SEMA ÖNER


GÜNÜN YAZISI

GÜNÜN YAZISI


[30.08.2023 19:26] Annem: Bir Ayet: Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur; eğer sizi yardımsız bırakırsa O'ndan sonra size kim yardım edebilir? Müminler yalnız Allah'a güvensinler. (Âl-i İmrân, 3/160) Bir Hadis: Bazı insanlar iyiliğin anahtarı, kötülüğün kilididir. Bazıları da kötülüğün anahtarı, iyiliğin kilididir. Allah'ın, iyiliğin anahtarı eylediği kimselere ne mutlu! Allah'ın, kötülüğün anahtarı eylediği kimselere de ne yazık! (İbn Mâce, "Sünnet", 19) Bir Dua: Allah'ım! Ebedi yurt olan ahirette kötü kimselere komşu olmaktan Sana sığınırım. (Hâkim, Müstedrek, 1, 714) T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı [30.08.2023 19:27] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz: Zafer Bayramı Büyük Taarruz Zaferle Sonuçlandı (1922) Başkomutanlık Meydan Muharebesi (1922) Kim malını korurken öldürülürse şehittir, kim dini uğruna öldürü- lürse şehittir, kim canı uğruna öldürülürse şehittir, kim ailesi uğruna öldürülürse o da şehittir. (Tirmizî, Diyât, 21)  Diyanet Takvimi Arka Yüz: ŞEHİTLİK EN YÜCE MAKAM Şehit “şahit olan, hazır bulunan” demektir. Yeri ve zamanı geldiğinde canından daha mukaddes bildiği dini, millî ve manevi değerler uğruna dünyadan ve dünyadaki her şeyden vazgeçip canını ortaya koyan kimseye şehit denilir. Allah, şehitlerin yaptıklarının boşa çıkarılmayacağını, onların muratlarına erip cennete gireceklerini haber verir. Allah’ın şehitlere tanıdığı imtiyaz, onların şehit düşme anlarından itibaren başlar. Onlar ölüm acısını neredeyse hiç hissetmezler, Peygamberimizin ifadesiyle ölüm onlara bir çimdik acısı kadar hafif gelir. Allah Resûlü, şehitlerin yaptıkları ibadet ve amellerin de farklı değerlendirileceğini bildirir günahkâr da olsa iman ve salih niyet ile Allah yolunda savaşan ve bu uğurda canını feda eden kimse için şehitlik hem geçmişteki hataları affettirmenin hem de Allah nezdinde vadedilen derecelere erişebilmenin yoludur. Rahmet Elçisi’nin şehitliği yücelten bu sözlerinden onun inananları savaşa teşvik ettiği anlaşılmamalıdır. Onun istediği, haklı olunan yolda sebat ve cesaret gösterilmesidir. T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı [30.08.2023 19:27] Annem: Yoksa "Onu Muhammed uydurdu" mu diyorlar? Hayır o, kendilerine senden önce hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için, doğru yolu bulsunlar diye Rabbin tarafından indirilmiş gerçektir. - Secde - 3. Ayet [30.08.2023 19:28] Annem: Sizden biriniz kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz. - Tirmizî, Sıfatü'l-kıyâme, 59 [30.08.2023 19:28] Annem: “Şeytan içinize yoksulluk korkusu düşürür ve çirkin şeyler yapmanızı emreder. Allah ise kendinden bir bağışlama ve lütuf sözü vermektedir…” - Bakara, 2/268 [30.08.2023 19:28] Annem: İlk iman eden altı kişiden biri olan Abdullah b. Mes‘ûd, müşriklerin eziyetlerinden kurtulmak için Habeşistan ve Medine hicretlerine katılmıştır.##Kimseden korkmadan Kâbe’de aşikâre Kur’an okuyan ilk sahabîdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanındaki bütün savaşlarda yer almış, Bedir’de Ebû Cehil’i öldürmüş, Uhud’da ortaya çıkan panik sırasında Hz. Peygamberin yanından hiç ayrılmamıştır. Kendisini Resûlullah’ın hizmetine adadığı için ondan birçok hadis rivayet etmiştir. Resûlullah, sesi çok güzel olan İbn Mes‘ûd’un Kur’an okuyuşunu huşû ile dinlemiş ve göz yaşı dökmüştür. İbn Mes’ûd (r.a.) sahabe arasında ahlak ve yaşayışı bakımından Resûlullah’a en çok benzeyen bir kimse olarak kabul edilmiştir. Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.) kısa boylu, esmer, zayıf, uzun saçlı, güzel giyinmeyi seven, çok mütevazı biri olarak tarif edilmiştir.##Kûfe’deki ilmî faaliyetlerin başında bulunan İbn Mes‘ûd (r.a.); tefsir, kıraat ve fıkıhta Kûfe ekolünün temellerini atmıştır. Medine’ye dönünce hastalanmış ve altmış yaşını geçmiş olarak vefat etmiştir. - Güzel Sesli Âlim Sahabî: Abdullah b. Me’sûd (r.a.) [30.08.2023 19:28] Annem: Farz Olmasının Şartları 18- Bir kimseye haccın farz olması için sekiz şart vardır. Şöyle ki: 1) Müslüman olmalıdır. Gayri müslimler hac ile mükellef değildir. Buna göre bir gayri müslim hac yaptıktan sonra müslüman olsa, diğer şartlar bulununca yeniden hac etmesi gerekir. Yine, bir mü'min hac ettikten sonra -Allah korusun- dinden çıkıp da sonra tevbe ederek İslâmiyete dönünce, diğer şartlar bulununca tekrar hac etmesi gerekir. 2) Buluğa ermiş olmalıdır. Bir çocuk, aklı başında ve kâr ile zararı ayıracak durumda da olsa, hac ile mükellef olmaz. Onun yapacağı hac nafile olur. Onun için buluğ çağına erer de hac şartlarını toplarsa, tekrar hac etmesi gerekir. Velisi ile beraber hacda bulunan çocuğa, velisi hac işlerini yaptırır. Taşları attırır, tavaf yaptırır ki, büyüyünce görevini daha iyi yapabilsin. Bu taşlamayı çocuk terk etse, bundan bir şey gerekmez. Çünkü çocuğa hac vacib değildir. 3) Akıl sahibi olmalıdır. Deli olanlar hacla yükümlü değillerdir. Bunlar iyileşir de hac şartlarını elde ederlerse, o zaman hac etmeleri gerekir. [30.08.2023 19:29] Annem: gıyâben (görmeden) de iman ederler. Diğer bir tabirle onlar, gözle değil, kalp ile iman ederler, onlar bütün şüphelerden uzak oldukları gibi, iman etmek için önlerine dikilmiş putlara, haçlara da bağlanmazlar, gözlerinin önünde bulunan bugünkü ve şu andaki görülen ve hissedilen şeylere saplanıp kalmazlar, his ötesini, kalbi ve kalp ile ilgili şeyleri tanırlar. İşlerin başı görülende değil ruh, akıl, kalp gibi görülmeden görende, tutulmadan tutanda, zaman ve mekana bağlı olmayarak maddeleri fırlatıp oynatan, fezaları doldurup boşaltandadır. Onların sağduyuları, saf basiret ve ferasetleri, temiz akılları, açık anlayışları, sıhhatli görüşleri, sözün kısası anlayış kabiliyetleri, kötülüklerden silkinebilecek anlayışlı hisleri, yükseklere koşabilecek azimli vicdanları ve iyi seçimleri vardır. Görünen ve hissedilen şeyleri yarar, kabuklarını soyarlar; içindeki özüne, önündeki ve arkasındakinin sırrına nüfuz ederler; görenle görüleni ayırtederler; hissedilenden düşünülene intikal edebilirler; varlık ve yokluk içinde gaybden görünürlüğe, görünürlükten gaybe gelip, geçip giden ve hissedilen hadiselerin satırları altındaki gayba ait mânâları sezerler. Hakikatte varlıklar, görülen ve görülmeyen, diğer bir tabirle "meşhût" ve "gayr-i meşhût" olmak üzere ikiye ayrılır. Ve birçok bilgin hakikati, görülmeyen ve hatta görülemiyen kısmında kabul ederler ve buna "mânâ âlemi", "gerçek âlem", "akıl âlemi", "ruh âlemi" veya "gayb âlemi" derler ve Felsefe'nin konusu olarak da bunu tanırlar. Gerçekten şimdiki Batı felsefelerinde de şunu görüyoruz: Görülen veya dışta müşahede edilen şeyler bize beş duyumuzla geliyor ve bunların her birinin de bir âmili (sebebi) var: Işık, ses, koku, tat, ısı ve soğukluk. Biz, bizzat bunları his ve müşahede ederiz ve bunlar vasıtasıyla da diğer şeyleri. Bilimler ve özellikle müsbet ilimler (fen bilimleri) gösteriyor ki, bunların her biri bir tecelliden, bir gösteriden, bize bir görünüşten, bir hadiseden ibarettir. Mesela ışık dediğimiz parıltı bizim dışımızda mevcut değildir. Çünkü dışta ışık bilimin ortaya koyduğuna göre, bir titreşimden ibaretir. Görünmeyen, madde atomlarının veya esirin titreşimleridir. Parıltı, ışık o titreşimin bizim gözümüzle ilişkisi, temas etmesi sırasında vâki olan ani bir görüntüdür. Bu meseleyi İmam Gazali "İhyâ"sında şöyle tesbit etmiştir: Güneşin ışığı, halkın zannettiği gibi, güneşten çıkıp bize kadar gelen haricî bir nesne değildir. Belki gözümüzün güneşle karşı karşıya gelme anında bizzat ilâhiîkudret ile yaratılan bir hadisedir. Bu gerçek, keşf ehline görünmüştür. Ses de aynen böyle. Biz biliyoruz ki ses, hâriçte havanın özel bir dalgalanmasından ibârettir. Kulağımızdaki gürültü mânâsına gelen ses, o dalgalanmanın kulağımıza dokunduğu anda hâsıl olan (oluşan) bir tecellidir. Isı ve soğuk dediğimiz şey de, esasında ışık gibi esire veya atoma ait bir titreşimdir. Bunun içindir ki, ısı ışığa, ışık ısıya dönüşür. Aralarında bir mertebe (derece) farkı vardır. Bunu elektrikten anlıyoruz. Kısacası koku ve tat da esasında birer titreşim olup, bizim koku alma ve tadma duyularımıza dokunmasında koku ve tad olarak ortaya çıkarlar. Demek görme ve dış görünüşte vasıta olan bu beş âmil (etken)in hepsi gerçekte hareketle ilgilidir ve hepsi hareketin bize özel birer görünümüdür. Biz bu hareketleri görmüyoruz. Acaba kütlelerde gördüğümüz hareket nedir? O da görünmeyen gerçeğin bir tecellisi değil midir? O halde bu vasıta (araç)larla gördüğümüz önümüzdeki âlem hep birer hayalden, birer tecelliden başka birşey değildir. Bunların hedef ve gayesi olan gerçek ise görülmez. Genel göçler, memleketlerin kuruluşu, haberleşmeler... gibi tarihî olayların illet ve gayeleri de insanların tasavvurları, duyguları, iradeleri [30.08.2023 19:29] Annem: "Vallahi dedi, bilesin ki artık yaşım ilerledi, ecelim yaklaştı, (Allah'tan ölümden çok korkar bir haldeyim), ne ihtiyacım var ki, Allah Resülü hakkında yalan söyleyeyim! Andolsun söylediklerim, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'dan kulaklarımın işitip, hafızamın da zabtettiklerinden başkası değildir." Müslim, Müsâfırin 294, (832); Nesâi, Tahâret 108, (1, 91, 92). Bu hadis, Nesâi'nin metninden alınmadır. Amr İbnu Abese radıyallahu anh'ın müslüman oluşunu anlatan uzunca bir hadisin son kısmıdır. 3559 - İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim abdestli olduğu halde abdest tazelerse, AIlah bu sebeple kendisine on (misli) sevab yazar.'' Tirmizi, Taharet 44, (59). 3560 - Ebu Said radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim abdest alıp: "Sübhâneke Allahümme ve bihamdike estağfiruke ve etübu ileyke. (Rabbim seni tenzih ederim, Allah'ım hamdim sanadır, senden bağışlanmak isterim, tevbem de sanadır)" derse, bu bir kâğıda yazılır, sonra bir mühür üzerine nakşedilir, sonra da Arş'ın altına kaldırılır ve Kıyamete kadar (mühür) kırılmaz.'' Rezin tahric etmiştir. ABDESTİN SIFATI 3561 - Humrân Mevlâ Osman anlatıyor: "Hz. Osman radıyallahu anh su istemişti. (Getirdim. Aldı ve) üç kere ellerine dökerek yıkadı. Sonra sağ elini kaba sokup mazmaza ve [30.08.2023 19:30] Annem: Abdu Hayr anlatıyor: "Hz. AIi radıyallahu anh bize geldi ve namaz kıldı. (Namazdan sonra abdest) suyu istedi. "Suyu ne yapacak, namazı kıldı ya! Herhalde bize öğretmek istiyor!" dedik. İçinde su olan bir kapla bir leğen getirildi. Kaptan sağ eline su döktü: Üç defa ellerini yıkadı. Sonra üç kere mazmaza ve istinşakta bulundu. Mazmaza ve istinşakı su aldığı eliyle yaptı. Sonra üç kere yüzünü yıkadı, sağ elini üç kere yıkadı, üç kere sol elini yıkadı. Sonra elini kaba batırdı, bir kere başını meshetti. Sonra üç kere sağ ayağını yıkadı, üç kere sol ayağını yıkadı. Sonra: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın abdestini bilmek kimin hoşuna giderse, işte o böyledir!" dedi." Ebu Dâvud, Tahâret 50, (111); Tirmizi, Tahâret 37, (48); Nesâi, Tahâret 75, (1, 68). 3565 - Nesâi'nin bir diğer rivâyeti şöyledir: ".. Başını meshetti.'' -Şû'be, bir defasında alnından başının gerisine kadar (eliyle) işâret etti- sonra dedi ki: "Ellerini tekrar geri getirip getirmediğini bilmiyorum.'' Nesâi, Tahâret 76, (1, 68-69). 3566 - Ebu Dâvud'da, İbnu Abbâs'tan yapılan bir diğer rivâyet şöyledir: "Ali radıyallahu anh yanıma girdi. Su dökmüş (küçük abdest bozmuş) idi. Abdest suyu istedi. İçinde su olan bir kap getirdik. Bana: "Ey İbnu Abbâs! Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın nasıl abdest aldığını sana göstereyim mi?" dedi. Ben de: "Evet göster!" dedim. Bunun üzerine su kabını elleri üzerine eğdi ve ellerini yıkadı. Sonra sağ elini kaba soktu, onunla diğeri üzerine su döktü, sonra iki avucunu yıkadı. Sonra mazmaza ve istinşakta bulundu. Sonra iki elini birden kaba soktu. İkisiyle birlikte su avuçlayıp yüzüne çarptı. Sonra başparmaklarını kulaklarının ön kısmına soktu. Sonra ikinci, üçüncü sefer aynı şeyleri tekrar etti. Sonra sağ eliyle bir avuç su aldı ve bunu alnına döktü ve yüzü üzerine akmaya bıraktı. Sonra dirseklerine kadar kollarını üçer kere yıkadı. Başını ve kulaklarının arkasını meshetti. Sonra tekrar her iki elini beraberce kaba soktu. Bir avuç su alıp onu pabuç içinde olan (sağ) ayağına vurdu ve o su ile ayağını yıkadı. Sonra aynı muameleyi diğer ayağına, (sola) yaptı.'' (Abdullaş el-Havlani) der ki: "(İbnu Abbâs'a) sordum: "Ayaklar ayakkabı içinde olduğu halde mi?''. "Evet dedi, ayakkabı içinde olduğu halde.'' Ben tekrar sordum: "Ayakkabı içinde mi?'' "Evet! dedi, ayakkabı içinde!" Ben tekrar sordum: "Ayakkabı içinde mi?'' "Evet! dedi, Ayakkabı içinde." Ebu Dâvud, Tahâret 50, (117). Nesâi'nin bir diğer rivâyetinde şöyle denmiştir. "...Sonra bir avuç su ile üçer defa mazmaza ve istinşakta bulundu." Nesâi, Tahâret 76, (1, 68). 3567 - Abdullah İbnu Zeyd İbni Asım İbni'l-Ensâri radıyaIlahu anh'ın anlattığına göre, kendisine: "Bizim için, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın abdestiyle bir abdest al (da görelim)!" diye talepte bulunuldu. O, hemen bir kap (su) isteyip, önceki hadiste anlatılan şekilde abdest aldı. Abdest alışını anlatan rivâyette şu farklı açıklama var [30.08.2023 19:30] Annem: 29 YİRMİDOKUZUNCU MEKTÛB Bu mektûb, Şeyh Nizâmeddîn-i Tehânîserîye yazılmışdır. Farzları kılmağa ve sünnetleri, edebleri gözetmeğe teşvîk etmekde ve farzların yanında nâfileleri yapmanın kıymetinin az olduğu ve yatsı nemâzını gece yarısından sonra kılmamağı ve abdestde kullanılan suyu içmemeği ve mürîdlerin secde etmelerinin câiz olmadığını bildirmekdedir: Allahü teâlâ, bizi ve sizi te’assubdan, ya’nî başkasını çekememekden ve doğru yoldan ayrılmakdan korusun ve insanların en üstünü o temiz Peygamberi hürmetine “aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti etemmühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ” pişmân olacak, üzülecek şeyleri yapmakdan kurtarsın! İnsanı Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşduracak işler, farzlar ve nâfileler olmak üzere ikiye ayrılır. Farzların yanında nâfilelerin hiç kıymeti yokdur. Bir farzı vaktinde yapmak [vakti geçmiş ise, hemen kazâ etmek], bin sene nâfile ibâdet yapmakdan dahâ çok fâidelidir. Hangi nâfile olursa olsun, ne kadar hâlis niyyet edilirse edilsin, ister nemâz, oruc, zikr, fikr olsun, ister başka nâfileler olsun, hep böyledir. Hatta, farzları yaparken, bu farzın sünnetlerinden bir sünneti ve edeblerinden bir edebi gözetmek de, böyle çok fâidelidir.[1] Öğrendiğimize göre, Emîr-il-mü’minîn Ömer Fârûk “radıyallahü anh” hazretleri sabâh nemâzını cemâ’at ile kıldıkdan sonra, cemâ’ate bakdı, eshâbından birini bulamadı. (Filân kimse cemâ’atde yokdur) buyurdu. Orada bulunanlar, o kimse gecenin çok sâatlerinde uyumaz. [Nâfile ibâdet yapar.] Belki şimdi uykuya dalmışdır, dediler. Halîfe, (Eğer bütün gece uyuyup da sabâh nemâzını cemâ’at ile kılsaydı dahâ iyi olurdu) buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki: Bir edebi gözetmek ve tenzîhî olsa bile, bir mekrûhdan sakınmak, zikrden ve fikrden ve murâkabeden ve teveccühden dahâ fâidelidir. Tahrîmî olan mekrûhdan sakınmanın fâidesini, artık düşünmelidir. Evet, bu nâfile işler, farzları gözetmek ile ve harâmlardan, mekrûhlardan sakınmak ile birlikde yapılırsa, elbette dahâ güzel, çok güzel olur. Fekat böyle olmazsa, pek zararlı olur. Meselâ zekât olarak bir dank [ya’nî bir dirhemin dörtde birini ki, bir gram gümüş demekdir] bir müslimân fakîre vermek, nâfile olarak dağlar kadar al-tun sadaka vermekden ve hayrât, hasenât ve yardımlar yapmakdan kat kat dahâ iyidir, kat kat dahâ çok sevâbdır. Bu bir dank zekâtı verirken, bir edebi gözetmek, meselâ, akrabâdan bir fakîre vermek de, nâfile iyiliklerden kat kat dahâ fâidelidir. Bundan anlaşılıyor ki, yatsı nemâzını gece yarısından sonra kılmak ve böylece gece nemâzı sevâbını da kazanmayı düşünmek, çok yanlışdır. Çünki, hanefî mezhebindeki imâmlara göre “radıyallahü teâlâ anhüm” yatsı nemâzını gece yarısından sonra kılmak mekrûhdur. Sözlerinden de, (Kerâhet-i tahrîmiyye) olduğu anlaşılmakdadır. Çünki, yatsı nemâzını gece yarısına kadar kılmak mubâh demişlerdir. Gece yarısından sonra kılmak mekrûh olur buyurmuşlardır. Mubâhın karşılığı olan mekrûh ise, tahrîmen mekrûhdur. Şâfi’î mezhebinde gece yarısından sonra yatsıyı kılmak câiz değildir. Bunun içindir ki, gece nemâzı kılmış olmak için ve bu vaktde zevk ve cem’ıyyet elde etmek için, yatsıyı gece yarısından sonraya bırakmak çok çirkindir. Böyle düşünen bir kimsenin, yalnız vitr nemâzını gece yarısından sonraya bırakması yetişir. Vitr nemâzını gece yarısından sonra kılmak müstehabdır. Böylece, hem vitr nemâzı müstehab olan vaktinde kılınmış olur, hem de gece nemâzı kılmak ve se-her vaktinde uyanık bulunmak ni’metlerine kavuşulmuş olur. O hâlde bu işden vaz geçmek ve geçmiş nemâzları kazâ etmek lâzımdır. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Kûfî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, nemâz abdestinin edeblerinden bir edebi terk etdiği için kırk senelik nemâzı kazâ [30.08.2023 19:31] Annem: İnsanın Kendi Kişiliğine Karşı Görevleri Ana Sayfa İslam Ahlakı İnsanın Kendi Kişiliğine Karşı Görevleri İlgili      İslam Ahlakı IV. BAŞLICA AHLAKİ GÖREV ve SORUMLULUKLAR A) İnsanın Kendi Kişiliğine Karşı Görevleri İslam ahlakı her bireyi “insan” olarak bir değer kabul eder. Kur’an-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle insan “yeryüzünün halifesi” olarak takdim edilmiş (mesela bk. el-Bakara 2/30; el-En‘am 6/165), Hz. Peygamber de “Her doğan çocuk temiz yaratılış (fıtrat) üzere doğar” (Buhari, “Cenaiz”, 92) buyurarak, insanı yaratılıştan suçlu sayan telakkiyi temelden reddetmiş; bu noktadan hareketle İslam düşünce geleneğinde insan “eşref-i mahlukat” diye tanımlanmıştır. Kur’an-ı Kerim’in değişik yerlerinde Allah’ın buyruğu uyarınca Hz. Adem karşısında meleklerin secdeye kapandığını bildiren ayetler de İslam düşüncesinde oluşan bu yargının isabetli olduğunu kanıtlamaktadır. Bu sebeple, aslında insanlık için ahlak düzenini kuran yüce Kudret, hayatın hangi alanına ilişkin olursa olsun, bütün erdemlerin, bir bakıma onlara sahip olan bireyi yüceltmeyi ve gerçek anlamda insan yapmayı amaçlamasını dilemiştir. Bu bakımdan Allah, kişinin yaptığı iyilikler veya kötülükleri -kime karşı yapılmış olursa olsunöncelikle kişinin kendisine yapılmış saymaktadır. Kur’an-ı Kerim’de, “Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehine yapmış olur; kim de kötü bir iş yaparsa kendi aleyhine yapmış olur” (Fussılet 41/46) buyurulmaktadır. a) İnsanın Bedensel Varlığı ile İlgili Görevleri Ahlak bir beden sağlığı ilmi değildir. Bununla birlikte İslam ahlakında, insanın dini ve dünyevi görevlerini doğru ve yeterli olarak yerine getirebilmesi için kendi bedensel varlığını koruma ve geliştirme hususunda bazı görevleri bulunduğu kabul edilmiştir. Kuşkusuz bu görevlerin başında insanın kendi hayatını koruması gelir. İslamiyet hiçbir insana kendi hayatına son verme hakkı tanımamış, bu sebeple intiharı da kesinlikle yasaklamıştır. Hz. Peygamber’in bu husustaki hadisleri (mesela bk. Müslim, “İman”, 175; Tirmizi, “Tıb”, 7; Nesai, “Tahrim”, 2) son derece ağır bir üslup taşımaktadır. Yine onun insan sağlığına dair açıklama ve uygulamaları, hadis kitaplarında “Tıbb-ı nebevi” başlığıyla özel bölümler açılmasına veya aynı başlıkla müstakil kitaplar yazılmasına imkan hazırlamıştır. Ayrıca Hıristiyanlığın aksine (krş. Yeni Ahid, Matta, 15/17; Markos, 7/18-20) İslam dini içki, kumar, fuhuş gibi sağlığa zarar veren kötülükler karşısında kayıtsız kalmaz. Aksine Kur’an-ı Kerim, kapsamlı bir ifadeyle, “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayınız” (el-Bakara 2/195) derken, Hz. Peygamber de sağlığını ihmal edecek derecede ibadet etmeyi bile onaylamamış ve bu şekilde kendisini ibadete veren bir sahabiyi uyarırken, “Bedeninin de sende hakkı vardır” (Buhari, “Savm”, 55) buyurmuştur. Beden sağlığı bireysel görevler için olduğu kadar toplumsal görevler için de gereklidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Düşmanlarınıza karşı kuvvet hazırlayınız” (el-Enfal 8/60) buyurulurken, bu hususta en önemli unsur olan insan gücünün de kastedildiğinde kuşku yoktur. Unutulmamalıdır ki, hak daima kuvvetten üstün olmakla birlikte, hakkın korunabilmesinin kuvvete bağlı olduğu da tecrübi bir gerçektir. Bu sebeple Hz. Peygamber, “Güçlü mümin zayıf müminden hayırlıdır” (Müslim, “Kader”, 34) buyurmuşlardır. b) İnsanın Ruhsal ve Manevi Varlığı ile İlgili Görevleri Ahlak alimleri genellikle insanın diğer varlıklar karşısındaki üstünlüğünün akıl, zeka, kalp, vicdan, tefekkür, estetik duygu, inanma, iyilik sevgisi gibi ruhsal ve manevi meziyetlerinden ileri geldiğini kabul ederler. Bu meziyet veya yetenekler sebebiyledir ki yaratıcısı tarafından insana, “Kuşkusuz biz Adem oğlunu şerefli kıldık [30.08.2023 19:32] Annem: Aşk mektubu Ana Sayfa A Aşk mektubu Rüyanizda bir sevgiliye ask mektubu yazmak,sevineceginize delalet eder.Sevdiginiz bir kimseden beklediginiz bir ask mektubu aldiginizi görmek,mutluluklarin en büyügüdür.Böyle bir mektup almak,sevinçli haber alacaginiza isarettir.Rüyada aska dair bir roman okumak veya bir kimsenin aska tutulmus oldugunu görmek hafif bir hastaliga tutulacagina ve kisa zamanda iyilesecegine delalet eder.Rüyada aşk mektubunda ayrılık varsa gerçek hayatta bunun tam tersi bir araya gelme yaşayacaksınız demektir.Rüyada aşk mektuplarınızı yaktığınızı görmeniz kalbinizi kıran bir durumun bir süre daha canınızı acıtacağına işaret eder.Rüyada aşk mektubunu yırtıp atmak kalbinizde sevgisiyleğe ve acımasızlığa dair belli duygular olduğunu gösterir. in A Diğer Konular Azat Azat etmek Azık Azil Azmetmek Azrail [30.08.2023 19:33] Annem: ACEM Ana Sayfa A ACEM Arab olmayan. Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir, hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise, topraktandır. Allah katında en kıymetliniz takvâsı (Allahü teâlâdan korkarak haramlardan, günâhlardan sakınması) çok olanınızdır. Arab’ın Acem’e bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâ iledir. (Hadîs-i şerîf-İbn-i Hişâm) İlgili VEDÂ HUTBESİ 9 Eylül 2021 Benzer yazı İBLÎS 9 Eylül 2021 Benzer yazı ÂL-İ İMRÂN 9 Eylül 2021 Benzer yazı in A, Â Diğer Konular Ayn-el-Yakîn AZÂB ÂZÂD Âzâd Etmek Âzâd Olmak AZAMET AZÎM (El-Azîm) AZÎMET AZÎZ (El-Azîz) ÂYET Copyright 2021 by Maviay.co [30.08.2023 19:34] Annem: tevafukat, tam yüz sene fasıla ile Risale-i Nur’un takviye-i din hususundaki tesiratı; Hazret-i Mevlâna’nın (K.S.) Tarîk-ı Nakşiye vasıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. 3(Haşiye) Üstadım kendine ait medh ü senayı kabul etmiyor. Fakat Risale-i Nur Kur’ana ait olup, medh ü sena Kur’an’ın esrarına aittir. Yalnız Üstadımla Hazret-i Mevlâna’nın birkaç farkı var: Birincisi: Hazret-i Mevlâna, zülcenaheyndir. Yani hem Kādirî, hem Nakşî tarîkat sahibi iken, Nakşîlik Tarîkatı onda daha galibdir. Üstadım bilakis Kādirî meşrebi ve Şazelî mesleği onda daha ziyade hükmediyor. Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret-i Mevlâna (K.S.) Hindistan’dan Tarîk-ı Nakşî’yi getirdiği vakit, Bağdad dairesi Şah-ı Geylanî’nin (K.S.) ba’de-l memat hayatta olduğu gibi, tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlâna’nın (K.S.) manen tasarrufu cây-ı kabul göremedi. Şah-ı Nakşibend’le (K.S.) İmam-ı Rabbanî’nin (K.S.) ruhaniyetleri Bağdad’a gelip Şah-ı Geylanî’nin ziyaretine giderek rica etmişler ki: “Mevlâna Hâlid (K.S.) senin evlâdındır, kabul et!” Şah-ı Geylanî (K.S.), onların iltimasını kabul ederek Mevlâna Hâlid’i kabul etmiş. Ondan sonra birden Mevlâna Hâlid (K.S.) parlamış. Bu vakıa; ehl-i keşifçe vaki’ ve meşhud olmuştur. O hâdise-i ruhaniyeyi, o zaman ehl-i velayetin bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rü’ya ile görmüşler. (Üstadımın sözü burada tamam oldu.) İkinci fark şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten azlediyor. Yalnız Risale-i Nur’u merci’ gösteriyor. Hazret-i Mevlâna’nın (K.S.) şahsiyeti ise; kutb-ül irşad, merci-ül has ve-l âmm olmuştur. Üçüncü fark: Hazret-i Mevlâna (K.S.) zül’ecnihadır. Fakat zamanın muktezasıyla Sünnet-i Seniyeye çok kuvvet vermekle beraber -ilm-i tarîkatı esas tutmak cihetiyle- tarîkatı daha ziyade tutmuş, o noktada sarf-ı himmet etmiş. Üstadım ise şu dehşetli zamanın muktezasıyla, ilm-i hakikatı ve hakaik-i imaniye cihetini iltizam ederek, tarîkata üçüncü derecede bakmışlar. Elhasıl: Baştaki hadîs-i şerifin “Her yüz sene başında dini tecdid edecek bir müceddid gönderiyor.” va’d-i İlahîsine binaen, Hazret-i Mevlâna Hâlid, ekser ehl-i hakikatça bin ikiyüz senesinin yani onikinci asrın müceddididir. Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüştür. Kanaat verir ki -nass-ı hadîsle- Risale-i Nur tecdid-i din hususunda bir müceddid hükmündedir. Benim Üstadım daima diyor ki: “Ben bir neferim, fakat müşir hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende değil. Belki Kur’an-ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risale-i Nur eczaları, bir müşiriyet-i maneviye hizmetini görüyor.” Üstadımı kızdırmamak için şahsını sena etmiyorum. Şamlı Hâfız Tevfik * * * Re’fet Bey ve Hüsrev ve Rüşdü gibi Risale-i Nur şakirdlerinin Risale-i Nur bereketine işaret eden buldukları bir tevafuk-u latiftir. Risale-i Nur’un Isparta’ya ne derece rahmet olduğuna delalet eden bir tevafukat-ı acibe: Risale-i Nur’un mazhar olduğu inayatın külliyetinden mühim bir ferdi de şudur ki [30.08.2023 19:34] Annem: Belâgatın ruhuna taalluk eden birkaç mes’elenin beyanındadır. Birinci Mes’ele Tarih lisan-ı teessüfle bize ders veriyor ki: Saltanat-ı Arabın cazibesiyle a’cam, Arablara muhtelit olduklarından; Kelâm-ı Mudarî’nin melekesi denilen belâgat-ı Kur’aniyenin madenini müşevveş ettikleri gibi, öyle de acemlerin ve acemîlerin belâgat-ı Arabiyenin san’atına girdiklerinden fikrin mecra-yı tabiîsi olan nazm-ı maânîden, zevk-i belâgatı nazm-ı lafza çevirmişlerdir. Şöyle ki: Efkâr ve hissiyatın mecra-yı tabiîsi nazm-ı maânîdir. Nazm-ı maânî ise mantıkla müşeyyeddir. Mantığın üslûbu ise müteselsil olan hakaika müteveccihtir. Hakaika giren fikirler ise, karşısında olan dekaik-ı mahiyatta nafizdirler. Dekaik-ı mahiyat ise, âlemin nizam-ı ekmeline mümidd ve müstemiddirler. Nizam-ı ekmelde herbir hüsnün menbaı olan hüsn-ü mücerred mündemiçtir. Hüsn-ü mücerred ise mezâyâ ve letaif denilen belâgat çiçeklerinin bostanıdır. Çiçeklerin bostanı, cinan-ı hilkatte cilveger olan, ezhara perestiş eden ve şâir denilen bülbüllerin nağamatıdır. Bülbüllerin nağamatına aheng-i ruhanî veren ise, nazm-ı maânîdir. Hal böyle iken, Arab’dan olmayan dahîl ve tufeylî ve acemîler, belâgat-ı Arabiyede üdeba sırasına geçmeye çalıştıklarından, iş çığırdan çıktı. Zira bir milletin mizacı o milletin hissiyatının menşei olduğu gibi lisan-ı millîsi de, hissiyatının ma’kesidir… Milletin emziceleri muhtelif olduğu gibi, lisanlarındaki istidad-ı belâgat dahi mütefavittir. Lâsiyyema Arabî lisanı gibi nahvî bir lisan olsa... Bu sırra binaen cereyan-ı efkâra mecra ve belâgat çiçeklerine çimengâh olmaya çok derece nâkıs ve kısa ve kuru ve kır’av olan nazm-ı lafz; mecra-yı tabiîsi olan nazm-ı manaya mukabele ederek belâgatı müşevveş etmiştir. Zira acemîler sû’-i ihtiyar veya sevk-i ihtiyaçla lafzın tertib ve tahsinine ve maânî-i lügaviyenin tahsiline daha ziyade muhtaç olduklarından ve elfaz, mecra olmak cihetiyle daha âsân ve daha zahir ve nazar-ı sathîye daha munis ve hevam gibi avamın nazarlarını daha cazibedar ve avamperestane nümayişlere daha müstaid bir zemin olduğundan, elfaza daha ziyade sarf-ı himmet etmişlerdir… Yani ne kadar bir mesafe kat’ederse önlerine çok müşa’şa’ sahralar kendilerini göstermek şanında olan tertib-i maânîde olan tagalgulden zihinlerini çevirip, elfaz arkasına koşup, dolaşıyorlar. Maânînin tasavvurlarından sonra elfazın arkasına gitmekle fikirleri çatallaşmıştır. Gide gide elfaz manaya galebe etmekle istihdam ederek; lafz, manaya hizmet etmek olan kaziye-i tabiiye aksine çevrildiğinden, tabiat-ı belâgattan böyle lafızperest mutasallıfların san’atına kadar.. yok belki tasannularına uzun bir mesafe girmiştir. Eğer istersen Harîrî gibi bir dâhiye-i edebin Makamat’ına gir, gör! O dâhiye-i edeb nasıl hubb-u lafza mağlub olarak lafızperestlik hevesi o kıymetdar edebini lekedar ettiği gibi lafızperestlere de bast-ı özür etmiştir ve nümune-i imtisal olmuştur. Onun için o koca Abdülkahir bu hastalığı tedavi etmek için, Delail-i İ’caz ve Esrar-ül Belâgat’ın bir sülüsünü onun ilâçlarından doldurmuştur. Evet lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır… Tenbih: Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır.. öyle de; suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için, çok edib edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır. Evet lafza zînet verilmeli, fakat tabiat-ı mana istemek şartıyla.. ve suret-i manaya haşmet vermeli, fakat mealin iznini almak şartıyla.. ve üslûba parlaklık vermeli, fakat maksudun istidadı müsaid olmak şartıyla.. ve teşbihe revnak vermeli, fakat matlubun münasebetini göze alm [30.08.2023 19:35] Annem: ve üstünde titrediği malı, onun ruhudur. Onu zayi’ olmaktan ve fenadan ve başıboşluktan muhafaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele teslimin derin bir sevinç verdiğini kat’î hissettim. Ve insanın amelini yazan melekler hatırıma geldi. Baktım, aynen bu meyve gibi çok tatlı meyveleri var. Birisi: Her insan kıymetli bir sözünü ve fiilini bâkileştirmek için iştiyakla kitabet ve şiir, hattâ sinema ile hıfzına çalışır. Hususan o fiillerin Cennet’te bâki meyveleri bulunsa, daha ziyade merak eder. “Kiramen Kâtibîn” insanın omuzlarında durup onları ebedî manzaralarda göstermek ve sahiblerine daimî mükâfat kazandırmak, o kadar bana şirin geldi ki tarif edemem. Sonra ehl-i dünyanın, beni hayat-ı içtimaiyedeki herşeyden tecrid etmek içinde bütün kitablarımdan ve dostlarımdan ve hizmetçilerimden ve teselli verici işlerden ayrı düşürmeleriyle beraber, gurbet vahşeti beni sıkarken ve boş dünya başıma yıkılırken, melaikeye imanın pek çok meyvelerinden birisi imdadıma geldi. Kâinatımı ve dünyamı şenlendirdi, melekler ve ruhanîlerle doldurdu, âlemimi sevinçle güldürdü. Ve ehl-i dalaletin dünyaları vahşet ve boşluk ve karanlıkla ağladıklarını gösterdi. Hayalim bu meyvenin lezzetiyle mesrur iken, umum peygamberlere imanın pek çok meyvelerinden buna benzer bir tek meyvesini aldı, tattı. Birden, bütün geçmiş zamanlardaki enbiyalarla yaşamış gibi onlara imanım ve tasdikim, o zamanları ışıklandırdı ve imanımı küllî yapıp genişlendirdi. Ve âhirzaman peygamberimizin imana ait olan davalarına binler imza bastırdı, şeytanları susturdu. Birden “Hikmet-ül İstiaze Lem’ası”nda kat’î cevabı bulunan bir sual kalbime geldi ki: “Bu meyveler gibi hadsiz tatlı semereler ve faideler ve hasenatın gayet güzel neticeleri ve menfaatleri ve Erhamürrâhimîn’in gayet merhametkârane tevfikleri ve inayetleri ehl-i hidayete yardım edip kuvvet verdikleri halde; ehl-i dalalet neden çok defa galebe eder ve bazan yirmisi, yüz tane ehl-i hidayeti perişan eder.” diye, manen benden soruldu. Ve bu tefekkür içinde, şeytanın gayet zaîf desiselerine karşı Kur’anın büyük tahşidatı ve melaikeleri ve Cenab-ı Hakk’ın yardımını ehl-i imana göndermesi hatıra geldi. Risale-i Nur’un onun hikmetini kat’î hüccetlerle izahına binaen, o sualin cevabına gayet kısa bir işaret ederiz: Evet bazan serseri ve gizli, muzır bir adamın bir saraya ateş atmağa çalışması yüzünden, yüzer adamın yapması gibi; yüzer adamın muhafazası ile ve bazan devlete ve padişaha iltica ile o sarayın vücudu devam edebilir. Çünki onun vücudu, bütün şeraitin ve erkânın ve esbabın vücuduyla olabilir. Fakat onun ademi ve harab olması bir tek şartın ademiyle vaki’ ve bir serserinin bir kibritiyle yanıp mahvolduğu gibi, ins ü cinn şeytanları az bir fiil ile büyük tahribat ve dehşetli manevî yangınlar yaparlar. Evet bütün fenalıklar ve günahlar ve şerlerin mâyesi ve esasları ademdir, tahribdir. Sureten vücudun altında, adem ve bozmak saklıdır. İşte cinnî ve insî şeytanlar ve şerirler bu noktaya istinaden gayet zaîf bir kuvvetle hadsiz bir kuvvete karşı dayanıp, ehl-i hak ve hakikatı Cenab-ı Hakk’ın dergâhına ilticaya ve kaçmaya her vakit mecbur ettiğinden, Kur’an onları himaye için büyük tahşidat yapar. Doksandokuz esma-i İlahiyeyi onların ellerine verir. O düşmanlara karşı sebat etmelerine çok şiddetli emirler verir. Bu cevabdan, birden pek büyük bir hakikatın ucu ve azametli, dehşetli bir mes’elenin esası göründü. Şöyle ki: Nasılki Cennet bütün vücud âlemlerinin mahsulâtını taşıyor ve dünyanın yetiştirdiği tohumları bâkiyane sünbüllendiriyor, öyle de; Cehennem dahi, hadsiz dehşetli adem ve hiçlik âlemlerinin çok elîm neticelerini göstermek için o adem mahsulâtlarını kavuruyor ve o dehşetli Cehennem fabrikası, sair vazifeleri içinde, âlem-i vücud kâinatını âlem-i adem pisliklerinden t [30.08.2023 19:35] Annem: Onsekizinci Mektub بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (Bu mektub üç mes’ele-i mühimmedir.) BİRİNCİ MES’ELE-İ MÜHİMME: “Fütuhat-ı Mekkiye” sahibi Muhyiddin-i Arab (K.S.) ve “İnsan-ı Kâmil” denilen meşhur bir kitabın sahibi Seyyid Abdülkerim (K.S) gibi evliya-i meşhure; küre-i arzın tabakat-ı seb’asından ve Kaf Dağı arkasındaki Arz-ı Beyza’dan ve Fütuhat’ta Meşmeşiye dedikleri acaibden bahsediyorlar; “gördük” diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise; halbuki, bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem Coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabul edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilaf-ı vaki’ ve hilaf-ı hak söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir? Elcevab: Onlar ehl-i hak ve hakikattırlar; hem ehl-i velayet ve şuhuddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihatasız olan halet-i şuhudda ve rü’ya gibi rü’yetlerini tabirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlıştır. Rü’yadaki adam kendi rü’yasını tabir edemediği gibi, o kısım ehl-i keşf ve şuhud dahi rü’yetlerini o halde iken kendileri tabir edemezler. Onları tabir edecek, “asfiya” denilen veraset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, asfiya makamına çıktıkları zaman, Kitab ve Sünnet’in irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler; hem etmişler. Şu hakikatı izah edecek şu hikâye-i temsiliyeyi dinle. Şöyle ki: Bir zaman ehl-i kalb iki çoban varmış. Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp yanlarına bıraktılar. Kaval tabir ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi “Uykum geldi.” deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder, bakar ki; sinek gibi birşey, yatanın burnundan çıkıp, süt kâsesine bakıyor ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar gider, bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner, yine kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da uyanır. Der ki: “Ey arkadaş! Acib bir rü’ya gördüm.” O da der: “Allah hayır etsin, nedir?” Der ki: “Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acib bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm, içine girdim, altun dolu bir hazine gördüm. Acaba tabiri nedir?” Uyanık arkadaşı dedi: “Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de, şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O mağara da, şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar, ikisini de dünyada mes’ud edecek altunları buldular. İşte yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüş, fakat rü’yada iken ihatasız olduğu için tabirde hakkı olmadığından, âlem-i maddî ile âlem-i manevîyi birbirinden farketmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki, “Ben hakikî maddî bir deniz gördüm.” der. Fakat uyanık adam, âlem-i misal ile âlem-i maddîyi farkettiği için tabirde hakkı vardır ki, dedi: “Gördüğün doğrudur, fakat hakikî deniz değil; belki şu süt kâsemiz senin hayaline [30.08.2023 19:35] Annem: شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا Aziz sıddık kardeşlerim! Ondokuzuncu Söz’ün âhirinde Kur’andaki tekrarın ekser hikmetleri, Risale-i Nur’da dahi cereyan eder. Bilhâssa ikinci hikmeti tamtamına vardır. O hikmet şudur: Herkes her vakit Kur’ana muhtaçtır. Fakat herkes, her vakit bütün Kur’anı okumağa muktedir olamaz. Fakat bir sureye galiben muktedir olur. Onun için en mühim makasıd-ı Kur’aniye ekser uzun surelerde dercedilerek; herbir sure küçük bir Kur’an hükmüne geçmiş. Demek hiçbir kimseyi mahrum etmemek için haşir ve tevhid ve kıssa-i Musa (A.S.) gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş. Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, bazı ince hakaik-i imaniye ve kuvvetli hüccetleri müteaddid risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ederdim. Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış? Sonra kat’î bir surette bildim ki: Herkes bu zamanda Risale-i Nur’a muhtaçtır. Fakat umumunu elde edemez. Elde etse de tamam okuyamaz. Fakat küçük bir Risale-i Nur hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayı elde edebilir. Ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu mes’eleleri onda okuyabilir ve gıda gibi her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi, o da mütalaasını tekrar eder. İkinci Bir Nokta: Âyet-ül Kübra’dan çıkan “Vird-ül Ekber” namındaki arabî risaleciğin âhirinde, Risale-i Münacat’ın başındaki âyetin tefsiri diye arabî kısımları ilâve edilse, beraber okunsa münasibdir. Biz de nüshamızda yazdık. Üçüncü Nokta: Aziz kardeşlerim! Çok defa kalbime geliyordu. Neden İmam-ı Ali (R.A.) Risale-i Nur’a ve bilhâssa Âyet-ül Kübra Risalesi’ne ziyade ehemmiyet vermiş? diye sırrını beklerdim. Lillahilhamd ihtar edildi. İnkişaf eden o sırra şimdilik yalnız kısa bir işaret ediyorum. Şöyle ki: Risale-i Nur’un mümtaz bir hâsiyeti, imanın en son ve en küllî istinad noktasını, kuvvetli ve kat’î beyan olduğundan; bu hâsiyet Âyet-ül Kübra Risalesi’nde fevkalâde parlak görünüyor. Ve bu acib asırda mübareze-i küfür ve iman, en son nokta-i istinada sirayet ederek ona dayandırıyor. Meselâ: Nasılki gayet büyük bir meydan muharebesinde ve iki tarafın bütün kuvvetleri toplandığı bir sahrada iki tabur çarpışıyorlar. Düşman tarafı, en büyük ordusunun cihazat-ı muharribesini kendi taburuna imdad ve kuvve-i maneviyesini fevkalâde takviye için her vasıtayı istimal ederek ehl-i iman taburunun kuvve-i maneviyesini bozmak ve efradının tesanüdünü kırmak için her vesileyi kullanır. Ehemmiyetli bir istinadgâhını kendine temayül ettirerek ihtiyat kuvvetini dağıtır. Müslüman taburunun herbir neferine karşı, cem’iyet ve komitecilik ruhuyla mütesanid bir cemaat gönderir. Bütün bütün kuvve-i maneviyesini mahvetmeğe çalıştığı bir hengâmda Hızır gibi biri çıkar, o tabura der: “Me’yus olma! Senin öyle sarsılmaz bir nokta-i istinadın ve öyle mağlub edilmez muhteşem orduların ve tükenmez ihtiyat kuvvetlerin var ki, dünya toplansa karşısına çıkamaz. Senin şimdilik mağlubiyetinin bir sebebi, bir cemaata ve bir şahs-ı maneviyeye karşı bir neferi göndermenizdir. Çalış ki, herbir neferin, istinad noktaları olan dairelerinden manen istifade ettiği kuvvetli kuvve-i maneviye ile bir şahs-ı manevî ve bir cem’iyet hükmüne geçsin.” dedi ve tam kanaat verdi. Aynen öyle de, ehl-i imana hücum eden ehl-i dalalet, -bu asır cemaat zamanı olduğu cihetiyle- cem’iyet ve komitecilik mayesiyle bir şahs-ı manevî ve bir ruh-u habis olmuş, Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avamın taklidî olan itikadlarını himaye eden İslâmî perde-i ulviyeyi yırtıyor ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan, an’ane ile gelen hissiyat-ı mütevâriseyi yandırıyor. Herbir müslü [30.08.2023 19:36] Annem: Sonra, herbiri birer gizli hazine-i maneviye hükmünde olan esma-i Rabbaniyenin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymet-şinaslığı ile takdirkârane kıymet vermektir. Sonra kalem-i kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve sema yapraklarını mütalaa edip hayretkârane tefekkürdür. Sonra, şu mevcudattaki zînetleri ve latif san’atları istihsankârane temaşa etmekle onların Fâtır-ı Zülcemal’inin marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni’-i Zülkemal’inin huzuruna çıkmağa ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır. İkinci Vecih, huzur ve hitab makamıdır ki; eserden müessire geçer, görür ki: Bir Sâni’-i Zülcelal, kendi san’atının mu’cizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile marifet ile mukabele eder. Sonra görür ki: Bir Rabb-ı Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini ona sevdirir [30.08.2023 19:36] Annem: 2- Fırkaların meydan-ı münakaşatı olan vükelayı tebdil idi. 3- Sultan-ı mazlumu sukut-u musammemden kurtarmaktı. 4- Hissiyat-ı askeriyenin ve âdâb-ı dindaranelerinin muhalif telkinatının önüne sed çekmekti. 5- Pekçok büyütülen Hasan Fehmi Bey’in kātilini meydana çıkarmaktı. 6- Kadro haricine çıkanları ve alay zabitlerini mağdur etmemekti. 7- Hürriyeti, sefahete şümulünü men’ ve âdâb-ı şeriatla tahdid ve avamın siyaset-i şer’î bildikleri yalnız kısâs ve kat’-ı yed haddini icra idi. Fakat zemin bataklık ve dam (tuzak) ve plân serilmişti. Mukaddes olan itaat-ı askeriye feda edildi. Üss-ül esas esbab, fırkaların tarafdarane ve garazkârane münakaşatı ve gazetelerin belâgat yerine mübalagat ve yalan ve ifrat-perverane keşmekeşleri idi. Bu metalib-i seb’ada; nasılki yedi renk çevrilse yalnız beyaz görünür [30.08.2023 19:37] Annem: : Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenahî ömrünü behemehal küfür ile geçireceği şübhesizdir. Çünki kâfirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu itibarla o bozulmuş olan kalbin gayr-ı mütenahî bir cinayete istidadı vardır. Binaenaleyh ebedî cezası, adalete muhalif değildir. İkincisi: O kâfirin masiyeti; mütenahî bir zamanda ise de, gayr-ı mütenahî olan umum kâinatın vahdaniyete olan şehadetlerine gayr-ı mütenahî bir cinayettir. Üçüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahî nimetlere küfran olduğundan, gayr-ı mütenahî bir cinayettir. Dördüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahî olan zât ve sıfât-ı İlahiyeye cinayettir. Beşincisi: İnsanın vicdanı, zahiren mütenahî ise de, bâtınen ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu itibarla, gayr-ı mütenahî hükmünde olan o vicdan, küfür ile mülevves olarak mahvolur gider. Altıncısı: Zıd zıddına muanid ise de, çok hususlarda mümasil olur. Binaenaleyh iman lezaiz-i ebediyeyi ismar ettiği gibi, küfür de âlâm-ı elîmeyi ve ebediyeyi âhirette intac etmesi şe’nindendir. Bu altı cihetten çıkan netice ve gayr-ı mütenahî olan bir ceza, gayr-ı mütenahî bir cinayete karşı ayn-ı adalettir. S– Kâfirin o cezasının adalete uygun olduğunu teslim ettik. Fakat azabları intac eden şerlerden hikmet-i ezeliyenin gani olduğuna ne diyorsun? C– Kavaid-i esasiyedendir ki, arasıra vukua gelen şerr-i kalil için hayr-ı kesîr terkedilmez. Terkedildiği takdirde, şerr-i kesîr olur. Binaenaleyh hakaik-i nisbiyenin sübutunu izhar etmek, hikmet-i ezeliyenin iktizasındandır. Bu gibi hakaikın tezahürü, ancak şerrin vücuduyla olur. Şerden, haddi tecavüz etmemek için, terhib ve tahvif lâzımdır. Terhibin vicdan üzerine tesiri, terhibi tasdik etmekle olur. Terhibin tasdiki ise, haricî bir azabın vücuduna mütevakkıftır. Zira vicdan, akıl ve vehim gibi, haricî ve ebedî hakikat hükmüne geçmiş bir azabdan yapılan terhible müteessir olur. Öyle ise dünyada olduğu gibi âhirette de, ateşin vücudundan yapılan terhib, tahvif ayn-ı hikmettir [30.08.2023 19:37] Annem: fâni şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikata zulümdür. Her cihetle kemalde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye maruz ve mübtela şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa, vazifeye ehemmiyetli zarardır. Sâniyen: Risale-i Nur’un tezahürü, yalnız tercümanının fikriyle veyahut onun ihtiyac-ı manevî lisanıyla Kur’andan gelmiş, yalnız o tercümanın istidadına bakan feyizler değil; belki o tercümanın muhatabları ve ders-i Kur’anda arkadaşları olan hâlis ve metin ve sadık zâtların o feyizleri ruhen istemeleri ve kabul ve tasdik ve tatbik etmeleri gibi çok cihetlerle o tercümanın istidadından çok ziyade o Nurların zuhuruna medar oldukları gibi, Risale-i Nur’un ve şakirdlerinin şahs-ı manevîsinin hakikatını onlar teşkil ediyorlar. Tercümanının da içinde bir hissesi var. Eğer ihlassızlıkla bozmazsa, bir tekaddüm şerefi bulunabilir. Sâlisen: Bu zaman, cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehâsı, ne kadar hârika da olsalar, cemaatın şahs-ı manevîsinden gelen dehâsına karşı mağlub düşebilir. Onun için, o mübarek kardeşimin yazdığı gibi, âlem-i İslâmı bir cihette tenvir edecek ve kudsî bir dehânın nurları olan bir vazife-i imaniye; bîçare, zaîf, mağlub, hadsiz düşmanları ve onu ihanetle, hakaretle çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan bir şahsa yüklenmez. Yüklense, o kusurlu şahıs ihanet darbeleriyle düşmanları tarafından sarsılsa; o yük düşer, dağılır. Râbian: Eski zamandan beri çok zâtlar, üstadını veya mürşidini veya muallimini veya reisini kıymet-i şahsiyelerinden çok ziyade hüsn-ü zan etmeleri, dersinden ve irşadından istifadeye vesile olması noktasında o pek fazla hüsn-ü zanlar bir derece kabul edilmiş, hilaf-ı vakıadır diye tenkid edilmezdi. Fakat şimdi, Risale-i Nur şakirdlerine lâyık bir üstada muvafık bir ulvî mertebe ve fazileti; bîçare, kusurlu bu şahsımda kabul ettikleri sebebiyle gayret ve şevkleriyle çalışmaları, bu noktada haddimden ziyade hüsn-ü zanları kabul edilebilir. Fakat Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinin malı olarak elimde bulunuyor diye bilmek gerektir. Fakat başta zındıklar ve ehl-i dalalet ve ehl-i siyaset ve ehl-i gaflet, hattâ safi-kalb ehl-i diyanet şahsa fazla ehemmiyet verdikleri cihetinde, haksızlar o şahsı çürütmekle hakikatlara darbe vurmak ve o Nurlara, benim gibi bir bîçareyi maden zannederek bütün kuvvetleriyle beni çürütüp, o nurları söndürmeye ve safi-kalblileri de inandırmaya çalışıyorlar. Ezcümle, İkinci Mes’elede bir hâdise bu hakikatı gösteriyor. İkinci Mes’ele: Bayramın ikinci gününde, teneffüs için kırlara çıktığım zaman, ehemmiyetli bir memur tarafından beş vecihle kanunsuz bir taarruza maruz kaldım. Cenab-ı Hak rahmet ve keremiyle, belime, başıma yüklenen Risale-i Nur eczalarını ve ruhuma ve kalbime yüklenen şakirdlerinin haysiyet ve izzet ve rahatlarını muhafaza için, fevkalâde bir tahammül ve sabır ihsan eyledi. Yoksa bir plân neticesinde beni hiddete getirip Risale-i Nur’un, bahusus “Âyet-ül Kübra”nın fütuhatına karşı bir perde çekmek olduğu tahakkuk etti. Sakın, sakın hiç kederlenmeyiniz, merak etmeyiniz, hem telaş etmeyiniz, hem bana acımayınız. Şeksiz şübhesiz inayet-i İlahiye perde altında bizi muhafaza etmekle عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ âyetine mazhar etsin. Onların o plânları da yine akîm kaldı. Fakat bu vilayette, doğrudan doğruya büyük bir makamdan kuvvet alıp şahsımla uğraşanlar var. Eğer mümkün olsa, buranın havasıyla hiç imtizac edemediğim cihetini vesile edip, münasib bir yere naklime, Denizli mahkemesini ve Ankara Temyiz Mahkemelerini vasıta yapıp çalışmak lâzım geliyor. Ben kendim yapamadığım için, benden bana daha ziyade alâkadar Denizli dostları teşebbüs etseler iyi olur. Hiç olmazsa oranın hapsine, bir daha bahane ile beni alsınlar. Said Nursî * * * Azi [30.08.2023 19:38] Annem: Ve keza yüksek bir hikmet ve adalet sahibi olan bir sultan saltanatının şânını kusurdan saklamak üzere, kendisine iltica edenleri taltif ve hâkimiyetinin haşmetini göstermek için milletinin hukukunu muhafaza eder. Bu cihetlerin mühim bir kısmı âhirette olur. Ve keza lebâleb dolu hazinelere mâlik ve sehavet-i mutlakaya sahib olan bir sultan için umumî ve daimî bir dâr-ı ziyafet lâzımdır. Ve ayrı ayrı ihtiyaç sahiblerinin devam ve bekalarını ister. Bu da ancak âhirette olur. Ve keza bir cemal sahibi, daima hüsn ve cemalini görmek ve göstermek ister. Bu ise, âhiretin vücudunu ister. Çünki daimî bir cemal, zâil ve muvakkat bir müştaka razı olmaz. Onun da devamını ister. Bu da âhireti ister. Ve keza yardım isteyenlere yardım ve dua edenlere cevab vermek hususunda, pek rahîmane bir şefkat sahibi olan bir sultan -ki edna bir mahlukun edna bir isteğini derhal yapar, verir- elbette bütün mahlukatın en büyük bir ihtiyacını kemal-i [30.08.2023 19:38] Annem: Onüçüncü Söz بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ ❊ وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ Kur’an-ı Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini müvazene etmek istersen; şu gelecek sözlere dikkat et! İşte Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın bütün kâinattaki âdiyat namıyla yâdolunan, hârikulâde ve birer mu’cize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-i acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celbedip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar. Felsefe hikmeti ise, bütün hârikulâde olan mu’cizat-ı kudreti, âdet perdesi içinde saklayıp, cahilane ve lâkaydane üstünde geçer. Yalnız hârikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruc eden ve kemal-i fıtrattan sukut eden nadir ferdleri nazar-ı dikkate arzeder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ: En câmi’ bir mu’cize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaydlıkla bakar. Fakat insanın kemal-i hilkatinden huruc etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder. Meselâ: En latif ve umumî bir mu’cize-i rahmet olan bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iaşelerini âdi görüp, küfran perdesini üstüne çeker. Fakat intizamdan şüzuz etmiş, kabîlesinden cüda olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iaşesini görür, ondan tecelli eden lütuf ve keremle hazır balıkçıları ağlatmak ister 29(Haşiye). İşte Kur’an-ı Kerim’in ilim ve hikmet ve marifet-i İlahiye cihetiyle servet ve gınası; ve felsefenin ilim ve ibret ve marifet-i Sâni’ cihetindeki fakr ve iflasını gör, ibret al! İşte bu sırdandır ki: Kur’an-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatları câmi’ olduğundan, şiirin hayalatından müstağnidir. Evet Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın i’caz derecesindeki kemal-i nizam ve intizamı ve kitab-ı kâinattaki intizamat-ı san’atı, muntazam üslûblarıyla tefsir ettikleri halde; manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki: Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip tâ ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mabeynlerinde mevcud münasebet-i maneviyeye rabıta olmak için, o daire-i muhita içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etsin. Güya serbest herbir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur’an içinde binler Kur’an bulunur ki, herbir meşreb sahibine birisini verir. Nasılki Yirmibeşinci Söz’de beyan edildiği gibi; Sure-i İhlas içinde otuzaltı Sure-i İhlas mikdarınca herbiri zil-ecniha olan altı cümlenin terkibatından müteşekkil bir hazine-i ilm-i tevhid bulunur ve tazammun ediyor. Evet nasılki semada olan intizamsız yıldızların sureten adem-i intizamı cihetiyle herbir yıldız, kayıd altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhitasındaki -birer birer- herbir yıldıza mevcudat beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya herbir tek yıldız, necm-i âyet gibi umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır. İşte intizamsızlık içinde kemal-i intizamı gör, ibret al! وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ nün bir sırrını bil! Hem âyet-i وَمَا يَنْبَغِى لَهُ sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe’ni; küçük ve sönük hakikatları, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur’anın hakikatları; o kadar büyük, âlî, parlak ve revnakdardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlara nisbet edilse; gayet küçük ve sönük kalır. Mesel [30.08.2023 19:39] Annem: Ondördüncü Söz بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ الر كِتَابٌ اُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ [Kur’an-ı Hakîm’in ve Kur’anın müfessir-i hakikîsi olan hadîsin bir kısım yüksek ve ulvî hakaikına çıkmak için teslim ve inkıyadı noksan olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde o hakikatların bir kısım nazirelerine işaret edeceğiz ve hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inayet beyan edilecek. O hakikatlardan Haşir ve Kıyametin nazireleri, Onuncu Söz’de, bilhâssa Dokuzuncu Hakikatında zikredildiği için tekrara lüzum yoktur. Yalnız sair hakikatlardan nümune olarak “Beş Mes’ele” zikrederiz.] Birincisi: Meselâ: خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ “Altı günde gökleri ve yerleri yarattık.” demek olan; hem belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibaret olan eyyam-ı [30.08.2023 19:39] Annem: şeytan vazifesini gören cesedli ervah-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesedsiz ervah-ı habise dahi bulunduğu, o kat’iyyettedir. Eğer onlar maddî cesed giyseydiler, bu şerir insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesedlerini çıkarabilse idiler, o cinnî iblisler olacaktılar. Hattâ bu şiddetli münasebete binaendir ki, bir mezheb-i bâtıl hükmetmiş ki: “İnsan suretindeki gayet şerir ervah-ı habise, öldükten sonra şeytan olur.” Malûmdur ki: A’lâ bir şey bozulsa, edna bir şeyin bozulmasından daha ziyade bozuk olur. Meselâ: Nasılki süt ve yoğurt bozulsalar, yine yenilebilir. Yağ bozulsa, yenilmez, bazan zehir gibi olur. Öyle de: Mahlukatın en mükerremi, belki en a’lâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyade bozuk olur. Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşerat gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi, dalalet bataklığındaki şerler ve habis ahlâklar ile telezzüz ve iftihar eder ve zulmün zulümatındaki zararlardan ve cinayetlerden lezzet alırlar; âdeta şeytanın mahiyetine girerler. Evet cinnî şeytanın vücuduna kat’î bir delili, insî şeytanın vücududur. Sâniyen: Yirmidokuzuncu Söz’de yüzer delil-i kat’î ile ruhanî ve meleklerin vücudunu isbat eden umum o deliller, şeytanların dahi vücudunu isbat ederler. Bu ciheti o Söz’e havale ediyoruz. Sâlisen: Kâinattaki umûr-u hayriyedeki kanunların mümessili, nâzırı hükmünde olan meleklerin vücudu, ittifak-ı edyan ile sabit olduğu gibi, umûr-u şerriyenin mümessilleri ve mübaşirleri ve o umûrdaki kavaninin medarları olan ervah-ı habise ve şeytaniye bulunması, hikmet ve hakikat noktasında kat’îdir; belki umûr-u şerriyede zîşuur bir perdenin bulunması daha ziyade lâzımdır. Çünki Yirmiikinci Söz’ün başında denildiği gibi: Herkes, herşeyin hüsn-ü hakikîsini göremediği için, zahirî şerriyet ve noksaniyet cihetinde Hâlık-ı Zülcelal’e karşı itiraz etmemek ve rahmetini ittiham etmemek ve hikmetini tenkid etmemek ve haksız şekva etmemek için, zahirî bir vasıtayı perde ederek, tâ itiraz ve tenkid ve şekva, o perdelere gidip, Hâlık-ı Kerim ve Hakîm-i Mutlak’a teveccüh etmesin. Nasılki vefat eden ibadın küsmesinden Hazret-i Azrail’i kurtarmak için hastalıkları ecele perde etmiş. Öyle de: Hazret-i Azrail’i (A.S.) kabz-ı ervaha perde edip, tâ merhametsiz tevehhüm edilen o haletlerden gelen şekvalar, Cenab-ı Hakk’a teveccüh etmesin. Öyle de: Daha ziyade bir kat’iyyetle şerlerden ve fenalıklardan gelen itiraz ve tenkid, Hâlık-ı Zülcelal’e teveccüh etmemek için, hikmet-i Rabbaniye, şeytanın vücudunu iktiza etmiştir. Râbian: İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan, o büyük insanın bir fihristesi ve hülâsasıdır. İnsanda bulunan nümunelerin büyük asılları, insan-ı ekberde bizzarure bulunacaktır. Meselâ: Nasılki insanda kuvve-i hâfızanın vücudu, âlemde Levh-i Mahfuz’un vücuduna kat’î delildir. Öyle de: İnsanda kalbin bir köşesinde lümme-i şeytaniye denilen bir âlet-i vesvese ve kuvve-i vâhimenin telkinatıyla konuşan bir şeytanî lisan ve ifsad edilen kuvve-i vâhime, küçük bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sahiblerinin ihtiyarına zıd ve arzusuna muhalif hareket ettiklerini hissen ve hadsen herkes nefsinde görmesi, âlemde büyük şeytanların vücuduna kat’î bir delildir [30.08.2023 19:40] Annem: nakışları ve cilveleri bulunan esma-i İlahiyeye âyinedarlıktır. Evet ben kendi hayatıma ve cismime baktıkça, yüzer tarzda mu’cizane eserler, nakışlar, san’atlar görmekle beraber çok şefkatkârane beslendiğimi müşahede ettiğimden, beni yaratan ve yaşatan zât, ne kadar fevkalâde sehavetli, merhametli, san’atkâr, lütufkâr, ne derece hârika iktidarlı, -tabirde hata olmasın- meharetli, hüşyar, işgüzar olduğunu iman nuruyla bildim, tesbih ve takdis ve hamd ve şükür ve tekbir ve ta’zim ve tevhid ve tehlil gibi fıtrat vazifeleri ve hilkat gayeleri ve hayat neticeleri ne olduğunu bildim. Ve kâinatta en kıymetdar mahluk hayat olduğunun sebebini ve her şey hayata müsahhar olmasının sırrını ve hayata karşı herkeste fıtrî bir iştiyak bulunduğunun hikmetini ve hayatın hayatı iman olduğunu ilmelyakîn ile anladım. Dördüncü Mes’ele: Dünyadaki bu hayatımın hakikî lezzeti ve saadeti nedir diye yine bu  حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ âyetine baktım, gördüm ki: Bu hayatımın en saf lezzeti ve en hâlis saadeti imandadır. Yani, beni yaratan ve yaşatan bir Rabb-ı Rahîm’in mahluku ve masnuu ve memlukü ve terbiyegerdesi ve nazarı altında olmasına ve ona her vakit muhtaç bulunmasına ve o ise hem Rabbim, hem İlahım, hem bana karşı gayet merhametli ve şefkatli bulunduğuna kat’î imanım öyle kâfi ve vâfi ve elemsiz ve daimî bir lezzet ve saadettir ki, tarif edilmez. Ve “Elhamdülillahi alâ nimet-il iman” ne kadar yerindedir diye âyetten fehmettim. İşte hayatın hakikatına ve hukukuna ve vazifelerine ve manevî lezzetine ait olan bu dört mes’ele gösterdiler ki; hayat, Zât-ı Bâki-i Hayy-u Kayyum’a baktıkça ve iman dahi hayata hayat ve ruh oldukça, hem beka bulur, hem bâki meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısa ve uzunluğuna bakmaz diye bu âyetten dersimi aldım ve niyet ve tasavvur ve hayalce bütün hayatların ve zîhayatların namına “Hasbünallahü ve ni’melvekil” dedim. Altıncı Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye Müfarakat-ı umumiye hengâmı olan harab-ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisatı içinde müfarakat-ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassasiyet-i fevkalâde ile fıtratımdaki cemalperestlik ve güzellik sevdası ve kemalâta meftuniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda daimî ve tahribatçı olan zeval ve fena ve mütemadi ve tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir surette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlukatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalâde bir şuur ve teessürle gördüm. Fıtratımdaki aşk-ı mecazî bu hale karşı şiddetli galeyan ve isyan ettiği zamanda bir medar-ı teselli bulmak için yine bu Âyet-i Hasbiye’ye müracaat ettim. dedi: “Beni oku ve dikkatle manama bak!” Ben de, Sure-i Nur’daki Âyet-i Nur’un rasadhanesine girip imanın dûrbîniyle Âyet-i Hasbiye’nin en uzak tabakalarına ve şuur-u imanî hurdebîni ile en ince esrarına baktım, gördüm: Nasılki âyineler, şişeler, şeffaf şeyler, hattâ kabarcıklar güneş ziyasının gizli ve çeşit çeşit cemalini ve o ziyanın elvan-ı seb’a denilen yedi renginin mütenevvi güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kabiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemali ve o güzellikleri tazelendiriyorlar ve inkisaratlarıyla güneşin ve ziyasının ve elvan-ı seb’asının gizli güzelliklerini izhar ediyorlar. Aynen öyle de: Şems-i Ezel ve Ebed olan Cemil-i Zülcelal’in cemal-i kudsîsine ve nihayetsiz güzel olan esma-i hüsnasının sermedî güzelliklerine âyinedarlık edip cilvelerini tazelendirmek için bu güzel masnular, bu tatlı mahluklar ve bu cemalli mevcudat hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemaller, kendilerinin malı olmadığını, belki tezahür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemalin ve daimî tecelli eden ve görünmek isteyen [30.08.2023 19:40] Annem: * * * (Şu fıkra Hâfız Zühdü’nündür) Nur bahçesinin nurlu meyvelerinden iki tanesini daha koparmağa muvaffak oldum. Bu meyvelerin muhtevi bulunduğu lezzeti, kāsır lisanımla şimdi ifade edebilmekten çok âciz bulunuyorum. Nebiyy-i Âhirüzzaman Aleyhi Ekmelüssalâtü Vesselâm’ın huzur-u saadetine ve pâk, latif sohbet-i Nebeviyeleriyle müşerref olmak zevkini idrak ettiren bu kıymetdar Ondokuzuncu Mektub’u mütalaa etmekten bir türlü doyamıyorum. Bilcümle Risalet-ün Nur’un takdir ve tevkiri hususunda söz söyleyebilmekten kalemim âciz ve nâkıstır. Cenab-ı Vâhib-ül Atâyâ’dan dilerim ki, Nur bahçelerinin meyvelerinin hepsinden tatmağa, arkadaşlarım gibi âcizlerini de muvaffak kılsın. Hâfız Zühdü [30.08.2023 19:41] Annem: İLİM-TEKNİK........... GRAFEN ÜRETİYORUZ

Geçen yıl açılışı gerçekleştirilen Ankara'daki bor mineralinden üretilen grafen maddesi seri üretime başladı. Tesiste Türkiye'nin ileri teknoloji malzeme alanında önemli bir ihtiyacını karşılıyor ve 57 ülkeye ihraç ediliyor. Çelikten 200 kat daha mukavemetli, bakırdan yüzlerce kat daha iletken, bir o kadar esnek ve hafif olan grafen; yüksek kapasiteli bataryalar, hava araçları, su geçirmez kaplamalar, otomotiv, elektronik cihazlar, dokunmatik ekranlar, elektronikten havacılığa, biosensörlerden kompozitlere, batarya teknolojilerinden yeni nesil barkod teknolojilerine kadar büyük bir uzmanlık alanında kullanılıyor. Grafenin gram başına ihracat değeri 100-150 dolar civarındadır.
Yıllık 100 tonluk kapasiteyle üretim yapılan grafenle, yurt içinde ihtiyaç duyulan nanomalzeme karşılanıyor. Savunma sanayisi şirketlerimiz, araştırma enstitülerimiz ve Ar-Ge merkezleri daha kolay ve düşük maliyetle ulaşabiliyorlar. Günlük hayatımızda isimleri sıkça duyulan ve yakın zamanda hayatımıza girecek teknolojik ürünlerle birlikte geliştiriliyor.                               İHA

YEMEK..........ZEYTİNYAĞLI ÇALI FASULYE

MALZEME: 1 kilo çalı fasulye, 2 büyük kuru soğan, 1 çaybardağı zeytinyağı, 1 tatlı kaşığı şeker, 100 gr kavurma, 2 adet domates, tuz ve biber.
YAPILIŞI: Fasulyeler yıkanır ve kılçıkları ayıklanır. Normal uzunlukta doğranır. Soğanlar küçük küçük doğranıp yağda hafif kızartılıp domatesle biraz kavrulur. Sonra biraz su ile birlikte fasulyeler, kavurma ve şeker de ilâve edilir. Fasulyeler yumuşak bir hâl alıncaya kadar, pişirmeye devam edilir.

GÜNÜN TARİHİ......  30 AĞUSTOS ZAFERİ

Türk tarihinde Ağustos ayı, büyük zaferlerin kazanıldığı bir aydır. İstiklâl Savaşı’nda, 26 Ağustos 1922 sabahı, Mustafa Kemal idaresinde, Afyon’da başlayan Türk Ordusu’nun taarruzu ile 30 Ağustos’ta düşmanın esas kuvvetleri Dumlupınar’da yok edildi. Yunan başkomutanı Trikopis de esir alındı. 9 Eylül’de Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesi ile yurdumuzun batısı Yunanlılardan kurtuldu. Bu savaşta bizim kaybımız 10 bin, Yunan tarafının kaybı ise, 100 bin kadar asker oldu.

 

30.08.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim [30.08.2023 19:42] Annem: • Zafer Bayramı • Büyük Taarruz Zaferi Semerkand Takvimi [30.08.2023 19:42] Annem: Yol ve Yolcululuğa Dair Tasavvuf yolu Hak rızasına ulaşma yoludur. Bu yolun bir gereği olarak her daim hayırlı işler üzere olmak lazımdır. Kişi,  Benim amelim güzel, niceleri var ki bunlardan mahrum  der, kendini başkalarından üstün görürse, bu yolun en temel edeplerinden birini zayi etmiş olur. Diğer taraftan nice yanlışlar içinde olan bir kişi pişman olup tövbe ederse, bu davranışı onun hidayetine, kurtuluşuna vesile olur. Tasavvuf, insanın sözüne sadık kalmasını sağlar. Bu söz, ister ezelde verdiğimiz  kâlû belâ  sözü olsun, ister bu dünyada iman edişimiz olsun, ister tövbe edişimiz olsun; tasavvuf kulu istikamet üzere sabit tutar. Ancak tasavvufun kendine has okulları, ocakları vardır. Kişi, bunlardan birine tâbi olmadan bu yolda mesafe katedemez. Sûfî ne kadar marifet ve ciddiyet sahibi olursa olsun, kâmil bir mürşide bağlanmadıkça kemale eremez. Çünkü tasavvuf yolu rehbersiz olmaz. Rehbersiz çıkılan yolda belki kısa vadede başarı gösterse de uzun vadede büyük ihtimalle yolundan sapar ya da ilerleme kaydedemez, vaktini boşa harcar. Semerkand Takvimi [30.08.2023 19:42] Annem: (Resûlüm!) Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine alacak diye kur'a çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin; onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin. ÂL-İ İMRÂN Sûresi 44 .Ayet [30.08.2023 19:42] Annem: "Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) vefatına kadar yükseltilmiş masamsı ayaklı sofra üzerinde yemek yememiştir yine vefat edinceye kadar elenmiş undan yapılmış yumuşak ekmek de yememiştir." (Buhari Etime 16) [30.08.2023 19:42] Annem: ÎMÂN Îmân, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Allâhü Teâlâ tarafından getirip tebliğ buyurduğu; bildirdiği şeylerin tamamını kabul ve kalbi ile tasdik etmektir. Îmân, kalbin bu tasdikinden ibarettir. Fakat kişinin, hayatında ve ölümünde kendisine müslüman muamelesi yapılması için kelime-i şehâdeti1 kalbi ile tasdik edip dili ile söylemesi şarttır....Daha az [30.08.2023 19:42] Annem: (İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir. [Muminun Sûresi.53] [30.08.2023 19:42] Annem: RAMAZAN BAYRAMI Ramazan Bayramı, milletçe birlik ve kardeşlik içinde bayra- mın coşkusunu yaşamak, sevinci ve kederi paylaşmak demek- tir. Öyleyse bu bayramda büyüklerimizi, annemizi, babamızı, yakınlarımızı, komşularımız ve dostlarımızı ziyaret edelim. Bencilliği, kin ve nefreti içimizden söküp atalım, dargınlıklara son verelim. Ramazan ayı boyunca kazandığımız güzel alış- kanlıkları sürdürme, vazgeçtiğimiz kötü huy ve davranışlara bir daha asla dönmeme kararımızı yineleyelim. Sadece yakınlarımızı, dost ve arkadaşlarımızı değil, çocuk yu- valarında bayram sevinci yaşamayı bekleyen yavrularımızı, hu- zur evlerinde evlatlarının yolunu gözleyen yaşlılarımızı, türlü dert ve hastalıklarla mücadele eden kardeşlerimizi de ziyaret ederek bayramın sevinç ve mutluluğunu onlara da taşıyalım. DİNÎ KAVRAMLAR SADAKA-İ FITIR Halk arasında fitre de denilen sadaka-i fıtır, Ramazan ayının sonuna yetişen, borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla ola- rak nisâp miktarı mala sahip olan her Müslüman’a vaciptir. Fitre zenginlere, karı-koca birbirlerine, usule (ana-baba, dede ve nineler), fürûa (ço- cuklar ve torunlar), bakmakla yükümlü olunan kimselere verilmez. Fitreyi Ramazandan önce ve bayramdan sonra vermek caiz ise de bayram na- mazından önce vermek daha faziletlidir. ÖZLÜ SÖZ Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından tat alır. (Sadi Şirazî) [30.08.2023 19:43] Annem: İman ve ibadetler, hatta bir dereceye kadar haram ve helâller ağırlıklı olarak kişilerin dindarlıklarını ve buna bağlı olarak bireysel hayat ve tercihlerini ilgilendirdiği halde, sosyal hayatın ve insan ilişkilerinin önemli bir parçasını oluşturan hukukî ve ticarî ilişkiler, karşı tarafın ve üçüncü şahısların haklarıyla ve toplum düzeniyle yakından ilgilidir. Bu sebeple de hukukî ve ticarî hayat, bu alanları ilgilendirdiği ölçüde, objektif ve genel, hatta cebrî ve şeklî kurallara bağlanmıştır. Toplumsal hayatta istikrar ve güven ortamının kurulabilmesi için buna ihtiyaç vardır. Bu alanda bireysel tercihin, niyet ve iradenin belirleyici bir öneme sahip olmayışı da bundan kaynaklanır. Hatta ibadetlere ve bireysel dinî yükümlülüklere ilişkin hükümlerde diyanî yön (kişinin dindarlığıyla ve Allah katındaki sorumluluğuyla ilgili yön), hukukî ve ticarî ilişkileri konu alan hükümlerde ise kazâî yön (objektif ve şeklî adalet) daha ön plandadır. Bununla birlikte iki alanın arasını net ve kalın bir çizgiyle ayırmak da her zaman doğru olmaz. Çünkü iman ve ibadet hayatıyla ilgili dinî hükümler, sonuç itibariyle sağlıklı bir toplumun oluşmasında, toplumsal düzenin korunmasında ve insan ilişkilerinin iyileşmesinde önemli katkıya sahiptir. İman ve ibadet alanındaki dindarlığın önemli bir sonucu da bireyin yaratanına olduğu kadar kendine ve başkalarının haklarına karşı da duyarlı hale gelmesidir. Bunun için de iman ve ibadet hayatının dışa akseden ve toplum düzeninin kurulmasında önemli katkı sağlayan yönü göz ardı edilemeyecek boyuttadır. Hukukî ve ticarî ilişkilerin kazâî yönünün yanı sıra, diyanî yönü de vardır. Kazâî yön objektif kıstaslara göre meşruiyetle ilgilidir; aynı işlemin diyanî yönü ise Allah ile kul arasındaki bağ ve ilişki ile alâkalıdır, izâfî olmayan gerçeğe ve meşruiyete yöneliktir. Burada niyet ve gaye de devreye girer. Öte yandan, hukukî ve ticarî hayatı insan unsurunu göz ardı ederek salt şeklî bir yaklaşımla ve katı kurallarla çözmek ve belli bir düzene bağlamak her zaman mümkün olmaz. Çünkü birçok hukukî ve ticarî ilişki, kapalı devrede ve ikili ilişki seviyesinde seyrettiğinden, hukuk düzeninin ve yargının buna muttali olup gerektiğinde müdahale etmesi çoğu zaman imkânsızdır. Mağdur olan tarafın hakkını arama bilinç ve cesaretinin bulunmadığı veya kanunlarda boşlukların bulunduğu durumlarda insan ilişkilerindeki hak ihlâlleri daha da çoğalmaktadır. Bu sebeple, hukukî ve ticarî hayatın sağlıklı ve güvenli bir yapı ve işleyişe kavuşturulabilmesi için kuralların, kanunların ve hukuk düzeninin iyi olması kadar bireylerin yaptıkları işlerin sorumluluğunu hissedecek ölçüde bir yetişkinliğe sahip olmaları da önem taşır. İnsan unsurunun yetişkinliği ve sorumluluk bilincine sahip oluşu ile hukuk güvenliğinin ve kamu düzeninin sağlanması arasında vazgeçilmez bir ilişki bulunduğu, hatta birinci husus çoğu zaman âdeta ön şart konumunda olduğu içindir ki, İslâm dininin iki temel kaynağı olan Kur'an ve Sünnet'te hukukî ilişkilerin şeklinden ziyade özü ele alınır. Bu alanda bazı ilke ve amaçlar konulurken de daha çok insana hitabeden, ona dünyevî ve uhrevî sorumluluklarını hatırlatan bir üslûp kullanılır. Şekil ve maddî yaptırım ise çoğu yerde toplumların ve yetkili organların karar ve inisiyatiflerine bırakılır. Özetle ifade etmek gerekirse, hukukî ve ticarî ilişkilerde hak ve adalet fikrinin ön planda tutulduğu, akid serbestisi ilkesinin benimsendiği, tarafların akde ilişkin rızâlarını zedeleyen ve onları çekişme ortamına sürükleyebilecek olan her türlü olumsuz durumun önceden görülüp önlenmeye çalışıldığı söylenebilir. Bu yaklaşımın tabii sonucu olarak mülkiyetin ve alın terinin korunması, hile, sömürü ve haksız kazanca cephe alınması, âtıl sermayenin değil çal [30.08.2023 19:43] Annem: Ana ve babasini tahtinin üstüne çikartip oturttu ve hepsi onun için (ona kavustuklari için) secdeye kapandilar (Yusuf) dedi ki: "Ey babacigim! Iste bu, daha önce (gördügüm) rüyanin yorumudur Rabbim onu gerçeklestirdi Dogrusu Rabbim bana (çok sey) lütfetti Çünkü beni zindandan çikardi ve seytan benimle kardeslerimin arasini bozduktan sonra sizi çölden getirdi Süphesiz ki Rabbim diledigine lütfedicidir Kuskusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir" (YUSUF/100) Bunlar, düsman birliklerinin bozulup gitmedikleri evhami içindedirler Müttefikler ordusu yine gelecek olsa, isterler ki, çölde göçebe Araplar içinde bulunsunlar da, sizin haberlerinizi (uzaktan) sorsunlar Zaten içinizde bulunsalardi dahi pek savasacak degillerdi  (AHZAB/20) [30.08.2023 19:44] Annem: Ümeyme bintu Rukayka (radıyallahu anh) dedi ki: "Ensâr'dan bir grup kadınla Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e gelip kendisine: "Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, çalmamak, zina etmemek, çocuklarımızı öldürmemek, halde ve istikbalde iftira atmamak, sana meşrû emirlerinde isyan etmemek şartları üzerine biat ediyoruz" dedik. Hemen ilâve etti: "Gücünüzün yettiği ve takatınızın kâfi geldiği şeylerde". Biz: "Allah ve Resûlü bize karşı bizden daha merhametlidir, haydi biat edelim" dedik. Süfyan merhum der ki: Kadınlar, biatı (erkekler gibi) musâfaha ederek yapmayı kastedmişlerdir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Ben kadınlarla müsâfaha etmem, benim yüz kadına toptan söylediğim söz her kadın için ayrı ayrı söylenmiş yerine geçer" buyurdu. Muvatta, Bey'a 2, (2, 982); Tirmizî, Siyer 37, (1597). [30.08.2023 19:44] Annem: Hayır, öyle değil! Kim “ihsan”  derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. [Bakara Sûresi.112] [30.08.2023 19:44] Annem: “(Rabbim) Beni, naim cennetine girenlerden eyle!” (Şu’arâ, 26/85) [30.08.2023 19:45] Annem: Alkolün sarhoşluğu ölüme, sanatın sarhoşluğu ölümsüzlüğe götürür.[Peyami Safa] [30.08.2023 19:45] Annem: ASÂ Baston. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki  Biz Mûsâ'ya dedik ki  Korkma! Sen onlara elbette gâlip geleceksin. Elindeki asânı yere bırakıver. (Onların asâlarının iplerinin çokluğuna, bunların yılan şeklinde görünmelerine aldırma ki) senin asân, onların yaptıklarının hepsini yutar. Zîrâ onların yaptıkları şeyler (ip ve asâların yılan şeklinde görünmesi) , sihirbazlık hîlesidir. Sâhir (sihir, büyü yapan) nerede olsa felâh bulamaz. (Tâhâ sûresi  68, 69) Gök yüzünde Îsâ ile, Tûr Dağı'nda Mûsâ ile, Elindeki asâ ile, Çağırayım Mevlâm seni. (Yûnus Emre) [30.08.2023 19:45] Annem: Bahadır  T. Kahraman, yiğit     Kısaltmalar:     A. Arapça,     F. Farsça,     FR. Fransızca,     IB. İbranice,     İ. İtalyanca,     Moğ. Moğolca,    T. Türkçe,     Y. Yunanca,     E.T. Eski Türkçe [30.08.2023 19:46] Annem: Cuma namazında iç ezanı okumanın hükmü nedir? Cuma günü öğle vaktini bildiren ezan, Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde cami içinde hatib minbere çıktıktan sonra okunmaktaydı. Bu sebeple cuma günü hutbeden önce okunan iç ezanın, hatibin huzurunda olması hutbenin sünnetlerindendir. Hz. Osman döneminde şehrin genişlemesi ve iç ezanın her tarafta duyulmaması üzerine, namaz vaktinin girdiğinin bildirilmesi maksadı ile dışarıda ezan okutulmaya başlandı. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in uygulaması olan iç ezanı okunmaya da devam edildi (Kasani, Bedaiu’s-Sanai’, I, 152). [30.08.2023 19:46] Annem: “Odama girdim; kapıyı kapadım; ağlamaya başladım; O gün akşama kadar İslâm’ın garibliğine, müslümanların inhitâtına ağladım, ağladım...” Şimal müslümanlarından Atâullah Behâeddin Sebîlürreşâd Görünmez âşinâ bir çehre olsun rehgüzârında; Ne gurbettir çöken İslâm’a İslâm’ın diyârında? Umar mıydın ki: Ma’bedler, ibâdetler yetîm olsun? Ezanlar arkasından ağlasın bir nesl-i me’yûsun? Umar mıydın: Cemâ’at bekleyip durdukça minberler, Dikilmiş dört direk görsün, serilmiş bir yığın mermer? Umar mıydın: Tavanlar yerde yatsın, rahneden bîtâb? Eşiklerden yosun bitsin, örümcek bağlasın mihrâb? Umar mıydın: O, taş taş devrilen, bünyân-ı mersûsun, Şu vîran kubbelerden böyle son feryâdı dem tutsun? İşit: On dört asırlık bir cihânın inhidâmından , Kopan ra’dın, ufuklar inliyor, hâlâ devâmından! Civârın, manzarın, cevvin, muhîtin, her yerin mâtem; Kulak ver: Çarpıyor bir mâtemin kalbinde bin âlem! Ne hüsrandır ki: Doldursun bugün tevhîdin enkâzı, O, hâkinden nebîler fışkıran, iklîm-i feyyâzı! Gezerken tavr-ı istilâ alıp meydanda bin münker, Şu milyonlarca îman “Nehye kalkışsam” demez, ürker! Ömürlerdir bir alçak zulme miskin inkıyâdından, Silinmiş emr-i bi’l-ma’rûfun artık ismi yâdından. Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde... Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde! Vefâ yok, ahde hürmet hiç, emânet lâfz-ı bî-medlûl ; Yalan râic , hıyânet mültezem her yerde, hak meçhûl. Yürekler merhametsiz, duygular süflî , emeller hâr ; Nazarlardan taşan ma’nâ ibâdullâhı istihkâr. Beyinler ürperir, yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş: Ne din kalmış, ne îman; din harâb, îman türâb olmuş! Mefâhir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lâl... Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, durmaz istiklâl! * * * Sen ey bîçâre dindaş, sanki, bizden hayr ümîd ettin; Nihâyet, ye’se düştün, ağladın, ağlattın, inlettin. Samîmî yaşlarından coştu rûhum, hercümerc oldu; Fakat, mâtem halâs etmez cehennemler saran yurdu. Cemâ’at intibâh ister, uyanmaz gizli yaşlarla! Çalışmak!.. Başka yol yok, hem nasıl? Canlarla, başlarla. Alınlar terlesin, derhal iner mev’ûd olan rahmet, Nasıl hâsir kalır “Tevfîki hak ettim” diyen millet? İlâhî! Bir müeyyed, bir kerîm el yok mu, tutsun da, Çıkarsın Şark’ı zulmetten, götürsün fecr-i maksûda? İstanbul, 24 Teşrînievvel 1334 (24 Ekim 1918) [30.08.2023 19:47] Annem: 92 RAMAZAN GÜNLÜKLERİ-I Bu maddeleri çoğaltabiliriz. Ramazan Bayramı’nın bereke- tiyle insanımızın bu gerçeklere doğru hissiyatlarının geliştiği- ni umut ediyorum. Kimin kaçıncı seferde anlayacağını Allah bilir. Onun için doğruları bıkmadan, usanmadan, kırmadan, rencide etmeden hep anlatmak lazım. Müjdeleyerek, sevdirerek, nefret ettirmeyerek, ikna ede- rek, dürüst davranarak, emrolunduğumuz gibi dosdoğru ola- rak, Muhammedî bir muhabbet ortamı hazırlayarak anlatmak lazım. Allah Resûlü Efendimiz, kendisini anlamakta zorlanan- lar için, “Allah’ım, onlar bilmiyorlar” diyerek âdeta anlama ka- biliyetlerinin gelişmesi için Rabbine yakarıyordu. Bize düşen de kardeşliğimizin, dostluğumuzun, akraba ve komşuluk iliş- kilerimizin gelişmesi, millî ve manevî değerlerimize, evrensel erdemlere olan bağlılığımızın artması için anlatmak ve anlaşıl- ması için dua etmektir. RAMAZAN GUNLÜKLER - I.indd 92 27.04.2019 00:11:12 [30.08.2023 19:47] Annem: ALLAH'A İMAN ∙∙∙ 7 2 ∙∙∙ Aslında muhâlefetün li’l-havâdis terkibi Allah’ın bütün selbî sıfatlarını bünyesinde bulundurabilecek geniş bir kapsama sahiptir. O’nun başka hiçbir varlığa benzeme- diği kabul edilince ulûhiyyete aykırı her türlü nitelik Cenâb-ı Hak’tan uzaklaştırılmış olur. E. Vahdâniyyet Allah Teâlâ’nın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir ve tek olması, eşi, benzeri ve ortağının bulunmaması. Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın varlığı gibi üzerinde önemle durulan ve İslâm dininin temelini teşkil eden hususlar- dan biri de O’nun bir, tek, eşsiz ve benzersiz oluşudur (tevhid). İslâm’a girişin anahtarı olan kelime-i şehâdet ve kelime-i tevhidde “Allah vardır.” yerine “Allah’tan baş- ka ilâh yoktur.” ifadesinin yer alması tevhidin iman ha- yatındaki merkezî yerini kanıtlar. Nitekim Cenâb-ı Hak kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamayacağını, bu- nun dışında kalan günahları dilerse affedeceğini bildirir ve “Allah’a ortak koşan kimse derin bir sapıklığa düşmüş olur.” buyurur.19 Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın birliği çeşitli ifade biçimleriyle ve tekrar tekrar dile getirilmiştir. O’nun esmâ-i hüsnâ- sından olan ve her ikisi de “bir ve tek” anlamına gelen “Ehad” ve “Vâhid” isimlerinin kullanılması bu yöntemler- den biridir: “De ki O Allah birdir.” (Ehad)20; “Muhakkak ki sizin ilâhınız birdir.” (Vâhid).21 Aslında insanın selim yaratılışında Allah’ın bir olduğu şuuru yer almaktadır: “Denizde başınıza bir musibet gel- diğinde O’ndan başka bütün yalvardıklarınız gönül dün- 19 en-Nisâ 4/48, 116. 20 el-İhlâs 112/1. 21 es-Sâffât 37/4. ALLAHA İMAN.indd 72 12.03.2015 09:08:59 [30.08.2023 19:48] Annem: اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَف۪يعٍۜ اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ Allah, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattı, sonra da arşa istiva etti. Sizin, O’nun dışında bir veliniz ve şefaatçiniz yoktur. Öğüt almaz mısınız? (32/Secde, 4) (Allah’ın (cc) isim ve sıfatları hakkında bk. 3/Âl-i İmran, 181; 7/A’râf, 180; 57/Hadîd, 4) (32/Secde, 4) Tevhid Meali https://play.google.com/store/apps/details?id=com.tevhiddergisi.kiblegah [30.08.2023 19:48] Annem: Ravi: İbnu Ömer (ra), Resulullah (sav)'ın: "Birinizin hanımı mescide gitmek için izin talep ederse ona mani olmasın (izin versin)" dediğini haber vermişti. Bilal İbnu Abdillah: "Allah'a yemin olsun biz onlara mani olacağız!" dedi. Bunun üzerine Abdullah (ra), ona yaklaşıp öyle hakaretamiz söz sarfetti ki, böylesini hiç işitmedim. Sonra şunu ekledi: "Ben sana Resulullah (sav)'dan haber veriyorum, sen ise durmuş, "Vallahi mani olacağız" diyorsun!" Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Buhari, Cum'a 12, Ezan 162, 166, Nikah 116, Müslim, Salat 134, (442), Muvatta, Kıble 12, (1, 197), Ebu Davud, Salat 53, (566, 567, 568), Tirmizi, Salat 400, (570) Hadisin Açıklaması: Bazı rivayetlerde "geceleyin mescid  için izin taleb ederlerse..." denmiştir. Bazı alimler "Fitne ve şüphe endişesi daha çok geceleyin mevcuttur, gece mani olunmazsa, gündüz hiç mani olunmaz" demiştir. [30.08.2023 19:48] Annem: Hz. Peygamber (sav) alacalanmazdan önce meyvenin satılmasını yasakladı. "Meyvenin alacalanması nedir?" diye sorulanca: "Kızarması, sararması ve yenir hale gelmesidir" diye açıkladı. Kaynak: Buhari, Büyu 83, Zekat 58; Müslim, Büyu 53 (1536); Ebu Davud, Büyu 23, (3370-3373); Nesai, Büyu 28, (7, 264) Rivayet: Cabir [30.08.2023 19:49] Annem: 33 - Oturarak Uyumanın Abdesti Bozmayacağına Delil Bâbı 859 - Bana Züheyr b. Harb rivâyet etti. (Dedi ki): Bize İsmail b. Uleyye rivâyet etti H. Bize Şeyban b. Ferrûh dahi rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Abdülvaris rivâyet etti, bunların ikisi de Abdülaziz'den, o da Enes'den, naklen rivâyet etmişler. Enes şöyle dedi: — Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) birisine yavaşça birşey söylerken namaza ikâmet getirildi. (Abdülvaris'in hadisinde: Nebiyullah (sallallahü aleyhi ve sellem) birisiyle gizlice konuşurken denilmiştir) fakat cemaat uyuyuncaya kadar kendisi namaza kalkmadı. 860 - Bize Ubeydullah b. Mûâz el-Anberî rivâyet etti. (Dedi ki): Bize babam rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Şu'be Abdüllaziz b. Süheyb'den, o da Enes b. Mâlik'den işitmiş olmak üzere rivâyet etti. Enes şöyle dedi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir adamla gizlice konuşurken namaz için ikâmet getirildi. Fakat kendileri ashabı uyuyuncaya kadar gizli konuşmaya devam ettiler, sonra gelerek onlara namaz kıldırdılar. 861 - Bana Yahya b. Habîb el-Hârisi dahi rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Halid —ki İbni Haristir— rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Şu'be Kâtade'den, naklen rivâyet etti. Dedi ki: Enes'i şöyle derken dinledim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashabı uyurlar sonra abdest almadan namaz kılarlardı. Şu'be Dedi ki: Katâde'ye «Sen bunu Enes'den mi işittin?» dedim: Evet eyvallah!» cevabını verdi. 862 - Bana Ahmed b. Saîd b. Sahr ed - Dârimî rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Habbân rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Hammad, Sâbit'den, o da Enes'den naklen rivâyet etti ki Şöyle dedi: Yatsı namazına ikâmet getirildi. Bu sırada bir zât; benim bir hacetim var, dedi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla gizlice görüşmeye gitti. Tâki cemaat yahut cemaatten Bazıları uyudular; sonra namazı kıldılar. Bu hadîsi Müslim «Namaz» bahsinde de tahric ettiği gibi Buhârî «Ezan» bahsinde. Ebû Dâvûd'da namaz bahsinde tahric etmişlerdir. Hadisin muhtelif rivâyetlerinden anlaşıldığına göre Ashâb-ı Kiram yatsı namazını kılmak üzere toplanmışlar, namaz için ikâmet getirilmiş. Tam bu sırada bir kavmin büyüğü olduğu söylenen bir adam gelerek Resûl-ü Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) ile görüşmek istemiş, o da mescidin bir köşesine çekilerek kendisi ile gizlice uzun uzun görüşmüş ve onu İslama yatıştırmaya çalışmış. Aynî diyor ki; «Gelen bu zatın bir melek olması Enes (radıyallahü anh)'in onu insan suretinde görmesi ihtimalden uzak değildir. Hadis muhtelif rivâyetleri ile uykunun abdest bozmuyacağına delâlet etmektedir. Yine Enes (radıyallahü anh)'dan bir rivâyetde; «Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ashabı yatsıyı beklerken uyurlar hatta başları göğüslerine düşerdi; sonra namazı kılarlar, abdest almazlardı» denilmektedir. Hadîsin bir rivâyetinde Katâde «Enes rivâyet ederken işittim» dediği halde Şu'be'nin ona; «Sen bunu Enes'den mi işittin» diye sorması, işitip işitmediğini iyice tesbit etmek içindir. Çünkü Katâde (rahimehüllah) Müdellislerdendir. Şu'be ise tedlîsi son derece hor görenlerdendir. Hattâ «Zina etmek tedlis yapmaktan ehvendir» dediği rivâyet olunur. Evvelcede arzettiğimiz gibi müdellisin «an» edatı ile «filândan» diyerek rivâyet ettiği hadisle ihticac olunmaz. Filândan işittim derse ancak o zaman hadisi makbul olur. Bu sebepten Şu'be (rahimehüllah) Katâde'nin hadîsi işitip işitmediğini iyice tesbit etmek istemiştir. Her halde Katâde dahi onun bu fikrini anlamış olacakki hadîsi Enes'den işittiğini Allah'a yemin ederek söylemiştir.     [30.08.2023 19:49] Annem: İDARECİLERİN EMRİ ALTINDAKİLERE ŞEFKATLİ DAVRANMALARI ALDATIP KÖTÜ DAVRANMAKTAN UZAK OLMALARI “Sana uyup seni izleyen mü’minlere, kol kanat ger, alçak gönüllü ol.” (26 Şuara 215) “Şühesiz ki Allah adaleti ve iyilik yapmayı, yakınları karşı cömert olmayı emredip aklen ve dinen çirkin olan ve kötü görünen şeylerle, haksızlığı ve taşkınlığı yasaklıyor ve size böylece düşünesiniz diye öğüt veriyor.” (16 Nahl 90) 653: İbni Ömer (Allah Onlardan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)şöyle buyurdu: “Hepiniz çobansınız, hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Amir memurlarının çobanıdır. Erkek aile ve çocuklarının çobanıdır. Kadın da evinin ve çocuklarının çobanıdır. O halde hepiniz birer çobansınız ve hepiniz idareniz altında bulunanlardan sorumlusunuz.” (Buhari, Cuma 11, Müslim, İmara 20) 654: Ebu Ya’la Ma’kıl ibni Yesar (Allah Ondan razı olsun) Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyururken dinledim demiştir: “ Allah’ın her hangi bir kulu yükümlü olduğu kimseye hıyanet veya zulm edip ölürse Allah ona cennetini haram kılar. (Buhâri, Ahkam 8, Müslim İmare 21). * Başka bir rivayette: “Onlara sahip çıkıp korumazsa cennetin kokusunu alamaz.” Şeklindedir. (Buhâri, Ahkam 8) * Müslim’in değişik bir rivayeti şöyledir: “Müslümanların işlerini üstlenip de onlar için çalışıp çabalamayan hiç bir yönetici o Müslümanlarla birlikte cennete giremez.” (Müslim İman 229) 655 Aişe (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir:Benim şu evimde Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu-ğunu işittim: “ Allah’ım ümmetimin yönetimini üstlenip de onlara zorluk çıkaran kimseye sen de zorluk çıkar.Ümmetimin yönetimini üstlenip de onlara yumuşak davrananlara sen de hem bu dünyada hem de ahirette yumuşaklık göster.” (Müslim İman 19) 656: Ebû Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’den bildirildiğine göre Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “İsrail oğullarının devlet işlerini peygamberler yönetirdi. Bir peygamber ölünce başka biri onun yerine geçiyordu fakat benden sonra peygamber gelmeyecek pek çok halifeler gelecektir. Bunun üzerine sahabe: Ya Rasûlallah bize bu konuda ne yapmamızı emredersin? Diye sordular. Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “ Sırasıyla bunların siyasi otoritesini kabul edip ellerini tutun onlara karşı vazifelerinizi yerine getiriniz. Onlar size karşı görevlerini yapmazlarsa Allah’tan size yardım etmesini isteyin zira size karşı olan vazifelerini yapıp yapmadıklarını Allah onlardan soracaktır.” (Buhâri Enbiya 50, Müslim İmare 44) 5/657 Âiz ibni Amr (Allah Ondan razı olsun)’dan rivâyet edildiğine göre: Kendisi Ubeydullah ibni Ziyad’ın yanına girmiş ve ona şunları söylemiştir: Oğlum ben Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’i “Yöneticilerin en kötüsü merhametsiz zalim ve katı kalpli olanlardır, buyururken işittim. Sakın sen o yöneticilerden olma! (Müslim İmare 23) . 658: Ebu Meryem el Ezdî (Allah Ondan razı olsun)’dan rivâyet edildiğine göre kendisi bizzat Muaviye (Allah Ondan razı olsun)’a şöyle demiştir: Ben Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)i şöyle buyururken işittim. “Allah bir kimseyi müslümanların başına idareci yapar da o kimse onların dertlerine ihtiyaçlarına ve sıkıntılarına karşı sorumluluğunu yerine getirmezse kıyamet günü Allah da onun dertlerine ihtiyaçlarına ve darlıklarına bakmaz.” Bunun üzerine Muaviye halkın ihtiyaçlarını kendisine duyurmak için bir adam görevlendirdi. ( Ebu Davud İmare 13, Tirmizi Ahkam 6) [30.08.2023 19:49] Annem: İrbâz İbni Sâriye radıyallahu anh: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize çok tesirli bir öğüt verdi. Bu öğütten dolayı kalpler ürperdi, gözler yaşardı, diyerek devamı ve tamamı “Sünneti Koruma” bahsinde geçen hadisi rivayet etti. Tirmizî, İlim 16; Ebû Dâvûd, Sünnet 5. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 6 [30.08.2023 19:49] Annem: “Allah’ım, beni güzel bir iş yaptıkları zaman mutlu olan, günah işledikleri zaman da bağışlanma dileyen kullarından eyle.” İbn Mâce, Edeb, 57 Müslümanca | İslam Ansiklopedisi [30.08.2023 19:49] Annem: Hz. Peygamber (sav) olgunlaşmazdan önce meyvenin ağacın basında iken satılmasını yasakladı. Kendisine (sav) meyvenin olgunlaşması ile ne kastediliyor? diye sorulunca: "Onun kızarması ve sararmasıdır" diye açıkladı ve ilave etti: "Cenab-ı Hakk bir afet vererek meyveye mani olacak olsa, kardeşinden aldığın parayı nasıl helal addedeceksin?" Buhari, Büyu 83, Selem 4; Müslim, Müsakat 15-17 (1555), Büyu 49, 50 (1534-1554); Muvatta, Büyu 11 (2, 618); Ebu Davud, Büyu 23, (3367); İbnu Mace, Ticaret 61, (2284) Müslümanca | İslam Ansiklopedisi [30.08.2023 19:50] Annem: Ümmü Eymen (r.anha) 2018-05-25 Tarihinde Yayınlandı Peygamberimiz (a.s.m.) doğmadan önce babasını, altı yaşında da annesini kay­betmişti. Hem yetim hem de öksüz olarak büyüdü. Fakat birçok kadın, bir anne şefkatiyle o Yüce Peygamber’i bağrına bastı. Ona annesizlik acısını hissettirme­mek için ellerinden gelen gayreti gösterdiler. İşte bu kadınlardan birisi de Ümmü Eymen’di (r.anha). Peygamberimizin Ehl-i Beyt’ten saydığı ve “annemden sonra annem”[1]diyerek iltifat ettiği bu büyük İslam kadınının asıl ismi, “Bereke bint-i Sâlebe” idi. Uzun yıllardan beri peygamber ocağının hizmetlerini görüyordu. Peygamberimizin babası Abdullah’ın vefa­tından sonra da aynı evde kaldı. Artık hem anne Âmine’nin hem de Peygambe­rimizin yardımcısıydı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) altı yaşına geldiğinde, Hz. Âmine, yanına Ümmü Eymen’i de alarak Medine’ye gitti. Niyeti hem oradaki akrabasını hem de kocası Abdullah’ın kabrini ziyaret etmekti. Bir ay Medine’de kaldılar. Ümmü Eymen (r.anha), Medine’deki bir hatırasını şöyle anlatır: “Bir gün Yahudi âlimlerinden ikisi yanıma geldi. ‘Bize Ahmed’i çıkar.’ dediler. Ben de onu dışarı çıkardım, iyice incelediler. Sonra da, ‘Bu çocuk, peygamberdir. Bura­sı da onun hicret edeceği yerdir. Bu memlekette büyük savaşlar olacaktır.’ dediler.”[2] Ümmü Eymen (r.anha), onların bu konuşmalarından sonra çok korkmuştu, “sev­gili oğlu”na bir zarar vermelerinden endişe duyuyordu. Herhangi bir tehlikeye karşı onu korumak için, Peygamberimizin yanından ayrılmamaya gayret gös­terdi. Nihayet Mekke’ye hareket günü gelmişti. Ümmü Eymen buna çok sevindi. Artık Yahudilerin Re­sû­lul­lah’a bir zarar veremeyeceklerini düşünüp rahatladı Bu üç kişilik kafile Medine’den ayrıldılar. Mekke’ye doğru yola koyuldular. Neşeli bir şekilde yollarına devam ediyorlardı. Fakat biraz sonra beklemedikle­ri bir şey oldu. Hz. Âmine birdenbire rahatsızlandı. Hz. Âmine bu hastalıktan kurtulamayıp vefat edeceğini anlamıştı. Baş ucunda duran Peygamberimizin yüzüne baktı, bir rüyasını hatırladı. Şöyle dedi: “Şayet rüyada gördüklerim doğruysa, sen Celal ve bol ikram sahibi olan Al­lah tarafından Âdemoğullarına helal ve haramı bildirmek üzere peygamber gönderileceksin. Sen, teslimiyeti, ceddin İbrahim’in (a.s.) dinini yerleştirecek­sin. Cenâb-ı Hak seni devam edegelen putlardan, putperestlikten koruyacak­tır. “Her yaşayan ölür, her yeni eskir. Her yaşlanan zeval bulur. Evet, ben de öle­ceğim. Fakat devamlı anılacağım. Çünkü temiz bir evlat dünyaya getirdim. Ar­kamda hayırlı birini bırakıyorum.” Hz. Âmine bundan sonra ciğerparesini Ümmü Eymen’e emanet etti. Ona iyi bakması ricasında bulundu. Çok geçmeden de ruhunu teslim etti. O sırada 30 yaşında bulunuyordu. Peygamberimiz böylece altı yaşındayken öksüz kalıyor­du. Cenâb-ı Hak, sevgili Resûlüne, küçük yaşından beri her türlü acıyı tattırıyor ve onu kemale erdiriyordu ki, ümmetine tam örnek olabilsin; ona iman edenler, peygamberlerinin çektiği sıkıntıyı hatırlayarak teselli bulsunlar, karşılaştıkları musibetlere sabretsinler… Ümmü Eymen’in sırtına artık ağır bir yük yüklenmişti. Ağlamak hıçkırmak istiyor, fakat Peygamberimizin üzüleceğini düşünerek vazgeçiyordu. Kendini toparladı. Bundan sonra ona annesinin yokluğunu hissettirmeyecekti. Bunun için de elinden gelen fedakârlığı göstermeye çalışacaktı. Öz evladıymış gibi mübarek yavruyu bağrına bastı. Sonra da onu şöyle teselli etti: “Üzülme, ağlama canım Muhammed’im! İlahî kadere karşı boynumuz kıldan incedir. Can da O’nun, mal da… Hepsi bize emanet. O, emaneti nasıl vermişse öy­le alır.” Sevgili Peygamberimizin gözü yaşlıydı. Artık hem yetim hem de öksüz kal­mıştı. Babasının yüzünü hiç görmemişti. Bundan sonra annesinin de yüzünü g [30.08.2023 19:50] Annem: BU BAYRAK İNMEZ “Son ocak sönmeden” yurdumda benim,Bu vatan bölünmez, bu bayrak inmez.Bin yıllık tarih var ardımda benim,Bu vatan bölünmez, bu bayrak inmez.Gökyüzünde son güneşler batmadan,Yeryüzünde son şafaklar atmadan,İsrafil’in kalk borusu ötmeden,Bu vatan bölünmez, bu bayrak inmez.Sırada bekliyor seksenlik dede,Bir nidası var ki gök gürlemede.Allah, gazasını mübarek ede,Bu vatan bölünmez, bu bayrak inmez.Kınalı kuzular cennet kokulu,Toprağına gül ağacı dikili.Başucunda son sözleri çakılı:Bu vatan bölünmez, bu bayrak inmez.Onlar içimizde, ölmedi, hâşâ,Tekbir sesleriyle yükseldi arşa.Dinleyin, şehitler başladı marşa:“Bu vatan bölünmez, bu bayrak inmez.”Sönmez ufkumuzda bu hilal, “sönmez”,Türk’e yan bakanın ocağı yanmaz.Söz verdi bu millet, bir daha dönmez;Bu vatan bölünmez, bu bayrak inmez.// Şâir Yusuf Dursun Nasihat Takvimi https://play.google.com/store/apps/details?id=com.nasihattakvim [30.08.2023 19:50] Annem: ❝30 Ağustos Zafer Bayramı❞ 30 Ağustos 1922'de Dumlupınar'da zaferle sonuçlanan, Büyük Taarruz Başkomutanlık Meydan Muharebesini anmak için her yıl 30 Ağustos günü kutlanan resmî ve ulusal bayramdır. Ülke topraklarının geri alındığı günü temsil eden 30 Ağustos 1926'dan itibaren Zafer Bayramı olarak kutlanmaya başlanmıştır. [30.08.2023 19:51] Annem: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'ı dinledim, şunu söyledi: "Allah Teala hazretleri, Adem'i, yeryüzünün bütün (cüzler)inden almış olduğu bir avuç topraktan yarattı. Adem'in oğulları da arzın kısımlanna göre vücuda geldi. Bir kısmı beyazdır, bir kısmı kızıldır, bir kısmı siyahdır. Bunlar arasında orta (renkliler) de var. Ayrıca bir kısmı uysaldır, bir kısmı haşindir, bir kısmı habis (kötü kalbli), bir kısmı iyi kalblidir." Kaynak : Ebu Davud, Sünnet 17, Tirmizi, Tefsir, Bakara, (2948) ( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif ) [30.08.2023 19:51] Annem: [Hadis No : 3613] Müslim'in diğer bir rivâyetinde şöyle denmiştir: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın "...Mü'minin zineti, abdestin yükseldiği yere kadar yükselir..." Buhar'i, Vudü 3; Müslim, Taharet 34, 35, 40, (246, 250); Nesai, Tahâret 110, (1, 94, 95). İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com [30.08.2023 19:52] Annem: “Allahım! Senden beni doğru yola iletmeni ve o yolda başarılı kılmanı niyâz ederim.” (Müslim, Zikir 78) [30.08.2023 19:52] Annem: Bir Ayet Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın. (Hucurât, 49/6) İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com [30.08.2023 19:52] Annem: Bir Hadis İyilik, güzel ahlaktır. Günah (kötülük) ise vicdanını rahatsız eden ve insanların bilmelerini istemediğin şeydir. (Müslim, Birr, 45; Darimî, Rikak, 73) İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com [30.08.2023 19:52] Annem: Bir Dua Allahım! Günün, gecenin ve her anın kötülüğünden, kötü arkadaştan, kötü komşudan sana sığınırım. İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com [30.08.2023 19:53] Annem: Müminlerin annesi Hz. Âişe anlatıyor: “Resûlullah’a (sav) tavır, hâl ve davranış... bakımından Fâtıma’dan (Allah onun yüzünü ağartsın) daha fazla benzeyen birini görmedim. Fâtıma onun huzuruna girdiği zaman Resûlullah ayağa kalkar, onun elini tutar, onu öper ve kendi yerine oturturdu. Resûlullah Fâtıma’nın yanına girdiği zaman da o (aynı şekilde) hemen ayağa kalkar, babasının elinden tutar, onu öper ve kendi yerine oturturdu.” (D5217 Ebû Dâvûd, Edeb, 143, 144) [30.08.2023 19:54] Annem: 93- KITABU'L-FITEN.. 1- Yüce Allah'ın "Ve öyle bir fitneden sakının ki, hiç de içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz ve bilin ki Allah'ın azabı şiddetlidir" (el-Enfâl: 25) Kavlinin Beyânı İle Peygamber(S)'İn Fitnelerden Sakındırmasının Beyânı Hakkında Gelen Hadîsler Babı 2- Peygamber(S)İn: "Sizler benden sonra hoşlanmayacağınız birtakım çirkin işler göreceksiniz" Kavli Babı 3- Peygamber(S)'İn: 'Ümmetimin helaki beyinsiz birtakım gençlerin elleriyledir" Kavli Babı 4- Peygamber(S)'İn: "Vukû'u yaklaşan bir şenden dolayı vay Arab'ın hâline!" Kavli Babı 5- Fitnelerin Meydana Gelmeleri Babı 6- Bâb: 7- Peygamber(S)'İn: 'Kim bize silâh çekerse, o bizden değildir" Kavli Babı 8- Peygamber(S)'İn: "Benden sonra birbirinizin boyunlarını vuracak kâfirlere dönmeyiniz" Kavli Bâbî 9- Bâb: 10- Bâb: 11- Bâb: Bir Devlet Başkanı Üzerinde Toplanmış Bir Cemaat Bulunmadığı Zaman (Bu Fitne, Dağınıklık Ve İhtilâf Hâlinde) Müslümânın İşi Nasıl Olacaktır? 12- Fitneler Ve Zulümler Ehlinin Ferdlerini Çoğaltan Kimseler Babı 13- Bâb: Müslüman, Değersiz Ve Hayırsız İnsanlar İçinde Kaldığı Zaman (Ne Yapacaktır)? 14- Fitne Sırasında (Fesad Yeri Olan Şehirlerden Kaçarak) Çöl Arabları'yla Oturmak Babı 15- Fitnelerden Allah'a Sığınmak Babı 16- Peygamber(S)'İn: "Fitne doğu cihetindedir Kavli Babı 17- Denizin Dalgalanması Gibi Dalgalanacak Olan Fitne Babı 18- Bâb 19- Bâb 20- Bâb: 21- Peygamber(S)'İn Alî'nin Oğlu Hasen İçin: "Benim bu oğlum elbette bir seyyiddir. Umarım kit Allah bu oğlum sebebiyle müslümânlardan iki büyük fırkanın arasını ıslâh eder" Kavli Babı 22- Bâb: Bir İnsan Bir Kavmin Yanında Birşey Söyler De Sonra Onların Yanından Çıkar Ve Söylediğinin Zıddını Söylerse? 23- Bâb: 24- Zamanın (İlk Hâlinden) Değiştirilmesi, Nihayet Putlara İbâdet Etmeleri Babı 25- (Hicaz Arazîsinde) Ateş Çıkması Babı 26- Bâb 27- Deccâlin Zikri Babı 28- Bâb: Medine'ye Deccâl Giremez. 29- Ye'cûc Ve Me'cûc Babı Rahman ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle 93- KITABU'L-FITEN (Fitneler Kitabı) 1- Yüce Allah'ın "Ve öyle bir fitneden sakının ki, hiç de içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz ve bilin ki Allah'ın azabı şiddetlidir" (el-Enfâl: 25) Kavlinin Beyânı İle Peygamber(S)'İn Fitnelerden Sakındırmasının Beyânı Hakkında Gelen Hadîsler Babı [1] 1-.......Abdullah ibnu Ebî Muleyke şöyle demiştir: Esma bintu Ebî Bekr (R) söyledi ki, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "Ben (kv-yâmet gününde) havzımın başında benim yanıma gelecek olanları bek­lerim. Derken benim yakınımda birtakım insanlar yakalanırlar. Ben: —  Onlar benim ümmetimdir; derim. Allah: — Sen onların senden sonra dînlerinden arkalarına dönüp git­tiklerini bilmezsin! buyurur". Abdullah ibn Ebî Muleyke: — Allah'ım, bizler topuklarımız üzerinde arkamıza dönmekten yâhud (dînimizde) fitnelere uğratılmaktan Sana sığınırız! demiştir. 2-.......Abdullah ibn Mes'üd (R) şöyle dedi: Peygamber (S) şöyle buyurdu: "Ben sizin havuz başına ilk varan öncünüzüm. Yemîn ol­sun orada sizden bir takım adamlar bana kaldırılıp gösterilecek, hat­tâ ben onlara vermek üzere elimi uzatırım ki, bu sırada onlar çekilip benden uzaklaştırılırlar. Ben: — Ey Rabb'im! Onlar benim sahâbîlerimdirler! derim. Yüce Allah: — Sen onların senden sonra dînde neler îcâd ettiklerini bilmez­sin! buyurur" [2] 3-.......Ebû Hazım şöyle demiştir: Ben Sehl ibn Sa'd(R)'dan işit­tim, o şöyle diyordu: Ben Peygamber (S)'den işittim, o şöyle buyuru-yordu: "Ben sizin havuz başında öncünüzüm. Ona gelen içer, ondan içen ebediyyen bir daha susamaz. Ve muhakkak benim yanıma bir-takım kavimler gelecekler ki, ben onları tanırım, onlar da beni tanır­lar. Sonra benimle onlar arasına bir perde konulur". Ebû Hazım dedi ki: Ben bu hadîsi kendilerine tahdîs ederken Nu'-mân ibn Ebî Ayyaş da işitti ve: � [30.08.2023 19:54] Annem: 13- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Allah'ı En Çok Bileniniz Benim" Sözü Ve Yüce Allah'ın: "Allah sizi yemînlerinizdeki lağvden dolayı sorumlu tutmaz, fakat sizi kalblerinizin azmettiği yeminler yüzünden muâhaze eder..." (Bakara: 2/225) Kavli Sebebiyle Ma'rifetin, Kalbin Fiili Olduğu Babı 20 Âişe (r.anha) şöyle demiştir: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sahâbîlerine emrettiği zaman dâima takat getirebilecekleri işleri emreder idi. (O zamân) sahâbîleri: Yâ Rasûlallah, biz senin gibi değiliz. Allah senin olmuş olacak günâhlarına mağfiret etmiştir, derlerdi de, öfke alâmeti yüzünde bilinecek kadar kızar ve ondan sonra da: "En ziyâde takvalınız ve Allah'ı en çok bileniniz, şübhesiz ki benim" buyururdu.     [30.08.2023 19:55] Annem: '... Bana iman etmeyen kimse Allah'a da iman etmemiştir...' (İbn Hanbel, VI, 382) [30.08.2023 19:55] Annem: - عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ، قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ - أَقِيمُوا الصَّفَّ فِى الصَّلاَةِ فَإِنَّ إِقَامَةَ الصَّفِّ مِنْ حُسْنِ الصَّلاَةِ - ابو هريره (رضىَ الله عنه) دن روايت اولوندى كه، رسول الله صلى الله عليه و سلم افنديمز شويله بيورمشلردر - نمازده صفلريكزى دوزلتكز. چونكه صفلرى دوزلتمك نمازك كوزللكندندر - Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet olundu ki, Rasülüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır - Namazda saflarınızı düzeltiniz. Çünkü safları düzeltmek namazın güzelliğindendir. - Sahih-i Müslim, Kitabü’s-Salat, h.1005 [30.08.2023 19:56] Annem: O gün birtakım yüzler vardır ki pırıl pırıl parlarlar, Gülerler, sevinirler. O gün nice yüzler de vardır ki, toz toprak içindedirler. Onları bir siyahlık bürür.İşte onlar, kâfirlerdir, günaha dalanlardır. (Abese, 80/38-42) [30.08.2023 19:56] Annem: 3/Âl-i İmrân 159 - Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah'tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. [30.08.2023 19:57] Annem: Abdullah İbn Amr'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir yolculuk sırasında Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bizden arkada kaldı. Sonradan gelip bize yetişti. O esnada namaz vakti gelmiş ve biz de abdest alıyorduk. Ayaklarımıza mesh ediyorduk. Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) en yüksek sesi ile iki veya üç kere şöyle bağırdı: Ateşte yanacak topukların vay haline!. Tekrar: Grades: Reference: Sahih Buhari 60 In-book reference: Kitap 3, Hadis 2 https://play.google.com/store/apps/details?id=com.islamicproapps.hadithpro [30.08.2023 19:58] Annem: GADAB (ÖFKE) BÖLÜMÜ.. 2 ÖFKE. 2 ÖFKENİN EN İYİ ÇARESİ: TEVHİD.. 4 GADAB (ÖFKE) BÖLÜMÜ ÖFKE ـ4311 ـ1ـ عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: مَا تَعُدُّونَ الصُّرْعَةَ فِىكُمْ؟ قَالُوا: الَّذِى َ تُصْرِعُهُ الرِّجَالُ. قَالَ: َ. وَلكِنَّهُ الَّذِى يَملِكُ نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ[. أخرجه مسلم وأبو داود . 1. (4311)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün): "Siz aranızda kimi pehlivan addedersiniz?" diye sordu. Ashab (radıyallahu anhum): "Erkeklerin yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi!" dediler. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Hayır,  dedi, gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir." [Müslim, Birr 106, (2608); Ebû Dâvud, Edeb 3, (4779).][1] ـ4312 ـ2ـ وَلِلثََّثَةِ عَنْ أبِي هُرَيرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه: ]أنَّ رَسُولَ اللّهِ # قَالَ: لَيْسَ الشَّدِىدُ بِالصُّرْعَةِ، إنَّمَا الشَّدِىدُ الَّذِى يَمْلِكُ نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ[ . 2. (4312)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kuvvetli kimse, (güreşte hasmını yenen) pehlivan değildir. Hakiki kuvvetli, öfkelendiği zaman nefsini yenen kimsedir." [Buhârî, Edeb 76; Müslim, Birr 107, (2760); Muvatta, Hüsnü'lhalk 12, (2, 906).][2] AÇIKLAMA: Bu iki hadiste, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), öfkelenmeyi yasaklamakta ve öfkelendiği zaman kendini tutmanın ve öfkeyle  amel etmemenin faziletine dikkat çekmektedir. Nitekim, öfkeyi tutmanın ve öfkeli iken nefsine hâkim olmanın ehemmiyetine ayet-i kerimede de yer verildiğini ve böylelerinin övüldüğünü görmekteyiz: "Onlar bollukta ve darlıkta sarfederler, öfkelerini yenerler, insanların  kusurlarını affederler. Allah iyilik yapanları sever" (Al-i İmran 134). Keza bir başka âyet: "öfkelendiği zaman bağışlayanlar"ı övmektedir (Şûra 37).[3] ـ4313 ـ3ـ وَعَنْ أبِي وَائِلٍ قَالَ: ]دَخَلْنَا عَلى عُرْوَةَ بْنِ مُحَمَّدٍ السَّعْدِىِّ فَكَلَّمَهُ رَجُلٌ فَأغْضَبَهُ فَقَامَ فَتَوضَّأ فقَالَ: حَدَّثَنِى أبِي عَنْ جَدِّى عَطِيَّةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ الْغَضَبَ مِنَ الشَّيْطَانِ، وَإنَّ الشَّيْطَانَ خُلِقَ مِنَ النَّارِ، وَإنَّمَا تُطْفَأُ النَّارُ بِالْمَاءِ. فَإذَا غَضِبَ أحَدُكُمْ فَلْيَتَوَضَّأ[. أخرجه أبو داود . 3. (4313)- Ebû Vâil (radıyallahu anh) anlatıyor: "Urve İbnu Muhammed es-Sadî'nin yanına girdik. Bir zât kendisine konuştu ve Urve'yi kızdırdı. Urve kalkıp abdest aldı ve: "Babam,  dedem Atiye (radıyallahu anh)'den  anlatır ki, o, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini nakletmiştir: "Öfke şeytandandır, şetyan da ateşten yaratılmıştır, ateş ise su ile söndürülmektedir; öyleyse biriniz öfkelenince hemen kalkıp abdest alsın." [Ebû Dâvud, Edeb 4, (4784).][4] ـ4314 ـ4ـ وَعَنْ أبِي ذَرِّ الْغِفَارِىِّ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قَالَ: ]قَالَ لَنَا رَسُولُ اللّهِ #: إذَا غَضِبَ أحَدُكُمْ وَهُوَ قَائِمٌ فَلْيَجْلِسْ فإنْ ذَهَبَ عَنْهُ الْغَضَبُ وَاَِّ فَلْيَضْطَجِعْ[. أخرجه أبو داود . 4. (4314)- Ebû Zerr el-Gıfârî (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize buyurmuştu ki: "Bi [30.08.2023 19:58] Annem: عَنْ أبي هُرَيْرَةَ  سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ قال رسول الله صلى الله عليه وسلم  يَقُولُ : وَاللَّهِ إني لاَسْتَغْفِرُ اللَّهَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ فِي الْيَوْمِ أَكْثَرَ مِنْ سَبْعِينَ مَرَّةً . Ebû Hureyre (Allah Ondan razı olsun) Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’i şöyle buyururken işittiğini söylemiştir: “Allah’a yemin ederim ki; ben günde yetmiş defadan fazla Allah’tan beni bağışlamasını diler ve tevbe ederim.” (Buhârî, Deavât 3) [30.08.2023 19:58] Annem: Dul ve fakirlere yardım eden kimse, Allah yolunda cihad eden veya gündüzleri (nafile) oruç tutup, gecelerini (nafile) ibadetle geçiren kimse gibidir. Buhârî, Nafakât, 1; Müslim, Zühd, 41; Tirmizî, Birr, 44; Nesâî, Zekât, 78. [30.08.2023 19:58] Annem: Allah’ım! Helâl olan nimetlerinle yetinmemi,haramlardan müstağni olmamı ihsan eyle, fazlı kereminle beni Senden başkasına muhtaç eyleme. (Hakim, "Deavat", No: 1973) [30.08.2023 19:58] Annem: Tarihte Bugün •  Zafer Bayramı •  Hicaz Demiryolu Açıldı 1908 Kuveyt Türk Dijital Takvim https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim [30.08.2023 19:58] Annem: Günün Ayeti “O gün, herkes gelip kendi canını kurtarmak için uğraşır ve herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir, onlara asla zulmedilmez.” Nahl 111 [30.08.2023 19:59] Annem: Günün Hadisi “Sizden biriniz bir kimseyi oturduğu yerden kaldırıp sonra onun yerine kendisi oturmasın.  Fakat açılarak halkayı genişletiniz.” Buhârî, Cum’a 20 [30.08.2023 19:59] Annem: VATAN BİZE EMANETTİR Ağustos ayı, ecdadımızın vatanını ve mukaddesatını koruma uğruna eşsiz kahramanlıklar gösterdiği nadide bir aydır. Şanlı ecdadımız, iman dolu göğsüyle, cesaret ve kararlılığıyla nice Ağustos ayına damga vuran eşsiz zaferler kazanmıştır. Malazgirt’ten Kosova’ya, Mohaç’tan Büyük Taarruz’a kadar kazanılan zaferler bunun en büyük şahididir. Yurdumuzun üstünde tüten en son ocak sönmeden vatanımıza namahrem eli asla değmeyecektir. Birlik ve beraberliğini her türlü menfaatin üstünde tutan, cesaret ve azimle çalışan aziz milletimiz, hiçbir zilletin boyunduruğu altına girmeyecektir. Kardeşliğimizi, muhabbetimizi ve dirliğimizi bozmak isteyenler dün olduğu gibi bugün de kaybetmeye mahkûmdur. O halde genciyle yaşlısıyla ecdadımızı örnek alıp aynı imanı, aynı gayeyi, aynı azmi, aynı sadakat ve teslimiyeti bizler de kuşanalım. Ülkemizi baskı altına almak, birlik ve beraberliğimizi bozmak, fitne ve fesatla bu aziz vatanı karıştırmak isteyenlere fırsat vermeyelim. Doğruluktan, iyilikten, hak ve hakikatten asla ayrılmayalım. Tarih boyunca İslam’ın bayraktarlığını yapan, bu cennet vatanı bizlere emanet eden aziz şehitlerimizi ve kahraman gazilerimizi bir kere daha rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyoruz.                 Kuveyt Türk Dijital Takvim https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim

Borsa günü düşüşle tamamladı

IPARD III Programı 2026 yılı çağrı takvimi yayımlandı

İstanbul Havalimanı 6. kez "Yılın Havalimanı" seçildi

Sigorta sektörünün aktif büyüklüğü 2025'te 3,8 trilyon liraya yükseldi

Bütçe uygulama sonuçları açıklandı

Fed faiz kararı toplantısına Orta Doğu'da çatışmaların gölgesinde girecek

Yapay zeka destekli yerli sistem, buzağı doğumlarında yaşanan kayıpları azaltmayı hedefliyor

Bayramın yaklaşması marketlerde ikramlık ürünlere talebi artırdı

Büyükşehirlerde 1+1 konutların toplam satış içindeki payı yüzde 25

Çocukluğundaki su kesintilerinden etkilenip yapay zeka tabanlı su yönetimi sistemi geliştirdi

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 26 20 2 4 44 64
2.FENERBAHÇE A.Ş. 26 16 1 9 30 57
3.TRABZONSPOR A.Ş. 26 17 3 6 23 57
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 26 14 5 7 17 49
5.GÖZTEPE A.Ş. 26 11 5 10 10 43
6.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 26 12 8 6 14 42
7.SAMSUNSPOR A.Ş. 26 8 7 11 -2 35
8.KOCAELİSPOR 26 9 11 6 -4 33
9.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 26 8 9 9 -7 33
10.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 26 7 10 9 -4 30
11.CORENDON ALANYASPOR 26 5 8 13 -4 28
12.TÜMOSAN KONYASPOR 26 6 11 9 -9 27
13.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 26 6 13 7 -8 25
14.KASIMPAŞA A.Ş. 26 5 12 9 -14 24
15.HESAP.COM ANTALYASPOR 26 6 14 6 -18 24
16.İKAS EYÜPSPOR 26 5 14 7 -18 22
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 26 3 12 11 -28 20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 26 4 17 5 -22 17