daimî bir lezzet ve saadettir ki, tarif edilmez. Ve “Elhamdülillahi alâ nimet-il iman” ne kadar yerindedir diye âyetten fehmettim.

İşte hayatın hakikatına ve hukukuna ve vazifelerine ve manevî lezzetine ait olan bu dört mes’ele gösterdiler ki; hayat, Zât-ı Bâki-i Hayy-u Kayyum’a baktıkça ve iman dahi hayata hayat ve ruh oldukça, hem beka bulur, hem bâki meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısa ve uzunluğuna bakmaz diye bu âyetten dersimi aldım ve niyet ve tasavvur ve hayalce bütün hayatların ve zîhayatların namına “Hasbünallahü ve ni’melvekil” dedim.

Altıncı Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye
Müfarakat-ı umumiye hengâmı olan harab-ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisatı içinde müfarakat-ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassasiyet-i fevkalâde ile fıtratımdaki cemalperestlik ve güzellik sevdası ve kemalâta meftuniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda daimî ve tahribatçı olan zeval ve fena ve mütemadi ve tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir surette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlukatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalâde bir şuur ve teessürle gördüm. Fıtratımdaki aşk-ı mecazî bu hale karşı şiddetli galeyan ve isyan ettiği zamanda bir medar-ı teselli bulmak için yine bu Âyet-i Hasbiye’ye müracaat ettim. dedi: “Beni oku ve dikkatle manama bak!” Ben de, Sure-i Nur’daki Âyet-i Nur’un rasadhanesine girip imanın dûrbîniyle Âyet-i Hasbiye’nin en uzak tabakalarına ve şuur-u imanî hurdebîni ile en ince esrarına baktım, gördüm:

Nasılki âyineler, şişeler, şeffaf şeyler, hattâ kabarcıklar güneş ziyasının gizli ve çeşit çeşit cemalini ve o ziyanın elvan-ı seb’a denilen yedi renginin mütenevvi güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kabiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemali ve o güzellikleri tazelendiriyorlar ve inkisaratlarıyla güneşin ve ziyasının ve elvan-ı seb’asının gizli güzelliklerini izhar ediyorlar. Aynen öyle de: Şems-i Ezel ve Ebed olan Cemil-i Zülcelal’in cemal-i kudsîsine ve nihayetsiz güzel olan esma-i hüsnasının sermedî güzelliklerine âyinedarlık edip cilvelerini tazelendirmek için bu güzel masnular, bu tatlı mahluklar ve bu cemalli mevcudat hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemaller, kendilerinin malı olmadığını, belki tezahür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemalin ve daimî tecelli eden ve görünme
[28.08.2023 19:32] Annem: (Şu iki fıkra Hüsrev’indir)
Şimdiye kadar emsaline tesadüf etmediğim bu güzel ve yüksek Sözler’i birdenbire kavramak herkese müyesser olamayacağı için, afvımı rica ediyorum. Duanız berekâtıyla bir gün gelip ona da Cenab-ı Hakk’ın muvaffak buyuracağı ümidini taşıyorum. Ve beni zât-ı âlînize tevdi’ eden ve Sözler’i yazmaklığıma ruhsat veren Cenab-ı Hakk’a milyarlarca hamdediyor ve şükrediyorum.

Hüsrev

* * *

(Keza Hüsrev’in)
Risalelerin yüksekliğine ve güzelliğine ve latifliğine âciz lisanımla, kısa aklım ile ve zaîf idrakimle hayrette kaldığım şöyle dursun, bilâ-kayd her okuyanı bizzarure tahsine sevk ediyor. Cenab-ı Hakk’a ne kadar hamdeylesem, şükreylesem bu lütufların hakkını ödeyemem.

Hüsrev
[28.08.2023 19:33] Annem: HÂTIRA..................   DİLİMİZ BOZULDU MU

Tahran gezimizde yanımda oturan bir İranlı bize yol gösterdi. O da Türk imiş, bir şeyler söyledi:

- Min yıl gabah senin atayla benim ata gardaş idi.

Baktı ki anladım, bin yıl önce benim dedelerim ile onun dedelerinin kardeş olabileceklerini de kabul ettim, o vakit dostluğunu daha açtı. Dedi ki: 

- Gardaş özüm men Angara Radyosunu dinlerem. İyi dinlerem. Hoş dinlerem. Lâkin sizin dil değişti, ben şimdi anlamirem. Neden?

¥    ¥    ¥

Benim bir kitabımın Polonya diline çevrilmesi yüzünden Polonyada idik. Üçbeş Türkçe bilen Polonyalı ile Varşova Üniversitesi’nin bir Ens-titüsünde oturmuş sohbet edi-yorduk. İçeriye genç bir hanım girdi. Tanıştırdılar. Türkolog imiş, duyunca; “Maşaallah epeyce Türkolog var Polonya’da ne güzel.” dedim. Genç hanım yüreğimi burkan ve bana Tahranlı Azerî Türkünü acımsayarak özleti veren sözünü söyledi: 

- Siz böyle her 10 yılda bir dilinizi bozarsanız korkarım bu gördükleriniz de Türkçe bilmez olacaklar ve biz de Türkolog bulamayacağız.

¥    ¥    ¥

Dilimizden kaçışın sebebi bu mu acaba? diye düşündüğüm günler çok olmuştur. Bunun için mi bunca çaba, bunca di-dinme, bunca aptallık? 

Pekâlâ, elimize ne geçecek? Dilsiz bir millet ne sevmesini bilir ne saygı duymasını ne de vefâ göstermesini; özleyemez, imrenemez, güvenemez. Kimsenin kimseyi anlamadığı, geçmişinden kopuk, geleceği olmayan... Hayâl bile kuramayan ve hele duâ etmesini bilmeyen bir dil kimin işine yarayacak?               29.4.1989

Mustafa Necâti Sepetçioğlu

TARİH.......  İBRET

İkinci Dünya Savaşı’nda, ölenlerin parmaklarından çıkarılan alyanslar.

 


28.08.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[28.08.2023 19:33] Annem: • İnebahtı Kalesi Fethi (1499)
'Nefsinin şehvet duygularını da kontrol altında tutan, en güçlü kişidir. Kendi nefsini terbiye edemeyen başkasını hiç terbiye edemez.' Serî es-Sakatî [kuddise sırruhû]

Semerkand Takvimi
[28.08.2023 19:33] Annem: İnsan Değişir

Ben böyle geldim böyle giderim demek doğru değildir. Kullar hallerini değiştirsinler, küfür ve şirkten kurtulup imana ve tevhide gelsinler diye Allah Teâlâ peygamberlerini göndermiştir.

Kulun bir zamanki hali çok kötü olabilir, küfür ve isyanda en ileri safta gidebilir. Fakat ne o, ne başkası, bundan sonrası da böyle devam eder, ömür başladığı gibi biter diyemez.

Yüce yaratıcımız,  Kötü halinizde ısrar etmeyin, bâtıldan geri dönün, tövbe edin, cehenneme giden yolda gitmeyin  diyor, değişmemizi istiyor.

Dosttan Gelen Bela

İmam Şiblî’den [rahmetullahi aleyh] hikâye edildiğine göre, bir ara delirmiş ve akıl hastahanesine yatırılmıştı. Arkadaşları ziyaretine geldiğinde onlara,  Siz kimsiniz?  diye sordu. Onlar,  Biz senin dostlarınız  dediler.

İmam Şiblî yerden taş alıp onlara atmaya başladı. Arkadaşları kaçmaya başladılar. İmam Şiblî [rahmetullahi aleyh] arkalarından şunları söylüyordu:  Ey yalancılar, iddia ettiğiniz doğru olsaydı, dosttan gelen belaya katlanır kaçmazdınız!

Semerkand Takvimi
[28.08.2023 19:34] Annem: “Cennete girecek bir takım insanlar var ki; onların kalpleri tevekkül ve Allah’a güvenmede kuşların kalpleri gibidir.”
(Müslim, Cennet 27)
[28.08.2023 19:34] Annem:  Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, (inkâr eden) kör kimse gibi olur mu? (Fakat bunu) ancak akıl sahipleri anlar.
er-RA'D Sûresi 19.Ayet
[28.08.2023 19:34] Annem: RÜKÛ
Namazın rükünlerinden dördüncüsü rükûdur.
Rükû, kıyâmda kırâatı; Fâtiha ve bir kısa sûreyi okuduktan
sonra, baş ile sırt düz olacak şekilde eğilmektir.
Bu esnada eller dizlere kadar uzatılır. Erkekler, dizlerini
elleriyle kavrar ve parmaklarını açarlar. Kadınlar ise,
parmaklar kapalı olarak ellerini dizlerinin üzerine koyarlar.
Rükû’da gözler ayak parmaklarına bakar.
Oturarak namaz kılan, rükû için başını dizleri hizasına
kadar eğer....Daha az
[28.08.2023 19:34] Annem: Kendi elinle vereceğin bir akça, senden sonra verilecek yüz akçadan daha değerlidir.[Feriduddin Atta]
[28.08.2023 19:34] Annem: İYİLİKTE YARIŞMAK
Bir insanın bizzat kendisine ve aile bireylerine karşı görevle- rini yerine getirmesi bir iyiliktir. Akraba ve komşu ilişkilerin- de kırıcı olmaması, onlara her konuda yardım elini uzatması bir iyiliktir. Bir yoksulun, bir yetimin yedirilip-giydirilmesi ve barındırılması nasıl maddî iyilikse, güler yüz ve tatlı sözle gönüllerinin alınması, sevgi ile başlarının okşanması da bir iyiliktir. Tüm bu iyiliklerde yarış içinde olmak dinimizin bizlere emridir. Zira Kitabımızda;
“Hayır ve iyilik yapmak hususunda birbirinizle yarışınız.”
(Bakara, 2/148) buyurulmaktadır.

DİNÎ KAVRAMLAR
MEÂD
Sözlükte “dönüş, iade, tek- rar etmek ve dönülüp gidi- lecek yer” anlamına gelen meâd, âhiret âlemine ve öldükten sonra dirilmeye denir.
“İlkin mahlukunu yaratıp (ölümden) sonra bunu (ya- ratmayı) tekrarlayan O’dur ki bu, O’nun için pek ko- laydır.” (Rûm, 30/27); “De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.” (Yâsîn, 36/79)

ÖZLÜ SÖZ
Başarı tatlı dille elde edilir. Hırçın kimse daima sıkıntı çeker. (Sadi Şirazî)
[28.08.2023 19:35] Annem: Toplu halde, belirli düzen ve kurallara uyarak yaşama, sadece insana mahsus bir kabiliyet ve ihtiyaç olmayıp bütün canlılar için söz konusudur. Son dönemlerde yapılan araştırmalar, hayvanların da ihtiyaç, şart ve fıtratlarına uygun biçimde çeşitli gruplar oluşturdukları ve bu birlikteliği belli kurallara bağladıkları, aykırı davrananlara bazı yaptırımlar uyguladıkları, aynı hususun bitkiler için de geçerli olup bu konunun yeni bir bilim dalı olan "bitki sosyolojisi"nin alanını teşkil ettiği bilinmektedir. Bununla birlikte sosyal hayata en yatkın olan ve buna en çok ihtiyacı bulunan varlığın da insan olduğu açıktır. İşte, sosyal düzen kuralları bu tabii ihtiyacı en iyi şekilde karşılamaya ve birlikte yaşamayı çekilmez olmaktan çıkarıp anlamlı kılmaya yönelik önlemlerdir. Din, ahlâk ve hukuk kuralları da bir yönüyle sosyal hayatı düzene koymayı, insanların birbirlerine zarar vermeden hatta destek olarak yaşamasını ve neticede birlikte yaşamayı güzelleştirmeyi hedeflerler.
Sosyal düzen kurallarının önemli bir kısmını görgü kuralları (âdâb-ı muâşeret) denilen birlikte yaşama sanatı oluşturur. Ahlâk ilmiyle ve kurallarıyla da iç içe olan bu kurallar, bireyin benliğine yerleşen iyi huydan ve iyiyi kötüden ayırıp onu iyiye yönlendiren melekeden (edep) beslenir; beğeni, takdir ve kınanıp ayıplanma şeklinde toplumsal yaptırımla da desteklenir. Netice itibariyle toplum halinde yaşamanın yazılı olmayan anayasasını oluşturur, insan olmanın nezaketini hatta kişinin kendine saygısını temsil eder.
İslâm dininin özünü iman esaslarının, ana unsurunu da ibadetlerin teşkil ettiği doğrudur, fakat dindarlık bunlardan ibaret değildir. Dindarlık, yaratana kulluk, yaratılana şefkat ve saygı, hiçbir canlının hakkını ihlâl etmeden, hiçbir kalbi incitmeden hak ve istikamet üzere yaşama demektir. Bireysel huzur, güven ve mutluluk için de toplumsal sükûn ve barış için de bu gereklidir. Din ve dindarlık öyle anlaşılmaz ve uygulanmazsa, ortaya kaba, hoyrat ve bencil bir dindar tipi ön plana çıkar; cahil kesimler de dini böyle algılar ve dinden uzaklaşırlar. Genel ahlâk, âdâb, görgü ve nezaket kuralları insanlara dini hoş göstermek için değil, dinin ve dindarlığın tabii gereği olduğu için benimsenmeli ve uygulanmalıdır. Böyle olduğu için de ahlâk ve âdâb dinî kültürümüzde vazgeçilmez bir öneme sahip olmuş, dinî hayatımızın ve eğitimimizin ayrılmaz bir parçasını teşkil etmiştir. Âdâb-ı muâşereti öğrenmenin farz-ı ayın sayılması da bu sebepledir (İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, I, 29). Ahlâk ve âdâb grubunu teşkil eden değer ve kurallar doğal ve sosyal çevrenin korunmasında da etkin, yapıcı ve uyarıcı bir role sahip olup bu alandaki diğer çabalara güçlü bir destek sağlar.
Âdâb, görgü ve sosyal düzen kurallarının özü ve mahiyeti aynı olmakla birlikte biçim ve şekilleri toplumdan topluma değişebilir, kültür ve gelenek farklılıklarına tâbi olarak farklılık gösterebilir. Bunlar arasında trafik kuralları, genel sağlık ve koruyucu hekimlik kuralları gibi oldukça evrensel nitelikte olanlar da toplantı, sohbet, toplu ibadet, ziyafet, toplu taşıma araçlarında seyahat gibi mahallî karakteri ağır basanlar da bulunabilir. Bu tür sosyal düzen kurallarına uymak, toplu halde yaşamanın ve başkalarına saygılı davranmanın tabii gereği olduğu gibi dinin genel ilke ve amaçlarının, büyüklere saygı ve küçüklere sevginin, toplum düzenini ve kul hakkını ihlâl yasağının da gereğidir. Toplumsal düzeni bozucu, insanların birlikte ve güven içinde yaşamasını güçleştirici, toplumsal kargaşa ve bozgunculuğa yol açıcı davranışlar dinî literatürde fitne ve fesat terimleriyle ifade edilir ve şiddetle kınanır. Yoldan geçenlere eziyet veren olumsuz bir durumun giderilmesinin imandan bir parça sayıldığı, ağaçtaki kuş yuvasının bozulmasının insanl�
[28.08.2023 19:35] Annem: (Disi ve erkek olarak) sekiz es yaratti: Koyundan iki, keçiden iki De ki: O, bunlarin erkeklerini mi, disilerini mi, yoksa bu iki disinin rahimlerinde bulunan yavrulari mi haram etti? Eger dogru iseniz bana ilimle söyleyin  (EN'AM/143)

Nihayet emrimiz gelip de sular cosup yükselmeye baslayinca Nuh'a dedik ki: "(Canli çesitlerinin) her birinden iki es ile -(bogulacagina dair) aleyhinde söz geçmis olanlar disinda- aileni ve iman edenleri gemiye yükle!" Zaten onunla beraber pek azi iman etmisti  (HUD/40)

Yeri döseyen, onda oturakli daglar ve irmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaratan O'dur Geceyi de gündüzün üzerine O örtüyor Süphesiz bütün bunlarda düsünen bir toplum için ibretler vardir  (RA'D/3)

Andolsun ki, biz sana tekrarlanan yedi âyeti ve yüce Kur'an'i verdik  (HİCR/87)

O, yeri size besik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir Onunla biz çesitli bitkilerden çiftler çikardik  (TAHA/53)

Ey insanlar! Eger yeniden dirilmekten süphede iseniz, sunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (asilanmis yumurtadan), sonra uzuvlari (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmis canli et parçasindan (uzuvlari zamanla olusan ceninden) yarattik ki size (kudretimizi) gösterelim Ve diledigimizi, belirlenmis bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak disari çikaririz Sonra güçlü çaginiza ulasmaniz için (sizi büyütürüz) Içinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çagina kadar götürülür; ta ki bilen bir kimse olduktan sonra bir sey bilmez hale gelsin Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat biz, üzerine yagmur indirdigimizde o, kipirdanir, kabarir ve her çesitten (veya çiftten) iç açici bitkiler verir  (HAC/5)

Bunun üzerine ona söyle vahyettik: Gözlerimizin önünde (muhafazamiz altinda) ve bildirdigimiz sekilde gemiyi yap Bizim emrimiz gelip de sular cosup yükselmeye baslayinca her cinsten esler halinde iki tane ve bir de, içlerinden, daha önce kendisi aleyhinde hüküm verilmis olanlarin disindaki aileni gemiye al Zulmetmis olanlar konusunda bana hiç yalvarma! Zira onlar kesinlikle bogulacaklardir  (MÜ'MİNUN/27)

Yeryüzüne bir bakmazlar mi! Orada her güzel çiftten nice bitkiler yetistirdik  (ŞUARA/7)

O, gökleri görebildiginiz bir direk olmaksizin yaratti, sizi sarsmasin diye yere de ulu daglar koydu ve orada her çesit canliyi yaydi Biz gökyüzünden su indirip, orada her faydali nebattan çift çift bitirdik  (LOKMAN/10)

Allah sizi (önce) topraktan, sonra meniden yaratti Sonra sizi çiftler (erkek-disi) kildi O'nun bilgisi olmadan hiç bir disi ne gebe kalir ne de dogurur Bir canliya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltilmasi da mutlaka bir kitaptadir Süphesiz bunlar, Allah'a kolaydir  (FATIR/11)

Yerin bitirdiklerinden, insanlarin kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri seylerden bütün çiftleri yaratan Allah'i tesbih ve takdis ederim  (YASİN/36)

Buna benzer daha türlü türlü baskalari da vardir  (SAD/58)

Allah sizi bir tek nefisten (Âdem'den) yaratti, sonra ondan da esini yaratti Sizin için hayvanlardan sekiz es meydana getirdi Sizi de annelerinizin karinlarinda üç katli karanlik içinde çesitli safhalardan geçirerek yaratiyor Iste bu yaratici, Rabbiniz Allah'tir Mülk O'nundur O'ndan baska tanri yoktur Öyleyken nasil oluyor da (O'na kulluktan) çevriliyorsunuz?  (ZÜMER/6)

O, gökleri ve yeri yoktan yaratandir Size kendinizden esler, hayvanlardan da (kendilerine) esler yaratmistir Bu suretle çogalmanizi saglamistir O'nun benzeri hiçbir sey yoktur O isitendir, görendir  (ŞURA/11)

Yahut onlari, hem erkek hem de kiz çocuklari olmak üzere çift verir Diledigini de kisir kilar O, her seyi bilendir, her seye gücü yetendir  (ŞURA/50)

Bütün çiftleri O yaratmistir Ve size bineceginiz gemiler ve hayvanlar vâr etti  (ZUHRUF/12)

Yeryüzünü de dösedik ve ona sabit daglar koyduk Orada gönül açan her türden (bitkiler) yetistirdik  (KAF/7)

Her seyden de çift çift yarattik ki, düs�
[28.08.2023 19:36] Annem: İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Biz Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e kulak vermek ve itaat etmek şartıyla biat ederken "Gücünüzün yettiği şeylerde" diyordu. 
Buhârî, Ahkam 42; Müslim, İmâret 90, (1867); Nesâî, Bey'at 18, (7, 148); Tirmizî, Siyer 37, (1597); Muvatta, Bey'at 1, (2, 982); İbnu Mâce, Cihâd 43, (2874).
[28.08.2023 19:36] Annem: Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür. [Bakara Sûresi.110]
[28.08.2023 19:36] Annem: “(Rabbim) Arkadan gelecekler içinde iyilikle anılmayı bana nasip eyle!” (Şu’arâ, 26/84)
[28.08.2023 19:37] Annem: Alkol kapıdan girerse, mutluluk pencereden çıkar.[ ]
[28.08.2023 19:37] Annem: ARTIK

Bir kaptan veya alanı yirmi beş metre kareden az olan küçük havuzdan bir canlı yiyip-içtikten sonra geriye kalan su. Mü'minin artığı şifâdır. (Hadîs-i şerîf-Keşf-ül-Hafâ) Domuzun, köpeğin ve yırtıcı hayvanların ve henüz fâre yiyen kedinin artıkları, etleri ve sütleri kaba necâsettir. Bunları yemek içmek haramdır. İlâç olarak da kullanılmaz. Henüz şarap ve alkollü içki içmiş insanın da artığı böyledir. Eşek ve katır ar tığı temizdir. Fakat temizleyici olup olmadığı yâni bu artık su ile gusül ve namaz abdesti alınıp alınmıyacağı, necâseti (pisliği) temizleyip temizlemiyeceği şüphelidir. Yaban eşeğini yemek câizdir ve artığı temizdir. (İbn-i Âbidîn) Eti yenen hayvanların ağzına necs (pislik) sürülmedikçe artıkları temizdir. Denizde ve karada yaşayan, akıcı kanı olmayan hayvanlar da böyledir, artıkları temizdir. (Abdullah Mûsulî)
[28.08.2023 19:38] Annem: Azmi

A. Azimli, güçlü

 

    Kısaltmalar:
    A. Arapça,
    F. Farsça,
    FR. Fransızca,
    IB. İbranice,
    İ. İtalyanca,
    Moğ. Moğolca,
   T. Türkçe,
    Y. Yunanca,
    E.T. Eski Türkçe
[28.08.2023 19:38] Annem: Cuma namazı kaç rekattır?

Cuma namazının farzı iki rekattır. Bunun yanında farzdan önce dört rekat, farzdan sonra dört rekat olmak üzere sekiz rekat da sünneti vardır (Kasani, Bedaiu’s-Sanai’, I, 269).

İmam Ebu Yusuf’a ve İmam Muhammed’e göre ise farzdan sonra kılınacak sünnet bir selamla dört ve bir selamla iki rekat olmak üzere toplam altı rekattır. Bu görüşün Hz. Ali’den rivayet edildiği nakledilmektedir (Kasani, Bedaiu’s-Sanai’, I, 285). Ülkemizde bu namazlar dört rekat cumanın son sünneti ve iki rekat vaktin sünneti adı ile kılınmaktadır.

Bunlara ilaveten zuhr-i ahir adıyla dört rekat olarak kılınan namaz, cuma namazına dahil değildir. Hz. Peygamber’den ve ilk dönemlerden gelen rivayetler arasında bu isimle kılınmış bir namaz yoktur.  

Zuhr-i ahir; İslam coğrafyasının genişlemesi ve şehirlerde nüfusun kalabalıklaşması sonucu, cuma namazının, Hz. Peygamber döneminde olduğu gibi, bir şehirde bir tek camide kılınmasının mümkün olmaması, birden fazla camide cuma namazının kılınması zorunluluğunun ortaya çıkması ile gündeme gelmiş bir namazdır. Gerekçesi de, birden fazla camide kılınan cuma namazlarından ilk önce kılınanın geçerli olacağı, diğer camilerde kılınan namazın ise geçersiz olabileceği varsayımıdır. İşte bu şüpheli durumdan kurtulmak için, içinde bulunulan cuma vakti kast edilerek ihtiyaten, zuhr-i ahir yani “vaktine ulaşılıp da eda edilemeyen son öğle namazı” niyeti ile dört rekatlık bir namaz kılınması bazı alimlerce uygun görülmüştür (İbn-i Abidin, Reddü’l-muhtar, I, 145). Fakat böyle bir varsayıma mahal yoktur. Çünkü cuma namazının tek camide kılınması, cumanın anlamına uygun olmakla birlikte, nüfusu milyonlara ulaşan büyük şehirlerin ortaya çıktığı günümüzde bunun yerine getirilmesi mümkün değildir. Zaten Hanefi mezhebinde fetvaya asıl olan görüşe göre, herhangi bir kayıt olmaksızın bir şehirde birden çok camide cuma namazı kılınabilir (İbn-i Abidin, Reddü’l-muhtar, I, 145). Böyle olunca, her bir camide kılınan cuma namazının ayrı ayrı geçerli olması, bu yönden aralarında bir fark gözetilmemesi esas olup cuma namazı kılanların ayrıca zuhr-i ahir (son öğle namazı) kılmaları gerekmez.

Ancak cuma namazına dahil olmadığını bilerek, bu namazı kılmak isteyenler için de bir sakınca söz konusu değildir.
[28.08.2023 19:38] Annem: Gökten ay parçası hâlinde, o rahmet güneşi, 
İndi âfâka bu akşam, bu mübârek akşam. 
Ebedî kandili yandıkça, Hudâ’dan dilerim, 
Parlasın dursun o îman senin alnında, Paşam!

* Velîni’metim Emîr Abbas Halîm Paşa Hazretlerine.
[28.08.2023 19:39] Annem: 90 
Bayram, Kardeşlik ve İyilikte Dayanışma
Bugün bayramın üçüncü günü. Birlik ve beraberliğin 
bütün sıcaklığı ile devam ettiği anları yaşıyoruz. Bay-
ramın coşturduğu kardeşlik duygularımızla yarınlarımızı 
daha da yaşanabilir hâle getirmek için büyük bir dayanış-
ma içerisine girmemiz hayatî önem taşımaktadır. Önce Ya-
ratan’ın emrine kulak verelim: “…İyilikte ve iyi şeyleri yapıp 
kötü şeylerden uzak durma konusunda dayanışma içerisine gi-
riniz. Günah ve düşmanlık konusunda yardımlaşmayınız…”88
Allah Resûlü de şöyle demektedir: “Bir kötülük gördüğünüz 
zaman elinizle düzeltiniz, elinizle düzeltemiyorsanız dilinizle, 
dilinizle de düzeltemiyorsanız kalbinizle buğz ediniz. Bu, ima-
nın en zayıf derecesidir.”89 Demek ki dayanışmamız; iyiliklerin 
yaygınlaşması, zulüm ve haksızlıkların ortadan kalkması, 
kötülüklerin son bulması için olması gerekiyor. 
Ramazan boyunca hep bu konuları işledik, birbirimizi 
uyardık. Çünkü “fezekkir, feinnezzikrâ tenfeu’l-mü’minîn 
(hatırlat, çünkü hatırlatmakta mü’minlere fayda vardır.)”90 me-
alindeki Allah kelamı bizi buna mecbur kılmaktadır. Onun 
için mü’minlerin faydasına olacak iyilikleri, güzellikleri, ha-
yırlı işleri birbirlerine hatırlatmaları ve o iyiliklerin gerçek-
88 Maide, 5/29
89 Müslim, İman, 78
90 Zariyat, 51/55
RAMAZAN GUNLÜKLER - I.indd 90 27.04.2019 00:11:12
[28.08.2023 19:39] Annem: ALLAH'A İMAN
∙∙∙ 7 0 ∙∙∙
gökleri ve yeri yarattı …”.9
Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âye-
tinde başlangıçta yaratanın, yaratmayı devam ettirenin 
ve yenileyenin Allah Teâlâ olduğu ifade edilir: “(Putlar 
mı hayırlı) yoksa başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu 
tekrarlayan, sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah 
ile birlikte başka bir ilâh mı var?”10
Cenâb-ı Hakk’ın kadîm oluşu, aklen de ispatlanabilecek 
bir husustur. Şöyle ki Allah Teâlâ ezelî olmasaydı son-
radan varlık sahasına çıkmış, yani yaratılmış olması ge-
rekirdi. Bu ise varlık kazanmak için başka bir şeye ih-
tiyaç duymayı gerektirir. Halbuki böyle bir konum ilâh 
olmakla bağdaşmaz. Şu halde kadîm olmak sadece Allah 
Teâlâ’nın zatına ve sıfatlarına mahsus bir özelliktir.11
B. Bekâ
Varlığının sonu bulunmamak, ebedî olmak. “Sen Allah 
ile birlikte başka bir ilâha tapıp yalvarma! O’ndan başka 
ilâh yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. 
Hüküm ve karar yalnızca O’na aittir ve siz O’nun huzu-
runa çıkarılacak, O’na döndürüleceksiniz.”12; “Yer üze-
rinde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve 
kerem sahibi rabbinin zatı bâki kalacaktır.”13
Tüm varlıklardan önce var olan, hiçbir şeye ihtiyaç duy-
mayan tek varlık olan Allah’ın varlığının ebedî olması ka-
çınılmazdır. Zira kıdem ve beka sıfatları karşılıklı olarak 
birbirini tamamlayan özelliklerdir. Bu niteliklere sahip 
9 Buhârî, “Bed’ü’l-halk”, 1; “Tevhîd”, 22; ayrıca bk. İbn Hacer, Fet-
hu’l-bârî, VI, 289; Kastallânî, İrşâdü’s-sârî, V, 249.
10 en-Neml 27/64.
11 Kıdem sıfatı hakkında bk. Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 
21-22.
12 el-Kasas 28/88.
13 Rahmân 55/26-27.
ALLAHA İMAN.indd 70 12.03.2015 09:08:59
[28.08.2023 19:39] Annem: Hasta ziyaretinde az oturmak ve gürültü yapmamak sünnettendir.
(Buhari)

https://play.google.com/store/apps/details?id=com.tevhiddergisi.kiblegah
[28.08.2023 19:48] Annem: Ravi: Amr İbnu Ebi'l-Ahvas (ra)
Hz. Peygamber (sav)'le birlikte Veda haccı'nda bulundum. Orada Hz. Peygamber (sav) irad ettiği hutbede önce Allah Teala'ya hamd-ü sena, hatırlatma ve tavsiyelerden sonra şöyle devam etti: "Hangi gün (bu günden) daha (mukaddes ve) haramdır? Bu soruyu üç kere tekrarladı. Cemaat: "el-Haccu'l-Ekber günü" diye cevap verdi. Resulullah (sav) devam etti: "öyle ise bilin ki, kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız, birbirinize, bu ayınızda, bu beldenizde şu gününüz nasıl haramsa öylece haramdır, mukaddestir. Bilin ki herkesin cinayetinden kendisi sorumludur. Hiçbir babanın cinayetinden oğlu sorumlu tutulmaz. Haberiniz olsun ki, Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Bu sebeple, bir Müslümana, bizzat kendisi helal kılmadıkça kardeşinin hiçbir şeyi helal değildir. Bilin ki cahiliye devrinden kalan bütün faizler mülgadır, terkedilecek ve alınmayacak. Faize verilen paranın sadece sermaye kısmını yani aslını alacaksınız, - böylece ne zulüm ve haksızlık etmiş ne de zulme ve haksızlığa uğramış olacaksınız - Abbas İbnu Abdi'l-Muttalib'in faizi hariç. Zira onun tamamı mülgadır, terkedilmiştir. Haberiniz olsun ki, cahiliye devrinden kalan bütün kanlar da terkedilmiştir (intikam peşine düşülmeyecek). İlga ettiğim ilk cahiliye kanı da el-Haris İbnu Abdi'l-Muttalib'in kanıdır. Haris, Benu Leys'ten tuttuğu bir süt anneye bebeğini emzirtiyordu. Çocuğu Hüzeyl adında birisi (bir kavga sırasında attığı bir taşla kazaen) öldürmüştü. Sakın ha, kadınlara da iyi muamele yapın. Çünkü onlar yanınızda esir durumundadır. Onlara iyi muamelenin dışında (terketmek dövmek gibi) bir başka şey yapmak hakkına sahip değilsiniz. Ancak açık bir çirkinlikte bulunulursa o hariç. Çirkin iş yapmaları halinde, önce yataklarını ayırın, (yine de devam edecek olurlarsa) yaralamıyacak şekilde dövün. Bundan sonra itaat ederlerse, (onların yaptığına ayırma-dövme gibi muamelelere) zulmen devam etmek için bir yol (bir bahane) aramayın. Bilin ki, sizin kadınlarınız üzerinde bazı haklarınız var. Kadınlarınızın da sizler üzerinde bazı hakları vardır. Kadınlarınız üzerindeki haklarınız istemediğiniz kimselere yatağınızı çiğnetmemeleri, evlerinize  hoşlanmadıklarınızın girmesine izin vermemeleridir. (Onların sizdeki hakları ise) yiyecek ve giyeceklerinde iyi davranmanızdır. Haberiniz olsun, şeytan şu beldenizde kendisine ebediyen tapılmayacağını idrak etmiştir. Fakat, sizin önemsemediğiniz şeylerde ona itaat devam edecek, bunlar da onu memnun kılacak (menfi neticeler hasıl edecek)tir.

Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Tirmizi, Fiten 2, (2610), Tefsir 2, (3087), Müslim, Hacc, 194, (1218)

Hadisin Açıklaması:
Görüldüğü üzere bu hadis, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in Veda Hutbesi'ni teşkîl etmektedir. Bu hutbe birçok sahâbe tarafından rivayet edilmiştir. Herbiri rivayeti hatırlayabildiği kadarıyla yaptığı için, hepsinin metninde farklılıklar vardır. Nitekim, müteakip birkaç rivayet de bu hutbe ile ilgilidir.

Veda Hutbesi birçok yönden ehemmiyet taşır:

1- Herşeyden önce Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in hayatının sonlarında irad edilmiştir. Malum olduğu üzere Veda Haccı hicretin onuncu yılında cereyan etmiştir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ömrünün son aylarını yaşamaktadır ve birkaç ay sonra vefat edecektir. "Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimeti tamamladım ve size din olarak Müslümanlığı beğenip seçtim ve ondan râzı oldum" (Mâide: 5/3) mealindeki âyet de bu hac sırasında nâzil olmuştur.

2- Hadiste geçen el-Haccu'l-Ekber tabiriyle kastedilen şey, kurban günüdür. Arafe günü olduğu da söylenmiştir. Ancak doğru olanı kurban günüdür. el-Haccu'l-Ekber'le ilgili söylenen başka teviller asılsızdır. Buna el-Haccu'l-Ekber denmesi, umre ziyaretinden ayırmak içindir. Zira umre'ye el-Haccu'l-Asgar denmiştir.

3- Hutb
[28.08.2023 19:48] Annem: Hz. Peygamber (sav) şöyle emretti: "Ağaçların üzerinde o yılın meyve" leri (olgunlaşmaya) salih olduğu (kızarmak, sararmak suretiyle) zahir olana kadar, meyveleri satmayın. Yaş hurmayı kuru hurma karşılığında da satmayın." Yüce Abdullah İbnu Ömer, Zeyd İbnu Sabit'in şöyle dediğim rivayet etmiştir: Resulullah (sav) yaş hurmayı kurusu ile değiştirmeyi yasakladıktan sonra, ariyyenin (muayyen bir ağacın başındaki yaş hurmayı) yerdeki yaş veya kuru hurma ile tebdiline müsaade buyurdu. Bu çeşit bir değiş tokuşa başka alım-satımlarda müsaade buyurmadı." İbnu Ömer'e meyvenin salih olarak ortaya çıkması nedir? diye sorulunca şu cevabı verirdi: "Meyvenin afete uğrayarak zarar görme tehlikesini atlatmasidir." 
Kaynak: Buhari, Büyu 82-87, Müsakat 17, Selem 4; Müslim, Büyu 51, 59, 79, (1534-1535-1539); Ebu Davud, Büyu 20, (3361); Nesai, Büyu 28 (7, 262-263), 40 (7, 270-271), Eyman 45 (7, 33); İbnu Mace, Ticarat 32, (2214-2215); Muvatta, Büyu 10, (2.618)
Rivayet: İbnu Ömer
[28.08.2023 19:49] Annem: 32 - Helaya Girmek İsteyenin Ne Okuyacağı Bâbı

857 - Bize Yâhyâ b. Yahya rivâyet etti.

(Dedi ki): Bize Hammâd b. Zeyd haber verdi, Yahya şunu da söyledi. Bize Hüşeym haber verdi. Bunların ikisi de Ahdulaziz b. Suheyb'den o da Enes'den naklen rivâyet etmişler.

Hammâd'ın hadîsinde: «Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) helaya gireceği vakit...» Cümlesi, Hüseyin'in hadisinde: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kenîfe gireceği zaman...» ibareleri vardır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) helaya girerken:

«Ya Rabbi, Hübs ve Habâisden sana sığınırım.» derdi.

858 - Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe ile Züheyr b. Harb'da rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize İsmail -ki İbn Uleyye'dir - Abdulaziz'den bu isnadla rivâyet etti ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in:

«Hubs ve Habâisden Allah'a sığınırım.» dediğini söyledi.

Bu hadîsi Buhârî «Kitâbü'l - Vudû» ile «Kitâbü'd - Deavât» da Ebû Dâvûd, Tirmîzi, Nesâî ve İbn Mâce «Kitâbü't - Tahâre» de tahric etmişlerdir.

Hattâbî (319-388)'nin beyânına göre; hubs, habisin cem'i, habâis ise habîsenin cem'idir. Bu iki kelimeden murad Şeytanların erkek ve dişileridir. Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) helaya girerken erkek ve dişi şeytanlardan Allah'a sığmırmış.

Hattabî umumiyetle hadîs ulemasının bu kelimeyi «Hubs» şeklinde «ba»nın sükûnu ile telâffuz ettiklerini, fakat bunun hata olduğunu, kelimenin doğru olarak Hubus şeklinde okunacağını söylemiş ve sözlerine şunu ilâve etmiştir. Çünkü şeytanlar helalarda bulunurlar. Helalar Allah'ın zikredilmediği yerlerdir. Bu sebeple Resûl-ü Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) şeytanlardan korunmak için evvelâ Allah'a sığmırmış. Fakat Hattabî'nin hata iddiası doğru değildir. Çünkü tahfif için sakin okumak caizdir. Kelime burada olduğu gibi başka yerlerde de hubs şeklinde bâ'nın sükûnu ile rivâyet edilmiştir. Ulemâdan Ebî Ubeyd Kâsım b. Sellâm, Fârâbi ve Fârisî gibi zevat mezkûr kelimenin bu şekilde okunduğunu rivâyet etmişlerdir. Meşhur olan rivâyetide budur. Yalnız bazıları kelimenin mastarının da aynı şekilde gelmesine bakarak birbirlerine karışmasınlar diye bunun hubus okumanın evlâ olacağı söylenebilir, demişlerdir. Bazıları Huhs'dan murad küfür, Habâîs'de şeytanlardır, demişlerdir. İbn Battal (-444)'a göre hubus kelimesi bilumum kötülüklere şamil bir kelimedir. «Hubs» şeklinde okunursa pislik mânâsına masdardır. Bazan da isim olarak kulanılır. Habâis'den murad ona göre de şeytanlardır. Bu kelime hakkında İbnül-A'rabî şu tafsilâtı verir «Arap lisanında» Hubs'un aslı kerih görülen şey mânâsına gelir. Bu kelime söz hakında kullanılırsa sövmek, dinler hakkında kullanılırsa küfür, yemekler hakkında haram, içilen şeyler hakkında zararlı, mânâlarına gelir. Bazıları «Hubs» iyi ve makbul olmayan fiil yani kötülük, Habâis ise; bilcümle kötü fiiller ve çirkin huylar mânâsına gelir demişlerdir.

Kenîf, Hela ve mirhâd, aynı manâya gelen sözlerdir. Bunlardan murad bizim de hela dediğimiz ayak yoludur.

 

 
[28.08.2023 19:49] Annem: İÇECEKLERLE İLGİLİ EDEB VE KURALLARI

757: Enes (Allah Ondan razı olsun)'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) suyu ve diğer meşrubatı üç nefeste içerdi. (Buhari, Eşribe 26, Müslim, Eşribe 123)

758: İbni Abbas (Allah Onlardan razı olsun)'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Suyu ve meşrubatı deve gibi bir nefesle içmeyiniz. İki veya üç nefeste içiniz. İçmeden önce besmele çekiniz, içtikten sonra da Allah’a hamdetme olan (Elhamdülillah) deyiniz.” (Tirmizi , Eşribe 13)

759: Ebu Katade (Allah Ondan razı olsun)’ın söylediğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) su ve meşrubat içilen kabın içine solumayı yasakladı. (Buhari, Vudu 18, Müslim, Taharet 65)

760: Enes (Allah Ondan razı olsun)'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)içine su katılmış süt getirildi. O esnada Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in sağında bir bedevi, solunda da Ebubekir (Allah Ondan razı olsun) oturuyordu. Sütten içtikten sonra bedeviye verdi ve: “Herkes içtikten sonra sağındakine versin”, buyurdu. (Buhari, Eşribe 14, Müslim, Eşribe 124)

761: Sehl ibni Sa’d (Allah Ondan razı olsun)'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’e içmek için bir şey getirildi. O da içti. Sağında bir genç, solunda da ihtiyarlar oturuyordu. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) çocuğa dönerek: “Bu içeceği önce yaşlılara verebilir miyim?” diye sordu. Çocuk da: “Hayır Vallahi olmaz, senden kazanacağım hayrı kimseye bağışlayamam” dedi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’de kabı onun eline verdi. (Müslim, Eşribe 127)
[28.08.2023 19:50] Annem: Enes radıyallahu anh’den şöyle dediği rivayet olunmuştur:

Bir bedevi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:

- Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu. Efendimiz:

– “Kıyamet için ne hazırladın?” buyurdu.

- Allah ve Resûlünün sevgisini, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

– “O halde sen, sevdiğin ile berabersin” buyurdu.  Buhârî, Edeb 96; Müslim, Birr 161,163

Bu rivâyet Müslim’indir. Buhârî (Edeb 96) ve Müslim’in (Birr 164) rivâyetlerinde, bedevînin cevabı, “Âhiret için öyle çok oruç, namaz ve sadaka hazırlayabilmiş değilim. Ancak ben Allah’ı ve peygamberini seviyorum” şeklindedir.
[28.08.2023 19:50] Annem: "...Sen evvelsin, Senden önce hiçbir şey yoktur. Sen âhirsin, Senden sonraya hiçbir şey kalmayacaktır. Sen zahirsin, Senin üstünde hiçbir şey yoktur. Sen batınsın, Senin dûnünde hiçbir şey yoktur. Bana borçlarımı ödemeyi nasip eyle ve beni fakirlikten müstağnî kıl."

(İbn Ebî Şeybe, "Dua", 23,No: 29304; İbn Hıbbân, "Ed’ıye", No: 966)

Müslümanca | İslam Ansiklopedisi
[28.08.2023 19:50] Annem: Bir sefer sırasında Hz. Peygamber (sav)'le beraber bulunuyorduk. Ben Hz. Ömer'e ait, yüke yeni alıştırılan henüz zabtı zor bir devenin üzerindeydim. Deve dik başlılık edip cemaatin önüne önüne giderdi. Babam Ömer (ra) devenin bu davranışından üzülür, onu tekrar geriye atardı. Bana da: "Devene sahib ol, Resulullah (sav)'ın önüne geçmesin" derdi. Sonunda Resulullah (sav): "Ey Ömer, onu bana sat" dedi. "Pekala o senin olsun ey Allah'ın Resulü" dedi. Böylece deveyi Hz. Peygamber (sav) ondan satın almış oldu. Sonra da Resulullah (sav) bana dönerek: "Ey Abdullah, deveyi sana bağışladım, artık o senindir, onu istediğin gibi kullan" dedi.

Buhari, Büyu 47, Hibe 25

Müslümanca | İslam Ansiklopedisi
[28.08.2023 19:51] Annem: Sümeyye (r.anha)
2018-05-25 Tarihinde Yayınlandı

Hz. Sümeyye, İslam tarihinde Allah yolunda canını feda ederek şehit olan ka­dın­la­rın ilkidir. O, hem şehadet mertebesini kazandı, hem de bu kervanın ilki ol­ma bahtiyarlığına erdi.

Sümeyye (r.anha), Ebû Huzeyfe’nin cariyesiydi. Ebû Huzeyfe onu, Yemen’den gelen ve kendisine sığınan Yâsir ile evlendirmişti. İşte büyük sahabi Ammar bin Yâsir (r.a.) bu evlilikten doğdu.

Bu bahtiyar ailenin her ferdi İslamiyet’i daha ilk zamanlarda kabul etmişlerdi. Akabinde de akıl almaz işkencelere maruz kalmışlardı. Kendilerini koruyacak birinden mahrumdular. Bu sebeple insafsız müşrikler onlara işkencenin en acı­sını tattırıyor, güneşin en tesirli olduğu bir zamanda kızgın taş ve kumların üze­rine yatırıyorlardı.

Bir defasında yine onlara işkence yapıyorlardı. Peygamberimiz üzerlerine geldi. Bütün bu çileye sırf Müslüman oldukları için maruz kalan bu bahtiyar ai­leyi şöyle müjdeledi:

“Sabredin ey Yâsir ailesi, sabredin ey Yâsir ailesi! Sizin mükâfatınız cennet­tir. Sabredin ey Yâsir ailesi…”

Yâsir (r.a.) büyük bir teslimiyet içerisinde, sadece öğrenmek için, “Vakit hep böyle mi geçecek, yâ Re­sû­lal­lah?” diye sordu. Peygamberimiz, “Allah’ım, Yâsir ailesine rah­met ve mağfiretini ihsan et!” diye duada bulundu. Bu, onları te­selliye yetmişti.

Aradan birkaç gün geçmişti. Yeterince yaşlı ve bakımsız olan Hz. Yâsir daha fazla dayanamadı. Ruhunu teslim ederek erkeklerden ilk şehit olma bahtiyarlığına erişti.

Hayat arkadaşının şehit olması, kendisinin ve çocuklarının hâlâ gözü dön­müş müşriklerin elinde bulunması, Hz. Sümeyye’yi bir hayli yıpratmıştı. Ken­disinin de bu insanlık dışı muamelelere daha fazla dayanamayacağını anlamış­tı. Bir gün Ebû Cehil yanına geldi. Ona bir hayli işkence etti. Dininden dönmeye zorladı. Fakat ne yaptıysa onu küfrün karanlığına döndüremedi. Sonunda bu yaşlı kadına hakarette bulundu, “Sen ancak güzelliği hoşuna gittiği için Muhammed’e iman ettin!” dedi. Hz. Sümeyye bu hakarete dayanamadı, Ebû Cehil’e ağır laflar söyledi. Ebû Cehil iyice kudurdu. Elindeki mızrağı bu mübarek kadı­na saplayarak onu şehit etti. Sonra da onun oğullarına dönerek işkenceye de­vam etti.

Sonradan Hz. Ammar işkenceden kurtuldu. Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıktı. Du­rumu ona haber verdi. Peygamberimiz büyük bir üzüntü içerisinde ellerini semaya kaldırdı ve “Allah’ım, Yâsir ailesinden hiçbirisine ateşle azap etme!” diye duada bulundu.

Ammar (r.a.), Bedir Savaşı’na katılmıştı. Ebû Cehil bu savaşta öldürüldü. Pey­gamberimiz, Ammar’a hitaben, “Cenâb-ı Hak, annenin katilini öldürdü!” buyurdu.[1]

____________________________


[1]Tabakât, 3: 346, 249; el-İsâbe, 4: 334; Üsdü’l-Gàbe, 5: 481.
[28.08.2023 19:51] Annem: YEMEK ÂDÂBI
Osmanlıca bir kitabın sayfalarında yemek âdabı ile ilgili dikkat çekici şu ifâdeler yer alıyor:Yemekten önce elleri yıkamak bağışlanmaya sebeptir. Yemekten sonra elleri yıkamak fakirliği def eder. Aynı zamanda gözleri kuvvetlendirir. Sofrada sol ayak üzerine oturup sağ dizi dikmek peygamberlerin sünnetlerindendir. Çok yemek, kalbe kasvet ve gaflet verir, ibadette tembelliğe yol açar. Yemeği tek başına, gizlice yiyen kimse halkın nazarında aşağılık ve cimri olarak tanınır. Yemekten önce Bismillah ve sonrasında Elhamdülillah denildiği zaman o yemek nur olur. Mübarek kabul ettiğimiz ekmeği tek elle bölmemeli çünkü bu, kibir sahiplerinin âdetlerindendir. Yemekten önce ve sonra tuz kullanmak yetmiş türlü hastalığa devadır. Lokmayı küçük almalı ve iyice çiğnedikten sonra yutmalı, daha sonra diğer lokmayı ağza almalı. Ekmeği ve eti zaruret durumu olmadıkça bıçakla kesmemeli. Eve misafir geldiğinde mümkün mertebe büyük bir kapta yemek yemeli çünkü bu bereketi artırır. Yemek yerken kendi önünden yemeli. Ekmeğin, kâsenin, tabağın ortasından yememeli. Yemek yerken bir kimsenin elinde ekmek kırıntısı düşecek olsa onu atmayıp, temizledikten sonra yemeli. Bu; kazancın, bereketin, sağlığın artmasına vesile olur. Soğutmak için sıcak lokmaya, yemeğe nefes verip üflememeli. Soğuması için beklenmeli. Aceleyle yemek yememeli. Yemek kabının kenarına ağzını sürmemeli. Parmaklarını yemek kabının üzerine silmek edep dışı bir harekettir. Belki yalayabilir, yalamak sünnettir. Hurma, zerdali gibi sayılabilen şeyler yeniyorsa tek sayıda yenilmeli, çift yenilmemeli. Bunların çekirdekleri sağa sola atılmamalı. Çekirdekler bir yerde toplanmalı. Yemek esnasında su çok içilmemeli. Su içilmeden önce kabın içine bakılmalı ki yabancı bir madde olmasın. Suyu üç nefeste içmeli. Su içilen kabın içine hohlanmamalı. Bir mecliste oturanların yüzleri birbirine dönük olmalı. Meclise arkasını dönmemeli. Yemek yediği kabı her defasında ağzından uzaklaştırdığında önce Bismillah sonra Elhamdülillah ve en sonunda Elhamdülillahi Rabbü’l-âlemin demek gerekir.
Nasihat Takvimi
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.nasihattakvim
[28.08.2023 19:51] Annem: ❝Kitap ortaya konmuştur. Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. ‘Vay halimize, bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’ derler. Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabb’in hiç kimseye zulmetmez.❞

| Kehf Suresi, 49
[28.08.2023 19:52] Annem: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:

Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: "Cehennem, Rabbine şikayet ederek dedi ki: "Ey Rabbim, bir kısmım diğer kısmımı yiyor." Bunun üzerine ona iki nefese izin verdi: Bir nefes, kışta, bir nefes de yazda, işte bu (yaz nefesi), en şiddetli şekilde hissettiğiniz hararettir. Öbürü de (kışta) en şiddetli bulduğunuz soğuktur."

Kaynak : Buhari, Bed'ül-Halk 10, Müslim, Mesacid 185, (617), Tirmizi, Sıfatu Cehennem 9, (2595), İbnu Mace, Zühd 38, (4319), Muvatta, Vüktu's-Salat 27 (1,15)

( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[28.08.2023 19:52] Annem: “Yâ Rabb! Ben hangi bir mü’mine onu üzecek ve gönlüne ağır gelecek bir söz söylemişsem kıyamet gününde o sözü onun için Sana kurbiyyet eyle; yani o sözden müteessir olduğu kadar onu sana yaklaştır.”

(Buhârî, Deavât, 34)
[28.08.2023 19:52] Annem: [Hadis No : 3611]

Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: "Ümmetim, Kıyamet günü çağırıldıkları vakit abdestin izi olarak (nurdan) bir parlaklıkları olduğu halde gelirler. Öyleyse kimin imkanı varsa parlaklığını artırsın."

 

İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com
[28.08.2023 19:52] Annem: Bir Ayet
...Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.
(En'âm, 6/162)

İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com
[28.08.2023 19:52] Annem: Bir Hadis
Dua ibadettir.
(Ebu Dâvûd, Vitir, 23 )

İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com
[28.08.2023 19:52] Annem: Bir Dua
Allah’ım! İçimi dışımdan daha hayırlı kıl. Ve dışımı yararlı kıl. Allah’ım! Sapmadan ve saptırmadan mal, aile ve çocuk bakımından insanlara verdiklerinin iyisini isterim.
(Tirmizî, De’avât, 126)

İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com
[28.08.2023 19:53] Annem: Fâtıma bnt. Hüseyin’in naklettiğine göre, babası Hüseyin b. Ali
şunları anlatmaktadır: “Resûlullah’ın (sav) oğlu Kâsım vefat edince (annesi) Hz. Hatice, ‘Yâ Resûlallah! Kâsım’ın sütü hâlâ damlıyor. Keşke Allah
süt emmeyi tamamlayıncaya kadar onu yaşatsaydı.’ dedi. Bunun üzerine
Resûlullah (sav) ‘O, süt emmeyi cennette tamamlayacaktır.’ buyurdu.”
(İM1512 İbn Mâce, Cenâiz, 27)
[28.08.2023 19:53] Annem: 37- KİTÂBU'L-İCÂRE.

1- Bâb; İcâre Hakkındadır

2- Karârît Üzerine  Koyun Güdülmesi Babı

3- Zaruret Sırasında Yâhud İslâm Ehli Bulunmadığı Zaman Müşriklerin Ücretle Irgatlığa Tutulması Ve Peygamber (S) Hayber Yahûdîleri'yle Arazîde Çalışma Akdi Yaptı Babı

4- Bâb: Bir Kimse Üç Gün Sonra Yâhud Bir Ay Sonra Yâhud Bir Sene Sonra Kendisine Bir İş Yapması İçin Bir İnsanı Ücretle Tutsa, Bu Caiz Olur.

5- Gazvede Ücretli Babı

6- Bâb: Bir Ücretli Tutan, Hizmet Müddetini Beyân Edip De Yapacağı İşi Beyân Etmeyen Kimse(Nin Bu Hizmet Akdi Sahîh Olur Mu, Olmaz Mı)?

7- Bâb: Bir Kimse Yıkılmak İsteyen Bir Duvarı Doğrl Îtmak Üzere Bir Ücretli Tuttuğunda Bu Caiz Olur

8- Gündüzün (Evvelinden) Yarısına Kadar Ücret Akdi  Babı

9- İkindi Namazına Kadar Ücret Akdi Yapmak Babı

10- Ücretlinin Ücretim Men' Edenin Günâhı Babı

11- İkindide Gecece Kadar Ücret Akdi Yapmak Babı

12- Bir Ücretliyi Irgat Tutar Ve İş Akabinde İsçi Kendi Ücretini Terkeder Ve O Ücreti Muste'cîr Çalıştırır Da Onu Artırırsa Yahud Bir Kimse Başkasının Maunda (İzinsiz Olarak) Çalışma Yapar Da O Malı Artırırsa (Bu Artırılan Mallar Kime Âid Olur') Babı

13- Sırtı Üzerinde Yük Taşıması İçin Kendini Başkasına Kiraya Veren, Sonra Da Ondan Kazandığını Sadaka Yapan Kimse Ve Hammâl Ücreti Babı

14- Simsarlık Ücreti Babı

15- Bâb: Müslüman Bir Kimse Harb Arazîsinde Kendini (Bir İş Yapmak Üzere) Müşrik Bir Kimseye Kiraya Verir Mi?.

16- Arar Kabilelerinden Bir Taifeye Fâtihatıtl-Kitâb İle Duâ Edip Hastalıktan Sığındırma Karşılığında Verilen Ücret(İn Hükmü) Babı

17- Kölenin Ödeyeceği Vergi İle Kadın Kölelerin Vergilerini İyi Gözetleme Babı

18- Kan Alma Tedâvîsi Yapanın Ücreti Babı

19- Kölenin Efendilerine. Onun Vergisini Hafifletmelerini Söyleyen Kimse Bârı

20- Zina Edici Kadının Ve Dişi Kölelerin Kazancı Babı

21- Damizlik Erkek Hayvana Dişiyi Dölletme Ücreti Babı

22- Bâb: Bir Kimse Bir Yeri Ücretle Tuttuğu Zaman Îcâreye Veren Ve İcâre Tutandan Biri Öldüğünde (Bu Akdîn Feshedilip Edilmeyeceği)?


Rahman ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle

37- KİTÂBU'L-İCÂRE
(İcâre Kitabı)

1- Bâb; İcâre Hakkındadır [1]
İyi kişinin ücretle adam tutması ve Yüce Allah'ın şu kavli:

"Çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı şübhesiz o kuvvetli emin kimsedir" (ei-Kasas: 26) [2].

Hazîneci de emindir. Ve ücretle iş yapmak isteyeni kullanmak istemeyen imamlar [3]

1-.......Ebû Mûsâ el-Eş'ârî (R) şöyle demiştir: Peygamber (S):

"Kendisine emredilen vazifeyi gönlü hoş ve temiz olarak yerine geti­ren emin kasadar kimse, sadaka veren iki kişiden biridir" buyurdu [4].

2-.......Ebû Mûsâ (R) şöyle demiştir: Ben beraberimde Eş'ârîler'den iki kişi olduğu hâlde, Peygamber'in yanına vardım. (Bu kişi­ler Peygamber'den iş istediler.) Bunun akabinde ben (sıkılarak):

— Bunların iş ve me'mûrluk isteyeceklerini ben bilmiyordum, dedim.

— "iş dileyen kimseyi biz işimiz üzerine kullanmayız" buyurdu [5]

2- Karârît Üzerine [6] Koyun Güdülmesi Babı
3-.......Ebû Hureyre(R)'den: Peygamber (S):

—  "Allah, koyun güdenden başka hiçbir peygamber göndermedi" buyurdu.                                                                               

Bunun üzerine sahâbîleri:

—  Sen de mi (koyun güttün)? diye sordular.    

Peygamber:

—  "Evet, ben de Mekke ahâlîsi için karârît üzerine koyun gü­derdim" buyurdu [7].                                                

3- Zaruret Sırasında Yâhud İslâm Ehli Bulunmadığı Zaman Müşriklerin Ücretle Irgatlığa Tutulması Ve Peygamber (S) Hayber Yahûdîleri'yle Arazîde Çalışma Akdi Yaptı Babı
4-.......Âişe (R) şöyle dedi: Ve Peygamber ile Ebû Bekr, Dîl oğullari'ndan sonra Abd ibn Adiyy oğullarından yol kılavuzluğ
[28.08.2023 19:54] Annem: 12- Fitnelerden Kaçmak Dindendir

19-...Ebû Sâîd (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"Yakında (öyle fenâlıklar meydana gelecek ki) bir müslümânın, kendi dînini fitnelerden selâmete kaçırmak için, dağ başlarında gezdirip, yağmur sularının düştüğü yerlerde (yani vâdîler ve sahralarda) güdeceği davarları, en hayırlı malı olacaktır."

 

 
[28.08.2023 19:54] Annem: Sizin en hayırlınız, Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir.
(Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'ân, 15)
[28.08.2023 19:55] Annem: Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.(Abese, 80/33-37)
[28.08.2023 19:55] Annem: - عَنْ عَائِشَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ قَالَ
- مَا عَمِلَ آدَمِىٌّ مِنْ عَمَلٍ يَوْمَ النَّحْرِ أَحَبُّ إِلَى اللَّهِ مِنْ إِهْرَاقِ الدَّمِ

- عائشه رضى الله عنهادن روايت اولوندى كه، رسول الله صلى الله عليه و سلم افنديمز شويله بويورمشلردر
- آدم اوغلى، قربان كوننده الله قاتنده {قربان كسەرك} قان آقيتمقدن دها كوزل بر عمل ايشلەمەمشدر

- Aişe Radıya’llahü Anha’dan rivayet olundu ki, Rasülüllah Salla’llahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır
- Âdemoğlu, kurban gününde Allah katında (Kurban keserek) kan akıtmaktan daha güzel bir amel işlememiştir.

- Sünen-i Tirmîzî, Kitâbü’l-Ezâhi, h.1572
[28.08.2023 19:55] Annem: 3/Âl-i İmrân
134 - Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.
[28.08.2023 19:56] Annem: Ziyâd b. Alâka'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Muğîre bin Şu'be'nin vefat ettiği gün Cerir b. Abdullah'ın kalkıp (minbere çıkarak) Allah'a hamd-ü senada bulunduktan sonra şöyle dediğini işittim: "Yalnızca Allah'tan korkun, onun ortağı yoktur. (Yeni) İdareciniz gelinceye kadar ağırbaşlı ve sakin olun. O size şimdi (yakında) geliyor". Daha sonra şunları söyledi: (Vefat etmiş olan) İdareciniz (Muğîre b. Şu'be) için (Allah'tan) af talep ediniz. Çünkü o affetmeyi severdi". Sonra da şunları ilave etti: "Ben Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’in yanına gelerek; Sana İslâm üzere bey'at ediyorum, dedim. O da bana her müslümana karşı hayırhah olmayı şart koştu, ben de ona bu şart üzere bey'at ettim. Bu mescidin Rabbi'ne yemin ede­rim ki ben size karşı hayırhahım". Daha sonra istiğfar ederek minberden indi

Grades:

Reference: Sahih Buhari 58
In-book reference: Kitap 2, Hadis 51

https://play.google.com/store/apps/details?id=com.islamicproapps.hadithpro
[28.08.2023 19:56] Annem: 
FEZÂİL BÖLÜMÜ.. 4

BAZI PEYGAMBERLERİN FAZİLETİ 10

* HZ. İBRAHİM ALEYHİSSELÂM VE OGLU.. 10

* HZ. MUSA ALEYHİSSELÂM... 11

* YÛNUS ALEYHİSSELÂM... 12

* HZ. DÂVUD ALEYHİSSELÂM... 15

* HZ. SÜLEYMAN ALEYHİSSELÂM... 16

* EYYÛB ALEYHİSSELÂM... 17

* HZ. İSA ALEYHİSSELÂM... 19

* HIZIR ALEYHİSSELÂM... 21

PEYGAMBERLER ARASINDA TAHYİR.. 22

* PEYGAMBERLERİN MUCİZELERİ VE İLİM... 22

HZ. SÜLEYMAN VE HAYVANLAR.. 24

HZ. NÛH ALEYHİSSELAM ÖRNEĞİ 24

UZAYDAN BİR ZİYARETÇİ. 26

RESULULLAH'IN FAZİLET VE MENKIBELERİ 26

RESULULLAH'I SEVMEK NE DEMEK?. 35

* Sünnete Uymak: 35

* Allah'ın Rızası  Ve Sevgisi Sünnete Uymakla Elde Edilir: 36

Sevginin Mahiyeti: 36

ASHABIN FAZİLETLERİNİN MÜCMEL ZİKRİ 39

ÖZET OLARAK FAZİLETLERİ 39

ASHABIN FAZİLET VE MENKIBELERİNİN YÜCELİGİ 43

BİR GRUBA HAS MÜŞTEREK FAZİLETLER.. 43

SAHABELERDEN BAZILARININ FAZİLETLERİ 49

ERKEKLER HAKKINDA.. 49

* EBU BEKR SIDDIK (radıyallahu anh) 49

* HZ. ÖMER'İN FAZİLETİ 55

* HZ. ÖMER'LE HZ. EBU BEKR ARASINDA MÜŞTEREK HADİSLER.. 57

* HZ. OSMAN (RADIYALLAHU ANH) 60

* HZ. ALİ İBNU EBİ TALİB (RADIYALLAHU ANH) 62

* TALHA İBNU UBEYDULLAH (RADIYALLAHU ANH) 66

* ZÜBEYR İBNU'L-AVVÂM (RADIYALLAHU ANH) 66

* SA'D İBNU EBİ VAKKAS (RADIYALLAHU ANH) 67

* SAİD İBNU ZEYD (RADIYALLAHU ANH) 68

* ABDURRAHMAN İBNU AVF (RADIYALLAHU ANH) 69

* EBU UBEYDE İBNU'L-CERRAH (RADIYALLAHU ANH) 70

* ABBAS İBNU ABDİLMUTTALİB (RADIYALLAHU ANH) 71

* CAFER İBNU EBİ TALİB (RADIYALLAHU ANH) 73

* HZ. HASAN VE HÜSEYİN (RADIYALLAHU ANHÜMA) 74

* HZ. RESULULLAH'IN HZ. HASAN VE HZ. HÜSEYİN'E SEVGİSİ VE BUNUN SEBEBİ 78

* ZEYD İBNU HARİSE VE OGLU ÜSAME (RADIYALLAHU ANHÜMA) 79

* AMMAR İBNU YASİR (RADIYALLAHU ANH) 80

* ABDULLAH İBNU MES'UD (RADIYALLAHU ANH) 83

* EBU ZERR EL-GIFÂRÎ (RADIYALLAHU ANH) 86

* HUZEYFE İBNU'L-YEMAN (RADIYALLAHU ANHÜMÂ) 90

* SA'D İBNU MU'ÂZ (RADIYALLAHU ANH) 92

* ABDULLAH İBNU ABBÂS (RADIYALLAHU ANHÜMÂ) 93

* ABDULLAH İBNU ÖMER (RADIYALLAHU ANHÜMÂ) 94

* ABDULLAH İBNU'Z-ZÜBEYR (RADIYALLAHU ANHÜMÂ) 94

* BİLAL İBNU RABAH (RADIYALLAHU ANH) 96

* UBEY İBNU KA'B (RADIYALLAHU ANH) 97

* EBU TALHA EL-ENSARÎ (RADIYALLAHU ANH) 98

* SELMÂNU'L-FÂRİSÎ (RADIYALLAHU ANH) 99

SAHABİLERİN FAZİLETLERİ BÖLÜMÜ.. 100

* EBU MUSA EL-EŞ'ARÎ (RADIYALLAHU ANH) 100

* ABDULLAH İBNU  SELAM (RADIYALLAHU ANH) 102

* CERÎR İBNU ABDİLLAH EL-BECELÎ (RADIYALLAHU ANH) 102

* CÂBİR İBNU ABDİLLAH İBNU HARÂM (RADIYALLAHU ANHÜMA) 103

* HZ. ENES İBNU MÂLİK (RADIYALLAHU ANH) 104

* BERÂ İBNU MALİK (RADIYALLAHU ANH) 104

* SABİT İBNU KAYS İBNU ŞEMMÂS (RADIYALLÂHU ANH) 105

* ADİYY İBNU HÂTİM (RADIYALLÂHU ANH) 106

* HZ.  EBÛ HUREYRE (RADIYALLAHU ANH) 107

* CÜLEYBİB (RADIYALLAHU ANH) 107

* HÂRİSE İBNU SÜRAKA (RADIYALLAHU ANH) 108

* HALİD İBNU'L-VELİD (RADIYALLAHU ANH) 109

* AMR İBNU'L-AS (RADIYALLAHU ANH) 109

* EBÛ SÜFYAN İBNU HARB (RADIYALLAHU ANH) 111

* HZ. MUÂVİYE (RADIYALLAHU ANH) 111

KADIN SAHABİLERİN FAZİLETLERİ 113

* HATİCE BİNTU HUVEYLİD (RADIYALLAHU ANHÂ) 113

* HZ. HATİCE (RADIYALLAHU ANHÂ) 116

* HZ. FATIMA (RADIYALLAHU ANHÂ) 117

* HZ. AİŞE (RADIYALLAHU ANHÂ) 118

* SAFİYYE BİNTU HUYEY İBNU AHTAB (RADIYALLAHU ANHÂ) 119

* SEVDE BİNTU ZEME'A (RADIYALLAHU ANHÂ) 120

* ÜMMÜ EYMEN (RADIYALLAHU ANHÂ) 121

EHL-İ BEYT'İN FAZİLETİ 122

ENSAR'IN FAZİLETİ 125

BEDİR, AKABE ve BEY'ATU'R-RIDVAN'A KATILANLARIN FAZİLETİ 126

İSLÂM ÜMMETİNİN FAZİLETİ 127

FARKLI CEMAATLERİN FAZİLETLERİ 138

KUREYŞ'İN FAZİLETİ 139

BAZI ARAP KABİLELERİNİN FAZİLETİ 141

ARAPLARIN FAZİLETİ 147

ACEM VE RUM'UN FAZİLETİ 147

SAHABE DIŞINDA BAZI KİMSELERİN FAZİLETİ 149

* ÜVEYS EL-KARANÎ 149

* NECAŞİ (REHİMEHULLAH) 150

* ZEYD İBNU AMR İBNU NÜFEYL.. 151

* EBU TALİB.. 153

* MALİK İBNU ENES (RAHİMEHULLAH TEALA) 155

BAZI ZAMANLARIN ve MEKANLARIN FAZİLETİ 155

ZAMANLARIN FAZİLETİ 155

* BAYRAM... 155

* ZİLHİCCEDE ON GÜN.. 156

* ARAFE GÜNÜ.
[28.08.2023 19:57] Annem: عَنْ أبي عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ بْنِ الْخَطّاَبِ رضي الله عنهما قال: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ قال رسول الله صلى الله عليه وسلم  يَقُولُ : انطلق ثَلاَثَةُ رَهْطٍ مِمَّنْ كان قَبْلَكُمْ حَتَّى أَواَهُمُ الْمَبِيتُ إِلَى غَارٍ فَدَخَلُوهُ, فَانحَدَرَتْ صَخْرَةٌ مِنَ الْجَبَلِ, فَسَدَّتْ عَلَيْهِمُ الْغَارَ فَقال: والله إنهُ لاَ يُنْجِيكُمْ مِنْ هَذِهِ الصَّخْرَةِ إلا أن تَدْعُوا اللَّهَ تَعاَليَ بِصَالِحِ أَعْمَالِكُمْ قال رَجُلٌ مِنْهُمُ:  اللَّهُمَّ كان لِي أَبَوَان شَيْخَان كَبِيرَان, وَكُنْتُ لاَ أَغْبُقُ قَبْلَهُمَا أَهْلاً وَلاَ مَالا. فَنَأَى بِي طَلَبُ الشَّجَرِ يَوْمًا فَلَمْ أُرِحْ عَلَيْهِمَا حَتَّى نَامَا, فَحَلَبْتُ لَهُمَا غَبُوقَهُمَا فَوَجَدْتُهُمَا نَائِمِينَ, وَكَرِهْت أن أوُقِظَهُماَ وَإن أَغْبُقَ قَبْلَهُمَا أَهْلاً أَوْ مالا فَلَبِثْتُ- وَالْقَدَحُ عَلَى يَدِي- أنتظِرُ اسْتِيقَاظَهُمَا حَتَّى بَرِقَ الْفَجْرُ وَالصِّبْيَةُ يَتَضاَغَوْنَ عِنْدَ قَدَمِي- فَاسْتَيْقَظَا فَشَرِبَا غَبُوقَهُمَا. اَللَّهُمَّ إن كُنْتُ فَعَلْتُ ذَلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ فَفَرِّجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ مِنْ هَذِهِ الصَّخْرَةِ, فَانفَرَجَتْ شَيْئًا لاَ يَسْتَطِيعُونَ الْخُرُوجَ مِنْهُ. قال الآخَر : اَللَّهُمَّ كانت لِي ابنة عَمٍّ كانت أحب النَّاسِ إِلَيَّ . وَفيِ رِوَايَةٍ : كُنْتَ أحبهاَ كَأَشَدِّ ماَ يُحِبُّ الرِّجاَلِ النِّساَءَ فَأَرَدْتُهَا عَلَي نَفْسِهَا فَامْتَنَعَتْ مِنِّي حَتَّى أَلَمَّتْ بِهَا سَنَةٌ مِنَ السِّنِينَ فَجَاءَ تْنِي فَأَعْطَيْتُهَا عِشْرِينَ وَمِائَةَ دِينَارٍ عَلَىأن تُخَلِّيَ بَيْنِي وَبَيْنَ نَفْسِهَا فَفَعَلَتْ حَتَّى إذا قَدَرْتُ عَلَيْهَا. وَفيِ رِوَايَةٍ : فَلَمّاَ قَعَدْتُ بَيْنَ رِجْلَيْهاَ قال : اتق اللهَ وَلاَ تَفُضَّ الْخاَتَمَ إلا بِحَقِّهِ, فَانصَرَفْتُ عَنْهَا وَهِيَ أحب النَّاسِ إِلَيَّ, وَتَرَكْتُ الذَّهَبَ الَّذِي أَعْطَيْتُهَا, اَللَّهُمَّ إن كُنْتُ فَعَلْتُ ذَلِكَ ابْتِغَاءَ وَجْهِكَ, فَافْرُجْ عَنَّا مَا نَحْنُ فِيهِ فَانفَرَجَتِ الصَّخْرَةُ غَيْرَ إنهُمْ لاَ يَسْتَطِيعُونَ الْخُرُوجَ مِنْهَا. وَقال الثَّالِثُ: اَللَّهُمَّ إني اسْتَأجرتُ أجراءَ وَأَعْطَيْتُهُمْ أجرهُمْ غَيْرَ رَجُلٍ وَاحِدٍ تَرَكَ الَّذِي لَهُ وَذَهَبَ, فَثَمَّرْتُ أجرهُ حَتَّى كَثُرَتْ مِنْهُ الأموال, فَجَاءَ نِي بَعْدَ حِينٍ فَقال : يَا عَبْدَ اللَّهِ أَدِّ إِلَيَّ أجري, فَقُلْتُ : كُلُّ مَا تَرَى مِنْ أجركَ : مِنَ الإبل وَالْبَقَرِ و
[28.08.2023 19:57] Annem: Nerede olursan ol Allah'a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran.
Tirmizî, Birr, 55.
[28.08.2023 19:57] Annem: Allah'ım! Gizli olarak işlediğim günahlarımı, açıktan işlediğim günahlarımı, hataen işlediğim ve bilerek yaptığım günahlarımı, bildiğim ve bilmediğim bütün günahlarımı bağışla. 
(Hakim, "De'avat", No: 1880; İbn Ebu Şeybe, "Dua", 15,No: 29228)
[28.08.2023 19:58] Annem: Tarihte Bugün

•  Belgrad’ın Fethi 1521
•  Kocatepe Camii İbadete Açıldı 1987
•  Leyleklerin Gitme Zamanı

Kuveyt Türk Dijital Takvim

https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[28.08.2023 19:58] Annem: Günün Ayeti

“Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”

Nahl 90
[28.08.2023 19:58] Annem: Günün Hadisi

“Hastalanmadan önce sıhhatinin kıymetini bil!”

Hâkim, Müstedrek, IV, 341
[28.08.2023 19:58] Annem: TİCARETTE KÂR HADDİ VAR MIDIR?

İslam dini, alım satım akitlerinde kesin bir kâr haddi koymamış, bunu piyasa şartlarına bırakmıştır. Konuyla ilgili olarak Allah Resûlü (s.a.s.), fiyatlar artmaya başladığında kendisinden bu duruma müdahale etmesi istendiğinde şöyle buyurmuştur:
“Şüphe yok ki, fiyatları tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah’tır. Ben sizden herhangi birinin malına ve canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle o kimsenin hakkını benden ister olduğu halde, Rabbime kavuşmak istemem.” Ebû Dâvud, İcâre, 15; Tirmizî, Bûyû’ 73
Fakihler kâr haddinin eşyadan eşyaya fark edebileceğini, bu sebeple de kesin bir takdir yapılamayacağını söylemişlerdir. Bununla birlikte piyasada suistimaller olduğu, karaborsacıların devreye girerek halkı mağdur ettikleri, özellikle halkın zaruri ihtiyaçları sayılabilecek mallarda aşırı fiyat artışları yaşandığı durumlarda, kamu otoritesinin fiyatlara müdahale etme (narh koyma) yetkisi vardır. Aşırı fiyatın tespitinde ise bilirkişilerin günün piyasa şartları içerisindeki belirlemeleri esas alınır.

 

       

       

Kuveyt Türk Dijital Takvim

https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim

Bakan Şimşek, ekonomideki kazanımları kalıcı hale getirmek için yapısal dönüşümün önemine işaret etti

Limanlarda elleçlenen yük miktarında kasım ayları rekoru kırıldı

Japonya ve Çin ekonomileri enflasyon-deflasyon ayrışması içine girdi

Bitcoin madenciliğinde enerji tüketimi 2030’a kadar iki katına çıkacak

Bitcoin madenciliğinde enerji tüketimi 2030’a kadar iki katına çıkacak

Bitcoin madenciliğinde enerji tüketimi 2030’a kadar iki katına çıkacak

Fed yılın son para politikası toplantısına görüş ayrılıklarıyla giriyor

Küresel piyasalar Fed haftasına giriyor

İş dünyası ve mali müşavirler "enflasyon muhasebesi"nin kaldırılmasını talep ediyor

EPDK 21 şirkete lisans verdi

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 15 11 1 3 21 36
2.FENERBAHÇE A.Ş. 14 9 0 5 18 32
3.TRABZONSPOR A.Ş. 14 9 1 4 13 31
4.GÖZTEPE A.Ş. 14 7 2 5 10 26
5.SAMSUNSPOR A.Ş. 15 6 2 7 6 25
6.BEŞİKTAŞ A.Ş. 14 7 4 3 7 24
7.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 14 6 4 4 -1 22
8.KOCAELİSPOR 14 5 6 3 -3 18
9.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 14 4 6 4 3 16
10.CORENDON ALANYASPOR 14 3 4 7 -1 16
11.TÜMOSAN KONYASPOR 14 4 7 3 -4 15
12.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 14 3 6 5 -6 14
13.HESAP.COM ANTALYASPOR 14 4 8 2 -11 14
14.KASIMPAŞA A.Ş. 14 3 7 4 -7 13
15.İKAS EYÜPSPOR 14 3 8 3 -8 12
16.ZECORNER KAYSERİSPOR 14 2 6 6 -17 12
17.GENÇLERBİRLİĞİ 14 3 9 2 -7 11
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 14 2 10 2 -13 8

YAZARLAR