[24.09.2023 00:37] Annem: Bir Ayet: İnanan, hicret eden, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin Allah katındaki mertebeleri pek büyüktür. Muradına erecek olanlar da onlardır. (Tevbe, 9/20) Bir Hadis: Gerçek manada muhacir, Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçınan kimsedir. (Buhârî, "Îmân", 4, "Rikâk", 26) Bir Dua: ...Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana tarafından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver. (İsrâ, 17/80) T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı [24.09.2023 00:37] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz: Peygamber Efendimiz (sas) Mekke’den Başlayan Hicret’inde Medine’ye Ulaştı. (622) Eğer şeytandan bir kışkırtma seni dürterse, hemen Allah’a sığın. Şüp- hesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (A’râf, 7/200-201) Diyanet Takvimi Arka Yüz: VESVESEYE KARŞI YAPILACAK DUA Fısıltı, söz, fiskos, kuruntu, demek olan vesvese yaygın olarak; kötü bir işin yapılması, iyi bir işin terk edilmesi veya geciktirilmesi ya da eksik yapılması için şeytanın insanı kışkırtması, aklını çelmesi ve akla kötü düşünceleri getirmesi anlamında kullanılır. İnsana düşen vesveseye itibar etmemesidir. Hadis kaynaklarımızda, müminlere vesvese ile hareket etmemeleri tavsiye edilmiş, vesvesenin dinî-hukuki bir hüküm doğurmayacağı da belirtilmiştir. “Allah Teâlâ, içlerinden geçen fena şeylerle amel etmedikçe veya onu konuşmadıkça, o şey yüzünden ümmetimi hesaba çekmeyecektir.” (Buhârî, Talak, 11; el-Eymân ve’n-nüzûr: 15) Kur’an’da vesveseci şeytanın şerrinden Allah’a sığınılması emredilmiş bu konuda Nas suresindeki duanın yapılması tavsiye edilmiştir. De ki: “Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melikine, insanların ilahına sığınırım.” (Nas, 114/1-6) T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı [24.09.2023 00:38] Annem: "Babamı da bağışla. Çünkü o gerçekten yolunu şaşıranlardandır." - Şu'arâ - 86. Ayet [24.09.2023 00:38] Annem: Hiçbiriniz ölmeyi istemesin. Ölüm kendiliğinden gelmeden önce de öleyim diye dua etmesin. İnsan ölünce hiçbir iyilik yapamaz. Mü'minin hayatta kalması iyiliklerini çoğaltır. - Müslim, Zikir, 13 [24.09.2023 00:38] Annem: Resûlullah (s.a.s.) namaza kalktığında şöyle dua ederdi: “…(Allah’ım!) Beni güzel ahlaka eriştir. Senden başka güzel ahlaka eriştirecek yoktur. Kötü ahlakı benden uzaklaştır. Senden başka kötü ahlakı benden uzaklaştıracak yoktur!..” - Müslim, Müsâfirîn, 201 [24.09.2023 00:38] Annem: Günah; dinde suç sayılan, Allah’ın emirlerine aykırı olan, her iş ve söz demektir. İslam’da günah, niteliği açısından küçük ve büyük olmak üzere ikiye ayrılır.##Büyük günah, bozgunculuğa sebep olan, hakkında tehdit edici bir ayet ve hadis bulunan, işleyenin dünyada ve ahirette cezalandırılmasına sebep olan büyük suçlar ve davranışlara denir.##Peygamberimiz bir hadislerinde; “Mahveden yedi günahtan sakınınız, onlar: Allah’a ortak koşmak, sihir yapmak, haksız yere adam öldürmek, yetim malı yemek, ribâ (faiz), savaştan kaçmak, iffetli ve iman sahibi bir kadına zina iftirasında bulunmaktır.” (Buharî, Vesaya, 23; Müslim, İman, 38) buyurmaktadır.##Bunların dışında ilahî buyrukların ihlal edilmesi (farzların yapılmaması, haramların işlenmesi), rüşvet, kumar, alkollü ve uyuşturucu madde kullanmak, yalan yere şahitlik etmek; gıybet, koğuculuk, suîzan, başkalarıyla alay etmek ve hırsızlık da büyük günahlardan sayılmıştır. - BÜYÜK GÜNAHLAR [24.09.2023 00:40] Annem: Haccın Vacipleri 39- Haccın vacibleri şunlardır: 1) İhrama mikat denilen yerlerden başlamak: Medine-i Münevvere tarafından hacca gidenler "Zül-Huleyfe"den, Irak, Horasan ve Maveraünnehr halkı "Zati Irak"dan, Şam, Mısır ve Mağrib halkı "Cuhfe" hizasındaki bir yerden (Rabiğ hizasından), Necidliler "Karn" dan, Yemenliler de "Yelemlem"den ihrama girerler. Yolları bu mikatlardan birine rastlamayan müslümanlar da, bunlardan birinin hizasında bulunacak bir yerden ihrama başlarlar. 2) İhramın yasaklarını terk etmek: Dikişli elbise giyilmesi, av avlanması, ihramda iken saçların kesilmesi, çirkin söz söylemesi gibi... 3) Arafat'da zevalden sonra güneş batıncaya kadar durmak. 4) Kurban Bayramının birinci gününün fecrinden sonra ve güneşin doğmasından önce, bir saat bile olsa, Müzdelife'de durmak. Müzdelife, Mekke'ye dört ve Arafat'a iki saatlik mesafede bulunan bir yerin adıdır. 5) Dört şavtı farz olan Ziyaret Tavafını yediye tamamlamak. 6) Ziyaret tavafına nahir (kurban kesme) günlerinden birinde (1.2. ve 3. günlerde) yapmak. 7) Sader (veda) tavafı yapmak. Bu mikat dışından gelen ve afakî denilen hacılara aittir ki, bu veda tavafından ibarettir. 8) Tavaf esnasında abdestli olmak ve avret yerleri tamamen kapalı bulunmak. 9) Kabe'yi tavaf daima Hacer-i Esved'in bulunduğu yerden (onun karşısından) başlayıp Kabe'yi sola alarak tavaf etmek. Bunu yürüyerek yapmak. Hastalar ve güçsüzler omuzlar üzerinde taşınarak tavaf ettirilir. 10) Her tavaftan (yedi şavttan) sonra iki rekât namaz kılmak. 11) Tavafları Hatîm denilen yerin dışında yapmak. Şöyle ki: Kabe'de "Rükn-i Irakî" denir. Kabe'nin altın oluğu, bu iki rüknün arasında ve Hanefî Makamının önündedir. Bu oluğun akacağı yarım dairelik yer, bir yarım duvarla çevrilmiştir. Bu duvara "Hatîm=Hazret-i İsmail" ve bunun kuşattığı o yere de "Hicrü'l-Kâbe" denir. Bu yerin bir kısmı Kabe'den sayılır. Orada namaz kılınır, dua edilir. Fakat bu yerin Kabe'den olduğu, ahad haberi (tek kişilerin rivayeti) ila sabit olduğundan Beytullah'a yüzü çevirmeksizin bu duvara karşı namaz kılınmaz. Bu duvarın her iki tarafı açıktır. İşte Harem-i şerif için bu [24.09.2023 00:40] Annem: 1. İslâm dini, yalnız bir iman meselesi değildir. İman ve amellerin toplamıdır. Amellerle ilgili tatbikatı atıp da dinin bütün feyzini beklemek tehlikelidir. 2. Böyle olmakla beraber iman, amel demek değildir. Amelin farz oluşuna iman ile, o ameli yapmak birbirinden farklıdır. Müslüman amel ettiği için mü'min olacak değil, iman ettiği için amel edecektir. Şu halde amelini sırf aldırış etmeme ve küçümsemeden dolayı terketmiş değilse kâfir olmaz. 3. İslam dininin imanında esasen kalp ve vicdan işi olan bir esas bulunduğu şüphesiz olmakla beraber, Cenab-ı Hakk'ın isteği olan iman meselesi yalnız bir vicdan işi olmaktan ibaret değildir. O, tam bir insan gibi kalbin içinden başlayıp, bütün dışa yayılacak ve sonra kâinata güzel ameller saçacaktır. Müslümanın imanı, âleme zarar vermeye sarf edilmiş olan baştan çıkarıcı düşünceler veya şeytanın dürtüleri değildir ki kalp ve vicdanda hapsedilmeye mahkum olsun. Müslüman ancak bir zorlayıcı zaruret karşısında imanını sadece bir vicdan işi olarak saklayıp hapsetmeye izinli olabilir. O da düşmanın kesin zorlayışına uğradığı zamandır. O zaman da nefsini feda [24.09.2023 00:40] Annem: ALLAH KORKUSUYLA AĞLAMAK 7242 - Abdullah İbnu'z-Zübeyr radıyallahu anhüma'nın anlattığına göre, "Kendilerinin müslümanlığı kabul etmeleri ile, Allah'ın onları azarladığına dair (şu) ayetin inmesi arasında dört yıldan fazla zaman olmamıştır." "Onlar, daha önce kendilerıne kitap verilen ve zaman geçtikçe kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Çünkü onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdi" (Hadid 16). 7243 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Çok gülmeyin, çünkü çok gülmek kalbi öldürür." 7244 - Berâ radıyallahu anh anlatıyor: "Biz Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'la birlikte bir cenazede beraberdik. Aleyhissalâtu vesselâm kabrin kenarına oturup ağladılar, öyle ki (göz yaşlarıyla) toprak ıslandı. Sonra da: "Ey kardeşlerim İşte (başımıza gelecek) bu aynı (ölüm hadisesi) için iyi hazırlanın" buyurdular." 7245 - Abdullah İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: "Sinek başı kadar bile olsa, gözünden Allah korkusuyla yaş çıkan ve bu yaşı yanak yumrusuna değecek kadar akan hiçbir mü'min kul yoktur ki, Allah onu (ebedi) ateşe haram etmesin!" 7246 - Hz. Muaviye İbnu Ebi Süfyan radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Ameller kap(ta bulunan madde) gibidir. En aşağısı (yani dipteki kısım) güzelse en yukarısı (yani üst kısmı) da güzel olur; en aşağısı bozulursa en üstü de bozulur [24.09.2023 00:41] Annem: Cezbe, sülûkden önce olduğu zemânlarda yapdıkları gibi, bu yolda da, nihâyetin hâlleri, başlangıçda gösterilir, tatdırılır. Bundan fazla yazmağa imkân bulamıyorum. Eğer buluşursak ve dinliyenlerin arzû ve hevesleri anlaşılırsa, inşâallahü teâlâ bu makâmlardan biraz bildirmek nasîb olur. İnsanları herşeye kavuşduran Allahü teâlâdır. Sevdiklerimizden birkaçı için yazdıklarınız anlaşıldı. Bu fakîr, hepsinin kusûrunu bağışlıyorum. Allahü teâlâ, merhametlilerin en merhametlisidir. O afv buyurur. Fekat sevdiklerimize nasîhat buyurunuz ki, bir arada bulundukları veyâ uzakda oldukları zemân üzücü birşey yapmasınlar, hareketlerini değişdirmesinler! Ra’d sûresinin onikinci âyetinde meâlen, (İnsanlar gidişlerini bozmazlarsa, Allahü teâlâ da bunlara verdiği ni’metlerini değişdirmez. Allahü teâlâ bir millete cezâ vermek isteyince, bunu kimse durduramaz. Onların Allahü teâlâdan başka hâkimi yokdur) buyuruldu. Meyân Şeyh İlâhdâd için çok yazmışsınız. Bu yazı fakîre bir sıkıntı vermedi. Fekat, onun hâlini bozmasından dolayı pişmân olması lâzımdır. Hadîs-i şerîfde, (Pişmân olmak tevbedir) buyuruldu. Şefâ’atcı aramak da, tevbenin bir parçasıdır. Her ne olursa olsun, bu fakîr “rahmetullahi [24.09.2023 00:41] Annem: İslam Dinin Mahiyeti Ana Sayfa İslam Dini İslam Dinin Mahiyeti İlgili Din, ister hakikatin doğrudan yansıması veya açılımı olarak kabul edilsin ister insan yaratılışının bir gereği olarak değerlendirilsin, sonuçta insanın özünde, fıtratında yerleşik bulunan ve oradan kaynaklanan “kutsala saygı, ona bağlanma ve onunla bütünleşme” ihtiyacını karşılar ve onu kainat içindeki yalnızlığından kurtaran bir can simidi görevini yerine getirir. Din kelimesi yer yer bir ferdin veya grubun doğru kabul ettiği ve davranışlarını direktifleri doğrultusunda düzenlediği şey anlamında kullanılsa da, öz ve gerçek kullanımında din, beşer kurgusu olmayan, tam tersine Tanrı kaynaklı olan şey anlamındadır. Vahyedilmiş olarak nitelenen ve bir bakıma Tanrı’nın gökten yeryüzüne ve insanoğluna uzatılmış kurtuluş ipi olan dinin temel amacı, insan ile Tanrı arasında etkili, güçlü ve sağlıklı bir bağ kurmaktır. Bu anlamda vahiy kaynaklı bütün dinlerin bir, tek ve aynı olduğunu söylemek doğru olur. Nitekim Kur’an’daki “Allah katındaki din İslam’dır” (Al-i İmran 3/19) ifadesi, Allah’ın itibar ettiği, geçerli saydığı ve dikkate aldığı tek dinin, özel anlamıyla son ilahi din sayılan İslam dini anlamını ifade etmesinin yanı sıra, Tanrı kaynaklı olan vahyedilmiş dinlerin özde birliğini ve bu dinlerin temel özelliğinin -seçilen kelimenin sözlük anlamına da uy gun şekildeTanrı’ya boyun eğiş, O’na bağlanış ve teslim oluş olduğunu da ayrıca vurgulamaktadır. Bir dinin mükemmel olduğu iddiası, sadece mensupları açısından o dinin bütün öteki dinlere tercih edilebilir olduğunu ima eder. Bir dinin bu amaç doğrultusunda bütün öteki dinler karşısında inanç ve ibadete ilişkin sembolik tutarlılığını, safiyet ve orijinalitesini korumak maksadıyla kendisi için bir söylem oluşturması ve itham, isnat ve itirazlara karşı bir savunma mekanizması geliştirmesi haklı ve anlamlı görülebilir. Fakat vahiy kaynaklı olan ve kopuksuz bir gelenek zinciriyle gelen bütün dinler, öz ve orijinalite itibariyle aynı zirveye götüren yollar olarak tanımlanır ve İslam dini bu halkanın son ve bozulmaktan korunmuş şeklini temsil eder. Dinin Tanrı tarafından vahyedilmiş olduğunun söylenmesiyle vahiy, dinin daha doğrusu otantik dinin temel niteliği yapılmış olmakta ve dolayısıyla dinin yalın bir Tanrı inancından ibaret olmadığı, Tanrı’ya inanmak yanında, O’nun değişik biçimlerde tecelli edeceğine inanmak gerektiği de vurgulanmış olmaktadır. İslami literatürde bu tecelli ve inayet yani Tanrı’nın kendini göstermesi, genellikle “yaratma ve buyurma” (halk ve emir) kavramlarıyla ifade edilir. Kur’an-ı Kerim’de ise yaratma ve buyurmanın Allah’a ait olduğu vurgulanır. Buyurma, Tanrı’nın iradesinin sonucudur ve din bu iradenin içinde yer alır. Özü itibariyle makul ve kavranabilir olsa bile din, Tanrı iradesinin vahiy yoluyla açılımı olduğu için, teorik olarak, insan aklı da dahil tüm beşeri güçlerden üstündür. Bu yaklaşım Tanrısal iradenin açılımı olan vahyin “aktif ve kurucu”, buna mukabil vahye muhatap olan insanın akıl ve diğer melekelerinin “pasif ve alıcı” konumda olduğuna işaret etmektedir. Tanrısal iradenin insanlara ulaşımının peygamberler kanalıyla olmasını dikkate alan kimi İslam bilginleri peygamberliği alemin ruhu olarak nitelemişlerdir. İnsan, kendisini vahye bağlayan gelenek zincirini korumak durumundadır. İslam düşünce geleneğinde tevatür ve icma gibi kurumsal yapılar, büyük ölçüde vahiyle irtibatlı gelenek zincirini korumak amacıyla oluşturulmuş veya hiç değilse bu amaca hizmet etmiştir. Vahiy ve gelenek kavramları, dinin yapısını ve temel özelliklerini işaret etmektedir. Din, en yalın biçimiyle Tanrı’ya inanma ve ona ibadet etme olduğuna göre, onun bir inanç sistemini ve bir ibadet sistemini içermesi zorunludur. Bu iki temel unsur [24.09.2023 00:42] Annem: Astrolog Ana Sayfa A Astrolog Bakınız;Kahin.Rüyada astrolog görmek bir seye inanmaya,dünyadan ve süpheli seylerden uzlete,batil seylerle aldanan ve düsünmediginden isin hakikatina vakif olmayan bir kimseye isaret eder.Bir kimse rüyada kendisinin astrolog oldugunu görse,bu rüya bütün insanlar için hayirli,yücelik ve söhrete erismeye isaret eder. in A Diğer Konular Azat Azat etmek Azık Azil Azmetmek Azrail [24.09.2023 00:43] Annem: AZÎMET Ana Sayfa A AZÎMET Kuvvetli irâde, istek, arzu. Haramlardan, dinde yasak edilen şeylerden sakınmakla berâber, mümkün olduğu kadar ruhsatlardan yâni dinde izin verilen kolaylıklardan uzak durup; evlâyı, en iyi olduğu bildirilenleri, nefse zor gelenleri yapmak; takvâ yolu. İslâmiyet’te ibâdetler için iki yol vardır: Biri ruhsat yâni, İslâmiyet’in ibâdetlerde tanıdığı, izin verdiği kolaylıklar, diğeri azîmettir. Azîmet ile amel etmek, ruhsat ile amel etmekten daha kıymetlidir. Hadîs-i şerîfte; “Amellerin en fazîletlisi nefse en zor gelenidir” buyrulmaktadır. (Harputlu İshâk Efendi) Âlimler, sâlihler azîmet ve takvâ ile hareket ettiklerinden; bir haram işlememek için helâlları, mubahları bile terk ederlerdi. Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh buyurdu ki: “Biz bir harama düşmek korkusundan, yetmiş helâli terk ederdik.” (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî) Halkın incitmesine sabr etmelidir. Onlara güzel davranmalıdır, bu azîmet yoludur. Onlardan kesilmek, uzak durmak ise, ruhsat yoludur. (İmâm-ı Rabbânî) Kuvvetli, hâli elverişli olanın, azîmet olanı yapması efdaldir, daha iyidir. Güç olan işi yapmak nefse daha ağır gelir. Nefsi daha çok ezer, zayıflatır. İbâdetler de nefsi zayıflatmak, kırmak için emrolunmuştur. Zayıf, hasta, sıkışık hâlde olan kimsenin azîmet olanı yapamadığı için ibâdetlerini, işlerini terk etmemesi, ruhsat yolu ile yapması lâzımdır. (Abdülganî Nablüsî) Azîmeti yapmaktan âciz olan özürlü kimsenin, ruhsat olanı, dinde izin verileni yapması câiz olur. Böyle kimsenin ruhsat olanı yapması azîmetleri yapmış gibi çok sevâb olur. (Abdülvehhâb Şa’rânî) İlgili RUHSAT 9 Eylül 2021 Benzer yazı TAKV 9 Eylül 2021 Benzer yazı ŞÜPHELİ ŞEYLER 9 Eylül 2021 Benzer yazı in A,  Diğer Konular Ayn Harfi Ayn-el-Yakîn AZÂB ÂZÂD Âzâd Etmek Âzâd Olmak ÂZER AZÎM (El-Azîm) AZÎZ (El-Azîz) AZÎZAN Copyright 2021 by Maviay.co [24.09.2023 00:43] Annem: * * * بِاسْمِهِ ❊ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ Bu âciz kardeşiniz, hem o itiraz eden o eski dost zâta hem ehl-i dikkate ve sizlere beyan ediyorum ki: Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın feyziyle Yeni Said (R.A.) hakaik-i imaniyeye dair o derece mantıkça ve hakikatça bürhanlar zikrediyor ki; değil müslüman üleması, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslime mecbur ediyor ve etmektedir. Amma Risale-i Nur’un kıymet ve ehemmiyetine işarî ve remzî bir tarzda Hazret-i Ali (R.A.) ve Gavs-ı A’zam’ın (R.A.) ihbaratı nev’inden, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan dahi bu zamanda bir mu’cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur’a nazar-ı dikkati celbetmesine mana-yı işarî tabakasından rumuz ve îmaları, i’cazının şe’nindendir ve o lisan-ı gaybın belâgat-ı mu’cizekâranesinin muktezasıdır. Evet Eskişehir hapishanesinde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla: “Risale-i Nur’un makbuliyetine eski evliyalardan şahid getiriyorsun. Halbuki وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ sırrıyla en ziyade bu mes’elede söz sahibi Kur’andır. Acaba Risale-i Nur’u Kur’an kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?” denildi. O acib sual karşısında bulundum. Ben de Kur’andan istimdad eyledim. Birden otuzüç âyetin mana-yı sarihinin teferruatı nev’indeki tabakattan mana-yı işarî tabakasından ve o mana-yı işarî külliyetinde dâhil bir ferdi Risale-i Nur olduğunu ve duhûlüne ve medar-ı imtiyazına birer kuvvetli karine bulunmasını bir saat zarfında hissettim. Ve bir kısmı bir derece izahlı ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanaatıma hiçbir şekk ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ve ben de ehl-i imanın imanını Risale-i Nur ile takviye etmek niyetiyle o kat’î kanaatımı yazdım ve has kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim. Ve o risalede biz demiyoruz ki; âyetin mana-yı sarihi budur, tâ hocalar فِيهِ نَظَرٌ desin. Hem dememişiz ki, mana-yı işarînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki: Mana-yı sarihinin tahtında müteaddid tabakalar var. Bir tabakası da mana-yı işarî ve remzîdir ve o mana-yı işarî de bir küllîdir. Her asırda cüz’iyatları var. Ve Risale-i Nur dahi bu asırda o mana-yı işarî tabakasının külliyetinde bir ferddir ve o ferdin kasden bir medar-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden beri ülema beyninde bir düstur-u cifrî ve riyazî ile karineler, belki hüccetler gösterilmiş iken, Kur’anın âyetine veya sarahatine değil incitmek, belki i’caz ve belâgatına hizmet ediyor. Bu nevi işarat-ı gaybiyeye itiraz edilmez. Ehl-i hakikatın nihayetsiz işarat-ı Kur’aniyeden hadd ü hesaba gelmeyen istihraclarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez. Amma benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhur etmesini istiğrab ve istib’ad edip böyle itiraz eden zât, eğer buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret-i İlahiyeye delil olduğunu düşünse; elbette bizim gibi acz-i mutlak ve fakr-ı mutlakta, böyle ihtiyac-ı şedid zamanında böyle bir eserin zuhuru, vüs’at-i rahmet-i İlahiyeye delildir demeye mecbur olur. Ben sizi ve mu’terizleri Risale-i Nur’un şeref ve haysiyetiyle temin ediyorum ki: Bu işaretler ve evliyanın îmalı haberleri, remizleri, beni daima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevketmiş. Hiçbir vakitte hiçbir dakika nefs-i emmareme medar-ı fahr u gurur olacak bir enaniyet ve [24.09.2023 00:44] Annem: manaların hangisi daha ziyade senin garazına temas eder ve maksada sıla-i rahm vardır, ileriye sür ve izhar et. Bâkileri ona teşyi’ edici yaptır. Yoksa senin tarz-ı ifaden haşmet ve zînet-i beyaniyeden çıplak olacaktır. Dokuzuncu Mes’ele İrade-i cüz’iyeyi ve tasavvur-u basiti âciz bırakan kelâmın yüksek tabakası şudur ki: Mütedâhilen müteselsil olan makasıdın taaddüdü ve mütenasilen murtabıt olan metalibin teselsülü ve netice-i vâhideyi tevlid eden asılların içtimaı ve her biri ayrı ayrı semere veren füru’-u kesîrenin istinbatına istidad veya tazammunu iledir. Şöyle ki: Maksad-ül makasıd olan en uzak ve yüksek hedef-i garazdan ayrılıp gelmekte olan maksadlar birbirine murtabıt ve birbirinin noksaniyetini tekmil ve komşuluk hakkını eda etmekle, kelâma vüs’at ve azamet verir. Güya birini vaz’etmekle öteki ve diğeri ve başkasını ve daha başkasını vaz’eder. Ve sağ ve solda ve her cihetin nisbetini gözetmekle birden o makasıdı, kelâmın kasr-ı müşeyyedesine kuruyor. Güya çok akılları kendi aklına muavenet etmek için istiare etmiş, istihdam ediyor. Sanki o mecmu-u makasıdda herbir maksad, tesavir-i mütedâhileden müşterek-ün fîh bir cüzdür. Nasıl mütedâhil tasvirlerde siyah bir noktayı bir ressam koysa; o nokta birinin gözü, ötekisinin yüzünün hali, berikisinin burnunun deliği, başkasının ağzı olduğu gibi kelâm-ı âlîde dahi öyle noktalar vardır. İkinci Nokta: Kıyas-ı mürekkeb ve müteşaab sırrıyla metalib tenasül edip teselsül etmektir. Güya mütekellim o metalibin beka ve tenasülünün bir tarih-i tabiîsine işaret eder. Meselâ âlem güzeldir. Demek sâni’i, hakîmdir. Abes yaratmaz, israf etmez, istidadatı mühmel bırakmaz. Demek intizamı daima tekmil edecek. Ciğerşikâf ve tahammülsûz ve emel öldürücü, bütün kemalâtı zîr ü zeber eden hicran-ı ebedî olan ademi, insana musallat etmez. Demek saadet-i ebediye olacaktır. Üçüncü Makale’nin ikinci şehadetinin mukaddemesinde nübüvvet-i mutlakanın mebhasinde insanın hayvandan üçüncü cihet-i farkı, buna iyi bir misaldir. Üçüncü Nokta: Netice-i vâhideyi tenatüc eden usûl-ü müteaddideyi cem’ ve zikretmektir. Zira herbir aslın yüksek netice ile kasden ve bizzât irtibatı olmaz ise, lâakal bir derece ihtizaza ve inkişafa getirir. Güya usûl denilen mezahir ve âyinelerin ihtilafıyla ve netice ve mütecellinin vahdetiyle maksadın tecerrüdüne ve ulviyetine ve hayat-ı âlem denilen deveran-ı umumî tesmiye olunan hayat-ı külliye ile yâd edilen hakikatıyla kelâmın kuvve-i hayatiyesinin ittisaline işarettir. Üçüncü Makale’nin âhirindeki üçüncü maksadda olan birinci maksad buna bir derece misaldir. Hem de Üçüncü Makale’de Dördüncü Mes’ele ve meslekten olan işaret ve irşad ve tenbih ve muhakeme buna misaldir. فَانْظُرْ اِلَى كَلاَمِ الرَّحْمنِ الَّذِى عَلَّمَ الْقُرْآنَ فَبِاَىِّ آيَاتِ رَبِّكَ لاَ تَتَجَلَّى هذِهِ الْحَقِيقَةُ فَوَيْلٌ حِينَئِذٍ لِلظَّاهِرِيِّينَ الَّذِينَ يَحْمِلُونَ مَا لاَ يَفْهَمُونَ عَلَى التَّكْرَارِ Evet Rabb-i İzzet’in kelâmına dikkat edilse bu hakikat her yerde nur gibi parlar. Evet nur gibi köşelerinde ve mekatı’larında içtima edip zülâl-i belâgat fışkırıyor. Nefrin o zahirperestlere ki bu hakikatten gaflet edip tekrara hamlediyorlar. Dördüncü Nokta: Kelâmı öyle ifrağ etmek ve istidad vermektir ki: Pek çok füru’ların tohumlarını mutazammın ve pek çok ahkâma [24.09.2023 00:44] Annem: bâki kısmı şimdilik yazdırılmadığının sebebi, bir derece dünyaya, siyasete temasıdır. Biz de bakmaktan memnuuz. Evet اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى bu taguta bakar ve baktırır. Said Nursî * * * [Risale-i Nur kahramanı Hüsrev’in “Meyve’nin Onbirinci Mes’elesi” münasebetiyle yazdığı mektubun bir parçasıdır.] بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ Çok mübarek, çok kıymetdar, çok sevgili üstadımız efendimiz! Millet ve memleket için çok büyük güzellikleri ihtiva eden “Meyve” “Dokuz Mes’ele”si ile, dehşetli bir zamanda, müdhiş âsiler içinde en büyük düşmanlar arasında hayretfeza bir surette şakirdlerine necat vermeye vesile olmakla kalmamış, Onuncu ve Onbirinci Mes’eleleri ile hususuyla Nur’un şakirdlerini hakikat yollarında alkışlamış ve gidecekleri hakikî mekânları olan kabirdeki ahvallerinden ve herkesi titreten ve bilhâssa ehl-i gaflet için çok korkunç, çok elemli, çok acıklı bir menzil olan toprak altında, göreceği ve konuşacağı melaikelerle konuşmayı ve refakatı sevdirerek bu mekâna daha çok ünsiyet izhar etmekle bu korkulu ilk menzil hakkındaki fevkalhad korkularımızı ta’dil etmiş, nefes aldırmış. Hususuyla o âlemin nurani hayatını benim gibi göremeyenlerin ellerinde şuaatı yüzbinlerle senelik mesafelere uzanan bir elektrik lâmbası hükmüne geçmiş. Hem de daima koklanılacak nümunelik bir çiçek bahçesi olmuştur. Evet, biz sevgili üstadımıza arzediyoruz ki; her gün dersini hocasına okuyan bir talebe gibi Nur’dan aldığımız feyizlerimizi, her vakit için sevgili üstadımıza arzedelim. Fakat sevgili üstadımız şimdilik konuşmalarını ta’til buyurdular. Ey aziz üstadım! Risale-i Nur’un hakikatı ve Meyve’nin güzelliği ve çiçeğinin feyzi, beni minnetdarane bir parça memleketim namına konuşturmuş ve benim gibi konuşan çok kalblere hayat vermiş. Şimdi muhitimizde Risale-i Nur’a karşı atılan adımlar ve uzatılan eller, Meyve’nin Onbirinci çiçeği ile daha çok metanet kesbetmiş, inkişaf etmiş, faaliyete başlamıştır. Çok hakir talebeniz Hüsrev * * * [Isparta’daki umum Risale-i Nur talebeleri namına ramazan tebriki münasebetiyle yazılmış ve onüç fıkra ile ta’dil edilmiş bir mektubdur.] بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ Ey âlem-i İslâmın dünya ve âhirette selâmeti için Kur’anın feyziyle ve Risale-i Nur’un hakikatıyla ve sadık şakirdlerin himmetiyle mübarek gözlerinden yaş yerine kan akıtan ve ey fitne-i âhirzamanın şu dağdağalı ve fırtınalı zamanında Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm’dan ziyade hastalıklara, dertlere giriftar olan ve Kur’anın nuruyla ve Risale-i Nur’un bürhanlarıyla ve şakirdlerin gayretiyle âlem-i İslâmın maddî ve manevî hastalıklarını Hakîm-i Lokman gibi tedaviye çalışan ve ey mübarek ellerinde mevcud olan Nur parçalarının hak ve hakikat olduğunu Kur’anın otuzüç âyetiyle ve keramet-i Aleviye ve Gavsiye ile isbat eden ve ey kendisi hasta ve ihtiyar ve zaîf ve gayet acınacak bir halde olduğuna göre herkesten ziyade âlem-i İslâm’a can feda eder derecesinde acıyarak kendine fenalık etmek isteyenlere Kur’anın hakikatıyla ve Risale-i Nur’un hüccetleriyle, Nur talebelerinin sadakatlarıyla hayırlı dualar ve iyilik etmek ile karşılayan ve yazdığı mühim eserlerinden Âyet-ül Kübra’nın tab’ıyla kendi zâtına ve talebelerine gelen musibette hapishanelere düşen ve o zindanları Kur’anın irşadıyla ve Risale-i Nur’un dersiyle ve şakirdlerin iştiyakıyla bir medrese-i Yusufiyeye çeviren ve bir dershane yapan ve içimizde bulunan cahil olanların hepsini Kur’anı o dershanede hatmettirerek çıka [24.09.2023 00:45] Annem: ve ehl-i imanı, mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip, ona dua-yı rahmet ve saadet edip, ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş ve Resul yapacak ve yapmış ve sair nev’-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır. İKİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm iddia-yı nübüvvet etmiş; Kur’an-ı Azîmüşşan gibi bir fermanı göstermiş ve ehl-i tahkikin yanında bine kadar mu’cizat-ı bahireyi göstermiştir. O mu’cizat, heyet-i mecmuasıyla, dava-yı nübüvvetin vukuu kadar vücudları kat’îdir. Kur’an-ı Hakîm’in çok yerlerinde en muannid kâfirlerden naklettiği sihir isnad etmeleri gösteriyor ki; o muannid kâfirler dahi mu’cizatın vücudlarını ve vukularını inkâr edemiyorlar. Yalnız, kendilerini aldatmak veya etba’larını kandırmak için, -hâşâ- sihir demişler. Evet mu’cizat-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) yüz tevatür kuvvetinde bir kat’iyyeti vardır. Mu’cize ise; Hâlık-ı Kâinat tarafından onun davasına bir tasdiktir, “Sadakte” hükmüne geçer. Nasılki sen bir padişahın meclisinde ve daire-i nazarında desen ki: “Padişah beni filan işe memur etmiş.” Senden o davaya bir delil istenilse; padişah “Evet” dese, nasıl seni tasdik eder. Öyle de, âdetini ve vaziyetini senin iltimasınla değiştirirse; “Evet” sözünden daha kat’î daha sağlam, senin davanı tasdik eder. Öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dava etmiş ki: “Ben, şu kâinat Hâlıkının meb’usuyum. Delilim de şudur ki: Müstemir âdetini, benim dua ve iltimasımla değiştirecek. İşte parmaklarıma bakınız, beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamer’e bakınız, bir parmağımın işaretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız; beni tasdik için yanıma geliyor, şehadet ediyor. Şu bir parça taama bakınız; iki-üç adama ancak kâfi geldiği halde, işte ikiyüz-üçyüz adamı tok ediyor.” Ve hâkeza.. yüzer mu’cizatı böyle göstermiştir. Şimdi, şu zâtın delail-i sıdkı ve berahin-i nübüvveti yalnız mu’cizatına münhasır değildir. Belki ehl-i dikkat için, hemen umum harekâtı ve ef’ali, ahval ve akvali, ahlâk ve etvarı, sîret ve sureti, sıdkını ve ciddiyetini isbat eder. Hattâ meşhur ülema-i Benî-İsrailiyeden Abdullah İbn-i Selâm gibi pek çok zâtlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sîmasını görmekle, “Şu sîmada yalan yok, şu yüzde hile olamaz!” diyerek imana gelmişler. Çendan muhakkikîn-i ülema, delail-i nübüvveti ve mu’cizatı bin kadar demişler; fakat binler, belki yüzbinler delail-i nübüvvet vardır. Ve yüzbinler yol ile yüzbinler muhtelif fikirli adamlar, o zâtın nübüvvetini tasdik etmişler. Yalnız Kur’an-ı Hakîm’de kırk vech-i i’cazdan başka, nübüvvet-i Ahmediyenin (A.S.M.) bin bürhanını gösteriyor. Hem madem nev’-i beşerde nübüvvet vardır. Ve yüzbinler zât, nübüvvet dava edip mu’cize gösterenler, gelip geçmişler. Elbette umumun fevkinde bir kat’iyyet ile, nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) sabittir. Çünki İsa Aleyhisselâm ve Musa Aleyhisselâm gibi umum resullere nebi dedirten ve risaletlerine medar olan delail ve evsaf ve vaziyetler ve ümmetlerine karşı muameleler; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’da daha ekmel, daha câmi’ bir surette mevcuddur. Madem hükm-ü [24.09.2023 00:45] Annem: HUBAB (Kur’an-ı Hakîm’in ummanından) خُدَاىِ پُرْ كَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْ رَا مِى خَرَدْ اَزْ تُو بَرَاىِ تُو نِگَهْ دَارَدْ بَهَاىِ بِى گِرَانْ دَادَه بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ اَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ İ’lem ey zikreden ve namaz kılan kardeş! اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ ve مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّهِ gibi mübarek kelimeler ile ilân ettiğin bir hüküm ve iddia ettiğin bir dava ve işhad ettiğin bir itikad, lisanından çıkar-çıkmaz milyonlarca mü’minlerin tasdik ve şehadetlerine iktiran eder. Ve keza İslâmiyetin hak ve hakikat olduğuna ve hükümlerinin doğru ve sadık olduklarına delalet eden bütün deliller, şahidler, bürhanlar, senin o davanın ve itikadının hak olduğuna delalet ederler [24.09.2023 00:46] Annem: (Yirmibeşinci Söz'den) İKİNCİ CİLVE Kur’anın şebabetidir. Her asırda taze nâzil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhafaza ediyor. Evet Kur’an, bir hutbe-i ezeliye olarak umum asırlardaki umum tabakat-ı beşeriyeye birden hitab ettiği için öyle daimî bir şebabeti bulunmak lâzımdır. Hem de, öyle görülmüş ve görünüyor. Hattâ efkârca muhtelif ve istidadça mütebayin asırlardan her asra göre güya o asra mahsus gibi bakar, baktırır ve ders verir. Beşerin âsâr ve kanunları, beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat Kur’anın hükümleri ve kanunları, o kadar sabit ve rasihtir ki, asırlar geçtikçe daha ziyade kuvvetini gösteriyor. Evet, en ziyade kendine güvenen ve Kur’anın sözlerine karşı kulağını kapayan şu asr-ı hazır ve şu asrın ehl-i kitab insanları Kur’anın يَا اَهْلَ الْكِتَابِ يَا اَهْلَ الْكِتَابِ hitab-ı mürşidanesine o kadar muhtaçtır ki, güya o hitab doğrudan doğruya şu asra müteveccihtir ve يَا اَهْلَ الْكِتَابِ lafzı يَا اَهْلَ الْمَكْتَبِ manasını dahi tazammun eder. Bütün şiddetiyle, bütün tazeliğiyle, bütün şebabetiyle يَا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَ بَيْنَكُمْ sayhasını âlemin aktarına savuruyor. Meselâ: Şahıslar, cemaatler, muarazasından âciz kaldıkları Kur’ana karşı; bütün nev’-i beşerin ve belki cinnîlerin de netice-i efkârları olan medeniyet-i hazıra, Kur’ana karşı muaraza vaziyetini almışlar. İ’caz-ı Kur’ana karşı, sihirleriyle muaraza ediyor. Şimdi, şu müdhiş yeni muarazacıya karşı i’caz-ı Kur’anı, قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ âyetinin davasını isbat etmek için medeniyetin muaraza suretiyle vaz’ettiği esasatı ve desatirini, esasat-ı Kur’aniye ile karşılaştıracağız. Birinci derecede: Birinci Söz’den tâ Yirmibeşinci Söz’e kadar olan müvazeneler ve mizanlar ve o Sözlerin hakikatleri ve başları olan âyetler, iki kerre iki dört eder derecesinde medeniyete karşı Kur’anın i’cazını ve galebesini isbat eder. İkinci derecede: Onikinci Söz’de isbat edildiği gibi, bir kısım düsturlarını hülâsa etmektir. İşte medeniyet-i hazıra [24.09.2023 00:46] Annem: Zira meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa; kaymakam ve vali reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farzediniz, memuriyet bir nevi riyaset ve bir ağalıktır. Gayr-ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik ettiğimiz vakitte; millet-i İslâmiyeden aktar-ı âlemde üç yüz bin adamın riyasetine yol açılıyor. Biri zayi’ edip, bini kazanan zarar etmez. Otuz Bir Mart Hâdisesi Hakkında Bir Cevabı Ben 31 Mart hâdisesinde şuna yakın bir hal gördüm. Zira İslâmiyet’in meşrutiyetperver ve hamiyetli fedaileri, cevher-i hayat makamında bildikleri nimet-i meşrutiyeti şeriata tatbik edip, ehl-i hükûmeti adalet namazında kıbleye irşad ve nam-ı mukaddes şeriatı meşrutiyet kuvvetiyle i’lâ; ve meşrutiyeti şeriat kuvvetiyle ibka; ve bütün seyyiat-ı sâbıkayı, muhalefet-i şeriat üzerine ilka etmek için bazı telkinatta ve teferruatın tatbikatında bulundular. Sonra, sağını solundan farketmeyenler, hâşâ şeriatı istibdada müsaid zannederek, tuti kuşları taklidi gibi “Şeriat isteriz!” demekle, hakikî maksad ortada anlaşılmaz oldu. Zâten plânlar serilmişti. İşte o zaman yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herifler, o ism-i mukaddese tecavüz ettiler. İşte cây-ı ibret bir nokta-i siyah! 20(Haşiye) Hakikaten bence, müslüman neslinden gelen bir adamın akıl ve fikri İslâmiyet’ten tecerrüd etse bile, fıtratı ve vicdanı hiçbir vakit İslâmiyet’ten vazgeçemez. En ebleh ve en sefih bile, sedd-i rasîn-i istinadımız olan İslâmiyet’e bütün mevcudiyetiyle tarafdardır; lâsiyyema siyasetten haberdar olanlar… Hem zaman-ı saadetten şimdiye kadar hiçbir tarih bize bildirmiyor ki; bir müslüman muhakeme-i akliyesiyle başka bir dini, İslâmiyet’e tercih etmiş olsun ve delil ile başka bir dine dâhil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mes’ele.. taklid ise, ehemmiyetsizdir. Halbuki edyan-ı saire müntesibleri mutlaka fevc fevc, muhakeme-i akliye ile ve bürhan-ı kat’î ile daire-i İslâmiyet’e dâhil olmuşlar ve olmaktadırlar. Eğer biz, doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevc fevc dâhil olacaklardır [24.09.2023 00:47] Annem: “delil-ül inaye” ile anılan nizama ait âyetleri okuyamadı isen, sıfat-ı kelâmdan gelen Kur’an-ı Azîmüşşan’ın âyetlerine bak ki; insanları tefekküre davet eden bütün âyetleri şu delil-ül inayeyi tavsiye ediyorlar. Ve nimetleri ve faideleri sayan âyetler dahi, delil-ül inaye denilen o yüksek nizamın semerelerinden bahsediyorlar. Ezcümle: Bahsinde bulunduğumuz şu âyet اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ اْلاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً وَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ cümleleriyle, o nizamın faidelerini ve nimetlerini koparıp insanlara veriyorlar. Delil-i İhtiraî: Mezkûr âyetin Sâni’in vücud u vahdetine işaret eden delillerinden biri de, اَلَّذِى خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ cümlesiyle işaret ettiği “delil-i ihtiraî”dir. Delil-i ihtiraînin hülâsası şöyle izah edilebilir: Cenab-ı Hak hususî eserlerine menşe’ ve kendisine lâyık kemalâtına me’haz olmak üzere, her ferde ve her nev’e has ve müstakil bir vücud vermiştir. Ezel cihetine sonsuz olarak uzanıp giden hiçbir nev’ yoktur. Çünki bütün enva’, imkândan vücub dairesine çıkmamışlardır. Ve teselsülün de bâtıl olduğu meydandadır. Ve âlemde görünen şu tegayyür ve tebeddül ile bir kısım eşyanın hudûsu, yani yeni vücuda geldiği de göz ile görünüyor. Bir kısmının da hudûsu, zaruret-i akliye ile sabittir. Demek hiçbir şeyin ezeliyeti cihetine gidilemez. Ve keza ilm-ül hayvanat ve ilm-ün nebatatta isbat edildiği gibi, enva’ın sayısı ikiyüz binden ziyadedir. Bu nev’ler için birer âdem ve birer evvel-baba lâzımdır. Bu evvel-babaların ve âdemlerin daire-i vücubda olmayıp ancak mümkinattan olduklarına nazaran, behemehal vasıtasız kudret-i İlahiyeden vücuda geldikleri zarurîdir. Çünki bu nev’lerin teselsülü, yani sonsuz uzanıp gitmeleri bâtıldır. Ve bazı nev’lerin başka nev’lerden husule gelmeleri tevehhümü de bâtıldır. Çünki iki nev’den doğan nev’, alel’ekser ya akîmdir veya nesli inkıtaa uğrar. Tenasül ile bir silsilenin başı olamaz. Hülâsa: Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei en başta bir babada kesildiği gibi, en nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir. Evet şuursuz, ihtiyarsız, camid, basit olan esbab-ı tabiiyenin, bütün akılları hayrette bırakan o enva’ silsilelerinin icadına kabiliyeti olduğu daire-i imkândan hariçtir. Ve keza kudret mu’cizelerinden birer nakş-ı garib ve birer san’at-ı acib taşıyan o enva’ın ihtiva ettikleri efradın da ihtira’ ve yaradılışlarını o esbaba isnad etmek, yalnız bir muhalin değil, muhalâtın en hurafesidir. Binaenaleyh o silsileleri teşkil eden enva’ ile efrad, hudûs ve imkân lisanıyla, Hâlıklarının vücub-u vücuduna kat’î bir şehadetle şehadet ediyorlar. S– Bütün silsilelerin Hâlık’ın vücub-u vücuduna kat’î şehadetleri gözönünde olduğu halde, bazı insanların madde ile maddenin hareketinin ezeliyeti cihetine zâhib olmakla dalalete düştüklerinin esbabı nedendir? C– Kasd ve dikkatle değil, sathî ve dikkatsiz bir nazarla, muhal ve bâtıla, mümkin nazarıyla bakılabilir. Meselâ: Bir bayram akşamı, gökte ay ve hilâli arayanlar içinde ihtiyar bir zât da bulunur. Bu zât, gökteki hilâli görmek için bütün kasd ve dikkatiyle nazarını göğe tevcih edip hilâli araştırmakla meşgul iken, gözünün kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadekası üzerine eğilen beyaz bir kıl nasılsa gözüne ilişir. O zât derhal “Hilâli gördüm.” der. “İşte bu gördüğüm Ay’dır.” diye hükmeder. İşte sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatalara düştükleri gibi, yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mahiyete mâlik olan insan, kasdı ve dikkati ile daima hak ve hakikatı ararken, bazan sathî ve [24.09.2023 00:47] Annem: Yirmiyedinci Mektub’un Lâhikasının Zeyli بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ Aziz, sıddık kardeşlerim! Bu defa şehid merhum Hâfız Ali’nin ehemmiyetli bir vârisi ve Denizli talebelerinin yüksek bir mümessili ve Denizli şehrinin Risale-i Nur’a karşı fevkalâde teveccühünün bir tercümanı kardeşimiz Hasan Feyzi’nin edibane, Risale-i Nur hakkında fevkalâde senakârane pek uzun bir mektubunu aldım. 6(*) Risale-i Nur’un bana teslim olması münasebetiyle, kardeşimiz Hâfız Mustafa’nın çalışması hakkında yazdığım mektubun içinde Risale-i Nur’un çok ehemmiyetli kıymetini muhtasar bir surette beyanatıma ve hiss-i kabl-el vuku’ mektublarımdaki ehemmiyetli davalarıma bu uzun mektub tam bir izah ve Denizli şehrinin Risale-i Nur lehinde bir kuvvetli şehadeti ve bir şahidi olmak cihetiyle, hem bu zât mekteb fenlerinde çok zaman alâkadar olup kıdemli bir muallim ve âlim olması haysiyetiyle, Risale-i Nur hakkındaki bu [24.09.2023 00:47] Annem: Ve keza söylediğin o mübarek ve mukaddes kelâmlara pek büyük yümünler, feyizler ve berekât-ı İlahiye terettüb eder. Ve keza cumhur-u mü’minîn ve muvahhidînin o kelimat-ı mübarekeden kalben zevkettikleri mâ-i hayatı ve şarab-ı cenneti, sen de o mukaddes maşrapalardan içersin… İ’lem! Kavaid-i usûliyedendir ki: Bir mes’ele hakkında isbat edenin sözü nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünki isbat edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hattâ bin adam bir şeyi nefyederse, bir adam gibidir. Bin adam da isbat ederse, isbat edenlerin her birisi bin olur. Çünki hepsi bir şeye bakıyorlar. Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini takviye etmek yoktur, her birisi tek kalır. Meselâ: Bin pencereden bir yıldızı görüp isbat eden bin adamın her birisi ötekisine yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünki o bin adam, parmakla işaret eder gibi, o şeyi isbat ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir [24.09.2023 00:48] Annem: Madem mazlum, zalim ile beraber musibete düşmek, hikmet-i İlahîce lâzım geliyor. Acaba o bîçare mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir? Bu suale karşı cevaben denildi ki: O musibetteki gazab ve hiddet içinde onlara bir rahmet cilvesi var. Çünki o masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup, bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehadet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabdan büyük ve daimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazab içinde bir rahmettir. Beşinci Sual: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatalara hususî ceza vermeyip, koca bir unsuru musallat eder. Bu hal cemal-i rahmetine ve şümul-ü kudretine nasıl muvafık düşer? Elcevab: Kadîr-i Zülcelal, herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun bir tek vazifesinde, bir tek neticesi çirkin ve şer ve musibet olsa da, sair güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu [24.09.2023 00:48] Annem: Birinci Esas: Benî-İsrail ülemasının bir kısmı müslüman olduktan sonra, eski malûmatları dahi onlarla beraber müslüman olmuş, İslâmiyete malolmuş. Halbuki o eski malûmatlarında yanlışlar var. O yanlışlar, elbette onlara aittir, İslâmiyete ait değildir. İkinci Esas: Teşbih ve temsiller, havastan avama geçtikçe, yani ilmin elinden cehlin eline düştükçe, mürur-u zamanla hakikat telakki edilir. Meselâ: Küçüklüğümde Kamer tutuldu. Ben vâlideme dedim: “Neden ay böyle oldu?” Dedi: “Yılan yutmuş.” Dedim: “Daha görünüyor?” Dedi: “Yukarıda yılanlar cam gibi olup, içlerinde bulunan şeyi gösterirler.” Bu çocukluk hatırasını çok zaman tahattur ediyordum. Ve der idim ki: “Bu kadar hakikatsız bir hurafe, vâlidem gibi ciddî zâtların lisanında nasıl geziyor?” diye düşünürdüm. Tâ, felekiyat fennini mütalaa ettiğim vakit gördüm ki: Vâlidem gibi öyle diyenler, bir teşbihi hakikat telakki etmişler. Çünki derecat-ı Şemsiyenin medarı olan “mıntıkat-ül büruc” tabir ettikleri daire-i azîme, menazil-i Kameriyenin medarı bulunan mail-i Kamer dairesi birbiri üstüne [24.09.2023 00:49] Annem: وَ حُقُوقِهَا اِعْلاَنِى وَ تَشْهِيرِى بَيْنَ اِخْوَانِىَ الْمَخْلُوقَاتِ وَ اِعْلاَنِى وَ اِظْهَارِى لِنَظَرِ شُهُودِ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ بِتَزَيُّنِى بِجَلَوَاتِ اَسْمَاءِ خَالِقِىَ الَّذِى زَيَّنَنِى بِمُرَصَّعَاتِ حُلَّةِ وُجُودِى وَ خِلْعَةِ فِطْرَتِى وَ قِلاَدَةِ حَيَاتِىَ الْمُنْتَظَمَةِ فِيهَا مُزَيَّنَاتُ هَدَايَا رَحْمَتِهِ . وَ كَذَا مِنْ حُقُوقِ حَيَاتِى فَهْمِى لِتَحِيَّاتِ ذَوِى الْحَيَاةِ لِوَاهِبِ الْحَيَاةِ وَ شُهُودِى لَهَا وَ شَهَادَاتِى عَلَيْهَا . وَ كَذَا حَسْبِى مِنْ حُقُوقِ حَيَاتِى تَبَرُّجِى وَ تَزَيُّنِى بِمُرَصَّعَاتِ جَوَاهِرِ اِحْسَانِهِ بِشُعُورٍ اِيمَانِىٍّ لِلْعَرْضِ لِنَظَرِ شُهُودِ سُلْطَانِىَ اْلاَزَلِىِّ . وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْحَيَاةِ وَ لَذَّاتِهَا عِلْمِى وَ اِذْعَانِى وَ شُعُورِى وَ اِيمَانِى بِاَنِّى عَبْدُهُ وَ مَصْنُوعُهُ وَ مَخْلُوقُهُ وَ فَقِيرُهُ وَ مُحْتَاجٌ اِلَيْهِ وَ هُوَ خَالِقِى رَحِيمٌ بِى كَرِيمٌ لَطِيفٌ مُنْعِمٌ عَلَىَّ يُرَبِّينِى كَمَا يَلِيقُ بِحِكْمَتِهِ وَ رَحْمَتِهِ . وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْحَيَاةِ وَ قِيْمَتِهَا مِقْيَاسِيَّتِى بِاَمْثَالِ عَجْزِىَ الْمُطْلَقِ وَ فَقْرِىَ الْمُطْلَقِ وَ ضَعْفِىَ الْمُطْلَقِ لِمَرَاتِبِ قُدْرَةِ الْقَدِيرِ الْمُطْلَقِ وَ دَرَجَاتِ رَحْمَةِ الرَّحِيمِ الْمُطْلَقِ وَ طَبَقَاتِ قُوَّةِ الْقَوِىِّ الْمُطْلَقِ . وَ كَذَا بِمَعْكَسِيَّتِى بِجُزْئِيَّاتِ صِفَاتِى مِنَ الْعِلْمِ وَ اْلاِرَادَةِ وَ الْقُدْرَةِ الْجُزْئِيَّةِ لِفَهْمِ الصِّفَاتِ الْمُحِيطَةِ لِخَالِقِى فَاَفْهَمُ عِلْمَهُ الْمُحِيطَ بِمِيزَانِ عِلْمِىَ الْجُزْئِىِّ. وَ هكَذَا حَسْبِى مِنَ الْكَمَالِ عِلْمِى بِاَنَّ اِلهِى هُوَ الْكَامِلُ الْمُطْلَقُ فَكُلُّ مَا فِى الْكَوْنِ مِنَ الْكَمَالِ مِنْ آيَاتِ كَمَالِهِ وَ اِشَارَاتٌ اِلَى كَمَالِهِ . وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْكَمَالِ فِى نَفْسِى اْلاِيمَانُ بِاللّهِ اِذِ اْلاِيمَانُ لِلْبَشَرِ مَنْبَعٌ لِكُلِّ كَمَالاَتِهِ . وَ كَذَا حَسْبِى مِنْ كُلِّ شَيْءٍ ِلاَنْوَاعِ حَاجَاتِىَ الْمَطْلُوبَةِ بِاَنْوَاعِ اَلْسِنَةِ جِهَازَاتِىَ الْمُخْتَلِفَةِ اِلهِى وَ رَبِّى وَ خَالِقِى وَ مُصَوِّرِىَ الَّذِى لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنَى الَّذِى هُوَ يُطْعِمُنِى وَ يَسْقِينِى وَ يُرَبِّينِى وَ يُدَبِّرُنِى وَ يُكَلِّمُنِى جَلَّ جَلاَلُهُ وَ عَمَّ نَوَالُهُ . اَلنُّكْتَةُ الرَّابِعَةُ : حَسْبِى لِكُلِّ مَطَالِبِى مَنْ فَتَحَ صُورَتِى وَ صُورَةَ اَمْثَا� [24.09.2023 00:49] Annem: اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا Bu defa Süleyman Efendi vasıtasıyla Yirmibeşinci Söz’ü, tashih olunmak üzere huzur-u âlînize takdim ediyorum. İ’caz-ı Kur’an elhak bir şâheserdir. İhtiva ettiği hayretbahş hakaik itibariyle âsâr-ı âliyenizin en mühimmidir. Mu’cizat-ı Ahmediye’yi okudum. Çok mükemmel ve ruha ulviyet ve inkişaf bahşeden çok kıymetdar bir eserdir. Şu kadar ki, mu’cizat-ı Ahmediyenin en büyüğü Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan olduğuna göre, i’caz-ı Kur’an’ın ruhumda husule getirdiği tebeddülât ve münderecatından ettiğim istifade çok azîmdir. Bu eserinizle وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ âyet-i celilesinin muhtevi olduğu şümullü ve pek azametli olan maânî-i ulviye isbat edilmiş oluyor. Bugünkü terakkiyat-ı fenniye ve ihtiraat-ı beşeriyeyi kendi mahsulât-ı fikriyeleri addeden ve bir hazine-i hakaik olan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ı mühmel bırakarak Avrupa’dan ilm ü irfan dilenciliği yapan ve akıllı geçinen gafiller, beşerin dünyevî ve uhrevî saadetini temin edecek maâliyat ve desatir-i muazzama ile memlû bulunan bu âsâr-ı muhteşemeyi bir nazar-ı insaf ve bir teyakkuz-u ârifane ile mütalaa [24.09.2023 00:50] Annem: • Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) Medine’ye Girişi (622) 'İnsan için çalıştığından başkası yoktur.' (Necm 53/39) Semerkand Takvimi [24.09.2023 00:50] Annem: ŞİİR.......... KUDÜS’E AĞIT
Zâlime dur diyecek, bizde nefer yok mudur.
Selâhaddin yürekli, korkusuz er yok mudur?
Nerede gariplerin, umudu şanlı ordu?
Bu bahar da küffâra, yeni sefer yok mudur?
Semâyı titretiyor, mazlumların feryâdı,
Bu karanlık asırda, bize seher yok mudur?
Nerede muzaffer sultan, nerede asil komutan?
“Kızılelma”ya hasret, yiğit asker yok mudur?
Mescitler çiğnerirken, ümmeti tutan nedir?
Eline göre tüfek, başa miğfer yok mudur?
Rızâyı Hak uğruna, gayret-i İslâm ile,
Can veren yoktur ama, dökecek ter yok mudur?
Yâ Rab! Küffara karşı, bize îmân gücü ver!
Desin ki; “Şimdi bana, kaçacak yer yok mudur?”
Ne zaman son bulacak, hüsrânımız Yâ! Rabbi?
İslâmın talihinde, gayri zafer yok mudur?
Mahmut Nacar - Edebiyat Öğretmeni
GÜNÜN TARİHİ........UYVAR KALESİNİN FETHİ
Budapeşte’nin 80 km kuzeybatısında ve Viyana’nın 110 km doğusunda yer alan Uyvar Kalesi, 17. yüzyılda doğudan Orta Avrupa’ya açılan en önemli kapıydı. 1663-1664 Osmanlı-Avusturya Savaşı Erdel, Eflak ve Boğdan Beyliklerinin Avusturya’nın desteğiyle Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etmeleri sonucu çıktı. 1664 yılında yapılan Vasvar Antlaşmasıyla son buldu. Bir kimse kararlılık, azim, cesaret, şecaat ve yiğitlik gösterdiğinde; “Uyvar önünde bir Türk gibi kuvvetli.” denilerek, Avrupa’da atasözü hâlinde yerleşmesi bu kalenin fethinden sonra olmuştu.
DÜNKÜ CEVAP
Kantar, demir topun ağırlığını tartmaz. Çünkü onu ip tutuyor. Topun hacmi 250 cm3 ise, kovanın ağırlığı 250 gr azalır.
24.09.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim [24.09.2023 00:50] Annem: Aldatırken Aldanmak Şeyh Sa‘dî-i Şîrâzî [kuddise sırruhû] anlatıyor: Bir gün henüz âkıl bâliğ olmamış bir çocuk niyet edip oruç tutmaya başlar. Yüz türlü sıkıntı ile kuşluk vaktine kadar sabreder. Çocuğun annesi babası rahatça orucunu tutması için o gün çocuğu okula göndermez. Annesi şefkatle kucaklar öper, babası okşar. Çocuğa birtakım ödüller verip yüzüne karşı överler. Fakat öğle olunca açlık ve susuzluk çocuğun canına tak eder. Kendi kendine, Akşama daha çok vakit var, bir iki lokma yesem annemle babamın nereden haberi olacak? diye düşünür. Böylece anne babasına yaranmak için oruçluymuş gibi görünür ama gizlice orucunu bozar, bir şeyler yer. Şayet sen, Allah’ın seni gördüğünü bilip O’ndan korkmadıktan sonra namazı abdestsiz olarak kılsan kim nereden bilecek? Çocuk bulûğ çağına girmediği için orucu anne babasına hoş görünmek için tutmuş olabilir. Ancak gösteriş için ibadet yapan yaşı olgun bir kimse bu çocuktan daha cahildir. Gösteriş için, dindar görünmek için kılınan namaz ve yapılan ibadet cehennem kapısının anahtarıdır. Semerkand Takvimi [24.09.2023 00:51] Annem: “Yolculuk bir çeşit azaptır. Doğru dürüst vaktinde yiyip içmekten sizi alıkor. Herhangi biriniz işini bitirince evine dönmekte acele etsin.” (Buhari, Umre 19, Müslim, İmare 179) [24.09.2023 00:51] Annem: Ey kitap ehli! Peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada size Resulümüz geldi, gerçekleri açıklıyor ki, (yarın kıyamet gününde): "Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi" demeyiniz. İşte müjdeleyici ve uyarıcı geldi. Allah, her şeye kadirdir. MÂİDE Sûresi 19.Ayet [24.09.2023 00:51] Annem: EDİLLE-İ ŞER’İYYE Edille-i şer’iyye, dînî ve şer’î hükümlerin çıkarıldığı ve dayandıkları kaynaklardır ki, bunlar da dörttür: 1-Kitap: Kur’ân-ı Kerîm. 2-Sünnet: Peygamberimizin (s.a.v.) mübârek sözleri, işledikleri ve başkaları tarafından yapılan işlerde o işi tasvip mâhiyetindeki sükûtlarıdır. 3-İcmâ-ı Ümmet: Bir asırda, Ümmet-i Muhammed’in müctehidlerinin bir mesele hakkında ittifak etmeleridir. 4-Kıyâs-ı Fukahâ: Bir hadisenin kitap, sünnet ve icmâ-ı ümmetle sabit olan hükmünü; aynı illete dayandırarak o hadisenin tam benzerinde de ictihad yolu ile isbât etmekten ibârettir. İctihâd: Şer’î hükmü, şer’î delîlinden çıkarma husûsunda olanca ilmî kuvvetini sarfetmektir. Müctehid: Herhangi bir şer’î hükmü âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerden çıkaran, kıyas yapabilen büyük âlimdir. Müctehid olabilmek için, bütün İslâmî ilimlere vakıf olduktan sonra mevhibe-i ilâhî (Allâh vergisi) olan ledünnî ilme de sahip olmak lâzımdır. İlmin Yolları ve Bilgi Vasıtalarımız İlmin yolları üçtür. 1- Havâss-i selîme: Görme, işitme, tatma, dokunma ve koklama isimlerini verdiğimiz beş duygu. 2- Haber-i sâdık: Doğru haberdir ki, iki kısımdır: a- Peygamberlerin verdiği haber, b- Yalanda birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun verdiği haber. 3- Akıl....Daha az [24.09.2023 00:52] Annem: Allah’ın rızasına uyan kimse, Allah’ın gazabına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? O, ne kötü varılacak yerdir! [Ali İmran Sûresi.162] [24.09.2023 00:52] Annem: HAYIRDA YARIŞMAK Hayırda yarışmak, Allah yolunda harcamada bulunmak ve top- lumdaki kimsesiz, fakir ve düşkünlere yardım elini uzatmaktır. Hayırda yarışmak, Kur’an-ı Kerim’in en çok üzerinde durup teşvik ettiği hususlardandır. Hayır yapmak, hayırlı işlere koş- mak Müslüman’ın şiarındandır. Birçok ayet ve hadis, dünyada en kalıcı olanın, yapılan bu tür hayırlar ve yatırımlar olduğunu bildirmektedir. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sevdiği- niz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişe- mezsiniz.” (Âl-i İmrân, 3/92) Peygamber Efendimiz de; “Kim bir Müslüman kardeşinin ih- tiyacını, sıkıntısını giderirse, Allah da kıyamet gününde onun sıkıntılarını giderir.” (Buhârî, “Mezâlim”, 3; Müslim, “Birr”, 58) buyu- ruyor. DİNÎ KAVRAMLAR BEYTÜ’L-MA’MÛR Sözlükte “îmâr edilmiş ev” an- lamına gelen el-beytü’l-ma’mûr; yedinci semada melekler için inşa edilmiş, bir mabeddir (Buhârî, “Bed’ül-Hak”, 6; Müslim, “Îmân”, 259). “el-Beytü’l-Ma’mûr”, yeryü- zündeki Beytullah’ın kutsiyetine benzer bir kutsiyete sahiptir. Mi- raç esnasında Hz. Muhammed (s.a.s.)’e gösterilmiştir. Kur’an’da bir ayette geçmiştir (Tûr, 52/4). Tasavvufta Beyt-i Ma’mûr ile hem 7. gökteki mabed hem de Hakk’ın tecelligâhı olan mü'minin kalbi kastedilir. ÖZLÜ SÖZ Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası, Dostunun yüz karası düşmanının maskarası. (Mehmet Akif Ersoy) [24.09.2023 00:53] Annem: Kuşkusuz hem ferdî hem de sosyal bakımdan İslâm'ın ideal ve örnek insanı Hz. Muhammed'dir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm Resûlullah'ın hayat ve şahsiyetini müslümanlar için örnek olarak göstermiş (el-Ahzâb 33/21); bu sebeple ashâb-ı kirâm onun hayatını titizlikle izlemişler; bu hayatı hem bizzat kendi yaşayışlarına örnek almışlar hem de sonraki nesillere büyük bir gayret ve itina ile nakletmişlerdir. Onun ahlâkı ve şahsiyeti hakkında en önemli kaynak Kur'ân-ı Kerîm'dir. Çünkü, Hz. Âişe'nin belirttiği gibi (Müslim, "Müsâfirîn", 139) "Onun ahlâkı Kur'an'dır." Hadis külliyatıyla siyer, şemâil ve hilye kitapları Hz. Peygamber'in hayatını, bedenî özelliklerini ve ahlâkî kişiliğini anlatan hadis ve haberleri ihtiva eder. Bu kaynakların verdiği mâlumat, yalnızca Peygamberimiz'in ahlâkını tanıtmak bakımından değil, aynı zamanda hem Asr-ı saâdet toplumunun genel karakteri hakkında bize fikir vermesi hem de bir müslümanın ahlâkî kişiliğinin nasıl olması gerektiğini göstermesi bakımından son derece önemlidir. Resûlullah bir defasında kendisini şöyle tanıtmıştı: "Rabbimin katında benim on ismim var: Ben Muhammed'im; Ahmed'im; Mâhî'yim, yani Allah benim vasıtamla inkârcılığı mahvedecektir; ben Hâşir'im, yani Allah kullarını benim izimde toplayacaktır; ben rahmet Peygamber'iyim, tövbe Peygamber'iyim, kahramanlık Peygamber'iyim. Ben Mukaffî'yim, yani bütün insanları Allah yoluna yöneltirim. Nihayet ben (insanlığı) kemale erdirenim" (Müslim, "Fezâil", 126). Kusursuz bir ifade kabiliyetine sahip olan Resûlullah, hayatı boyunca sadece gerçeği söylemiş ve söylediklerini harfi harfine yaşamıştır. O, daima tatlı dilli, güler yüzlü ve toleranslı olmuş; bununla beraber sözlerini saygı ile dinletmeyi de başarmıştır. Peygamberimiz toplulukta yemek yemeyi severdi. Yemeğe besmele ile başlar, sağ elini kullanır, tıka basa doymadan sofradan kalkar, yemekten önce ve sonra ellerini yıkardı. Sağlığa zararlı ve dinen haram olan veya kokusuyla çevresindekileri rahatsız edecek şeyleri yemez; bunların dışında hiçbir yemek için "sevmiyorum" demezdi. Sofra kurallarına mutlaka uyar, bu konuda çevresindekileri de sabırla ve nezaketle eğitirdi. İpek elbise giymez, altın yüzük takmazdı. Giyiminde temizliğe ve sadeliğe önem verir, pejmürdelikten hoşlanmazdı. Temizliği "imanın yarısı" sayardı. Bizzat kendisi temiz olduğu gibi bu alışkanlığı etrafındakilere de kazandırmaya çalışırdı. Lüks ve ihtişama önem vermez, geçici sıkıntıları tasa edinmezdi. Diğer müslümanlara da kanaatkâr olmayı, hayata daima iyimser bakmayı telkin ederdi. Gönlü zengindi. Affetmeyi sever, kimseyi incitmez, düşmanlarının dahi iyiliğini isterdi. Kur'ân-ı Kerîm'de onun bu meziyetinden övgüyle bahsedilir ve şöyle buyurulur: "Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, muhakkak ki insanlar çevrenden dağılır giderlerdi..." (Âl-i İmrân 3/159). O, insanların kusurlarını yüzlerine vurmaz, tenkitlerini isim vermeden yapardı. Bir öğünlük yemeğini olmayana verdiği için kendisinin ve ailesinin aç sabahladığı geceler çok olmuş; fakat kendisi ve ailesi, açlığın sıkıntısını iyilik yapmanın ve Allah'ın hoşnutluğunu kazanmanın verdiği mutlulukla altetmeyi bilmişlerdir. Yeri gelince eşsiz bir yiğit, yeri gelince de son derece halim selim idi. Adaleti titizlikle korur; insanlara sırf mevki ve makamlarına göre muamele etmezdi. Aksine fakirlerin, kimsesizlerin, yetimlerin, hastaların, gariplerin, çocukların daha çok ilgi ve mutluluğa muhtaç olduklarını bilir ve bunu onlardan esirgemezdi. Kibirlenmekten nefret eder, kibirle imanın bir kalpte birleşemeyeceğini söyler; kimseye karşı ululuk taslamaz; fakat düşmanları karşısında da ezilip küçülmezdi. Otoritesini sürdürmek için sunî ve zorlama tedbirlere başvurmaz; meclislerde boş bulduğu yere otururdu. Dalkavukluktan nefret ederdi. Kendisine bir ilâh gözüyle bakılması [24.09.2023 00:53] Annem: Bir zamanlar biz sizin için denizi yardik, sizi kurtardik, Firavun'un taraftarlarini da, siz bakip dururken denizde bogduk (BAKARA/50) Süphesiz göklerin ve yerin yaratilmasinda, gece ile gündüzün birbiri pesinden gelmesinde, insanlara fayda veren seylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'in gökten indirip de ölü haldeki topragi canlandirdigi suda, yeryüzünde her çesit canliyi yaymasinda, rüzgârlari ve yer ile gök arasinda emre hazir bekleyen bulutlari yönlendirmesinde düsünen bir toplum için (Allah'in varligini ve birligini isbatlayan) birçok deliller vardir (BAKARA/164) Hem size hem de yolculara fayda olmak üzere (faydalanmaniz için) deniz avi yapmak ve onu yemek size helâl kilindi Ihramli oldugunuz müddetçe kara avi size haram kilindi Huzuruna toplanacaginiz Allah'tan korkun (MAİDE/96) Gaybin anahtarlari Allah'in yanindadir; onlari O'ndan baskasi bilmez O, karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi disinda bir yaprak bile düsmez O yerin karanliklari içindeki tek bir taneyi dahi bilir Yas ve kuru ne varsa hepsi apaçik bir kitaptadir (EN'AM/59) De ki: Karanin ve denizin karanliklarindan (tehlikelerinden) sizi kim kurtarir ki? (O zaman) O'na gizli gizli yalvararak "Eger bizi bundan kurtarirsan andolsun sükredenlerden olacagiz" diye dua edersiniz (EN'AM/63) O, kara ve denizin karanliklarinda kendileri ile yol bulasiniz diye sizin için yildizlari yaratandir Gerçekten biz, bilen bir toplum için âyetleri genis genis açikladik (EN'AM/97) Israilogullarini denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakim putlara tapan bir kavme rastladilar Bunun üzerine: Ey Musa! Onlarin tanrilari oldugu gibi, sen de bizim için bir tanri yap! dediler Musa: Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz, dedi (A'RAF/138) Onlara, deniz kiyisinda bulunan sehir halkinin durumunu sor Hani onlar cumartesi gününe saygisizlik gösterip haddi asiyorlardi Çünkü cumartesi tatili yaptiklari gün, baliklar meydana çikarak akin akin onlara gelirdi, cumartesi tatili yapmadiklari gün de gelmezlerdi Iste böylece biz, yoldan çikmalarindan dolayi onlari imtihan ediyorduk (A'RAF/163) Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur Hatta siz gemilerde bulundugunuz, o gemiler de içindekileri tatli bir rüzgârla alip götürdükleri ve (yolcular) bu yüzden neselendikleri zaman, o gemiye siddetli bir firtina gelip çatar, her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar çepeçevre kusatildiklarini anlarlar da dini yalniz Allah'a halis kilarak: "Andolsun eger bizi bundan kurtarirsan mutlaka sükredenlerden olacagiz" diye Allah'a yalvarirlar (YUNUS/22) Biz, Israilogullarini denizden geçirdik Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldirmak üzere onlari takip etti Nihayet (denizde) bogulma haline gelince, (Firavun:) "Gerçekten, Israilogullarinin inandigi Tanri'dan baska tanri olmadigina ben de iman ettim Ben de müslümanlardanim!" dedi (YUNUS/90) (O öyle lütufkâr) Allah'tir ki, gökleri ve yeri yaratti, gökten suyu indirip onunla rizik olarak size türlü meyveler çikardi; izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi; nehirleri de sizin (yararlanmaniz) için akitti (İBRAHİM/32) Içinden taze et (balik) yemeniz ve takacaginiz bir süs (esyasi) çikarmaniz için denizi emrinize veren O'dur Gemilerin denizde (sulari) yara yara gittiklerini de görüyorsun (Bütün bunlar) onun lütfunu aramaniz ve nimetine sükretmeniz içindir (NAHL/14) (Kullarim!) Rabbiniz, lütfuna nâil olmaniz için denizde gemileri sizin için yüzdürendir Dogrusu O, sizin için çok merhametlidir (İSRA/66) Denizde basiniza bir musibet geldiginde, O'ndan baska bütün yalvardiklariniz kaybolup gider O sizi kurtarip karaya çikardiginda, (yine eski halinize) dönersiniz Insanoglu çok nankördür (İSRA/67) Biz, hakikaten insanoglunu san ve seref sahibi kildik Onlari, (çesitli nakil vasitalari ile) karada ve denizde tasidik; kendilerine güzel güzel riziklar verdik; yine onlari, yarattiklarimizin birçogundan cidden üstün kildik (İSRA/70) Bir vakit Musa genç adamina demisti ki: "Duru [24.09.2023 00:53] Annem: Enes(radıyallahu anh) şöyle der: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde mevcut olan şeylerden (kelime-i şehadet dışında) hiçbirini artık göremiyorum." Kendisine "namazı da mı?" diye itiraz edilince: "Namaza da ne yaptığınızı bilmiyor musunuz, (öğleyi akşama yakın kılmadınız mı)?" cevabını verir. Buhârî, Mevâkît 7; Tirmizî, Kıyâmet 17, (2449). [24.09.2023 00:53] Annem: Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lânetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira ben tövbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim. [Bakara Sûresi.160] [24.09.2023 00:53] Annem: “Allah’ım! Bütün işlerimin sonucun güzel eyle, beni dünyada rezil olmaktan ve ahiret azabından koru.” (Ibn Hibbân, Ed’iye, No:949;el-Heysemî,Ed’iye,33,No:17390) [24.09.2023 00:54] Annem: Aslını gizleyemez insan, giydiği kaftanlarla. / Bilmez ama kendini kandırır, söylediği yalanlarla![Mehmet Akif Ersoy] [24.09.2023 00:55] Annem: AYB Kusur ve utanılacak şey. Her kim bir müslüman kardeşinin ayblarını, kusurlarını, kimsenin görmesini ve işitmesini istemediği şeylerini örterse, Allahü teâlâ da kıyâmet gününde onun ayblarını örter. Her kim müslüman kardeşinin meydana çıkmasını istemediği bir şeyini ortaya çıkarır ve dile verirse, Allahü teâlâ da onun ayblarını, kimsenin bilmesini istemediği hallerini meydana çıkarır ve bu sûretle kendi evi içinde de olsa onu rezil eder. Müslüman kardeşinin ayblarını örten, bir ölüyü diriltmiş gibidir. (Hadîs-i şerîf-Müslim) İnsanların ayblarını görme. İnsanların ayblarını gören onların hedefi olur. (Câfer-i Sâdık) Kendisinde gördüğün bir aybdan dolayı, müslüman kardeşini kötüleme. Olur ki, aynı hataya sen de düşersin ve ondan da kötü olursun. (Ebû Câfer bin Sinân) Bir kimse satın aldığı bir malda ayb bulsa, tam fiyatı ile almakta veya red etmekte muhayyerdir, serbesttir (alış verişten vaz geçebilir). (İbn-i Âbidîn) [24.09.2023 00:55] Annem: Bayhan T. Zengin, cömert, güçlü hükümdar Kısaltmalar: A. Arapça, F. Farsça, FR. Fransızca, IB. İbranice, İ. İtalyanca, Moğ. Moğolca, T. Türkçe, Y. Yunanca, E.T. Eski Türkçe [24.09.2023 00:56] Annem: Kaza namazlarında ezan ve kamet gerekir mi? Ezan ve kamet vaktin değil, namazın sünneti olduğu için kaza namazı kılarken de ezan ve kamet sünnettir. Ezan ve kamet terk edilerek kılınan namaz geçerli olmakla birlikte, uygun değildir. Aynı ortamda birden fazla kaza namazı kılınacaksa, her bir namaz için ayrı ezan okunup kamet getirilmesi daha faziletli olmakla birlikte, başta bir kere ezan okunup, her bir kaza namazı için ayrı kamet getirilmesi de yeterlidir (İbn-i Abidin, Reddü’l-muhtar, I, 257, 261, 262). [24.09.2023 00:56] Annem: 22 RAMAZAN GÜNLÜKLERİ-II Müslümanların hayatında Ramazan ayının oldukça önemli bir yeri vardır. Yeryüzünün her yıl ilkbaharıyla, yazıyla, sonba- harıyla, kışıyla periyodik bir yenilenmeye tabi tutulduğu gibi Müslümanlar da kutsal gün ve gecelerle ve özellikle de yılda bir kere gelen oruç ayı Ramazanla ruhen yenilenmekte, taze- lenmektedir. Kur’an-ı Kerim onu şöyle tanıtmaktadır: “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden Ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah, sizin için kolaylık ister, zorluk is- temez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu gös- termesine karşılık, Allah’ı tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.”17 Görüldüğü gibi Ramazan ayının ayırıcı özelliği, içinde Kur’an’ın indirilmiş ve oruç gibi muhteşem bir ibadetin bu- lunmuş olmasıdır. Üstelik Kadir Gecesi gibi bin aydan hayırlı bir gecenin de bu ay içerisinde bulunmasıdır. Yaşayan hiçbir inançta Ramazan ayı gibi diğer aylardan bu derece ayrı ve üs- tün özellikleri olan bir ay anlayışı bulunmamaktadır. Teravih namazlarıyla, Kur’an tilavetine verilen önemle, camilerde bül- büller gibi şakıyan hafızların mukabeleleriyle on bir ayın sul- tanı ismini hak eden Ramazan ayı İslam’ın ve Müslümanların aynı zamanda en önemli alamet-i farikalarındandır. Mü’min- ler, ilâhî bir ihsan olarak bu günleri birer güzel fırsat bilerek değerlendirirler. Rablerine olan kulluk derecelerini gösterir, O’na muhatap olabilme gayreti içine girerek tam bir ihlâs ve şuurla ibadet ve taate koşarlar. Allah Resûlü Efendimiz, bu ay ile ilgili olarak şunları söy- lemiştir: 17 Bakara, 2/185 RAMAZAN GUNLÜKLER -II.indd 22 27.04.2019 00:11:19 [24.09.2023 00:57] Annem: ALLAH'A İMAN ∙∙∙ 9 2 ∙∙∙ O’nun görme özelliğini perdeleyebilir.90 Yaratılmış var- lıkların görebilmeleri gözün varlığı kadar, belli fizik ve fizyolojik şartlara, meselâ yeteri kadar ışığın bulunma- sına, görülecek şeyin belli bir mesafede olmasına, gözde herhangi bir bozukluğun bulunmamasına bağlıdır. Al- lah Teâlâ’nın görmesi için ise bu şartların hiçbirisinden bahsedilemez.91 Nitekim Allah Teâlâ, “O, ne mükemmel ve eşsiz görendir! O ne mükemmel ve eşsiz işitendir!”92 buyurmuştur. F. Kelâm Konuşma, söyleme. Bu sıfat, Allah’ın konuşma yetkin- liğine sahip bir varlık olduğunu ifade eder. Kur’ân-ı Ke- rim’de ve Hz. Peygamber’den nakledilen hadislerde Al- lah’a ait bir kelâmın (konuşma yetkinliği ve sözünün) olduğunu gösteren ifadeler bulunur. Meselâ bazı âyetler Allah Teâlâ’nın kelâm ve kelimelerinden bahseder, kim- senin O’nun kelâmına müdahale edip değiştiremeyece- ğini, ayrıca sözlerinin sonlu ve sınırlı olmadığını bildirir.93 Bazı âyetler de Allah’ın konuşmasından söz eder: “Allah Musa’yla konuştu”94 ve “Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşacak, ne de onları temize çıkaracaktır.”95 Hz. Peygamber de pek çok hadisinde Allah’ın kelâmının var olduğunu bize haber vermiş ve bu kelâmın yetkinliği ve üstünlüğüne dikkat çekmiştir. Şu iki rivayet bunun 90 Şa‘rânî, el-Yevâkīt ve’l-cevâhir, I, 84. 91 Gazzâlî, el-Maksadü’l-esnâ, s. 91; Halîmî, el-Minhâc fî şuabi’l- îmân, I, 199; Beyhakī, el-Esmâ ve’s-sıfât, I, 462-463; Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s. 48-49. 92 el-Kehf 18/26. 93 el-Bakara 2/75; et-Tevbe 9/6; el-En’âm 6/34; el-Kehf 18/109. 94 en-Nisâ 4/164. 95 el-Bakara 2/174. ALLAHA İMAN.indd 92 12.03.2015 09:09:00 [24.09.2023 00:57] Annem: Ravi: Mühelleb İbnu Ebi Sufre (ra) Resulullah (sav)'ı dinleyen birisinden, Efendimiz'in şöyle söylediğini naklediyor: "Düşman size gece baskını yaparsa "Ha-mim La yunsarün deyin." Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Tirmizi, Cihad 11, (1682), Ebu Davud, Cihad 78, (2597) Hadisin Açıklaması: Burada âni baskın yapan düşman karşısında söylenmesi gereken parola belirtiliyor. حم َ يُنْصَرُونَ ibaresinin bir dua olmayıp, haber olduğu belirtilir. Şayet "yardım görmesinler!" mâ8nasında dua olsa idi َ يُنْصَرُوا şeklinde cezm halinde olması gerektiği belirtilir. Bu bir ihbar olduğuna göre mana şöyle olmalıdır: "Vallahi onlar yardım görmeyecekler!" İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)'tan yapılan bir rivayete göre Hâ Mim, Allah'ın isimlerinden biridir ve sanki düşmanın yardım görmeyeceğini kasemle ifade etmektedir. Hâ-Mim'in Allah'ın ismi olmasına itiraz edilmiş ve "zira, denmiştir, bunu te'yid eden başka rivayet mevcut olmadığı gibi, Allah'ın bütün isimleri açık bir mâna taşıdığı halde, bunun iki harfe ünvan olmaktan başka mânası yoktur." Ancak, bu itiraza bunların bazı ilahî isimlere alem olduğu belirtilerek cevap verilmiştir. Nitekim Atâ el-Horasanî demiştir ki: "Hâ harfi, Cenab-ı Hakk'ın şu isimlerinin baş harfidir: Halim, Hamid, Hayy, Hakîm, Hannân. Mîm harfi de şu isimlerin baş harfini temsil eder: Melik, Mecid, Mennân (Muktedir, Müntakim.)" Aliyyu'l-Kârî'nin kaydına göre şu da söylenmiştir: "Hâ-Mim'le başlayan sûrelerin ayrı bir hususiyeti var. Bu hadiste, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hususiyete Ashab'ın dikkatini çekmekte ve -mezkur sûrelerin şanlarının yüceliği ve makamlarının Allah nezdindeki şerefi sebebiyle- bunların zikrinin Müslümanların kendilerine nusret, düşmanlarına da bela gelmesini taleb ettikleri zaman başvuracakları vesilelerinden olduğunu bildirmek istemiştir. Bu sebeple onlara Hâ-Mim demelerini emretmiştir." Aynı açıklamaya göre َ يُنْصَرُونَ cümlesi "Pekâla! Hâ-Mim dedikten sonra ne demeliyiz." şeklinde vâki olacak muhtemel bir soruya cevap olarak: يُنْصَرُونَ "Onlar yardım görmeyecekler!" deyin" şeklinde cevap cümlesi olmaktadır.Aliyyü'l-Kârî, hadis üzerine geniş açıklamalar sunar [24.09.2023 00:57] Annem: Resulullah (sav) buyurdular ki: "Şarkıcı cariyeleri satmayın, satın da almayın. Onlara (musiki) de ögretmeyin. Onları alıp satmak şartıyla yaptığınız ticarette hayır yoktur, onlar için ödenen para haramdır" Resulullah (sav) ilave etti: "Şu ayet bu gibiler hakkında nazil olmuştur: "İnsanlardan bazıları, bir bilgisi olmadığı halde, Allah yolundan saptırmak için boş sözlere müşteri çıkarlar. Allah yolunu alaya alırlar, işte bunlara alçaltıcı bir azab vardır." (Lokman 6) Kaynak: Tirmizi, Büyu 51, (1282), Tefsiri-Kur'an, Lokman, (3193); İbnu Mace, Ticarat 11, (2168) Rivayet: Ebu Ümame [24.09.2023 00:58] Annem: 18- Tesmi', Tahmid ve Te'min Bâbı 940- Bize Yahya b. Yahya rivâyet etti. Dedi ki: Malik'e, Sumenden dinlediğim, onun da Ebû Sâlih'den, onun da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet ettiği şu hadisi okudum: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): «İmâm Semiallahulimen hamideh dediği vakit sizde, Allah ümme Rabbena lekelhamd deyin. Çünkü bir kimsenin sözü meleklerin sözüne uyarsa o kimsenin geçmiş günahları affolunur.» buyurmuşlar. 941- Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Yâkub, yani İbn Abdirrahmân, Süheyl'den, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen Sümey hadîsi manâsında rivâyette bulundu. 942- Bize Yahya b. Yahya rivâyet etti. Dedi ki: Mâlik'e İbn Şihâb'dan dinlediğim, onun da Saîd b. el-Müseyyeb ile Ebû Selemetübnü Abdirrahman'dan naklettiği, onların da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdikleri şu hadîsi okudum: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): «İmâm Amîn dediği vakit siz de Amin deyin; zira bir kimsenin Amîn demesi meleklerin Amin'ine tesadüf ederse o kimsenin geçmiş günahları affolunur.» buyurmuşlar. İbn Şihâb: «Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Âmin derdi.» demiştir. 943- Bana Hanneletubnü Yahya rivâyet etti. (Dedi ki): Bize İbn Vehb haber verdi. (Dedi ki): Bana Yûnus, İbn Şihâb'dan naklen haber verdi. (Dedi ki): Bana İbnül-Müseyyeb ile Ebû Selemetübnü Abdirrahmân haver verdi ki, Ebû Hüreyre: «Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den işittim.» diyerek Mâlik'in hadisi gibi rivâyette bulunmuş; valnız râvi İbn Şihâb’ın sözünü zikretmemiş. 944- Bana Harmeletü'bnü Yahya rivâyet etti. (Dedi ki): Bana İbn Vehb rivâyet etti. (Dedi ki): Bana Amr haber verdi. Ona da Yûnus, Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet etmiş ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): «Biriniz namazda Amin dediği vakit gökteki melekler de Amîn der ve bunların her ikisi, birbirine tesadüf ederse o kimsenin geçmiş günahları affolunur;» buyurmuşlar. 945- Bize Abdillah b. Meslemet'el-Ka'nebî rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Mugîra, Ebû'z-Zinâd'dan, o da A'rac'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet etti. Şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): «Biriniz Âmin dediği vakit gökteki melekler de Amin der ve her ikisi birbirine tesadüf ederse o kimsenin geçmiş günâhları affolunur» buyurdular. 946- Bize Muhammed b. Râfi' rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Abdürrezzâk rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Ma'mer, Hemmâm b. Münebbih'den, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den naklen bu hadîsin mislini rivâyet etti. 947- Bize Kuteybetü'bnü Saîd rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Yakûb, yani İbn Abdurrahman, Süheyl'den, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet etti ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): «Okuyan İmâm dediği vakit arkasında ki de Amin, der ve sözü Ehl'i Semânın sözüne tesadüf ederse geçmiş günâhları affolunur.» buyurmuşlar. Bu hadîsi Buhârî «Kitâbül Ezan» in muhtelif yerlerinde, Ebû Dâvûd, Tirmizî, ve Nesâî «Kitâbü's-Salât» da tahrîc etmişlerdir. Hadîsin bütün rivâyetleri fatihadan sonra cemâatin âmin demelerinin, bir rivâyetde rükû'dan doğrulduktan sonra «Rabbena lekel-hamd» demelerinin mendub olduğunu göstermektedir. Âmîn kelimesi, bazılarına göre imâle ile de okunur. Bu kelime «Amin», «Ammin» ve «Ammîn» şekillerinde de okunmuşsa da, bunların hepsi şâzz ve merdüttür. Bilhassa şedde ile «Âmmin» okumak, dört mezhep ulemâsınca hata sayılmıştır. Hattâ Şâfiîlerden bununla namazın bozulacağını söyliyenler olmuştur. Hanefîlerin «Et-Tecnîs» adlı fıkıh kitabında: «Bir kimse namazında Âmin'i Teşdîd ile okusa namazı bozulur.» denilmiştir. «El-Hidâye» sahibi dahi: Amini teşdîdle okumak fahiş bir hatadır.» diyerek buna işaret etmiştir. Filhakika İmâm Â'zam'a göre, Amini şeddeyle okuma [24.09.2023 00:58] Annem: İYİ KİŞİLERİ ZİYARET EDİP SOHBETTE BULUNMAK “Bir vakit Musa genç arkadaşına demişti ki “Durup dinlenmiyeceğim ta ki iki denizin birleştiği yere kadar yola devam edeceğim yahut da yıllarca bu uğurda uğraşacağım.”İki denizin kavuştuğu yere vardıkları zaman balıklarını unutmuşlardı. Balık denize atlamış dalıp bir yol tutmuş gitmişti. Orayı geçtiklerinde, Musa genç arkadaşına “Kuşluk yemeğimizi getir” dedi. Gerçekten de şu yolculuk yordu bizi. Arkadaşı gördün mü? dedi. Kayanın yanında oturduğumuz zaman balığı unutmuştum, onu bana unutturan ve sana söylememe engel olan da ancak şeytandır. tuhaf şey nasıl da yol bulup suya ulaştı. Musa: “Buydu aradığımız işte ya!” dedi ve izleri üzerinde hemen geri döndüler ve orada kullarımızdan bir kul buldular ki biz katımızdan ona rahmet verip özel bilgiyle donatmıştık onu. Musa o’na sana öğretilen hakiki ilimden bana öğretmek üzere senin peşinden gelebilir miyim, dedi.” (18 Kehf 60-66) “Ve Rabbinin hoşnutluğunu umarak sabah akşam O’na yalvarıp yakaranlarla birlikte sen de sabret...” (18 Kehf 28) 361: Enes (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir: Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in vefatından sonra Ebu Bekir, Ömer (Allah Ondan razı olsun)’ya : Ümmü Eymen (Allah Ondan razı olsun)’ya gidelim, Rasulullah’ın ziyaret ettiği gibi bizde onu ziyaret edelim, dedi. İkisi beraber oraya geldiklerinde Ümmü Eymen ağladı. Onlar da: -Niçin ağlıyorsun, Allah katındaki nimetin Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) için çok daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun? dediler. Ümmü Eymen’de: -Ben Rasulullah vefat etti diye ağlamıyorum. Allah katındaki nimetlerin Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) hakkında daha hayırlı olduğunu biliyorum. Fakat ben vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum, deyince Ebu Bekir ve Ömer (Allah Ondan razı olsun)’de duygulandılar ve hep birlikte ağlamaya başladılar. (Müslim, Fezailüs Sahabe 3) 362: Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)'dan Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Adamın biri başka bir beldedeki bir din kardeşini ziyarete giderken Allah bu kimseyi gözetlemek için bir meleği görevlendirmişti. O kimse meleğin yanına varınca melek nereye gidiyorsun, diye sorar. Adam da: Şu köyde bir din kardeşim var, onu ziyarete gidiyorum, cevabını verir. Melek: O kimseden bir menfaatin var da onu devam ettirmeye mi gidiyorsun? der. Adam da: Yok hayır, ben onu sadece Allah rızası için severim, onun için de ziyarete gidiyorum, deyince Melek: -Sen onu nasıl seviyorsan Allah ta seni öylece seviyor. Ben bu müjdeyi vermek için Allah’ın sana gönderdiği elçisiyim, dedi. (Müslim, Birr 64) 363: Yine Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)'dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Bir kimse bir hastayı veya Allah rızası için din kardeşini ziyaret edip halini hatırını sorarsa ona bir melek şöyle seslenir. Ne mutlu sana ne güzel yolculuk cennette kendine bir yer hazırladın.” (Tirmizi , Birr 64) 364: Ebu Musa el Eş’arî (Allah Ondan razı olsun)'dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: Beraber olduğun iyi arkadaşla kötü arkadaşın benzeri güzel koku satanla körük çeken demirci gibidir. Güzel koku satan sana güzel kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın veya onunla beraber olduğun sürece güzel kokudan istifade etmiş olursun. Körük çeken demirci ise ya elbiseni yakar ya da kötü koku ve dumandan rahatsız olursun. (Buhari, Rekaik 31, Müslim; Birr 146) 365: Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)'dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Kadın dört sebepten dolayı nikahlanır. Malı, soyu, güzelliği ve dindarlığı için. (Ey mümin sen bunlardan) dindâr olaný ele geçirmeye çalış(diğerlerinden geç, şayet dediğimi gibi yapmazsan) yoksulluğa dü [24.09.2023 00:58] Annem: Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İmamlar sizin için namaz kılarlar; eğer eksiksiz kıldırırlarsa hem size hem de onlara sevabı vardır; şayet hata ederlerse, size sevap, onlara da ceza vardır.” Buhârî, Ezân 55. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 355, 537 [24.09.2023 00:59] Annem: “…Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Üstelik size uyarıcı da gelmişti…” Fâtır, 35/45 Müslümanca | İslam Ansiklopedisi [24.09.2023 00:59] Annem: Hz. Peygamber (sav) müşteri kızıştırmayı yasakladı. (İmam Malik şu ilavede bulunur: "Kızıştırma (necş): Aslında alıcı olmadığın halde, (araya girerek) mala değerinden fazla fiyat vermendir. Böylece (gerçekten almak isteyen) bir başkası, seni takiben mala daha fazla fiyat vererek aldanır.") Buhari, Büyu 60; Müslim, Büyu 13, (1216); Muvatta, Büyu 97, (2, 684); İbnu Mace, Ticarat 14 (2173); Nesai, Büyu 16, 17, 21, (7, 258) Müslümanca | İslam Ansiklopedisi [24.09.2023 00:59] Annem: Peygamberimizin Babası Hazreti Abdullah 2018-05-25 Tarihinde Yayınlandı Abdullah, Abdülmuttalib’in erkek çocuklarından sekizincisi idi.[1]Sîret ve surette diğer kardeşlerinden çok farklıydı. Dünyaya gelir gelmez babasının alnında parlayan Nur-u Muhammedî, onun alnına geçmişti. Bu nur, yüzüne harika bir güzellik ve müstesna bir tatlılık bahşetmişti. Ama hiç kimse, bu güzellik ve tatlılığın nereden ve niçin geldiğinin farkında değildi. Abdülmuttalib’in, Oğullarıyla Konuşması Artık oğullarının onu da büyümüştü. Vaadini unutmayan Abdülmuttalib, onları bir gün bir araya topladı ve işin hikâyesini anlatarak, içlerinden birini kurban etmesi gerektiğini bildirdi. Hepsi de tereddütsüz râzı oldular. Sonra da babalarına sordular: “Peki nasıl yapalım bunu? Kimin kurban edileceğini nasıl tespit edelim?” Abdülmuttalib, böyle bir durumda ne yapılması gerektiğini biliyordu. Şöyle dedi: “Her biriniz birer ok alın, üzerine kendi isminizi yazın ve okları bana verin!” İtaatkâr çocuklar, babalarının emrini derhal yerine getirdiler. Her biri okdanlığından bir ok çekti; üzerine kendi ismini yazdıktan sonra, babasına uzattı. Okları toplayan Abdülmuttalib, doğruca Kâbe’ye vardı. Meselenin nasıl halledileceği anlaşılmıştı artık: Hübel putunun yanında ok çekilecek, kimin oku çıkarsa o kurban edilecekti. Böyle durumlarda, Kureyş, bu usûle başvururdu. Kur’a Çekilişi Kâbe’nin yanına varan Abdülmuttalib’in etrafını şehir halkı sarmıştı. Elindeki on oku, Allah’a verdiği sözünden caymış sayılmaması için, tereddütsüz, ok çekme memuruna uzattı. On okun üzerinde on ciğerpâresinin ismi vardı. Hangi ok çıkarsa çıksın, ciğerinden bir parça kopacaktı. Memur, oklardan birini çekti. Üzerindeki ismi titrek bir sesle okudu: “Abdullah!” Şefkatli baba, duyduğuna inanmak istemedi; oku memurun elinden çekip aldı, dikkatlice baktı ve okudu: “Abdullah...” Göz pınarları bir anda yaşlarla doldu. Boğazında hıçkırıklar düğümlendi. Şefkati ve hisleri öylesine kabardı ve coştu ki bir an “Olamaz!” diyerek haykıracak gibi oldu. Son anda Allah’a verdiği sözü hatırlayarak, çelik gibi iradesiyle şefkat ve hislerine gem vurdu. Yıkılmış bir halde, yüzünü Kâbe’den evine doğru çevirdi ve ümitsiz ümitsiz yürüdü. Evinde herkes onu bekliyordu. Hiçbirinin kur’a sonucundan haberi yoktu. Eve giren Abdülmuttalib’in gözleri bir anda, pırıl pırıl parlayan oğlu Abdullah’ın yüzüne dikildi. Şefkat ve merhametinin tekrar kabarıp his dünyasının içine girdiğini görünce, yüzünü başka tarafa çevirdi. Teslimiyet içinde bakan oğullarını daha fazla merakta bırakmak istemedi ve şöyle konuştu: “Abdullah! Allah, kendisine kurban edilmek üzere seni seçti. Bu şerefi kardeşlerin arasında sana ihsan etti!” Abdülmuttalib ailesini ve evini alev alev yakan bu haber, bir anda Mekke sokaklarını da hüzün ve kedere boğdu. Herkes birbirine soruyordu: “Abdullah mı, o güzel, o tatlı çocuk mu kurban edilecek?” Abdülmuttalib, yanan yüreğine, kasırgalaşan hislerine, okyanus dalgalarını andıran şefkat ve merhamet duygularına aldırmadan, biricik oğlu Abdullah’ın bileğini kavradı ve onu doğruca İsaf ve Nâile putlarının yanına götürdü. Nur yüzlü Abdullah’ta sanki Hz. İsmail’in teslimiyeti vardı. Yüzünde en ufak bir memnuniyetsizlik belirtisi görünmüyordu. Abdülmuttalib’in bir elinde bıçak, diğer elinde oğlu Abdullah’ın eli vardı. Kurban edilmesi için her şey tamamdı. Bu sırada birtakım gürültüler duyuldu. Kureyş eşrafı geliyordu. İçlerinden biri seslendi: “Ey Abdülmuttalib! Ne yapmak istiyorsun?” Abdülmuttalib, nur yüzlü oğluna bakarak cevap verdi: “Onu kurban edeceğim!” Bu cevap, kalabalık ara [24.09.2023 01:00] Annem: DERVIŞ ILE ZENGIN ADAM Camide, zengin bir adamla, bir derviş yan yana namaz kılıyorlardı. Birbirlerine olan yakınlıklarından dolayı ne okuduklarını ve ne dua ettiklerini duyuyorlardı. Derviş namazdan sonra ellerini açtı: – Ya Rabbi! Karnım çok aç beni şu yemek ve şu tatlılarla rızıklandır, diye dua etti.Dervişin duasını duyan zengin adam, içinden şöyle geçirdi: – Bana duyurmak için sesli dua ediyor. Böyle yapmaktansa doğrudan gelip benden para isteseydi verirdim. Şimdi ona bir şey vermem.Zengin adam böyle düşünürken derviş caminin bir kenarına çekilmiş ve uykuya dalmıştı. Az sonra camiye elinde tepsiyle bir adam geldi. Doğruca, uyuyan dervişin yanına giderek dervişi uyandırdı ve elindeki tepsiyi dervişe verdi. Derviş tepsinin üzerini açtı.Zengin adam geriden bu hadiseyi takip ediyordu. Tepside dervişin az önce duada istediği yiyecekler vardı. Derviş yemekleri yedikten sonra tepsinin üzerini örterek adama geri verdi. Bu işe hayret eden zengin adam merakla yemekleri getiren kişiye sordu:– Arkadaş sen kimsin?– Ben hamallık yapan biriyim.– Bu adamı tanıyor musun?– Hayır.– Bu yemekleri kim gönderdi?– Kimse göndermedi, ben getirdim.– Peki tanımıyorsun da niye getirdin?– Anlatayım: “Ben fakir biriyim. Hamallık yaparak geçimimi sağlamaya çalışıyorum. Yükünü taşıdığım zengin biri bana fazlaca para vermişti. Hazır elime geçmişken eşimin ve çocuklarımın istediği yemekleri yapmak için gereken malzemeleri alıp eve gittim.Eşim yemekleri yaparken ben uyuya kalmışım. Rüyamda Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i gördüm. Buyurdular ki: “ Şu camide bir veli var. Onun canı bu yiyecekleri istedi. O yemeği ona götür. Yiyebildiği kadar yesin. Kalanını da siz yiyin. Allah (c.c.) size bereket verir. Bunu yaparsan senin cennete girmene ben kefil olurum.”Uyanır uyanmaz hemen tepsiyi buraya getirdim. Gerisini siz de gördünüz.” Zengin adam bu durum karşısında hayretler içinde kaldı ve hamala sordu:– Bu yemekler için ne kadar masraf ettin?– Şu kadar para.– Sana yaptığın masrafın on mislini vereyim, bana kazandığın sevabın bir kısmını ver.– Olmaz.– Yirmi mislini vereyim.– Olmaz.– Elli mislini vereyim.– Yok… Yok…– Yüz mislini vereyim.– Boşuna uğraşma. Ne verirsen ver yine de vermem. Bunun karşılığında Peygamber Efendimiz (s.a.v.) benim cennete girmeme kefil oldu. Bütün dünyayı versen yine de vermem. Eğer senin bu sevaptan nasibin olsaydı, bu iş sana nasip olurdu. Aynı camide namaz kılmışsınız ama senin paran nasip olmamış.Kimseye ön yargılı davranma, belki gerçekten ihtiyacı vardır. Mevlâna ne güzel söylemiş: “Her olayı hayır bil, her geceyi kadir bil, her geleni Hızır bil.” Nasihat Takvimi https://play.google.com/store/apps/details?id=com.nasihattakvim [24.09.2023 01:00] Annem: ❝Kimin arzusu ahiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah iki gözünün arasına (dünyanın) fakirliğini koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez." ❞ | Hz. Muhammed (sav) - Tirmizî, Kıyamet, 31 [24.09.2023 01:00] Annem: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: "Ariyet (sahibine) verilecektir. Kefil borçludur, borç ödenmelidir." Kaynak : Tirmizi, Büyu 39, Vesaya 5, (2121), (1265), Ebu Davud, Büyu 90, (3569) ( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif ) [24.09.2023 01:01] Annem: [Hadis No : 3633] Muvatta ve Ebu Dâvud'un rivayetIerinde Mikdâd şöyle demiştir: "Hz. Ali radıyallahu anh, bana, kendisi için Resûlullah'tan: "Kadınına yakınlaşınca mezisi akan kimseye ne gerektiği hususunda sormamı söyledi. Ali ilâveten dedi ki: "Zira yanımda Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın kızı var, bu sebeple bizzat sormaktan utanıyorum." Mikdâd der ki: Ben bu mesele hakkında Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'a sordum. Şu cevabı verdi: "Biriniz buna rastlarsa fercini su ile yıkasın. Namaz abdesti ile abdest alsın." Ebu Dâvud bir başka rivâyette şu ziyadeyi kaydeder: "...zekerini ve iki husyesini yıkasın." Buhari, Gusl 13, İlm 51, Vudü 34; Müslim, Hayz 17, (303); Muvatta, Tahâret 53, (140); Tirmizi, Tahâret 83, (114); Nesâi, Taharet 112, (1, 96, 97) Gusl 28, (1, 213); Ebu Dâvud, Tahâret 93, (206, 207, 208, 209). İslami Uygulamalar islamiuyg@gmail.com [24.09.2023 01:01] Annem: “Allahım! Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım işlerin şerrinden sana sığınırım.” (Müslim, Zikir 65, 66) [24.09.2023 01:01] Annem: Bir Ayet Kur'an okunduğu zaman, ona kulak verip sessizce dinleyin ki size merhamet edilsin. (A'râf, 7/204) İslami Uygulamalar islamiuyg@gmail.com [24.09.2023 01:02] Annem: Bir Hadis Güvenilir, dürüst, müslüman tacir, kıyamet günü şehitlerle beraberdir (İbn Mâce, Ticaret, 1) İslami Uygulamalar islamiuyg@gmail.com [24.09.2023 01:02] Annem: Bir Dua ...(Allah’ım!) Duamı kabul eyle. Allah’ım! Senden gelecekte olacak şeylerin hayırlı olanlarını, yaptıklarımın hayırlısını, gizli şeylerin hayırlısını, açık olan şeylerin hayırlısını ve cennette yüksek dereceler istiyorum… (Hâkim, De’avât, No:1911) İslami Uygulamalar islamiuyg@gmail.com [24.09.2023 01:02] Annem: İbn Abbâs’tan (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Bir dost edinecek olsaydım Ebû Bekir’i dost edinirdim. Fakat o benim kardeşim ve arkadaşımdır.” (B3656 Buhârî, Fedâilü ashâbi’n-nebî, 5) [24.09.2023 01:03] Annem: 43- KİTÂBUN FÎ'L-İSTİKRÂZ. 1- Ödünç İsteme, Borçları Ödeme, Hacr, Teflîs Haklarında Bir Takım Bâblar 2- Kendisinin Parası Olmaksızın Yâhud Parası Olup Da Hâzırında Bulunmayarak Borçla Bir Mal Satın Alan Kimse Babı 3- İnsanların Mallarını Ödemek Yâhud Telef Etmek İsteyerek Alan Kimse Babı 4- Borçları Ödeme(Nin Vucûbu) Babı 5- Devenin Ödünç İstenmesinin Cevazı) Babı 6- Alacakların Güzellikle İstenmesi Babı 7- Bâb; Alacaklıya Kendi Devesinden Daha Büyük Olarak Verilir Mi? 8- Borç Ödeyişin Güzel Olması Babı 9- Bâb: (Alacaklının Rızâsı İle) Borçlunun Borcunun Aşağısında (Bir Mikdâr Vererek Borcunun Tamâmını) Ödediği Yâhud Alacaklı, Alacağının Hepsini Borçluya Halâl Ettiği Zaman Bu Caiz Ve Meşrû'dur 10- Bâb: Borçlu, Hurmayı Hurma İle Yâhud Hurmayı Arpa, Buğday Gibi Hububat İle Takas Ederek Yâhud ' Mahsûlü Ölçüp Tartmakşızın Tahmin Eyleyerek : Alacaklıya Borç Ödediği Zaman (Bu Caizdir) 11- Borca Girmekten Allah'a Sığınan'kimse Babı 12- Borç Bırakarak Ölen Kimsenin Cenaze Namazı Babı 13- Bâb: Zengin Kişinin Borcunu Ödemeyi Uzatması Zulümdür 14- Bâb: Hakk Sahibinin Söz Söyleme Hakkı Vardır , 15- Bâb; Bir Kimse Satma, Ödünç Verme, Emânet Bırakma Suretlerinden Biri İle Elinden Çıkardığı Kendi Malını İflâs Etmiş Bir Şahsın Yanında Bulduğu Zaman, 0 Kimse Bu Malı Geri Almaya Başka Alacaklılardan Daha Haklıdır 16- Alacaklının, Hakkını İstemesini Yarına Veya İki Üç Güne Kadar Geri Bırakıp Da Bu Geri Bırakmayı Matl (Yânî Borç Ödemeyi Uzatma) Görmeyen Kimse Babı 17- İflas Etmiş Kimsenin Yâhud Fakirin Malını Satıp Da Bedelini Alacaklılar Arasında Bölüştüren Yâhud 0 Bedeli Kendisine Ve Yakınlarına Harcamasi İçin Müflise Ve Fakire Veren Kimse Babı 18- Bâb: Bir Adam, Bir Kimseye Belli Bir Müddete Kadar Ödünç Verdiği Yâhud Satış Akdinde Bedel İçin Bir Müddet Ta'yîn Ettiği Zaman (Bu Caizdir) 19- Borçtan Bir Kısmının İndirilmesi Hususunda : Şefaat Edilmesi Babı 20- Mal Zayi' Etmekten Nehyedilmesi Babı 21- Bâb: Hizmetçi, Efendisinin Malında (Koruma İle Vazifeli) Bir Güdücüdür. Hizmetçi O Malda Efendisinin İzni Olmadan Tasarruf Yapamaz Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle 43- KİTÂBUN FÎ'L-İSTİKRÂZ (Ödünç İsteme Hakkında Kitâb) [1] 1- Ödünç İsteme, Borçları Ödeme, Hacr, Teflîs Haklarında Bir Takım Bâblar [2] 2- Kendisinin Parası Olmaksızın Yâhud Parası Olup Da Hâzırında Bulunmayarak Borçla Bir Mal Satın Alan Kimse Babı [3] 1-.......Câbir ibn Abdillah (R) şöyle demiştir: Ben Peygamber (S) ile beraber gaza ettim. (Dönüşte) Peygamber (bindiğim durgun deve için) bana: — "Deven hakkında nasıl düşünüyorsun; bunu bana satar mısın?" dedi. Ben de: — Evet satarım, dedim ve deveyi Peygamber'e sattım. Peygamber Medine'ye gelince kuşluk vakti deveyi kendisine getirdim. Bana devenin bedelini (ziyadesiyle) verdi (sonra deveyi de ihsan buyurdu) [4]. 2-.......Âişe(R)'den: Peygamber (S) -Ebu'ş-Şahm denilen- bir Yahudi'den (beli) bir müddete kadar va'de ile bir mikdâr buğday satın aldı. ye demirden bir zırhı ona rehin verdi [5]. 3- İnsanların Mallarını Ödemek Yâhud Telef Etmek İsteyerek Alan Kimse Babı [6] 3-.......Ebû Hureyre(R)'den: Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "Her kim insanların mallarını ödemek isteyerek (bir muamele sebebiyle) alırsa, Allah o kimseye ödemeyi müyesser kılar. Her kim de halkın mallarım telef etmeyi kasdeyleyerek alırsa, Allah da onu telef eyler" [7]. 4- Borçları Ödeme(Nin Vucûbu) Babı Ve Yüce Allah şöyle buyurdu: "Şübhesiz ki Allah size emânetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmeylemenizi emreder. Allah bununla size, gerçek ne güzel Öğüt veriyor. Şübhe yok ki Allah hakkıyle işitici, hakkıyle görücüdür" (en-Nisâ: 58) [8]. 4-.......Ebû Zerr (R) şöyle demiştir: Ben (bir seferde) Peygamber'in beraberinde bulundu [24.09.2023 01:04] Annem: 18- "Îmân Ancak Ameldir" Diyen Kimse Babı Yüce Allah'ın: "İşte bu, sizin yapa geldiğiniz iyi amelleriniz sayesinde mîrasçı kılındığınız Cennettir" (Zuhrûf: 43/72; küçük fark ile A'râf: 7/43) Ve ilim ehlinden bir cemâat, Yüce Allah'ın şu: "İşte Rabb'ına and olsun ki onlara, topuna yapmakta oldukları şeylerden elbette soracağız" (Hıcr: 13/92-93) kavli hakkında (sorulacak şey) "La ilahe illa'llâh”tır dediler. Ve bir de "Artık çalışanlar da bunun gibi (bir murâd için) çalışmalıdır" (Sâffât: 37/61) buyurduğu için (îmân kalbin, lisanın ve a'zâların amelidir). 26 Bize İbn Şihâb, Saîd ibn Museyyeb (93 ? 95)'den; o da Ebû Hureyre (radıyallahü anh)'den tahdîs etti (şöyle demiştir): Rasûlüllah'a: - Amelin hangisi efdaldir? diye soruldu. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): - Allah'a ve Rasûl'üne îmân etmektir, buyurdu. - Ondan sonra hangisi? diye soruldu. - Allah yolunda cihâddır, buyurdu. - Ondan sonra hangisi? denildi. - Makbul olmuş haccdır, cevâbını verdi [24.09.2023 01:04] Annem: Hepiniz birer sorumlusunuz ve hepiniz yönettiklerinizden mesulsünüz. Devlet başkanı bir sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. Evin beyi bir sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. Evin hanımı da bir sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. Hizmetçi de efendisinin malı üzerinde bir sorumludur ve yönettiklerinden mesuldür. (Buhârî, İstikrâz, 20) [24.09.2023 01:05] Annem: - عَنْ أَبِى الدَّرْدَاءِ رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ، قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ - إِذَا دَعَا الرَّجُلُ لأَخِيهِ بِظَهْرِ الْغَيْبِ قَالَتِ الْمَلاَئِكَةُ آمِينَ وَلَكَ بِمِثْلٍ - ابو الدرداء رضى الله عنە دن روايت اولوندى كه رسول الله صلى الله عليه وسلم افنديمز شويله بويورمشلردر - بر كيشى قاردشنه غيابنده دعا ايتديكى زمان ملكلر او دعايه آمين ديرلر. جناب حق سكا اونك مثلينى ويرسون ديرلر - Ebu’d-Derdâ (r.a.)’den rivayet olundu ki, Rasülüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır - Bir kişi kardeşine gıyabında dua ettiği zaman Melekler o duaya ‘Amin’ derler. Cenab-ı Hak sana onun mislini versin derler. - Sünen-i Ebî Davud, Kitabü’l-Vitir, h. 1536 [24.09.2023 01:05] Annem: Ey iman edenler! Allah'ı çokça zikredin. Onu sabah akşam tespih edin. O, sizi karanlıktan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah müminlere çok merhamet edendir. (Ahzâb, 33/41-43) [24.09.2023 01:06] Annem: 13/Ra'd 25 - Allah'a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanlar, Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya; işte lânet onlara, yurdun kötüsü (cehennem) de onlaradır. [24.09.2023 01:06] Annem: حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْعَلاَءِ، قَالَ حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ أُسَامَةَ، عَنْ بُرَيْدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، عَنْ أَبِي بُرْدَةَ، عَنْ أَبِي مُوسَى، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ " مَثَلُ مَا بَعَثَنِي اللَّهُ بِهِ مِنَ الْهُدَى وَالْعِلْمِ كَمَثَلِ الْغَيْثِ الْكَثِيرِ أَصَابَ أَرْضًا، فَكَانَ مِنْهَا نَقِيَّةٌ قَبِلَتِ الْمَاءَ، فَأَنْبَتَتِ الْكَلأَ وَالْعُشْبَ الْكَثِيرَ، وَكَانَتْ مِنْهَا أَجَادِبُ أَمْسَكَتِ الْمَاءَ، فَنَفَعَ اللَّهُ بِهَا النَّاسَ، فَشَرِبُوا وَسَقَوْا وَزَرَعُوا، وَأَصَابَتْ مِنْهَا طَائِفَةً أُخْرَى، إِنَّمَا هِيَ قِيعَانٌ لاَ تُمْسِكُ مَاءً، وَلاَ تُنْبِتُ كَلأً، فَذَلِكَ مَثَلُ مَنْ فَقِهَ فِي دِينِ اللَّهِ وَنَفَعَهُ مَا بَعَثَنِي اللَّهُ بِهِ، فَعَلِمَ وَعَلَّمَ، وَمَثَلُ مَنْ لَمْ يَرْفَعْ بِذَلِكَ رَأْسًا، وَلَمْ يَقْبَلْ هُدَى اللَّهِ الَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ ". قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ قَالَ إِسْحَاقُ وَكَانَ مِنْهَا طَائِفَةٌ قَيَّلَتِ الْمَاءَ. قَاعٌ يَعْلُوهُ الْمَاءُ، وَالصَّفْصَفُ الْمُسْتَوِي مِنَ الأَرْضِ. Ebu Musa r.a., Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu söylemiştir: "Allah'ın benim aracılığımla gönderdiği hidayet ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bazen toprağın öyle bir kısmına isabet eder ki bu kısım bereketlidir, suyu kabul eder, çayır ile bol ot yetiştirir. Bir kısmı da bir kayalık gibi olur, suyu üstünde tutar da Allah insanları onunla faydalandırır. Bu sudan hem içerler hem de hayvanlarını sularlar, ekin ekerler. Diğer bir kısmı ise düz ve kaypaktır. Ne suyu tutar, ne çayır bitirir. Allah'ın dinini anlayıp da Allah'ın benim aracılığımla gönderdiğinden yararlanan, bunu öğrenen ve öğreten kimse ile bunu duyduğu vakit kibrinden kafasını kaldırmayan ve Allah'ın benim aracılığımla gönderdiği hidayeti kabul etmeyen kişinin örneği işte budur Grades: Reference: Sahih Buhari 79 In-book reference: Kitap 3, Hadis 21 https://play.google.com/store/apps/details?id=com.islamicproapps.hadithpro [24.09.2023 01:08] Annem: ark: _Toc478555550'>* VARİS LEHİNE VASİYET OLMAZ.. 274 FERAİZ BÖLÜMÜ.. 275 * FERAİZ (VARİSLERİN PAY HAKLARI) İLMİNE TEŞVİK.. 275 * CEDDE (BÜYÜKANNE)NİN PAYI 275 * KELÂLE. 275 * KÂTİLİN MİRASI 275 * ÇOCUĞUNU İNKÂR EDEN.. 276 * ÇOCUK İDDİA ETME. 276 * MİRASLARIN TAKSİM ÇEŞİTLERİ 277 CİHAD BÖLÜMÜ.. 277 * ALLAH YOLUNDA CİHADIN FAZİLETİ 277 * BİR GAZİYİ TEÇHİZ ETMENİN FAZİLETİ 277 * ALLAH YOLUNDA NAFAKANIN FAZİLETİ 277 * ALLAH YOLUNDA RİBAT.. 278 * ALLAH YOLUNDA NÖBET.. 279 * CİHADA ÇIKMAK.. 279 * DENİZ GAZVESİNİN FAZİLETİ 280 * DEYLEM'İN FETHİ VE KAZVİNİN FAZİLETİ 280 * ALLAH YOLUNDA CİHAD İÇİN AT BESLEMENİN FAZİLETİ 280 * ALLAH YOLUNDA ÇARPIŞMANIN FAZİLETİ 281 * ALLAH YOLUNDA ŞEHİD OLMANIN FAZİLETİ 281 * SİLAH.. 281 * SİLAH YERLİ OLMALI 282 * ALLAH YOLUNDA ATMAK.. 282 * SAVAŞ SIRASINDA ALIM-SATIM... 283 * MÜBAREZE (TEKE TEK SAVAŞ) VE SELEB.. 283 * GULÛL (GANİMETTEN ÇALMA) 284 * NEFEL (GANİMETTEN AYRI OLARAK VERİLEN PARA) 284 * DEVLET BAŞKANININ SAVAŞA YOLLADIĞI ORDUYA TAVSİYESİ 285 * ALLAH'A İSYANDA KULA İTAAT YOK.. 285 * BİATA VEFA GEREKİR.. 285 MENÂSİK (HAC VE UMRE) BÖLÜMÜ.. 286 * HACCA GİTME. 286 * HACCIN FARZ KILINMASI 286 * HACC VE UMRENİN FAZİLETİ 286 * HACININ DUASINDAKİ FAZİLET.. 286 * ÖLENE BEDEL HACC.. 287 * HAYATTA OLAN GÜÇSÜZE BEDEL HACC.. 287 * MİKAT YERLERİ 288 * İHRAM... 288 * İHRAMLIYA GÖLGELİK.. 288 * HACCDA İHRAMDAN ÇIKMA ŞARTI 289 * HAREM-İ ŞERİFE GİRME ÂDÂBI 289 * HACERÜ'L-ESVED'İ İSTÎLAM... 289 * TAVAFIN FAZİLETİ 290 * HACC-I İFRAD.. 290 * HACC-I KIRAN.. 291 * HACCI FESHETMEK.. 291 * UMRE. 291 * RAMAZANDA UMRE. 291 * ZÜLKADE AYINDA UMRE. 292 * MİNAYA ÇIKMA.. 292 * ARAFAT'TA DUA.. 292 * ARAFAT'TAN MÜZDELİFE'YE DÖNÛŞ.. 293 * MÜZDELİFE'DE VAKFE. 293 * AKABE CEMRESİ (İLK TAŞLAMA YERİ)NDE DURULMAZ.. 293 * TELBİYEYİ KESME ZAMANI 293 * KURBAN BAYRAMINDA HUTBE. 294 * ZEMZEM İÇME ADABI 295 * MUHASSAB NAM MEVKİDE KONAKLAMA.. 296 * VEDA TAVAFI 296 * İHRAMLININ AV CEZASI 296 * İHRAMLIYA AV HAYVANI YEMEK YASAKTIR.. 297 * DİŞİ VE ERKEK HAYVANLARDAN MEKKE'YE KURBAN GÖNDERME. 297 * MEKKE EVLERİNİ KİRAYA VERME. 297 * MEKKE'NİN FAZİLETİ 298 * MEDİNE'NİN FAZİLETİ 298 * YAĞMUR YAĞARKEN KA'BE'Yİ TAVAF. 299 * YAYA OLARAK HACC YAPMAK.. 299 KURBANLAR BÖLÜMÜ.. 300 * RESÛLULLAH'IN KURBANLARI 300 * KURBAN BAYRAMINDA KESİLEN KURBAN VACİB Mİ?. 300 * KURBAN KESMENİN SEVABI 300 * MÜSTEHAB OLAN KURBANLAR.. 301 * KAÇ DAVAR BİR DEVE YERİNE GEÇER?. 301 * KURBANIN ASGARİ YAŞ HADDİ 301 * KURBAN NİYETİYI.E SATIN ALINAN HAYVAN SAKATLANIRSA.. 302 * AİLE EHLİ YERİNE BİR DAVAR KURBAN ETME. 302 * BAYRAM NAMAZINDAN ÖNCE KURBAN KESİLMEZ.. 302 * KURBAN ETİNDEN YEME. 303 ZEBAİH (BOĞAZLANAN HAYVANLAR) BÖLÜMÜ.. 303 * AKÎKA.. 303 * FERÂ'A VE ATÎRE. 303 * KESİM GÜZEL OLMALI 303 * SAĞMAL HAYVANI KESME YASAĞI 304 * HAYVANI HEDEF YAPMA YASAĞI 304 * VAHŞİ EŞEKLERİN ETİ 304 AV BÖLÜMÜ.. 304 * MECUSİNİN KÖPEĞİ 305 * OK-YAYLA AVLANAN HAYVANIN HÜKMÜ.. 305 * BALIK VE ÇEKİRGE AVI 305 * ÖLDÜRÜLMESİ YASAK HAYVANLAR.. 306 * KELERİ ÖLDÜRMENİN HÜKMÜ.. 306 * KURT VE TİLKİ 306 * KERTENKELE. 307 * SU YÜZÜNDE DURAN ÖLÜ BALIĞIN HÜKMÜ.. 307 * KARGANIN HÜKMÜ.. 307 YİYECEKLER BÖLÜMÜ.. 308 * YEMEK YEDİRME. 308 * BİR KİŞİLİK YEMEK İKİ KİŞİYE YETER.. 308 * YEMEK SIRASINDA ELİ YIKAMA.. 308 * DAYANARAK YEMEK.. 309 * YEMEK SIRASINDA BESMELE. 309 * SAĞ ELLE YEMEK.. 309 * KENDİ ÖNÜNDEN YEMEK.. 310 * TİRİTİ YEMEYE YANLARDAN BAŞLAMALI 310 * YEMEKTEN HİZMETÇİYE DE İKRAM... 310 * YEMEĞİN BAŞINDAN KALKILMAZ.. 310 * YEMEĞE BUYUR ETME. 311 * MESCİDDE YEMEK.. 311 * KABAK.. 311 * ET YEMEĞİ 312 * ETİN EN GÜZEL TARAFI 312 * KADİD YANİ GÜNEŞTE KURUTULMUŞ ET.. 313 * TUZ.. 313 * ZEYTİNYAĞI 314 * SÜT.. 314 * KURU HURMA.. 314 * YAŞ HURMAYI KURU HURMAYLA YEMEK.. 314 * HAS UNDAN YAPILAN EKMEK. [24.09.2023 01:08] Annem: عَنْ أبي عبدا لرحمن عَبْدِ اللهِ بْنِ عُمَرَ بْنِ الْخَطّاَبِ عَنِ النَّبِيِّ قال رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: إن اللَّهَ عز ورجل يَقْبَلُ تَوْبَةَ الْعَبْدِ مَا لَمْ يُغَرْغِرْ . Ebû Abdurrahman Abdullah ibn Ömer ibni’l Hattâb (Allah Onlardan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Bir kul can çekişmeye başlamadıkça Allah onun tevbesini kabul eder.” (Tirmîzî, Deavât 98) [24.09.2023 01:09] Annem: (Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldan taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır. Tirmizî, Birr, 36. [24.09.2023 01:09] Annem: Allah’ım! Ayakta iken beni İslâm ile koru, otururken beni İslâm ile koru, uyurken beni İslâm ile koru, hakkımda hiçbir düşman ve hasetçinin isteğini yerine getirme. Perçeminden tuttuğun şeylerin şerrinden Sana sığınırım. Her türlü hayrı Senden isterim ki bütün hayırlar Senin elindedir. (İbn Hıbban, "Ed’ıye", No: 934) [24.09.2023 01:09] Annem: Tarihte Bugün • II. Selim’in Tahta Çıkışı 1566 • Dünya Kalp Günü Kuveyt Türk Dijital Takvim https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim [24.09.2023 01:09] Annem: Günün Ayeti “İnsana nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirip yan çizer; ona bir de zarar ziyan dokunacak olsa iyice karamsarlığa düşer.” İsra 83 [24.09.2023 01:10] Annem: Günün Hadisi “Kulunun tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu memnuniyet, sizden birinin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden fazladır.” Buhârî, Daavât 4 [24.09.2023 01:10] Annem: SAĞLIKLI BİR KALP İÇİN 8 ALTIN TAVSİYE 1.Beslenmeye Dikkat Edin: Doymuş yağdan fakir; lif, antioksidan, tekli doymamış yağ ve balıktan zengin bir diyet, kalp damar hastalıkları üzerine olumlu etki yapıyor. 2.Fazla Kilolarınızdan Kurtulun: Fazla kilolu olmak koroner kalp hastalığı, kalp yetersizliği ve inme için de risk oluşturmaktadır. 3.Egzersiz Yapın: Fiziksel aktivite azlığı ve fizik kondisyon yetersizliği kalp damar hastalıklarının oluşumunda önemli bir risk faktörüdür. 4.Stresten Uzak Durun: Stres, öfke ve depresyon kalp damar hastalıklarının oluşma riskini artırıyor. 5.Sigarayı Bırakın: Sigara kullanımı, kalp damarlarının tıkanmasına dolayısıyla kalp krizine sebep olmaktadır. 6.Kan Şekerinizi Kontrol Altına Alın: Kan şekerinizi kontrol altına almak için sağlıklı beslenmeye özen gösterin, ideal kilonuza ulaşın ve haftada en az 2 gün 30 dakika düzenli egzersiz yapın. 7.Tansiyonunuzu Kontrol Altına Alın: Tansiyon kontrollerinizi düzenli olarak yapmayı unutmamalısınız. 8.Kalp Kontrollerini Yaptırmayı İhmal Etmeyin: Düzenli yapılan testler de hastalıkların ciddi boyutlara varmadan tespit edilmesini sağlıyor. Kuveyt Türk Dijital Takvim https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim [24.09.2023 01:11] Annem: S özlükte “kvm” kökünden türemiş olan istikamet; “doğ- ruluk, dürüstlük, adalet, itidal, itaat, sadakat ve dürüst- çe yaşama” anlamlarına gelir. İstikamet kavramı, dim- dik ayakta durarak şekil düzgünlüğü ile değer kazanma, sağlam bir toplumsal yapı oluşturma, kıvamında bir kullukla kı- yamete hazırlanma manalarını da içermektedir. Kavram olarak “dosdoğru yol üzerinde sapmadan ilerleme; doğ- ruluk, aşırılıklardan uzaklık, sebat ve kararlılık” demektir. “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol!” (Ahmed, Müsned, III, 413; IV, 385; Müslim, İman 62.) hadisini açıklarken Aynî; istikameti, “Allah’ın kitabına ve Peygamber’in sünnetine sarılıp bunlardan kopma- dan yaşama” şeklinde açıklamıştır. Bu konuda, sufilerden Ebu Ali el-Cuzcani şöyle der: “Keramet derdine düşme, istikamet sahibi olmaya çalış; çünkü nefsin seni keramet talebine zorlarken Rab- bin senden istikamet beklemektedir.” (Kuşeyri, II, 440-441; S. Uludağ-M. Çağrıcı, İstikamet, DİA, XXIII, 348-349.) Tanımlardan da anlaşılacağı üzere istikamet sahibi olmak için Kitap ve sünnete sarılmak, bu yolda kararlılıkla sebat etmek ge- rekmektedir. Bunun için de nefis ve hevanın arzularına uymamak lazımdır. İstikamet sahibi olan kişi aşırılıklardan uzak mutedil, söz ve davranışlarında ölçülü/dengeli olan kimsedir. İstikamet sahibi olan kişi, Rabbine, Resul’üne ve insanlara karşı sadakatli ve dürüst olan kimsedir. İstikamet sahibi olmak; dinç, diri, dina- mik olmayı beraberinde getirir. İstikamet, her bakımdan kişinin kıvamında olması, değerleri ayağa kaldırarak kendisinin kıyamda olmasını gerektirir. Kıvamında bir iman, kıvamında bir kulluk, kı- vamında infak, kıvamında zühd ve takva sahibi olmak gibi. İstika- mette ruh-beden, mana-madde bütünlüğü ve düzgünlüğü vardır. Dosdoğru olmakla emrolunduk Yüce Allah, önce Peygamber’ine istikamet üzere olmasını em- retmiştir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) asıl görevi de insanları istika- met çizgisinde tutmaktır. Bu konuda pek çok ayet vardır: “Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür.” (Hud, 11/112.) “Bundan dolayı artık sen birliğe çağır ve emrolunduğun gibi doğru ol; onların hevesleri- ne uyma ve şöyle söyle: ‘Allah’ın indirdiği kitaba inandım; aranızda adaletle hükmetmek ile emrolundum; Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir; bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz kendinizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar; dönüş O’nadır.’” (Şura, 42/15.) “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” ayeti, Peygamberimizi ihtiyar- lattığı söylenen ayettir. Bu konuda Peygamberimiz, “Beni Hûd suresi ve kardeşleri (Vakıa, Hakka, Mürselat, Nebe, Tekvir, Gaşiye) ihtiyarlat- tı.” (İbn Kesir, Hâzin tefsirleri, Hud, 11/112.) buyururken bunu açıkça ifade Dosdoğru olabilmek için müminler topluluğu olarak birlikte hareket etmek de son derece önemli ve gereklidir. Zira dosdoğru olmak, her zaman ve her şartta tek başına gerçekleştirilebilecek bir eylem olmayabilir. Onun için müminler iyiliği hayata hâkim kılma konusunda birbirlerine yardımcı olmalıdırlar. Zaten İslam kardeşliği, dini yaşamada kardeşinin yanında olmak değil midir? GÜNDEM Aylık Dergi | Eylül 2023 11 [24.09.2023 01:11] Annem: DİYANET ÇOCUK DERGİSİ | Eylül 2023 11 Ağzım dilim de kurumuş, bir su içeyim. Hii! Musluk su damlatıyor. Bir damla bile ziyan olmamalı. Tamirci tamirciiii! Allah Allah. Tamam başka bakkala sorarız. Dostum, haydi gidelim. Birkaç saat sonra... Hiç anlamadım ama ben çok susadım. Hem elimi yüzümü de yıkayıp temizlenmek istiyorum, saatlerdir dışarıdayız. Yok hayır olamaz, hayır hayıııır. Hayır, su yok. Hiç yok. Hiçbir yerde su yok. Kaç yere sorduk. Neler oluyor Allah aşkına böyle? Bir buçuk litrelik mi yok? Beş litrelik olsun o zaman. Çok susadık zaten. Hoş bulduk. Hoş bulduk. Oradan iki tane bir buçuk litrelik su verir misin? Yok ki. Oh çok şükür Allah’ım, rüyaymış. Spordan sonra yorgunluktan uyuyakalmışım burada.


