Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 22.05.2023 09:41
Günün yazısı
[28/2 21:33] Ömer Tarık Yılmaz: MENKIBE........... NASIRLI ELLER
Köylünün biri, Peygamber efendimizin yanına gelmişti. Resûlullah’a karşı fevkalâde hürmetinden dolayı elini uzatmadan oturdu. Zira elleri nasırlı ve çatlak olduğu için incitmekten çekindi. Duruma vâkıf olan Resûl-i Ekrem (sallahü aleyhi vesellem) kendi elini ona uzattı. Köylü hürmetle tuttu, muhabbetle musafahalaştılar. Fakat köylünün kalbinde bir eziklik meydana geldi.
- Yâ Resûlullah! Toprakla uğraşmaktan yarılarak nasırlaşan kaba ve sert ellerimle mübârek elinizi sıkıp incitmek istemedim.
Resûlullah efendimiz, köylünün bu mahcubiyetini, gidermek için, onun ellerini ellerinin arasına alarak buyurdu ki:
“Bu eller öyle eller ki, onları hem Allah, hem de Resûlü sever. Çalışan ve şerha şerha yarılan eller muhteremdir.”
SAĞLIK.............BAHARAT VE HASTALIKLAR
Sağlık açısından kullanılması tavsiye edilen birçok baharat vardır. Bu baharatlar yüzyıllardır alternatif tıp uzmanlarının tercihleri arasında yer alıyor.
Vanilya: İlk akla gelen şifası ruhsal hastalıklardır. Sinir sistemi hastalıklarını azaltır.
Tarçın: Hormonların sağlıklı çalışmasını sağlar. Kandaki insülin direncini de dengeliyerek şeker hastalarına fayda sağlar.
Karanfil: Güçlü bir ağrı kesici baharattır. Yemek sonrası çiğnenmesi tavsiye edilir ve ağız kokusunu engeller. Bakterileri azaltır, diş çürümesini önler..
Nane: Üst solunum yolları hastalıklarında kullanılır. Limon ile beraber kaynatıldığında boğaz enfeksiyonlarını iyileştirir.
Biberiye: Kas ve kemik ağrılarını keser ve sinüsleri açar.
Kekik: Her akşam bir çay bardağı kekik çayı toksin birikmesini engeller.
Zencefil: Vücudun enerjisini yükselterek bağışıklık sistemini güçlendiren en faydalı baharattır.
Zerdeçal: Karaciğerde biriken toksinleri temizler. .
Kişniş: Tohumu en fazla turşu yapımında kullanılır. Bu sayede probiyotik bağışıklığı güçlendirerek hastalıklara karşı korur.
Karabiber: Vücudun ısısını dengeler ve bakteri birikimini engeller. Bağışıklığı güçlendirir.
Kimyon: Sindirime çok faydalır. Sık sık hazımsızlık ve gaz problemi için tavsiye edilir.
Kırmızı Biber: İçindeki capsaicin maddesi sindirimin daha sağlıklı çalışmasını sağlar.
28.02.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[28/2 21:33] Ömer Tarık Yılmaz: el-Nahl Suresi 2
Kendi emrinden ruh (vahiy) ile melekleri, kullarından dilediği peygamberlere indirip şu gerçeği insanlara bildirin, buyuruyor: Benden başka hiçbir ilâh yoktur. Ancak benden korkun.
[28/2 21:33] Ömer Tarık Yılmaz: Tirmizi
Üç şey vardır, bunlar kimde bulunursa, Allah onun üzerine himayesini açar ve onu cennete koyar: 'Zayıflara rıfk, anne-bebaya şefkat, kölelere ihsan.
[28/2 21:34] Ömer Tarık Yılmaz: el-buri: Her şeyi uygun bir tarzda ve birbirine uygun yaratan.
[28/2 21:34] Ömer Tarık Yılmaz: Teravih Namazı : Hz. Peygamber buyurur: “Yüce Allâh Ramazan’da orucu farz kıldı, ben de (terâvih) namazını sünnet kıldım.” (İbn-i Mâce, Salât, 173)
“Kim, inanarak ve sevâbını Allâh’tan umarak Ramazan gecelerini ihyâ ederse, geçmiş günâhları affolunur.” (Buhârî, Terâvih, 46)
***
Ayşe vâlidemiz şöyle anlatır:
“Allâh Resûlü, Ramazan ayında bir gece mescidde nâfile namaz kılmıştı. Birçok kimse de ona iktidâ ederek namaz kıldı. Sabah olunca ashab, «Resûlullâh geceleyin mescidde namaz kıldı.» diye konuştular. Efendimiz ertesi gece de namaz kıldı. Halk, yine bunu konuştu; katılanların sayısı da iyice arttı. Üçüncü veya dördüncü gece insanlar yine toplandı. Öyleki mescit, onları alamayacak hâle gelmişti. Ancak Resûl-i Ekrem bu gece yanlarına çıkmadı. Sabah olunca Efendimiz:
«Yaptığınızı gördüm. Yanınıza çıkmaktan beni alıkoyan şey, namazın sizlere farz oluvermesinden korkmamdır.» buyurdu.” (Buhârî, Terâvih, 1; Müslim, Müsâfirîn, 177)
[28/2 21:34] Ömer Tarık Yılmaz: el-Yûsuf Suresi 101
…(Ey Rabbim!) Beni müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler arasına kat!
[28/2 21:34] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Savaşları ve Seferleri
Bedir Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)
Bedir Muharebesi veya Bedir Savaşı, 13 Mart 624 (17 Ramazan 2 H.) tarihinde Müslümanların, Mekkeli müşriklerle yaptığı ilk savaştır. Müşriklerin sayısı 950 veya bin idi. Yüz veya iki yüzü atlı, yedi yüzü develiydi. Çoğu zırhlıydı. Kureyş’in bütün büyükleri gelmişti. Yanlarına şarkıcı câriyelerini de aldılar, defler çaldırarak ve Müslümanları kötüleyen şiirler okutarak yola çıktılar. Hicretin ikinci yılı, Ramazan ayının on ikisiydi. Allâh Resûlü, Abdullâh bin Ümm-i Mektûm’u namazları kıldırmak üzere Medîne’de vekil bırakarak 313 kişilik ordusuyla şehirden çıktı. Bunların 64’ü Muhâcir, gerisi Ensâr’dandı. Üçü atlı, yetmişi develi, diğerleri de yaya idiler. Nihayetinde iki güç arasında vuku bulan Bedir Savaşı, mü’minlerin zaferiyle neticelendi.
Uhud Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)
Uhud Muharebesi veya Uhud Savaşı hicretin üçüncü yılında, 23 Mart 625 (7 Şevval 3 H.) Cumartesi günü vuku buldu. Bu savaş Mekkeli müşrikler tarafından Bedir Savaşı’ndaki kayıplarının öcünü almak ve Müslümanların yükselen gücünü kırmak için yapıldı. 70 sahabinin şehit düştüğü Uhud Savaşı’da Peygamber Efendimiz’in amcası, Allah’ın arslanı Hz. Hamza da şehit oldu.
Hendek Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)
Hendek Muharebesi veya Hendek Savaşı 31 Mart 627 (5 H.) tarihinde Yesrib’in (günümüzde Medine) Mekkeli müşrikler ve Beni Kureyza Yahudileri tarafından sonraki 27 gün boyunca kuşatılmasıdır. Hendek Savaşı Müslümanların Mekkeli müşrikler arasındaki üçüncü ve son muharebedir.
Hudeybiye Antlaşması (Detaylı bilgi için tıklayınız)
Hudeybiye Antlaşması ya da Hudeybiye Barışı, 628 yılı (6 H.) martında Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan barış antlaşmasıdır. Hudeybiye Barış Antlaşması ile Mekkeli müşrikler, Müslümanların siyasî varlığını resmen kabul etti.
Hayber'in Fethi (Detaylı bilgi için tıklayınız)
Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan Hudeybiye Muâhedesi’ni, görünüşteki durumuyla İslam cephesinin kuvvetsizliğine hamleden münafıkların bu tavrına Hayber Yahudileri de katılmıştı. Hz. Ali’nin büyük kahramanlıklar gösterdiği Hayber’in fethi 628 yılında (hicretin 7. yılı Muharrem ayı sonlarında) gerçekleşti.
Mute Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)
İslam devletinin Medine’de kurulmasından sonra 629 yılında (8 H.) Müslümanlarla Rumlar arasında yapılan ilk savaş.
Mekke'nin Fethi (Detaylı bilgi için tıklayınız)
Peygamber Efendimiz, 1 Ocak 630 yılında (10 Ramazan 8 H.) 10 bin kişilik bir ordu ile Medine’den çıktı. Dört koldan Mekke’ye giren İslam ordusu, 11 Ocak 630 yılında (20 Ramazan 8 H.) ciddi bir direnişle karşılaşmadan bu mübarek beldeyi fethetti.
Huneyn Gazvesi (Detaylı bilgi için tıklayınız)
Huneyn Gazvesi veya Huneyn Savaşı, hicretin sekizinci yılında, Mekke’nin fethinden on altı gün sonra pagan Hevâzin ve Sâkif kabileleriyle 27 Ocak 630 yılında (8 Şevval 8 H.) Huneyn vadisinde meydana geldi.
Tebük Seferi (Detaylı bilgi için tıklayınız)
Hz. Peygamber’in emriyle 630 yılında (9 H.), Şam’da toplanan 40 bin kişilik Bizans ordusuna karşı çarpışmak üzere Medine’den Tebük’e 30 bin kişilik İslam ordusu gönderildi. Bizans ordusu geri çekildiği için savaş yapılmadı. Tebük seferi, İslam devletine siyasi ve askeri anlamda zafer kazandırdı.
[28/2 21:34] Ömer Tarık Yılmaz: El-Fâtiha Suresi / 2
Fâtiha sûresi baştan sona bir duadan ibarettir. Kul bu sûreyi okuyarak Rabbine yalvarır, O’na istek ve ihtiyaçlarını arz eder. Fakat kulun bu isteklerini dile getirirken güzel bir girizgâhla söze başlaması gerekir. En güzel girizgâh ise, sınırsız kudreti karşısında boyun büküp el açarak yalvardığı zâtın yüceliğini, güzelliğini ve nimetlerini dile getirmektir. Bu sebeple Fâtiha sûresi, “Elhamdülillâh” diyerek âlemlerin Rabbi Allah’a hamdle başlar. Bu dua, kulun Allah’ın yüceliğini kabul ettiğini ve O’nun lütfettiği sayısız nimetlere şükrettiğini gösteren büyük bir tâzim ifadesidir. Bu bakımdan cennetliklerin en son duası da “Elhamdülillâh” olacaktır. (bk. El-Yûnus 10/10) Zira bu dua, hamd muhtevasına girebilecek bütün övgü, senâ ve yüceltmelerin gerçek mânada sadece Allah’a mahsus olduğunu bildirmektedir..
اَلْحَمْدُ (hamd); sözlükte övmek, senâ etmek, şükretmek ve methetmek gibi mânaları içine alır. Fakat tarif edildiklerinde bu kelimeler arasında bir kısım anlam farklarının bulunduğu görülür.
“Hamd”; hür iradesiyle verdiği nimetler ve yaptığı iyilikler karşılığında birini övmek, bütün iyiliklerin sahibi olması sebebiyle de ona gönülden teşekkür etmektir. Yani birinin hamde layık olması için, yaptığı iyilik ve güzelliklerin rastgele değil, irade ve istekle hâsıl olması gerekir. Hamd ederken, hamdettiğimiz varlığın iyilik ve nimetlerinin bize ulaşıp ulaşmaması önemli değildir. Önemli olan o şahsın böyle bir hamde liyakatidir. Dolayısıyla Allah’a hamd; Cenâb-ı Hakk’ın fiillerini ve eserlerini görüp O’nu yüceltmek, kemâli karşısında hayretlere düşüp hayranlık secdesine kapanmak, cemâli karşısında sevgiyle coşup taşmak ve sonsuz lutufları karşısında yüzü yerlere sürmektir.
Hamd; söz, fiil ve hâl ile olur. Sözlü hamd, dille yapılan övgüdür. Hak Teâlâ’yı, kendini övdüğü ve nasıl övülmek istiyorsa o şekilde senâ etmektir. Fiille hamd, Allah’ın rızâsını umup O’nun yüce katına yönelerek ibâdet, hayır ve hasenat kabilinden bedenî amelleri yerine getirmektir. Bu da ancak her azanın yaratılış hikmetine uygun biçimde kullanılmasıyla mümkün olur. Halle hamd ise kalbî duygularla gerçekleşir; ilmî ve amelî olgunlukla bezenmek ve üstün ahlâkî vasıflarla donanmak sûretiyle kazanılır.
“Şükür”, bize ihsan edilen nimetlerin ve iyiliklerin sahibine yapılan teşekkürdür. Bu, yalnız nimete karşı olur. Hamdde olduğu gibi şükür de hem dil, hem fiil hem de kalple yapılır. “Sana şükürler olsun Rabbim” demek dille, “namaz kılmak” fiille, Cenâb-ı Hakk’ın nimetleri karşısında eziklik duyarak kalbin teşekkür hissiyle dolması ise kalple şükre örnek teşkil eder. Her şeyin şükrü kendi cinsinden olur. Maddi imkânlarımızı Allah yolunda harcamak da en güzel şükürdür.
“Medih” de bir iyilik ve güzellik karşısında yapılır. Fakat hamdde olduğu gibi, sahibinin bu iyilik ve güzelliklerde iradesinin ve tesirinin olup olmaması şart değildir. Örneğin kişi, boyunun uzunluğu, yüzünün güzelliği gibi kendi iradesinin eseri olmayan meziyetleri sebebiyle övülebildiği gibi, cömertlik, fedakârlık, şecâat ve cesareti gibi iradesiyle sahip olduğu faziletleri sebebiyle de övülebilir.
Görüldüğü üzere hamdin sebebi, sadece hamd edene ulaşan nimet ve ihsanlar değil, hamde layık olan varlığın irade ve ihtiyara dayalı bütün güzellikleri, ihsanları ve iyilikleridir. Bu mânada hamd, yalnız Allah Teâlâ’ya mahsustur. Çünkü bütün iyilik ve güzellikleri yoktan yaratan sadece O’dur. Hür iradesiyle bunları var etmiştir. Başkalarına ait iyilik ve güzelliklerin de yaratıcısı O’dur. İnsanların kendi isteklerine bağlı iyilik ve güzelliklerde de Allah’ın mutlak iradesinin tecellileri vardır. Onların irade ve isteklerine bağlı olmayan her türlü iyilik ve g�
[28/2 21:34] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Hasan ve Hz. Muaviye
Hz. Hasan (ra) mübarek ve yüce Ehl-i Beyt silsilesinin iki büyüğünden birincisi ve seyyidlerin ceddidir.
Hz. Hasan'ın künyesi, Ebu Muhammed el-Hasan b. Ali b. Ebi Talib el-Kureyşi el-Haşimi şeklinde geçmektedir. Hicretin üçüncü yılında Medine'de doğdu. Hz. Ali (ra) oğluna Harb ismini vermek istemişse de Peygamber Efendimiz (sav) daha önceleri bilinmeyen ve cahiliye döneminde kullanılmayan 'Hasan' ismini bizzat kendisi vermiş ve kulağına ezan okumuştur. Yine, Ebu Muhammed künyesi de kendisi tarafından verilmiştir. Doğumunu takip eden yedinci günde Hz. Peygamber (sav) akika kurbanını kestirmiş ve Hz. Fatima'dan (ra) saçının ağırlığınca fakirlere gümüş dağıtmasını istemiştir.
Kaynaklarda Hz. Hasan'ın (ra) dedesine çok benzediği nakledilmektedir. Hatta bu özelliğinden dolayı Hz. Ebubekir (ra) tarafından 'Ey Nebi'ye benzeyen, Ali'ye benzemeyen' şeklinde hitap edildiği ve bu hitabın babası Hz. Ali tarafından tebessümle karşılandığı bildirilmektedir.
Hz. Hasan (ra) kardeşi Hz. Hüseyin (ra) ile birlikte halife Hz. Osman'ın (ra) isyancılara karşı korunmasında görev almış ve evine su taşımışlardır. Bu olaydan evvel Horasan'a Sad b. As komutasında düzenlenen sefere iştirak etmişlerdir.
Hz. Ali'nin (ra) halife olmasına karşı çıkan Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvam ve Küfelileri ikna etmek için Ammar b. Yasir ile beraber Küfeye gitmiş ve biat etmelerini sağlamıştır. Cemel olayı ve Sıffin Savaşında babasının yanında bulunmuştur. Hz. Ali (ra), kendisinden sonra Hz. Hasan'a (ra) biat edilmesi konusundaki soruya, 'Ne emrederim ne de nehy ederim.' şeklinde karşılık vermiştir.
Hz. Ali'nin (ra) şehid edilmesinden sonra Küfeliler Hz. Hasan'a (ra) biat etti. Bu sırada Hz. Hasan'da (ra) Emevilerin ırkçı tutumlarını benimsemiyordu. Çünkü, 'Hasan ve Hüseyin'in Emevilere karşı mücadeleleri ise, din ve milliyet muharebesi idi. Yani, Emeviler devlet-i İslamiyeyi Arap milliyeti üzerine istinat ettirip, rabıta-i İslamiyeti rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihette zarar verdiler.' (Mektubat, 58) Buna karşılık Hz. Muaviye Küfelileri kendi tarafına geçirmek için harekete geçti. İki tarafta da askeri hazırlıklar başlamış, ordular hazırlanmıştı. İki ordunun Medain'e doğru hareket etmesi ve bir savaş ihtimalinin belirmesi üzerine meselenin barış yoluyla halledilmesi için karşılıklı mektuplaşmalar başladı.
Kan dökülmesine asla rıza göstermeyen Hz. Hasan'ın (ra) bu düşüncesini taraftarlarına beyan etmesi, Haricilerin tepkisine yol açmış ve O'nu küfre düşmekle itham edip üzerine saldırmışlardır. Bilahare öldürmek maksadıyla tekrar suikast düzenleyerek kendisini yaralamışlardır.
Fitnenin ve kardeş kavgasının daha fazla yayılmasına gönlü razı olmayan Hz. Hasan (ra), Hz. Muaviye (ra) ile anlaşma yoluna giderek halifelikten feragat etti.
Maddi saltanat yerine manevi saltanat
Hz. Hasan (ra) bu feragati ile bir dünya saltanatı kaçırıp kan dökülmesini önledi. Fakat bunun yanında manevi bir saltanat kazanmış oldu. Risale-i Nur'da bu olayın içyüzü şöyle anlatılır:
'Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, mânevî bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile mânevî saltanatın cem'i gayet müşküldür. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi-tâ, kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın.'
'Onların elleri muvakkat ve surî bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimî bir saltanat-ı maneviyeye tayin edildiler. Âdi valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular.' (Mektubat s. 58, 59)
Hz. Hasan (ra), saltanattan feragat ederken Hz. Muaviye (ra) ile bir antlaşma yapmıştı. Bu antlaşmaya göre; intikam maksadıyla kimsenin tutuklanmaması, milliyetine bakılmaksızın herkes için emniyetin sağlanması, işlenmiş suçların affedilmesi, Hz. Muaviye'nin (ra) ölümünden sonra yerine kimsenin tayin edilmemesi ve yeni halifenin Müslümanların katılımıyla seçilmesi hükme bağlanmıştı.
Hz. Hasan (ra) Hz. Muaviye (ra) ile anlaşma yaptıktan sonra Küfe'ye döndü. Bu hareketi ile Peygamber Efendimizin (asm) hadisine masadak olup, Müslümanlar arasında kan dökülmesini önlemiş, barış ve huzurun sağlanmasına vesile olmuştu. Hz. Peygamber (asm) bir gün minberden sahabelere;
'Benim bu oğlum Hasan, Efendidir. Allah onun vasıtasıyla iki büyük grubun arasını düzeltecektir.'
buyurmuşlardır. Nitekim kırk yıl sonra İslam'ın iki büyük ordusu karşı karşıya gelmiştir. Hz. Hasan (ra) Hz. Muaviye (ra) ile anlaşma yoluna gidip Peygamber Efendimizin (asm) mucizesini tasdik etmiştir. (Mektubat s. 98)
Daha sonra ailesiyle birlikte Medine'ye geçerek vefatına kadar siyasetten uzak bir hayat yaşamıştır. Burada hanımı Cade binti Eşas bin Kays tarafından zehirletilmiş ve akabinde vefat etmiştir.
Hz. Hasan (ra) Ehl-i sünnet alimleri tarafından Hulefâ-yi Râşidîn'in beşincisi olarak kabul edilmiştir. Çünkü Hz. Peygamberin (asm) 'Benden sonra hilafet otuz yıldır.' hadisleri, Hz. Hasan'ın (ra) hilafeti ile tamamlanmaktadır.
Peygamber Efendimizin (asm) soyunu devam ettiren iki torunundan biri olan Hz. Hasan'ı (ra) Rasül-ü Ekrem (asm) çok severdi. Bunu söz ve davranışlarıyla gösterirdi. Bediüzzaman Hazretleri, Peygamberimizin (asm) bu sevgisini, 'Hazret-i Hasan'dan (r.a.) teselsül eden nuranî nesl-i mübarekinden, Gavs-ı Âzam olan Şah-ı Geylânî gibi pek çok mehdî-misal verese-i nübüvvet ve hamele-i şeriat-ı Ahmediye (asm) olan zatların' hesabına olduğunu ifade eder. Hazret-i Hasan'ın (ra) başını öpmesini, 'O zatların istikbalde edecekleri hizmet-i kudsiyelerini nazar-ı nübüvvetle görüp takdir ve istihsan etmiş. Ve takdir ve teşvike alâmet olarak, Hazret-i Hasan'ın (r.a.) başını öpmüş.' (Lem'alar s. 26) şeklinde değerlendirir. Hz. Hasan'ın (ra) soyundan gelen bu kişilere 'şerif' denilmiştir.
Ayrıca Peygamberimiz (asm) bazı tavır ve sözleriyle Aba ehlini (Hz. Ali, Hz. Fatima, Hz. Hasan ve Hüseyin) tathir etmiştir. Resuli Ekrem (asm) mübarek abasını üstlerine örterek Ahzap Suresi 33. ayetle 'Ey Peygamber ailesi, Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor.' şeklinde dua ederek, otuz kırk yıl sonra Müslümanlar arasında çıkacak olan fitne ve kan dökmeleri nübüvvet nazarıyla görmüş, o dönemi yaşayacak olan Aba ehlinin masumiyetine dikkat çekmiştir. Bu hareketiyle, Hz. Ali'nin '...Hazret-i Hasan'ı (r.a.), yaptığı musalâha ile ümmete ettiği iyiliğini vazife-i risalet noktasında tebrik ediyor ve Hazret-i Fatıma'nın (ra) zürriyetinin nesl-i mübareki, âlem-i İslâmda Ehl-i Beyt ünvanını alarak âli bir şeref kazanacaklarını... ilan ediyor' (Lem'alar s. 97)
Not: İslam Tarihinde yaşanmış olaylar hakkında detaylı bilgiler için geniş kaynaklara bakmanızı rica ederiz.
[28/2 21:34] Ömer Tarık Yılmaz: İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. Ama içinizden cimrilik yapanlar var. Kim cimrilik yaparsa ancak kendi zararına cimrilik yapmış olur. Allah her bakımdan sınırsız zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer ondan yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar. - Muhammed - 38. Ayet
[28/2 21:34] Ömer Tarık Yılmaz: Kim bir namazı kazaya bırakırsa, sanki onun çoluk çocuğu ve malı mülkü elinden alınmış gibidir. - İbni Hibban
[28/2 21:34] Ömer Tarık Yılmaz: “Biz Kur’an’ı sana mutsuz olasın diye indirmedik. Ancak Allah korkusu taşıyanlar için öğüt olsun diye indirdik.” - Tâ-Hâ, 20/2-3
[28/2 21:35] Ömer Tarık Yılmaz: Padişahın biri bahar mevsiminde tebdil-i kıyafetle dolaşırken, yaşlı bir çiftçinin bahçesinde meyve fidanı diktiğini görür. Selam verir ve sorar: – Sen bu fidanları dikiyorsun ama meyvelerini yiyebilecek misin? Yaşlı çiftçi bilgece bir cevap verir: – Efendim, dedelerimiz ve babalarımız dikti biz yedik, biz de dikelim ki çocuklarımız yesin. Bu cevap padişahın hoşuna gider ve yaverine; – Şuna bir kese altın ver, der. Çiftçi; – Efendim, gördünüz mü, herkesin diktiği fidanları yıllar sonra ürün verir, benimkisi hemen verdi, der. Bu cevabı da çok beğenen padişah, şuna bir kese altın daha verin, der. Bir anda iki kese altın sahibi olan çiftçi aynı bilgelikle cevap verir: -Efendim, herkesin meyvesi yılda bir ürün verirken, bakın benim meyvelerim peş peşe iki ürün verdi, der. Padişah; – Şu adama bir kese altın daha verin, hemen uzaklaşalım, ihtiyara cevap yetişmiyor, bu gidişle hazineyi boşaltacak, der. - PEŞPEŞE İKİ ÜRÜN VEREN MEYVE
[28/2 21:35] Ömer Tarık Yılmaz: Haccın Farziyetinin Sebebi ve Edasının Fevrî Olup Olmadığı
30- Haccın farz olmasına sebeb Beytullah'ın (Kabe'nin) bulunmasıdır. Bu kutsal mabedi ziyaret için Yüce Allah'ın emri ile hac farz kılınmıştır. Bu sebeb tekerrür etmediği için haccın farziyeti de tekrarlanmaz. Mükellef olan kimsenin ömründe bir defa hac etmesiyle bu farz yerine getirilmiş olur. Öyle ki, akıl ve baliğ olan bir müslüman fakir iken yürüyerek hac etmiş olsa, sonradan zengin olmakla tekrar hac yapması gerekmez.
31- Hac, Hazret-i Peygamberin hicretlerinin dokuzunca yılında farz kılınmıştır. Bu sene Resûlüllah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından Ebû Bekir Es-Sıddık (radıyallahu anh) Hac Emiri tayin buyurulmuştu. Hicretin onuncu yılında da Peygamber Efendimiz Mekke'ye yönelerek hac farizasını yerine getirmişlerdi.
32- Hac farizasını yerine getirmeye gelince, bu fevrî (farz olunca hemen
[28/2 21:36] Ömer Tarık Yılmaz: hususu, tefsirde ve usul ilminde bilimsel açıdan tartışmalı bir meseleyi meydana getirmiştir ki bilhassa iman, namaz ve kırâet konularıyla ilgilidir.
Said b. Cübeyr Zührî, Atâ ve İbnü Mübarek hazretleri besmelenin başında bulunduğu her sûreden birer âyet olduğunu söylemişlerdir ki, Kur'ân'da yüz onüç âyet eder. İmam Şâfiî hazretleri ve talebeleri bu görüş üzerindedirler. O halde Fâtiha'nın yedi âyetinden birincisi besmeledir. Ve 'en'amte aleyhim' bir âyet başı değildir. Bunun için Şâfiîler namazda besmeleyi yüksek sesle okurlar. Çünkü Şâfiîler diyorlar ki; selef (ilk dönem alimleri) bu besmeleleri Mushaflarda yazmışlar, bunun yanında Kur'ân'ın âyet olmayan şeylerden tecrid etmesini tavsiye etmişlerdir. Ve hatta Fâtiha'nın sonunda 'âmîn' bile yazmamışlardır. Eğer sûrelerin başındaki besmeleler Kur'ân olmasaydı onları da yazmazlardı. Kısacası Mushaf'ın iki kapağı arasında Kur'ân'dan başka birşey bulunmadığında İslâm alimlerinin ittifakı vardır. Ve bunu destekleyen özel hadisler de rivayet edilmiştir. O hadislerden birisi İbn Abbas (r.a.)'dan: 'Besmeleyi terk eden Allah'ın kitabından yüz ondört âyet terketmiş olur.' Ebu Hüreyre (r.a.)'den: 'Resulullah efendimiz 'Fâtihatü'l-Kitab (Fâtiha sûresi) yedi âyettir, bunların başı
'Bismillahirrahmanirrahim'dir buyurdu. Ümmü Seleme (r.a.)'den: 'Resulullah (s.a.v.) Fâtiha'yı okudu ve 'Bismillahirrahmanirrahim elhamdülillahi rabbil âlemîn'i bir âyet saydı. O halde Fâtiha'dan bir âyet değilse, âyetin bir kısmıdır. Bundan dolayı namazda okunması farzdır ve yüksek sesle okunur. İmam Şâfiî gibi Ahmed b. Hanbel hazretlerinden de bu iki hadis arasında tereddütlü iki rivayet vardır.
Diğer taraftan İmam Mâlik hazretleri Kur'ân'ın her yerinde dahi Kur'ân'dan olduğu açıkça ve tevatür yoluyla belli olacağı, halbuki hakkında değişik görüşler bulunan bir sözün Kur'ân'dan olduğuna hükmedilemiyeceğinden dolayı ve Medine halkının geleneğine dayanarak sûre başlarındaki besmelelerin ne Fâtiha ne de diğer sûrelerden, ne de bütün Kur'ân'dan özel bir parça olmadığına ve Neml Sûresi'ndeki âyetten başkasında besmelenin Kur'ân olmayıp sûreleri birbirinden ayırmak ve teberrük (mübarek sayıldığı) için yazıldığı görüşünü ileri sürmüş ve bundan dolayı namazda ne yüksek sesle ne de gizli okunması uygun olmaz demiştir. Bunun için Mâlikîler namazda besmeleyi okumazlar.
Hanefîlere gelince, bu mezhebin en sıhhatli görüşü şudur: Sûrelerin başındaki besmele başlı başına bir âyet olarak Kur'ân'dandır. Ve sûrelerin hiç birinin bir parçası olmayarak sûreleri birbirinden ayırmak ve sûre başında teberrük olunması için inmiştir. Gerçekten yukarıda zikredilen karşıt iki değişik görüş ve delil içinde ortaya çıkan kat'î olarak bilinen nokta budur. Madem ki, yukarıda açıklanan şartlar gereğince mushafın her iki kabı arasında Kur'ân'dan başka birşey yazılmadığına dair ittifak vardır; o halde sûre başlarındaki besmeleler de Kur'ân'dandır. Şâfiî'nin ileri sürdüğü delilin kesin iddiası budur. Madem ki besmelenin, başında bulunduğu sûrelerden bir parça olduğunu bildiren açık mütevatir bir delil de yoktur, o halde hiç birinden bir parça da değildir. İşte Mâlikî delilinin kesin iddiası da budur. Bundan dolayı iki delilin birbirine yakın bu noktalarının birlikte ifade ettiği mânâ da; söylediğimiz gibi besmelenin bütün sûrelerden ayrı başlıbaşına bir âyet olmasıdır ki, bu konuyla ilgili değişik 'ahad haber'lerden çıkan ortak hüküm de bu olur. O halde Fâtiha gibi, besmelenin her namazda okunması vacip değildir. Fakat gerek namazda ve gerek namaz dışında her Kur'ân okunuşunun ve her önemli işin başında okunması sünnettir. Bunun için namazın her rekatında, kırâetin başında okuruz, ortasında okumayız. Ancak Fâtiha'nın bir parçası olduğu anlaşılmasın diye kırâeti yüksek sesle oku
[28/2 21:36] Ömer Tarık Yılmaz: 3594 - Yine Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Misvak ağız için temizlik vasıtasıdır. Rab Teâla için de rıza vesilesidir.''
Nesâi, Tahâret 5, (1, 10).
3595 - Hz. Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalatu vesselam'a uğramıştım. Elindeki bir misvakla dişlerini misvaklıyordu ve ü, ü diye bir ses çıkarıyordu, misvak ağzındaydı, sanki kusuyor gibiydi.'
Buhari, Vudü 73; Müslim, Tahâret 46, (255); Ebu Dâvud, Tahâret 26, (49); Nesâi, Tahâret 3, (1, 9).
3596 - İbnu Ömer radıyallahu anhüm anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Rüyamda gördüm ki, bir misvakla dişlerimi misvaklıyorum. İki kişi yanıma geldi, biri diğerinden büyüktü. Elimdeki misvakı onlardan küçük olana uzattım. Bana: '(Büyüğü) büyükle!'' dendi. Bunun üzerine misvağı büyük olana verdim.''
Buhari, Vudü 74; Müslim, Rü'ya 19, (2271).
Hadisi, Buhari muallak (senetsiz) olarak kaydetmiştir, Müslim ise senetli olarak kaydetmiştir.
3597 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm bana misvağını
[28/2 21:37] Ömer Tarık Yılmaz: top ve tüfek, yapamaz aslâ,
Göz yaşının seher vakti yapdığını,
Düşman kaçıran süngüleri çok def’a,
Toz gibi yapar, bir mü’minin düâsı.
6
ALTINCI MEKTÛB
Bu mektûb, yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Cezbe ve sülûke kavuşmağı ve cemâl ve celâl sıfatları ile terbiye olmağı ve Fenâ ve Bekâyı ve Nakşibendiyye bağının üstünlüğünü bildirmekdedir:
Hizmetçilerinizin en aşağısı olan Ahmed, yüksek kapınıza bildirir ki, tam mürşid olan Allahü teâlâ, sizin yüksek teveccühlerinizin yardımı ile, cezbe ve sülûk yollarının her ikisi ile de terbiye etmekdedir. Cemâl ve celâl sıfatları ile yetişdirmekdedir. Şimdi cemâl, celâl oldu ve celâl, cemâl oldu. (Risâle-i kudsiyye) kitâbının açıklamalarından bir kaçında, bu yazıyı açık anlaşıldığı gibi yazmayıp, hayâle gelen şeyleri yazmışlardır. Bu yazıyı açık anlaşıldığı gibi yazmak yerinde olur. Başka dürlü yazmak, anlaşılanı başka şekle çevirmek yersiz olur. Bu terbiye ile yetişmenin alâmeti, Zât-i ilâhînin sevgisinin hâsıl olmasıdır. Bundan önce bu sevgi hâsıl olamaz. Zât-i ilâhînin sevgisinin hâsıl olması (Fenâ)nın alâmetidir. (Fenâ), mâsivâyı unutmak demekdir. Allahü teâlâdan başka her şeye (Mâsivâ) denir. Bütün ilmler göğüsden silinmedikçe, tam bir câhillik hâsıl olmadıkça, Fenâ elde edilemez. Bu câhillik ve şaşkınlık, aralıksız olur; hiç yok olmaz. Bir zemân hâsıl olup başka zemân yok olması düşünülemez. Bekâdan önce tam bir câhillik vardır. Bekâdan sonra, bilgi ile bilgisizlik bir arada bulunur. Hiçbirşey bilmez iken, şü’ûru yerindedir. Tam bir şaşkınlık varken, huzûr içindedir. Bu makâm, (Hakk-ul yakîn) makâmıdır. Burada bilgi ve görmek birbirine perde olmaz. Bu câhillikden önce bulunan bilginin
[28/2 21:38] Ömer Tarık Yılmaz: Ahirete İman
Ana Sayfa
Akaid
Ahirete İman
a) Ahiret Günü ve Ahirete İman
Ahiret, sözlükte “son, sonra olan ve son gün” anlamlarına gelir.
Terim olarak ahiret, İsrafil’in (a.s.) Allah’ın emriyle, kıyametin kopması için sura ilk defa üflemesiyle başlayacak olan ebedi hayata denilir. İsrafil
(a.s.) sura ikinci defa üfleyince insanlar diriltilip hesaba çekilecek, sonra dünyadaki iman ve amellerine göre ceza ve mükafat görecek, cennetlikler cennete, cehennemlikler cehenneme girecek ve orada kalacaklardır.
Ahirete iman, iman esaslarından olup genellikle Kur’an’da “el-yevmü’lahir” (son gün) şeklinde, Allah’a imanla yan yana zikredilmiştir. Bu da ahiret inancının iman esasları arasında çok önemli olduğunu göstermektedir. Allah’a ve O’nun birer yol gösterici olarak peygamberler gönderdiğine inanmak, insanların sorumlu olduğuna inanmayı da gerekli kılar. İnsandaki sorumluluk duygusu da kişiyi, yaptıklarının karşılığını göreceği ahiret hayatına inanmaya götürür.
Ahirete inanmayan kimse Kur’an ayetlerini inkar ettiği için kafir olur: “…Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse o tam manasıyla sapıtmıştır” (en-Nisa 4/136) mealindeki ayet bunu açıkça belirtmektedir.
Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde dünya hayatının geçici, ahiretin ise ebedi olduğu, insanların dünyanın geçici zevklerine ve aldatmacalarına kanmamaları, daha hayırlı ve kalıcı olan ahiret mutluluğunu yakalamaları gerektiği vurgulanmaktadır. Bununla birlikte Kur’an, dünya hayatının da ihmal edilmemesi gerektiğini, çünkü ahiretin dünyada kazanılacağını, ahirette mutlu olmanın, dünyadaki yaşayışa bağlı bulunduğunu ifade etmektedir: “Fakat siz (ey insanlar) ahiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını tercih ediyorsunuz” (el-A‘la 87/16-17), “…Şüphesiz bu dünya hayatı geçici bir eğlencedir. Ama ahiret, gerçekten kalınacak bir yurttur” (el-Mü’min 40/39), “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu da iste; ama dünyadan da nasibini unutma…” (el-Kasas 28/77).
Kur’an’da ahiret ve ahiret hayatı ile ilgili verilmiş olan pek çok isim vardır. Bu isimlerden bazıları şunlardır: el-yevmü’l-ahir (son gün, ahiret günü), yevmü’l-ba‘s (diriliş günü), yevmü’l-kıyame (kıyamet günü), yevmü’d-din (ceza ve mükafat günü), yevmü’l-hisab (hesap günü), yevmü’t-telak (kavuşma günü), yevmü’l-hasre (hasret ve pişmanlık günü).
Peygamber Efendimiz’in de ahiret ve halleri ile ilgili pek çok hadisi vardır. Özellikle kıyamet alametleri, kabir hayatı, mahşer, hesap, mizan, sırat, şefaat, cennet ve cehennemle ilgili çok sayıda hadis bulunmaktadır.
b) Ahiretin Varlığının İspatı
Ahiret hayatının mahiyeti ve ahiretteki durumlar, duyular ötesi ve gayba ait konular olduğu için, gözlem ve deneye dayanan pozitif bilimlerle ve akılla açıklanamaz. Bu konuda tek bilgi kaynağı vahiydir. Kur’an’da ve sahih hadislerde ne haber verilmişse onunla yetinilir. Bunun ötesinde akli bir yoruma gidilemez. Çünkü ahiretteki durumlar dünyadakine benzemez. Aralarında isim benzerliğinden başka bir benzerlik yoktur. Mesela “İsrafil sura üfürecek, insanların amelleri tartılacak, herkesin defteri ortaya çıkacak” denildiği zaman, hatıra dünyada bilinen bir alet, bir terazi, kağıttan yapılmış bir defter gelmemelidir. Bunların gerçek şeklini ve iç yüzünü ancak Allah bilir. Onların varlığına inanılmalı, mahiyetleri konusunda ise yorum yapılmamalıdır.
İslam dini ve kutsal kitabı, ahiret inancına büyük önem vermiştir. Bu sebeple Kur’an’da, hem Mekki hem de Medeni surelerde, 100’den fazla terim veya deyim kullanılarak, ahiret inancı pekiştirilmiştir. Kur’an’da ahiret gününden bahsetmeyen hemen hiçbir sure yoktur. Kur’an, ahiret fikrini, insanın düşünce ve kalbine bazan apaçık delillerl
[28/2 21:38] Ömer Tarık Yılmaz: Ayrıldığını
Ana Sayfa
A
Ayrıldığını
Rüyada Sevgiliden Ayrıldığını Görmek
Rüyada İşten Ayrıldığını Görmek
Rüyada Benzerinden Ayrıldığını Görmek
Rüyada Nişanlıdan Ayrıldığını Görmek
Rüyada Ruhun Vücutdan Ayrıldığını Görmek
Rüyada Denizin İkiye Ayrıldığını Görmek
İlgili
Rüyada ayrıldığını görmek, esas manasına benzerlik gösterecek biçimde yorumlanır ve rüya sahibinin içine düşeceği çaresiz ve acziyet içerisinde hadiseler karşısında yapayalnız kalmış olacağına, çok zor günler geçirmiş olacağına, üzülmüş olacağına ve yıpranmış olacağına işaret eder. Rüyayı gören kişi yaşayacağı kimi problemler karşısında çözümsüz kalmış olacak, tabiri caizse sancıdan kıvranmış olup durmuş olacak, şifalara ve çarelere ulaşmış olmak için var gücüyle çabalamış olacak anlamına gelir.
Rüyada Sevgiliden Ayrıldığını Görmek
Rüyayı gören kişinin uğursuzluk yaşayacağına, sıkıntılarla ve sorunlarla karşı karşıya geleceğine, geçim derdine düşmüş olacağına, işlerinin, sisteminin ve yaşamının da alt üzer olacağına yorumlanır ve zor günlerin işaretçisi olmak suretiyle kabullenilir.
Rüyada İşten Ayrıldığını Görmek
Rüyayı gören kişinin iş yaşamında yeni işlere atılmış olmak istediğine, başka piyasalarda de faaliyette bulunmuş olmak ve hizmet vermiş olmak için adım atacağına, bunun için lazım alt yapıyı oluşturmuş olmanın yollarını bulmuş olmaya çalışmış olacağına işaret eder.
Rüyada Benzerinden Ayrıldığını Görmek
Rüya sahibinin aksaklıklarla karşı karşıya geleceğine, mutsuz ve hasta olacağına, borçlanmış olacağına, parasal anlamda kuvvet kaybedeceğine, sorun ve sıkıntı çekeceğine, ticarette ziyan edeceğine ve en kötüsü de yakın zamanda yanından hiç kimseyi göremeyeceğine işaret eder.
Rüyada Nişanlıdan Ayrıldığını Görmek
Rüyayı gören kişinin alacağı hata kararlar ve uygulamalar neticende kurulu sisteminden olacağına, parasız ve işsiz kalmış olacağına, geçim derdine düşmüş olacağına, aile içindeki rahatını ve iyi halini kaybedeceğine işaret eder.
Rüyada Ruhun Vücutdan Ayrıldığını Görmek
Rüya sahibinin kuvvet, kudret, hikmet, erdem ve fazilet maliki olacağına, arif ve bilgin kimseler arasına girmiş olacağına, insanların yolunu aydınlatmış olacağına, onlara hocalık edeceğine, nasihat vermiş olacağına bu vesileyle cemiyetin başta gelen ve itibar gören seyrek insanları arasına girmiş olacağına delalet eder.
Rüyada Denizin İkiye Ayrıldığını Görmek
Rüyayı gören kişinin mucize gibi gelişmeler yaşayacağı, normal dışı hadiselere şahitlik edeceği ve çok şaşıracağı manasına çıkar.
İlgili
Sevgiliden Ayrılmak
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Gasp Edilmek
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Eşinden Ayrılmak
8 Eylül 2021
Benzer yazı
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azgın
Azgın Ata Binmek
Azgınlık
Azık
Copyright 2021 by Maviay.co
[28/2 21:39] Ömer Tarık Yılmaz: AŞK
Ana Sayfa
A
AŞK
Şiddetli sevgi. Allahü teâlâyı ve O’nun sevdiklerini çok sevmek. Buna hakîkî aşk denir.
Hakîkî aşk, nefsi terbiye eder, ahlâkı güzelleştirir; insanın kalbinde bir ateş olup, Allah sevgisinden başka her şeyi yakar, yok eder. Hak âşığı olanın sözü, işi ve düşüncesi doğru ve saftır. (İbrâhim Hakkı Erzurûmî)
İlgili
Semen-i Müsemmâ
9 Eylül 2021
Benzer yazı
HAKÎKAT
9 Eylül 2021
Benzer yazı
MÜSLİMAN (Müslüman)
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[28/2 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: Lem’anın İkinci Makamı
(Makam münasebetiyle buraya alınmıştır)
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ in binler esrarından altı sırrına dairdir.
İHTAR: Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota suretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi-otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zabtetmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi-otuzdan, beş-altıya indi.
“Ey insan!” dediğim vakit nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime has iken, ruhan benimle münasebettar ve nefsi nefsimden daha hüşyar zâtlara belki medar-ı istifade olur niyetiyle, Ondördüncü Lem’anın İkinci Makamı olarak müdakkik kardeşlerimin tasviblerine havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar, delilden ziyade zevke nâzırdır.
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
قَالَتْ يَا اَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنِّى اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمنَ وَ اِنَّهُ بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.
Birinci Sır
“Bismillahirrahmanirrahîm”in bir cilvesini şöyle gördüm ki: Kâinat sîmasında, arz sîmasında ve insan sîmasında birbiri içinde birbirinin nümunesini gösteren üç sikke-i rububiyet var.
Biri: Kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesanüd, teanuk, tecavübden tezahür eden sikke-i kübra-i uluhiyettir ki, “Bismillah” ona bakıyor.
İkincisi: Küre-i arz sîmasında nebatat ve hayvanatın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşabüh, tenasüb, intizam, insicam, lütuf ve merhametten tezahür eden Sikke-i Kübra-i Rahmaniyettir ki, “Bismillahirrahman” ona bakıyor.
Sonra insanın mahiyet-i câmiasının sîmasındaki letaif-i re’fet ve dekaik-ı şefkat ve şuaat-ı merhamet-i İlahiyeden tezahür eden sikke-i ulya-i rahîmiyettir ki, “Bismillahirrahmanirrahîm”deki “Er-Rahîm” ona bakıyor.
Demek “Bismillahirrahmanirrahîm” sahife-i âlemde bir satır-ı nuranî teşkil eden üç sikke-i ehadiyetin kudsî ünvanıdır. Ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani “Bismillahirrahmanirrahîm” yukarıdan nüzul ile semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i musaggarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi arşa bağlar. İnsanî arşa çıkmağa bir yol olur.
İkinci Sır
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, hadsiz kesret-i mahlukatta tezahür eden vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak için, daima o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, meselâ: Nasılki Güneş, ziyasıyla hadsiz eşyayı ihata ediyor. Mecmu-i ziyasındaki Güneşin zâtını mülahaza etmek için gayet geniş bir tasavvur ve ihatalı bir nazar lâzım olduğundan; Güneşin zâtını unutturmamak için, herbir parlak şeyde Güneşin zâtını aksi vasıtasıyla gösteriyor ve her parlak şey, kendi kabiliyetince Güneşin cilve-i zâtîsiyle beraber ziyası, harareti gibi hâssalarını gösteriyor ve her parlak şey Güneşi bütün sıfâtıyla kabiliyetine göre gösterdiği gibi; Güneşin ziya ve hararet ve ziyadaki elvan-ı seb’a gibi keyfiyatlarının her birisi dahi, umum mukabilindeki şeyleri ihata ediyor. Öyle de: وَ لِلّهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلَى -temsilde hata olmasın- ehadiyet ve samediyet-i İlahiye, herbir şeyde, hususan zîhayatta, hususan insanın mahiyet âyinesinde bütün esmasıyla bir cilvesi olduğu gibi; vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi, mevcudat ile alâkadar herbir ismi bütün mevcudatı ihata ediyor. İşte vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes’i unutmamak için, daima vâhidiyetteki Sikke-i Ehadiyeti nazara veriyor ki, o sikkenin üç mühim ukdesini irae eden “Bismillahirrahmanirrahîm”dir.
Üçüncü Sır
Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklan
[28/2 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: imanı kendine dost ve has kısmını da âşık yapıyor. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa; o cüz’î imanı, ya mütehakkim ve hodbin Mu’tezileler gibi kendi nefsine veya bazı esbaba havale eder ki, hakikî fiyatı ve bahası Cennet olan o Rahmanî pırlanta bir cam parçasına inip âyinedarlık ettiği kudsî cemalin lem’asını kaybeder.
İşte bu üç misale kıyasen, daire-i kesretin müntehasındaki cüz’iyatın, cüz’iyat-ı ahvalinde tevhid noktasında cemal-i İlahînin ve kemal-i Rabbanînin binler enva’ı ve yüzbin çeşitleri onlarda temerküz cihetinde görünür, anlaşılır, bilinir, tahakkuku sabit olur. İşte tevhidde cemal ve kemal-i İlahînin kalben görünmesi ve ruhen hissedilmesi içindir ki; bütün evliya ve asfiya, en tatlı zevklerini ve en şirin manevî rızıklarını kelime-i tevhid olan “Lâ ilahe illallah” zikrinde ve tekrarında buluyorlar. Hem kelime-i tevhidde azamet-i kibriya ve celal-i Sübhanî ve saltanat-ı mutlaka-i rububiyet-i Samedaniye tahakkuk etmesi içindir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِى لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ Yani: “Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyade faziletli ve kıymetli sözleri, “Lâ ilahe illallah” kelâmıdır.” Evet bir meyve, bir çiçek, bir ışık gibi küçücük bir ihsan, bir nimet, bir rızık; bir küçük âyine iken, tevhidin sırrıyla birden bütün emsaline omuz omuza verip ittisal ettiğinden, o nevi büyük âyineye dönüp o nev’e mahsus cilvelenen bir çeşit cemal-i İlahîyi gösterir. Ve fâni, muvakkat olan güzellik ile, bâki bir nevi hüsn-ü sermedîyi irae eder. Ve Mevlâna Celaleddin’in dediği gibi,
آنْ خَيَالاَتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْتْ ❊ عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَاسْتْ
sırrıyla bir âyine-i cemal-i İlahî olur. Yoksa eğer tevhid sırrı olmazsa, o cüz’î meyve tek başına kalır. Ne o kudsî cemal, ne de o ulvî kemali gösterir. Ve içindeki cüz’î bir lem’a dahi söner, kaybolur. Âdeta başaşağı olup elmastan şişeye döner.
Hem tevhid sırrıyla, şecere-i hilkatin meyveleri olan zîhayatta bir şahsiyet-i İlahiye, bir ehadiyet-i Rabbaniye ve sıfât-ı seb’aca manevî bir sîma-i Rahmanî ve temerküz-ü esmaî ve اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ deki hitaba muhatab olan zâtın bir cilve-i taayyünü ve teşahhusu tezahür eder. Yoksa o şahsiyet, o ehadiyet, o sîma, o taayyünün cilvesi inbisat ederek kâinat nisbetinde genişlenir, dağılır, gizlenir. Ancak çok büyük ve ihatalı, kalbî gözlere görünür. Çünki azamet ve kibriya perde olur, herkesin kalbi göremez. Hem o cüz’î zîhayatlarda pek zahir bir surette anlaşılır ki; onun Sâni’i, onu görür, bilir, dinler, istediği gibi yapar. Âdeta o zîhayatın masnuiyeti arkasında muktedir, muhtar, işitici, bilici, görücü bir zâtın manevî bir teşahhusu, bir taayyünü imana görünür. Ve bilhâssa zîhayattan insanın mahlukıyeti arkasında gayet aşikâr bir tarzda o manevî teşahhus, o kudsî taayyün sırr-ı tevhid ile, imanla müşahede olunur. Çünki o teşahhus-u ehadiyetin esasları olan ilim ve kudret ve hayat ve sem’ ve basar gibi manaların hem nümuneleri insanda var; o nümuneler ile onlara işaret eder. Çünki meselâ, gözü veren zât, hem gözü görür, hem ince bir mana olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren zât, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair sıfatlar buna kıyas edilsin.
Hem esmanın nakışları ve cilveleri insanda var; onlar ile o kudsî manalara şehadet eder. Hem insan, za’fıyla ve acziyle ve fakrıyla ve cehliyle diğer bir tarzda âyinedarlık edip, yine za’fına fakrına mer
[28/2 21:41] Ömer Tarık Yılmaz: Cehennem’in vücudları ise, Onuncu ve Yirmisekizinci ve Yirmidokuzuncu Sözler’de gayet kat’î bir surette isbat edilmiştir. Şurada yalnız bu kadar deriz ki: Meyvenin vücudu dal kadar ve neticenin silsile kadar ve mahzenin mahsulât kadar ve havzın ırmak kadar ve tecelligâhın, rahmet ve kahrın vücudları kadar kat’î ve yakîndir.
DÖRDÜNCÜ SUAL: Mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikîye inkılab ettiği gibi, acaba ekser nâsda bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikîye inkılab edebilir mi?
Elcevab: Evet. Dünyanın fâni yüzüne karşı olan aşk-ı mecazî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fena çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâki bir mahbub arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i esma-i İlahiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmağa muvaffak olursa, o gayr-ı meşru mecazî aşk, o vakit, aşk-ı hakikîye inkılaba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki, kendinin zâil ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını, haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalalet ve gaflet gibi kendini unutup âfâka dalıp, umumî dünyayı hususî dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer boğulur. Meğer ki hârika olarak bir dest-i inayet onu kurtarsın. Şu hakikatı tenvir için şu temsile bak. Meselâ:
Şu güzel zînetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakikî ve umumî, dördü misalî ve hususî… Herbirimiz kendi âyinemiz vasıtasıyla, hususî odamızın şeklini, heyetini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak, kırmızı; yeşil boyasak, yeşil gösterir. Ve hâkeza.. âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususî oda ile umumî oda hakikatta birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harab edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.
İşte dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endam âyinesidir. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir. Hayatımız bir kalem.. onunla sahife-i a’malimize geçecek çok şeyler yazılıyor. Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki: Dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususî dünyamız âyine olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esma-i İlahiyeye döner; ondan, cilve-i esmaya intikal eder. Hem o hususî dünyamız, âhiret ve Cennet’in muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedid hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevaidine çevirsek, o vakit o mecazî aşk, hakikî aşka inkılab eder. Yoksa نَسُوا اللّهَ فَاَنْسَيهُمْ اَنْفُسَهُمْ اُولئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevalini düşünmeyerek, hususî kararsız dünyasını, aynı umumî dünya gibi sabit bilip, kendini lâyemut farzederek dünyaya saplansa, şedid hissiyat ile ona sarılsa, onda boğulur gider. O muhabbet onun için hadsiz bela ve azabdır. Çünki o muhabbetten yetimane bir şefkat, me’yusane bir rikkat tevellüd eder. Bütün zîhayatlara acır; hattâ güzel ve zevale maruz bütün mahlukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye’s-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedid şefkatin elemine karşı ulvî bir tiryak bulur ki; acıdığı bütün zîhayatların mevt ve zevalinde bir Zât-ı Bâki’nin bâki esmasının daimî cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkati, bir sürura inkılab eder. Hem zeval ve fenaya maruz bütün güzel mahlukatın arkasında bir
[28/2 21:42] Ömer Tarık Yılmaz: ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel celladının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir mes’elesidir. Evet çaresi var ve Risale-i Nur Kur’anın sırrıyla o çareyi iki kerre iki dört eder derecesinde kat’î isbat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:
Ölüm ya i’dam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.
Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nurani bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikatı “Gençlik Rehberi” bir temsil ile isbat etmiş. Meselâ:
Bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirak etmiş bir piyango dairesi kurulmuş. Biz bu hapisteki beşyüz kişi, her halde hiç müstesnası yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar: Ya “Gel i’dam ilânını al, darağacına çık” veya “Daimî haps-i münferid puslasını tut, bu açık kapıya gir.” veyahut “Sana müjde! Milyonlar altun bileti sana çıkmış, gel al.” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor. Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşahede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dairesine girdiklerini; orada büyük ve ciddî memurların kat’î haberleri ile görür gibi bildiğimiz bir sırada, bu hapishanemize iki heyet girdi. Bir kafile ellerinde çalgılar, şarablar, zahirde gayet tatlı helvalar, baklavalar var. Bizlere yedirmeğe çalıştılar. Fakat o tatlılar zehirlidir, insî şeytanlar içine zehir atmışlar.
İkinci cemaat ve heyet, ellerinde terbiyenameler ve helâl yemekler ve mübarek şerbetler var. Bize hediye veriyorlar ve bil’ittifak beraber, pek ciddî ve kat’î diyorlar ki: “Eğer o evvelki heyetin sizi tecrübe için verilen hediyelerini alsanız, yeseniz; bu gözümüz önündeki şu darağaçlarda başka gördükleriniz gibi asılacaksınız. Eğer bizim bu memleket Hâkiminin fermanıyla getirdiğimiz hediyeleri evvelkinin yerine kabul edip ve terbiye-namelerdeki duaları ve evradları okusanız, o asılmaktan kurtulacaksınız. O piyango dairesinde ihsan-ı şahane olarak herbiriniz milyon altun biletini alacağınızı, görür gibi ve gündüz gibi inanınız. Eğer o haram ve şübheli ve zehirli tatlıları yeseniz, asılmağa gittiğiniz zamana kadar dahi o zehirin sancısını çekeceğinizi, bu fermanlar ve bizler müttefikan size kat’î haber veriyoruz.” diyorlar.
İşte bu temsil gibi, her vakit gördüğümüz ecel darağacının arkasında mukadderat-ı nev’-i beşer piyangosundan ehl-i iman ve taat için -hüsn-ü hatime şartıyla- ebedî ve tükenmez bir hazinenin bileti çıkacağını; yüzde yüz ihtimal ile sefahet ve haram ve itikadsızlık ve fıskta devam edenler -tövbe etmemek şartıyla- ya i’dam-ı ebedî (âhirete inanmayanlara) veya daimî ve karanlık haps-i münferid (beka-i ruha inanan ve sefahette gidenlere) ve şekavet-i ebediye i’lamını
[28/2 21:42] Ömer Tarık Yılmaz: Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza… مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فِى مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ
İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati, birgün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir. Evet ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za’fını ve aczini hissedip Rabb-ı Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hâfız Ahmed isminde bir zâtın müdhiş bir hastalığına ziyade merak ettim. Kalbime ihtar edildi: “Onu tebrik et. Herbir dakikası birgün ibadet hükmüne geçiyor.” Zâten o zât sabır içinde şükrediyordu.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Bir-iki Söz’de beyan ettiğimiz gibi: Her insan geçmiş hayatını düşünse, kalbine ve lisanına ya “ah” veya “oh” gelir. Yani ya teessüf eder, ya “Elhamdülillah” der. Teessüfü dedirten, eski zamanın lezaizinin zeval ve firakından neş’et eden manevî elemlerdir. Çünki zeval-i lezzet elemdir. Bazan muvakkat bir lezzet, daimî elem verir. Düşünmek ise o elemi deşiyor, teessüf akıtıyor. Eski hayatında geçirdiği muvakkat âlâmın zevalinden neş’et eden manevî ve daimî lezzet, “Elhamdülillah” dedirtir. Bu fıtrî haletle beraber, musibetlerin neticesi olan sevab ve mükâfat-ı uhreviye ve kısa ömrü, musibet vasıtasıyla uzun bir ömür hükmüne geçmesini düşünse sabırdan ziyade, şükreder. “Elhamdülillahi alâküllihal sive-l küfri ve-d dalal” demesi iktiza eder. Meşhur bir söz var ki: “Musibet zamanı uzundur.” Evet musibet zamanı uzundur. Fakat örf-ü nâsta zannedildiği gibi sıkıntılı olduğundan uzun değil, belki uzun bir ömür gibi hayatî neticeler verdiği için uzundur.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Yirmibirinci Söz’ün birinci makamında beyan edildiği gibi: Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği sabır kuvvetini evham yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle, sabır kuvvetini mazi ve müstakbele dağıtıp hâl-i hazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvaya başlar. Âdeta (hâşâ) Cenab-ı Hakk’ı insanlara şekva eder. Hem çok haksız bir surette ve divanecesine şekva edip sabırsızlık gösterir. Çünki geçmiş herbir gün, musibet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevalindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış. Bundan şekva değil, belki mütelezzizane şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil, bilakis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fâni ömrü, musibet vasıtasıyla bâki ve mes’ud bir nevi ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı vehim ile düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak, divane
[28/2 21:43] Ömer Tarık Yılmaz: Birisi âmiyane tevhiddir ki: “Allah’ın şeriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür.” der. Bu kısım tevhid sahiblerinin fikirce gaflet ve dalalete düşmeleri korkusu vardır.
İkincisi hakikî tevhiddir ki: “Allah birdir, mülk Onundur, vücud Onundur, her şey Onundur.” der; lâ-yetezelzel bir itikada sahibdirler. Bu kısım tevhid sahibleri, her şeyin üstünde Cenab-ı Hakk’ın sikkesini görür ve her şeyin cebhesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi mâliki olurlar ki, dalalet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar.
Kur’an-ı Hakîm’den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem’a zımnında izah edeceğiz:
BİRİNCİ LEM’A: Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her şeyi halkeden Hâlık’a mahsustur. Ve her bir
[28/2 21:44] Ömer Tarık Yılmaz: Aziz, tam sıddık kardeşlerim!
Benim bu dünyada medar-ı tesellim ve sürurum sizlersiniz. Eğer sizler olmasaydınız, bu dört sene azaba dayanamazdım. Sizin sebat ve metanetiniz, bana da kuvvetli bir sabr u tahammülü verdi. Birden hatıra gelen dört nokta:
Birincisi: Kardeşlerim, bu zelzele benim itikadımda Şakk-ı Kamer gibi bir mu’cize-i Kur’andır. En mütemerridi dahi tasdike mecbur eder bir vaziyete girdi.
İkincisi: Eski zamandan beri hiçbir cemaat, Risale-i Nur’un şakirdleri kadar hak ve hakikat mesleğinde pek çok iş görmekle beraber, pek az zahmetle kurtulmamışlar. Bizim hizmetimizin ondan birini yapanlar, zahmetimizin on mislini çekmişler. Demek biz
[28/2 21:44] Ömer Tarık Yılmaz: TAKDİM
Bu lâhika mektubları -ki “Yirmiyedinci Mektub’dur- Risale-i Nur’un ilk te’lifi ile başlayıp devam edegelmiştir. Risaleler Barla’da te’lif edilmeye başlanıp Isparta ve civarındaki kıymetdar talebeleri bu risaleleri okumak ve yazmak suretiyle istifade ve istifaza ettiklerinde hissiyatlarını, iştiyak ve ihtiramlarını bir şükran borcu olarak muhterem müellifi Hazret-i Üstad’a mektublarla takdim etmişler. Bazı müşkilâtlarının ve suallerinin halledilmesini rica etmişler; böylece hem Hazret-i Üstad’ın, hem talebelerin mektubları ile “Barla”, “Kastamonu” ve “Emirdağ” lâhika mektubları vücuda gelmiştir.
Barla Lâhikaları: Risale-i Nur’un Barla’da te’lif edildiği ve kalemle istinsah edilerek neşre başlandığından Eskişehir hapsi zamanına kadar ola
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N